<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"><channel><title>Sualar Latest Topics</title><link>https://forum.misawa.de/forum/92-sualar/</link><description>Sualar Latest Topics</description><language>en</language><item><title>15. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6402-15-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Onbeþinci Þua</p><p> </p><p>
Elhüccetüzzehra</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ÝKÝ MAKAMDIR</p><p> </p><p>
   [bu ders zâhiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniþ bir risaledir. Hem benim tefekkürî hayatýmýn, hem Nur'un tahkikî hayat-ý maneviyesinin ilmelyakîn, aynelyakîn ittihadýndan çýkan bir meyve-i îmaniye ve firdevsî bir semere-i Kur'aniyedir.]</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
BÝRÝNCÝ MAKAM ÜÇ KISIMDIR</p><p> </p><p>
   [Yirminci Mektub'un hülâsat-ül hülâsasý, Üçüncü Medrese-i Yusufiye'de verilen dersin Birinci Kýsmý'dýr.]</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ</p><p> </p><p>
   Afyon hapsinde onbir ay tecrid-i mutlakta bulunduðuma dair Mahkeme-i Temyiz'e yazdýðým istida bahanesiyle otuzbeþ sene inzivada, hususan gecelerde dünyayý unutmakta bulunan ve garazkârane tarassudlarla yirmiüç sene sýkýntý çekmesinden insanlardan tevahhuþ edip yalnýz tek baþýna kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iþtiyakla arzulayandan baþka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmasýndan çok sýkýlan benim gibi bir bîçareyi, beþinci koðuþa cebren nakil ve kardeþlerimin yanýma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalýk içinde yaþayamayacaðým diye çok telaþ eder-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 473)</p><p> </p><p>
ken, birden bir alâmet-i hiddet ve gazab olarak soðuk o derece þiddetlendi ki; eðer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktým. O zahmet, benim hakkýmda rahmete döndü.</p><p> </p><p>
   Kalbe geldi ki: "Gerçi Nur þakirdleri, her koðuþta hem kendileri hesabýna, hem senin bedeline tam Nur dersleri ile çalýþýyorlar. Fakat bu beþinci koðuþ, bir nevi tecridhane olmasýndan tazeleniyor, deðiþiyor; Nur dersine daha ziyade muhtaçtýr. Hem Rus'un dehþetli bir inkâr ile ve Allah'ý tanýmamak ile hücumunu yazan gazetelerin yazýlarýný okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette îman-ý billahtaki mevcudiyet ve vahdaniyet-i Ýlahiyeye dair gayet kat'î ve kuvvetli derslere pek ziyade ihtiyaçlarý var." diye tesbihatta kalbe geldi. Ben de sabah namazýndan sonra eskiden beri on defa okuduðum ve koca Yirminci Mektub risalesi onbir kelimesinde hem onbir bürhan-ý vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniye, hem onbir müjde gayet parlak, güneþ gibi tafsilatla gösteren ve bir rivayette ism-i azam taþýyan bu tehlil ve tevhid-i muazzam:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ</p><p> </p><p>
kudsî cümleyi mütefekkirane tekrar edip "Yirminci Mektub"un kýsa bir hülâsat-ül hülâsasýný beraber düþünüyordum. Birden kalbe geldi ki: "Bu kýsacýk hülâsayý Nadir Hoca'ya ve buradaki gençlere ders ver." Ben de Bismillah deyip baþladým, dedim:</p><p> </p><p>
   Bu kelâm-ý tevhidde onbir müjde, onbir hüccet-i îmaniye var. Þimdi, yalnýz hüccetlere gayet kýsa bir iþaret edip, izahýný ve müjdeleri Yirminci Mektub ve Nur eczalarýna havale edeceðim. Fakat þimdi, o dersi yazdýðým zaman onlara söylemediðim bazý kelimeleri ve nükteleri dahi yazmayý münasib gördüm. Ýþte o kelâm-ý tevhidin onbir kelimesinden,</p><p> </p><p>
   BÝRÝNCÝ KELÝME: لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ dýr. Bundaki hüccet ise matbu' Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalýðý içindir ki; Ýmam-ý Ali (R.A.), Nur'un eczalarýndan haber ver-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 474)</p><p> </p><p>
diði sýrada وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ deyip o Âyet-ül Kübra'yý þefaatçý yaparak Nur þakirdlerinin Denizli hapsinde, o risalenin hem Ankara, hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altýnda tesirli intiþarýyla talebelerine beraet kazandýrmaða sebeb olduðu gibi, onun gizli tab'ý da, þakirdlerinin dokuz ay mevkufiyetlerine vesile olmasýyla Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) hem keramet-i gaybiyesini, hem Nur þakirdlerinin bedeline duasýný pek zâhir bir surette tasdik etti.</p><p> </p><p>
   Evet Âyet-ül Kübra Þuaý otuzüç icma-i azîmi ve küllî hüccetleri mevcudatýn heyet-i mecmuasýnda gösterip, herbir hüccet-i külliyede hadsiz bürhanlara iþaret ederek baþta semavat, yýldýzlar kelimeleriyle; arz, hayvanat ve nebatat kelâmlarý ve cümleleriyle; gitgide tâ kâinat mecmuasý, müþtemilât ve mevcudat ve hudûs ve imkân ve tegayyür hakikatlarýnýn kelimeleriyle Vâcib-ül Vücud'un mevcudiyetini ve vahdaniyetini güneþ zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde isbat ediyor. Sarsýlmaz bir îman isteyen ve dinsiz anarþistliðe karþý kýrýlmaz bir kýlýnç arayanlar, Âyet-ül Kübra'ya müracaat etsinler.</p><p> </p><p>
   ÝKÝNCÝ KELÝME: وَحْدَهُ dur. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret þudur:</p><p> </p><p>
   Bu kâinatta, her cihette bir birlik, bir vahdet görünüyor. Meselâ: Kâinat bir muntazam þehir, bir muhteþem saray, bir mücessem manidar kitab, bir cismanî ve her âyeti, hattâ herbir harfi ve herbir noktasý mu'cizekâr bir Kur'an hükmünde bulunmasýyla bir vahdet ve birlik gösterdiði gibi, o sarayýn lâmbasý bir ve takvimci kandili bir ve ateþli aþçýsý bir ve sakacý süngeri, sucusu bir, bir bir bir, tâ binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle o sarayýn ve þehrin, o kitabýn, o cismanî Kur'an-ý Kebir'in sahibi, hâkimi, kâtibi, musannifi bilbedahe mevcud ve vâhid ve birdir diye kat'î isbat eder.</p><p> </p><p>
   ÜÇÜNCÜ KELÝME: لاَ شَرِيكَ لَهُ dur. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret þudur ki:</p><p> </p><p>
   Âyet-ül Kübra Þuaýnýn madeni, üstadý, esasý ve Âyet-ül Kübra namýnda olan</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 475)</p><p> </p><p>
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةً كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لاَبْتَغَوْا اِلَى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلاً</p><p> </p><p>
ilâ âhir.. âyet-i ekberidir. Yani: Eðer þeriki olsa ve baþka parmaklar icada ve rububiyete karýþsa idiler, intizam-ý kâinat bozulacaktý. Halbuki küçücük sineðin kanadýndan ve gözbebeðindeki hüceyrecikten tut, tâ tayyare-i cevviye olan hadsiz kuþlara, tâ manzume-i þemsiyeye kadar her þeyde cüz'î-küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizam bulunmasý; þeksiz ve kat'î bir surette þeriklerin muhaliyetine ve madumiyetine delalet ettiði gibi, Vâcib-ül Vücud'un mevcudiyetine ve vahdetine bilbedahe þehadet eder.</p><p> </p><p>
   DÖRDÜNCÜ KELÝME: لَهُ الْمُلْكُ dür. Bundaki uzun hüccete gayet kýsa bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Evet gözümüzle görüyoruz ki; zemin yüzünü bir tarla yapýp içinde herbir baharda yüzbin nevi nebatatýn tohumlarýný beraber, karýþýk olarak o pek geniþ tarlada ekiyor. Ve mahsulatlarýný ayrý ayrý, hiç karýþtýrmayarak, þaþýrmayarak kemal-i intizamla kaldýrýp ikiyüzbin nevi hayvanatýna ondan erzak ve tayinatý -rahmet ve hikmet eliyle- ihtiyaçlarýna göre tevzi eden hadsiz kudret ve ilim sahibi bir mutasarrýf perde arkasýnda var ki; bu geniþ ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasýnda bu tasarrufatý yapýyor. Bu Mutasarrýf-ý Hakîm'i ve Mâlik-i Rahîm'i tanýmayan; bu zemini, ahmak Sofestaîler gibi mahsulâtýyla inkâr etmeðe mecbur olur.</p><p> </p><p>
   BEÞÝNCÝ KELÝME: لَهُ الْحَمْدُ dür. Bundaki pek geniþ hüccete gayet kýsa bir iþarettir:</p><p> </p><p>
   Evet gözümüzle görüyoruz ve aklýmýzla bedahetle biliyoruz ki; bu kâinat þehrinde ve zemin mahallesinde ve insan ve hayvanat kýþlasýnda öyle bir Rezzak-ý Rahîm ve Muhsin-i Kerim tasarruf ve nezaret ve terbiye eder ki; kendi nimetlerine mukabil hamd ve þükrettirmek için, zemini bir sefine-i tüccariye ve erzak getiren bir þimendifer ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzýnda yüzbin nevi taamlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup kýþ âhirinde erzaklarý biten muhtaç zîhayatlara yetiþtiren bir Rezzak-ý Rahîm'in iþleri olduðunu, zerre kadar aklý bulunan tasdik eder. Ve tasdik etmeyip inkâra sapan, elbette zemin yüzünde vesile-i hamd ve  þükran olan bütün muntazam</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 476)</p><p> </p><p>
nimetleri ve muayyen rýzýklarý inkâr etmeðe mecbur olarak ahmak bir muzýr hayvan olur.</p><p> </p><p>
   ALTINCI KELÝME: يُحْيِى dir. Hüccetine, gayet kýsa bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Evet Onuncu Söz'de ve Nur eczalarýnda bürhanlarýyla isbat edilmiþ ki: Her baharda, zîhayattan üçyüzbin nevi ve çeþit çeþit tarzlarda ve hadsiz efradý bulunan bir ordu-yu Sübhanî, rûy-i zeminde ihya ediliyor. Onlara hayat ve levazýmat-ý hayatiye kemal-i intizamla veriliyor. Haþr-i Azam'ýn yüzbin nümunelerini, belki emarelerini gösterip o ayrý ayrý hadsiz mahlukatý beraber, birbiri içinde sehivsiz, yanlýþsýz, noksansýz, hiç þaþýrmayarak, karýþýk iken hiç karýþtýrmayarak, unutmayarak kemal-i mizan ve nizamla dirilten ve hayat veren ve nutfe denilen mütemasil su katrelerinden ve toprak, müteþabih tohumlarýndan ve az farklý habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin ayný olan yumurtacýklarýndan ve kuþlarýn ayný havadan, birbirinin ayný nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklý yumurtalarýndan o hadsiz efradý bulunan ve birbirinden suretçe, san'atça ve maiþetçe ayrý ayrý yüzbinler zîhayatlarý dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüzbin baþka baþka kitablarý beraber, birbiri içinde, hatasýz, mükemmel yazan; hadsiz bir dikkat ve nihayetsiz bir hikmetle iþ gören, tasarruf eden bir Zât-ý Hayy-ý Kayyum ve Muhyî ve Hallak-ý Alîm olduðuna kanaat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman þeridine asýlan bütün geçmiþ baharlarda ve hayatlý zemin ve feza yüzlerinde bulunmuþ bütün zîhayatlarý inkâr etmeðe ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmaða mecburdur.</p><p> </p><p>
   YEDÝNCÝ KELÝME: وَ يُمِيتُ dur. Bunun hüccetine gayet kýsa bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Evet görüyoruz ki: Güz mevsiminde üçyüzbin nevi zîhayat vefat namýyla terhis edilirken, herbir nevi ve ferdin sahife-i amellerinin kutucuklarý ve iþlediklerinin fihristeleri ve gelen baharda iþleyeceklerinin listeleri ve bir cihette bir nevi ruhlarý olan tohumlarýný onlarýn yerlerinde Hafîz-i Zülcelal'in yed-i hikmetine emanet edildiðini ve incirin tohum ve çekirdekleri gibi zerrecik o küçücük tohumlarý birer ruh-u bâki gibi incir aðacýnýn bütün kavanin-i hayatiyesini taþýyan ve bir kitab kadar kuvve-i hâfýzada yazý misillü aðacýn tarihçe-i hayatýný onda kader kalemiyle yazan, büyük</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 477)</p><p> </p><p>
 bir kitab hükmüne getiren bir Hallak-ý Hakîm, bir Hayy-ý Lâyemut'u tanýmayan; elbette deðil ahmak bir insan ve divane bir hayvan, belki Cehennem ateþini karýþtýran bir serseri þeytandan daha bedbaht ve ebedî ölüme mahkûm olur.</p><p> </p><p>
   Evet bu kelimelerin hüccetlerine iþaret eden küllî, ihatalý ve hadsiz hârika ve nihayetsiz hârikalarý, mu'cizeleri ihtiva eden bu mezkûr hakîmane ef'al, fâilsiz olmalarý yüz derece muhal ve bâtýl olduðu gibi; kör, âciz, þuursuz, saðýr, camid, karmakarýþýk, intizamsýz, karýþýk, istilâcý olan esbaba isnad etmek bin derece mümteni', esassýzdýr. Yoksa topraðýn herbir zerresinde hadsiz bir kudret, bir hikmet ve bütün otlar ve çiçeklerin teþkilâtýna dair pek hârika ve küllî bir sanatkârlýk bulunmak; havanýn herbir zerresinde -Rehber'deki Hüve Nüktesi'nin dediði gibi- bütün konuþmalarý ve telefon ve radyolarýn kelimelerini bilecek ve sair zerrelere ders verecek bir kabiliyet bulunmak lâzým gelir. Bu acib fikri ise; hiçbir þeytan, hiçbir kimseye kabul ettiremez. Ve bu derece akýldan, hakikattan uzak ve bütün mevcudata karþý bir tahkir ve tecavüz olan küfür ve inkârýn cezasý, ancak dehþetli Cehennem olabilir ve ayn-ý adalettir. Elbette öyle münkirler için "Yaþasýn Cehennem!" dememiz lâzým.</p><p> </p><p>
   SEKÝZÝNCÝ KELÝME: وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ dur. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret þudur:</p><p> </p><p>
   Meselâ: Nasýl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcýklarda görünen güneþçikler gitmeleriyle arkalarýndan gelen yeni kabarcýklar, aynen gidenler gibi güneþçikleri gösterip gökteki güneþe iþaret ve þehadet ederler ve zeval ve vefatlarýyla bir daimî güneþin mevcudiyetine ve bekasýna delalet ederler; aynen öyle de: Her vakit deðiþen kâinat denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezasýnda ve zerrat tarlasýnda ve bütün hâdisatý ve fâni mevcudatý kucaðýna alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlukat, mütemadiyen sür'atle akýp gidiyorlar, zâhirî sebebleriyle beraber vefat ediyorlar. Her sene, her gün bir kâinat ölür, bir tazesi yerine gelir. Ve zerrat tarlasýnda, mütemadiyen seyyar dünyalar ve seyyal âlemler mahsulâtý alýndýðýndan, elbette kabarcýklar ve güneþçikler zevalleriyle daimî bir güneþi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlukat ve mahsulâtýn vefatlarý ve zâhirî sebebleriyle beraber kemal-i intizamla terhisleri, gündüz gibi þübhesiz, güneþ gibi zâhir bir kat'iyette bir Hayy-ý Lâyemut'un, bir Þems-i Sermedî'nin, bir Hallâk-ý Bâki'nin ve bir Kumandan-ý Akdes'in vücub-u vücudu ve vahdeti ve mevcudiyeti, kâ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 478)</p><p> </p><p>
inatýn mevcudiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcudat, ayrý ayrý ve beraber þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Ýþte kâinatý dolduran bu yüksek sesleri ve kuvvetli þehadetleri iþitmeyen ve kulak vermeyen, ne derece saðýr ve ahmak ve cani olduðunu elbette anladýnýz.</p><p> </p><p>
   DOKUZUNCU KELÝME: بِيَدِهِ الْخَيْرُ dýr. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret þudur:</p><p> </p><p>
   Görüyoruz ki: Bu kâinatta her daire, her nevi, her tabaka, hattâ her ferd, her a'za, hattâ her bedendeki herbir hüceyrenin ihtiyat rýzkýný taþýyan bir mahzeni, bir deposu ve levazýmatýný yetiþtiren, muhafaza eden bir tarlasý ve hazinesi var ki; gayet intizam ve mizan ile ve nihayetsiz hikmet ve inayet ile vakti vaktine -muhtacýn iktidar ve ihtiyarý haricinde- bir dest-i gaybî tarafýndan o muhtacýn eline veriliyor. Meselâ: Daðlar, zîhayata ve insana lâzým olan bütün madenleri, ilâçlarý ve hayata lâzým þeyleri taþýyor ve birinin emriyle ve tedbiriyle gayet mükemmel bir hazine, bir anbar olduðu gibi.. zemin dahi bütün o zîhayatýn erzaklarýný bir Rezzak-ý Hakîm'in kuvvetiyle yetiþtiren kemal-i mizan ve intizamla bir tarla, bir harman, bir matbahtýr. Hattâ her insanýn ve cismindeki herbir uzvun bir deposu ve mahzeni, hattâ bir hüceyrenin dahi bir ihtiyat mahzenciði bulunmasý gibi.. git gide tâ dâr-ý âhiretin bir mahzeni dünyadýr ve Cennet'in bir tarlasý ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenatlarý ve nurlarý mahsul veren âlem-i Ýslâmiyet ve hakikatlý insaniyet; ve Cehennem'in bir anbarý ise, þerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve þer olan ademden gelen ve hayýr olan vücud âlemlerini telvis eden pis maddeler, taifeler; ve yýldýzlarýn hararet mahzeni Cehennem ve nurlar hazinesi bir Cennet'tir ki; "Biyedihilhayr" kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere iþaretle pek parlak bir hücceti gösteriyor.</p><p> </p><p>
   Evet bu kelime ile ve بِيَدِهِ مَقَالِيدُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesiyle, -yani "Her þeyin anahtarý onun elindedir"- nihayetsiz geniþ ve hadsiz hârikalý bir hüccet-i rububiyet ve vahdet, bütün bütün kör olmayana gösterir. Meselâ hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnýz buna bak ki: Herbiri bir koca aðacýn veya bir parlak çiçeðin cihazatýný ve mukadderatýnýn proðramýný taþýyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumlarýn anahtarlarý elinde bulunan bir Mutasarrýf-ý Hakîm bir çekirdeðin kapýcýðýný "Uyan!" emriyle ve irade anahtarýyla tam mizan-ý nizamla açtýðý gibi, ze-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 479)</p><p> </p><p>
min hazinesini dahi yaðmur anahtarýyla açarak, mahzencikleri ve nebatatýn nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatýn menþe'leri ve kuþlarýn ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkiþaf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatasýz açtýðý vakitte, kâinatta küllî ve cüz'î, maddî ve manevî bütün hazine ve depolarý hikmet ve irade ve rahmet ve meþiet eliyle herbirine mahsus bir anahtarla açtýðýný bilmek ve görmek istersen, senin bir nevi mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimaðýna ve cesedine ve midene ve bahçene ve zeminin çiçeði olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemal-i nizam ve mizan ve rahmet ve hikmetle bir dest-i gaybî tarafýndan "emr-i kün feyekûn" tezgâhýndan gelen ayrý ayrý anahtarlarla açýyor. Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazan yüz batman taamlarý kemal-i intizam ile çýkarýyor, zîhayatlara ziyafet veriyor. Acaba böyle muntazam, alîmane, basîrane nihayetsiz bir fiile ve tesadüfsüz tam hikmetli bir san'ata ve yanlýþsýz tam mizanlý bir tasarrufa ve zulümsüz tam adaletli bir rububiyete hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, saðýr tabiat, serseri tesadüf, camid cahil âciz esbab müdahale edebilsin? Ve bütün eþyayý birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerratla seyyarat yýldýzlarý emrinde bulunmayan bir mevcud, bu her cihetle hikmetli, mu'cizeli, mizanlý tasarrufa ve idareye karýþabilsin?</p><p> </p><p>
   Ýþte her hayr elinde, herþeyin anahtarý yanýnda bulunan böyle bir Mutasarrýf-ý Rahîm'i, bir Rabb-ý Hakîm'i tanýmayan ve inkâra sapana, elbette تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin dediði gibi, Cehennem ona kýzýyor ve kýzýþýyor ve hadsiz azabýma müstehaktýr, merhamete hiç lâyýk deðildir, diye lisan-ý hal ile der.</p><p> </p><p>
   ONUNCU KELÝME: وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ dir. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret þudur:</p><p> </p><p>
   Bu misafirhane-i dünyaya gelen her zîþuur, gözünü açtýkça görür ki: Bir kudret, bütün kâinatý kabzasýnda tutmuþ ve nihayetsiz, hiç þaþýrmayan ezelî, ihatalý bir ilim ve gayet dikkatli, hiç mizansýz, faidesiz hareket etmeyen bir sermedî hikmet ve inayet o kudretin içinde bulunup zerrat ordusundan birtek zerreyi meczub mevlevî gibi döndürerek çok vazifelerde istihdam ettiði gibi, küre-i arzý ayný anda, ayný kanunla bir senede yirmidört bin senelik bir dairede yine bir meczub mevlevî misillü gezdirir. Mevsimlerin mahsulatlarýný hayvan ve insanlara getirdiði ayný kanun-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 480)</p><p> </p><p>
la, ayný zamanda güneþi bir mekik, bir çýkrýk yaparak merkezinde cezbedârâne ve cazibekârâne döndürüp manzume-i þemsiye ordusu olan seyyarat yýldýzlarýný kemal-i mizan ve intizamla vazifelerde çalýþtýrýr. Ve ayný kudret; ayný zamanda, ayný kanun-u hikmetle zemin sahifesinde yüzbinler kitab hükmünde yüzbinler nevileri beraber, birbiri içinde, iltibassýz, sehivsiz yazar, haþr-i azamýn binler nümunelerini izhar eder. Ve ayný kudret, ayný zamanda hava sahifesini bir yazar-bozar tahtasýna çevirir. Bütün zerrelerini birer kalem uçlarý ve o kitabýn noktalarý hükmünde emir ve iradenin onlara tayin ettiði vazifelerinde istimal ederek ve bütün o zerrelere herbirine öyle bir kabiliyet vermiþ ki; güya bütün sözleri ve konuþmalarý bilir gibi alýr, neþreder, þaþýrmaz. Küçücük birer kulak, incecik birer lisan olarak istihdam edip unsur-u hava, emir ve irade-i Ýlahînin bir arþý olduðunu isbat eder.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu kýsa iþarete kýyasen, bu kâinatý bir muntazam þehir, bir mükemmel apartman ve misafirhane, bir mu'cizatlý kitab ve Kur'an hükmüne getirip heyet-i mecmuasýndan tâ bir zerreye kadar bütün mahlukat tabakalarýný ve dairelerini ve taifelerini mizan-ý ilim ve nizam-ý hikmetle kabzasýna alan, tasarruf eden; kudreti içinde hikmetini, rahmetini gösteren ve rububiyet-i mutlakasý içinde mevcudiyetini ve vahdaniyetini güneþ ve gündüz gibi bildirip tanýttýrmasýna mukabil, îmanla tanýmak ve sevdirmesine mukabil, ubudiyetle sevmek ve ihsanatlarýna mukabil, þükür ve hamd isteyen böyle bir Rahman-ý Rahîm'i tanýmayan ve ubudiyetle onu sevmeye çalýþmayan, belki inkâr ile ona bir nevi adavet taþýyan insan suretindeki þeytanlar, birer küçük Nemrud ve Firavun hükmünde nihayetsiz bir azaba elbette müstehak olur.</p><p> </p><p>
   ONBÝRÝNCÝ KELÝME: وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ dir. Yani: Daire-i huzuruna ve âlem-i bâkisine ve âhiretine ve sermedî dâr-ý saadetine gidileceði gibi, bütün kâinattaki mahlukatýn mercii odur; bütün esbab silsileleri ona dayanýyor ve kudretine istinad eder ve o kudretinin tasarrufatýna birer perdedirler; o kudret-i kudsiyenin izzetini ve haþmetini muhafaza için, bütün zâhirî sebebler yalnýz birer perdedirler; icadda da hiç tesirleri yoktur; emir ve iradesi olmazsa hiçbir þey hattâ hiçbir zerre hareket edemez demektir. Bu kelimedeki hüccete gayet kýsa bir iþaret ederiz:</p><p> </p><p>
   Evvelâ: Bu kudsî kelimenin ifade ettiði haþir ve âhiret ve hayat-ý bâkiye hakikatýnýn bu gelen bahar gibi kat'î ve þübhesiz tahakkukunu ve geleceðini tam îman ettirmek ve isbat etmek cihetini Onuncu Söz ve zeyillerine ve Yirmidokuzuncu Söz'e ve "Mey-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 481)</p><p> </p><p>
ve"nin Yedinci Mes'elesi'ne ve "Münacat" Þuaýna ve Nur'un îmanî risalelerine havale ederiz. Elhak, onlar bu rükn-ü îmanîyi öyle bir tarzda hadsiz hüccetlerle isbat etmiþler ki; dünyanýn mevcudiyeti derecesinde âhiretin tahakkukunu, en muannid münkirleri de tasdike mecbur eden bir surette isbat etmiþler.</p><p> </p><p>
   Sâniyen: Mu'ciz-ül Beyan-ý Kur'an'ýn üçten birisi haþre ve âhirete bakar, her davayý ona bina eder. Öyle ise, Kur'anýn hakkaniyetini isbat eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, âhiretin vücuduna dahi delalet ettikleri gibi; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn nübüvvetine þehadet eden bütün mu'cizeleri ve umum delail-i nübüvveti ve sýdkýnýn bütün hüccetleri, haþir ve âhirete dahi þehadet ederler. Çünki o zâtýn (A.S.M.) bütün hayatýnda daimî bir büyük davasý âhiret olduðu gibi, bütün yüzyirmidört bin peygamberler (Aleyhimüsselâm) dahi hayat-ý bâkiye ve saadet-i ebediyeyi dava edip beþere müjde ederek hadsiz mu'cizelerle ve kat'î deliller ile isbat ettiklerinden, elbette onlarýn peygamberliklerine ve sadýkýyetlerine delalet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, onlarýn en büyük ve daimî davalarý olan âhirete ve hayat-ý bâkiyeye þehadet ederler. Buna kýyasen sair erkân-ý îmaniyeyi isbat eden bütün deliller dahi haþrin vukuuna ve dâr-ý saadetin açýlmasýna þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Sâlisen: Hiç mümkün müdür ki; kendi kemalâtýný ve kudret ve rububiyetini izhar etmek için bu kâinatý bütün zerrat ve seyyarat ve ecza ve tabakatýyla halk edip kemal-i hikmetle her birisini bir vazife ile belki çok vazifelerle mütemadiyen çalýþtýran ve sermedî, hadsiz cilve-i esmasýný göstermek için kafile kafile arkasýnda, belki seyyar müteceddid dünya dünya arkasýnda ve mahlukat taifelerini bu misafirhane-i âleme ve hayat-ý dünyeviye meydan-ý imtihanýna gönderip âlem-i misalde kurulan uhrevî sinemalar ve berzahî fotoðraflarla suretlerini ve amellerini ve vaziyetlerini alarak onlarý terhisten sonra, baþka taife ve kafile ve seyyal ve seyyar bir nevi dünyalarý o meydana vazifeler ve cilve-i esmasýna âyineler olmak için gönderen bir Sâni'-i Zülcelal, bir Hâlýk-ý Zülcemal, bir Allah-ý Zülkemal; bu fâni dünyada þuur ve akýl ile o Hâlýk'ýn bütün maksadlarýna karþý mukabele eden ve bütün istidadýyla o Hâlýk'ý sevip sevdirip tanýyýp tanýttýrýp hadsiz dualarla beka-i âhiret saadetini yalvaran ve akýl sebebiyle nihayetsiz elemler aldýðýndan, bütün fýtratý ve ruhu ve istidadý ile ayn-ý lezzet olan hayat-ý bâkiyeyi isteyen bu nev'-i insan için bir dâr-ý mükâfat ve mücazat, bir haþir neþir olmasýn? Hâþâ! Yüzbin defa hâþâ ve kellâ!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 482)</p><p> </p><p>
   Ýþte bu kýsacýk iþaretin izahatý ve tafsilâtý ve hüccetleri, parlak ve kuvvetli bir surette Risâle-i Nur'da bulunmasýndan, ona havale ederek bu pek uzun kýssayý kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 483)</p><p> </p><p>
FATÝHA-Ý ÞERÝFE'NÝN BÝR MUHTASAR HÜLÂSASI</p><p> </p><p>
   [Üçüncü Medrese-i Yusufiye'de muvakkat pek az bir zamanda tecridden temasa naklimde verilen yalnýz birtek dersin Ýkinci Kýsmý]</p><p> </p><p>
   Hapiste Nur þakirdlerine kýsacýk bir ders nümunesidir. O da þudur:</p><p> </p><p>
   Fatiha-i Þerife denizinden bir katre ve güneþindeki elvan-ý seb'a yani ziyasýndaki yedi renginden birtek lem'a beyan etmeyi, namazdaki Fatiha kalbe emretti. Gerçi Yirmidokuzuncu Mektub'un bir kýsmýnda, hususan "Na'büdü" "Nun"undaki seyahat-ý hayaliye ve Rumuz-u Semaniye'de ve Ýþarat-ül Ý'caz Tefsiri'nde ve sair Nur eczalarýnda bu kudsî hazinenin çok tatlý ve güzel nüktelerini yazmýþýz. Fakat o pek þirin hülâsa-i Kur'aniyeden yalnýz îmanýn rükünlerine ve hüccetlerine iþaratýný, gayet kýsa bir muhtasar hülâsasýný birinci kýsýmdaki tarz-ý ifade gibi, kendim namazdaki tefekkürümü yazmasýna bir cihette mecbur oldum.  بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ kelimesini Nur'un iki-üç risalelerine havale edip اَلْحَمْدُ لِلّهِ den baþlýyorum.</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ { اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ ...الخ.</p><p> </p><p>
   Birinci Kelime: اَلْحَمْدُ لِلّهِ dýr. Bundaki hüccet-i îmaniyeye gayet kýsa bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Evet kâinatta medar-ý hamd ve þükür olan kasdî in'amlar ve nimetler, hususan kan ve fýþký içinden safi, temiz, gýdalý sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsanlar ve hediyeler ve merha</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 484)</p><p> </p><p>
metli ikramlar ve ziyafetler zemin yüzünü, belki kâinatý doldurmuþ. Onlarýn fiyatý dahi; baþta Bismillah, âhirde Elhamdülillah, ortada nimette in'amý hissetmek ve Rabbini onun ile tanýmaktýr. Sen kendi nefsine, midene, duygularýna bak! Ne kadar þeylere, nimetlere muhtaçtýrlar. Ve ne derece hamd ve þükür fiyatýyla rýzýklarý, lezzetleri isterler, gör; her zîhayatý kendine kýyas eyle. Ýþte bu umumî in'amlar mukabilinde hal ve kal dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat'î bir surette bir Mâbud-u Mahmûd, bir Mün'im-i Rahîm'in mevcudiyetini ve umumî rubûbiyetini güneþ gibi gösterir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Kelime: رَبِّ الْعَالَمِينَ dir. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Evet biz gözümüzle görüyoruz ki: Bu kâinatta binler deðil, belki milyonlar âlemler, küçük kâinatlar, ekseri birbiri içinde, herbirinin idaresi ve tedbirinin þeraiti ayrý ayrý olduðu halde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare ediliyor ki; bütün kâinat bir sahife gibi her an nazarýnda ve bütün âlemler birer satýr gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazýlýr, tazelenir, deðiþir. Bir nihayetsiz rububiyet içinde nihayetsiz bir ilim ve hikmet ve ihatalý hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyal kâinatlarý idare eden bir Rabb-ül Âlemîn'in vücub-u vücuduna ve vahdetine küllî ve cüz'î þehadetler, zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcudlar adedince hadsiz, nihayetsiz þehadetler her an ve zaman geliyorlar. Zerrat tarlasýndan tâ manzume-i þemsiyeye, tâ Samanyolu denilen Kehkeþan dairesine ve bir hüceyre-i bedenden tâ zemin mahzenine, tâ kâinat heyet-i mecmuasýna kadar ayný kanun, ayný rububiyet, ayný hikmet ile beraber idare ve terbiye eden bir rububiyeti tasdik ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azaba kendini müstehak eder ve merhamete liyakatýný selbeder.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Kelime: اَلرَّحْمنِ الرَّحِيمِ dir. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Evet kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti ve hakikatý, aynen güneþin ziyasý gibi görünür. Ve ziyanýn güneþe kat'î þehadeti misillü, bu geniþ rahmet dahi, perde arkasýnda bir Rahman-ý Rahîm'e þehadet eder. Evet rahmetin bir ehemmiyetli kýsmý rýzýktýr ki, Rahman'a Rezzak manasý verilir. Rýzýk ise, o derece zâhir bir</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 485)</p><p> </p><p>
 tarzda bir Rezzak-ý Rahîm'i gösterir ki; zerre kadar þuuru bulunan tasdike mecbur olur. Meselâ: Bütün zîhayatýn, hususan âcizlerin ve bilhassa yavrularýn, bütün zeminde ve fezada ihtiyar ve iktidarlarýnýn haricinde gayet hârika bir tarzda hiçten ve mütemasil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiþtiriyor. Hattâ aðacýn baþýndaki yuvada kanatsýz, zayýf kuþçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rýzýklarýný getirttirir. Ve aç bir arslaný yavrusuna musahhar eder, elde ettiði bir eti yemeyip yavrusuna yedirir. Ve sair hayvanatýn ve insanýn yavrularýna memeler musluðundan âb-ý kevser gibi hoþ, mugaddî, safi, hâlis, beyaz sütleri kýrmýzý kan ve mülevves fýþký içinden bulaþmadan, bulandýrmadan imdadlarýna gönderir, validelerinin þefkatlerini yardýmcý verir. Ve bir nevi rýzýk isteyen umum aðaçlara, münasib rýzýklarýný onlara pek hârika bir tarzda koþturduðu gibi, bir nevi maddî ve manevî rýzýk isteyen insanýn duygularýna; akýl, kalb, ruhlarýna dahi pek geniþ bir sofra-i erzak onlara ihsan ediliyor. Güya kâinat, gül çiçeðinin yapraklarý ve mýsýr sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarýlý, yüzbinler ayrý ayrý, çeþit çeþit sofralardýr ki; o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve nimetler mikdarýnca diller ile ve ayrý ayrý, küllî ve cüz'î lisanlar ile bir Rahman-ý Rezzak'ý, bir Rahîm-i Kerim'i bütün bütün kör olmayana gösterir.</p><p> </p><p>
   Eðer denilse: "Bu dünyadaki musibetler, çirkinlikler, þerler; o ihatalý rahmete münafîdir, bulandýrýyor."</p><p> </p><p>
   Elcevap: Risâle-i Kader gibi Nur'un risalelerinde bu dehþetli suale tam cevap verilmiþ. Onlara havale ile, kýsacýk bir iþareti þudur:</p><p> </p><p>
   Herbir unsurun, herbir nev'in, herbir mevcudun, küllî ve cüz'î müteaddid vazifeleri ve o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet-i mutlakasý, maslahat ve güzel ve hayýr ve rahmettirler. Ve az bir kýsmý, kabiliyetsizlere ve yanlýþ mübaþeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayýrlarý sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir. Zâhirî, cüz'î bir þer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür. Eðer o cüz'î þer gelmemek için rahmet tarafýndan o unsur ve küllî mevcud o vazifesinden men'edilse; o vakit bütün hayýrlý, güzel sair neticeleri vücud bulmaz. Bir hayrýn ademi þer ve bir güzelliðin bozulmasý çirkinlik olmasý itibariyle; o neticeler adedince þerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husul bulur. Demek birtek þer gelmemek için yüzer þerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslaha</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 486)</p><p> </p><p>
ta, rububiyetteki rahmete muhalif düþer. Meselâ: Kar, soðuk, ateþ, yaðmur gibi nevilerin yüzer hikmetleri, maslahatlarý içinde bazý dikkatsiz ve ihtiyatsýzlar, su-i ihtiyarlarýyla kendileri hakkýnda þer yapsa; meselâ elini ateþe soksa, ateþin hilkatýnda rahmet yoktur dese; ateþin had ve  hesaba gelmeyen hayýrlý, maslahatlý, merhametli faydalarý onu tekzib edip aðzýna vurur.</p><p> </p><p>
   Hem insanýn hodgâm hevesatý ve süflî ve âkibeti görmeyen hissiyatý, kâinatta cereyan eden rahmaniyet ve hakîmiyet ve rububiyet kanunlarýna mikyas ve mehenk ve mizan olamaz. Kendi âyinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb; kâinatý aðlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür. Fakat îman gözüyle baksa; yetmiþ güzel hulleleri giymiþ bir cennet hurisi gibi, rahmetler ve hayýrlar ve hikmetlerden dikilmiþ yetmiþ binler güzel libaslarý birbiri üstüne giymiþ, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ý ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinat-ý suðra ve herbir insaný bir âlem-i asgar müþahede eder. Bütün ruh u canýyla اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ الرّحْمنِ الرّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ der.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Kelime: مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dir. Hüccetine gayet kýsa bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Evvelâ: Bu dersin birinci kýsmýnýn âhirinde وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ hüccetine ve haþir ve âhirete þehadet eden bütün deliller, aynen مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ in iþaret ettiði îmanî ve geniþ hakikata þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Sâniyen: Onuncu Söz'ün âhirinde denildiði gibi; bu kâinat Sâniinin sermedî rububiyeti, rahmeti, hikmeti, ezelî-ebedî cemali, celali, kemali ve nihayetsiz sýfatlarý ve yüzer isimleri âhireti kat'î bir surette istediði gibi; Kur'an, binler âyât ve bürhanlarý ile ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm yüzer mu'cizat ve hüccetleriyle ve bütün enbiya Aleyhimüsselâm ve semavî kitablar ve su</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 487)</p><p> </p><p>
huflar, hadsiz delilleriyle þehadet ettikleri dâr-ý âhiretteki hayat-ý bâkiyeye inanmayan bir insan, kendini dünyada dahi küfürden neþ'et eden bir manevî cehenneme atar, daima azab çeker. Rehber'de izah edildiði gibi, bütün geçmiþ ve gelecek zamanlar ve mahluklar ve kâinatlar, zeval ve firaklarýyla mütemadiyen onun ruh ve kalbine hadsiz elemleri yaðdýrýyorlar, Cehennem'e gitmeden evvel Cehennem azabýný çektiriyorlar.</p><p> </p><p>
   Sâlisen: يَوْمِ الدِّينِ remziyle büyük ve kuvvetli bir hüccet-i haþriyeye iþaret eder. Fakat bu makamda birden bir hal, o hücceti baþka zamana te'hire sebeb oldu; belki de ona daha ihtiyaç kalmadý. Çünki Nur Risaleleri, geceden sonra gündüzün ve kýþtan sonra baharýn gelmesi kat'iyetinde yüzer kuvvetli hüccetlerle haþir ve neþrin sabahýný, baharýný isbat etmiþler.</p><p> </p><p>
   Beþinci Kelime: اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ dir. Bundaki hüccete iþaretten evvel hakikatlý bir seyahat-ý hayaliyeyi Yirmidokuzuncu Mektub'un izahýna binâen kýsaca beyan etmek kalbe geldi. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Bir zaman, Kur'anýn mu'cizelerini ararken; Risâle-i Nur'da, hususan Ýþarat-ül Ý'caz tefsir-i Nurî'de ve Rumuz-u Semaniye'de beyanlarý gibi, Sûre-i Feth'in âhirindeki âyette dört-beþ mu'cize ve ihbar-ý gaybîyi, hattâ َالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ cümlesinde bir tarihî mu'cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i'caz lem'alarýný ve bazý harflerinde mu'cizane nükteleri bulduðum bir zamanda, namazda Fatiha'yý okurken نَعْبُدُ نَسْتَعِينُ deki "ن"un bir mu'cizesini bana bildirmek için bir sual kalbe geldi: Neden اَعْبُدُ اَسْتَعِينُ yani "Ben ibadet ve istiane ederim" denilmedi?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Nun'u mütekellim-i maalgayr ile, yani "Biz sana ibadet ve istiane ederiz" demiþ? Birden o "nun" kapýsýyla bir seyahat-ý hayaliye meydaný açýldý. Namazdaki cemaatýn azîm sýrrýný</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 488)</p><p> </p><p>
 ve büyük menfaatini ve bu tek harf bir mu'cize olduðunu þuhud derecesinde bildim ve gördüm. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Ben o zaman Ýstanbul'da Bayezid Câmii'nde namaz kýlarken, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ dedim. Baktým, o câmideki cemaat, benim gibi diyerek bu davama ve اِهْدِنَا daki duama tamamen iþtirak edip tasdik ettikleri zamanda, bir perde daha açýldý. Gördüm ki; Ýstanbul'un bütün mescidleri, büyük bir Bayezid hükmüne geçtiler. Aynen benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deyip benim; davalarýma ve dualarýma imza basýyorlar, âmîn diyorlar. Ve bana bir nevi þefaatçi suretini almalarý içinde, hayalime bir perde daha açýldý. Gördüm ki; âlem-i Ýslâm, büyük bir mescid suretini aldý. Mekke, Kâ'be mihrab hükmüne geçti. Bütün namaz kýlan müslümanlarýn saflarý, dairevî bir tarzda o kudsî mihraba teveccüh ederek, benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ اِهْدِنَا deyip, herbiri umum namýna hem dua, hem dava, hem tasdik eder, hem onlarý kendine þefaatçi yapar. Hem bu kadar azîm bir cemaatin yolu, davasý yanlýþ olamaz ve duasý reddedilmez; þeytanî vesveseleri tard eder diye düþünürken ve namazda cemaatin büyük menfaatlerini bilmüþahede tasdik ederken, bir perde daha açýldý. Gördüm ki; kâinat, bir câmi-i ekber ve bütün mahlukat taifeleri, bir salât-ý kübrada cemaat ile herbiri kendine mahsus bir ibadetle ve hal dili ile bir nevi namaz kýlýyorlar gibi Mabud-u Zülcelal'in muhit rububiyetine karþý çok geniþ bir ubudiyetle mukabele için herbiri umumun þehadetlerini ve tevhidlerini tasdik eder ki, ayný neticeyi isbat tarzýnda vaziyet alýyorlar diye müþahede ederken, birden bir perde daha açýldý. Gördüm ki; nasýl bir insan-ý ekber olan kâinat, lisan-ý hal ve çok eczalarý, istidad ve ihtiyac-ý fýtrî lisanýyla ve zîþuur mevcudatlarý, lisan-ý kal ile اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyorlar ve Hâlýkýnýn merhametkârane rububiyetine karþý ubudiyetlerini gösteriyorlar; aynen öyle de, birer küçücük kâinat hükmünde o</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 489)</p><p> </p><p>
cemaat-ý uzmada herbir arkadaþýmýn cesedi gibi benim cesedimdeki zerreler ve kuvveler ve duygularým dahi Hâlýkýnýn rububiyetine karþý itaat ve ihtiyaçlarýnýn lisan-ý haliyle اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyerek emir ve irade-i Ýlahiyeye göre hareket ettiklerini ve her anda Hâlýklarýnýn inayetine ve rahmetine ve yardýmýna muhtaç olduklarýný gösteriyorlar gördüm. Hem namazdaki cemaatin kudsî sýrrýný, hem nun'un güzel mu'cizesini hayretle müþahede edip, nun kapýsýyla girdiðim gibi çýktým, Elhamdülillah dedim. اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ cümlesini, o üç cemaatin ve o büyük ve küçücük arkadaþlarým hesabýna da söylemeye alýþtým. Þimdi mukaddime bitti, sadede dönüyoruz.</p><p> </p><p>
   اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ in iþaret ettikleri hüccete gayet kýsa bir iþarettir:</p><p> </p><p>
   Evvelâ: Biz, gözümüzle görüyoruz: Kâinatta, hususan zemin yüzünde; dehþetli ve daimî bir faaliyet ve hallakýyetin intizamla cereyaný içinde merhametkârane, müdebbirane bir rububiyet-i mutlaka hadsiz zîhayatlarýn istianelerine ve fiilen ve halen ve kalen istimdadlarýna ve dualarýna kemal-i hikmet ve inayet ile imdad ve herbirine fiilen cevab vermek tezahürü içinde bir uluhiyet-i mutlaka, bir mabudiyet-i âmmenin tecelliyatý, umum mahlukatýn, hususan zîhayatýn ve bilhassa insan taifelerinin fýtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibadetlerine mukabelesini akl-ý selim ve îman gözü gördüðü gibi, bütün semavî fermanlar ve enbiyalar haber veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Sâniyen: نَعْبُدُ nun'unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemaatten herbiri ve umumu beraber, çeþit çeþit, fýtrî ve ihtiyarî ibadetlerle meþgul olmalarý; þeksiz, bedahetle bir mabudiyete karþý þâkirane bir mukabele ve bir Mâbud-u Mukaddes'in mevcudiyetine hadsiz ve þübhesiz bir þehadettir. Ve نَسْتَعِينُ nun'unun remziyle mezkûr üç cemaatin, yani mecmu-u kâinattan tâ bir ceseddeki zerrelerin cemaatinden herbir taifenin, herbir fer</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 490)</p><p> </p><p>
din fiilî ve halî istianeleri ve dualarý var. Ve onlarýn muavenetlerine koþan ve dualarýna kabul ile cevab veren bir þefkatli müdebbire, þübhesiz þehadet eder. Meselâ: Yirmiüçüncü Söz'ün dediði gibi, zemindeki umum mahlukatýn üç nevi dualarý pek hârika ve ümidin haricinde kabul olmasý, bir Rabb-ý Rahîm ve Mücîb'e kat'î þehadet eder. Evet tohumlar ve çekirdekler istidad lisanýyla herbiri birer aðaç ve birer sünbüle olmayý Hâlýkýndan isteyip, dualarý gözümüz önünde kabul olmasý gibi; bütün hayvanatýn ihtiyac-ý fýtrî lisanýyla elleri yetiþmediði yerlerden rýzýklarýný ve hayatlarýna lüzumu bulunan ve iktidarlarýnýn haricindeki matlublarýný birisinden isteyip o fýtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün dualarýný gözümüz önünde kabul eden ve imdadlarýna acib ve þuursuz mahlukatý vakti vaktine hikmetle koþturan bir Hâlýk-ý Kerim'e zâhir þehadet eder. Ýþte bu iki kýsma kýyasen, lisan-ý kal ile edilen dualarýn bütün nevileri hususan enbiyalarýn (Aleyhimüsselâm) ve havaslarýn hârika bir surette makbuliyeti, اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deki hüccet-i vahdaniyete þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Altýncý Kelime: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ dir. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret þudur:</p><p> </p><p>
   Evet nasýl bir yerden bir yere giden yollarýn ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatlarýn en kýsasý ise, en doðrusudur ve müstakimidir. Aynen öyle de; maneviyatta ve manevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doðrusu, en müstakimi ise en kýsa ve en kolayýdýr. Meselâ: Risâle-i Nur'da bütün müvazeneleri ve küfür ve îman yollarýnýn mukayeseleri kat'î gösteriyorlar ki; îman ve tevhid yolu, gayet kýsa ve doðru ve müstakim ve kolaydýr. Ve küfür ve inkâr yollarý gayet uzun ve müþkilâtlý ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve herþeyde en kýsa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinatta, elbette þirk ve küfrün hakikatlarý olamaz ve îman ve tevhidin hakikatlarý, bu kâinata güneþ gibi lâzým ve vâcibdir. Hem ahlâk-ý insaniyede en rahat, en faydalý, en kýsa, en selâmetli yol ise sýrat-ý müstakimde, istikamettedir. Meselâ: Kuvve-i akliye, hadd-i vasat olan hikmeti ve kolay, faydalý istikameti kaybetse, ifrat veya tefritle muzýr bir cerbezeye ve belalý bir belahete düþer, uzun yollarýnda tehlikeleri çeker. Ve kuvve-i gadabiye, hadd-i istikamet olan þecaati takib etmezse; ifratla çok zararlý ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebanet ve korkaklýða düþer.. istikameti kaybetme-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 491)</p><p> </p><p>
sinin, hatasýnýn cezasý olarak daimî, vicdanî bir azabý çeker. Ve insandaki kuvve-i þeheviye, selâmetli istikameti ve iffeti zayi' etse; ifratla musibetli, rezaletli fücura, fuhþa ve tefritle humuda, yani nimetlerdeki zevk ve lezzetten mahrum düþer ve o manevî hastalýðýn azabýný çeker.</p><p> </p><p>
   Ýþte bunlara kýyasen, hayat-ý þahsiye ve hayat-ý içtimaiyenin bütün yollarýnda, istikamet en faydalý ve kolay ve kýsadýr. Ve sýrat-ý müstakim kaybedilse, o yollar pek belalý ve uzun ve zararlý olur. Demek اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ pek çok câmi' ve geniþ bir dua, bir ubudiyet olduðu gibi bir hüccet-i tevhide ve bir ders-i hikmete ve bir talim-i ahlâka iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Yedinci Kelime: صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ dir. Bundaki hüccete gayet kýsa bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Evvelâ: عَلَيْهِمْ kimlerdir? diye</p><p> </p><p>
مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّاِلحِينَ âyeti beyan ederek, nev'-i beþerde istikamet nimetine mazhar dört taifeyi beyan içinde, o taifelerin reislerine اَلنَّبِيِّينَ ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a, وَالصِّدِّيقِينَ ile Ebu Bekir-i Sýddýk Radýyallahü Anh'a, وَالشُّهَدَاءِ ile Ömer ve Osman ve Ali Radýyallahü Anhüm'e iþaret edip; Peygamber'den (A.S.M.) sonra Sýddýk (R.A.), sonra Ömer (R.A.), Osman (R.A.), Ali (R.A.) üçü hem þehid, hem halife olacaklar diye gaybî ihbarla bir lem'a-i i'caz gösterir.</p><p> </p><p>
   Sâniyen: Nev'-i beþerin en yüksek, en müstakim, en sadýk bu dört taifesi; Âdem (A.S.) zamanýndan beri hadsiz hüccetler, mu'cizeler, kerametler, deliller, keþfiyatlar ile bütün kuvvetleriyle da-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 492)</p><p> </p><p>
va edip ve beþerin ekseri onlarý tasdik ettikleri hakikat-ý tevhid, elbette güneþ gibi kat'îdir. Bu hadsiz meþahir-i insaniye, yüzbinler mu'cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doðruluklarýný ve hakkaniyetlerini gösterip tevhid ve vücub-u vücud ve vahdet-i Hâlýk gibi müsbet mes'elelerde ittifaklarý ve icma'larý öyle bir hüccettir ki; hiçbir þübheyi býrakmaz. Acaba kâinatýn ehemmiyetli netice-i hilkatý ve zeminin halifesi ve zîhayatlarýn istidadca en cem'iyetli ve yükseði olan nev'-i beþerin en müstakimleri, en sâdýk ve musaddak mürþidleri ve kemalâtta reisleri olan mezkûr o dört taifenin icma' ve ittifakla îman edip haber verdikleri ve kâinatý bütün mevcudatýyla delil gösterip hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn itikad ettikleri ve sarsýlmaz kanaat getirdikleri bir hakikatý tanýmayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinayet ve nihayetsiz bir azaba müstehak olmaz mý?</p><p> </p><p>
   Sekizinci Kelime: غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ dir. Bundaki hüccete kýsa bir iþarettir:</p><p> </p><p>
   Evet tarih-i beþer ve kütüb-ü mukaddese, tevatürlere ve küllî ve kat'î hâdisat ve malûmat ve müþahedat-ý beþeriyeye istinaden bil'ittifak, sarih ve kat'î bir surette haber veriyorlar ki: Sýrat-ý müstakim ehli olan Peygamberlere (Aleyhimüsselâm) binler vakýatta istimdadlarýna hârika bir  tarzda gaybî imdad gelmesi ve onlarýn istedikleri aynen verilmesi ve düþmanlarý olan münkirlere yüzer hâdisatta ayný zamanda gadab gelmesi ve semavî musibet baþlarýna inmesi kat'î þeksiz gösterir ki; bu kâinatýn ve içindeki nev'-i beþerin Hakîm ve Âdil ve Muhsin ve Kerim ve Aziz ve Kahhar bir Mutasarrýfý, bir Rabbi var ki; Nuh ve Ýbrahim, Mûsa ve Hud ve Sâlih gibi (Aleyhimüsselâm) çok nebilere pek hârika bir surette tarihî ve geniþ hâdiselerle muzafferiyet ve necatlarý vermiþ ve Semud ve Âd ve Firavun kavimleri gibi çok zalimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarýna mukabil dünyada dahi bir ceza olarak, baþlarýna dehþetli semavî musibetler indirmiþ.</p><p> </p><p>
   Evet Âdem (A.S.) zamanýndan beri, beþeriyette iki cereyan-ý azîm birbiriyle çarpýþarak gelmiþ. Biri, istikamet yolunu takib ile nimet ve saadet-i dâreyne mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salahat ve îman; kâinatýn hakikî güzelliðine ve intizam ve kemaline mutabýk olarak istikamette hareket ettiklerinden, hem kâinat sahibinin lütuflarýna, hem iki cihanýn saadetine mazhar olup beþeri, melekler derecelerine, belki fevkine terakki ettirmeðe vesile olarak</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 493)</p><p> </p><p>
dünyada îman hakikatlarýyla manevî bir cennet, âhirette bir saadet kazanýp ve kazandýrmýþlar.</p><p> </p><p>
   Ýkinci cereyan, istikameti býrakýp ifrat ve tefritle aklý bir vesile-i azab ve elemler toplayýcý bir âlete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aþaðý düþürüp dünyada zulümlerine mukabil gadab-ý Ýlahî ve musibet tokatlarýný yemekle beraber, dalaleti cihetinden, akýl alâkadarlýðýyla kâinatý bir hüzüngâh ve matemhane-i umumiye ve zevalde yuvarlanan zîhayatlar için bir mezbaha, selhhane ve gayet çirkin ve karýþýk görüp ruhu, vicdaný dünyada bir manevî cehennemde olup, âhirette daimî bir azab çekmeðe kendini müstehak eder.</p><p> </p><p>
   Ýþte Fatiha-i Þerife'nin âhirinde</p><p> </p><p>
اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ âyeti, bu iki cereyan-ý azîmi ders veriyor. Ve Risâle-i Nur'daki bütün müvazenelerin menbaý ve esasý ve üstadý, bu âyettir. Madem yüzer müvazenelerle Nurlar, bu âyeti tefsir etmiþler; biz dahi izahýný ona havale ederek, bu kýsa iþaretle iktifa ederiz.</p><p> </p><p>
   Dokuzuncu Kelime: آمِينَ dir. Buna kýsacýk bir iþaret:</p><p> </p><p>
   Madem نَعْبُدُ نَسْتَعِينُ deki "nun" üç cemaat-ý azîmeyi, bilhassa</p><p> </p><p>
âlem-i Ýslâm câmiindeki muvahhidîn cemaatini, hususan o vakit namazda bulunan milyonlar cemaatini bize gösterip bizi içlerinde bulunduruyor ve dualarýna ve söylediðimizi aynen söylemeleriyle tasdiklerine ve bir nevi þefaatlerine hissedar olmamýza yol açýyor; biz dahi bu "Âmîn" kelimesiyle, o cemaat-ý muvahhidîn ve musallînin dualarýna yardým ve davalarýna tasdik ve þefaatlerinin ve istianelerinin makbuliyetine o "Âmîn" ile bir rica etmemizle, bizim cüz'î ubudiyet ve dua ve davamýzý küllî, geniþ bir ubudiyete çevirip, küllî, umumî rububiyete mukabele ettirir. Demek uhuvvet-i îmaniye ve vahdet-i Ýslâmiye sýrrýyla, her namaz vaktinde âlem-i Ýslâm mescidinde milyonlarla efradý bulunan</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 494)</p><p> </p><p>
 bir cemaatin rabýta-i vahdet itibariyle ve manevî radyolar vasýtasýyla Fatiha'daki "Âmîn" külliyet kesbeder, milyonlarla "Âmîn"ler hükmüne geçebilir.</p><p> </p><p>
اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 495)</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ</p><p> </p><p>
[Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin tek bir dersinin Üçüncü Kýsmý]</p><p> </p><p>
MUKADDÝME</p><p> </p><p>
   Namazdaki Fatiha'nýn manevî emriyle اَشْهَدُ اَنْ لا الهَ الاَّ اللَّهfeyziyle Ýkinci Kýsým yazýldýðý gibi; namazdaki teþehhüdde dahi وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدا الرَّسُولُ اللَّه cümlesinin diliyle, manevî ihtarýyla ve Sûre-i Feth'in âhirinde</p><p> </p><p>
هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ اْلحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَ كَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا*</p><p> </p><p>
 مُحَمّدٌ رَسُولُ اللّهِ وَالّذِينَ مَعَهُ اَشِدّاءُ عَلَى الْكُفّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ</p><p> </p><p>
beþ mu'cize-i gaybiyeyi gösteren büyük âyetin nuruyla üçüncü kýsmýný yazmaya -þimdi beyanýna iznim olmayan üç sebeb için- mecbur oldum. Tafsilâtýný, izahatýný, senedli hüccetlerini Risalet-i Muhammediyeye dair Zülfikar Mu'cizat-ý Ahmediye ve Arabî Hizb-i Nurî'ye havale edip yalnýz gayet muhtasar, kýsacýk üç iþaret ile Arabî Hizb-i Nurî'nin hülâsasýnýn bir hülâsasý ve tesbihatta tekrar ettiðim kelime-i tevhid ile daimî virdim ve tefekkür-ü Arabî olarak burada yazýlan risaleciðinin</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:496)</p><p> </p><p>
 مُحَمَّدا الرَّسُولُ الله    þehadetine dair parçanýn bir nevi tercümesi, Ýkinci ve Üçüncü Ýþaret'te yazýlacak.</p><p> </p><p>
   BÝRÝNCÝ ÝÞARET: Bu kâinat sahibinin tezahür-ü rububiyetine ve sermedî uluhiyetine ve nihayetsiz ihsanatýna küllî bir ubudiyet ve tanýttýrmakla mukabele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneþ lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beþerin üstad-ý ekberi ve büyük peygamberi ve Fahr-i Âlem ve لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ hitabýna mazhar ve hakikat-ý Muhammediye (A.S.M.) hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduðu gibi, bu kâinatýn hakikî kemalâtý ve sermedî Cemil-i Zülcelal'in bâki âyineleri ve sýfatlarýnýn cilveleri ve hikmetli ef'alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektublarý olmasý ve bâki bir âlemi taþýmasý ve bütün zîþuurlarýn müþtak olduklarý bir dâr-ý saadet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatlarý, hakikat-ý Muhammediye (A.S.M.) ve Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ile tahakkuk ettiðinden, nasýl bu kâinat onun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î þehadet eder; öyle de: Baþta âlem-i Ýslâm, bütün beþer ve bütün zîþuur; Cehennem'den daha acý ve korkunç olan ademden, hiçlikten, idam-ý ebedîden, fena-i mutlaktan kurtulmak için daimî aþk ve þevkle her zamanda ve câmi' mahiyetinin bütün kuvvetleriyle, bütün istidadat lisanlarý ile, bütün dualar ve ibadetler ve ricalarýnýn dilleriyle istedikleri hayat-ý bâkiyeyi kuvvetli ve kat'î beþaret veren risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ve hakikat-ý Muhammediyeye (A.S.M.) þehadet edip nev'-i beþerin medar-ý iftiharý ve eþref-i mahlukat olduðuna imza bastýðý gibi.. her zamanda üçyüzelli milyon ehl-i îmanýn اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sýrrýnca, her gün iþledikleri bütün hasenatlar ve hayýrlarýn bir misli Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn defter-i hasenatýna girmesi ve o tek þahsiyet-i Muhammediye (A.S.M.), yüzer milyon, belki milyarlar âbid-i muhsin kadar küllî bir ubudiyete ve füyuzata mazhar bir makam kazanmasý, o zâtýn (A.S.M.) risaletine pek kuvvetli þehadet edip imza basar.</p><p> </p><p>
   ÝKÝNCÝ ÝÞARET: Benim virdimde her vakit tefekkürle baktýðým yirmiden ziyade þehadetlere iþaret eden</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 497)</p><p> </p><p>
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ صَادِقُ الْوَعْدِ اْلاَمِينِ بِشَهَادَةِ ظُهُورِهِ دَفْعَةً مَعَ اُمِّيَّتِهِ بِاَكْمَلِ دِينٍ وَ اِسْلاَمِيَّةٍ وَ شَرِيعَةٍ وَ بِاَقْوَى اِيمَانٍ وَ اِعْتِقَادٍ وَ عِبَادَةٍ وَ بِاَعْلَى دَعْوَةٍ وَ مُنَاجَاةٍ وَ دَعَوَاتٍ وَ بِاعَمِّ تَبْلِيغٍ وَ اَتَمِّ مَتَانَةٍ خَارِقَاتٍ مُثْمِرَاتٍ لاَ مِثْلَ لَهَا</p><p> </p><p>
Kýsa bir nevi tercümesi ve meali: Yani Muhammed'in (A.S.M.) risaletine þehadet eden:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Onbir hâlâtýndan çýkan bir hüccet-i risalettir. Evet, okumak ve yazmak öðrenmediði ve ümmî olduðu halde; ondört asrýn ukalâsýný, feylesoflarýný hayrette býrakan ve edyan-ý semaviyede birinciliði kazanan bir din ile birden, tecrübesiz ve def'aten meydana çýkmasý emsal kabul etmez bir halet olduðu gibi; sözlerinden, fiillerinden, hallerinden çýkan Ýslâmiyet her zamanda üçyüzelli milyon insanýn ruhlarýna, nefislerine, akýllarýna terbiyekârane ders vermesi ve manevî terakkiyata sevketmesi, emsalsiz bir halettir. Hem öyle bir þeriatla meydana gelmiþ ki; âdilane kanunlarýyla nev'-i beþerin beþten birisini ondört asýrda maddî ve manevî terakki içinde idare etmesi misilsiz bir halet olduðu gibi, o zât (A.S.M.) öyle bir îman ve itikadla meydana çýktý ki; bütün ehl-i hakikat her zaman onun mertebe-i îmanýndan feyz almalarýyla beraber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz muarýzlarýnýn ona muhalefeti zerre kadar bir telaþ, bir vesvese, bir þübhe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet-i îmaniyede dahi onun emsali yok ve o küllî yüksek îmaný misilsizdir. Hem öyle bir ubudiyet ve ibadet gösterdi ki; ibtida ve intihayý birleþtirip hiç kimseyi taklid etmeyerek, ibadetin en ince esrarýný görüp müraat ederek en daðdaðalý zamanlarda dahi tam tamýna ubudiyeti yapmasý emsalsiz bir halet olmasý gibi, Hâlýkýna karþý öyle daavat ve münacat ve ricalar yapmýþ ki, bu zamana kadar telahuk-u efkârla beraber o mertebeye yetiþilmemiþ. Meselâ: Cevþen-ül Kebir münacatýnda binbir esma-i Ýlahiyeyi þefaatçi ederek Hâlýkýný öyle bir tarzda tavsif ve tarif eder ki, emsali yok. Ve marifetullahta kimse ona yetiþememesi, misilsiz bir halettir. Hem öyle bir metanetle insanlarý dine davet ve öyle bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:498)</p><p> </p><p>
cür'etle risaletini teblið etmiþ ki; kavmi ve amcasý ve dünyanýn büyük devletleri ve eski dinlerin etbalarý ona muarýz ve düþman olduklarý halde, zerre kadar korkmayarak, çekinmeyerek umumuna meydan okumasý ve baþa da çýkarmasý, emsalsiz bir halettir.</p><p> </p><p>
   Ýþte onun sýdkýna ve nübüvvetine bu hârika, emsalsiz sekiz haletin mecmuu gayet kuvvetli bir þehadettir. Ve bu haletler, o zâtýn (A.S.M.) nihayet derecede ciddiyetine ve itminanýna ve kemal-i sýdkýna ve hakkaniyetine kat'î kanaatý var olduðunu gösteriyor. Âlem-i Ýslâm her günde, her teþehhüdde milyonlar lisanla اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ der. Ve onun memuriyetine teslimiyetini ve getirdiði saadet-i ebediye beþaretini tasdik ettiðini ve beþeriyetin derin bir aþkla ve fýtrî ve istidadî pek kuvvetli bir iþtiyakla aradýðý hayat-ý bâkiyeye saðlam bir yol açtýðýna karþý âlem-i Ýslâm minnetdarane, müteþekkirane اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ ile bir manevî ziyaret ve görüþmek ve üçyüzelli milyon, belki milyarlar namýna onu tebrik eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Yirmi küllî þehadetlerden ve çok þehadetleri ihtiva eden Ýkinci Þehadet:</p><p> </p><p>
 وَ بِشَهَادَةِ جَمِيعِ حَقَائِقِ اْلاِيمَانِ عَلَى تَصْدِيقِهِ</p><p> </p><p>
Yani: Ýmanýn altý rükünlerinin hakikatlarý ve tahakkuklarý ve hakkaniyetleri, Muhammed'in (A.S.M.) risaletine ve hakkaniyetine kat'î þehadet eder. Çünki onun risalet hayatýnýn þahsiyet-i maneviyesi ve bütün davalarýnýn esasý ve mahiyet-i nübüvveti, o altý rükündür. Öyle ise; o rükünlerin tahakkuklarýna delalet eden bütün deliller, Muhammed'in (A.S.M.) risaletinin hak olduðuna ve onun sadýkýyetine dahi delalet ederler. Hem âhiretin tahakkukuna sair rükünlerinin delaletini Meyve Risalesi ve Onuncu Söz'ün zeyilleri beyan ettikleri gibi; öyle de herbir rükün hüccetleriyle beraber onun risaletine bir hüccettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:499)</p><p> </p><p>
   Binler þehadetleri ihtiva eden Üçüncü Küllî Þehadet:</p><p> </p><p>
وَ بِشَهَادَةِ ذَاتِهِ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ بِآلاَفِ مُعْجِزَاتِهِ وَ كَمَالاَتِهِ وَ عُلُوِّ اَخْلاَقِهِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Yani: O Zât (A.S.M.) Güneþ gibi kendi kendine delildir. Binler mu'cizat ve kemalât ve yüksek, güzel ahlâkýyla risaletine ve sâdýkýyetine pek kuvvetli þehadet eder. Evet Mu'cizat-ý Ahmediye (A.S.M.) risâle-i hârikada üçyüzden ziyade nakl-i sahih ile isbat ettiði gibi; o zâtýn (A.S.M.) وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ ve وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى âyetlerinin sarahatýyla, avucunun bir parmaðýyla Kamer iki parça olmasý ve nakl-i sahih ve tevatürle, ayný elin beþ parmaðýndan beþ çeþme su akmasý ve susuz kalan bütün ordusu o sudan içmesi ve þahid olmasý ve bu acib hârika iki defa baþka yerde de vuku bulmasý ve ayný avuç ile bir parça topraðý, hücum eden düþman ordusuna atarak, her birisinin gözüne bir avuç toprak girmesiyle hücumda iken kaçmalarý ve ayný avuçta küçük taþlar insanlar gibi tesbih edip Sübhanallah demeleri gibi nakl-i sahih ile ve bir kýsmý tevatürle tarihlerde kat'iyen vukua gelen yüzer ve ehl-i tahkikin yanýnda bine kadar mu'cizat, elinde zuhuru ve dost ve düþmanlarýn ittifakýyla onda güzel hasletlerin ve ahlâk-ý hasenenin en yüksek derecesinde (Haþiye) bulunmasý ve arkasýnda tebaiyetle sülûk edip kemalâta eriþen ve hakikata aynelyakîn yetiþen bütün ehl-i tahkik, ittifakla kemalât-ý Muhammediye (A.S.M.) en yüksek derecede bulunduðuna hakkalyakîn tasdikleri ve onun dininden gelen âlem-i Ýslâm'ýn füyuzatý ve koca Ýslâmiyet'in hakikatlarý onun hârika kemalâtýna delalet eder. Elbette o zât (A.S.M.), bizzât kendi risaletine gayet parlak ve küllî, geniþ þehadet eder demektir.</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Hattâ þecaat kahramaný Hazret-i Ali (R.A.) diyor: "Harbde biz korktuðumuz zaman, Peygamber'in (A.S.M.) arkasýna saklanýr, tahassun ederdik." Þecaat gibi her haslette faik olduðunu, o zaman düþmanlarý dahi tasdik ettiklerini tarihler naklediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:500)</p><p> </p><p>
   Pekçok kuvvetli þehadetleri ihtiva eden Dördüncü Þehadet:</p><p> </p><p>
وَ بِشَهَادَةِ الْقُرْآنِ بِمَا لاَ يُحَدُّ مِنْ حَقَائِقِهِ وَ بَرَاهِنِهِ</p><p> </p><p>
Yani: Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan, hadsiz hakikatlar ve hüccetleriyle risaletine, sâdýkýyetine þehadet eder. Evet kýrk vecihle mu'cize olduðu Zülfikar Mecmuasý'nda isbat edilen ve ondört asrý nurlandýran ve nev'-i beþerin beþten birisini tebeddül etmeyen kanunlarýyla idare eden ve o zamandan þimdiye kadar bütün muarýzlara meydan okuyup hiç kimse hattâ bir suresinin mislini getirmeðe cesaret etmeyen ve Âyet-ül Kübra'da isbat edildiði gibi altý ciheti nuranî, þübheler giremeyen ve altý makam-ý kübra hakkaniyetine imza basan ve sarsýlmaz altý hakikatlara dayanan ve her zamanda yüzer milyon lisanlarla þevk ve hürmetle okunan ve her dakikada milyonlar hâfýzlarýn kalblerinde kudsiyetle yazýlan ve âlem-i Ýslâm'ýn bütün þehadetleri ve îmanlarý onun þehadetinden tereþþuh eden ve bütün ulûm-u îmaniye ve Ýslâmiye onun menbaýndan akan ve o eski semavî kitablarý tasdik ettiði gibi, bütün kütüb ve suhuf-u semaviyenin manevî tasdiklerine mazhar bulunan Kur'an-ý Azîmüþþan, bütün hakikatleriyle ve hakkaniyetini isbat eden bütün hüccetleriyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn sýdkýna ve risaletine þehadet eder demektir.</p><p> </p><p>
   Beþinci, Altýncý, Yedinci, Sekizinci Küllî Þehadetler:</p><p> </p><p>
وَ بِشَهَادَةِ الْجَوْشَنِ بِقُدْسِيَّةِ اِشَارَاتِهِ وَ رَسَائِلِ النُّورِ بِقُوَّةِ دَلاَئِلِهِ وَ الْمَاضِى بِتَوَاتُرِ اِرْهَاصَاتِهِ وَ اْلاِسْتِقْبَالِ بِتَصْدِيقِ آلاَفِ حَادِثَاتِهِ</p><p> </p><p>
   Yani: Binbir esma-i Ýlahiyeye sarihan ve iþareten bakan ve bir cihette Kur'andan çýkan bir hârika münacat olan ve marifetullahta terakki eden bütün âriflerin münacatlarýnýn fevkinde bulunan ve bir gazvede "Zýrhý çýkar, onun yerine bu Cevþen'i oku" diye Cebrail vahiy getiren "Cevþen-ül Kebir" münacatý içindeki hakikatlar ve tam tamýna Rabbine karþý tavsifler, Muhammed'in (A.S.M.) risaletine ve hakkaniyetine þehadet ettiði gibi; Kur'andan tereþþuh eden ve bir cihette Cevþen'den feyiz alan ve tevellüd eden Resa-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:501)</p><p> </p><p>
il-in Nuriye, yüzotuz parçasýyla risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) birtek hüccet olarak risaletinin bütün hakikatlarýný aklen ve mantýken isbatýyla, hattâ felsefenin nazarýnda akýldan pek uzak mes'elelerini göz önünde gibi gayet kolay ve makul bir tarzda ders vermesiyle Muhammed'in (A.S.M.) sadýkýyetine ve risaletine küllî bir surette þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Hem zaman-ý mazi dahi risaletine bir küllî þahiddir ki; irhasat denilen nübüvvetten evvel zuhur eden ve gelecek peygamberin mu'cizatý sayýlan hârikalar, tarihlerde ve siyer kitablarýnda kat'î tevatür tarzýnda nakledilen pekçok vakýalar, gayet saðlam bir surette risaletine þehadet eder ve çok nevileri var. Bir kýsmý, gelecek þehadetlerde beyan edilecek; bir kýsmý da Zülfikar'da ve tarih kitablarýnda sahih bir surette nakledilmiþ. Meselâ: Viladet-i Peygamberiyeye (A.S.M.) yakýn bir vakitte Kâ'be'yi tahrib etmeðe gelen Ebrehe askerinin baþlarýna Ebabil kuþlarýnýn elleriyle taþlarýn yaðmasý ve viladet gecesinde Kâ'be'deki sanemlerin baþ aþaðý düþmesi ve Kisra-yý Fars sarayýnýn harab olmasý ve ateþperest Mecusîlerin bin seneden beri yanmasý devam eden ateþi o gece sönmesi ve Buhayra-yý Rahib ve Halime-i Sa'diye'nin kat'î ihbarlarýyla, bulutlar baþýna gölge etmesi gibi çok hâdiseler, nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermiþler.</p><p> </p><p>
   Hem istikbal, yani vefatýndan sonra onun haber verdiði hâdiseler pekçoktur ve çok nevileri var. Birisi, Âl-i Beytine ve ashabýna ve fütuhat-ý Ýslâmiyeye ait ihbarat-ý gaybiyesidir ki, Zülfikar'da Mu'cizat-ý Ahmediye kýsmýnda nakl-i sahih ile seksen vakýanýn aynen haber verdiði gibi çýkmasý, meselâ Hz. Osman (R.A.) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (R.A.) Kerbelâ'da þehid edilmeleri ve Þam ve Ýran ve Ýstanbul'un fetihleri ve Abbasî Devleti'nin zuhuru ve Cengiz ve Hülâgu onu maðlub ve mahvetmesi gibi seksen ihbar-ý gaybî mu'cizatý nakl-i sahih ile ve tarih ve siyer kitablarýna istinaden tafsilen yazmasý gibi, ihbar-ý gaybînin sair nevileriyle ve Muhammed'in (A.S.M.) hakkaniyetine delalet eden pekçok vakýat-ý istikbaliye ile zaman-ý istikbal dahi kuvvetli ve küllî bir surette risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) ve sadýkýyetine þehadet eder demektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:502)</p><p> </p><p>
   Dokuzuncu, Onuncu, Onbirinci, Onikinci Þehadetlere iþaret eden:</p><p> </p><p>
وَ بِشَهَادَةِ اْلآلِ بِقُوَّةِ يَقِنِيَّاتِهِمْ فِى تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ حَقِّ الْيَقِينِ وَ اْلاَصْحَابِ بِكَمَالِ اِيمَانِهِمْ فِى تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ عَيْنِ الْيَقِينِ وَ اْلاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ تَحْقِيقَاتِهِمْ فِى تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ عِلْمِ الْيَقِينِ وَ اْلاَقْطَابِ بِتَطَابُقِهِمْ عَلَى رِسَالَتِهِ بِالْكَشْفِ وَ الْمُشَاهَدَاتِ بِالْيَقِينِ</p><p> </p><p>
Yani: Muhammed'in (A.S.M.) sâdýkýyetine ve hakkaniyetine küllî þehadetlerden,</p><p> </p><p>
   Dokuzuncusu: عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائِيلَ sýrrýna mazhar ve salavatlarda âl-i Ýbrahim Aleyhisselâm'a mukabil olan âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn içindeki büyük evliya (R.A.) ve Ali (R.A.) ve Hasan (R.A.) ve Hüseyin (R.A.) ve ehl-i beytin oniki imamý ve Gavs-ý Azam (K.S.) ve Ahmed-i Rüfaî (K.S.), Ahmed-i Bedevî (K.S.), Ýbrahim-i Desukî (K.S.), Ebu-l Hasan-ý Þazelî (K.S.) gibi aktablar ve imamlar ittifakla, hakkalyakîn bir itikadla ve keþfiyat ve müþahedatla ve ümmette gösterdikleri hârika irþadat ve kerametlerle, risalet ve hakkaniyet ve sâdýkýyet-i Muhammediyeye (A.S.M.) îmanlarý ve þehadetleri ile imza basýyorlar.</p><p> </p><p>
   Onuncusu: Enbiyadan sonra en muhterem ve yüksek taife ve ümmî ve bedevî olduklarý halde az bir zamanda nur-u Muhammedî (A.S.M.) ile þarktan garba kadar âdilane idare edip, cihangir devletleri maðlub ederek müterakki, fenli, medenî, siyasî milletlere üstad, muallim, diplomat, hâkim-i âdil olarak o asrý bir asr-ý saadet hükmüne getiren sahabeler; Muhammed'in (A.S.M.) her halini tedkik ve taharriden sonra gözleriyle gördükleri çok mu'cizatýn kuvvetiyle eski düþmanlýklarýný ve ecdadlarýnýn mesleklerini ve çoklarý -Hâlid Ýbn-i Velid ve Ýkrime Ýbn-i Ebu Cehil gibi- pederlerinin tarafdarlýklarýný, kavim ve kabilelerini tamamýyla býrakýp bütün ruh u canlarýyla, gayet fedakârane bir surette Ýslâmiyete girerek</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:503)</p><p> </p><p>
 aynelyakîn derecesinde Muhammed'in (A.S.M.) sâdýkýyetine ve risaletine îmanlarý; sarsýlmaz, küllî bir þehadettir.</p><p> </p><p>
   Onbirincisi: Asfiya ve sýddýkîn denilen müçtehidler, imamlar, allâmeler; Ýbn-i Sina, Ýbn-i Rüþd gibi dâhî feylesoflar misillü binler ehl-i tahkik, aklî ve mantýkî bir tarzda, her biri ayrý bir meslekte, þübhesiz binler hüccetlere ve kat'î bürhanlara istinaden, ilmelyakîn derecesinde Muhammed'in (A.S.M.) risaletine ve hakkaniyetine îmanlarý, öyle küllî bir þehadettir ki; onlarýn umumu kadar bir zekâsý bulunmayan karþýlarýna çýkamaz.</p><p> </p><p>
   Ýþte o hadsiz þahidlerden birisi, bu zamanda Risâle-i Nur'dur ki; münkirler ona karþý hiçbir çare bulamadýklarýndan, zabýta ve adliyeyi aldatýp mahkeme eliyle susturmasýna çalýþýyorlar.</p><p> </p><p>
   Onikincisi: Âlem-i Ýslâmda herbiri ümmetin ehemmiyetli bir kýsmýný daire-i dersine alýp hârika irþad ve kerametlerle manevî terakki ettiren ve hüccetler yerinde müþahedata, keþfiyata dayanan ve aktab denilen en derin ehl-i tahkik ve hakikat, ruhanî terakkilerinde Muhammed'in (A.S.M.) risaletini ve sadýkýyetini ve en yüksek mertebe-i hakkaniyette bulunduðunu keþfen ve þuhuden görüp müttefikan ve mütetabýkan nübüvvetine þehadetleri öyle bir imzadýr ki; onlarýn umumu kadar bir yüksek mertebe-i kemalâtý kazanmayan o imzayý bozamaz.</p><p> </p><p>
   Onüçüncü Þehadet: Dört küllî ve çok geniþ ve kat'î hüccetlerden ibarettir:</p><p> </p><p>
وَ بِشَهَادَةِ اْلاَزْمِنَةِ الْمَاضِيَّةِ بِتَوَاتُرِ بَشَارَاتِ الْكَوَاهِنِ وَ الْهَوَاتِفِ وَ الْعُرَفَاءِ فِى اْلاَدْوَارِ السَّالِفِينَ وَ بِمُشَاهَدَةِ بَشَارَاتِ الرُّسُلِ وَ اْلاَنْبِيَاءِ وَ بِشَهَادَتِهِمْ وَ بَشَارَتِهِمْ عَلَيْهِمُ السَّلاَمُ بِرِسَالَةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ فِى الْكُتُبِ الْمُقَدَّسَةِ</p><p> </p><p>
Bu fýkranýn kýsaca bir meali burada beyan edilecek ve izahatý ve senedleri Zülfikar'ýn Mu'cizat-ý Ahmediye kýsmýnýn âhirinde mükemmel var.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:504)</p><p> </p><p>
   Yani: Geçmiþ zamanlarda nev'-i beþerin meþahir ve namdarlarýndan baþta enbiya olarak ârifler, kâhinler, hâtifler müttefikan Muhammed'in (A.S.M.) risaletine ve geleceðine irhasat nev'inden gayet sarih ve mükerrer haber verdiklerini nakl-i sahih ve bir kýsmýný tevatürle tarih ve siyer ve hadîs kitablarýnda kayýd ve kabul edilmesine ve Mu'cizat-ý Ahmediye Risalesinde o binler ihbaratýn en kuvvetli ve kat'î kýsmýný tafsilen beyanýna binaen ona havale edip gayet kýsa bir iþaretle deriz ki: Enbiyalar, mukaddes semavî kitablarda Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetine dair Tevrat, Ýncil, Zebur'un yüzer âyetlerinde sarahata yakýn kýsmýndan yirmi âyetleri Ondokuzuncu Mektub'da yazýlmýþ. Hýristiyan ve Yahudiler tarafýndan çok tahrifatýyla beraber, yine nübüvvet-i Ahmediyeyi haber veren yüz âyeti Hüseyn-i Cisrî kitabýnda yazmýþ. Kâhinler ise, baþta meþhur Þýkk ve Satih olarak, ruhanî ve cin vasýtasýyla gaibden haber veren ve þimdi medyum denilen tevatür bir nakl-i sahih ile Peygamber'in(A.S.M) geleceðine ve Fars Devleti'ni kaldýracaðýna sarih bir surette haber verdikleri ve þübhe kaldýrmaz bir tarzda yakýnda bir Peygamber Hicaz'da zuhurunu mükerrer söyledikleri gibi; ârif-i billah kýsmýndan Peygamber'in (A.S.M.)cedlerinden Kâ'b Ýbn-i Lüeyy ve Yemen ve Habeþ padiþahlarýndan Seyf Ýbn-i Zîyezen ve Tübba' gibi çok ârifler, o zaman evliyalarý pek sarih bir surette Muhammed'in (A.S.M.) risaletinden haber verip þiirlerle ilân etmiþler. Ondokuzuncu Mektub'da, ehemmiyetli ve kat'î bir kýsmý yazýlmýþ. Hattâ o padiþahlardan birisi demiþ: "Ben, Muhammed'e (A.S.M.) hizmetkâr olmasýný bu saltanata tercih ederim." Birisi de demiþ: "Ah ben ona yetiþse idim, onun ammizadesi olurdum." Yani: Hazret-i Ali gibi fedai bir hizmetkârý ve veziri olurdum. Her ne ise, -tarih ve siyer kitablarý bu haberleri tamamen neþr ile- bu ârifler, risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) kuvvetli ve küllî bir þehadetle sâdýkýyetine imza basýyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem o ârifler ve kâhinler gibi risalet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) gaybî haber veren ve sözleri iþitilen ve þahýslarý görünmeyen hâtif denilen ruhanîler, pek sarih bir surette Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetinden haber verdikleri gibi; çok muhbirler, hattâ saneme kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taþlarý nübüvvetinden haber vermeleriyle onun risaletine ve hakkaniyetine imza basýp tarih lisanýyla þehadet etmiþler.</p><p> </p><p>
   Ondördüncü Þehadet: Kâinatýn kuvvetli þehadetine iþaret eden bu Arabî fýkra:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 505)</p><p> </p><p>
وَ بِشَهَادَةِ الْكَائِنَاتِ بِغَايَاتِهَا وَ بِالْمَقَاصِدِ اْلاِلهِيَّةِ فِيهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ الْجَامِعَةِ بِسَبَبِ تَوَقُّفِ حُصُولِ غَايَاتِ الْكَائِنَاتِ وَ الْمَقَاصِدِ اْلاِلهِيَّةِ مِنْهَا وَ تَقَرُّرِ قِيْمَتِهَا وَ وَظَائِفِهَا وَ تَبَارُزِ حُسْنِهَا وَ كَمَالِهَا وَ تَحَقُّقِ حِكَمِ حَقَائِقِهَا عَلَى الرِّسَالَةِ اْلاِنْسَانِيَّةِ لاَسِيَّمَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اِذْ هِىَ المُظْهِرَةُ وَ الْمَدَارُ اْلاَتَمُّ لَهَا وَ لَوْلاَ هَا لَصَارَتْ هذِهِ الْكَائِنَاتُ الْمُكَمَّلَةُ وَ الْكِتَابُ الْكَبِيرُ ذُو الْمَعَانِى السَّرْمَدِيَّةِ هَبَاءً مَنْثُورًا مُتَطَايِرَةَ الْمَعَانِى مُتَسَاقِطَةَ الْكَمَالاَتِ وَ هُوَ مُحَالُ مِنْ وُجُوهٍ وَ جِهَاتٍ</p><p> </p><p>
   Âyet-ül Kübra, bu Arabî fýkranýn mealine dair demiþ: Bu kâinat, nasýlki kendini icad ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitab gibi, bir sergi, bir temaþagâh gibi tasarruf eden sâniine ve kâtibine ve nakkaþýna delalet eder; öyle de: Kâinatýn hilkatindeki makasýd-ý Ýlahiyeyi bilecek, bildirecek ve tahavvülâtýndaki Rabbanî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane harekâtýndaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kýymetini ve içindeki mevcudatýn kemalâtýný ilân edecek ve "Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve ne için buraya geliyorlar? Ve çok durmuyorlar, gidiyorlar?" diye dehþetli suallere cevab verecek ve o kitab-ý kebirin manalarýný ve âyât-ý tekviniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek dellâl, bir doðru keþþaf, bir muhakkik üstad, bir sadýk muallim istediði ve iktiza ettiði ve herhalde bulunmasýna delalet ettiði cihetle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 506)</p><p> </p><p>
ýn hakkaniyetine ve bu kâinat hâlýkýnýn en yüksek ve sadýk bir memuru olduðuna kuvvetli ve küllî þehadet edip اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدا الرَّسُولُ اللَّه  der.</p><p> </p><p>
   Evet Muhammed'in (A.S.M.) getirdiði nur ile kâinatýn mahiyeti, kýymeti, kemalâtý ve içindeki mevcudatýn vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kýymetleri bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinat baþtan baþa gayet manidar mektûbat-ý Ýlahiye ve mücessem bir Kur'an-ý Rabbanî ve muhteþem bir meþher-i âsâr-ý Sübhaniye olur. Yoksa adem ve hiçlik ve zeval ve fena karanlýklarýnda yuvarlanan karmakarýþýk vahþetli bir virâne ve dehþetli bir matemhane mahiyetine düþer. Bu hakikata binaen, kâinatýn kemalâtý ve hikmetli tahavvülâtý ve sermedî manalarý, kuvvetli bir tarzda "Neþhedü Enne MuhammederResûlullah" der.</p><p> </p><p>
   Onbeþinci Þehadet: Pekçok kudsî þehadetleri ihtiva eden, bu kâinatta tasarruf ederek zerrattan seyyarata kadar bütün tahavvülât ve harekât ve sekenat ve hayat ve memat gibi bütün tasarrufat emriyle, iradesiyle, kuvvetiyle bulunan Zât-ý Vâcib-ül Vücud'un icraat-ý rububiyeti ve ef'al-i Rahmaniyeti cihetinde risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) mukaddes þehadetine iþaret eden, bu gelen Arabî fýkradýr:</p><p> </p><p>
وَ بِشَهَادَةِ صَاحِبِ الْكَائِنَاتِ وَ خَلاَّقِهَا وَ مُتَصَرِّفِهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ بِاَفْعَالِ رَحْمَانِيَّتِهِ وَ بِاِجْرَاآتِ رُبُوبِيَّتِهِ كَفِعْلِ الرَّحْمَانِيَّةِ بِاِنْزَالِ الْقُرْآنِ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ عَلَيْهِ وَ بِاِظْهَارِ اَنْوَاعِ الْمُعْجِزَاتِ عَلَى يَدَيْهِ وَ بِتَوْفِيقِهِ وَ حِمَايَتِهِ فِى كُلِّ حَالاَتِهِ وَ بِاِدَامَةِ دِينِهِ بِكُلِّ حَقَائِقِهِ وَ بِاِعْلاَءِ مَقَامِ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 507)</p><p> </p><p>
حُرْمَتِهِ وَ شَرَفِهِ وَ اِكْرَامِهِ عَلَى جَمِيعِ الْمَخْلُوقَاتِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَياَنِ وَ كَفِعْلِ رُبُوبِيَّتِهِ بِجَعْلِ رِسَالَتِهِ شَمْسًا مَعْنَوِيَّةً لِكَائِنَاتِهِ وَ بِجَعْلِ دِينِهِ فِهْرِسْتَةَ كَمَالاَتِ عِبَادِهِ وَ بِجَعْلِ حَقِيقَتِهِ مِرْآةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اُلُوهِيَّتِهِ وَ بِتَوْظِيفِهِ بِوَظَائِفَ ضَرُورِيَّةٍ لاَزِمَةٍ لِوُجُودِ الْمَخْلُوقَاتِ فِى هذِهِ الْكَائِنَاتِ كَلُزُومِ الرَّحْمَةِ وَ الْحِكْمَةِ وَ الْعَدَالَةِ وَ كَضَرُورَةِ لُزُومِ الْغِذَاءِ وَ الْمَاءِ وَ الْهَوَاءِ وَ الضِّيَاءِ</p><p> </p><p>
   Bu pek kat'î ve çok geniþ ve kudsî þehadetin tafsilâtýný Risâle-i Nur'a havale edip gayet kýsacýk bir iþaretle meal-i icmalîsine bakacaðýz:</p><p> </p><p>
   Evet bu kâinatta, gözümüz önünde bu muntazam tasarrufatý içinde adalet ve hikmet ile ve rahmet ve inayet ve himayet ile her zaman iyileri himaye ve fenalarý ve yalancýlarý tokatlamak, rububiyetin bir âdeti olmasýndan, ef'al-i Rahmaniyet muktezasýyla bir Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ý Muhammed'in (A.S.M.) eline vermesi ve bine yakýn mu'cizelerin pekçok enva'ýný ona vermesi ve bütün hâlâtýnda ve en tehlikeli vaziyetlerinde þefkatkârane himaye ve hattâ güvercin ve örümcekle muhafaza etmesi ve büyük vazifelerinde onu tam muvaffak etmesi ve dinini bütün hakikatlarýyla idamesi ve Ýslâmiyetini zeminin ve nev'-i beþerin baþýna geçirmesi ve bütün mahlukat üstünde bir makam-ý þeref ve meþahir-i insaniyenin fevkinde daimî bir rütbe-i makbuliyet ve dost ve düþmanýn ittifakýyla en yüksek hasletleri taþýyan bir þahsiyeti vermekle, beþerin beþten birisini ona ümmet etmesi gayet kat'î bir tarzda sâdýkýyetine ve risaletine þehadet ettiði gibi, ef'al-i rububiyet cihetinde dahi görüyoruz ki; bu âlemin mutasarrýfý ve müdebbiri, Muhammed'in (A.S.M.) risaletini bu kâinata bir manevî güneþ yapýp, -Nur Risalelerinde isbat edildiði gibi- onun ile bütün karanlýklarý izale ve nurani hakikatlarýný gösterip ve bütün</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 508)</p><p> </p><p>
 zîþuuru, belki kâinatý hayat-ý bâkiye müjdesiyle sevindirdiði gibi; dinini dahi bütün makbul ehl-i ibadetin fihriste-i kemalâtý ve harekât-ý ubudiyette saðlam bir proðram yapmasý gibi Muhammed'in (A.S.M.) þahsiyet-i maneviyesi olan hakikatýný, Kur'anýn ve Cevþen'in delaletiyle tecelliyat-ý uluhiyetine bir âyine-i câmia yapmasý ve sâbýkan iþaret ettiðimiz hakikatlarýn ve ondört asýrda her gün ümmetinin bütün hasenatlarýnýn bir mislini kazanmasýnýn ve hayat-ý içtimaiye ve maneviye ve beþeriyedeki âsârýnýn delaletiyle, nev'-i beþere en yüksek reis ve mukteda ve üstad yapmasý; ve onu büyük ve kudsî vazifelerle beþerin imdadýna gönderip rahmet, hikmet, adalet, gýda, hava, mâ, ziya derecesinde insanlarý onun dinine, þeriatine, Ýslâmiyetteki hakikatlarýna muhtaç (Haþiye) yapmasý ile oniki küllî ve kat'î hüccetlerle risalet-i</p><p> </p><p>
Muhammediyeye (A.S.M.) kudsî þehadet ettiði halde, acaba hiç mümkün müdür ki; sinek kanadýnýn ve bir çiçeðin tanziminden lâkayd kalmayan bu kâinat sahibinin bu derece küllî ve geniþ þehadetlerine mazhar olan risalet-i Muhammediye (A.S.M.), kâinatýn manevî bir güneþi olmasýn.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu onbeþ küllî þehadetler, herbiri pekçok þehadetleri, hattâ "Üçüncü Þehadet" mu'cizat lisanýyla bin þehadeti ihtiva edip öyle bir kat'iyetle ve kuvvetle "Eþhedü Enne MuhammederResûlullah" olan davayý isbat ve tahakkukunu ve kýymetini ve ehemmiyetini ilân etmiþ ki; her gün beþ defa âlem-i Ýslâm, yüzer milyon lisanlar ile teþehhüdde o davayý kâinata ilân ettiði gibi; o davanýn esasý olan hakikat-ý Muhammediye (A.S.M.), kâinatýn çekirdek-i aslîsi, bir sebeb-i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduðunu milyarlar ehl-i îman tereddüdsüz tasdik ederek kabul etmiþler. Ve bu kâinatýn sahibi (Celle Celalühü) o þahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) saltanat-ý rububiyetine bir yüksek del-</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Ben bu ihtiyarlýðým ve periþaniyetim içinde, Zât-ý Muhammediye'nin (A.S.M.) getirdiði erzak-ý maneviyenin milyondan birisini hissettim. Elimden gelse idi, milyonlar lisanla salavatlarla ona teþekkür edecektim. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Ben firaktan, zevalden çok inciniyorum. Halbuki sevdiðim dünya ve dünyevîler, müfarakatla beni býrakýp gidiyorlar. Ben de gideceðimi biliyorum. Bu pek elîm ve canhýraþ me'yusiyete karþý, birden saadet-i ebediye ve hayat-ý bâkiye müjdesini Zât-ý Ahmediye'den (A.S.M.) iþitmekle kurtuluyorum ve tam teselli buluyorum. Hattâ teþehhüdde اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ dediðimde ona hem biat, hem memuriyetine teslim ve itaat, hem vazifesini tebrik, hem bir nevi teþekkür ve saadet-i ebediye müjdesine bir mukabeledir ki; Müslümanlar her gün beþ defa bu selâmý yaparlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 509)</p><p> </p><p>
lâlý ve kâinat týlsýmýnýn ve hilkat muammasýnýn bir doðru keþþafý ve lütf u rahmetinin bir parlak misali ve þefkat ve muhabbetinin bir belîð lisaný ve âlem-i bâkideki hayat-ý daime ve saadet-i ebediyenin en kuvvetli müjdecisi ve elçilerinin en son ve büyüðü bir Resûl eylemiþ.</p><p> </p><p>
   Acaba bu mahiyetteki bir hakikata kanaat etmeyen veya ehemmiyet vermeyen, ne derece hasaret ve hata ve belahet ve cinayet ettiðini kýyas eylesin!..</p><p> </p><p>
   Ýþte namazdaki Fatiha, nasýl Ýkinci Kýsým'da iþaratýyla, teþehhüddeاَشْهَدُ اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللَّهtaki hakikat-ý tevhid davasýna kat'î hüccetleri gösterir, hadsiz imzalar basar. Bu Üçüncü Kýsým'da dahi yine teþehhüdde وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا الرَّسُولُ اللَّهِ ta hakikat-ý risalet davasýna kuvvetli þahidleri getirip nihayetsiz tasdik imzalarýný bastýrýr.</p><p> </p><p>
   Yâ Erhamerrâhimîn! Bu Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) hürmetine, bizi onun þefaatine mazhar ve sünnetinin ittibaýna muvaffak ve dâr-ý saadette onun âl ve   ashabýna komþu eyle! Âmîn.. âmîn.. âmîn..</p><p> </p><p>
اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْآنِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ آمِينَ</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 510)</p><p> </p><p>
Elhüccetüzzehra'nýn Ýkinci Makamý</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ</p><p> </p><p>
   [Fatiha'nýn âhirinde, ehl-i hidayet ve istikamet ve ehl-i dalalet ve tuðyanýn müvazenesine iþaret eden ve Risâle-i Nur'un bütün müvazenelerinin menbaý olan âyetin bir hakikatýný Sûre-i Nur'dan</p><p> </p><p>
اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ َاْلمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ</p><p> </p><p>
ilâ âhir âyeti ve arkasýnda اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ ُلِجّىٍّ يَغْشَيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ ilâ âhir âyetiyle beraber pek acib bir tarzda o müvazeneyi mu'cizane ifade ederler.]</p><p> </p><p>
   Birinci âyet-i nur -Birinci Þua'da isbat edilmiþ ki- on iþaretle Risâle-i Nur'a bakýyor, mu'cizane Kur'anýn o tefsirinden gaybî haber veriyor. Ve Risâle-i Nur'a Nur namý verilmesine en birinci sebeb olmasýndan, Yirmidokuzuncu Mektub'un bir kýsmýnda bir seyahat-ý hayaliye temsilinde, bu acib âyetin "Nur" kelimesinde "Nun-u Na'büdü" mu'cizesi gibi bir manevî mu'cizesinin beyanýna binaen, Âyet-ül Kübra Risalesinde dünya seyyahý, Hâlýkýný aramak, bulmak, tanýmak için bütün kâinattan ve enva'-ý mevcudatýndan sorduðu ve otuzüç yol ile ve kat'î bürhanlarla hâlýkýný il-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 511)</p><p> </p><p>
melyakîn ve aynelyakîn bildiði gibi; o ayný seyyah asýrlarda ve arz ve semavat tabakalarýnda aklýyla, kalbiyle, hayaliyle gezen yorulmaz, tok olmaz, bütün dünyayý bir þehir gibi görüp, teftiþ ederek, kâh Kur'an hikmetine, kâh felsefe hikmetine aklýný bindirip geniþ hayal dürbünüyle en uzak tabakalara bakarak, hakikatlarý vâkide olduðu gibi görmüþ, bizlere Âyet-ül Kübra'da kýsmen haber vermiþ.</p><p> </p><p>
   Ýþte þimdi biz, o ayn-ý hakikat ve bir temsil manasýnda olan seyahat-ý hayaliyesiyle girdiði pekçok âlemler ve tabakalardan nümune için yalnýz üç tabakasýný, Fatiha âhirindeki müvazenenin yalnýz kuvve-i akliye cihetinde bir misalini, gayet muhtasar beyan edeceðiz. Sair meþhudatýný ve müvazenelerini, Risâle-i Nur'un müvazenelerine havale ederiz.</p><p> </p><p>
   Birinci nümune þöyle: O, dünyaya sýrf hâlýkýný tanýmak, bulmak için gelen seyyah, aklýna dedi: "Biz, herþeyden hâlýkýmýzý sorduk, güzel, tam cevab aldýk. Þimdi "Güneþ'i güneþten sormak lâzým" darb-ý meseli gibi, biz dahi hâlýkýmýzý, "Ýlim" ve "Ýrade" ve "Kudret" gibi kudsî sýfatlarýnýn tecellileriyle ve meþhud eserleriyle ve isimlerinin cilveleriyle tanýmak, bulmak için bir seyahat daha yapacaðýz." diye dünyaya girdi. Ve ikinci bir cereyan olan ehl-i dalalet gibi birden küre-i arz sefinesine bindi. Hikmet-i Kur'aniyeye tâbi' olmayan fen ve felsefe gözlüðünü taktý. Ve Kur'an okumayan coðrafya fenninin proðramýyla baktý, gördü ki: Nihayetsiz bir boþlukta, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede, top güllesinden yetmiþ defa sür'atli bir hareketle gezer. Yüzbinler nevi bîçare, âciz zîhayatlarý içine almýþ. Eðer bir dakika yolunu þaþýrsa veya bir serseri yýldýza çarpsa, parçalanarak hadsiz fezada sukut ile, bütün o bîçare zîhayatlarý ademe, hiçliðe boþaltacak, dökecek diye anladý. غَيْرِ اْلمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضّالّيِنَ cereyanýnýn dehþetli manevî musibetini, اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ ُلجِّىٍّ in boðucu karanlýðýný hissederek "Eyvah! Ne yaptýk? Bu dehþetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?" diye o kör felsefenin gözlüðünü kýrdý,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
َالّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ cereyanýna girdi. Birden hikmet-i Kur'a-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 512)</p><p> </p><p>
niye imdadýna geldi, tam hakikatýný gösteren bir dürbün aklýna verdi, "Þimdi bak" dedi. Baktý, gördü ki: رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ ismi,هُوَ الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ burcunda bir güneþ gibi tulû' etti. Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatlarý rýzýklarýyla beraber içine doldurmuþ, kâinat denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatla güneþ etrafýnda gezdirip mevsimlerin mahsulâtýný erzak isteyenlere getirir ve "Sevr" ve "Hut" namlarýnda iki meleði o sefineye kaptan yapmýþ, gayet güzel ve muhteþem memleket-i Rabbaniyede Hâlýk-ý Zülcelal'in mahlukat ve misafirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor. Ve onun ile,  اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ hakikatýný gösterir, hâlýkýný bu ismin cilvesiyle tanýttýrýr diye anladý. Bütün ruh u canýyla اَلْحَمْدُ لله رَبِّ العالَمينَ dedi, َالّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ taifesine girdi.</p><p> </p><p>
   O seyyahýn âlemlerdeki seyahatýnda gördüðü nümunelerden ikinci nümunesi: O seyyah, küre-i arz gemisinden çýkýp hayvanat ve insanlar âlemine girdi. Dinden ruh almayan hikmet-i tabiiye gözlüðü ile o âleme baktý, gördü ki: O hadsiz zîhayatlarýn hadsiz ihtiyaçlarý ve onlarý inciten ve hýrpalayan hadsiz muzýr düþmanlarý ve merhametsiz hâdiseleri var iken, o ihtiyaçlara karþý sermayeleri binden, belki yüzbinden ancak bir olabilir. Ve o muzýr þeylere mukabil iktidarlarý, milyondan ancak birdir. Bu çok dehþetli ve acýnacak vaziyette, rikkat-i cinsiye ve þefkat-i nev'iye ve akýl alâkadarlýðý ile onlarýn haline o derece acýdý ve mahzun ve me'yus ve cehennem azabý gibi elemler alýrken ve o periþan âleme girdiðine bin piþman olurken, birden hikmet-i Kur'aniye imdadýna yetiþti, َالّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ dürbününü verdi. "Bak" de-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 513)</p><p> </p><p>
di. Baktý, gördü ki:  اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ tecellisiyle Rahman, Rahîm, Rezzak, Mün'im, Kerim, Hafîz gibi çok esma-i Ýlahiyenin her biri, birer güneþ gibi</p><p> </p><p>
مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا { وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لاَ َتحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ { وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِى آدَمَ { اِنَّ اْلاَبْرَارِ لَفِى نَعِيمٍ</p><p> </p><p>
gibi âyetlerin burçlarýnda tulû' ettiler. O insan ve h</p><p> </p><p>
ayvan dünyasýný rahmetle, ihsanla doldurup bir nevi muvakkat cennete çevirdiler. Ve bu þayan-ý temaþa, güzel ibretli misafirhanenin mihmandar-ý kerimini tam bildirdiklerini bildi. Bin kerre اَلْحَمْدُ لِلَّه رَبِّ اْلعَالَمينَ  dedi.</p><p> </p><p>
   Seyahatýndaki yüzer müþahedatýndan üçüncü nümunesi: Hâlýkýný, isimlerinin ve sýfatlarýnýn tecelli ve cilveleriyle tanýmak isteyen o dünya seyyahý, akýl ve hayaline dedi ki: "Haydi! Ruhlar ve melekler gibi biz dahi cesedimizi yerde býrakýp göklere çýkacaðýz. Hâlýkýmýzý semavattakilerden soracaðýz. Ruh hayale ve akýl fikre bindiler, semaya çýktýlar. Kozmoðrafya fennini kendilerine rehber ettiler. Dini dinlemeyen bir felsefe nazarýyla, مَغْضُوبِ *وَلَضَّالِّينَ  cereyanýyla baktýlar. Gördü ki: Küre-i arzdan bin defa büyük, top güllesinden yüz defa çabuk hareket edenler içlerinde bulunan binler kütleler, ateþ saçan yýldýzlar, þuursuz, camid, serseri gibi birbiri içinde sür'atle gezerler. Bir dakika bir tesadüfle biri yolunu þaþýrsa; o boþ ve hududsuz ve hadsiz, nihayetsiz âlemde bir þuursuz küre ile çarpmak suretinde kýyamet gibi bir herc ü merce sebeb olur.</p><p> </p><p>
   O seyyah, hangi tarafa baktý ise; dehþet ve vahþet ve hayret ve korkmak aldý, göðe çýktýðýna bin piþman oldu. Akýl ve hayal bütün bütün bozuldular. "Bizim vazifemiz güzel hakikatlarý görmek ve göstermek iken, böyle cehennem gibi çirkin ve azablý manalarý bilmek, müþahede etmek vazifesinden istifa ediyoruz ve is-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 514)</p><p> </p><p>
temiyoruz" derken, birden  اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ tecellisi ile,  خَالِقُ السَّمَوَاتِ وَاْلارْضِ  ve مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ ve رَبُّ اْلعَالَمِيَن gibi çok isimler, her biri birer güneþ gibi</p><p> </p><p>
ve   اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا</p><p> </p><p>
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ ve</p><p> </p><p>
    ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَموَاتٍ gibi âyetlerin burçlarýnda tulû' ettiler. Bütün semavatý nurla, meleklerle doldurdular, bir büyük câmiye ve mescide ve ordugâha çevirdiler. O seyyah َالّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ cereyanýna girdi. Dâllînden, اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ ُلجِّىٍّ den kurtuldu. Birden cennet gibi muntazam, güzel, muhteþem bir memleket gördü. Her tarafta Hâlýk-ý Zülcelal'i bildiriyorlar bir vaziyeti müþahedesiyle, akýl ve hayalin kýymetleri ve vazifeleri bin derece terakki etti.</p><p> </p><p>
   Ýþte o seyyahýn kâinattaki seyahatýnýn yüzer nümunesinden bu mezkûr üç nümuneye kýyasen sair müþahedatýný ve isimlerin cilveleriyle Vâcib-ül Vücud'un marifetini Risâle-i Nur'a havale edip bu pek kýsa iþarete iktifaen, bu pek uzun kýssayý kýsa keserek hâlýkýmýzý bildiren kudsî sýfatlardan ve sýfât-ý seb'asýndan yalnýz "Ýlim" ve "Ýrade" ve "Kudret" gibi üç mühim sýfatlarýn eserleriyle, tecellileriyle ve tahakkuklarýnýn hüccetleriyle kâinat hâlýkýný tanýmaða o dünya seyyahý gibi gayet kýsa iþaretlerle çalýþacaðýz. Tafsilâtýný Risâle-i Nur'a havale ederiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 515)</p><p> </p><p>
   Ýþte Arabî Hizb-i Nurî'nin hülâsat-ül hülâsasýndan daimî, tefekkürî bir virdim ve Allahü Ekber cümlesinin otuzüç mertebesinden üç mertebeyi beyan eden bu gelen Arabî fýkranýn bir nevi tercümesi içinde kýsa iþaretlerle ulema-i ilm-i kelâmý ve akide ulemasýný pek çok meþgul eden ilim ve irade ve kudret-i Ýlahiyenin kâinattaki cilveleriyle, onlarý aynelyakîn îman ile tasdik ve onlarla Vâcib-ül Vücud'un bedahetle mevcudiyetine ve vahdaniyetine ilmelyakîn tasdik ile tam îman etmeye yol açan bu Arabî fýkradýr:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ                                                                   </p><p> </p><p>
وَقُلِ الْحَمْدُ  لِلَّهِ  لَمْ يَتَّخِذْ  وَلَدًا  وَلَمْ يَكُنْ  لَهُ شَرِيكٌ  فِى الْمُلْكِ  وَلَمْ يَكُنْ لَهُ  وَلِىٌّ  مِنَ الذُّلِّ  وَكَبِّرْهُ  تَكِبِيرًا                                         </p><p> </p><p>
اَللّهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَ عِلْمًَا اِذْ هُوَ الْعَلِيمُ بِكُلِّ شَيْءٍ بِعِلْمٍ مُحِيطٍ لاَزِمٍ ذَاتِىٍّ Haþiye</p><p> </p><p>
للِذَّاتِ يَلْزُمُ اْلاَشْيَاءَ لاَ يُمْكِنُ اَنْ يَنْفَكَّ عَنْهُ شَيْءٌ بِسِرِّ الْحُضُورِ وَ الشُّهُودِ وَ اْلاِحَاطَةِ النُّورَانِيَّةِ وَ بِسِرِّ اِسْتِلْزَامِ الْوُجُودِ لِلْعُمُومِيَّةِ وَ اِحَاطَةِ نُورِ الْعِلْمِ بِعَالَمِ الْوُجُودِ { نَعَمْ فَاْلاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ وَ اْلاِتِّزَانَاتُ الْمَنْظُومَةُ وَ الْحِكَمُ الْقَصْدِيَّةُ الْعَامَّةُ وَ الْعِنَايَاتُ الْمَخْصُوصَةُ الشَّامِلَةُ وَ اْلاَقْضِيَّةُ الْمُنْتَظَمَةُ وَ اْلاَقْدَارُ الْمُثْمِرَةُ</p><p> </p><p>
Haþiye وَلِلَّهِ  الْمَثَلُ  اْلاَعْلَى (كَلُزُومِ  الضِّيَاءِ  الْمُحِيطُ  لِلشَّمِسِ )</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 516)</p><p> </p><p>
 وَ اْلآجَالُ الْمُعَيَّنَةُ وَ اْلاَرْزَاقُ الْمُقَنَّنَةُ وَ اْلاِطْقَانَاتُ الْمُفَنَّنَةُ وَ اْلاِحْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ وَ غَايَةُ كَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ اْلاِنْسِجَامِ اْلاِتِّسَاقِ اْلاِتْقَانِ اْلاِتِّزَانِ اْلاِمْتِيَازِ الْمُطْلَقَاتِ فِى كَمَالِ السُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ دَالاَّتٌ عَلَى اَحَاطَةِ عِلْمِ عَلاَّمِ الْغُيُوبِ بِكُلِّ شَيْءٍ { اَلاَ يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَ هُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ { فَنِسْبَةُ دَلاَلَةِ حُسْنِ صَنْعَةِ اْلاِنْسَانِ عَلَى شُعُورِ اْلاِنْسَانِ اِلَى نِسْبَةِ دَلاَلَةِ حُسْنِ خِلْقَةِ اْلاِنْسَانِ عَلَى عِلْمِ خَالِقِ اْلاِنْسَانِ كَنِسْبَةِ لُمَيْعَةِ زُجَيْجَةِ الذُّبَيْبَةِ فِى اللَّيْلَةِ الدَّهْمَاءِ اِلَى شَعْشَعَةِ الشَّمْسِ فِى رَابِعَةِ النَّهَارِ</p><p> </p><p>
   Gayet kýsa bir nevi tercümesi içinde ilm-i Ýlahîye, bu pek ehemmiyetli hakikat-ý îmaniyeye kýsacýk iþaretler edip tafsilâtýný Risâle-i Nur'a havale ile deriz (Haþiye):</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Bundan sonraki kýsmý, bütün ömrümde görmediðim dehþetli ve semli bir hastalýk içinde yazýlmýþ. Kusuratýma nazar-ý müsamaha ile bakýlsýn. Hüsrev, münasib görmediði kýsmý ta'dil, tebdil, ýslah edebilir.</p><p> </p><p>
   Evet nasýlki rahmet, rýzk-ý acaibiyle güneþ gibi kendini gösterip perde-i gaybda bir Rahman-ý Rahîm'i kat'iyetle isbat ediyor; öyle de yüzer âyât-ý Kur'aniyede mevki alan ve kudsî yedi sýfattan bir cihette en birincisi olan "ilim" dahi, nizam ve mizanýn hikmetleri ve meyveleriyle güneþ ziyasý misillü kendini gösterdiði gibi; bir Alîm-i Küll-i Þey'in mevcudiyetini kat'iyetle bildirir. Evet insanýn þuuruna, ilmine delalet eden düzgün, ölçülü san'atý ile; insanýn hâlýkýnýn ilmine, hikmetine delalet eden hüsn-ü hilkat-i</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 517)</p><p> </p><p>
insan müvazenesi; aynen yýldýz böceðinin gecedeki ýþýðýnýn lem'acýðýnýn, gündüzde güneþin ihatalý ziyasýna nisbeti gibidir.</p><p> </p><p>
   Þimdi ilm-i Ýlahînin delillerini beyan etmeden evvel, o kudsî sýfatýn kâinatýn enva'ýndaki tecellileriyle Zât-ý Akdes'i pek zâhir bir tarzda göstermesine delalet ve þehadet eden Mi'rac-ý Muhammedî (A.S.M.) gecesinde huzur ve hitab-ý Ýlahîye mazhar olduðu zaman, birden  اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ ِللّهِ diyerek, bütün zîhayat ve enva'-ý mahlukat namýna bir meb'us ve elçi olmasýndan, bütün onlarýn sýfat-ý ilmin cilveleriyle Rablerini bildirdikleri tarzda, selâm yerinde umum zîþuur bedeline, hâlýkýna umum zîhayatýn hediyelerini takdim eder. Yani اَلتَّحِيَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ dört kelimeler ile umum zîhayatýn dört taifesinin ezelî, ebedî ilmin cilveleriyle Allâm-ül Guyub'a karþý tahiyyelerini, tebriklerini, ubudiyetlerini, güzel marifetlerini gösterdiðinden, bu kudsî mükâleme-i mi'raciyeyi geniþ manasýyla okumak, teþehhüdde umum Ýslâmýn farz bir vazifesi olmuþ. O kudsî mükâlemenin izahatýný Risâle-i Nur'a havale edip, gayet kýsa dört iþaretle bir manasýný beyan edeceðiz.</p><p> </p><p>
   Birincisi: اَلتَّحِيَّاتُ لِلّهِ dýr. Kýsacýk meali þudur: Nasýl bir usta, pek hârika bir makineyi derin ilmi ve mu'cizekâr zekâsýyla yapsa, o acib makineyi gören herkes, o ustayý takdirkârane tebrik edip alkýþlar ve tahsinkârane medihlerle ve ihsanlarla ona maddî, manevî hediyeler, tahiyyeler verir; o makine dahi, o ustanýn istediði tarzda tam tamýna, gayet mükemmel olarak arzularýný ve hârika ince san'atýný ve meharet-i ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasýný lisan-ý hal ile alkýþlar, tebrik eder, manevî tahiyyeler, hediyeler verir. Aynen öyle de; kâinatta bütün zîhayat taifeleri, herbiri ve herbir ferdi, her tarafý mu'cizeli birer hârika makinedir ki; ustasýnýn herþeyin herþey ile münasebetini gören ve herþeyin hayatýna lâzým bütün þeyleri görüp tam yerinde ona yetiþtiren ihatalý ilminin derin ve ince cilveleri ile kendini tanýttýran Sâni'-i Zülcelalini hayatlarýnýn lisan-ý halleriyle, ins ve cin ve melek olan zîþuurlarýn kal dilleri gibi tahiyyelerle alkýþlar ve tebriklerle</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 518) </p><p> </p><p>
 اَلتَّحِيَّاتُ لِلّهِ derler. Ve hayatlarýnýn fiyatýný doðrudan doðruya bütün mahlukatý bütün ahvaliyle bilen hâlýklarýna ubudiyetkârane takdim ediyorlar ki; Mi'rac gecesinde bütün zîhayat namýna Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Vâcib-ül Vücud'un huzurunda selâm yerinde اَلتَّحِيَّاتُ لِلّهِ  deyip bütün zîhayat taifelerinin tahiyye ve hediye ve manevî selâmlarýný takdim etmiþ. Evet âdi bir muntazam makine, intizam ve mizanlý he'yetiyle þeksiz bir mâhir ve dikkatli ustayý gösterdiði gibi; kâinatý dolduran hadsiz zîhayat makineler de, herbirisi binbir mu'cizat-ý ilmiyeyi gösteriyorlar. Elbette yýldýz böceðinin ýþýðýna nisbeten güneþin ziyasý derecesinde ilmin cilveleri ile o zîhayatlar, usta ve sermedî san'atkârlarýnýn vücub-u vücuduna ve mâbudiyetine pek parlak þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Kudsî Kelime-i Mi'raciye: اَلْمُبَارَكَاتُ dür. Madem hadîsçe namaz, mü'minin mi'racýdýr ve mi'rac-ý ekberin cilvesine mazhardýr. Ve madem dünya seyyahý, her âlemde, ilim sýfatýyla Allâm-ül Guyûb hâlýkýný bulmuþ; biz dahi o seyyahla beraber, mübareklerin ve görenlere bârekâllah dedirtenlerin ve " اَلْمُبَارَكَاتُ " nün geniþ âlemine girip bütün zîruhun masum, mübarek yavrularýný ve bütün zîhayatýn mukadderat ve proðramlarýnýn kutucuklarý olan tohum ve çekirdekleri baþta olarak o mübarekât âlemini temaþa ve mütalaa ile kudsî sýfat-ý ilmin mu'cizatlý, ince cilveleriyle hâlýkýmýzý ilmelyakîn ile bilmeðe o seyyah gibi çalýþacaðýz.</p><p> </p><p>
   Evet gözümüzle görüyoruz ki; bütün o masum yavrucuklar ve o mübarek mahzencikler, sandýkçýklar; bir Alîm-i Hakîm'in ilmiyle hem umumu, hem herbir ferdi, birden bir uyanmak ve gaye-i hilkatine yürümek için bir hareket alýrlar. Hakikat nazarýyla bakanlara "Bin Bârekâllah! Yüzbin Mâþâallah!" dedirtirler.</p><p> </p><p>
   Evet meselâ: Nutfeler, yumurtalar, tohumlar, çekirdekler herbiri birden ilimden gelen bir ince nizam ve o nizam, meharetten gelen tam bir mizan içinde; o mizan, yeni bir tanzim; o ise, taze bir ölçü ve tevzin içinde; o dahi, bir temyiz ve terbiye ve mü-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Sh: » (Þ: 519)</p><p> </p><p>
teþabih emsalinden kasdî farika alâmetleri içinde; o da, san'atlý bir tezyin ve süslemek içinde; bu dahi hakîmane, lâyýk, mükemmel cihazat ve tasvir içinde; bu ise kerîmane, rýzýk isteyenlerin zevklerini memnun etmek için, o mahluklarýn ve meyvelerin etleri ve yenilen kýsýmlarý ihtilaf içinde; bu ise, âlîmane, mu'cizane, ayrý ayrý nakýþlar, zînetler içinde; bu da, ayrý ayrý güzel, hoþ kokular ve lezzetli tatlar içinde ki; kemal-i intizam içinde, birbirinden mütemayiz, ayrý iken kesret ve sür'at ve vüs'at-i mutlaka içinde sehivsiz hatasýz, bütün onlarýn suretlerinin inkiþaflarý ve her mevsimde o hârika halin devamý içinde bütün o mübareklerin herbiri ve beraber, bu mezkûr onbeþ dil ile ustalarýnýn hârika meharetini ve mu'cizatlý ilmini göze gösterip Allâm-ül Guyûb, Vâcib-ül Vücud Sâni'lerini güneþ gibi bildiriyorlar. Ýþte bu pek geniþ ve parlak þehadetleri ve Sâni'ini tebrikleri içindir ki, Mi'rac Gecesinde bütün mahlukat hesabýna konuþan Zât-ý Muhammediye (A.S.M.) اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesini selâm yerinde demiþ.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Kelime: اَلصَّلَوَاتُ dür ki; hem umumî Mi'rac-ý Ekber-i Muhammedî'de (A.S.M.) hem her mü'minin hususî mi'racý olan namaz teþehhüdünde, her gün hiç olmazsa on defa, yüz milyonlar ehl-i îman, o kudsî kelimeyi, Peygamber'in (A.S.M.) tebaiyetiyle dergâh-ý Ýlahîye takdim edip kâinatta ilân ederler. Mi'raca dair Otuzbirinci Söz, Mi'racýn bütün hakikatlarýný -bir muhatab ittihaz ettiði muannid, mülhid, münkirlere karþý dahi- gayet kat'î ve kuvvetli bir surette isbat ettiðine binaen, tafsilâtýný ve hüccetlerini ona havale ederek gayet muhtasar bir iþaretle bu Üçüncü Kelime-i Mi'raciyenin geniþ manasýný gösteren zîruh, zîþuur taifelerinin acib âlemine bakýp, ilm-i ezelînin cilveleriyle hâlýkýmýzýn vahdet ve mevcudiyeti içinde kemal-i rahmaniyetini ve rahîmiyetini ve azamet-i kudret ve þümul-ü iradetini bilmeðe çalýþacaðýz:</p><p> </p><p>
   Evet, bu âlemde görüyoruz ki: Bu zîruhlar, þuuren ve aklen olmasa da hissen, fýtraten hissediyorlar ki; herbiri, hadsiz bir acz ve za'f içinde, hadsiz düþmanlarý ve incitenleri var ve hadsiz bir fakr ve ihtiyaç içinde, hadsiz hacatý ve matlublarý var. Ýktidarý ve sermayesi binden birine kâfi gelmediðinden, bütün kuvvetiyle baðýrýr ve aðlar; manen, fýtraten yalvarýr; kendine mahsus sesiyle, lisanýyla dualar, niyazlar, bir nevi namazlar, salavatlar ile bir Alîm-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 520)</p><p> </p><p>
Kadîr dergâhýna iltica ederken birden görüyoruz ki; o baðýranlarýn her iþini, her ihtiyacýný bilen ve her derdini ve zararýný anlayýp yalvarmasýný, fýtrî duasýný iþiten Alîm-i Mutlak bir Kadîr-i Hakîm, imdadlarýna yetiþir, bütün istediklerini yapar. Aðlamalarýný gülmeðe, baðýrmalarýný teþekkürlere çevirir. Bu hakîmane, alîmane, rahîmane yardým, pek parlak bir tarzda ilim ve rahmetin cilveleriyle bir Mücîb-i Mugîs, bir Rahîm-i Kerim'i bildirip o zîruh âleminin bütün salavat ve ubudiyetlerini ona takdim ve tahsis eder manasýyla, Mi'rac-ý Ekber'de Muhammed (A.S.M.) ve mi'rac-ý asgar olan namazlarda onun ümmeti اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّهِ der.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Kelime-i Kudsiye: اَلطَّيِّبَاتُ لِلّهِ dir. Risâle-i Nur'un çok hakikatlarý namaz tesbihatýnda ihtar edilmesi hikmetiyle; hem Fatiha'nýn, hem teþehhüdün kelimelerinin hakikatlarýný kýsa iþaretlerle beyan etmeðe âdeta ihtiyarsýz sevkedildim.</p><p> </p><p>
   Ýþte Mi'rac-ý Muhammedî'de (A.S.M.) denilen اَلطَّيِّبَاتُ kelime-i kudsiyesi; ehl-i marifet ve îman ve küllî þuur sahibi olan ins ve cin ve melek ve ruhanîlerin, kâinatý güzel tayyibeleri ve haseneleri ve ubudiyetleriyle güzelleþtiren ve güzellerin âlemine bakan ve sermedî Cemil-i Mutlak'ýn hadsiz cemal ve güzelliklerini ve kâinatý süslendiren isimlerinin daimî güzelliklerini tam bilen ve aþk ve  þevkle küllî ubudiyetler ile mukabele eden ve parlak îman ve geniþ marifetler ve medh ve  senalarýn revaih-i tayyibe ve hoþ kokularýyla Hâlýklarýna karþý o hadsiz tayyibatlar manasýyla Mi'racda söylenmiþ sýrrýyla; teþehhüdde bütün ümmet, her gün usanmadan o kudsî kelime-i tayyibeyi tekrar ederler. Evet bu kâinat, nihayetsiz bir hüsün  ve  cemal-i sermedînin âyinesi ve cilveleri ve kâinattaki bütün cemal ve kemal ve güzellikler, o sermedî hüsünden gelir ve ona intisabla güzelleþir, kýymeti yükselir. Yoksa karmakarýþýk bir virane, bir hüzüngâh olur. Ve o intisab ise, saltanat-ý uluhiyetin dellâllarý ve ilâncýlarý olan ins ve melek ve ruhanîlerin marifet ve tasdikleriyle anlaþýlýr. Hattâ o dellâllarýn güzel ve tatlý hamdlerini ve senalarýný ve mabuduna medihlerini ve onlarýn kelimelerini her tarafa neþir ve arþ-ý azamýn canibine sevketmek için hava unsurunun zerreleri emirber nefer-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 521)</p><p> </p><p>
ler, küçücük diller  ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergâh-ý uluhiyete takdim etmek için o pek hârika vaziyet-i acibe havaya verildiðine kuvvetli bir ihtimal var diye kalbime geldi.</p><p> </p><p>
   Ýþte ins ve melek, nasýlki îmanlarý ve ubudiyetleriyle Mâbud-u Zülcelal'i bildiriyorlar; öyle de: O Hakîm-i Zülcelal dahi o ilâncýlara verdiði çok câmi' istidadlarla, pek hârika cihazlarla ve dekaik-i ilmiyeleriyle herbirisini bütün kâinatla alâkadar bir küçük kâinat hükmüne getirmekle kendini pek parlak bir tarzda bildiriyor. Meselâ: Ýnsanýn küçücük kafasýnda ceviz kadar bir yerde kuvve-i hâfýza, kuvve-i hayaliye, kuvve-i müfekkire gibi müteaddid, acib makineleri yaratmak ve kuvve-i hâfýzayý bir büyük kütübhane hükmüne getirmekle ilm-i ezelînin cilvesiyle güneþ gibi kendini gösteriyor. (*)</p><p> </p><p>
   (*) Pek þiddetli hastalýðým müsaade etmiyor. Hüsrev'in tercüme vazifesine yalnýz bir me'haz ve yardýmdýr.</p><p> </p><p>
   Þimdi sâbýkan zikredilen ve ilm-i muhitin küllî hüccetlerine iþaret eden ve bir geniþ hüccet olarak hadsiz bürhanlarý ihtiva eden ve onbeþ delil ile ilm-i muhiti gösteren Arabî parçanýn gayet kýsa bir mealine ve bir nevi tercümesine iþaret ederiz.</p><p> </p><p>
   Onbeþ Delilden Birincisi: فَاْلاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ dir. Yani: Bütün mahlukatta müþahede edilen ölçülü düzgünlük, mizanlý intizam; ihatalý bir ilme þehadet eder. Evet muntazam bir saray gibi kâinattan ve manzume-i þemsiyeden ve kelimeler ve seslerin neþrinde zerreleri medar-ý hayret bir intizam gösteren hava sahifesinden ve üçyüzbin ayrý ayrý nevileri her baharda bir intizam-ý ekmel içinde yetiþtiren zemin yüzünden tut, tâ herbir zîhayatýn vücudundaki a'za ve cihazat ve hüceyrat ve zerrelere kadar derin, ihatalý, þaþýrmaz bir ilmin eseri olan mizanî düzgünlük ve tam intizam bulunmasý; gayet zâhir ve kat'î bir surette ihatalý bir ilme delalet ve þehadet eder demektir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Delil: وَاْلاِتِّزَانَاتُ الْمَنْظُومَةُ dir. Yani: Bütün kâinattaki masnuatta -cüz'î, küllî- seyyarattan tâ kandaki küreyvat-ý hamra ve beyzaya kadar herþeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenasib bir mizan bulunmasý; bedahetle muhit bir ilme delalet ve kat'î þehadet eder. Evet, görüyoruz ki: Meselâ bir sineðin, bir insanýn a'zalarý ve cihazatý, hattâ cesedinin hüceyratý ve kanýndaki kýrmýzý ve beyaz kürecikleri o derece hassas bir mizan ve ince</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 522)</p><p> </p><p>
bir ölçü ile yerleþtirilmiþ ve o derece birbirine münasib ve uygun ve cesedin sair a'zalarýnda öyle muntazam bir tenasüb var ki; nihayetsiz bir ilme mâlik olmayan, o vaziyeti onlara vermesi hiçbir cihette imkâný yok.</p><p> </p><p>
   Ýþte aynen bütün zîhayat ve enva'-ý mahlukat, zerrattan tâ manzume-i þemsiyedeki seyyarata kadar; öyle tam bir müvazene ve zerre kadar þaþýrmaz bir düzgün ölçü hükmetmesi, ihatalý bir ilme kat'î delalet ve parlak þehadet eder. Demek ilmin her delili, Zât-ý Alîm'in mevcudiyetine dahi delildir. Sýfat mevsufsuz olmasý muhal ve imkânsýz olmasýndan bütün hüccetleri Alîm-i Ezelî'nin vücub-u vücuduna kuvvetli ve gayet kat'î bir hüccet-i kübradýr.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Delil: وَالْحِكْمَةُ الْقَصْدِيَّةُ الْعَامَّةُ dir. Yani: Bütün kâinattaki hallakýyet ve faaliyette ve tebeddülât ve ihya ve tavzifat ve terhisatta bütün masnuatýn herbiri ve herbir taifenin tesadüf imkâný olmayan öyle kasdî ve bilerek takýlan hikmetleri ve faideleri ve vazifeleri var ve görüyoruz ki; ihatalý bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette, hiçbirisine icad noktasýnda sahib çýkamaz. Meselâ: Hadsiz zîhayattan bir insanýn yüz cihazatýndan birtek cihazý olan lisaný; bir et parçasý iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faidelere âlet oluyor. Taamlarýn zevkindeki vazifesi, ayrý ayrý bütün tatlarý bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i Ýlahiyenin matbahlarýna dikkatli bir müfettiþ olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimaða tam bir tercüman ve santral olmak; elbette gayet parlak ve kat'î bir surette ihatalý ilme delalet ve þehadet eder. Birtek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delalet etse; hadsiz lisanlar ve hadsiz zîhayatlar, nihayetsiz masnuat, güneþ zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde nihayetsiz bir ilme delalet ve þehadet ve Allâm-ül Guyûb'un daire-i ilminden ve hikmetinden ve meþietinden hariç hiçbir þey yoktur diye ilân ederler.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Delil: وَالْعِنَايَاتُ الْمَخْصُوصَةُ الشَّامِلَةُ dir. Yani: Bütün zîhayat, zîþuur âleminde, her nev'e ve her ferde, hususî ve ona münasib ve umuma þamil inayetler, þefkatler, himayetler; bedahet derecesinde ihatalý bir ilme delalet ve o inayetlere mazhar olanlarý ve ihtiyaçlarýný bilen bir alîm-i inayetkârýn vücub-u vücuduna hadsiz þehadetler eder, demektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 523)</p><p> </p><p>
   Ýhtar: Risâle-i Nur'un hülâsat-ül hülâsasýnýn zübdesi olan arabî fýkradaki kelimelerin izahý ise; Kur'andan tereþþuh eden Risâle-i Nur'un âyât-ý Kur'aniyenin lemaatýndan aldýðý hakikatlara, hususan "Ýlim" ve "Ýrade"ye ve "Kudret"e dair delillere ve hüccetlere iþarettir ki; bu Arabî kelimelerin iþaret ettikleri o ilmî deliller, ehemmiyetle tefsir ediliyor. Demek herbiri, çok âyâtýn birer iþaret ve birer nüktesini beyan etmektir. Yoksa o Arabî kelimelerin tefsiri ve beyaný ve tercümesi deðildir.</p><p> </p><p>
   Sadede dönüyoruz. Evet gözümüzle görüyoruz ki; bizleri ve bütün zîruhlarý bilir ve bilerek þefkatle himaye eder ve ihtiyacýný ve her derdini bilir ve bilerek inayetiyle imdadýna yetiþir bir Alîm-i Rahîm var. Hadsiz misallerinden birisi: Ýnsanýn rýzýk ve ilâç ve muhtaç olduðu madenler cihetinde gelen hususî ve umumî inayetler, pek zâhir bir surette bir ilm-i muhiti gösterir ve bir Rahman-ý Rahîm'e rýzýk, ilâç, madenlerin adedince þehadetler ederler. Evet insanýn hususan âcizlerin ve yavrularýn iaþeleri ve bilhassa mide matbahýndan cesedin rýzýk isteyen a'zalarýna, hattâ hüceyrelerine herbirine münasib rýzkýný yetiþtirmeleri ve daðlar bir eczahane ve insana lâzým bütün madenlerin bir anbarý olmalarý gibi hakîmane iþler, gayet ihatalý bir ilim ile olabilir. Serseri tesadüf, kör kuvvet, saðýr tabiat, camid, þuursuz esbab, basit, istilâcý unsurlar; hiçbir cihette bu alîmane, basîrane, hakîmane, merhametkârane, inayetperverane olan iaþe ve idare ve himayet ve tedbire karýþamazlar. Yalnýz o zâhirî esbab; Alîm-i Mutlak'ýn emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti dairesinde bir perde-i izzet-i kudret-i Ýlahiye olarak istimal ve istihdam edilmeleri var.</p><p> </p><p>
   Beþinci ve Altýncý Delil: وَاْلاَقْضِيَّةُ الْمُنْتَظَمَةُ وَاْلاَقْدَارُ الْمُثْمِرَةُ dir. Yani: Herþeyin, hususan nebatat ve eþcar ve hayvanat ve insanlarýn þekilleri ve mikdarlarý, ilm-i ezelînin iki nev'i olan kaza ve kaderin düsturlarýyla san'atkârane biçilmiþ ve herbirinin kametine göre tam münasib dikilmiþ, mükemmel giydirilmiþ, gayet muntazam birer hikmetli þekil verilmiþ. Onlar, herbiri ve beraber, bir nihayetsiz ilme delalet ve bir Sâni'-i Alîm'e adedlerince þehadet ederler demektir.</p><p> </p><p>
   Evet meselâ nümune olarak hadsiz misallerinden yalnýz tek bir aðaç ve bir ferd-i insana bakýyoruz, görüyoruz ki: Bu meyveli aðaç, o çok cihazatlý insan; hiçbir ressam tam taklidini yapa-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 524)</p><p> </p><p>
mayacak derecede zâhiri ve bâtýný, dýþ ve içi öyle bir gaybî pergârla ve ince bir ilmin kalemiyle hududlarý çizilmiþ ve tam intizamla her a'zasýna münasib suret verilmiþ ki, meyve ve neticelerine ve vazife-i fýtratlarýna yetiþsin. Bu ise nihayetsiz bir ilim ile olabilmesi cihetiyle herþeyin herþeyle münasebetini bilip ve nazara alan ve bu aðaç ve bu insanýn bütün emsallerini ve nevilerini ilm-i ezelîsinin kaza ve kader pergâr ve kalemiyle dýþ ve iç mikdarlarýný ve suretlerini hakîmane yapýlmasýný bilerek iþleyen bir Sâni'-i Musavvir, bir Alîm-i Mukaddir'in hadsiz ilmine ve vücub-u vücuduna nebatat ve hayvanat adedince þehadet ederler demektir.</p><p> </p><p>
   Yedinci, Sekizinci Delil: وَاْلآجَالُ الْمُعَيَّنَةُ وَاْلاَرْزَاقُ الْمُقَنَّنَةُ dir. Yani: Ehemmiyetli bir hikmet için, zâhir nazarda mübhem ve gayr-ý muayyen tevehhüm edilen eceller ve rýzýklar, ibham perdesi altýnda kaza ve kader-i ezelînin defterinde mukadderat-ý hayatiye sahifesinde her zîhayatýn eceli mukadder ve muayyendir; tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîruhun rýzký tayin ve tahsis edilip kaza ve kader levhasýnda yazýldýðýna hadsiz deliller var. Meselâ: Koca bir aðacýn ölmesi, onun bir nevi ruhu olan çekirdeðini onun yerinde vazife görmek için býrakmasý, bir Alîm-i Hafîz'in hikmetli kanunuyla olmasý ve bir yavrunun rýzký olan süt memelerden gelmesi ve kan ve fýþký içinden çýkýp hiç bulaþmadan safi, temiz olarak aðzýna akmasý, tesadüf ihtimalini kat'î bir surette red ve bir Rezzak-ý Alîm-i Rahîm'in þefkatli düsturuyla olduðunu gayet kat'î gösteriyor. Bu iki cüz'î misale bütün zîhayat, zîruh kýyas edilsin.</p><p> </p><p>
   Demek hakikatta hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem rýzýk herkese göre bir taayyün içinde mukadderat defterinde kaydedilmiþtir. Fakat gayet mühim bir hikmet için hem ecel, hem rýzýk perde-i gaybda ve mübhem ve gayr-ý muayyen ve zâhiren tesadüfe baðlý gibi görünüyor. Eðer ecel güneþin gurubu gibi muayyen olsa idi; yarý ömür gaflet-i mutlakada ve âhirete çalýþmamakla zayi' olup, yarý ömürden sonra hergün ölüm daraðacý tarafýna bir ayak atmak gibi dehþetli bir korku alýp eceldeki musibet yüz derece ziyadeleþmesi sýrrýyla, baþa gelen musibetler ve hattâ dünyanýn eceli olan kýyamet perde-i gaybda merhameten býrakýlmýþ. Rýzk ise; hayattan sonra nimetlerin en büyük bir hazinesi ve þükür ve hamdin en zengin bir menbaý ve ubudiyet ve dua ve ricalarýn en cem'iyetli bir madeni olmasýndan, suret-i zâhirede mübhem ve te-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 525)</p><p> </p><p>
sadüfe baðlý gibi gösterilmiþ. Tâ her vakit Rezzak-ý Kerim'in dergâhýna iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd ve þükür þefaatiyle rýzk istemek kapýsý kapanmasýn. Yoksa muayyen olsa idi, mahiyeti bütün bütün deðiþecekti. Þâkirane, minnetdarane ricalar, dualar, belki mütezellilane ubudiyet kapýlarý kapanýrdý.</p><p> </p><p>
   Dokuzuncu, Onuncu Delil: وَاْلاِتْقَانَاتُ الْمُفَنَّنَةُ وَاْلاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ Yani: Her masnuda, hususan bahar mevsiminde zemin yüzünde sermedî bir hüsn ve  cemalin cilvelerini gösteren bütün güzel mahluklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuþçuklar ve sinekler ve bilhassa yaldýzlý ve yýldýzlý kuþçuklarýn hilkatlerinde ve suretlerinde ve cihazatlarýnda öyle mu'cizane bir meharet ve dikkat ve hârika bir san'at, bir ittikan, bir mükemmeliyet ve san'atkârlarýnýn mu'cizatlý hünerlerini gösteren ayrý ayrý, çeþit çeþit tarzlarda þekiller, makinecikler, gayet ihatalý bir ilme ve -tabirde hata olmasýn- gayet meharetli ve fünunlu bir meleke-i ilmiyeye kat'î delalet ve serseri tesadüfün ve þuursuz ve müþevveþ esbabýn müdahale etmesinin imkânsýz olduðuna þehadet ettikleri gibi; وَاْلاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ ifadesiyle o güzel masnu'larda o derece bir þirin süslemek ve tatlý bir zînet ve cazibedar bir cemal-i san'at var ki, nihayetsiz bir ilim ile iþ görür ve herþeyin en güzel tarzýný bilir ve san'atkârlýðýn cemal-i kemalini ve kemal-i cemalini zîþuurlara göstermek ister ki; en cüz'î bir çiçeði ve küçük bir sineði ihtimamkârane, mâhirane, san'atperverane ehemmiyetle tasvir ve icad eder. Bu ihtimamkârane tezyin ve tahsin, bedahetle hadsiz ve herþeye muhit bir ilme delalet ve o güzellerin adedince bir Sâni'-i Alîm-i Zülcemal'in vücub-u vücuduna þehadetler ederler demektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 526)</p><p> </p><p>
   Beþ küllî delil ve hüccetleri ihtiva eden Onbirinci Delil:</p><p> </p><p>
وَغَايَةُ كَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ اْلاِتِّزَانِ اْلاِمْتِيَازِ الْمُطْلَقَاتِ فِى السُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ وَخَلْقُ اْلاَشْيَاءِ فِى الْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ اْلاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ وَفِى السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ اْلاِتِّزَانِ الْمُطْلَقِ وَفِى الْوُسْعَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ كَمَالِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَفِى الْبُعْدَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ اْلاِتِّفَاقِ الْمُطْلَقِ وَفِى الْخِلْطَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ اْلاِمْتِيَازِ الْمُطْلَقِ</p><p> </p><p>
   Bu delil, sâbýkan zikredilen Arabî fýkranýn âhirinde yazýlan delilin baþka ve daha güzel bir tarzýdýr. Þiddetli hastalýk sebebiyle, gayet kýsa bir iþaretle bundaki beþ-altý geniþ delilleri beyandýr.</p><p> </p><p>
   Evvelâ: Bütün zeminde görüyoruz; tam bilmekten ve meharetten gelen gayet sühulet ve kolaylýkla acib zîhayat makineler, def'aten ve bir kýsmý bir dakikada düzgün, ölçülü, emsalinden farikalý yapýlmalarý, nihayetsiz bir ilme delalet ve san'attaki meharet-i ilmiyeden gelen sühulet ve kolaylýk derecesinde o ilmin kemaline þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Sâniyen: Gayet kesret ve çokluk içinde þaþýrmadan gayet derecede san'atlý, mükemmel icadlar, nihayetsiz bir kudret içinde hadsiz bir ilme delalet ve Alîm ve Kadîr-i Mutlak'a hadsiz þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Sâlisen: Sür'at-i mutlaka ve gayet çabuk yapýlmakla beraber, gayet derecede mizanlý, ölçülü icadlarý; hadsiz bir ilme delalet ve adedlerince bir Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak'a þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Râbian: Gayet geniþ bütün zemin yüzünde hadsiz zîhayatlarýn vüs'at-i mutlaka ile beraber gayet san'atkârane, süslü, kemal-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 527)</p><p> </p><p>
hüsn-ü san'at ile yapýlmalarý hiç þaþýrmayan, herþeyi beraber gören, bir þeyi bir þeye mani' olmayan bir ihatalý ilme delalet ve bir Alîm-i Küll-i Þey ve Kadîr-i Mutlak'ýn masnu'larý olduklarýna herbiri ve beraber þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Hâmisen: Bu'd-u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nevin efradý; biri þarkta, biri garbda, biri þimalde, biri cenubda, ayný zamanda, ayný tarzda birbirinin misli ve birbirinden teþahhusça imtiyazlý bir surette vücuda gelmeleri ancak bir Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak'ýn kâinatý idare eden hadsiz kudreti ve bütün mevcudatý ahvaliyle ihata eden nihayetsiz ilmiyle olabilmesi cihetiyle, muhit bir ilme delalet ve bir Allâm-ül Guyûb'a hadsiz þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Sâdisen: Ýhtilat-ý mutlakla beraber hiç þaþýrmadan ve karýþtýrmadan herbirisi tam bir imtiyaz ve alâmet-i farika ile o karýþýk emsalinde ve karanlýk yerlerde, meselâ toprak altýndaki tohumlar gibi þaþýran vaziyetlerde o çok kalabalýklý zîhayat makinelerin her birisinin hiçbir cihazatýný noksan býrakmayarak mu'cizatlý bir surette yaratýlmalarý, güneþ gibi ilm-i ezelîye delalet ve gündüz gibi Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak'ýn hallakýyetine, rububiyetine þehadet ederler. Risâle-i Nur'daki tafsilâta havale edip bu pek uzun kýssayý kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
   Þimdi hülâsat-ül hülâsadaki "Ýrade" mes'elesine baþlýyoruz:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
اَللّهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا اِذْ هُوَ الْمُرِيدُ لِكُلِّ شَيْءٍ مَاشَاءَ اللّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَاْ لَمْ يَكُنْ اِذْ تَنْظِيمُ اِيجَادِ الْمَصْنُوعَاتِ ذَاتًا وَصِفَتًا وَمَاهِيَّةً وَهُوِيَّةً مِنْ بَيْنِ اْلاِمْكَانَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَالطُّرُقِ الْعَقِيمَةِ وَاْلاِحْتِمَالاَتِ الْمُشَوَّشَةِ وَسُيُولِ الْعَنَاصِرِ الْمُتَشَاكِسَةِ وَاْلاَمْثَالِ الْمُتَشَابِهَةِ بِهذَا النِّظَامِ اْلاَدَقِّ اْلاَرَقِّ وَتَوْزِينُهَا</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:528)</p><p> </p><p>
بِهذَا الْمِيزَانِ الْحَسَّاسِ الْجَسَّاسِ وَتَمْيِيزُهَا بِهذِهِ التَّعَيُّنَاتِ الْمُزَيَّنَةِ الْمُنْتَظَمَةِوَخَلْقُ الْمُخْتَلِفَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ</p><p> </p><p>
الْحَيَوِيَّةِ مِنَ الْبَسِيطِ الْجَامِدِ الْمَيِّتِ كَاْلاِنْسَانِ بِجِهَازَاتِهِ مِنَ النُّطْفَةِ وَالطَّيْرِ بِجَوَارِحِهِ مِنَ الْبَيْضَةِ وَالشَّجَرَةِ بِاَعْضَائِهَا مِنَ النَّوَاةِ وَالْحَبَّةِ تَدُلُّ عَلَى اَنَّ كُلَّ شَيْءٍ بِاِرَادَتِهِ تَعَالَى وَاِخْتِيَارِهِ وَقَصْدِهِ وَمَشِيئَتِهِ سُبْحَانَهُ كَمَا اَنَّ تَوَافُقَ اْلاَشْيَاءِ فِى اَسَاسَاتِ اْلاَعْضَاءِ النَّوْعِيَّةِ وَالْجِنْسِيَّةِ يَدُلُّ عَلَى اَنَّ صَانِعَ تِلْكَ اْلاَفْرَادِ وَاحِدٌ اَحَدٌ كَذلِكَ اَنَّ تَمَايُزَهَا بِالتَّشَخُّصَاتِ الْمُتَمَايِزَاتِ وَالتَّعَيُّنَاتِ الْمُنْتَظَمَةِ يَدُلُّ عَلَى اَنَّ ذلِكَ الصَّانِعَ الْوَاحِدَ اْلاَحَدَ فَاعِلٌ مُخْتَارٌ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ</p><p> </p><p>
   Bu fýkra, irade-i Ýlahiyenin delillerinden pekçok küllî hüccetleri ihtiva eden birtek küllî ve uzun delildir. Mealinin kýsa bir tercümesi içinde irade ve ihtiyar ve meþiet-i Ýlahiyeyi gayet kat'î isbat eden bir delili beyan ederiz. Hem ilm-i Ýlahînin bütün mezkûr delilleri, aynen iradenin dahi delilidir. Çünki her masnu'da ilim ve iradenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.</p><p> </p><p>
   Bu Arabî fýkranýn kýsaca meali:</p><p> </p><p>
   Yani, herþey onun irade ve meþietiyle olur. Ýstediði olur, istemediði olmaz. Her ne isterse yapar. Ýstemezse, hiçbir þey olmaz. Bir hüccet þudur: Görüyoruz ki, bu masnuatýn herbiri muayyen zâtý, mahsus sýfatý, ayrý hususî mahiyeti, mümtaz farikalý sureti,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:529)</p><p> </p><p>
 hadsiz imkânat ve baþka tarzlarda olabilir, teþviþçi ihtimalat içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karýþtýran ve birbirine zýd unsurlarýn müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karmakarýþýk hallere karþý, o herbir masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altýna almak ve hassas, cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazýný tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sîma, bir teþahhus vermek ve birbirine muhalif a'zalarýný basit, camid, ölü bir maddeden zîhayat olarak gayet san'atlý yaratmak.. meselâ insaný ayrý ayrý yüz cihazatý ile bir katre sudan icad etmek ve kuþu pekçok âlât ve muhtelif cihazlarýyla bir basit yumurtadan inþa edip mu'cizatlý suret giydirmek ve aðacý dal, budak ve mütenevvi a'za ve eczasýyla basit, camid "karbon, azot, müvellidülmâ, müvellidülhumuza"dan terekküb eden bir küçük çekirdekten çýkarmak, muntazam, meyveli bir þekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle, þübhesiz kat'iyetle vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde isbat eder ki; o herbir masnua bütün zerrat ve eczasýyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadîr-i Mutlak'ýn irade ve meþietiyle ve ihtiyar ve kasdýyla o mahsus, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herþeye þamil bir iradenin taht-ý hükmündedir. Ve bu tek masnuun bu þübhesiz tarzda irade-i Ýlahiyeye delaleti gösteriyor ki, bütün masnuat hadsiz, nihayetsiz ve güneþ ve gündüz gibi zâhir bir kat'iyette, her þeye þamil irade-i Ýlahiyeye, adedlerince þehadetler ve bir Kadîr-i Mürîd'in vücub-u vücuduna hadsiz hüccetlerdir.</p><p> </p><p>
   Hem ilm-i Ýlahînin sâbýkan mezkûr bütün delilleri, aynen iradenin dahi delilleridir. Çünki, ikisi kudretle beraber iþ görüyorlar. Biri birisiz olmaz. Herbir nev'in ve cinsin efradý, a'za-i nev'iye ve cinsiyede tevafuklarý nasýl delalet eder ki Sâni'leri birdir, vâhiddir, ehaddir.. öyle de: Yüzlerinin sîmalarý hikmetli bir tarzda birbirinden farikalý ve ayrý olmasý kat'î delalet eder ki: O Sâni'-i Vâhid-i Ehad, bir fâil-i muhtardýr. Ýrade ve ihtiyar ve meþiet ve kasd ile herþeyi yaratýr.</p><p> </p><p>
   Ýþte iradeye dair tek ve küllî bir delili beyan eden mezkûr Arabî fýkranýn kýsaca mealinin tercümesi bitti. Ýradeye dair pekçok mühim nükteleri, ilim mes'elesi gibi yazmak niyet etmiþtim. Fakat semli hastalýk dimaðýma tam yorgunluk verdiði için baþka vakte te'hir edildi.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:530)</p><p> </p><p>
   Kudrete dair Arabî fýkrasý:</p><p> </p><p>
اَللّهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَ عِلْمًا اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ بِقُدْرَةٍ مُطْلَقَةٍ مُحِيطَةٍ ضَرُورِيَّةٍ نَاشِئَةٍ لاَزِمَةٍ ذَاتِيَةٍ لِلذَّاتِ اْلاَقْدَسِيَّةِ فَمُحَالٌ تَدَاخُلُ ضِدِّهَا فَلاَ مَرَاتِبَ فِيهَا فَتَتَسَاوَى بِانِّسْبَةِ اِلَيْهَا الذَّرَّاتُ وَ النُّجُومُ وَ الْجُزْءُ وَ الْكُلُّ وَ الْجُزْئِىُّ وَ الْكُلِّىُّ وَ النَّوَاةُ وَ الشَّجَرُ وَ الْعَالَمُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:531)</p><p> </p><p>
وَ اْلاِنْسَانُ بِسِرِّ مُشَاهَدَةِ غَايَةِ كَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ اْلاِتِّزَانِ اْلاِمْتِيَازِ اْلاِتِّقَانِ الْمُطْلَقَتِ مَعَ السُّهُولَةِ فِى الْكَثْرَةِ وَ السُّرْعَةِ وَ الْخِلْطَةِ الْمُطْلَقَةِ وَ بِسِرِّ النُّورَانِيَّةِ وَ الشَّفَّافِيَّةِ وَ الْمُقَابَلَةِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ اْلاِنْتِظَامِ وَ اْلاِمْتِثَالِ وَ بِسرِّ اِمْدَادِ الْوَاحِدِيَّةِ وَ يُسْرِ الْوَحْدَةِ وَ تَجَلِّى اْلاَحَدِيَّةِ وَ بِسِرِّ الْوُجُوبِ وَ التَّجَرُّدِ وَ مُبَايَنَةِ الْمَاهِيَّةِ وَ بِسِرِّ عَدَمِ التَّقَيُّدِ وَ عَدَمِ التَّحَيُّزِ وَ عَدَمِ التَّجَزِّى وَ بِسِرِّ اِنْقِلاَبِ الْعَوَائِقِ وَ الْمَوَانِعِ اِلَى حُكْمِ الْوَسَائِلِ الْمُسَهِّلاَتِ وَ بِسِرِّ اَنَّ الذَرَّةَ وَ الْجُزْءَ وَ الْجُزْئِىَّ وَ النَّوَاةَ وَ اْلاِنْسَانَ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ صَنْعَةً وَ جَزَالَةً مِنَ النَّجْمِ وَ الْكُلِّ وَ الْكُلِّىِّ وَ الشَّجَرِ وَ الْعَالَمِ فَخَالِقُهَا هُوَ خَالِقُ هذِهِ بِالْحَدْسِ الشُّهُودِىِّ وَ بِسِرِّ اَنَّ الْمُحَاطَ وَ الْجُزْئِيَّاتِ كَاْلاَمْثِلَةِ الْمَكْتُوبَةِ الْمُسَغَّرَةِ اَوْ كَا لنُّقَطِ الْمَحْلُوبَةِ الْمُعَصَّرَةِ فَلاَ بُدَّ اَنْ يَكُونَ الْمُحِيطُ وَ الْكُلِّيَّاتُ فِى قَبْضَةِ خَالِقِ الْمُحَاطِ وَ الْجُزْئِيَّاتِ لِيُدْرِجَ مِثَالَهَا فِيهَا بِمَوَازِينِ عِلْمِهِ اَوْ يُعَصِّرَ هَا مِنْهَا بِدَسَاتِيرِ حِكْمَتِهِ وَ بِسِرِّ كَمَا اَنَّ قُرْآنَ الْعِزَّةَ الْمَكْتُوبَ عَلَى الذَّرَّةِ الْمُسَمَّاةِ بِالْجَوْهَرِ الْفَرْدِ بِذَرَّاتِ اْلاَثِيرِ لَيْسَ باَقَلَّ جَزَالَةً وَ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:532)</p><p> </p><p>
 خَارِقِيَّةَ صَنْعَةٍ مِنْ قُرْآنِ الْعَظَمَةِ الْمَكْتُوبِ عَلَى صَحِيفَةِ السَّمَاءِ بِمِدَادِ النُّجُومِ وَ الشُّمُوسِ كَذلِكَ اِنَّ وَرْدَ الزَّهْرَةِ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَ صَنْعَةً مِنْ دُرِّىِّ نَجْمِ الزُّهْرَةِ وَ لاَ النَّمْلَةُ مِنَ الْفِيلَةِ وَ لاَ مِكْرُوبُ مِنَ الْكَرْكَدَانِ وَ لاَ النَّحْلَةُ مِنَ النَّخْلَةِ بِالنِّسْبَةِ اِلَى قُدْرَةِ خَالقِ الْكَائِنَاتِ فَكَمَا اَنَّ غَايَةَ كَمَالِ السُّرْعَةِ وَ السُّهُولَةِ فِى اِيجَادِ اْلاَشْيَاءِ اَوْ قَعَتْ اَهْلَ الضَّلاَلةِ فِى اِلْتِبَاسِ التَّشْكِيلِ بِالتَّشَكُّلِ الْمُستَلْزِمِ لِمُحَالاَتٍ غَيْرِ مَحْدُودَةٍ تَمُجُّهَا اْلاَوْهَامُ كَذلِكَ اثْبَتَتْ ِلاَ هْلِ الْهِدَايَةِ تَسَاوِىَ النُّجُومِ مَعَ</p><p> </p><p>
 الذَّرَّاتِ بِالنِّسْبَةِ اِلَى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ جَلَّ جَلاَلُهُ وَ لاَ اِلهَ ِالاَّ هُوَاللَّهُ اَكْبَرُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Bu pek azîm mes'ele-i kudrete dair Arabî fýkranýn kýsaca mealinin bir nevi tercümesinden evvel, kalbe ihtar edilen bir hakikatý beyan ederiz. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Kudretin vücudu, kâinatýn vücudundan daha ziyade kat'îdir. Belki bütün mahlukat, herbiri hem beraber o kudretin mücessem kelimatýdýr. Onun aynelyakîn vücudunu gösterirler. Onun mevsufu olan Kadîr-i Mutlak'a adedlerince þehadetler ederler. Daha hüccetlerle o kudretin isbatýna ihtiyaç yoktur. Belki îmanda en ehemmiyetli bir esas, haþr  neþrin en kuvvetli bir temel taþý ve çok mesail-i îmaniye ve hakaik-i Kur'aniyeye en lüzumlu bir medar olan ve مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:533)</p><p> </p><p>
âyetinin dava ettiði ve bütün akýllar ona yol bulamadýklarýndan, hayrette, acizde, bir kýsmý inkârda kaldýklarý kudrete ait bir dehþetli hakikatýn isbatý lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
   Ýþte o esas, o temel, o medar, o dava, o hakikat ise mezkûr âyetin mealidir. Yani: "Ey cinn ve ins! Bütün sizlerin yaratýlmanýz, icadýnýz ve haþirde ihyanýz, diriltilmeniz; birtek nefsin icadý gibi kudretime kolaydýr." Bir baharý, tek bir çiçek misillü sühuletle icad eder. Cüz'î, küllî, küçük, büyük, az, çok; o kudrete nisbeten farklarý yoktur. Seyyareleri, zerreler gibi kolay döndürür.</p><p> </p><p>
   Ýþte mezkûr arabî fýkra, yalnýz bu dehþetli mes'eleye "Dokuz Basamak" ile pek kat'î ve kuvvetli bir hücceti beyan eder. Gayet kýsa bir meali þudur: Basamaðýn esasýna iþaret eden:</p><p> </p><p>
اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ بِقُدْرَةٍ مُطْلَقَةٍ مُحِيطَةٍ</p><p> </p><p>
ضَرُورِيَّةٍ نَاشِئَةٍ لاَزِمَةٍ ذَاتِيَةٍ لِلذَّاتِ اْلاَقْدَسِيَّةِ</p><p> </p><p>
فَمُحَالٌ تَدَاخُلُ ضِدِّهَا فَلاَ مَرَاتِبَ فِيهَا فَتَتَسَاوى بِانِّسْبَةِ اِلَيْهَا</p><p> </p><p>
الذَّرَّاتُ وَ النُّجُومُ وَ الْجُزْءُ وَ الْكُلُّ وَ الْجُزْئِىُّ وَ الْكُلِّىُّ</p><p> </p><p>
وَ النَّوَاةُ وَ الشَّجَرُ وَ الْعَالَمُ وَ اْلاِنْسَانُ</p><p> </p><p>
   Yani: Herþeye kadir öyle bir kudreti var ki; bütün eþyayý ihata etmiþ ve Zât-ý Vâcib-ül Vücud'a lüzum-u zâtî ile ve fenn-i mantýk tabirince zaruriyet-i nâþie ile lâzýmdýr, vâcibdir, infikâki muhaldir, imkâný yoktur. Madem böyle bir lüzumla böyle bir kudret Zât-ý Akdes'tedir, elbette onun zýddý olan acz hiçbir cihetle içine giremez. Zât-ý Kadîr'e ârýz olamaz. Madem birþeyde mertebelerin bulunmasý, onun zýddý içine girmesi iledir. Meselâ; hararetin derece ve mertebeleri soðuðun girmesi ve güzelliðin ise çirkinliðin müdahalesi ile olmasý ve bu zâtî kudrete zýd olan acz, ona yanaþmasý hiçbir cihetle imkâný yok. Elbette o kudret-i mutlakada mertebeler bulunmaz. Madem mertebeler onda bulunmaz; elbette o kudrete nisbeten yýldýzlar, zerreler müsavi ve cüz' ve küll ve bir ferd ve bütün nevi o kudrete karþý farklarý yoktur. Ve bir çekirdek ve koca aðacý ve kâinat ve insan ve bir nefsi diriltmesi ve haþirde bütün zîruhlarýn ihyasý, o kudrete nisbeten müsavidirler</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:534)</p><p> </p><p>
ve kolaydýr. Büyük-küçük, az-çok; farký yoktur. Bu hakikata kat'î þahid, hilkat-ý eþyada gördüðümüz kemal-i san'at, nizam, mizan, temyiz, kesret, sür'at-i mutlakada sühulet-i mutlaka ve tam kolaylýktýr.</p><p> </p><p>
   Birinci Basamak olan:</p><p> </p><p>
بِسِرِّ مُشَاهَدَةِ غَايَةِ كَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ اْلاِتِّزَانِ اْلاِمْتِيَازِ اْلاِتِّقَانِ الْمُطْلَقَتِ مَعَ السُّهُولَةِ اْلمُطْلَقَةِ فِى الْكَثْرَةِ وَ السُّرْعَةِ وَ الْخِلْطَةِ</p><p> </p><p>
 meali, bu mezkûr hakikattýr.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Basamak: وَبِسِرِّ النُّورَانِيَّةِ وَ الشَّفَّافِيَّةِ وَ الْمُقَابَلَةِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ اْلاِنْتِظَامِ وَ اْلاِمْتِثَالِ dir.</p><p> </p><p>
   Bunun izah ve tafsilâtýný, Onuncu Söz'ün âhirine ve Yirmidokuzuncu Söz'e ve Yirminci Mektub'a havale edip kýsaca bir iþaret ederiz. Evet nasýlki nuraniyet cihetiyle güneþin ziyasý ve aksi, kudret-i Rabbaniye ile deniz yüzüne ve bütün kabarcýklarýna girmesi, birtek cam parçasýna girmesi gibi kolaydýr, ikisi müsavidir. Öyle de Zât-ý Nur-ul Envar'ýn nuranî kudreti dahi gökleri, yýldýzlarý yaratmasý, döndürmesi; sineklerin, zerrelerin icadý ve döndürmesi gibi ona kolaydýr, aðýr gelmez.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki þeffafiyet hassasýyla birtek âyinecikte ve bir göz bebeðinde güneþin misalî sureti kudret-i Ýlahiye ile bulunur, ayný kolaylýkla bütün parlak þeylere ve katrelere ve þeffaf zerreciklere ve deniz yüzlerine o aksi ve ýþýðý emr-i Ýlahî ile verilir. Aynen öyle de; masnuatýn melekûtiyet ve mahiyet yüzleri þeffaf ve parlak olmasýndan, kudret-i mutlakanýn cilvesi, tesiri birtek nefsin icadýnda bulunmasý kolaylýðý derecesinde bütün hayvanatý yaratýr. Az-çok, büyük-küçük, fark yok.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki daðlarý tartacak derecede gayet büyük ve tam hassas bir teraziye iki müsavi ceviz konulsa, bir küçük çekirdek bir cevi-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:535)</p><p> </p><p>
ze ilâve edilse, terazinin bir gözü dað baþýna, bir gözü de derin dereye indirmesi kolaylýðý derecesinde, o iki ceviz yerine iki müsavi dað mizanýn iki gözüne konulsa birisine bir ceviz ilâvesiyle bir daðý göklere kaldýrýr, bir daðý derelere indirir. Aynen öyle de; ilm-i Kelâm'ýn tabirince "Ýmkân, müsavi-üt tarafeyn"dir. Yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan þeylerin vücud ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farklarý yoktur. Bu imkân ve müsavatta az-çok, büyük-küçük birdirler. Ýþte mahlukat mümkündürler ve imkân dairesinde vücud ve ademleri müsavi olmasýndan, Vâcib-ül Vücud'un hadsiz kudret-i ezeliyesi birtek mümküne vücud vermesi kolaylýðýnda bütün mümkinatýn vücudu, ademin müvazenesini bozar, herþeye lâyýk bir vücudu giydirir. Ve vazifesi bitmiþ ise, zâhirî vücud libasýný çýkarýyor, sureta ademe, belki daire-i ilimdeki manevî vücuda gönderir. Demek eþya, Kadîr-i Mutlak'a verilse; bahar bir çiçek kadar, bütün insanlarýn haþirde ihyalarý bir nefis kadar kolay olur. Eðer esbaba isnad edilse, bir çiçek bir bahar kadar ve bir sinek bütün hayvanat kadar müþkilâtlý olur.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki intizam sýrrýyla, bir koca sefine veya tayyareyi bir parmaðý düðmesine dokunmak ile harekete getirmesi, bir saatin zenbereðine anahtarla parmak dokunmasýyla harekete girmesi derecesinde kolay ve rahattýr. Aynen öyle de; ilm-i ezelînin düsturlarýyla ve hikmet-i sermediyenin kanunlarýyla ve irade-i Rabbaniyenin küllî cilveleri ve muayyen usûlleriyle herþeye küllî ve cüz'î, büyük-küçük, az-çok bir manevî kalýp, bir hususî mikdar, bir hâlis hudud verildiðinden, tam intizam-ý ilmî ve irade kanunu içindedirler. Elbette Kadîr-i Mutlak hadsiz kudretiyle manzume-i þemsiyeyi çevirmesi ve arz sefinesini medar-ý senevîsinde gezdirmesi, bir cesedde kaný ve kandaki küreyvat-ý hamra ve beyzayý ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlý, hikmetli çevirmesi derecesinde sühuletli ve kolaydýr ki; bir insaný kâinat sisteminde hârika cihazlarýyla bir katre sudan birden zahmetsiz yaratýr. Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnad edilse; bu kâinatýn icadý, bir insanýn icadý kadar sühulet peyda eder, kolay olur. Eðer ona verilmezse; birtek insaný, acib cihazlarý ve duygularýyla yaratmak, kâinat kadar müþkilâtlý olur.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki itaat ve imtisal ve emir dinlemek sýrrýyla; bir kumandan bir arþ emriyle bir neferi hücuma sevkettiði gibi.. ayný emirle koca bir muti' orduyu dahi kolayca hücuma tahrik eder. Aynen öyle de: Ýrade-i Ýlahî kanunlarýna kemal-i itaate ve tekvinî emr-i Rabbanînin iþaretine emirber nefer ve emir kulu misillü fýtrî meyil ve þevk içinde ve ilm-i ezelî ve hikmetin tayin ettikleri hatt-ý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:536)</p><p> </p><p>
 hareket düsturlarý dairesinde ve ordu neferlerinden bin derece ziyade itaatli ve emir dinler ve emir kulu hükmünde olan masnuat, hususan zîhayatlardan birtek ferdi, "Ademden haydi vücuda çýk, vazife baþýna gir!" diye emr-i Rabbanî ile ve ilmin tayin ettiði tarzda ve iradenin tahsis eylediði surette kudret ona mahsus bir vücud giydirip, elini tutup, meydana çýkarmak kolaylýðýnda bahardaki zîhayatýn ordusunu ayný kuvvet ve kudretle icad eder, vazifeler verir. Demek herþey o kudrete isnad edilse; bütün zerrat ordusunun ve yýldýzlar fýrkalarýnýn icadý, bir zerre bir tek yýldýz kadar kolay ve sühuletli olur. Eðer esbaba isnad edilse bir zîhayatýn gözbebeðinde ve dimaðýndaki zerrenin acib vazifelerini yerine getirecek bir kabiliyetle yaratýlmasý, hayvanat ordusu kadar müþkilâtlý ve zahmetli olur.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Basamak:</p><p> </p><p>
وَبِسرِّ اِمْدَادِ الْوَاحِدِيَّةِ وَ يُسْرِ الْوَحْدَةِ وَ تَجَلِّى اْلاَحَدِيَّةِ dir. Kýsacýk iþaretlerle mealine bakacaðýz. Yani, nasýlki bir padiþah ve kumandan-ý azam, hâkimiyetinin vâhidiyeti ve bütün raiyeti yalnýz onun emirlerine göre hareketi cihetiyle; o hâkim-i azam, koca memleketi ve büyük milleti idare etmesi, bir köy ehlini idare etmek kadar kolay olur. Çünki hükümde vâhidiyet itibariyle; efrad-ý millet aynen asker neferatý gibi teshilâta vesile olup, kolayca emirler, kanunlar tatbik edilir. Eðer muhtelif hâkimlere býrakýlsa; çok keþmekeþe düþmesiyle beraber, birtek köyün belki bir hanenin o memleket kadar idaresi müþkil olur. Hem o itaatlý millet, birtek kumandana baðlanmasý haysiyetiyle; herbir ferd-i nefer gibi, o kumandanýn kuvvetine ve cihazat depolarýna ve ordusuna dayandýðý bir kuvvet ile bir þahý esir edebilir, bin derece þahsî kuvvetinden ziyade iþ görebilir. Onun o padiþaha intisabý hadsiz bir kuvveti ve iktidarý olup pek büyük iþler yapar. Eðer o intisab kesilse; o büyük kuvvet gider, kendi bileðindeki cüz'î kuvvetiyle ve belindeki az cephane ve fiþekleri mikdarýnca iþ görebilir. Yoksa intisab kuvvetine dayanan mezkûr askerin gördüðü bütün iþler ondan istenilse, bileðinde bir ordu kuvveti ve belinde padiþahýn cephaneler anbarý bulunmak gerektir. Aynen öyle de: Sultan-ý Ezel ve Ebed, Sâni'-i Kadîr, vâhidiyet-i saltanat ve hâkimiyet-i mutlaka cihetiyle, kâinatý bir þehir kolaylýðýnda ve bir baharý bir bahçe sühuletinde ve haþirde bütün ölmüþleri ihya etmek, o bahçe aðaçlarýnýn yaprak, çiçek, meyvelerini gelen baharda yaratmak kolaylýðýnda yapar. Ve kolayca bir sineði, koca kartal kuþu sisteminde yaratýr. Ve sühuletle bir insaný bir küçük kâinat hükmüne</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:537)</p><p> </p><p>
 getirir. Eðer esbaba verilse; bir mikrop bin gergedan, bir meyve bir büyük aðaç kadar müþkilâtlý olur. Ve belki zîhayatýn bedeninde acib vazifeleri gören herbir zerreye herþeyi görecek bir göz ve herþeyi bilecek bir ilim verilmek lâzýmdýr ki, o ince ve mükemmel vazife-i hayatiyeyi yapabilsin. Hem vahdette yüsr ve  sühulet ve kolaylýk o dereceye gelir. Nasýlki bir ordu teçhizatý bir tek elden, birtek fabrikadan gelmesiyle, birtek neferin teçhizat-ý askeriyesi gibi kolaylaþýr, eðer ayrý ayrý eller karýþsa ve muhtelif cihazat herbiri baþka fabrikadan alýnsa, o vakit birtek nefer teçhizatý, kemmiyet noktasýnda bin müþkilâtla tedarik edilebilir, müteaddid âmir ve zabitler karýþtýðý cihetiyle bin nefer kadar suubet peyda eder. Hem bin neferin idaresi ve kumandanlýðý birtek zabite verilse, bir cihette bir nefer kadar kolay olur, eðer on zabite veya neferlere býrakýlsa, pek karýþýk ve müþkil düþer. Aynen öyle de; herþey Vâhid-i Ehad'e verilse, birtek þey gibi kolay olur. Eðer esbaba isnad edilse, birtek zîhayat, zemin kadar müþkil, belki imkânsýz olur. Demek vahdette kolaylýk, vücub ve lüzum derecesine gelir. Ve kesretli eller karýþmakta suubet, imkânsýzlýk derecesine düþer.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur Mektûbat'ýnda denildiði gibi, eðer gece-gündüzdeki tebeddülâtý ve yýldýzlarýn harekâtý ve senedeki güz, kýþ, bahar, yaz gibi mevsimlerin tahavvülâtý birtek müdebbire ve âmire býrakýlsa; o kumandan-ý azam, bir neferi olan küre-i arza emreder ki: "Kalk, dön, gez!" O da, o iltifat ve emrin neþ'e ve sevincinden meczub mevlevî gibi iki hareketiyle yevmî ve senevî tahavvülâta ve yýldýzlarýn zâhirî ve hayalî hareketlerine gayet kolayca bir vesile olup vahdetteki tam sühulet ve gayet kolaylýðý gösterir. Eðer o tek âmire deðil, belki esbaba ve yýldýzlarýn keyiflerine býrakýlsa ve arza "Sen dur, gezme" denilse; o halde, arzdan binler derece büyük, binler yýldýzlar ve güneþler, her gece ve her sene milyonlar ve milyarlar senelik mesafeleri kesmek ve gezmekle mevsimler ve gece gündüz gibi o vaziyet-i arziye ve semaviye husul bulabilir. Ve imkânsýzlýk ve muhaliyet derecesinde müþkil ve suubetli düþer.</p><p> </p><p>
                   Üçüncü Basamaktaki            وَتَجَلِّى اْلاَحَدِيَّةِ</p><p> </p><p>
kelimesi, pek büyük ve çok ince ve derin ve gayet geniþ bir hakikata iþaret eder. Onun izah ve isbatýný Risâle-i Nur'a havale edip, gayet kýsa bir temsil ile birtek nüktesini beyan edeceðiz.</p><p> </p><p>
   Evet nasýlki güneþ, ziyasýyla umum zemini ýþýklandýrýp vâhidiyete bir misal olduðu gibi, âyine gibi mukabilindeki her þeffaf</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:538)</p><p> </p><p>
þeyde timsali ve aksi ve yedi renkli ziyasýyla ve zâtýnýn suretiyle bulunup ehadiyete dahi bir misal teþkil eder. Eðer güneþin ilmi ve kudreti ve ihtiyarý olsa idi ve cam parçalarýnýn ve içinde güneþçikler görünen katrelerin ve kabarcýklarýn kabiliyetleri bulunsa idi; irade-i Ýlahiyenin kanunuyla herbirisinde ve yanýnda timsaliyle ve sýfatlarýyla tam bir güneþ bulunup, sair yerlerde bulunmasý onun tasarrufatýna hiç noksan vermeyerek kudret-i Rabbaniyenin emriyle, tesiriyle, hükmüyle pek büyük zuhurata sebeb olarak, ehadiyetteki fevkalâde kolaylýk ve sühuleti gösterir. Aynen öyle de; Sâni'-i Zülcelal, vâhidiyet itibariyle bütün eþyayý ihata eden ilim ve iradesi ve kudretiyle bakar ve hazýr ve nâzýr olduðu gibi, ehadiyet cihetiyle ve tecellisiyle herþeyin, hususan zîhayatýn yanýnda isimleri ve sýfatlarýyla bulunur ki; kolayca, bir anda sineði kartal sisteminde, bir insaný küçük bir kâinat sisteminde icad eder. Ve zîhayatý öyle mu'cizatlý bir þekilde yaratýr ki; eðer bütün esbab toplansa, bir bülbülü, bir sineði yapamazlar. Ve bir bülbülü yaratan, bütün kuþlarý yaratan olabilir ve bir insaný halk eden, ancak kâinatý icad eden zâttýr.</p><p> </p><p>
   Dördüncü ve Beþinci Basamak:</p><p> </p><p>
وَ بِسِرِّ الْوُجُوبِ وَ التَّجَرُّدِ وَ مُبَايَنَةِ الْمَاهِيَّةِ وَ بِسِرِّ عَدَمِ التَّقَيُّدِ وَ عَدَمِ التَّحَيُّزِ وَ عَدَمِ التَّجَزِّى</p><p> </p><p>
Bu iki basamaðýn hakikatýný umuma ifade etmek çok müþkil olmasýndan, yalnýz kýsacýk bir-iki nüktesi ve muhtasar meali beyan edilecek. Yani, vücud mertebelerinin en kuvvetli ve sarsýlmaz olan vücub mertebesinde ve ezelî ve ebedî derecesinde bir vücud sahibi ve maddiyattan münezzeh ve mücerred ve bütün mahiyetlere mübayin bir mahiyet-i mukaddeseyi taþýyan bir Kadîr-i Mutlak'ýn kudretine nisbeten, yýldýzlar zerreler gibi ve haþir bir bahar misillü ve haþirde bütün insanlarý diriltmesi bir nefsin ihyasý dercesinde kolaydýr. Çünki vücud tabakalarýndan kuvvetli bir nev'in bir týrnaðý, hafif bir tabakanýn bir daðýný eline alýr, çevirir. Meselâ; kuvvetli vücud-u haricîden bir âyine ve kuvve-i hâfýza, zaîf ve hafif olan vücud-u misalî ve manevîden yüz daðý ve bin kitabý içine alýrlar ve çevirebilirler. Ýþte vücud-u misalî ne derece kuvvetçe vücud-u haricîden aþaðý ise, müm-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:539)</p><p> </p><p>
kinatýn hâdis ve ârýzî vücudlarý dahi ezelî, sermedî, vâcib bir vücuddan binler derece daha aþaðý ve hafiftir ki, o mukaddes vücud, bir zerre tecellisiyle, mümkinatýn bir âlemini çevirir. Maatteessüf þimdilik semli hastalýk gibi üç ehemmiyetli sebeb müsaade etmediklerinden, bu pek uzun hakikatý ve nüktelerini Risâle-i Nur'a ve baþka zamana havale ederiz.</p><p> </p><p>
   Altýncý Basamak:</p><p> </p><p>
 وَ بِسِرِّ اِنْقِلاَبِ الْعَوَائِقِ وَ الْمَوَانِعِ اِلَى حُكْمِ الْوَسَائِلِ الْمُسَهِّلاَتِ</p><p> </p><p>
Yani: Nasýlki fennin tabirince ukde-i hayatiye namýnda bir cilve-i irade-i Ýlahiyenin ve emr-i tekvinînin bir kanunu ile ve o emir ve iradenin teveccühleriyle koca bir aðacýn þuursuz dal ve sert budaklarý, meyvelerine ve yaprak ve çiçeklerine zenbereði ve midesi hükmündeki o ukde-i hayatiyeden onlara gidecek lüzumlu maddeler ve erzaklara avaik ve mevani' ve sed olmazlar, belki teshilâta vesile oluyorlar; aynen öyle de: Kâinat ve bütün mahlukatýn icadýnda bütün maniler bir cilve-i irade ve teveccüh-ü emr-i Rabbanîye karþý mümanaatý býrakýp kolaylýða âlet olmasýndan, kudret-i sermediye o tek aðacý icad kolaylýðýnda, kâinatý ve zemindeki enva'-ý mahlukatý icad eder, hiçbirþey ona aðýr gelmez. Eðer bütün icadlar o kudrete verilmezse; o vakit o tek aðacýn inþa ve idaresi, bütün aðaçlar, belki zeminin icadý ve idaresi kadar müþkil olacak. Çünki o zaman herþey mani' ve sed olur. O halde bütün esbab toplansa; bir aðacýn emirden, iradeden gelen ukde-i hayatiye midesinden, zenbereðinden intizam ile meyve, yaprak, dal ve budaklara lâzým erzak ve cihazatý gönderemezler. Ýllâ ki, aðacýn herbir cüz'üne, hattâ herbir zerresine bütün aðacý ve eczasýný ve zerratýný görecek ve bilecek ve yardým edecek bir göz, bir ihatalý ilim, bir hârika kudret ve fevkalâde muavenet verilsin.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu beþ aded basamaklardan çýk, bak. Küfür ve þirkte ne derece müþkilât, belki muhalât bulunduðunu ve ne kadar akýldan, mantýktan uzak ve mümteni' olduðunu; ve îmanda ve Kur'an yolunda ne kadar sühulet ve vücub derecesinde kolaylýk ve ne kadar makul ve makbul ve lüzum derecesinde kat'î ve rahat bir hak ve hakikat bulunduðunu gör, bil. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَي نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ  de.</p><p> </p><p>
   (Rahatsýzlýk ve sýkýntýlar, bu ehemmiyetli basamaðýn bâki kýsmýný te'hire sebeb oldular.)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:540)</p><p> </p><p>
   Yedinci Basamak:</p><p> </p><p>
وَ بِسِرِّ اَنَّ الذَرَّةَ وَ الْجُزْءَ وَ الْجُزْئِىَّ وَ النَّوَاةَ وَ اْلاِنْسَانَ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ صَنْعَةً وَ جَزَالَةً مِنَ النَّجْمِ وَ الْكُلِّ وَ الْكُلِّىِّ وَ الشَّجَرِ وَ الْعَالَمِ</p><p> </p><p>
   Bir Ýhtar: Bu dokuz basamaklarýn hakikatlarýnýn esasý ve madeni ve güneþi, Sûre-i Ýhlâs'tan قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ اَللّهُ الصَّمَدُ âyetleridir. Sýrr-ý ehadiyet ve samediyet cilvesinden gelen lem'alara kýsa iþaretlerdir. Bu yedincinin mealine bir-iki nükte ile gayet muhtasar bakýp, tafsilini Risâle-i Nur'a havale ederiz. Yani; göz ve beyindeki acib vazifeleri gören bir zerre, bir yýldýzdan ve bir cüz', küll mecmuundan.. meselâ; dimað ve göz, insanýn tamamýndan ve cüz'î bir ferd, hüsn-ü san'atça ve garabet-i hilkatça umum bir neviden ve bir insan, acib cihazlarýyla küllî cins hayvandan ve bir fihriste ve program ve kuvve-i hâfýza hükmünde olan bir çekirdek, mükemmel masnuiyeti ve mahzeniyetçe koca aðacýndan ve bir küçük kâinat olan bir insan, kemal-i hilkati ve cem'iyetli hârika cihazlarýnýn binler acib vazifeleri görecek bir tarzda mahlukiyeti kâinattan aþaðý deðiller. Demek zerreyi icad eden, yýldýzýn icadýndan âciz kalamaz. Ve lisan gibi bir uzvu halkeden, elbette insaný kolayca halkeder. Ve birtek insaný böyle mükemmel yaratan, herhalde bütün hayvanatý kemal-i sühuletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratýyor. Ve çekirdeði bir liste, bir fihriste, bir defter-i kavanin-i emriye, bir ukde-i hayatiye mahiyetinde yaratan, elbette bütün aðaçlarýn hâlýký olabilir. Ve âlemin bir nevi manevî çekirdeði ve cem'iyetli meyvesi olan insaný halk edip bütün esma-i Ýlahiyeye mazhar ve âyine ve bütün kâinatla alâkadar ve zeminin halifesi yapan zâtýn, elbette ve elbette öyle bir kudreti var ki, koca kâinatý insan icadýnýn kolaylýðý ve sühuleti derecesinde halkedip tanzim eder. Öyle ise; zerrenin ve cüz' ve cüz'î ve çekirdek ve bir insanýn hâlýký, sânii, rabbi kim ise; elbette bedahetle yýldýzlarýn ve nevilerin ve küll ve külliyatlarýn ve aðaçlarýn ve bütün kâinatýn hâlýký, sânii, rabbi aynen odur. Baþka olmasý muhal ve mümteni'dir.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:541)</p><p> </p><p>
   Sekizinci Basamak:</p><p> </p><p>
 وَبِسِرِّ اَنَّ الْمُحَاطَ وَ الْجُزْئِيَّاتِ كَاْلاَمْثِلَةِ الْمَكْتُوبَةِ الْمُسَغَّرَةِ اَوْ كَا لنُّقَطِ الْمَحْلُوبَةِ الْمُعَصَّرَةِ فَلاَ بُدَّ اَنْ يَكُونَ الْمُحِيطُ وَ الْكُلِّيَّاتُ فِى قَبْضَةِ خَالِقِ الْمُحَاطِ وَ الْجُزْئِيَّاتِ لِيُدْرِجَ مِثَالَهَا فِيهَا بِمَوَازِينِ عِلْمِهِ اَوْ يُعَصِّرَ هَا مِنْهَا بِدَسَاتِيرِ حِكْمَتِهِ</p><p> </p><p>
   Yani: Ýhata edilen cüz'iyat ve küll ve külliyatýn içinde bulunan ferdler ve tohumlar ve çekirdeklerin, ihata eden büyük külliyata nisbetleri; güya küçücük nümune ve gayet ince yazý ile çok küçük kýt'ada yazýlmýþ ayný küll ve külliyatýn nüshalarý, misalleridir. Öyle ise, ihata eden külliyat, o cüz'iyat Hâlýkýnýn kabzasýnda ve tamamen tasarrufunda bulunmak lâzýmdýr. Tâ ilminin mizanlarýyla ve ince kalemleriyle o büyük muhitin kitabýný, o çok küçücük yüzer kýt'alarda, defterlerde dercedebilsin. Hem ihata edilen ecza ve cüz'iyatýn muhit ile nisbetleri, temsilleri, güya süt gibi muhitlikten saðýlmýþ katreler.. veya biri o muhiti sýkmýþ, o noktalar ondan akmýþ. Meselâ; kavun çekirdeði, onun umum etrafýndan saðýlmýþ bir katre veya o kitab tamamen içinde yazýlmýþ bir noktadýr ki; fihristesini, listesini, programýný taþýyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
    Madem böyledir, elbette o cüz'iyat ve katreler ve noktalar ve ferdler Sâniinin elinde, o muhit küll ve külliyat bulunmak elzemdir. Tâ hikmetinin hassas düsturlarýyla o ferdleri, katreleri, noktalarý ondan saðsýn. Demek birtek tohumu, birtek ferdi yaratan, elbette o büyük küll ve külliyatý ve onlarý ihata eden ve onlardan çok büyük olan diðer külliyatlarý ve cinsleri yaratan yine odur, baþka olamaz. Öyle ise, birtek nefsi yaratan, bütün insanlarý yaratabilir. Ve birtek ölüyü dirilten, haþirde bütün cin ve ins ölülerini diriltebilir ve diriltecek. Ýþte مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ  وَاحِدَةٍ âyetinin hükmü ve davasý gayet kat'î ve parlak bir surette hak ve ayn-ý hakikat olduðunu gör.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:542)</p><p> </p><p>
   Dokuzuncu Basamak:</p><p> </p><p>
وَ بِسِرِّ كَمَا اَنَّ قُرْآنَ الْعِزَّةِ الْمَكْتُوبَ عَلَى الذَّرَّةِ الْمُسَمَّاةِ بِالْجَوْهَرِ الْفَرْدِ بِذَرَّاتِ اْلاَثِيرِ لَيْسَ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَ خَارِقِيَّةَ صَنْعَةٍ مِنْ قُرْآنِ الْعَظَمَةِ الْمَكْتُوبِ عَلَى صَحِيفَةِ السَّمَاءِ بِمِدَادِ النُّجُومِ وَ الشُّمُوسِ كَذلِكَ اَنَّ وَرْدَ الزَّهْرَةِ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَ صَنْعَةً مِنْ دُرِّىِّ نَجْمِ الزُّهْرَةِ وَ لاَ النَّمْلَةُ مِنَ الْفِيلَةِ وَ لاَ اْلمِكْرُوبِ مِنَ الْكَرْ كَدَانِ وَ لاَ النَّحْلَةُ مِنَ النَّخْلَةِ بِالنِّسْبَةِ اِلَى قُدْرَةِ خَالقِ الْكَائِنَاتِ فَكَمَا اَنَّ غَايَةَ كَمَالِ السُّرْعَةِ وَ السُّهُولَةِ فِى اِيجَادِ اْلاَشْيَاءِ اَوْ قَعَتْ اَهْلَ الضَّلاَلةِ فِى اِلْتِبَاسِ التَّشْكِيلِ بِالتَّشَكُّلِ الْمُستَلْزِمِ لِمُحَالاَتٍ غَيْرِ مَحْدُودَةٍ تَمُجُّهَا اْلاَوْهَامُ كَذلِكَ اثْبَتَتْ ِلاَ هْلِ الْهِدَايَةِ تَسَاوِىَ النُّجُومُ مَعَ الذَّرَّاتِ بِالنِّسْبَةِ اِلَى قُدْرَةِخَالِقِ الْكَائِنَاتِ جَلَّ جَلاَلُهُ وَ لاَ اِلهَ ِالاَّ هُوَاللّهُ اَكْبَرُ</p><p> </p><p>
   [bu son basamaðýn uzun bir beyanla mealini söylemek isterdim. Fakat maatteessüf keyfî tahakküm ve tazyiklerden gelen þiddetli sýkýntýlar ve tesemmümden gelen za'fiyet ve elîm hastalýklar mani' olmasýndan, mealine yalnýz pek kýsa bir iþaretle iktifaya mecbur oldum.]</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:543)</p><p> </p><p>
   Yani: Nasýlki faraza kabil-i inkýsam olmayan ve ilm-i Kelâm ve felsefede cevher-i ferd namýný alan bir zerrede, ondan daha küçücük olan madde-i esîriye zerreleriyle bir Kur'an-ý Azîmüþþan yazýlsa ve semavat sahifelerinde dahi yýldýzlar ve güneþlerle diðer bir Kur'an-ý Kebir yazýlsa, ikisi müvazene edilse; elbette cevher-i ferd zerresinden yazýlan hurdebinî Kur'an, gökler yüzlerini yaldýzlayan Kur'an-ý Azîm ve Kebir'den acaibce ve san'atýn i'cazýnda geri deðil, belki bir cihette ileri olduðu gibi; aynen öyle de: Hâlýk-ý Kâinat'ýn kudretine nisbeten masnuiyetindeki garabet ve cezalet noktasýnda zühre çiçeði, Zühre yýldýzýndan geri deðil ve karýnca, filden aþaðý olmaz ve mikrop, gergedandan hilkatça daha acib ve arý sineði, hurma aðacýndan fýtrat-ý acibesiyle daha ileridir. Demek bir arýyý yaratan, bütün hayvanlarý yaratabilir. Bir nefsi dirilten, haþirde bütün insanlarý ihya edip haþir meydanýnda toplayabilir ve toplayacak. Hiçbir þey ona aðýr gelmez ki; gözümüz önünde gayet çabuk ve kolaylýkla her baharda haþrin yüzbin nümunelerini yaratýyor.</p><p> </p><p>
   Son cümle-i Arabiyenin gayet kýsacýk meali þudur: Yani; ehl-i dalalet, mezkûr basamaklarýn sarsýlmaz hakikatlarýný bilmediklerinden ve gayet çabuk ve gayet kolaylýkla birden mahlukat vücuda geldiklerinden, teþkili ve bir Sâniin hadsiz kudretiyle icadý, teþekkül ve kendi kendilerine vücud bulmak tevehhüm edip; hiçbir zihin, hattâ vehim dahi kabul etmediði ve her cihetle muhal ve imkânsýz hurafelerin kapýsýný kendilerine açmýþlar. Meselâ; o halde zîhayatýn herbir zerresine hadsiz bir kudret, bir ilim, herþeyi görecek bir göz ve her san'atý yapabilecek bir iktidar vermek lâzým gelir. Birtek ilahý kabul etmemekle, zerreler adedince ilaheleri mezheblerince kabul etmeðe mecbur olarak Cehennem'in esfel-i sâfilînine girmeðe müstehak düþerler.</p><p> </p><p>
   Amma ehl-i hidayet ise, geçen basamaklardaki kuvvetli hakikatlar ve sarsýlmaz hüccetler, selim kalblerine ve müstakim akýllarýna gayet kat'î kanaat ve kuvvetli îman ve aynelyakîn bir tasdik vermiþ ki, þüphesiz ve vesvesesiz itminan-ý kalb ile itikad ederler ki; yýldýzlar, zerreler, en küçük, en büyük; kudret-i Ýlahîye nisbeten farklarý yoktur ki, gözümüz önünde bu acaibler oluyor. Ve herbir acibe-i san'at مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin davasýný tasdik ve hükmü ayn-ý hak ve hakikat olduðuna þehadet ederler, lisan-ý hal ile Allahü Ekber derler. Biz dahi onlarýn adedince Al-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:544)</p><p> </p><p>
lahü Ekber deriz. Ve þu âyetin davasýný bütün kuvvet ve kanaatimizle tasdik ve hükmü ayn-ý hak ve nefs-i hakikat olduðuna hadsiz hüccetlerle þehadet ederiz.</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
اَللّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   [Risâle-i Nur nedir ve hakikatlar müvacehesinde Risâle-i Nur ve Tercümaný ne mahiyettedirler diye bir takriznamedir]</p><p> </p><p>
   Her asýr baþýnda hadîsçe geleceði tebþir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi' deðil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir þey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ý diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (A.S.M.) harfiyen ittiba' yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karýþtýrýlmak istenilen ebatýlý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:545)</p><p> </p><p>
ref' ve  ibtal ve dine vâki tecavüzleri redd ü imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ý Ýlahiyenin þerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. Ancak tavr-ý esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarýyla, zamanýn fehmine uygun yeni ikna' usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilât ile îfa-i vazife ederler.</p><p> </p><p>
   Bu memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarýyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddýký olurlar. Salabet-i îmaniyelerinin ve ihlaslarýnýn âyinedarlýðýný bizzât îfa ederler. Mertebe-i îmanlarýný fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ý Muhammediyenin (A.S.M.) tam âmili ve miþvar-ý Ahmediyenin (A.S.M.) ve hilye-i Nebeviyenin (A.S.M.) hakikî lâbisi olduklarýný gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakýmýndan ve sünnet-i Nebeviyeye (A.S.M.) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed'e (A.S.M.) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve nümune-i iktida teþkil ederler. Bunlarýn Kitabullah'ýn tefsiri ve ahkâm-ý diniyenin izahý ve zamanýn fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ý tevcihi sadedinde yazdýklarý eserler, kendi tilka-yý nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü deðildir, kendi zekâ ve irfanlarýnýn neticesi deðildir. Bunlar, doðrudan doðruya menba-i vahy olan Zât-ý Pâk-i Risalet'in (A.S.M.) manevî ilham ve telkinatýdýr. Celcelutiye ve Mesnevî-i Þerif ve Fütuh-ul Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ý kudsiyeye o zevat-ý âliþan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ý mukaddesenin, o âsâr-ý bergüzidenin tanziminde ve tarz-ý beyanýnda bir hisseleri vardýr; yani bu zevat-ý kudsiye, o mananýn mazharý, mir'atý ve ma'kesi hükmündedirler.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur ve Tercümanýna Gelince: Bu eser-i âlîþanda þimdiye kadar emsaline rastlanmamýþ bir feyz-i ulvî ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduðundan ve hiçbir eserin nail olmadýðý bir þekilde meþ'ale-i Ýlahiye ve þems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur'anýn füyuzatýna vâris olduðu meþhud olduðundan; onun esasý nur-u mahz-ý Kur'an olduðu ve evliyaullahýn âsârýndan ziyade feyz-i envar-ý Muhammedîyi (A.S.M.) hâmil bulunduðu ve Zât-ý Pâk-i Risalet'in ondaki hisse ve alâkasý ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahýn âsârýndan ziyade olduðu ve onun mazharý ve tercümaný olan manevî zâtýn mazhariyeti ve kemalâtý ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduðu güneþ gibi aþikâr bir hakikattýr.</p><p> </p><p>
   Evet o zât daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylýk bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve hakaik-i eþyaya ve esrar-ý kâinata ve hikmet-i Ýlahiyeye vâris kýlýnmýþtýr ki, þimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyaya kimse nail olmamýþtýr. Bu hârika-i il-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:546)</p><p> </p><p>
miyenin eþi aslâ mesbuk deðildir. Hiç þübhe edilemez ki; Tercüman-ý Nur, bu haliyle baþtan baþa iffet-i mücesseme ve þecaat-ý hârika ve istiðna-yý mutlak teþkil eden hârikulâde metanet-i ahlâkiyesi ile bizzât bir mu'cize-i fýtrattýr ve tecessüm etmiþ bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadýr.</p><p> </p><p>
   O zât-ý zîhavarýk daha hadd-i bülûða ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ý ilme meydan okumuþ, münazara ettiði erbab-ý ulûmu ilzam ve iskât etmiþ, her nerede olursa olsun vâki' olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüd etmeden cevab vermiþ, ondört yaþýndan itibaren üstadlýk pâyesini taþýmýþ ve mütemadiyen etrafýna feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmýþ, izahlarýndaki incelik ve derinlik ve beyanlarýndaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basiret ve nur-u hikmet, erbab-ý irfaný þaþýrtmýþ ve hakkýyla "Bediüzzaman" ünvan-ý celilini bahþettirmiþtir. Mezaya-yý âliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedî'nin (A.S.M.) neþrinde ve isbatýnda bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuþ olan böyle bir zât elbette Seyyid-ül Enbiya Hazretlerinin (A.S.M.) en yüksek iltifatýna mazhar ve en âlî himaye ve himmetine naildir. Ve þübhesiz o Nebiyy-i Akdes'in (A.S.M.) emr ve  fermanýyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envar ve hakaikýna vâris ve ma'kes olan bir zât-ý kerim-üs sýfattýr.</p><p> </p><p>
   Envar-ý Muhammediyeyi (A.S.M.) ve maarif-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ve füyuzat-ý þem'-i Ýlahîyi en müþa'þa bir þekilde parlatmasý ve Kur'anî ve hadîsî olan iþarat-ý riyaziyenin kendisinde müntehî olmasý ve hitabat-ý Nebeviyeyi (A.S.M.) ifade eden âyât-ý celilenin riyazî beyanlarýnýn kendi üzerinde toplanmasý delaletleriyle, o zât hizmet-i îmaniye noktasýnda risaletin bir mir'at-ý mücellasý ve þecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ý risaletin irsiyet noktasýnda son dehan-ý hakikatý ve þem'-i Ýlahînin hizmet-i îmaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduðuna þüphe yoktur.</p><p> </p><p>
Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin Elhüccetüzzehra ve Zühretünnur olan tek dersini dinleyen Nur Þakirdleri namýna</p><p> </p><p>
Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyr, Ceylân, Sungur, Tabancalý</p><p> </p><p>
   Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiblerinin hatýrlarýný kýrmaða cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risâle-i Nur þakirdlerinin þahs-ý manevîsi namýna kabul ettim.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:547)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا</p><p> </p><p>
   Çok Sevgili, Çok Mübarek, Çok Kýymetdar, Çok Müþfik üstadýmýz Efendimiz Hazretlerine!</p><p> </p><p>
   Ey irade-i cüz'iyesini tamamýyla terk edip her umûrunu irade-i Rabbaniyeye býrakan ve her zâhirî musibet ve sýkýntýda kader-i Ýlahînin merhamet ve hikmetini görüp kemal-i tevekkül ve teslimiyetle o cilve-i Rabbaniyenin dahi netaicini sabýr ile bekleyen muhterem üstad! Bazý yerlerde, ehl-i îmanýn nokta-i istinadýnýn yýkýlmaða baþladýðý ve bir kýsým esbab ve neþriyat, îmanýn erkânýna karþý muhalif cephe alýp, Allah'ý inkâr eden insanlar alenen ve tefahurla dolaþtýðý ve Kur'anýn evamirine muhalif hareket etmek ve manevî kuvvetlere inanmamak, icad ve tasni' hakkýný þuursuz, kör, saðýr tabiata vermek bir þiar-ý medeniyet ve irfan ve münevverlik telakki edildiði yürekler titreten þu dehþetli asýrda, Kur'anýn bir mu'cize-i maneviyesi olan Risâle-i Nur'u te'lif ederek muzdarib ve îman âb-ý hayatýna muhtaç pekçok bîçare gönüllere panzehir hükmünde olan devalarýný vererek onlara saadet-i ebediyeyi müjdeleyen ve davalarýný gayet kat'î bürhan ve hüccetlerle isbat eden, hakikat cadde-i kübrasýnda kudsî ve muazzez rehberimiz ve اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sýrrýyla Risâle-i Nur ile îmanlarýný kurtaran yüzbinler Nur talebesinin hasenatýnýn bir misli defter-i a'maline geçen faziletmeab efendimiz!</p><p> </p><p>
   Nasýlki Cenab-ý Hak, Denizli hapsinin sýkýntýlarýný hiçe indirecek derecede þifa-bahþ olan Meyve Risalesi'ni orada ihsan etmiþ ve gülün çiçeðindeki gayet þirin rayihasý, dikeninin acýsýný hiçe býraktýðý gibi, fâni sýkýntýlarýnýzý izale etmiþti; aynen öyle de, yine kerim olan Rahîm-i Zülcemal Hazretleri, Denizli hapsinin bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:548)</p><p> </p><p>
 aylýk sýkýntýsýna bir günlük maddî ýzdýrabý mukabil gelen bu Afyon hapishanesinde siz sevgili üstadýmýz eliyle tiryak ve panzehir hükmünde tevhid, tahmid ve istiane ve risalet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) tasdik ve muazzam hüccetlerini ihsan etmiþ bulunuyor. Okumak ve yazmayý Risâle-i Nur'un feyziyle öðrenen çok kusurlu talebeleriniz bizler, bu üç küçük risaleyi -çam çekirdeðinin koca çam aðacýnýn fihristesini, proðramýný içinde sakladýðý misillü- hem Risâle-i Nur'un hakkaniyetinin kat'î bir hücceti, hem bir nevi hülâsat-ül hülâsasý olarak telakki ettik.</p><p> </p><p>
   Fezailini tariften âciz bulunduðumuz, fakat okumasý ruhumuzda pek büyük bir inþiraha vesile olan ve maddî elemlerimizi sürura kalbeden ve îman bahçesinden hadsiz meyveleri getiren bu üç küçük risaleden birisi, zamanýmýzdaki mevcud küfür, dalalet, tabiat karanlýklarýný daðýtacak ve izale edecek onbir hüccet-i tevhidi; ikincisi; Risâle-i Nur'un bütün müvazenelerinin menbaý ve esasý ve üstadý içinde bulunan Fatiha-i Þerife'nin îmanî ve kudsî hüccetlerini hâvi bir þirin tefsirini; üçüncüsü, yine Afyon Medrese-i Yusufiyesinde siz sevgili üstadýmýzýn kalb-i mübareklerine hutur eden risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) dair kýsmýnýn gayet parlak ve tam bir itminan temin eden bir mükemmel tercümesini beyan buyuruyordu.</p><p> </p><p>
   Hiçbir cihette hiçbir þeye liyakatýmýz olmayan bizler, bütün kuvvetimizle neþrine çalýþacaðýmýz bu mahiyetteki eserlerinizi aldýk. Cenab-ý Hakk'a hadsiz þükür ederek "Ya Erhamerrâhimîn! üstadýmýzdan ebediyen razý ol!" diye dua ettik.</p><p> </p><p>
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
Risâle-i Nur Talebeleri namýna</p><p> </p><p>
Zübeyr, Ceylân, Sungur, Ýbrahim</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 549)</p><p> </p><p>
ELHUBET-ÜÞ-ÞÂMÝYE  Namýndaki Arabî Dersin</p><p> </p><p>
Tercümesinden  Mukaddimesidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   (Kýrk sene evvel Þam'daki Câmi-i Emevî'de Þam ulemasýnýn ýsrariyla  içinde yüz ehl-i ilim bulunan onbin adama yakýn bir azîm cemaate verilen bu Arabî ders risalesindeki hakikatlarý bir hiss-i kablelvuku ile Eski Said hissetmiþ, kemal-i kat'iyetle müjdeler vermiþ ve pek yakýn bir zamanda o hakikatlar görünecek zannetmiþ. Halbuki iki harb-i umumî ve yirmibeþ sene bir istibdad-ý mutlak, o hiss-i kablelvukuun kýrk elli sene te'hirine sebeb olmuþ; ve þimdi o zamandaki verdiði haberlerin aynen tezahürleri Âlem-i Ýslâmiyette baþlamýþ. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamaný geçmiþ eski bir hutbe deðil, belki doðrudan doðruya 1327'ye bedel, 1371'de ve Câmi-i Emevî yerine âlem-i Ýslâm câmiinde üçyüz yetmiþ milyon bir cemaate hakikatlý ve taze bir ders-i içtimaî ve Ýslâmîdir, diye tercümesini neþretmek zamanýdýr tahmin ederim.)</p><p> </p><p>
   Gayet mühim bir suale verilen çok ehemmiyetli bir cevabý burada yazmaða münasebet geldi. Çünki kýrk sene evvel Eski Said, o dersinde bir hiss-i kablelvuku ile Risâle-i Nur'un hârika derslerini ve tesiratýný görmüþ gibi bahsediyor. Onun için o sual ve cevabý yazacaðýz. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Çoklar tarafýndan hem bana, hem bazý Nur kardeþlerime sual etmiþler ve ediyorlar ki:</p><p> </p><p>
   "Neden bu kadar muarýzlara karþý ve muannid feylesoflara ve ehl-i dalalete mukabil Risâle-i Nur maðlub olmuyor? Milyonlar kýymettar hakikî kütüb-ü îmaniye ve Ýslâmiyenin</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 550)</p><p> </p><p>
 intiþarlarýna bir derece sed çektikleri halde; sefahet ve hayat-ý dünyeviyenin lezzetleriyle çok bîçare gençleri ve insanlarý hakaik-i îmaniyeden mahrum býraktýklarý halde; en þiddetli hücum ve en gaddarane muamele ve en ziyade yalanlarla ve aleyhinde yapýlan propagandalarla Risâle-i Nur'u kýrmak, insanlarý ondan ürkütmek ve vazgeçirmeye çalýþtýklarý halde; hiçbir eserde görülmediði bir tarzda Risâle-i Nur'un intiþarý, hattâ çoðu el yazmasý ile altýyüz bin nüsha risalelerinden kemal-i iþtiyak ile perde altýnda intiþar etmesi ve dâhil ve hariçte kemal-i iþtiyak ile kendini okutturmasý hikmeti nedir? Sebebi nedir?" diye bu mealde çok suallere karþý "Elcevap" deriz ki:</p><p> </p><p>
   Kur'an-ý Hakîm'in sýrr-ý i'cazýyla hakikî bir tefsiri olan Risâle-i Nur; bu dünyada bir manevî cehennemi, dalalette gösterdiði gibi; îmanda dahi bu dünyada manevî bir cennet bulunduðunu isbat ediyor. Ve günahlarýn ve fenalýklarýn ve haram lezzetlerin içinde, manevî elîm elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaik-i þeriatýn amelinde cennet lezaizi gibi manevî lezzetler bulunduðunu isbat ediyor. Sefahet ehlini ve dalalete düþenlerini -o cihetle- aklý baþýnda olanlarýný kurtarýyor. Çünki bu zamanda iki dehþetli hal var:</p><p> </p><p>
   Birincisi: âkibeti görmiyen ve  bir dirhem hazýr lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ý insaniye akýl ve fikre galebe ettiðinden, ehl-i sefaheti sefahetinden kurtarmanýn çare-i yegânesi; ayný lezzetinde elemini gösterip hissini maðlub etmektir. Ve يَسْتَحِبّوُنَ اْلحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلآخِرَةِ  آ   âyetinin iþaretiyle; bu zamanda âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiði halde, dünyevî kýrýlacak þiþe parçalarýný ona tercih etmek, ehl-i îman iken ehl-i dalalete o hubb-u dünya ve o sýr için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanýn çare-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azabýný ve elemlerini göstermekle olur ki; Risâle-i Nur o meslekten gidiyor.</p><p> </p><p>
   Yoksa bu zamandaki küfr-ü mutlakýn ve fenden gelen dalâletin ve sefahetten gelen tiryakiliðin inadý karþýsýnda, Cenab-ý Hakk'ý tanýttýrdýktan sonra ve Cehennem'in vücudunu isbat ile ve onun azâbý ile insanlarý fenalýktan, seyyiattan vazgeçirmek; ondan, belki yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldýktan sonra da, "Cenab-ý Hak Gafur-ur Rahîm'dir, hem Cehennem pek uzaktýr" der, sefahetine devam edebilir. Kalbi, ruhu hissiyatýna maðlub olur. Ýþte Risâle-i Nur'daki ekser müvazeneler küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanlarý dahi o menhus, gayr-ý meþru lezzetlerden ve sefahetlerden</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 551)</p><p> </p><p>
bir nefret verip aklý baþýnda olanlarý tevbeye sevkeder. O müvazenelerden Altýncý, Yedinci, Sekizinci Sözlerdeki küçük müvazeneler ve Otuzikinci Söz'ün Üçüncü Mevkýfý'ndaki uzun müvazene; en sefih ve dalalette giden adamý da ürkütüyor, dersini kabul ettiriyor. Meselâ: Âyet-i Nur'daki seyahat-ý hayaliye ile hakikat olarak gördüðü vaziyetleri gayet kýsaca iþaret edeceðiz. Tafsilini isteyen Sikke-i Gaybiye'nin âhirindeki 256'dan 259'uncu sahifeye kadar baksýn.</p><p> </p><p>
    Ezcümle: O seyahat-ý hayaliyede, rýzka muhtaç hayvanat âlemini gördüðüm vakit, maddî felsefe ile baktým. Hadsiz ihtiyacat ve þiddetli açlýklarýyla beraber za'f ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acýklý ve elîm gösterdi. Ehl-i dalalet ve gafletin gözüyle baktýðýmdan feryad eyledim. Birden hikmet-i Kur'aniye ve îmanýn dürbünü ile gördüm:Rahman ismi Rezzak burcunda, parlak bir güneþ gibi tulû' etti. O aç, bîçare zîhayat âlemini rahmet ýþýðýyla yaldýzladý. Sonra hayvanat âlemi içinde, yavrularýn za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çýrpýndýklarý hazîn ve elîm ve herkesi rikkat ve acýmaða getirecek bir karanlýk içinde diðer bir âlemi gördüm. Ehl-i dalâletin nazarýyla baktýðýma eyvah dedim. Birden îman bana bir gözlük verdi, gördüm ki: Rahîm ismi þefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve þirin bir surette o acý âlemi sevinçli âleme çevirip ýþýklandýrdý ki; þekva ve acýmak ve hüzünden gelen göz yaþlarýmý, sevinç ve þükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.</p><p> </p><p>
   Sonra sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl-i dalâletin dürbünü ile baktým. O âlemi o kadar karanlýklý, dehþetli gördüm ki; en derin kalbimden feryad ettim. "Eyvah!" dedim. Çünki insanlarda ebede uzanýp giden arzularý, emelleri ve kâinatý ihata eden tasavvurat ve efkârlarý ve ebedî beka ve saadet-i ebediyeyi ve Cennet'i gayet ciddî isteyen himmetleri ve fýtrî istidadlarý ve fýtrî had konulmayan, serbest býrakýlan kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçlarý ve za'f ve aczleriyle beraber hücumlarýna maruz kaldýklarý hadsiz musibet ve a'dalarý ile beraber gayet kýsa bir ömür, hergün ve her saat ölüm endiþesi altýnda, gayet daðdaðalý bir hayat, yaþamak için gayet periþan bir maiþet içinde kalbe, vicdana en elîm ve en müdhiþ halet olan mütemadî zeval ve firak belasýný çekmek içinde ehl-i gaflet için zulümat-ý ebediye kapýsý suretinde görülen  kabre ve mezaristana bakýyorlar. Birer birer ve taife taife o zulümat kuyusuna atýlýyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu insan âlemini bu zulümat içinde gördüðüm anda, kalb ve ruh ve aklýmla, bütün letaif-i insaniyem, belki bütün zerrat-ý vücudum feryad ile aðlamaða hazýr iken, birden Kur'an'dan gelen Nur ve kuvvet-i îman o dalâlet gözlüðünü kýrdý, kafama bir göz verdi. Gördüm ki:</p><p> </p><p>
   Cenab-ý Hakk'ýn Âdil ismi Hakîm</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 552)</p><p> </p><p>
burcunda, Rahman ismi Kerim burcunda, Rahîm ismi Gafur, burcunda -yani manasýnda-  Bâis ismi,  Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda birer güneþ gibi tulû' ettiler. O karanlýklý insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umumunu ýþýklandýrdýlar, þenlendirdiler. Cehennemî haletleri daðýtýp, nuranî âhiret âleminden pencereler açýp o periþan insan dünyasýna nurlar serptiler. Zerrat-ý kâinat adedince, "Elhamdülillah, Eþþükrülillah" dedim. Ve aynelyakîn gördüm ki; îmanda manevî bir cennet ve dalâlette manevî bir cehennem bu dünyada da vardýr, yakînen bildim.</p><p> </p><p>
   Sonra küre-i arzýn âlemi göründü. O seyahat-ý hayaliyemde dine itaat etmeyen felsefenin karanlýklý kavanin-i ilmiyeleri, hayalime dehþetli bir âlem gösterdi. Yetmiþ defa top güllesinden daha sür'atli hareketiyle, yirmibeþ bin sene mesafeyi bir senede gezip devreden ve her vakit daðýlmaða ve parçalanmaya müstaid ve içi zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaþlý Küre-i Arz içinde ve o dehþetli gemi üstünde kâinatýn hadsiz boþluðunda seyahat eden bîçare nev'-i insan vaziyeti, bana vahþetli bir karanlýk içinde göründü. Baþým döndü, gözüm karardý. Felsefenin gözlüðünü yere vurdum, kýrdým. Birden hikmet-i Kur'aniye ile ýþýklanmýþ bir göz ile baktým, gördüm ki:</p><p> </p><p>
   Hâlýk-ý Arz ve Semavat'ýn Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve (Rabb-üs Semavati ve-l Arz) ve (Müsahhir-üþ Þemsi ve-l Kamer) isimleri Rahmet, Azamet, Rubûbiyet Burçlarýnda güneþ gibi tulû' ettiler. O karanlýklý, vahþetli, dehþetli âlemi öyle ýþýklandýrdýlar ki; o halette, benim îmanlý gözüme küre-i arz gayet muntazam, müsahhar, mükemmel, hoþ, emniyetli, herkesin erzaký içinde bir seyahat gemisi ve tenezzüh ve keyif ve ticaret için müheyya edilmiþ ve zîruhlarý güneþin etrafýnda, memleket-i Rabbaniyede gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün mahsulatýný rýzýk isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyare, bir þimendifer hükmünde gördüm. Küre-i arzýn zerratý adedince "Elhamdülillahi alâ nimet-il îman" dedim.</p><p> </p><p>
   Ýþte buna kýyasen Risâle-i Nur'da pekçok müvazenelerle ehl-i sefahet ve dalâlet, dünyada dahi bir manevî cehennem içinde azab çektiklerini ve ehl-i îman ve salahat, dünyada dahi bir manevî cennet içinde, Ýslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve îmanýn tecelliyatýyle ve cilveleriyle, manevî cennet lezzetleri tadabilirler. Belki derece-i îmanlarýna göre istifade edebilirler. Fakat, bu fýrtýnalý zamanýn hissi iptal eden ve beþerin nazarýný âfâka daðýtan ve boðan cereyanlar, iptal-i his nev'inden bir sersemlik vermiþ ki; ehl-i dalalet manevî azabýný muvakkaten tam</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 553)</p><p> </p><p>
hissedemiyor. Ehl-i hidayete dahi gaflet basýyor, hakikî lezzetini takdir edemiyor.</p><p> </p><p>
   Bu asýrda ikinci dehþetli hâl: Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletler ve küfr-ü inadîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek azdý. Onun için eski Ýslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meþkuku çabuk izale ederlerdi. Allah'a îman umumî olduðundan, Allah'ý tanýttýrmakla ve Cehennem azabýný ihtar etmekle çoklarý sefahetlerden, dalaletlerden vazgeçebilirlerdi. Þimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, þimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve ilim ile dalalete girip inad ve temerrüd ile hakaik-i îmana karþý çýkana nisbeten þimdi yüz derece ziyade olmuþ. Bu mütemerrid inadçýlar, firavunluk derecesinde bir gurur ile ve dehþetli dalaletleriyle hakaik-i îmaniyeye karþý muaraza ettiklerinden, elbette bunlara karþý atom bombasý gibi -bu dünyada onlarýn temellerini parça parça edecek- bir hakikat-ý kudsiye lâzýmdýr ki; onlarýn tecavüzatýný durdursun ve bir kýsmýný îmana getirsin.</p><p> </p><p>
   Ýþte Cenab-ý Hakk'a hadsiz þükürler olsun ki; bu zamanýn tam yarasýna bir tiryak olarak Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn bir mu'cize-i maneviyesi ve lemaatý bulunan Risâle-i Nur pekçok müvazenelerle, en dehþetli muannid mütemerridleri, Kur'an'ýn elmas kýlýncý ile kýrýyor. Ve kâinat zerreleri adedince vahdaniyet-i Ýlahiyeye ve îmanýn hakikatlarýna hüccetleri, delilleri gösteriyor ki; yirmibeþ seneden beri en þiddetli hücumlara karþý maðlub olmayýp galebe etmiþ.</p><p> </p><p>
   Evet Risâle-i Nur'da îman ve küfür müvazeneleri ve hidayet ve dalâlet mukayeseleri, bu mezkûr hakikatý bilmüþahede isbat ediyor. Meselâ: Yirmiikinci Söz'ün Ýki Makamýnýn Bürhanlarý ve Lem'alarýna.. ve Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkýfý'na ve Otuzüçüncü Mektub'un Pencerelerine ve Asâ-yý Musa'nýn onbir Hüccetine, sair müvazeneler kýyas edilse ve dikkat edilse, anlaþýlýr ki; bu zamanda küfr-ü mutlaký ve mütemerrid dalâletin inadýný kýracak, parçalayacak Risâle-i Nur'da tecelli eden hakikat-ý Kur'aniyedir.</p><p> </p><p>
   Ýnþâallah nasýl Týlsýmlar Mecmuasý'nda, dinin mühim týlsýmlarýný ve hilkat-ý âlemin muammalarýný keþfeden parçalar, o mecmuada toplanmýþ. Aynen öyle de, ehl-i dalâletin dünyada dahi cehennemlerini ve ehl-i hidayetin dünyada  dahi lezaiz-i cennetlerini gösteren ve îman Cennet'in bir manevî çekirdeði ve küfür ise Cehennem zakkumunun bir tohumu olduðunu gösteren Nur'un o gibi parçalarý, kýsacýk bir tarzda bir mecmuacýk olarak yazýlacak ve Ýnþâallah neþredilecek.</p><p> </p><p>
Said Nursi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:554)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk, Sarsýlmaz, Sebatkâr, Fedakâr, Vefadâr Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bilirsiniz ki Ankara ehl-i vukufu Risâle-i Nur'a ait kerametleri ve iþaret-i gaybiyeleri inkâr edememiþler. Yalnýz, yanlýþ olarak o kerametlerde hissedar zannedip itiraz ederek, "Böyle þeyler kitabda yazýlmamalý idi, keramet izhar edilmez." diye hafif bir tenkide mukabil müdafaatýmda onlara cevaben demiþtim ki:</p><p> </p><p>
   Onlar bana ait deðil ve o kerametlere sahib olmak benim haddim deðil. Belki Kur'anýn mu'cize-i maneviyesinin tereþþuhatý ve lem'alarýdýr ki hakikî bir tefsiri olan Risâle-i Nur'da kerametler þeklini alarak, þakirdlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye etmek için ikramat-ý Ýlahiye nev'indendir. Ýkram ise, izharý bir þükürdür, caizdir, hem makbuldür.</p><p> </p><p>
   Þimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen cevabý bir parça izah edeceðim. Ve "ne için izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahþidat yapýyorum ve ne için birkaç aydýr bu mevzuda çok ileri gidiyorum. Ekser mektublar o keramete bakýyor?" diye sual edildi.</p><p> </p><p>
   Elcevap: Risâle-i Nur'un hizmet-i îmaniyesinde bu zamanda binler tahribatçýlara mukabil yüzbinler tamiratçý lâzým gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtib ve yardýmcý bulunmak ihtiyaç varken, deðil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i idare takdir ile ve teþvik ile yardým ve temas etmek zarurî iken ve o hizmet-i îmaniye hayat-ý bâkiyeye baktýðý için hayat-ý fâniyenin meþgalelerine ve faidelerine tercih etmek ehl-i îmana vâcib iken, kendimi misal alarak derim ki: Beni herþeyden ve temastan ve yardýmcýlardan men'etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bü-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:555)</p><p> </p><p>
tün kuvvetleriyle arkadaþlarýmýn kuvve-i maneviyelerini kýrmak ve benden ve Risâle-i Nur'dan soðutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garib, kimsesiz bîçareye, binler adamýn göreceði vazifeyi (baþýna) yüklemek ve bu tecrid ve tazyiklerde maddî bir hastalýk nev'inde insanlar ile temas ve ihtilattan çekilmeðe mecbur olmak, hem o derece tesirli bir tarzda halklarý ürküttürmek ile kuvve-i maneviyeyi kýrmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarým haricinde bütün o manilere karþý Risâle-i Nur þakirdlerinin kuvve-i maneviyelerinin takviyesine medar ikramat-ý Ýlahiyeyi beyan ederek Risâle-i Nur etrafýnda manevî bir tahþidat yaptýrmak ve Risâle-i Nur kendi kendine, tek baþýyla (baþkalarýna muhtaç olmayarak) bir ordu kadar kuvvetli olduðunu göstermek hikmetiyle bu çeþit þeyler bana yazdýrýlmýþ. Yoksa, hâþâ kendimizi satmak ve beðendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruþluk etmek ise; Risâle-i Nur'un ehemmiyetli bir esasý olan ihlas sýrrýný bozmaktýr. Ýnþâallah Risâle-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiði, hem kýymetini tam gösterdiði gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarýmýzý afvettirmeðe vesile olacaktýr. Umum kardeþlerimin ve hemþirelerimin, hâssaten dualarý makbul ve mübarek masumlar taifesi ve muhterem ihtiyarlar cemaatinden herbirerlerine binler selâm ve dua ederek Ramazan-ý Þeriflerini tebrik ederiz, dualarýný rica ederiz.</p><p> </p><p>
Hasta kardeþiniz</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Bu âciz kardeþiniz, hem itiraz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki: Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn feyziyle Yeni Said hakaik-i îmaniyeye dair o derece mantýkça ve hakikatça bürhanlar zikrediyor ki; deðil müslüman ulemasý, belki en muannid Avrupa feylesoflarýný da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risâle-i Nur'un kýymet ve ehemmiyetine iþarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ý Azam'ýn (R.A.) ihbaratý nev'inden, Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan dahi bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risâle-i Nur'a nazar-ý dikkati celbetmesine mana-yý iþarî tabakasýndan rumuz ve imalarý, i'cazýnýn þe'nindendir. Ve o lisan-ý gaybýn belâgat-ý mu'cizekâranesinin muktezasýdýr.</p><p> </p><p>
   Evet Eskiþehir hapishanesinde dehþetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye çok muhtaç olduðumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: "Risâle-i Nur'un makbuliyetine eski evliyalardan þahid getiriyorsun. Halbuki  وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ  اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ  sýrrýyla en ziyade bu mes'elede söz sahibi Kur'andýr. Acaba Risâle-i</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:556)</p><p> </p><p>
Nur'u Kur'an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakýyor?" denildi. O acib sual karþýsýnda bulundum. Ben de Kur'andan istimdad eyledim. Birden otuzüç âyetin mana-yý sarihinin teferruatý nev'indeki tabakattan mana-yý iþarî tabakasýndan (ve o mana-yý iþarî külliyetinde dâhil) bir ferdi Risâle-i Nur olduðunu ve dühûlüne ve medar-ý imtiyazýna birer kuvvetli karine bulunmasýný bir saat zarfýnda hissettim. Ve bir kýsmý bir derece izahlý ve bir kýsmýný mücmelen gördüm. Kanaatýma hiçbir þek ve þüphe ve vehim ve vesvese kalmadý. Ve ben de ehl-i îmanýn îmanýný Risâle-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat'î kanaatýmý yazdým ve has kardeþlerime mahrem tutulmak þartýyla verdim. Ve o risalede biz demiyoruz ki, âyâtýn mana-yý sarihi budur. Tâ hocalar فِيهِ نَظَرٌ desin. Hem dememiþiz ki mana-yý iþarînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mana-yý sarihinin tahtýnda müteaddid tabakalar var. Bir tabakasý da mana-yý iþarî ve remzîdir. Ve o mana-yý iþarî de bir küllîdir, her asýrda cüz'iyatlarý var. Ve Risâle-i Nur dahi bu asýrda o mana-yý iþarî tabakasýnýn külliyetinde bir ferddir ve o ferdin kasden bir medar-ý nazar olduðuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceðine, eskiden beri ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiþ iken, Kur'anýn âyetine veya sarahatine deðil incitmek, belki i'caz ve belâgatýna hizmet ediyor. Bu nevi iþarat-ý gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatýn nihayetsiz iþarat-ý Kur'aniyeden had  ve hesaba gelmeyen istihraclarýný inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.</p><p> </p><p>
   Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamýn elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiðrab ve istib'ad edip böyle itiraz eden zât, eðer buðday tanesi kadar çam çekirdeðinden dað gibi çam aðacýný halkeylemek azamet ve kudret-i Ýlahiyeye delil olduðunu düþünse, elbette bizim gibi âciz-i mutlak ve fakir-i mutlakta böyle ihtiyac-ý þedid zamanýnda böyle bir eser zuhuru, vüs'at-i rahmet-i Ýlahiyeye delildir demeye mecbur olur. Ben sizi ve mu'terizleri Risâle-i Nur'un þeref ve haysiyetiyle temin ediyorum ki: Bu iþaretler ve evliyanýn îmalý haberleri, remizleri, beni daima þükre ve hamde ve kusurlarýmdan istiðfara sevketmiþ. Hiçbir vakitte ve hiçbir dakika nefs-i emmareme medar-ý fahr ve   gurur olacak bir enaniyet ve benlik vermediðini, size bu yirmi sene hayatýmýn gözünüz önünde tereþþuhatýyla isbat ediyorum. Evet bu hakikatla beraber insan kusurdan, nisyandan hâlî deðil. Benim bilmediðim çok kusurlarým var. Belki de fikrim karýþmýþ, risalelerde bazý hatalar olmuþ. Fakat Kur'an'ýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:557)</p><p> </p><p>
 hurufat-ý kudsiyesinin yerine beþerin tercümesini ikame perdesi altýnda, noksan huruflarla yeni hat altýnda tahrifkârane ehl-i dalaletin te'vilat-ý fasideleri âyâtýn sarahatýný incitmelerine bakmýyor gibi, bîçare mazlum bir adamýn kardeþlerinin îmanýný kuvvetlendirmek için bir nükte-i i'caziyeyi beyan ettiði için hizmet-i îmaniyesine fütur verecek derecede itiraz, elbette deðil ehl-i hakikat zâtlar belki zerre mikdar insafý bulunan itiraz edemez.</p><p> </p><p>
   Bunu da ilâveten beyan ediyorum. Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlý milyonlarla fedakârlarý bulunan meþrebler, meslekler, tarîkatlar, bu dehþetli dalalet hücumuna karþý zâhiren maðlubiyete düþtükleri halde benim gibi yarým ümmî ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altýnda, karakol karþýsýnda ve müdhiþ, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risâle-i Nur'a sahib deðildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doðrudan doðruya Kur'an-ý Hakîm'in bu zamanda bir nevi mu'cize-i maneviyesi olarak rahmet-i Ýlahiye tarafýndan ihsan edilmiþtir. O adam, binler arkadaþýyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmýþlar. Her nasýlsa birinci tercümanlýk vazifesi ona düþmüþ. Onun fikri ve ilmi ve zekâsýnýn eseri olmadýðýna delil, Risâle-i Nur'da öyle parçalar var ki, bazý altý saatte, bazý iki saatte, bazý bir saatte, bazý on dakikada yazýlan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in (R.A.) (Haþiyecik) kuvve-i hâfýzasý da beraber olmak þartýyla o on dakika iþi on saatte fikrim ile yapamýyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadýmla, zihnimle yapamýyorum ve o bir günde altý saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben ve ne de en müdakkik dindar feylesoflar altý günde o tahkikatý yapamazlar ve hâkeza...</p><p> </p><p>
   Demek biz müflis olduðumuz halde, gayet zengin bir mücevherat dükkânýnýn dellâlý ve bir hizmetçisi olmuþuz. Cenab-ý Hak fazl  ve  keremiyle þu hizmette hâlisane, muhlisane bizi ve umum Risâle-i Nur talebelerini daim ve muvaffak eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyid-il Mürselîn.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
--------------------------</p><p> </p><p>
   (Haþiyecik): Bazý müstensihler, bu bîçare Said hakkýnda (R.A.) kelimesini bir dua niyetiyle yazmýþlar. Ben bozmak istedim, hatýra geldi ki: "Allah razý olsun" manasýnda bir duadýr, iliþme. Ben de bozmadým.</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6402</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:35:21 +0000</pubDate></item><item><title>14. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6403-14-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Ondördüncü Þua</p><p> </p><p>
Ýfademin Kýsacýk Bir Tetimmesi</p><p> </p><p>
  Afyon Mahkemesine beyan ediyorum ki:</p><p> </p><p>
  Nazarýnýza ve kanun adaletine takdim edilen ifademde bulunan; üç vecihle kanunsuz menzilimi basmak, beni sorguya çekmek ve tevkif etmek; üç büyük mahkemelerin hürmetlerini kýrmak ve haysiyet ve adaletlerine iliþmektir, belki istihfaf etmektir.</p><p> </p><p>
  Çünki üç mahkeme ve üç ehl-i vukufun, iki sene, yirmi senelik kitablarýmý ve mektublarýmý inceden inceye tedkikinden sonra; ittifakla hem bize beraet verildi, hem kitablarýmýz ve mektublarýmýz iade edildi. Ve beraetten sonra üç sene fevkalâde bir inziva ve þiddetli bir tarassud altýnda haftada yalnýz zararsýz bir mektub bazý dostlarýma yazardým. Dünya ile alâkam kesilmiþ gibi idi ki, serbestiyet verildiði halde memleketime gitmedim. Þimdi ayný mes'elede o üç mahkemenin âdilane hükümlerini hiçe saymak gibi mes'eleyi tazelendirmek, onlarýn þerefini kýrýyor. Benim hakkýmda adalet eden o mahkemelerin haysiyetini muhafaza için mahkemenizden rica ederim. O ayný mes'ele olan "Risâle-i Nur" ve "cem'iyetçilik" ve "tarîkatçýlýk" ve "ihlâl-i emniyet ve asayiþi bozmak" ihtimalinden baþka bir sebeb, bir mes'ele bulunuz, beni onunla muahaze ediniz. Benim kusurlarým çoktur. Ben de size mes'uliyetime dair yardým edeceðime dair karar verdim. Çünki hapsin haricinde hapisten çok ziyade azab çektim. Þimdi benim için medar-ý rahat; ya kabir, ya hapistir. Hakikaten hayattan usandým. Bu yirmi sene haps-i münferiddeki tazib ve iþkenceli tarassudlar, ihanetler artýk yeter. Sonra gayretullaha dokunur, bu vatana yazýk olur. Sizlere hatýrlatýyorum. Bizim en metin melce' ve siperimiz:</p><p> </p><p>
حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ*</p><p> </p><p>
 حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 346)</p><p> </p><p>
AFYON HÜKÛMET VE MAHKEMESÝNE VE ZÂBITASINA DAHA BÝRKAÇ NOKTA MÂRÛZÂTIM VAR.</p><p> </p><p>
  Birincisi: Ekser enbiyânýn þarkta ve Asya'da zuhurlarý ve aðleb-i hükemânýn garbta ve Avrupa'da gelmeleri, kader-i ezeliyenin bir iþâetidir ki; Asya'da din hâkimdir. Felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen, Asya'da hüküm süren dindar olmazsa da din lehine çalýþanlara iliþmemeli, belki teþvik etmelidir.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Kur'an-ý Hakîm bu zemin kafasýnýn aklý ve kuvve-i müfekkiresidir. Eðer el'iyâzübillâh, Kur'ân küre-i arzýn baþýndan çýksa, arz divâne olacak, akýldan boþ kalan kafasýný bir seyyareye çarpmasý, bir kýyamet kopmasýna sebeb olmasý akýldan uzak deðildir. Evet Kur'an arþý ferþ ile baðlamýþ bir zincir, bir hablullahtýr. Cazibe-i umumiyeden ziyade, zemini muhafaza ediyor. Ýþte bu Kur'ân-ý Azîmüþþân'ýn hakikî ve kuvvetli bir tefsiri olan Risâle-i Nur; bu asýrda bu vatanda bu millete, yirmi seneden beri tesirini göstermiþ büyük bir nimet-i Ýlâhiye ve sönmez bir mu'cize-i Kur'âniyedir. Hükûmet ona iliþmek ve talebelerini ondan ürkütüp vazgeçirmek deðil, belki himaye etmek ve okunmasýna teþvik etmek gerektir.</p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Ehl-i îmandan bütün gelenler, maziye gidenlere maðfiret dualarýyla ve hasenatlarýný onlarýn ruhlarýna baðýþlamalarýyla yardýmlarýna binâen Denizli Mahkemesinde demiþtim:</p><p> </p><p>
  Mahkeme-i kübrada milyarlar ehl-i îman olan davacýlar tarafýndan Kur'ân hakikatlarýna hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve periþan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki: "Serbestiyet kanunuyla dinsizlerin, komünistlerin neþriyatlarýna ve anarþiliði yetiþtiren cem'iyetlerine müsamahakârane bakýp iliþmediðiniz halde, vataný ve milleti anarþistlikten ve dinsizlik ve ahlâksýzlýktan ve vatandaþlarýný ölümün idam-ý ebedîsinden kurtarmaða çalýþan Risâle-i Nur ve talebelerini, hapisler ve tazyiklerle periþan etmek istediniz!" diye sizlerden sorulsa ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz! Onlara demiþtim. O zaman o insaflý, adaletli zâtlar bizi beraet ettirdiler, adliyenin adaletini gösterdiler.</p><p> </p><p>
  Dördüncüsü: Ben bekliyordum ki: Ya Ankara veya Afyon beni sorguda -pek büyük mes'eleler için, Nurlarýn o mes'elelere hizmeti cihetinde- bir meþveret dairesine alýp bir sual ve cevab be</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 347)</p><p> </p><p>
klerdim. Evet, üçyüz elli milyon müslümanlarýn eski kardeþliðini ve muhabbetini ve hüsn-ü zannýný ve manevî yardýmlarýný bu memleketteki millete kazandýracak çareleri bulmak ki, en kuvvetli çare ve vesilesi Risâle-i Nur olduðuna bir emaresi þudur:</p><p> </p><p>
  Bu sene Mekke-i Mükerreme'de gayet büyük bir âlim hem Hind lisanýna, hem Arab lisanýna Nur'un büyük mecmualarýný tercüme edip Hindistan'a ve Arabistan'a göndererek en kuvvetli nokta-i istinadýmýz olan vahdet ve uhuvvet-i Ýslâmiyeyi temine çalýþtýðý gibi, Türk milletinin daima dinde ve îmanda ileri olduðunu Nur Risaleleri ile gösteriyor, demiþler.</p><p> </p><p>
  Hem beklerdim ki; "vatanýmýzda anarþiliðe inkýlab eden komünist tehlikesine karþý Nurlarýn hizmeti ne derecededir ve bu mübarek vatan bu dehþetli seyelandan nasýl muhafaza edilecek?" gibi dað misillü mes'elelerin sorulmasýnýn lüzumu varken, sinek kanadý kadar ehemmiyeti olmayan ve hiç bir medar-ý mes'uliyet olmayan cüz'î ve þahsî ve garazkârlarýn iftiralarýyla habbe, kubbeler yapýlmýþ mes'eleler için bu aðýr þerait altýnda hiç ömrümde çekmediðim bir periþaniyetime sebebiyet verildi. Bize üç mahkemenin sorduðu ve beraet verdiði ayný mes'elelerden ve âdi ve þahsî bir-iki mes'ele için manasýz sualler edildi.</p><p> </p><p>
  Beþincisi: Risâle-i Nur'la mübareze edilmez, o maðlub olmaz. Yirmi senedir en muannid feylesoflarý susturuyor. Ýman hakikatlarýný güneþ gibi gösteriyor. Bu memlekette hükmeden, onun kuvvetinden istifade etmek gerektir.</p><p> </p><p>
  Altýncýsý: Benim ehemmiyetsiz þahsýmýn kusurlarýyla beni çürütmek ve ihanetlerle nazar-ý âmmeden düþürmek; Risâle-i Nur'a zarar vermez, belki bir cihette kuvvet verir. Çünki benim bir fâni dilime bedel Risâle-i Nur'un yüzbin nüshalarýnýn bâki dilleri susmaz, konuþur. Ve hâlis talebeleri, binler kuvvetli lisanlar ile o kudsî ve küllî vazife-i Nuriyeyi þimdiye kadar olduðu gibi, inþâallah kýyamete kadar devam ettirecekler.</p><p> </p><p>
  Yedincisi: Sâbýk mahkemelerde dava ettiðim ve hüccetlerini gösterdiðimiz gibi; bizim gizli düþmanlarýmýz ve hükûmeti iðfal ve bir kýsým erkânýný evhamlandýran ve adliyeleri aleyhimize sevkeden resmî ve gayr-ý resmî muarýzlarýmýz, ya gayet fenâ bir sûrette aldanmýþ veya aldatýlmýþ veya anarþilik hesabýna gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya Ýslâmiyete ve hakikat-ý Kur'ân'a karþý mürtedâne mücadele eden bir dessas zýndýktýr ki; bize hücum etmek için istibdad-ý mutlaka cumhuriyet namýný vermekle, irtidad-ý mutlaký</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 348)</p><p> </p><p>
rejim altýna almakla, sefahet-i mutlaka medeniyet namýný takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namýný vermekle; hem bizi periþan, hem hükûmeti iðfal, hem adliyeyi bizimle manasýz meþgul eylediler. Onlarý Kahhâr-ý Zülcelâl'in kahrýna havale edip, kendimizi onlarýn þerrinden muhafaza için حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ   kal'asýna iltica ederiz.</p><p> </p><p>
  Sekizincisi: Geçen sene Ruslar, çoklukla hacýlarý hacca gönderip, onlar ile propaganda yapýp ki, Ruslar baþka milletlerden ziyade Kur'âna hürmetkâr diye, âlem-i Ýslâmý din noktasýnda bu vatandaki dindar millet aleyhine çevirmeðe çalýþtýðý ayný zamanda; Risâle-i Nur'un büyük mecmualarý hem Mekke-i Mükerreme'de, hem Medine-i Münevvere'de, hem Þam-ý Þerif'te, hem Mýsýr'da, hem Haleb'de âlimlerin takdirleri altýnda kýsmen intiþarlarýyla, o komünist propagandasýný kýrdýðý gibi, âlem-i Ýslâma gösterdi ki: Türk Milleti ve kardeþleri eskisi gibi dinine ve Kur'ânýna sahibdir ve sair ehl-i Ýslâm'ýn dindar büyük bir kardeþi ve Kur'an hizmetinde kahraman kumandanýdýr diye o ehemmiyetli, kudsî merkezlerde o Nur mecmualarý bu hakikatý gösterdiler. Acaba Nur'un bu kýymetdar hizmet-i milliyesi bu tarz iþkencelerle mukabele görse, zemini hiddete getirmez mi?</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Hapis musibetine düþenlere merhametkârane, sadakatla, hariçten gelen erzaklarýna nezaret ve yardým edenlere kuvvetli bir teselliyi Üç Nokta'da beyan edeceðim.</p><p> </p><p>
  Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibadet kazandýrabilir ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle manen bâki saatlere çevirebilir ve beþ-on sene ceza, milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmaða vesile olabilir. Ýþte ehl-i îman için bu pek büyük ve çok kýymetdar kazancýn þartý, farz namazýný kýlmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabýr içinde þükretmektir. Zâten hapis çok günahlara manidir, meydan vermiyor.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Nokta: Zeval-i lezzet elem olduðu gibi, zeval-i elem dahi lezzettir. Evet herkes geçmiþ lezzetli, safalý günlerini düþünse;</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 349)</p><p> </p><p>
 teessüf ve tahassür elem-i manevîsini hissedip "Eyvah!" der ve geçmiþ musibetli, elemli günlerini tahattur etse; zevalinden bir manevî lezzet hisseder ki, "Elhamdülillah þükür, o bela sevabýný býraktý gitti" der. Ferah ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, zevaliyle ruhta bir manevî lezzet býrakýr ve lezzetli saat, bilakis elem býrakýr. Madem hakikat budur ve madem geçmiþ musibet saatleri, elemleri ile beraber madum ve yok olmuþ ve gelecek bela günleri þimdi madum ve yoktur ve yoktan elem yok ve madumdan elem gelmez. Meselâ, birkaç gün evvel aç ve susuz olmasýndan, bir-iki gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün onlar niyetiyle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece divaneliktir. Aynen öyle de, geçmiþ ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve madum ve yok olmuþlar- þimdi onlarý düþünüp sabýrsýzlýk göstermek ve kusurlu nefsini býrakýp, Allah'tan þekva etmek gibi "oof! of!" demek divaneliktir. Eðer saða-sola yani geçmiþ ve geleceðe karþý sabýr kuvvetini daðýtmazsa ve hazýr saate ve o güne karþý tutsa, tam kâfi gelir. Sýkýntý ondan bire iner. Hattâ þekva olmasýn, ben bu üçüncü Medrese-i Yusufiyede, birkaç gün zarfýnda, hiç ömrümde görmediðim maddî ve manevî sýkýntýlý, hastalýklý musibetimde, hususan Nur'un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yusiyet ve kalbî ve ruhî sýkýntýlar beni ezdiði sýrada, inayet-i Ýlahiye bu mezkûr hakikatý gösterdi. Ben de sýkýntýlý hastalýðýmdan, hapsimden razý oldum. Çünki benim gibi kabir kapýsýnda bir bîçareye, gafletle geçebilir bir saati, on saat ibadet saatleri yapmak büyük bir kârdýr diye þükreyledim.</p><p> </p><p>
  Üçüncü Nokta: Þefkatkârane hizmetiyle yardým etmek ve muhtaç olduklarý rýzýklarýný ellerine vermek ve manevî yaralarýna tesellilerle merhem sürmek, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dýþarýdan gelen yemeklerini onlara vermek, ayný yemek kadar o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hariçte bîçare mahpuslara çalýþanlara bir sadaka hükmünde defter-i hasenatýna yazýlýr. Hususan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya garib olsa, o sadaka-i maneviyenin sevabýný çok ziyadeleþtirir. Ýþte bu kýymetli kazancýn þartý, farz namazýný kýlmaktýr. Tâ ki o hizmeti, lillah için olsun. Hem bir þartý da sadakat ve þefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda yardýmlarýna koþmaktýr.</p><p> </p><p>
                                      * * *</p><p> </p><p>
           DENÝZLÝ MÜDAFAATIMDA ÝSBATI VE ÝZAHI BULUNAN</p><p> </p><p>
               BÝR MES'ELENÝN KISACIK BÝR HULÂSASIDIR.</p><p> </p><p>
  Bir dehþetli þahýs, dehâ ve zekâvetiyle ordunun müsbet hasenelerini kendine alýp ve kendinin menfî seyyielerini orduya vere</p><p> </p><p>
sh » (S: 350)</p><p> </p><p>
rek efrad adedince haseneleri, gazilikleri bire indirdiði, ve o tek seyyiesini ordu efradýna isnad etmekle onlarýn adedince seyyieler hükmüne getirdiðinden dehþetli bir zulüm ve hilâf-ý hakikat olmasýndan, kýrk sene evvel beyân ettiðim bir Hadîsin o þahsa vurduðu tokata binâen bana hücum eden müdde-i umumîye dedim ki:</p><p> </p><p>
  «Gerçi, Hadîslerin ihbariyle bir adamý kýrýyorum, fakat ordunun þerefini muhafaza ve büyük hatâlardan vikaye ederim. Sen ise, bir tek dostun için Kur'an'ýn bayraktarý ve âlem-i Ýslâmýn kahraman kumandaný olan ordunun þerefini kýrýyorsun, haseneleri hiçe indiriyorsun!»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                             * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 GENÇLÝK  REHBERÝ'NÝN KÜÇÜK BÝR HÂÞÝYESÝ</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur'daki hakikî teselliye mahpuslar çok muhtaçtýrlar. Hususan gençlik darbesini yeyip, taze ve þirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçlarý var. Evet gençlik damarý, akýldan ziyade hissiyatý dinler. His ve heves ise kördür, âkibeti görmez. Bir dirhem hazýr lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat sefahet keyfiyle -bir namus mes'elesinde- binler gün hem hapsin, hem düþmanýnýn endiþesinden sýkýntýlarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kýyasen bîçare gençlerin çok vartalarý var ki; en tatlý hayatýný en acý ve acýnacak bir hayata çeviriyorlar ve bilhassa þimalde koca bir devlet, gençlik hevesatýný elde ederek, bu asrý fýrtýnalarýyla sarsýyor. Çünki âkibeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kýzlarýný ve karýlarýný ibahe eder. Belki hamamlarýnda erkek kadýn beraber çýplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhþiyatý teþvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarýný helâl eder ki, bütün beþer bu musibete karþý titriyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu asýrda Ýslâm ve Türk gençleri kahramanane davranýp iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karþý, Risâle-i Nur'un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kýlýnçlarýyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçare genç, hem dünya istikbalini ve mes'ud hayatýný, hem âhiretteki saadetini ve hayat-ý bâkiyesini azablara, elemlere çevirip mahveder ve su-i istimal ve sefahetle hastahanelere ve</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 351)</p><p> </p><p>
 hissiyat taþkýnlýklarýyla hapishanelere düþer. Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlýðýnda çok aðlayacak. Eðer terbiye-i Kur'aniye ve Nur'un hakikatlarýyla kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes'ud bir Müslüman ve sair zîhayatlara, hayvanlara bir nevi sultan olur.</p><p> </p><p>
  Evet bir genç, hapiste yirmidört saat her günkü ömründen tek bir saatini beþ farz namazýna sarfetse ve ekser günahlardan hapis mâni olduðu gibi o musibete sebebiyet veren hatadan dahi tövbe edip sair zararlý, elemli günahlardan çekilse hem hayatýna, hem istikbaline, hem vatanýna, hem milletine, hem akrabasýna büyük faidesi olmasý gibi o on-onbeþ senelik fâni gençlikle ebedî parlak bir gençliði kazanacaðýný, baþta Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan, bütün Kütüb ve Suhuf-u Semaviye kat'î haber verip müjde ediyor. Evet o þirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle þükretse hem ziyadeleþir, hem bâkileþir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlý olur, hem elemli, gamlý, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasýna, hem vatanýna, hem milletine muzýr bir serseri hükmüne geçirmeðe sebebiyet verir. Eðer mahpus, zulmen mahkûm olmuþ ise, farz namazýný kýlmak þartýyla, herbir saati, bir gün ibadet hükmünde olduðu gibi, o hapis onun hakkýnda bir çilehane-i uzlet olup eski zamanda maðaralara girerek ibadet eden münzevi sâlihlerden sayýlabilirler. Eðer fakir veya ihtiyar veya hasta ve îman hakikatlarýna müþtak ise; farzýný yapmak ve tevbe etmek þartýyla herbir saatleri dahi yirmiþer saat ibadet olup hapis ona bir istirahathane ve merhametkârane ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir dershane hükmüne geçer. O hapiste durmakla haricindeki müþevveþ, her tarafta günahlarýn hücumlarýna maruz serbestiyetten daha ziyade hoþlanabilir. Hapisten tam terbiye alýr. Çýktýðý zaman bir katil, bir müntakim olarak deðil, belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çýkar. Hattâ Denizli hapsindeki zâtlarýn az bir zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarýný gören bazý alâkadar zâtlar demiþler ki: "Terbiye için onbeþ sene hapse atmaktansa, onbeþ hafta Risâle-i Nur dersini alsalar, daha ziyade onlarý ýslah eder."</p><p> </p><p>
  Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir ve madem kabir kapanmýyor, kafile kafile arkasýndan gelenler oraya girip kayboluyorlar ve madem bu hayat-ý dünyeviye gayet sür'atle gidiyor ve madem ölüm, ehl-i îman hakkýnda idam-ý ebedîden terhis tezkeresine çevrildiðini, hakikat-ý Kur'aniye ile Risâle-i Nur güneþ gibi göstermiþ ve ehl-i dalalet ve sefahet hakkýnda göz ile göründüðü gibi bir idam-ý ebedîdir, bütün mahbubatýndan ve mevcudattan bir firak-ý lâyezâlîdir. Elbette ve elbette hiç bir þübhe kal-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 352)</p><p> </p><p>
maz ki, en bahtiyar odur ki; sabýr içinde þükredip hapis müddetinden tam istifade ederek, Nurlar dersini alarak, istikamet dairesinde îmanýna ve Kur'ana hizmete çalýþýr.</p><p> </p><p>
  Ey zevk ve lezzete mübtela insan! Ben yetmiþ yaþýmda binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki: Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnýz îmandadýr ve îman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesi yedirir on tokat vurur, hayatýn lezzetini kaçýrýr.</p><p> </p><p>
  Ey hapis musibetine düþen bîçareler! Madem dünyanýz aðlýyor ve tatlý hayatýnýz acýlaþtý; çalýþýnýz, âhiretiniz dahi aðlamasýn ve hayat-ý bâkiyeniz gülsün, tatlýlaþsýn, hapisten istifade ediniz. Nasýl bazan aðýr þerait altýnda düþman karþýsýnda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. Öyle de, sizin aðýr þerait altýnda herbir saat ibadet zahmeti çok saatler olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Sizi ta'ziye deðil, belki tebrik ediyorum. Madem kader-i Ýlahî bizi bu üçüncü Medrese-i Yusufiye'ye bir hikmet için sevketti ve bir kýsým rýzkýmýzý bize burada yedirecek ve rýzkýmýz bizi buraya çaðýrdý ve madem þimdiye kadar kat'î tecrübelerle عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sýrrýna inayet-i Ýlahiye bizi mazhar etmiþ ve madem Medrese-i Yusufiye'deki yeni kardeþlerimiz herkesten ziyade Nurlardaki teselliye muhtaçtýrlar ve adliyeciler, memurlardan ziyade Nur kaidelerine ve sair kudsî kanunlarýna ihtiyaçlarý var ve madem Nur nüshalarý pek kesretle hariçteki vazifenizi görüyorlar ve fütuhatlarý tevakkuf etmiyor ve madem burada herbir fâni saat, bâki ibadet saatleri hükmüne geçer, elbette biz bu hâdiseden -mezkûr noktalar için- kemal-i sabýr ve metanet içinde mesrurane þükretmemiz lâzýmdýr. Denizli hapsinde teselli için yazdýðýmýz bütün o küçük mektublarý size de aynen tekrar ederim. Ýnþâallah o hakikatlý fýkralar sizi de müteselli ederler.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 353)</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Hadsiz þükür ederim ki: Risâle-i Nur'un hakikî sahibleri olan müftüler, vaizler, imamlar, hocalardan manevî kahramanlar meydana çýktýlar. Þimdiye kadar Nur'un fedakârlarý; gençler, mektebliler, muallimler idi. Bin bârekâllah Edhem, Ýbrahimler, Ali Osmanlar ehl-i medresenin yüzlerini ak ettiler, çekingenliklerini cesarete çevirdiler.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Hâlisane faaliyetlerinden ve heyecanlarýndan neþ'et eden bu hâdiseden teessüf etmesinler. Çünki Denizli hapsi netice itibariyle, ihtiyatsýz hareket edenleri tebrik ettirdi. Zahmet pek az, faide-i maneviye pek çok oldu. Ýnþâallah bu üçüncü Medrese-i Yusufiye, ikinciden geri kalmayacak.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Meþakkat derecesinde sevabýn ziyadeleþmesi cihetinde, bu þiddetli hale þükretmeliyiz. Vazifemiz olan hizmet-i îmaniyeyi ihlasla yapmaða çalýþmalý; vazife-i Ýlâhiyye olan muvaffakýyet ve hayýrlý neticeleri vermek cihetine karýþmamalýyýz. خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip bu çilehanedeki sýkýntýlara sabýr içinde þükretmeliyiz. Amelimizin makbuliyetine bir alâmet ve kudsî mücahedemizin imtihanýnda tam bir þehadetnâme almamýza bir emâredir bilmeliyiz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
BAÞTA MÜDÜR OLARAK HAPSÝN HEYET-Ý ÝDARESÝNE SûRETEN EHEMMÝYETSÝZ, FAKAT BENCE ÇOK EHEMMÝYETLÝ BÝR MÂRUZATIM VAR.</p><p> </p><p>
  Yirmiiki sene tecrid-i mutlak içinde geçen hayatým ve yetmiþbeþ yaþýnda vücudumun aþýlara tahammülü yoktur. Hattâ çok zaman evvel beni aþýladýlar, yirmi sene onun eseri olarak cerahat yapýyordu. Müzmin bir zehir hükmüne geçti. Emirdaðý'nda iki doktor ve arkadaþlarým bunu biliyorlar. Hem dört sene evvel, Denizli'de beni de umum mahkûmlar içinde aþýladýlar. Hiçbirisine zarar olmadýðý halde, beni yirmi gün hasta eyledi. Hýfz-ý Ýlahî ile, benim için tehlikeli olan hastahaneye gitmeye mecbur edilmedim. Kat'iyen vücudum aþýya gelmez. Hem mazeretim kuvvetlidir. Hem yetmiþbeþ yaþýnda gayet zaîf olduðumdan, on yaþýnda bir çocuða edilen aþýya ancak tahammül ederim. Hem madem daima tecrid-i</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:354)</p><p> </p><p>
 mutlak içindeyim, benim baþkalarla temasým yok. Hem bir ay evvel iki doktoru vali Emirdaðý'na gönderdi, beni tam muayene ettiler, hiç bir sârî hastalýk bulunmadýðý, yalnýz gayet za'fiyetten ve tecrid ve ihtiyarlýktan ve kulunç hastalýðýndan baþka birþey bulamadýlar. Elbette bu hal, beni kanunca aþýlamaða mecbur etmez.</p><p> </p><p>
  Hem büyük bir ricam var, beni hastahaneye sevketmeyiniz. Bütün hayatýmda, hususan bu yirmiiki sene tecrid-i mutlak ömrümde tahammül edemediðim bir vaziyete, yani tanýmadýðým hastabakýcýlarýn hükmü altýna mecbur etmeyiniz. Gerçi bu sýralarda kabre girmeyi hoþ görmeðe baþlamýþtým. Fakat insaniyetlerini gördüðüm bu hapsin heyet-i idaresinin hatýrlarý ve mahpuslarýn tesellileri için þimdilik hapsi kabre tercih ettim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Benim þahsýma edilen eziyet ve ihanetlerden müteessir olmayýnýz. Çünki Risâle-i Nur'da bir kusur bulamýyorlar, onun bedeline benim ehemmiyetsiz ve çok kusurlu þahsýmla uðraþýyorlar. Ben bundan memnunum. Risâle-i Nur'un selâmetine ve þerefine binler þahsî elemler, belalar, tahkirler görsem; yine müftehirane þükretmek, Nur'dan aldýðým dersin muktezasýdýr ve onun için bana bu cihette acýmayýnýz.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Pek geniþ ve þiddetli ve merhametsiz bu taarruz ve hücum, þimdilik yirmiden bire indi. Binler haslar yerinde birkaç zât ve yüzbinler alâkadarlar bedeline mahdud birkaç yeni kardeþleri topladýlar. Demek inayet-i Ýlahiye ile pek hafif bir sûrete çevrilmiþ.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Ýnayet-i Rabbaniye ile iki sene aleyhimizde plân çeviren sâbýk vali def'oldu ve aleyhimizde pek ziyade evhamlandýrýlan Dâhiliye Vekili'nin hemþehriliði ve nesilce cedleri ziyade dindarlýk cihetiyle bu dehþetli hücumu pek çok hafifleþtirdiðine kuvvetli bir ihtimal var. Onun için me'yus olmayýnýz ve telaþ etmeyiniz.</p><p> </p><p>
  Râbian: Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat'î kanaat verecek bir tarzda, Risâle-i Nur'un aðlamasýyla ya zemin titrer veya hava aðlar. Gözümüzle çok gördüðümüz ve kýsmen mahkemede dahi isbat ettiðimiz gibi; tahminimce, bu kýþ emsalsiz bir tarzda yaz gibi -bidayette- gülmesi, Risâle-i Nur'un perde altýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 355)</p><p> </p><p>
da teksir makinesiyle gülmesine ve intiþarýna tevafuku ve her tarafta taharri ve müsadere endiþesiyle tevakkufla aðlamasýna, birdenbire kýþ dehþetli hiddeti ve aðlamasýyla tetabuku, kuvvetli bir emaredir ki, hakikat-ý Kur'aniyenin bu asýrda parlak bir mu'cize-i kübrasýdýr, zemin ve kâinat onun ile alâkadar...</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bugün birden hatýra geldi ki; mes'ele-i Nuriye münasebetiyle bu medreseye kader-i Ýlahî ve kýsmetin sevkiyle gelenleri ta'ziye yerine tebrik eyle. Çünki ekseriyetin herbiri yirmi-otuz sene, belki yüz sene, belki bin masum kardeþlerimize bedel gelip onlarý bir derece zahmetten kurtarýyor. Hem Nur'la îmana hizmetiniz devam etmekle beraber, herbiri az zamanda çok hizmet etmiþ, bazýlarý on senede yüz senelik iþ görmüþ gibidir. Hem bu yeni Medrese-i Yusufiye'nin imtihanýnda bulunup onun geniþ ve küllî kýymetdar neticelerine bilfiil hissedar olmak için bu zahmetli mücahedeye giriyorlar. Ve kolayca görmelerine müþtak olduklarý hâlis, sadýk kardeþlerini görüp tatlý bir ders alýp veriyorlar. Hem madem dünyanýn istirahat zamanlarý devam etmiyor, boþuboþuna gidiyor; elbette böyle az zahmetle çok kâr kazananlar tebrike lâyýktýrlar.</p><p> </p><p>
  Kardeþlerim, bu geniþ hücum, Risâle-i Nur'un fütuhatýna karþýdýr. Fakat anladýlar ki; Nurlara iliþtikçe daha ziyade parlar, ders dairesi geniþlenip ehemmiyet kesbeder ve maðlub olmaz. Yalnýz سِرًّا تَنَوَّراَتْ perdesi altýna girer. Onun için plâný deðiþtirdiler, zâhiren Nurlara iliþmiyorlar. Biz madem inayet altýndayýz, elbette kemal-i sabýr içinde þükretmeliyiz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Garib ve latif iki halimi beyan etmek lâzým geldi.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 356)</p><p> </p><p>
  Birincisi: Benim tecrid-i mutlakta sizin gibi canýmdan ziyade sevdiðim kardeþlerimle serbest görüþemediðimde bir inayet-i Ýlahiye ve bir maslahat bulunduðu kalbime ihtar edildi. Çünki elli lirayý sarfedip görüþmek için Emirdaðý'na gelerek elli dakika, bazý on dakika, bazý hiç görüþmeden giden çok âhiret kardeþlerimiz, birer bahane ile kendilerini bu Medrese-i Yusufiye'ye atacaklardý. Benim dar vaktim ve inzivadan gelen halet-i ruhiyem býraksa, o fedakâr dostlara tam sohbet etmeðe hizmet-i Nuriye müsaade etmezdi.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Bir zaman meþhur bir allâmeyi, harbin müteaddid cephesinde cihada gidenler görmüþler, ona demiþler. O da demiþ: "Bana sevab kazandýrmak ve derslerimden ehl-i îmana istifade ettirmek için benim þeklimde bazý evliyalar benim yerimde iþler görmüþler." Aynen bunun gibi, Denizli'de câmilerde beni gördükleri hattâ resmen ihbar edilmiþ ve müdür ve gardiyana aksetmiþ. Bazýlarý telaþ ederek, "Kim ona hapishane kapýsýný açýyor?" demiþler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor. Halbuki benim çok kusurlu, ehemmiyetsiz þahsiyetime pek cüz'î bir hârika isnadýna bedel, Risâle-i Nur'un hârikalarýný isbat edip gösteren Sikke-i Gaybî Mecmuasý yüz derece, belki bin derece ziyade Nurlara itimad kazandýrýr ve makbuliyetine imza basar. Hususan Nur'un kahraman talebeleri, hakikaten hârika halleri ve kalemleriyle imza basýyorlar.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Beni merak etmeyiniz, ben sizinle beraber bir binada bulunduðumdan bahtiyarým, memnun ve mesrurum.</p><p> </p><p>
  Þimdi vazifemiz: Bir müdafaa nüshasý Isparta'ya gitsin. Mümkün ise hem yeni hurufla, hem makine ile eski huruf yirmi nüsha çýksýn. Hattâ oranýn müddeiumumuna gösterilsin. Hem bir nüsha avukatýmýza bizzât verilsin ve ayrý bir nüsha da müdüre verip tâ onu da dava vekilimize o versin. Hem Ankara makamatýna yeni harfle beraber eski harfle Denizli'de olduðu gibi, gönderilecek. Mümkün ise, beþ nüsha makamata hazýrlansýn. Çünki müsadere edilen Nurlar, eski harfle o makamata, hususan Diyanet Riyaseti heyetine gönderilmiþ, sonra buraya gelmiþ. Hem vekilimiz Ahmed Bey'e haber veriniz ki, müdafaayý makine ile yazdýðý vakit sýhhatine pekçok dikkat etsin. Çünki ifadelerim baþkasýna benzemiyor.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 357)</p><p> </p><p>
Bir harfin ve bazan bir noktanýn yanlýþýyla bir mes'ele deðiþir, mana bozulur. Hem buraya gelen iki makine, size müsaade verilmezse geri gitsinler. Hem telaþ edip sýkýlmayýnýz, me'yus olmayýnýz.  اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا sýrrýyla, inayet-i Ýlahiye inþâallah çabuk imdadýmýza yetiþir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur benim bedelime sizlerle görüþür, derse müþtak yeni kardeþlerimize güzelce ders verir. Nurlarla ya okumak veya okutmak veya yazmak sûretindeki meþguliyet; tecrübelerle kalbe ferah, ruha rahat, rýzka bereket, vücuda sýhhat veriyor. Þimdi Hüsrev gibi Nur kahramaný size ihsan edildi. Ýnþâallah bu medrese-i Yusufiye dahi, Medreset-üz Zehra'nýn bir mübarek dershanesi olacak. Ben þimdiye kadar Hüsrev'i ehl-i dünyaya göstermiyordum, gizlerdim. Fakat neþredilen mecmualar, onu ehl-i siyasete tamamýyla gösterdi, gizli birþey kalmadý. Onun için ben onun iki-üç hizmetini has kardeþlerime izhar ettim. Hem ben, hem o, daha gizlemek deðil, lüzum ise ayný hakikat beyan edilecek. Fakat þimdilik karþýmýzda hakikatý dinleyecekler içinde dehþetli ve tezahür etmiþ iki muannid; hem zýndýka, hem komünist hesabýna -biri Emirdaðý'nda malûm olmuþ, biri de burada- gayet dessasane, aleyhimizde iftiralarla memurlarý ürkütmeðe çalýþýyorlar. Onun için biz þimdilik çok ihtiyat edip telaþ etmemek ve inayet-i Ýlahiyenin imdadýmýza gelmesini tevekkül ile beklemek lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Ey Hapis Arkadaþlarým ve Din Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Size hem dünya azabýndan, hem âhiret azabýndan kurtaracak bir hakikatý beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da þudur:</p><p> </p><p>
  Meselâ, birisi birisinin kardeþini veya akrabasýný öldürmüþ. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sýkýntý, hem hapis azabýný çeker. Ve maktulün akrabasý dahi intikam endiþesiyle ve karþýsýnda düþmanýný düþünmesiyle, hayatýnýn lezzetini ve ömrünün zevkini kaçýrýr. Hem korku, hem hiddet azabýný çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da, Kur'ânýn emrettiði ve hak ve ha-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 358)</p><p> </p><p>
kikat ve maslahat ve insaniyet ve Ýslâmiyet iktiza ve teþvik ettikleri olan barýþmak ve musalaha etmektir. Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünki ecel birdir, deðiþmez. O maktul, herhalde ecel geldiðinden daha dünyada kalmayacaktý. O katil ise, o kaza-i Ýlahiyeye vasýta olmuþ. Eðer barýþmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabýný çekerler. Onun içindir ki, "Üç günden fazla bir mü'min diðer bir mü'mine küsmemek" Ýslâmiyet emrediyor. Eðer o katl, bir adavetten ve bir kinli garazdan gelmemiþse ve bir münafýk o fitneye vesile olmuþ ise çabuk barýþmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eðer barýþsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanýrlar ve kardeþ gibi olurlar. Bir gitmiþ kardeþe bedel, birkaç dindar kardeþleri kazanýr. Kaza ve kader-i Ýlahîye teslim olup düþmanýný afveder ve bilhassa mâdem Risâle-i Nur dersini dinlemiþler, elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri býrakmaða hem maslahat ve istirahat-ý þahsiye ve umumiye iktiza ediyorlar. Nasýlki Denizli hapsinde birbirine düþman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeþ oldular ve bizim beraetimize bir sebeb olup (hattâ dinsizlere, serserilere de) o mahpuslar hakkýnda "Maþâallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki, birtek adamýn yüzünden yüz adam sýkýntý çekip beraber teneffüse çýkmýyorlar. Onlara zulüm olur. Merd, vicdanlý bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hata veya menfaatle yüzer zararý ehl-i îmana vermez. Eðer hata etse verse, çabuk tövbe etmek lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ben hem Risâle-i Nur'u, hem sizleri, hem kendimi, Hüsrev ve Hýfzý ve Bartýn'lý Seyyid'in kýymetdar müjdeleriyle hem tebrik, hem tebþir ediyorum. Evet bu sene hacca gidenler, Mekke-i Mükerreme'de Nur'un kuvvetli mecmualarýný büyük âlimlerin hem Arabça, hem Hindçe tercüme ve neþre çalýþmalarý gibi; Medine-i Münevvere'de dahi o derece makbul olmuþ ki, Ravza-i Mutahhara'nýn makber-i saadeti üstünde konulmuþ. Hacý Seyyid, kendi gözüyle Asâ-yý Musa mecmuasýný kabr-i Peygamberî (A.S.M.) üzerinde gör-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 359)</p><p> </p><p>
müþ. Demek makbul-ü Nebevî olmuþ ve rýza-yý Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm dairesine girmiþ. Hem niyet ettiðimiz ve buradan giden hacýlara dediðimiz gibi, Nurlar bizim bedelimize o mübarek makamlarý ziyaret etmiþler. Hadsiz þükür olsun, Nur'un kahramanlarý bu mecmualarý tashihli olarak neþretmeleriyle pekçok faidelerinden birisi de; beni tashih vazifesinden ve merakýndan kurtardýðý gibi, kalemle yazýlan sair nüshalara tam bir me'haz olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler. Cenab-ý Erhamürrâhimîn o mecmualarýn herbir harfine mukabil onlarýn defter-i hasenatlarýna bin hasene yazdýrsýn. Âmîn, âmîn, âmîn.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
 MÜJDELÝ VE TÂBÝRÝ ÇIKMIÞ LÂTÝF BÝR RÜ'YA</p><p> </p><p>
  Bana hizmet eden Ali geldi, dedi: "Ben rü'yada gördüm ki, sen Hüsrev'le beraber Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn elini öptün." Birden bir mektub aldým ki, Hüsrev'in hattýyla yazýlan Asâ-yý Musa mecmuasýný kabr-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm üzerinde hacýlar görmüþler. Demek benim bedelime Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn manevî elini, Hüsrev kaleminin vasýtasýyla öpmüþ ve rýza-yý Nebeviyeye mazhar olmuþ.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim ve Hapis Arkadaþlarým!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Sûreten görüþmediðimizden merak etmeyiniz. Bizler manen her zaman görüþüyoruz. Benim ehemmiyetsiz þahsýma bedel, Nurdan elinize geçen hangi risaleyi okusanýz veya dinleseniz, benim âdi þahsým yerine Kur'anýn bir hâdimi haysiyetiyle beni o risale içerisinde görüp sohbet edersiniz. Zâten ben de sizinle bütün dualarýmda ve yazýlarýnýzda ve alâkanýzda hayalimde görüþüyorum ve bir dairede beraber bulunmamýzdan her vakit görüþüyoruz gibidir.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 360)</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Bu yeni Medrese-i Yusufiye'deki Risâle-i Nur'un yeni talebelerine deriz: Kuvvetli hüccetlerle hattâ ehl-i vukufu da teslime mecbur eden iþarat-ý Kur'aniye ile Nur'un sadýk þakirdleri îman ile kabre girecekler. Hem þirket-i maneviye-i Nuriyenin feyziyle herbir þakird derecesine göre umum kardeþlerinin manevî kazançlarýna ve dualarýna hissedar olur. Güya âdeta binler dil ile istiðfar eder, ibadet eder. Bu iki faide ve netice, bu acib zamanda bütün zahmetleri, sýkýntýlarý hiçe indirir; pek çok ucuz olarak o iki kýymetdar kârlarý sadýk müþterilerine verir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Afyon müdafaanamesinin hem bize, hem bu Nurlara, hem bu memlekete, hem âlem-i Ýslâm'a alâkadar ehemmiyetli hakikatlarý var.</p><p> </p><p>
  Herhalde bunu yeni hurufla beþ-on nüsha çýkarmak lâzýmdýr, tâ Ankara makamatýna gönderilsin. Bizi tahliye ve tecziye etseler de hiç ehemmiyeti yok. Þimdi vazifemiz; o müdafaattaki hakikatlarý hem hükûmete, hem adliyelere, hem millete bildirmektir. Belki de kader-i Ýlahî bizi bu dershaneye sevketmesinin bir hikmeti de budur. Mümkün olduðu kadar çabuk makine ile çýksýn. Bizi bugün tahliye etseler, biz yine onu bu makamata vermeðe mecburuz. Sizi aldatýp te'hir edilmesin. Artýk yeter! Ayný mes'ele için onbeþ senede üç defa bu eþedd-i zulüm ve bahaneler ve emsalsiz iþkencelere karþý son müdafaamýz olsun. Madem kanunen kendimizi müdafaa etmek için sâbýk mahkemelerde makineyi bize vermiþler, burada o hakkýmýzý bizden hiç bir kanunla men'edemezler. Eðer resmen çare bulmadýnýz ise, hariçten bizim avukat herþeyden evvel bunun -makine ile- beþ nüshasýný çýkarsýn, hem sýhhatýna çok dikkat edilsin.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 361)</p><p> </p><p>
  Aziz yeni Kardeþlerim ve Eski Mahpuslar!</p><p> </p><p>
  Benim kat'î kanaatým gelmiþ ki; buraya girmemizin inayet-i Ýlahiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani sizi, Nurlar tesellileriyle ve îmanýn hakikatlarýyla sizi bu hapis musibetinin sýkýntýlarýndan ve dünyevî çok zararlarýndan ve boþuboþuna gam ve hüzün ile giden hayatýnýzý faidesizlikten, bâd-i heva zayi' olmasýndan ve dünyanýzýn aðlamasý gibi âhiretinizi aðlamaktan kurtarýp tam bir teselli size vermektir. Madem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpuslarý ve Nur talebeleri gibi birbirinize karþý kardeþ olmanýz lâzýmdýr. Görüyorsunuz ki; bir býçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için dýþarýdan gelen bütün eþyanýz ve yemek ve ekmeðinizi ve çorbanýzý karýþtýrýyorlar. Size sadakatla hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çýkmýyorsunuz, güya canavar ve vahþi gibi birbirinize saldýracaksýnýz. Ýþte þimdi sizin gibi fýtrî kahramanlýk damarýný taþýyan yeni arkadaþlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlýk ile heyet-i idareye deyiniz ki: "Deðil elimize býçak, belki mavzer ve rovelver verilse, hem emir de verilse, biz bu bîçare ve bizim gibi musibetzede arkadaþlarýmýza dokunmayacaðýz. Eskide yüz düþmanlýk ve adavetimiz dahi olsa da, onlarý helâl edip hatýrlarýný kýrmamaða çalýþacaðýmýza, Kur'anýn ve îmanýn ve uhuvvet-i Ýslâmiyenin ve maslahatýmýzýn emriyle ve irþadýyla karar verdik." diyerek, bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ehl-i dünya bir siyasette ve bir san'atta ve bir vazifede, ya bir hayat-ý içtimaiyeye ait bir hizmette ve hususî bir nevi ticarette bulunan herbir taifenin bir nevi kongrede toplanmasý ve müzakeresi gibi; îman-ý tahkikî hizmet-i kudsiyesinde bulunan Nur talebeleri dahi kader-i Ýlahiyenin emriyle ve inayet-i Rabbaniyenin tensibi ve sevkiyle bu Medrese-i Yusufiye kongresine gelmesinde inþâallah pek çok kýymetdar manevî faide ve ehemmiyetli neticeler ihsan edilecek ve Nur'un erkânlarý herbiri bir elif gibi tek baþýna bir yerde bir kýymeti varsa, bir elif üç elifle omuz omuza verip halen görüþse binyüzonbir olmasý gibi, bu içtimada kýymeti ve inþâallah kudsî hizmeti ve sevabý bin olur.. o elif elfün olur.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 362)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bugün benim pencerelerimi mýhlamalarýnýn sebebi, mahpuslarla mürafaa ve selâmlaþmamaktýr. Zâhirde baþka bahane gösterdiler. Hiç merak etmeyiniz. Bilakis benim ehemmiyetsiz þahsým ile meþgul olup Nurlara ve talebelerine çok sýkýntý vermediklerinden, beni cidden ve kalben onlarýn þahsî ihanetler ve iþkencelerle tazib etmeleri, Nurlarýn ve sizlerin bedeline olduðu ve bir derece Nurlara iliþmemeleri cihetinde memnunum ve sabýr içinde þükrederim, merak etmiyorum. Siz dahi hiç müteessir olmayýnýz. Gizli düþmanlarýmýz memurlarýn nazar-ý dikkatini þahsýma çevirmesinden, Nurlarýn ve talebelerinin selâmet ve maslahatlarý noktasýnda bir inayet ve bir hayýr var diye kanaatým var. Bazý kardeþlerimiz hiddet edip dokunaklý konuþmasýnlar, hem ihtiyatla hareket etsinler ve telaþ etmesinler, hem herkese bu mes'eleden bahis açmasýnlar. Çünki safdil kardeþlerimiz ve ihtiyata daha alýþmayan yeni kardeþlerimizin sözlerinden mana çýkaran casuslar bulunur. Habbeyi kubbe yapar, ihbar edebilir. Þimdi vaziyetimiz þaka kaldýrmýyor. Bununla beraber hiç endiþe etmeyiniz. Biz inayet-i Ýlahiye altýndayýz ve bütün meþakkatlara karþý kemal-i sabýrla belki þükür ile mukabele etmeðe azmetmiþiz. Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet ve sevabý netice verdiðinden, þükretmeðe mükellefiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ýki ehemmiyetli sebeb ve bir kuvvetli ihtara binaen ben bütün vazife-i müdafaatý buraya gelen ve gelecek Nur erkânlarýna býrakmaða kalben mecbur oldum. Hususan (H,R,T,F,S) (*)</p><p> </p><p>
  (*) Hüsrev, Re'fet, Tahir, Feyzi, Sabri.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 363)</p><p> </p><p>
  Birinci Sebeb: Ben hem sorgu dairesinde, hem çok emarelerden kat'î bildim ki, bana karþý ellerinden geldiði kadar müþkilât yapmaða ve fikren onlara galebe etmemden kaçmaða çalýþýyorlar ve resmen de onlara iþ'ar var. Güya ben konuþsam, mahkemeleri ilzam edecek derecede ve diplomatlarý susturacak bir iktidar-ý ilmî ve siyasî göstereceðim diye benim konuþmama bahanelerle mani oluyorlar. Hattâ sorguda bir suale karþý dedim: "Tahattur edemiyorum." O hâkim taaccüb ve hayretle dedi: "Senin gibi fevkalâde acib zekâvet ve ilim sahibi nasýl unutur?" Onlar Risâle-i Nur'un hârika yüksekliklerini ve ilmî tahkikatýný benim fikrimden zannedip dehþet almýþlar. Beni konuþturmak istemiyorlar. Hem güya benim ile kim görüþse birden Nur'un fedakâr bir talebesi olur. Onun için beni görüþtürmüyorlar. Hattâ Diyanet Reisi dahi demiþ: "Kim onunla görüþse, ona kapýlýr.. cazibesi kuvvetlidir."</p><p> </p><p>
  Demek þimdi iþimi de sizlere býrakmaða maslahatýmýz iktiza ediyor. Ve yanýnýzdaki yeni ve eski müdafaatlarým benim bedelime sizin meþveretinize iþtirak eder, o kâfidir.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Sebeb: Baþka vakte býrakýldý. Amma ihtar-ý manevînin kýsa bir iþareti þudur: Bana yirmibeþ sene siyaseti ve gazeteleri ve sair çok fâni þeyleri terkettiren ve onlarla meþguliyeti men'eden gayet kuvvetli bir vazife-i uhreviye ve tesirli bir halet-i ruhiye benim bu mes'elenin teferruatýyla iþtigal etmeme kat'iyen mani oluyorlar. Sizler, bazan arasýra iki dava vekilinizle meþveretle benim vazifemi dahi görürsünüz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Þimdi namazda bir hâtýra kalbe geldi ki: Kardeþlerin ziyade hüsn-ü zanlarýna binaen, senden maddî ve manevî ders ve yardým ve himmet  bekliyorlar. Sen nasýl dünya iþlerinde haslarý tevkil ettin, erkânlarýn meþveretlerine býraktýn ve isabet ettin. Aynen öyle de; uhrevî ve Kur'anî ve îmanî ve ilmî iþlerinde dahi Risâle-i Nur'u ve þakirdlerinin þahs-ý manevîlerini tevkil ile o hâlis, muhlis haslarýn þahs-ý manevîleri senden çok mükemmel o vazifeni kendi vazifeleriyle beraber yaparlar. Hem daima da þimdiye kadar yapýyorlar. Meselâ, seninle görüþen muvakkat bir dirhem ders ve nasihat alsa, Risâle-i Nur'dan bir cüz'ünden yüz dirhem ders alabilir. Hem senin yerinde ondan nasihat alýr, sohbet eder. Hem Nur</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 364)</p><p> </p><p>
 þakirdlerinin haslarý, bu vazifeni her vakit yapýyorlar. Ve inþâallah pek yüksek bir makamda bulunan ve duasý makbul olan onlarýn þahs-ý manevîleri, daimî beraberlerinde bir üstad ve yardýmcýdýr diye ruhuma hem teselli, hem müjde, hem istirahat verdi.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bu iki gün zarfýnda iki küçük patlak, zâhirî hiç bir sebeb yokken acib, manidar bir tarzda olmasý tesadüfe benzemiyor.</p><p> </p><p>
  Birincisi: Koðuþumda muhkem demirden olan soba birden kuvvetli tabanca gibi ses verip aþaðýsýndaki kalýn ve metin demiri bomba gibi patladý, iki parça oldu. Terzi Hamdi korktu, bizi hayret içinde býraktý. Halbuki çok defa kýþta taþ kömürü ile kýzgýn kýrmýzýlaþtýðý halde tahammül ediyordu.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Ýkinci gün Feyzilerin koðuþunda hiç bir sebeb yokken birden su destisi üstünde duran bardak acib sûrette parça parça oldu. Hatýra geliyor ki; inþâallah bize zarar dokunmadan, aleyhimizdeki dehþetli bombalar Ankara'nýn altý makamatýna gönderilen müdafaat nüshalarý patlattýrdýlar, bize zarar vermeden aleyhimize ateþlenen ve kýzýþan hiddet sobasý iki parça oldu. Hem ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratýmý ve tazarruatýmý dinleyen tek ve menfaatli arkadaþým bana haber veriyor ki: "Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadý."</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bugün manevî bir ihtar ile sizin hesabýnýza bir telaþ, bir hüzün bana geldi. Çabuk çýkmak isteyen ve derd-i maiþet için endiþe eden kardeþlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiði ayný dakikada bir mübarek hatýra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki: Beþ günden sonra çok mübarek ve çok sevablý ibadet aylarý olan þuhur-u selâse gelecekler. Her hasenenin seva-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 365)</p><p> </p><p>
bý baþka vakitte on ise, Receb-i Þerifte yüzden geçer, Þaban-ý Muazzamda üçyüzden ziyade ve Ramazan-ý Mübarekte bine çýkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir'de otuzbine çýkar. Bu pekçok uhrevî faideleri kazandýran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarý ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meþheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i îmana temin eden þuhur-u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiye'de geçirmek, elbette büyük bir kârdýr. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ý rahmettir. Ýbadet cihetinde böyle olduðu gibi, Nur hizmeti dahi nisbeten -kemmiyet deðilse de keyfiyet itibariyle- bire beþtir. Çünki bu misafirhanede mütemadiyen giren ve çýkanlar, Nur'un derslerinin intiþarýna bir vasýtadýr. Bazan bir adamýn ihlasý, yirmi adam kadar faide verir. Hem Nur'un sýrr-ý ihlasý; siyasetkârane kahramanlýk damarýný taþýyan, Nur'un tesellilerine pekçok muhtaç bulunan mahpus bîçareler içinde intiþarý için bir parça zahmet ve sýkýntý olsa da, ehemmiyeti yok. Derd-i maiþet ciheti ise: Zâten bu üç ay âhiret pazarý olmasýndan herbiriniz çok þakirdlerin bedeline, hattâ bazýnýz bin adamýn yerinde buraya girdiðinden, elbette sizin haricî iþlerinize yardýmlarý olur diye tamamýyla ferahlandým ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir nimettir bildim.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Receb-i Þerifinizi ve yarýnki "Leyle-i Regaib"inizi ruh-u canýmýzla tebrik ederiz.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Me'yus olmayýnýz, hem merak ve telaþ etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye inþâallah imdadýmýza yetiþir. Bu üç aydan beri aleyhimizde ihzar edilen bomba patladý. Benim sobam ve Feyzilerin su bardaðý ve Hüsrev'in iki su bardaklarýnýn verdikleri haber doðru çýktý. Fakat dehþetli deðil, hafif oldu. Ýnþâallah o ateþ tamamen sönecek. Bütün hücumlarý, þahsýmý çürütmek ve Nur'un fütuhatýna bulantý vermektir. Emirdaðý'ndaki malûm münafýktan daha muzýr ve gizli zýndýklarýn elinde âlet bir adam ve bid'atkâr bir yarým hoca ile beraber bütün kuvvetleriyle bize vurmaya çalýþ -</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 366)</p><p> </p><p>
týklarý darbe, yirmiden bire inmiþ. Ýnþâallah o bir dahi, bizi mecruh ve yaralý etmeyecek ve düþündükleri ve kasdettikleri bizi birbirinden ve Nurlardan kaçýrmak plânlarý dahi akîm kalacak. Bu mübarek aylarýn hürmetine ve pekçok sevab kazandýrmalarýna itimaden sabýr ve tahammül içinde þükür ve tevekkül etmek ve مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düsturuna teslim olmak elzemdir, vazifemizdir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ANKARA'NIN ALTI MAKAMATINA VE AFYON AÐIR CEZA MAHKEMESÝNE VERÝLEN MÜDÂFAANIN ÝTÝRAZNAME TETÝMMESÝ VE LÂYÝHASIDIR</p><p> </p><p>
  Afyon Mahkemesine beyan ediyorum ki: Artýk yeter, sabýr ve tahammülüm kalmadý. Yirmiiki sene sebebsiz bir nefy içinde daimî tarassudlarla, hem tecrid-i mutlak ve haps-i münferid tarzýnda beni sýkmakla beraber altý mahkeme iki-üç mes'eleden baþka Risâle-i Nur'un yüz kitabýnda medar-ý mes'uliyet bulmadýðý halde evham yüzünden ve imkânatý vukuat yerinde istimal etmek cihetiyle kanunsuz bizi üç defa hapse sokup yüzbinler lira Nur þakirdlerine zarar vermek, dünyada emsali hiç vuku bulmamýþ bir gadirdir ki; istikbal ve nesl-i âti -pek þiddetli olarak- bunun o zalim müsebbiblerini lanetle yâd edecekleri gibi, mahkeme-i kübrada dahi Cehennem'in esfel-i sâfilînine atmakla o zalimleri mahkûm edeceklerine kat'î kanaatýmýzla þimdiye kadar bir derece teselli bulup sükût ederek tahammül ediyordum. Yoksa hakkýmýzý tam müdafaa edebilirdik.</p><p> </p><p>
  Ýþte onbeþ sene zarfýnda altý mahkeme, yirmi sene Nur risalelerini ve mektublarýmýzý tedkik edip, beþi bize her cihetle beraet vermek manasýyla iliþmediler. Yalnýz Eskiþehir Mahkemesi tek bir mes'ele olan tesettür-ü nisa hakkýndaki bir küçük risalenin beþ-on kelimesini bahane ederek lastikli bir kanun ile hafif bir ceza verdiði zaman Mahkeme-i Temyiz'den sonra layiha-yý tashihimde kanunsuzluðun yalnýz tek bir nümunesi olarak resmen Ankara'ya yazdým ki: Bin üçyüz elli senede, üçyüzelli milyonun kudsî bir düsturuyla daimî ve kuvvetli bir âdet-i Ýslâmiyeyi ders veren ve emreden tesettür âyetini, eskide bir zýndýðýn Kur'anýn bu âyetine itirazýna ve medeniyetin tenkidine karþý müdafaa için üçyüzelli bin tefsirin icmaýna ve hükümlerine ittiba ederek o âyeti tefsir edip bin üç</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 367)</p><p> </p><p>
yüzelli senede geçen ecdadýmýzýn mesleðine iktida eden bir adama, o tefsiri için verilen ceza ve mahkûmiyeti, dünyada adalet varsa elbette o hükmü nakzedecek ve bu acib lekeyi bu hükûmet-i Ýslâmiyedeki adliyeden silecek diye layiha-yý tashihimde yazdým, oranýn müddeiumumîsine gösterdim. Ondan dehþet aldý, dedi: "Aman buna lüzum kalmadý. Cezanýz az, hem pek az kaldý. Bunu vermeðe lüzum kalmadý."</p><p> </p><p>
  Ýþte bu nümune gibi size ve Ankara makamatýna takdim edilen itirazname ve müdafaanamemde böyle acib çok nümuneleri elbette anlamýþsýnýz. Ben Afyon mahkemesinden taleb ve ümid ederim ki; bu milletin ve bu vatanýn menfaatine bir ordu kadar hizmeti ve bereketi bulunan Risâle-i Nur'un tam serbestiyetine karar vermenizi, hakikat-ý adalet namýna sizden bekliyoruz. Yoksa münasebetimle hapse giren beþ-on adam arkadaþýmýn gitmesiyle beraber size haber veriyorum ki; beni en büyük cezaya çarpacak bir suç iþleyip bu çeþit hayattan veda edeceðime mecbur eden bir fikir kalbime gelmiþ. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Hükûmet beni tam himaye ve bana yardým etmek, milletin maslahatýna ve vatanýn menfaatýna çok lüzumu varken, beni sýkmasý îma eder ki; kýrk seneden beri benim ile mücadele eden gizli zýndýka komitesiyle þimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kýsmý, ehemmiyetli birer resmî makam elde ederek karþýma çýkýyorlar. Hükûmet ise, ya bilmiyor veya müsaade ediyor diye çok emareler bana endiþe veriyor.</p><p> </p><p>
  Reis Bey! Müsaadenizle çok hayret ettiðim bir þeyi soracaðým. Neden hiç siyasete karýþmadýðým halde, ehl-i siyaset beni bütün hukuk-u medeniyeden ve hukuk-u hürriyetten belki hukuk-u hayattan iskat ediyorlar? Hattâ yüz cinayeti bulunan gibi, beni üçbuçuk ay tecrid-i mutlak içinde hayatýma suikasd edenler; onbir defa zehirleyen gizli düþmanlarýmýn þerrinden beni muhafazaya çalýþan çok dikkatli kardeþlerimin ve sadýk hizmetçilerimin de benim ile temaslarýný yasak etmiþler ve ihtiyarlýk ve gurbet ve hastalýk içinde, yalnýzlýðýmdan daimî ünsiyet ettiðim mübarek ve zararsýz kitablarýmýn mütalaasýndan dahi beni mahrum etmiþler?</p><p> </p><p>
  Müddeiumuma çok rica ettim ki, bana bir kitabýmý ver. Va'dettiði halde vermedi. Yalnýz olarak büyük, kilitli, soðuk bir koðuþta meþgalesiz durmaða mecbur edip alâkadar memurlarý ve hademeleri bana karþý dostluk ve teselli vermek yerinde âdeta adavetkârane bakmaða teþvik ediyorlar. Bir küçük nümunesi þudur: Müdüre, müddeiumuma, mahkeme reisine bir istida yazdým. Bir</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 368)</p><p> </p><p>
 kardeþime gönderdim, tâ bilmediðim yeni hurufla yazsýn ve yazýldý, onlara verildi. Güya büyük bir suç iþlemiþim diye benim pencerelerimi mýhladýlar. Ve duman beni sýkýyordu, bir pencereyi býrakmadým ki mýhlansýn. Þimdi onu da mýhladýlar. Hem hapis usûlü tecrid onbeþ gün kadar olduðu halde, beni üçbuçuk ay tecrid-i mutlakta hiçbir arkadaþýmla temas ettirmediler. Hem üç aydan beri benim aleyhimde kýrk sahifelik bir iddianame yazýlýp bana gösterildi. Yeni hurufu bilmediðimden, hem rahatsýz ve hattým çok noksan olmasýndan çok rica ettim ki, "Bana biri iddianameyi okuyacak ve dilimi bilen talebelerimden benim itiraznamemi yazacak iki adama izin veriniz" dedim; izin vermediler. Dediler, "Avukat gelsin, okusun." Sonra onu da býrakmadýlar. Yalnýz bir kardeþe dediler ki: "Eski hurufa çevir, ona ver." Halbuki o kýrk sahifeyi yazmak altý-yedi günde ancak olur. Bir saatte bana okumak iþini, altý-yedi güne kadar uzatmak, tâ benimle kimse temas etmesin fikri ise, pek dehþetli bir istibdad ile benim bütün hukuk-u müdafaamý iskat etmektir. Dünyada, yüz cinayeti bulunan ve asýlacak bir adam dahi böyle muamele göremez. Ben hakikaten bu emsalsiz iþkencenin hiçbir sebebini bilmediðimden çok azab çekiyorum. Ben haber aldým ki, mahkeme reisi vicdanlý ve merhametlidir. Bu kanaate binaen, ilk ve son bir tecrübe olarak makamýnýza bu istirhamname ve þekvayý yazdým.</p><p> </p><p>
Tecrid-i mutlakta hasta ve periþan</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  ÝDDÝANAMEDE BENÝM HAKKIMDA DÖRT ESAS VAR:</p><p> </p><p>
  Birinci Esas: Güya bende tefahur ve hodfüruþluk var ve kendimi müceddid biliyorum.</p><p> </p><p>
  Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem Mehdilik isnadýný hiç kabul etmediðime bütün kardeþlerim þehadet ederler. Hattâ Denizli'deki ehl-i vukuf, "Eðer Said mehdiliðini ortaya atsa bütün þakirdleri kabul edecek" dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiþ ki: "Ben seyyid deðilim. Mehdi seyyid olacak." diye onlarý reddetmiþ.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Esas: Neþriyatý gizlemesi.</p><p> </p><p>
  Gizli düþmanlar yanlýþ mana verdirmesin. Yoksa siyasete ve dünya asayiþine temas cihetiyle deðildir. Hem eski harf ile teksir makinesine bir bahane bulmasýnlar.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 369)</p><p> </p><p>
    Mustafa Kemal'e karþý Nur'un tokadý ise (Haþiye) altý mahkeme ve Ankara makamatý bilmiþ, iliþmemiþler ve bize beraet verdiler ve Beþinci Þua ile beraber bütün kitablarýmýzý iade ettiler. Hem onun fenalýðýný göstermek, ordunun kýymetini muhafaza etmek içindir. Bir þahsý sevmemesi, orduyu muhabbetkârane sena içindir.</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Ýddianamede yanlýþ bir mana verip, Nur'un kerametlerinden tokat tarzýndaki bir kýsmýný, medar-ý ittiham saymýþ. Güya Nurlara hücum zamanýnda gelen zelzele gibi belalar Nur'un tokatlarýdýr. Hâþâ sümme hâþâ!.. Biz öyle dememiþiz ve yazmamýþýz. Belki mükerrer yerlerde hüccetleriyle demiþiz ki: Nurlar makbul sadaka gibi belalarýn def'ine vesiledir. Ne vakit Nurlara hücum edilse, Nurlar gizlenir; musibetler fýrsat bulup, baþýmýza geliyorlar. Evet Nur'un binler þakirdlerinin tasdik ve müþahedeleriyle, yüzler vukuat ve hâdisat ile tesadüf ihtimali olmayan o hâdisatýn tevafuklarý ve Kur'anýn müteaddid iþaret ve tevafukatýyla, hattâ mahkemelerde kýsmen gösterildiði cihetle kat'î kanaatýmýz var ki; o tevafukat Risâle-i Nur'un makbuliyetine bir ikram-ý Ýlahîdir ve Kur'an hesabýna Nurlara bir nevi kerametleridir.</p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: "Emniyeti ihlâle teþvik ediyor" demesine mukabil; yirmi sene zarfýnda, yüz bin adam Nurcularýn, yüz bin nüsha Nur Risalelerinin altý mahkemede ve on vilayette emniyeti ihlâle ve asayiþi bozmaða dair, (on vilayetin zabýtalarý ve altý mahkeme) hiçbir maddeyi kaydetmemesi ve bulmamasý, bu acib ittihamý çürütüyor. Bu yeni iddianamede üç mahkemenin bize beraet verdikleri ayný noktalara ait ve cevablarý mükerreren verilmiþ ehemmiyetsiz birkaç mes'eleye cevab vermek manasýzdýr. O mes'elelerle bizi ittiham etmek, ondan bize beraet veren Ankara Aðýr Ceza ve Denizli ve Eskiþehir Mahkemelerini ittiham etmek hükmünde olmasýndan cevabýný onlara býrakýyorum ve ondan baþka da iki-üç mes'ele var:</p><p> </p><p>
  Birisi: Ýki sene Denizli ve Ankara Aðýr Ceza Mahkemelerinde inceden inceye tedkikten sonra, bize beraet verip o kitabý bize iade ettikleri halde, o Beþinci Þua'ýn bir-iki mes'elesini, ölmüþ gitmiþ bir kumandana tatbik edip, bize suç gösteriyor. Biz dahi deriz: Ölmüþ gitmiþ, hükûmetten alâkasý kesilmiþ bir þahýs aleyhinde tatbik edilebilen küllî bir haklý tenkidi hiç bir kanun suç saymaz.</p><p> </p><p>
  Hem küllî bir tevil manasýndan makam-ý iddia cerbezesiyle o kumandana bir hisse çýkarýp ona tatbik etmiþ. Böyle yüzde bir adam ancak fehmeden bir mana, mahrem ve gizli bir risalede bulunmasýný hiçbir kanun suç sayamaz. Hem o risale hârika bir tarzda müteþabih hadîslerin tevillerini beyan etmiþ. O beyan otuz-kýrk sene evvel olduðu ve üç mahke</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 370)</p><p> </p><p>
meye ve mahkemenize ve Ankara'nýn altý makamatýna üç sene zarfýnda iki defa takdim edilip tenkid görmeyen müdafaa ve itiraznamemde kat'î cevab verildiði halde, o hadîsin hakikatýný beyan sadedinde bir kusurlu þahsa mutabýk çýkmasýný hiç bir kanun suç sayamaz.</p><p> </p><p>
  Hem o þahsý tenkid, o içinde bulunduðu ve kusurlara sebeb olduðu bir inkýlabýn hasenatý yalnýz onun deðil, belki ordunun ve hükûmetindir. Onun da yalnýz bir hissesi var. Onun kusurlarý için onu tenkid etmek, elbette bir suç olmadýðý gibi, inkýlaba hücum ediyor denilemez. Hem bu kahraman milletin ebedî bir medar-ý þerefi ve Kur'an ve cihad hizmetinde dünyada pýrlanta gibi pek büyük bir niþaný ve kýlýnçlarýnýn pek büyük ve antika bir yadigârý olan Ayasofya Câmii'ni puthaneye ve Meþihat Dairesini kýzlarýn lisesine çeviren bir adamý sevmemek bir suç olmasý imkâný var mý?</p><p> </p><p>
  Ýddianamede sebeb-i ittiham Ýkinci Mes'ele:</p><p> </p><p>
  Üç mahkemede ondan beraet kazandýðýmýz ve kýrk sene evvel bir hadîsin hârika tevilini beyan ederken, cin ve insin Þeyhülislâmý Zenbilli Ali Efendi'nin "Þapkayý þaka ile dahi baþa koymaða hiç bir cevaz yok." demesiyle beraber bütün þeyhülislâmlar ve bütün ülema-i Ýslâm cevazýna müsaade etmedikleri halde, avam-ý ehl-i îman onu giymeðe mecbur olduðu zaman, o büyük allâmelerin adem-i müsaadeleri ile, onlar tehlikede.. (yani ya dinini býrakmak, ya isyan etmek vaziyetinde) iken, kýrk sene evvel Beþinci Þua'ýn bir fýkrasý: "Þapka baþa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat baþtaki îman o þapkayý da secdeye getirecek, inþâallah müslüman edecek." demesiyle avam-ý ehl-i îmaný hem isyan ve ihtilâlden, hem ihtiyarýyla îmanýný ve dinini býrakmaktan kurtardýðý ve hiçbir kanun münzevilere böyle þeyleri teklif etmediði ve yirmi senede altý hükûmet beni onu giymeðe mecbur etmediði ve bütün memurlar dairelerinde ve kadýnlar ve çocuklar ve câmidekiler ve ekser köylüler onu giymeðe mecbur olmadýklarý ve þimdi resmen askerin baþýndan kalktýðý ve örme ve bere çok vilayetlerde yasak olmadýðý halde; hem benim, hem kardeþlerimin bir sebeb-i ittihamýmýz gösterilmiþ. Acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir maslahat, hiçbir usûl bu pek manasýz ittihamý bir suç sayabilir mi?</p><p> </p><p>
  Üçüncü medar-ý ittiham Emirdaðý'nda emniyeti ihlâle teþviktir. Buna karþý itiraz ise:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 371)</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Buradaki mahkemeye, hem Ankara'nýn altý makamatýna bu mahkemenin malûmat ve müsaadesiyle verilen ve cerhedilmeyen itiraznamedir. Onu aynen þimdi iddianameye karþý itiraz olarak izhar ediyorum.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Emirdaðý'nda orada bütün benim ile konuþan zâtlarýn þehadetleriyle ve ahalinin ve zabýtanýn tasdikiyle beraetimden sonra bütün kuvvetimle inzivamda dünya siyasetine karýþmaktan çekinmiþim. Hattâ te'lifi ve muhabereyi de býrakmýþtým. Yalnýz tekrarat-ý Kur'aniye ve meleklere dair iki nükteden baþka te'lif etmedim. Ve haftada bir mektub bir yere Nurlara teþvik için yazardým. Hattâ müftü olan öz kardeþime ve yirmi sene yanýmda talebelik eden ve beni çok merak eden ve bayram tebrikleri yazan o biraderime üç senede üç-dört mektub yazdým. Memleketimdeki biraderime yirmi senede hiç yazmadýðým halde iddianamede beni emniyeti ihlâl suçu ile ittiham edip ve cerbeze ile eski nakaratý tazeleyerek "Ýnkýlaba karþý geliyor" demiþ. Buna karþý deriz: Yirmi sene zarfýnda yirmi bin Nur nüshalarýný merak ve kabul ile okuyan yirmi bin, belki yüz bin adamdan altý mahkeme ve alâkadar on vilayetin zabýtalarý emniyeti ihlâle dair hiçbir maddeyi kaydetmemesi gösteriyor ki; hakkýmýzda binler ihtimalden ancak bir tek ihtimal ile bir imkâna kat'î vukuat nazarýyla bakýyor. Halbuki iki-üç ihtimalden bir ihtimal olsa, eseri görülmezse hiç bir suç olmaz. Hem binler ihtimalden bir ihtimal deðil, belki her adam, hem aleyhime hücum eden müddeî çok adamlarý öldürebilir. Anarþist ve komünist hesabýna emniyeti, asayiþi bozabilir, emniyeti ihlâl edebilir. Demek böyle pek acib ve ifratkârane imkânatý vukuat yerinde istimal etmek, adliyeye ve kanuna karþý ihanettir.</p><p> </p><p>
  Hem her hükûmette muhalifler bulunur. Yalnýz fikren muhalefet bir suç olmaz. Hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. Ve bilhassa vatan ve millete zararsýz, çok hizmeti ve faidesi bulunan ve sonra hayat-ý içtimaiyeye karýþmayan ve tecrid-i mutlakta yaþattýrýlan ve eserleri âlem-i Ýslâmýn en mühim merkezlerinde kemal-i takdir ve tahsin ile karþýlanan  bir adam hakkýnda bu pek acib ve asýlsýz ittihamlarý yapanlar, anarþilik belki komünistlik hesabýna bilmeyerek istimal ediliyor diye endiþe ediyoruz.</p><p> </p><p>
  Bazý emarelerle bildim ki, gizli düþmanlarýmýz Nur'un kýymetini düþürmek fikriyle siyaset manasýný hatýrlatan mehdilik davasýný tevehhüm ile güya Nurlar buna bir âlettir diye çok asýlsýz bahaneleri araþtýrýyorlar. Belki benim þahsýma karþý bu iþkenceler, bu evhamlarýndan ileri geliyor. Ben o gizli zalim düþmanlara ve onlarý aleyhimizde dinleyenlere deriz:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 372)</p><p> </p><p>
 Hâþâ! Sümme hâþâ!.. Hiç bir vakit böyle haddimden tecavüz edip îman hakikatlarýný þahsiyetime bir makam-ý þan ü þeref kazandýrmaða âlet etmediðime bu yetmiþbeþ, hususan otuz senelik hayatým ve yüzotuz Nur Risaleleri ve benim ile tam arkadaþlýk eden binler zâtlar þehadet ederler.</p><p> </p><p>
  Evet Nur þakirdleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermiþim ki; þahsýma deðil bir makam-ý þan ü þeref ve þöhret vermek ve uhrevî ve manevî bir mertebe kazandýrmak, belki bütün kanaat ve kuvvetimle ehl-i îmana bir hizmet-i îmaniye yapmak için, deðil yalnýz dünya hayatýmý ve fâni makamatýmý, belki -lüzum olsa- âhiret hayatýmý ve herkesin aradýðý uhrevî bâki mertebeleri feda etmeyi; hattâ Cehennem'den bazý bîçareleri kurtarmaða vesile olmak için -lüzum olsa- Cennet'i býrakýp Cehennem'e girmeyi kabul ettiðimi hakikî kardeþlerim bildiði gibi, mahkemelerde dahi bir cihette isbat ettiðim halde, beni bu ittihamla Nur ve îman hizmetime bir ihlassýzlýk isnad etmek ve Nurlarýn kýymetini tenzil etmektir. Acaba  bu bedbahtlar dünyayý ebedî ve herkesi kendileri gibi dini ve îmaný dünyaya âlet ediyor tevehhümüyle ,dünyadaki ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i îmaniye yolunda hem dünyevî, hem -lüzum olsa- uhrevî hayatlarýný feda eden ve mahkemelerde dava ettiði gibi, bir tek hakikat-ý îmaniyeyi dünya saltanatýyla deðiþtirmeyen ve siyasetten ve siyasî manasýný iþmam eden maddî ve manevî mertebelerden ihlas sýrrý ile bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsalsiz iþkencelere tahammül eden ve  siyasete -meslek itibariyle- tenezzül etmeyen ve kendini nefsi itibariyle talebelerinden çok aþaðý bilen ve onlardan daima himmet ve dua bekleyen ve kendi nefsini çok bîçare ve ehemmiyetsiz itikad eden bir adam hakkýnda, bazý hâlis kardeþleri, Risâle-i Nur'dan aldýklarý fevkalâde kuvve-i îmaniyeyi   onun tercümaný olan o bîçareye, tercümanlýk münasebetiyle Nurlarýn bâzý fâziletlerini ona isnad etmek, ve hiçbir siyaset hatýrýna gelmeyerek yüksek makamlar  vermek ve haddinden bin derece ziyade hüsn-ü zan etmek, ve eskidenberi üstad ve talebeler mabeyninde  cârî ve itiraz edilmeyen bir makbul  âdet ile teþekkür mânasýnda pek fazla medh ü senâ etmek hiç bir kanunla suç olabilir mi? Gerçi mübalâða itibariyle hakikata bir cihette muhaliftir. Fakat kimsesiz, garib ve düþmanlarý pekçok ve onun yardýmcýlarýný kaçýracak çok esbab varken, insafsýz çok mû'terizlere karþý sýrf yardýmcýlarýnýn kuvve-i maneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübalâðalý medhedenlerin þevklerini kýrmamak için onlarýn bir kýsým medihlerini Nurlara çevirip bütün bütün reddetmediði halde, onun kabir kapýsýndaki hizmet-i îmaniyesini dünya cihetine çevirmeðe çalýþan</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 373)</p><p> </p><p>
bazý resmî memurlarýn ne derece kanundan, insaftan uzak düþtükleri anlaþýlýr.</p><p> </p><p>
                                      * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
           AFYON AÐIR CEZA MAHKEMESÝ RÝYASETÝNE</p><p> </p><p>
                                    Dileðim:</p><p> </p><p>
  Bir ay evvel bize verilen kýrk sahifelik iddiânâmeyi birisi yanýma gelip bana okumaða imkân bulamadýðýndan, bugün on bir haziranda yeni olarak iddianâmeyi bana okudular. Ben dinledim. Gördüm ki, size yazdýðým iki ay evvelki  itiraznâme ve bir aya yakýn evvelki itiraznâmenin tetimmesi ve lâhikasý Ankara'nýn altý makamatýna ve makamýnýza verilmiþ. Ýþte bu itiraznâme o iddianâmeyi esasiyle kesiyor ve reddediyor. Yeniden iddianâmeye karþý itiraznâme yazmaða hiç lüzum görmüyorum. Yalnýz iki üç noktayý makam-ý iddiaya hatýrlatmak nev'inden derim ki; ben iddianâmeyi nazar-ý itibare alýp cevab vermediðimin sebebi, bizi beraet ettiren üç âdil mahkemenin haysiyetini kýrmamak ve ihanet etmemek içindir. اünki, o mahkemeler, þimdi iddianâmedeki esaslarý tamamiyle inceden inceye tedkikten sonra bize beraet vermiþler. Onlarýn beraetini hiçe saymak, ayliyenin þerefine  iliþmektir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
     Ýkinci Nokta:  Makam-ý iddia, cerbezesiyle binler mesâil içinde bir iki mes'eleye hatýrýmýza gelmiyen bâzý mânalarý vererek, hem ilmi Resâil'deki o mesâiller ve Nur'un büyük mecmualarý Mýsýr Câmi-ül-Ezher ulemâsý ve Þam-ý Þerîf büyük âlimleri ve Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'nin müdakkik hocalarý ve Haleb ve hususan diyânet riyâsetinin muhakkik âlimleri onlarý görüp kemâl-i takdirle tahsin ve tasdik ettikleri hâlde, hocavârî ve âlimâne bâzý ilmî itirazlarý bu iddianâmede hayretle ve taaccüble gördüm. Haydi bâzý yanlýþlarým bulunsa ve yüz binler âlimlerin görmedikleri veya iliþmedikleri iddianâmedeki yanlýþlar hakikî olsa da bu bir suç olamaz, yalnýz ilmî bir hata olabilir. Hem üç mahkeme bütün Risâle-i Nur'u ve bizleri beraet ettirdi. Yalnýz Eskiþehir mahkemesi bir tesettürü nisyan meselesine dair  Yirmi Dördüncü Lemanýn on beþ kelimesini sebep gösterip, bana ve yüzde onbeþ arkadaþýma hafifce bir ceza verdi. Size takdim ettiðim tetimme itirazýmda, üç yüz elli bin tefsirin hükmüne ittiba ile o tefsirim için mahkûmiyeti, rûy-u zeminde adâlet varsa  o hükmü kabul etmez diye yazmýþým. Hem makam-ý iddia, bin dereden su getirir gibi yirmi senedenberi yazýlan kitab ve mek</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 374)</p><p> </p><p>
  tublarýn bâzý cümlelerini zekâvetiyle aleyhimize çevirmeðe çalýþmýþ. Halbuki bu noktalarda bizi beraet ettiren üç deðil, beþ altý mahkeme, bu mevhum suçta bize þerik oluyorlar. Ben bu âdil mahkemelerin haysiyetine iliþmemek lâzým geliyor diye, makam-ý iddiaya hatýrlatýyorum.</p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Ölmüþ gitmiþ, hükümetten alâkasý kesilmiþ ve inkýlâbda bâzý kusurâta sebeb olmuþ bir reisi sarihan tenkid ve itiraz da olursa, kanunen bir suç olamaz. Halbuki sarahat deðil, o kendi cerbezesiyle küllî beyanatýmýzý ona tatbik etmiþ. O mahrem ve herkese bildirmediðimiz mânalarý izhar ve techir edip umumun nazar-ý dikkatini celbediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncüsü: Üç mahkeme cemiyet noktasýnda bize kat'î beraet verdikleri hâlde, yine eski nakarat gibi, gizli cemiyet vehmine bin dereden su toplamak gibi emâreler araþtýrmýþ. Halbuki siyasî ve vatan ve millete zararlý olan müteaddid cemiyetler varken, onlara müsaade ve müsamahakârâne bakmakla beraber, bizim gibi, binlerle þâhidlerin ve emârelerin þehadetleriyle ve altý vilâyetin iliþmemeleriyle sabit olan Nur Talebelerinin ders arkadaþlarýný ve sýrf vatan ve millet ve din menfaatine ve saadet-i dünyeviye ve uhreviye hesabýna ve hariçten ve dahilden gelen ifrat cereyanlarýna karþý mücahîdâne tesanüdlerine gizli cemiyet namýný vermek ve yirmi senede yüzbinler þâkirdlerinin emniyeti ihlâle dair hiçbir vukuatlarý kaydedilmediði hâlde, «dini âlet ederek emniyeti ihlâle  halký teþvik ediyor.» diye makam-ý iddianýn onlarý ittiham etmesi, deðil nev-i beþeri belki zemini de hiddete getirip o ittihamý reddeder. Her ne ise, daha fazla söylemek lüzum görmüyorum. Ýddianâmeden evvel yazýlan itiraznâmem ve tetimmesi ona bir cevabýmýzdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                        Afyon ceza evinde mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                    Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
BAÞBAKANLIÐA, ADLÝYE BAKANLIÐINA, DAHÝLÝYE BAKANLIÐINA</p><p> </p><p>
  Hürriyet ilânýný, Birinci Harb-i Umumîyi, mütareke zamanlarýný, Millî Hükûmetin ilk teþekkülünü ve Cumhuriyet zamanýný birden derkeden bütün hükûmet ricali, beni pek iyi tanýrlar. Bunun</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 375)</p><p> </p><p>
 la beraber, müsaadenizle hayatýma bir sinema þeridi gibi sizinle beraber göz gezdirelim.</p><p> </p><p>
  Bitlis vilayetine tâbi Nurs köyünde doðan ben; talebe hayatýmda rastgelen âlimlerle mücadele ederek, ilmî münakaþalarla karþýma çýkanlarý inayet-i Ýlahiye ile maðlub ede ede Ýstanbul'a kadar geldim. Ýstanbul'da bu âfetli þöhret içinde mücadele ederek nihayet rakiblerimin ifsadatýyla merhum Sultan Abdülhamid'in emriyle týmarhaneye kadar sürüklendim. Hürriyet ilânýyla ve "31 Mart Vak'asý"ndaki hizmetlerimle "Ýttihad ve Terakki" hükûmetinin nazar-ý dikkatini celbettim. Câmi-ül Ezher gibi "Medreset-üz Zehra" namýnda bir Ýslâm üniversitesinin Van'da açýlmasý teklifi ile karþýlaþtým. Hattâ temelini attým. Birinci harbin patlamasýyla talebelerimi baþýma toplayarak gönüllü alay kumandaný olarak harbe iþtirak ettim. Kafkas cephesinde, Bitlis'te esir düþtüm. Esaretten kurtularak Ýstanbul'a geldim. "Dâr-ül Hikmet-il Ýslâmiye"ye a'za oldum. Mütareke zamanýnda, istila kuvvetlerine karþý bütün mevcudiyetimle Ýstanbul'da çalýþtým. Millî hükûmetin galibiyeti üzerine, yaptýðým hizmetler Ankara hükûmetince takdir edilerek Van'da üniversite açmak teklifi tekrarlandý.</p><p> </p><p>
  Buraya kadar geçen hayatým bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taþýyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ýstýlahýma göre Eski Said'i gömdüm. Büsbütün âhiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman Ýstanbul'un Yûþâ Tepesi'ne çekildim. Daha sonra doðduðum yer olan Bitlis ve Van tarafýna giderek maðaralara kapandým. Ruhî ve vicdanî hazzýmla baþbaþa kaldým.  اَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السَّيَاسَةِ  yani þÞeytandan ve siyasetten Allah'a sýðýnýrým" düsturuyla kendi ruhî âlemime daldým. Ve Kur'an-ý Azîmüþþan'ýn tedkik ve mütalaasýyla vakit geçirerek "Yeni Said" olarak yaþamaða baþladým. Fakat kaderin cilveleri, beni menfî olarak muhtelif yerlerde bulundurdu. Bu esnada Kur'an-ý Kerim'in feyzinden kalbime doðan füyuzatý yanýmdaki kimselere yazdýrarak bir takým risaleler vücuda geldi. Bu risalelerin heyet-i mecmuasýna "Risâle-i Nur" ismini verdim. Hakikaten Kur'anýn nuruna istinad edildiði için, bu isim vicdanýmdan doðmuþ. Bunun ilham-ý Ýlahî olduðuna bütün îmanýmla kaniim ve bunlarý istinsah edenlere "Bârekâllah" dedim. Çünki, îman nurunu baþkalarýndan esirgemeye imkân yoktu. Bu risalelerim, bir takým  îman sahibleri tarafýndan birbirinden alýnarak is</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 376)</p><p> </p><p>
tinsah edildi. Bana böyle bir kanaat verdi ki, müslümanlarýn zedelenen îmanlarýný takviye için bir sevk-i Ýlahîdir. Bu sevk-i Ýlahîye hiç bir sahib-i îman mani olamayacaðý gibi, teþvike de dinen mecbur bulunduðumu hissettim. Zâten bugüne kadar yüzotuzu bulan bu risaleler tamamen âhiret ve îman bahislerine ait olup, siyasetten ve dünyadan kasdî olarak bahsetmez. Buna raðmen bir takým fýrsat düþkünlerinin de iþtigal mevzuu oldu. Üzerinde tedkikat yapýlarak Eskiþehir, Kastamonu, Denizli'de tevkif edildim; muhakemeler oldu. Neticede hakikat tecelli etti, adalet yerini buldu. Fakat bu düþkünler bir türlü usanmadýlar. Bu defa da beni tevkif ederek Afyon'a getirmiþlerdir. Mevkufum, isticvab altýndayým. Bana þunlarý isnad ediyorlar.</p><p> </p><p>
  1- Sen siyasî bir cem'iyet kurmuþsun.</p><p> </p><p>
  2- Sen rejime aykýrý fikirler neþrediyorsun.</p><p> </p><p>
  3- Siyasî bir gaye peþindesin.</p><p> </p><p>
  Bunlarýn esbab-ý mûcibe ve delilleri de, risalelerimin iki-üçünden on-onbeþ cümleleridir. Sayýn bakan!. Napolyon'un dediði gibi, "Bana tevili kabil olmayan bir cümle getiriniz, sizi onunla idam edeyim." Beþerin aðzýndan çýkan hangi cümle vardýr ki, tevillerle cürüm ve suç teþkil etmesin. Bilhassa benim gibi yetmiþbeþ yaþýna varmýþ ve bütün dünya hayatýndan elini çekmiþ, sýrf âhiret hayatýna hasr-ý hayat etmiþ bir adamýn yazýlarý elbette serbest olacaktýr. Hüsn-ü niyete makrun olduðu için pervasýz olacaktýr. Bunlarý tedkikle altýnda cürüm aramak insafsýzlýktýr. Baþka birþey deðildir. Binaenaleyh, bu yüzotuz risalemden hiç birisinde dünya iþini alâkalandýran bir maksad yoktur. Hepsi Kur'an nurundan iktibas edilen âhiret ve îmana taalluk eder. Ne siyasî ve ne de dünyevî hiç bir gaye ve maksad yoktur. Nitekim hangi mahkeme iþe baþlamýþ ise, ayný kanaatla beraet kararýný vermiþtir. Binaenaleyh lüzumsuz mahkemeleri iþgal etmek ve masum îman sahiblerini iþlerinden güçlerinden alýkoymak, vatan ve millet namýna yazýktýr. Eski Said bütün hayatýný vatan ve milletin saadeti uðrunda sarfetmiþken, bütün bütün dünyadan el çekmiþ, yetmiþbeþ yaþýna gelmiþ Yeni Said, nasýl olur da siyasetle iþtigal eder. Buna tamamen siz de kanisiniz.</p><p> </p><p>
  Birtek Gayem Vardýr: O da, mezara yaklaþtýðým bu zamanda, Ýslâm memleketi olan bu vatanda bolþevik baykuþlarýnýn seslerini iþitiyoruz. Bu ses, âlem-i Ýslâmýn îman esaslarýný zedeliyor. Halký, bilhassa gençleri îmansýz</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 377)</p><p> </p><p>
 yaparak kendisine baðlýyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve müslümanlarý îmana davet ediyorum. Bu îmansýz kitleye karþý mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inþâallah Allah huzuruna girmek istiyorum, bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alýkoyanlar da, korkarým ki bolþevikler olsun! Bu îman düþmanlarýna karþý mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest býrakýnýz. El birliðiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ýslahýna ve memleketin îmanýna, Allah'ýn birliðine hizmet edeyim.</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bu dünyada hususan bu zamanda, hususan musibete düþenlere ve bilhassa Nur þakirdlerindeki dehþetli sýkýntýlara ve me'yusiyetlere karþý en tesirli çare, birbirine teselli ve ferah vermek ve kuvve-i maneviyesini takviye etmek ve fedakâr hakikî kardeþ gibi birbirinin gam ve hüzün ve sýkýntýlarýna merhem sürmek ve tam þefkatle kederli kalbini okþamaktýr. Mabeynimizdeki hakikî ve uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgirlik kaldýrmaz. Madem ben size bütün kuvvetimle itimad edip bel baðlamýþým ve sizin için, deðil yalnýz istirahatýmý ve haysiyetimi ve þerefimi, belki sevinçle ruhumu da feda etmeðe karar verdiðimi bilirsiniz, belki de görüyorsunuz. Hattâ kasemle temin ederim ki: Sekiz gündür Nur'un iki rüknü zâhirî birbirine nazlanmak ve teselli yerine hüzün vermek olan ehemmiyetsiz hâdisenin bu sýrada benim kalbime verdiði azab cihetiyle, "Eyvah, eyvah! El'aman, el'aman! Ya Erhamerrâhimîn meded! Bizi muhafaza eyle, bizi cin ve insî þeytanlarýn þerrinden kurtar, kardeþlerimin kalblerini birbirine tam sadakat ve muhabbet ve uhuvvet ve þefkatle doldur." diye hem ruhum, hem kalbim, hem aklým feryad edip aðladýlar.</p><p> </p><p>
  Ey demir gibi sarsýlmaz kardeþlerim! Bana yardým ediniz. Mes'elemiz çok naziktir. Ben sizlere çok güveniyordum ki, bütün vazifelerimi þahs-ý manevînize býrakmýþtým. Siz de, bütün kuvvetinizle benim imdadýma koþmanýz lâzým geliyor. Gerçi hâdise pek</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 378)</p><p> </p><p>
 cüz'î ve geçici ve küçük idi. Fakat saatimizin zenbereðine ve gözümüzün hadekasýna gelen bir saç, bir zerrecik dahi incitir. Ve bu noktada ehemmiyetlidir ki, maddî üç patlak ve manevî üç müþahedeler tam tamýna haber verdiler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Sobamýn ve Feyzilerin ve Sabri ve Hüsrev'in iki su bardaklarý parça parça olmasý dehþetli bir musibet geldiðini haber vermiþtiler. Evet bizim en kuvvetli nokta-i istinadýmýz olan hakikî tesanüd ve birbirinin kusuruna bakmamak ve Hüsrev gibi Nur kahramanýndan -benim yerimde ve Nur'un þahs-ý manevîsinin çok ehemmiyetli bir mümessili olmasýndan- hiç bir cihetle gücenmemek elzemdir. Ben kaç gündür dehþetli bir sýkýntý ve me'yusiyet hissettiðimden "Düþmanlarýmýz bizi maðlub edecek bir çare bulmuþlar" diye çok telaþ ederdim. Hem sobam, hem hayalî ayn-ý hakikat müþahedem doðru haber vermiþler. Sakýn, sakýn, sakýn! Çabuk bu þimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz. Vallahi bu hâdisenin bizim hapse girmemizden daha ziyade Kur'an ve îman hizmetimize -hususan bu sýrada- zarar vermek ihtimali kavîdir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Leyle-i Mi'rac, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalýþmakla kazanç birden bine çýkar. Þirket-i maneviye sýrrýyla, inþâallah herbiriniz kýrkbin dil ile tesbih eden bazý melekler gibi, kýrkbin lisan ile bu kýymetdar gecede ve sevabý çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz ve hakkýmýzda gelen fýrtýnada binden bir zarar olmamasýna mukabil, bu gecedeki ibadet ile þükredersiniz. Hem sizin tam ihtiyatýnýzý tebrik ile beraber, hakkýmýzda inayet-i Rabbaniye pek zâhir bir sûrette tecelli ettiðini tebþir ederiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 379)</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Sizin Leyle-i Mi'racýnýzý bütün ruh u canýmla tebrik ederim.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Yirmi seneden beri bir davamýz ki, asayiþe mümkün olduðu kadar Nur þakirdleri dokunmuyorlar. Ve bize hücum edenlere, en baþta emniyeti ve asayiþi bozmak davalarýna bir emare ve davamýzý cerhetmeðe bahane olmasý kuvvetle muhtemel bulunan bu hapis hâdisesi, inayet-i Ýlahiye ile hârika bir tarzda, sizin sadakat ve ihlasýnýzýn bir kerameti olarak yüzde bire indi. Kubbe habbe edildi. Yoksa hakkýmýzda habbeyi kubbe yapanlar bundan istifade edip, aleyhimizdeki iftiralarýný çoklara inandýracaklardý.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Beni merak etmeyiniz. Sizinle bir binada bulunmam, her zahmetimi ve sýkýntýmý hiçe indirir. Zâten burada toplanmamýzýn çok cihetlerle ehemmiyeti var. Ve hizmet-i îmaniyeye faideleri çoktur. Hattâ bu defa, tetimme-i itirazdaki ehemmiyetli bazý hakikatlar o altý makamata gidip, tam dikkatlerini celbedip hükmünü bir derece onlarda icra etmesi, bütün sýkýntýlarýmýzý hiçe indirdi.</p><p> </p><p>
  Râbian: Mümkün olduðu kadar Nurlarla meþguliyet hem sýkýntýlarý izale eder, hem beþ nevi ibadet sayýlabilir.</p><p> </p><p>
  Hâmisen: Nur'un dersleri vasýtasýyla, geçen musibet yüzden bire indi. Yoksa zemin ve zamanýn nezaketi cihetiyle, baruta ateþ atmak hükmünde o tek habbe kubbeler olacaktý. Hattâ resmî bir kýsým memurlar demiþler ki: "Nur dersini dinleyenler karýþmadýlar." Eðer umum dersini dinleseydi, hiçbirþey olmazdý. Siz mümkün olduðu kadar ikiliðe meydan vermeyiniz. Hapis sýkýntýsýna baþkasý ilâve olmasýn. Mahpuslar dahi Nurcular gibi kardeþ olsunlar, birbirinden küsmesinler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk, Muhlis Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bizler imkân dairesinde bütün kuvvetimizle Lem'a-i Ýhlas'ýn düsturlarýný ve hakikî ihlasýn sýrrýný mabeynimizde ve birbirimize karþý istimal etmek, vücub derecesine gelmiþ. Kat'î haber aldým ki, üç aydan beri buradaki has kardeþleri birbirine karþý meþreb veya fikir ihtilafýyla bir soðukluk vermek için üç adam tayin edil</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 380)</p><p> </p><p>
miþ. Hem metin Nurcularý usandýrmakla sarsmak ve nazik ve tahammülsüzleri evhamlandýrmak ve hizmet-i Nuriyeden vazgeçirmek için sebebsiz mahkememizi uzatýyorlar. Sakýn sakýn!. þimdiye kadar mabeyninizdeki fedakârane uhuvvet ve samîmane muhabbet sarsýlmasýn. Bir zerre kadar olsa bile, bize büyük zarar olur. Çünki pek az bir sarsýntý, Denizli'de (......) gibi hocalarý yabanileþtirdi. Bizler birbirimize -lüzum olsa- ruhumuzu feda etmeðe, hizmet-i Kur'aniye ve î</p><p> </p><p>
îmaniyemiz iktiza ettiði halde, sýkýntýdan veya baþka þeylerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirine karþý küsmeðe deðil, belki kemal-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alýr; muhabbetini, samimiyetini ziyadeleþtirmeðe çalýþýr. Yoksa habbe kubbe olup tamir edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferasetinize havale edip kýsa kesiyorum.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ehemmiyetli bir manevî ihtara binaen size þimdilik bir-iki vazife-i Nuriye var ki, bütün kuvvetinizle bu üçüncü Medrese-i Yusufiye'de musibetzede bîçare mahpuslar içinde ikilik ve garazkârane tarafgirlik düþmemek için Nur dersleriyle çalýþmaktýr. Çünki ihtilaftan ve garaz ve kin ve inaddan istifadeye çalýþan, perde altýnda dehþetli müfsidler var. Madem bu hapis arkadaþlarýmýz çoðu lüzum olsa vatanýna ve milletine ve ahbabýna fedakârane ruhunu feda ettiren kahramanlýk damarýný taþýyorlar. Elbette o civanmerdler, inadýný ve garazýný ve adavetini, milletin selâmeti ve bu hapis istirahatý ve perde altýnda anarþiliðe çabalayan bolþevizmi aþýlayanlarýn ifsadlarýndan kurtulmak için, hiç menfaatý bulunmayan ve bu fýrtýnalý zamanda zararý çok olan adavetini ve inadýný feda etmeleri lâzýmdýr. Yoksa bu zamanda baruta ateþ atmak gibi hem yüz bîçare mahpuslara, hem Nur'un masum talebelerine, hem bu Afyon memleketine ehemmiyetli zahmetlere, sarsýntýlara, belki memlekete giren ecnebi komitesi parmaklarýnýn iliþmesine bir vesile olur. Madem bizler onlarýn hatýrlarý için kader-i ilâhiyle buraya girdik ve bir kýsmýmýz onlarýn saadeti ve manevî rahatlarý için buradan çýkmak istemiyoruz ve istirahatýmýzý onlar için feda edip her sýkýntýya sabýr ve tahammül ediyoruz; elbette o yeni kardeþlerimiz dahi Denizli mahpuslarý gibi, kardeþliðimiz hatýrý için, þaban ve ramazan hürmetine birbirine küsmemek ve kardeþ olup barýþmak lâzým ve elzemdir. Zâten biz ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 381)</p><p> </p><p>
 ben, onlarý Nur talebeleri dairesinde biliriz ve dualarýmýza girmiþler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kdeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَرَهُ اللّهُ sýrrýyla, inþâallah mahkememizin te'hirinde ve tahliye olan kardeþlerimizin yine mahkeme gününde burada bulunmalarýnda büyük hayýrlar var.</p><p> </p><p>
  Evet Risâle-i Nur'un mes'elesi; âlem-i Ýslâmda, hususan bu memlekette küllî bir ehemmiyeti bulunduðundan böyle heyecanlý toplamalar ile umumun nazar-ý dikkatini Nur hakikatlarýna celbetmek lâzýmdýr ki, ümidimizin ve ihtiyatýmýzýn ve gizlememizin ve muarýzlarýn küçültmelerinin fevkinde ve ihtiyarýmýzýn haricinde böyle þâþaa ile Risâle-i Nur kendi derslerini dost ve düþmana aþikâren veriyor. En mahrem sýrlarýný en nâmahremlere çekinmeyerek gösteriyor. Madem hakikat budur, biz küçücük sýkýntýlarýmýzý kinin gibi bir acý ilâç bilip sabýr ve þükretmeliyiz, "Yâhu bu da geçer" demeliyiz.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Bu Medrese-i Yusufiye'nin nâzýrýna yazdým: Ben Rusya'da esir iken, en evvel Bolþevizm'in fýrtýnasý hapishanelerden baþladýðý gibi, Fransýz Ýhtilâl-i Kebiri dahi en evvel hapishanelerden ve tarihlerde serseri namýyla yâdedilen mahpuslardan çýkmasýna binaen; biz Nur þakirdleri, hem Eskiþehir, hem Denizli, hem burada mümkün oldukça mahpuslarýn ýslahýna çalýþtýk. Eskiþehir ve Denizli'de tam faidesi görüldü. Burada daha ziyade faide olacak ki, bu nazik zaman ve zeminde Nur'un dersleriyle geçen fýrtýnacýk (Haþiye) yüzden bire indi. Yoksa ihtilaftan ve böyle hâdiselerden istifade eden ve fýrsat bekleyen haricî muzýr cereyanlar, o baruta ateþ atýp bir yangýn çýkacaktý.</p><p> </p><p>
Haþiy‏e: Bu Fýýrtýnýýa  ise Afy‏oýn  hapsinde  isyaný çiktýý hiç bir Nur talebesi karýýþmadý.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 382)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk, Sarsýlmaz, Sýkýntýdan Usanýp Bizlerden Çekilmez Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Þimdi maddî, manevî bir sýkýntýdan nefsim sizin hesabýnýza beni mahzun eylerken, birden kalbe geldi ki; hem senin, hem buradaki kardeþlerin tek birisiyle yakýnda görüþmek için bu zahmet ve meþakkatin baþka sûrette on mislini çekseydiniz yine ucuz olurdu. Hem Nur'un takvadarane ve riyazetkârane meþrebi, hem umuma ve en muhtaçlara hattâ muarýzlara ders vermek mesleði, hem dairesindeki þahs-ý manevîyi konuþturmak için eski zamanda ehl-i hakikatýn senede hiç olmazsa bir-iki defa içtimalarý ve sohbetleri gibi; Nur þakirdlerinin de, birkaç senede en müsaid olan Medrese-i Yusufiye'de bir defa toplanmalarýnýn lüzumu cihetinde bin sýkýntý ve meþakkat dahi olsa ehemmiyeti yoktur. Eski hapislerimizde birkaç zaîf kardeþlerimizin usanýp daire-i Nuriyeden çekinmeleri onlara pek büyük bir hasaret oldu ve Nurlara hiç zarar gelmedi. Onlarýn yerine daha metin, daha muhlis þakirdler meydana çýktýlar. Madem dünyanýn bu imtihanlarý geçicidir, çabuk giderler. Sevablarýný, meyvelerini bizlere verirler. Biz de inayet-i Ýlahiyeye itimad edip sabýr içinde þükretmeliyiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Son iki parçayý ya eski harf veya makine harfiyle bera-yý malûmat gayr-ý resmî mahkeme reisine münasib gördüðünüz bir ciddî adamla verdiðiniz vakit ayrý bir pusula da ona yazýnýz ki; Said size teþekkür eder, der: "Pencereleri açtýlar. Fakat hiçbir kardeþim ve hizmetçilerime, yanýma gelmeðe müddeiumumî müsaade vermiyor. Hem zâtýnýzdan çok rica eder ki, mahkemede bulunan mu'cizatlý ve antika Kur'anýný ona veriniz ki bu mübarek aylarda okusun. O hârika Kur'anýndan üç cüz'ü Diyanet Ri</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 383)</p><p> </p><p>
yaseti'ne nümune için göndermiþti, tâ fotoðrafla tab'ýna çalýþsýnlar. Hem onun ile beraber Risâle-i Nur'un mahkemedeki mecmualardan birisini sizden istiyor ki, bu tecrid-i mutlakta ve yalnýzlýkta ve þiddetli sýkýntýlarýnda mütalaasýyla bir medar-ý tesellisi ve bir arkadaþý olsun. Zâten o mecmualar üç-dört mahkeme gördükleri ve iliþmedikleri gibi; hacýlarýn þehadet ve müþahedeleriyle, o büyük mecmualarý hem Mekke-i Mükerreme'de, hem Medine-i Münevvere'de, hem Þam-ý Þerif'te ve Haleb'de, hem Mýsýr Câmi-ül Ezher'indeki büyük âlimler çok takdir ve tahsin edip hiç tenkid ve itiraz etmemiþler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Hizb-i Nurî'den Feyzilerin yanýnda iki nüsha var. Eðer onlara lüzum yoksa, birisi bana gönderilsin veya Mehmed Feyzi daha bir nüshayý yazsýn. Hem Ramazaniye Risalesi ve matbu' Âyet-ül Kübra burada bulunmak lâzýmdýr. Mabeyninizdeki gerginliði çabuk tamir ediniz. Sakýn, sakýn az bir inhiraf Nur dairesine pek büyük zararý olacak. Sýkýntýdan gelen hislere kapýlmayýnýz. Sobamýn patlamasý bu musibete iþaret idi.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim Hüsrev ve Mehmed Feyzi, Sabri!</p><p> </p><p>
  Ben sizlere bütün kanaatýmla itimad edip istirahat-ý kalble kabre girmek ve Nurlarýn selâmetini size býrakmak bekliyordum ve hiç bir þey sizi birbirinden ayýrmayacak biliyordum. Þimdi dehþetli bir plânla, Nur'un erkânlarýný birbirinden soðutmak için resmen bir iþ'ar var. Madem sizler lüzum olsa birbirinize hayatýnýzý, kuvvet-i sadakatýnýz ve Nurlara þiddetli alâkanýzýn muktezasý olarak feda edersiniz. Elbette gayet cüz'î ve geçici ve ehemmiyetsiz hissiyatýnýzý feda etmeðe mükellefsiniz. Yoksa kat'iyen bizlere bu sýrada büyük zararlar olacaðý gibi, Nur dairesinden ayrýlmak ihtimali var diye titriyorum. Üç günden beri hiç görmediðim bir sýkýntý beni tekrar sarsýyordu. Þimdi kat'iyen bildim ki, göze bir saç düþmek gibi az bir nazlanmak sizin gibilerin mabeyninde hayat-ý Nuriyemize bir bomba olur. Hattâ size bunu da haber vereyim: Geçen fýrtýna ile bizi alâkadar göstermeðe çok çalýþýlmýþ. Þim</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 384)</p><p> </p><p>
di, mabeyninizde az bir yabanilik atmaða çabalýyorlar. Ben sizin hatýrýnýz için herbirinizden on derece ziyade zahmet çektiðim halde, sizden hiç birinizin kusuruna bakmamaða karar verdim. Siz dahi, haklý ve haksýz olsa benlik yapmamak, üstadýmýz olan þakirdlerin þahs-ý manevîsi namýna istiyorum. Eðer o acib yerde beraber bulunmaktan gizli parmaklar karýþýyorlar, biriniz Tahirî'nin koðuþuna gidiniz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Rica ederim, üçünüzün hakkýnda birbirinden ziyade gücenmeðe ehemmiyet verdiðimden gücenmeyiniz. Çünki Hüsrev'le Feyzi'de benim gibi insanlardan tevahhuþ ve sýkýlmak var. Hem birbirine bir derece meþrebce ayrýdýrlar. Ve Sabri ise, akraba ve tarz-ý maiþet cihetinde hayat-ý içtimaiye ile birkaç vecihle alâkadar ve ihtiyata mecburdur. Ýþte üçünüz bu ihtilaf-ý meslek ve meþreb haysiyetiyle o daðdaðalý koðuþta ve sýkýntýlý kalabalýk içinde her halde tam tahammül ve sabýr edemediðinizden ben telaþ edip vesvese ediyorum. Çünki pek az bir muhalefet, bu sýrada pek zararý var.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim, Bu Medrese-i Yusufiye'de Ders Arkadaþlarým!</p><p> </p><p>
  Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ý beþeriyenin proðramý nev'inden olmasý cihetiyle Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduðu gibi, bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anýn sevabý yirmibine çýkar. Sair vakitte on ise, þuhur-u selâsede yüze ve bine çýkar. Ve bu kudsî leyali-i meþhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çýkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiði kadar Kur'anla ve istiðfar ve salavatla meþgul olmak büyük bir kârdýr.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 385)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا سَلَّمَكُمُ اللّهُ فِى الدَّارَيْنِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elli senelik bir manevî ibadet ömrünü ehl-i îmana kazandýrabilen Leyle-i Beratýnýzý ruh-u canýmýzla tebrik ederiz. Herbiriniz, þirket-i maneviye sýrrýyla ve tesanüd-ü manevî feyziyle kýrk bin lisanla tesbih eden bazý melekler gibi; herbir hâlis, muhlis Nur þakirdlerini kýrkbin dil ile istiðfar ve ibadet etmiþ gibi rahmet-i Ýlahiyeden kanaat-ý tâmme ile ümid ediyoruz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
 بِا سْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Bid'akâr bazý hocalarýn telkinatýyla iddianamede, Ýslâm Deccalý ve müteaddid birkaç deccalýn gelmesini kabul etmiyor gibi Beþinci Þua'ýn bir mes'elesine itiraz etmiþler. Buna cevaben gayet parlak kat'î bir mu'cize-i Nebeviyeyi (A.S.M.) gösteren bu hadîs-i sahihte:</p><p> </p><p>
لَنْ تَزَالَ الْخِلاَفَةُ فِى وِلْدِ عَمِّى صِنْوِ اَبِى الْعَبَّاسِ حَتَّى يُسَلِّمُهَا اِلَى الدَّجَّالِ</p><p> </p><p>
Yani: "Benim amcam, pederimin kardeþi Abbas'ýn veledinde Hilafet-i Ýslâmiye devam edecek. Tâ Deccal'a, o hilafeti yani saltanat-ý hilafet Deccal'ýn muhrib eline geçecek." Yani, uzun zaman beþyüz sene kadar hilafet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgu denilen üç deccaldan birisi o saltanat-ý hilafeti mahvedecek; deccalane, Ýslâm içinde hükûmet sürecek. Demek Ýslâm içinde müteaddid hadîslerde üç deccal geleceðine zâhir bir delildir. Bu hadîsteki ihbar-ý gaybî, kat'î iki mu'cizedir:</p><p> </p><p>
  Biri; hilafet-i Abbasiye vücuda gelecek, beþyüz sene devam edecek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 386)</p><p> </p><p>
  Ýkincisi de, sonunda en zalim ve tahribci Cengiz ve Hülâgu namýndaki bir deccal eliyle inkýraz bulacak. Acaba kütüb-ü hadîsiyede Kur'ana, þeair-i Ýslâm'a ait hattâ cüz'î þeyleri de haber veren Sahib-i Þeriat, hiç mümkün müdür ki bu zamanýmýzdaki pek acib hâdisattan haber vermesin? Hem hiç mümkün müdür ki, bu acib hâdisatta Kur'ana sebatkârane -geniþ bir sahada, en acib bir zamanda, en aðýr þerait altýnda- hizmet eden ve o hizmetin semerelerini dost ve düþmanlarý tasdik eden Risâle-i Nur þakirdlerine iþaretleri bulunmasýn.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
وَ ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَاْلمَسْكَنَةُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
[Âyet-i celîlesinin bir nüktesi.]</p><p> </p><p>
  Aziz Nur kumandaný ve Kur'anýn hâdimi kardeþim Re'fet Bey!</p><p> </p><p>
  Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için her asýrda zillet ve meskenet tokadýný yemeðe müstehak olmuþlar. Fakat bu Filistin mes'elesinde, hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi deðil, belki Enbiya-i Benî Ýsrailiyenin mezaristaný olan Filistin o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunmasý cihetiyle bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasýndan çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa koca Arabistan'da az bir zümre hiç dayanamayacaktý, çabuk meskenete girecekti.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Sual: Küre-i Arz'ýn kürevî olduðuna dair bir âyet var mý ve hangi sûrededir? Müstevî veya kürevî olduðunda tereddüdüm vardýr. Her hükûmetin bulunduðu arazi deniz ortasýndadýr. Bu denizlerin etrafýný muhafazakâr neler var? Lütfen beyanýný rica eder, ellerinizden öperim.</p><p> </p><p>
Emirdaðlý Ali Hoca</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 387)</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur bu çeþit mesaili halletmiþ. Küreviyet-i Arz ulema-i Ýslâmca kabul edilmiþ, dine muhalefeti yok. Âyetteki satýh demesi, kürevî olmadýðýna delalet etmiyor. Müçtehidlerce "istikbal-i kýble" namazda þart olmasý ve þart ise bütün erkânda bulunmasý sýrrýyla, secde ve rükû'da istikbal-i kýble lâzým geliyor. Bu ise yerin, zeminin küreviyeti ile ve þer'an kýble Kâ'be-i Mükerreme'nin üstü -tâ arþa kadar- ve altý- ferþe kadar- bir amud-u nurani olmasý, küreviyetle  istikbal‏, erkânda bulunabilir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Mübarek ramazan-ý þerifinizi bütün ruh u canýmýzla tebrik ediyoruz. Cenab-ý Hak bu ramazan-ý þerifin Leyle-i Kadrini umumunuza bin aydan hayýrlý eylesin, âmîn. Ve seksen sene bir ömr-ü makbul hükmünde hakkýnýzda kabul eylesin, âmîn.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Bayrama kadar burada kalmamýzýn bizlere çok faidesi ve hayrý olduðuna kanaatým var. Þimdi tahliye olsaydýk, bu Medrese-i Yusufiye'deki hayýrlardan mahrum kaldýðýmýz gibi, sýrf uhrevî olan ramazan-ý þerifi; dünya meþgaleleriyle huzur-u manevîmizi haleldar edecekti. اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَرَهُ اللّهُ sýrrýyla inþâallah bunda da hayýrlý büyük sevinçler olacak. Mahkemede siz de anladýnýz ki, hattâ kanunlarýyla da hiçbir cihetle bizi mahkûm edemediklerinden, ehemmiyetsiz, sinek kanadý kadar kanunla temasý olmayan cüz'î mektublarýn cüz'î hususiyatý gibi cüz'î þeyleri medar-ý bahsedip büyük ve küllî mesail-i Nuriyeye iliþmeðe çare bulamadýlar. Hem gayet küllî ve geniþ Nur talebeleri ve Risâle-i Nur'un bedeline yalnýz þahsýmý çürütmek ve ehemmiyetten iskat etmek bizim için büyük bir maslahattýr ki, Risâle-i Nur ve talebelerine kader-i Ýlahî iliþtirmiyor. Yalnýz benim þahsýmla meþgul eder. Ben</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 388)</p><p> </p><p>
de size, bütün dostlarýma beyan ediyorum ki: Bütün ruh u canýmla hattâ nefs-i emmaremle beraber Risâle-i Nur'un ve sizlerin selâmetine, þahsýma gelen bütün zahmetleri manevî sevinç ve memnuniyetle kabul ediyorum. Cennet ucuz olmadýðý gibi, Cehennem de lüzumsuz deðil. Dünya ve zahmetleri fâni ve çabuk geçici olduðu gibi, bize gizli düþmanlarýmýzdan gelen zulüm de mahkeme-i kübrada ve kýsmen de dünyada yüz derece ziyade intikamýmýz alýnacaðýndan, hiddet yerinde onlara teessüf ediyoruz. Madem hakikat budur. Telaþsýz ve ihtiyat içinde kemal-i sabýr ve þükürle, hakkýmýzda cereyan eden kaza ve kader-i Ýlahî ve bizi himaye eden inayet-i Ýlahiyeye karþý teslim ve tevekkülle ve buradaki kardeþlerimizle de hâlisane ve tesellikârane ve samîmane ve mütesanidane hakikî bir ülfet ve muhabbet ve sohbetle ramazan-ý þerifte hayrý birden bine çýkan evradlarýmýzla meþgul olup ilmî derslerimizle bu cüz'î, geçici sýkýntýlara ehemmiyet vermemeðe çalýþmak büyük bir bahtiyarlýktýr. Ve Nur'un pek ehemmiyetli bu imtihanýndaki tesirli dersleri ve muarýzlara kendini okutturmasý, ehemmiyetli bir fütuhat-ý Nuriyedir.</p><p> </p><p>
  Haþiye: Bazý kardeþlerimizin lüzumsuz talebeliðini inkâr, hususan (......) eskide ehemmiyetli kendi hizmet-i Nuriyelerini lüzumsuz setretmeleri gerçi çirkin, fakat onlarýn sâbýk hizmetleri için afvedip gücenmemeliyiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Rivayat-ý sahiha ile "Leyle-i Kadr'i nýsf-ý âhirde, hususan aþr-ý âhirde arayýnýz." ferman etmesiyle, bu gelecek geceler, seksen küsur sene bir ibadet ömrünü kazandýran Leyle-i Kadr'in gelecek gecelerde ihtimali pek kavî olmasýndan istifadeye çalýþmak, böyle sevablý yerlerde bir saadettir. "Kadere îman eden gam ve hüzünden emin olur". (Herþeyin güzel cihetine bakýnýz)</p><p> </p><p>
  Sâniyen: مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sýrrýyla,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 389)</p><p> </p><p>
 خُذُوا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ اَحْسَنَهُ kaidesinin sýrrýyla,</p><p> </p><p>
َالَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ اُولئِكَ الَّذِينَ هَدَيهُمُ اللّهُ وَاُولئِكَ هُمْ اُولُوا اْلاَلْبَابِ</p><p> </p><p>
gayet kýsacýk bir meali: "Sözleri dinleyip en güzeline tâbi' olup fenasýna bakmayanlar, hidayet-i Ýlahiyeye mazhar akýl sahibi onlardýr" mealinde. Bizler için þimdi herþeyin iyi tarafýna ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzýmdýr ki manasýz, lüzumsuz, zararlý, sýkýntýlý, çirkin, geçici haller nazar-ý dikkatimizi celbedip kalbimizi meþgul etmesin. Sekizinci Söz'de bir bahçeye iki adam, biri çýkar biri giriyor. Bahtiyarý bahçedeki çiçeklere, güzel þeylere bakar, safa ile istirahat eder. Diðer bedbaht, temizlemek elinden gelmediði halde çirkin, pis þeylere hasr-ý nazar eder, midesini bulandýrýr. Ýstirahata bedel sýkýntý çeker, çýkar gider. Þimdi hayat-ý içtimaiye-i beþeriyenin safhalarý, hususan Yusufiye Medresesi bir bahçe hükmündedir. Hem çirkin, hem güzel, hem kederli, hem ferahlý þeyler beraber bulunur. Âkýl odur ki; ferahlý ve güzel þeylerle meþgul olup, çirkin, sýkýntýlý þeylere ehemmiyet vermez, þekva ve merak yerinde þükreder, sevinir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Yarýn gece Leyle-i Kadir olmak ihtimali çok kuvvetli olmasýndan bir kýsým müçtehidler o geceye Leyle-i Kadr'i tahsis etmiþler. Hakikî olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakýyor. Ýnþâallah hakikî hükmünde kabule mazhar olur.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Sarsýntýlý olan altýncýdaki kardeþlerimizin istirahatlarýný merak ediyorum. Bir parmak hariçten hapse, hususan altýncýya karýþýyor, oradaki kardeþlerimiz dikkat ve ihtiyat edip hiç bir þeye karýþmasýnlar.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Avukata, reise okutmak için parçayý gönderdiniz mi? Hem Halil Hilmi, vahdet-i mes'ele itibariyle yalnýz Sabri'nin deðil, belki umumumuzun avukatýdýr. Ben bu nazarla ona baký</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 390)</p><p> </p><p>
yorum. Þimdi umumumuzun hesabýna birinci avukatýmýza tam yardým etsin.</p><p> </p><p>
  Râbian: Taþköprülü Sadýk Bey'in mukaddemesini istinsah için Sabri'ye vermiþtim. Eðer yazýlmýþsa, tashihten geçen parça ona gönderilecek. Yeni yazýlan bir sûreti bana gönderilsin. Hem Sadýk'ýn manzumeciðinin yanýmda bir sureti var, sizde yoksa göndereceðim.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz,Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Hem sizin, hem hapisteki arkadaþlarýnýzýn bayramýnýzý tebrik ederiz. Siz ile bayramlaþaný, aynen benimle bayramlaþmýþ gibi kabul ediyorum ve umumuyla bizzât bayram ziyaretini yapmýþým gibi biliniz, bildiriniz.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Sebebsiz kalýn demir sobamýn parçalanmasýyla verdiði haber ve biz dahi o iþarete binaen tam bir ihtiyat ve temkinle geçen fýrtýnacýk, yüzden bire indi, barut ateþ almadý. Þimdi yine, sebebsiz mataramýn acib bir tarzda küçücük parçalara inkýsam etmesi, bize tekrar tam bir temkine ve tahammüle ve ihtiyata sarýlmamýzýn lüzumunu haber veriyor. Aldýðým manevî bir ihtarla, gizli münafýklar, dindarlara karþý namazsýz sefahetçileri ve mürted komünistleri istimal etmek istiyorlar, hattâ parmaklarýný buraya da sokmuþlar.</p><p> </p><p>
  Bir Haþiyecik: Dün kalbimde bir ferah ve sevinç vardý. Birden baktým, Nurs'taki kardeþim, Nurs'un balýný bir matara içinde sekiz ay evvel bana, Emirdaðý'na göndermiþti. Dün de Emirdaðý'ndan bana geldi. Aman bana çabuk getirin dedim. Bekledim, gelmedi. O sevinç, bir hiddete döndü. Yüz matara kadar yanýmda kýymetli bulunan o ballý matarayý yabani ellere verip çarþýya gönderilmesi sebeb olup, o matara da birdenbire kýrýldý. Kýrksekiz seneden beri görmediðim Nurs köyümün, meskat-i re'simin bir teberrükü olan o tatlýdan, bayram tatlýsý olarak herbir kardeþim bir parçacýðýný tatsýn diye bir mikdar gönderdim.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk, Sarsýlmaz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Sizi ruh u canýmla tebrik ederim ki, çabuk yaramýzý tedavi ettiniz. Ben de bu gece þifadan tam ferahlandým. Zâten "Medre</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 391)</p><p> </p><p>
set-üz Zehra" tevessü' edip, hakikî ihlas ve tam fedakârane terk-i enaniyeti ve tevazu-u tâmmý daire-i Nur'da aþýlýyor, neþreder. Elbette gayet cüz'î ve muvakkat hassasiyet ve titizlik ve nazlanmak, o kuvvetli dersini ve uhuvvet alâkasýný bozamaz ve Ýhlas Lem'asý bu noktada mükemmel nâsihtir. Þimdi en ziyade bizi ve Nurlarý vurmak ve sarsmak için en fena plân, Nur talebelerini birbirinden soðutmak ve usandýrmak ve meþreb ve fikir cihetinde birbirinden ayýrmaktýr. Gerçi gayet cüz'î bir nazlanmak oldu. Fakat göze bir saç düþse baþa düþen bir taþ kadar incitir ki, büyük bir hâdise hükmünde mataram haber verdi. Merhum Hâfýz Ali'nin (R.H.) küçücük böyle bir halden, vefatýndan bir parça evvel þekvasý, o vakitten beri belki yüz defa hatýrýma gelip beni müteessir etmiþ.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Talebelerin itiraznamelerini müdüre vermedim. Dedim: Diyanet Risayeti'ne ve bize risalelerimizle beraet veren Ankara'nýn Aðýr Ceza dairesine -itiraznamemin âhiriyle beraber- göndermek istiyoruz. Hem Hata-Savab Cedveli de o iki makama, fakat mahrem yalnýz bera-yý malûmat olarak göndermek münasibse. Dedi: "Münasibdir." Þimdi siz avukata deyiniz. Birkaç nüsha talebelerin itiraznamelerinin ve cedvelin iki nüsha çýkarsýn.</p><p> </p><p>
  Hem Diyanet Riyasetine yazýnýz ki: Ulûm-u diniye ehlini himaye etmek vazife-i zaruriyenizi Said ve arkadaþlarý hakkýnda bu defa Afyon'a gönderdiðiniz raporla mükemmel yapdýðýnýzdan, hem mazlum Said, hem masum arkadaþlarý dairenize çok müteþekkir ve fevkalâde minnetdar oldular. Zâten mes'elemiz dinî ve ilmî olmasýndan, her daireden ve adliye ve zabýtadan evvel Diyanet Dairesi alâkadardýr. Onun için hem Denizli'de, hem Afyon'da en evvel o dairelere müracaat edip þekvamýzý oradaki âlimlere yazdýk. Bu mealde bir baþlýk yazýnýz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþim Re'fet Bey!</p><p> </p><p>
  Kur'an-ý Azîmüþþan'ýn hürmetine ve alâka-i Kur'aniyenizin hakkýna ve Nurlar ile yirmi sene zarfýnda îmana hizmetinin þe</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 392)</p><p> </p><p>
refine, çabuk bu dehþetli, zâhiren küçücük fakat vaziyetimizin nezaketine binaen pek elîm ve feci' ve bizi mahva çalýþan gizli münafýklara büyük bir yardým olan birbirinden küsmekten ve baruta ateþ atmak hükmündeki gücenmekten vazgeçiniz ve geçiriniz. Yoksa bir dirhem þahsî hak yüzünden, bizlere ve hizmet-i Kur'aniyeye ve îmaniyeye yüz batman zarar gelmesi -þimdilik- ihtimali pek kavîdir. Sizi kasemle temin ederim ki; biriniz bana en büyük bir hakaret yapsa ve þahsýmýn haysiyetini bütün bütün kýrsa, fakat hizmet-i Kur'aniye ve îmaniye ve Nuriyeden vazgeçmezse ben onu helâl ederim, barýþýrým, gücenmemeðe çalýþýrým. Madem cüz'î bir yabanilikten düþmanlarýmýz istifadeye çalýþtýklarýný biliyorsunuz, çabuk barýþýnýz. Manasýz, çok zararlý nazlanmaktan vazgeçiniz. Yoksa bir kýsmýmýz Þemsi, Þefik, Tevfik gibi; muarýzlara sureten iltihak edip, hizmet-i îmaniyemize büyük bir zarar ve noksaniyet olacak. Madem inayet-i Ýlahiye þimdiye kadar bir zayiata bedel çoklarý o sistemde vermiþ. Ýnþâallah yine imdadýmýza yetiþir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Müdür, Âyet-ül Kübra ve Rehber'i çok beðenmiþ. Þimdi Asâ-yý Musa ve Zülfikar'ý istiyor. Ben de söz verdim "Sana getireceðim." Eðer burada Afyon'da varsa; bir Asâ-yý Musa, bir Zülfikar (ciltli, büyük) bir Rehber, bir Âyet-ül Kübra ýsmarlayýnýz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Bu raporun neticesi aynen Denizli'dekinin aynýdýr. Bizi medar-ý ittiham noktalardan tebrie etmek içinde onlara hoþ görünmek ve Nurcu olmadýklarýný göstermek fikriyle, Vehhabîlik damarýyla, bir parça ilmî tenkidiyle hücum etmiþler. Tahminimce bu rapor iddianameden evvel buraya gelmiþ ki, bazý noktalarý iddianame ondan almýþ. Öyle ise, cedvelimiz onlara dahi tam cevabdýr. Siz nasýl bilirsiniz? Hem yeni cevabýmýz nasýldýr, iyi midir? Pek acele ve periþan bir halde yazdým.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 393)</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Þimdiye kadar zâhiren bizim þahýslarýmýzla ve cem'iyet ve tarîkat ve cüz'î bazý hususî mektublar ile bizimle meþgul oluyordular. Þimdi Siracünnur, Hücumat-ý Sitte'nin müsaderesiyle ve ehl-i vukufun Nurlara nazarý çevirmeleriyle ve gizli düþmanlarýmýzýn desiseleriyle bu vatanýn bir medar-ý rahatý olan Risâle-i Nur'a bir nevi hücum olmasýndan; þimdiye kadar çok defa olduðu gibi, aynen bu memlekete bu hücumun ayný zamanýnda hem iki þiddetli zelzele -ki ben o bahsi yazarken- geldi. Beni tasdik edip, "yazýya lüzum yok" dedi. Ben de daha yazmadým. Bugün de iþittim ki, harb korkusu baþlamýþ. Ben de buranýn âmirine dedim: Þimdiye kadar ne vakit Nurlara hücum edilse, ya zemin hiddet eder veya harb korkusu baþlar. Tesadüf ihtimali kalmayacak derecede çok hâdiseleri gördük ve mahkemelere dahi gösterildi. Demek bugünlerde, bilmediðim halde Nurlar hakkýnda þiddetli telaþým ve ehl-i vukufun hasudane tenkidleri ve Nur'un bir mühim mecmuasýnýn müsaderesi, sadaka-i makbule mahiyetinde musibetlerin def'ine bir vesile olan Siracünnur tesettür perdesinin altýna girdi, zelzele ve harb korkusu baþladý.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Merak etmeyiniz, biz inayet altýndayýz. Zâhiren zahmetler altýnda rahmetler var. Ehl-i vukufu mecbur etmiþler ki, bir parçasýný çürütsünler. Elbette onlarýn kalbleri Nurcu olmuþ.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk, Sarsýlmaz, Telaþ Etmez, Âhireti Býrakýp Fâni Dünyaya Dönmez Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bir parça daha burada kalmaktan, mes'elemizi bir derece geniþlendirmek istemelerinden mahzun olmayýnýz. Bilakis benim gi</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 394)</p><p> </p><p>
bi memnun olunuz. Madem ömür durmuyor, zevale koþuyor. Böyle çilehanede, uhrevî meyveleriyle bâkileþiyor. Hem Nur'un ders dairesi geniþliyor. Meselâ; ehl-i vukufun hocalarý, tam dikkatle Siracünnur'u okumaða mecbur oluyorlar. Hem bu sýrada çýkmamýzla, bir-iki cihetle hizmet-i îmaniyemize bir noksan gelmek ihtimali var. Ben sizlerden þahsen çok ziyade sýkýntý çektiðim halde çýkmak istemiyorum. Siz de mümkün olduðu kadar sabýr ve tahammüle ve bu tarz-ý hayata alýþmaða ve Nurlarý yazmak ve okumaktan teselli ve ferah bulmaða çalýþýnýz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Yanýmda bulunan yeni harfle müdafaatýn âhirindeki cedvelden iki tanesini, ehl-i vukufa cevabla beraber Diyanet Riyasetine ve Ankara'nýn Aðýr Ceza Mahkemesine göndermek için lüzum varsa size göndereceðim. Hem ehl-i vukufa cevabýn bir sureti buradaki mahkemeye verilsin.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Mes'elemizi geniþlettirmeleri hayýrdýr. Þimdiye kadar kýymetini düþürmek fikriyle zâhiren küçük, ehemmiyetsiz gösterip gizli çok ehemmiyet veriyordular. Þimdi bu vaziyet, inþâallah hizmet-i îmaniye ve Kur'anîye daha ziyade hayýrlý ve faideli olacak.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Bu sene serbest olsaydý belki bir kýsmýmýz hacca gidecekti. Ýnþâallah bu niyetimiz bilfiil gitmiþ gibi kabul olup, bu sýkýntýlý halimizde hizmet-i îmaniye ve Nuriyemiz öyle büyük bir hac sevabýný verecek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 395)</p><p> </p><p>
  Sâniyen: "Risâle-i Nur Kur'anýn çok kuvvetli, hakikî bir tefsiridir" tekrar ile dediðimizden, bazý dikkatsizler tam manasýný bilemediðinden bir hakikatý beyan etmeðe bir ihtar aldým. O hakikat þudur:</p><p> </p><p>
  Tefsir iki kýsýmdýr:</p><p> </p><p>
  Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur'an'ýn ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarýný beyan ve izah ve isbat ederler.</p><p> </p><p>
  Ýkinci kýsým tefsir ise: Kur'anýn îmanî olan hakikatlarýný kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kýsmýn pekçok ehemmiyeti var. Zâhir malûm tefsirler, bu kýsmý bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risâle-i Nur; doðrudan doðruya bu ikinci kýsmý esas tutmuþ, emsalsiz bir tarzda muannid feylesoflarý susturan bir manevî tefsirdir.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Sabahleyin birþey yazacaktým, kaldý. Þimdi ayný mes'ele çýktý, kâtib Sâlim Bey izin verdi. Yarýn Heyet-i Vekile'ye bir istida yazmak için Hüsrev ve Tahirî yanýma gelsinler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Acaba ortalýkta en ziyade zararlý biz ve Nurlar mýdýr ki, her muharrir serbest yazýyor ve her sýnýf müdahalesiz toplanma yapýyor. Halbuki din terbiyesi olmasa, Müslümanlarda istibdad-ý mutlak ve rüþvet-i mutlakadan baþka çare olamaz. Çünki nasýl bir Müslüman, þimdiye kadar hakikî Yahudi ve Nasrani olmaz belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de bir Müslüman, Bolþevik olamaz. Belki anarþist olur, daha istibdad-ý mutlaktan baþka idare edilmez. Biz Nur talebeleri hem idareye, hem asayiþe, hem vatan ve milletin saadetine çalýþýyoruz. Karþýmýzdaki dinsiz anarþist ve millet ve vatan düþmanlarýdýr. Hükûmet için bize iliþmek deðil, tam himaye ve yardým etmek elzemdir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 396)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Re'fet, Edhem ve Çalýþkanlar ve Burhan gibi Nur naþirlerini tahliye etmeleri gösteriyor ki, Nurlarýn intiþarý yasak deðil ve mahkeme iliþemiyor. Hem cem'iyetçilik bulunmadýðýna bir karar alâmetidir. Hem mes'elemizi uzatmada, Nurlara nazar-ý dikkati geniþ bir dairede celbetmesinden, onlarý okumasýna bir umumî davet ve resmî bir ilânat hükmünde iþiten müþtaklarýn okumak heveslerini tahrik ettiðinden, sýkýntýmýzdan, zarardan yüz derece ziyade bize ve ehl-i îmana menfaatlere vesiledir. Zâten bu zamanda, en geniþ daire-i zeminde, en dehþetli ve küllî bir hücumda tecavüz eden dalalet ordularýna karþý böyle kudsî bir ders, bu suretle atom bombasý gibi inþâallah tesirini göstermeðe bir iþarettir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim Re'fet, Mehmed Feyzi, Sabri!</p><p> </p><p>
  Ben þiddetli bir iþaret ve manevî bir ihtarla sizin üçünüzden Risâle-i Nur'un hatýrý ve bu bayramýn hürmeti ve eski hukukumuzun hakký için çok rica ederim ki, dehþetli yeni bir yaramýzýn tedavisine çalýþýnýz. Çünki gizli düþmanlarýmýz iki plâný takib edip.. biri beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mabeynimize bir soðukluk vermektir. Baþta Hüsrev aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayýrmaktýr. Ben size ilân ederim ki; Hüsrev'in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarým. Çünki þimdi onun aleyhinde bulunmak, doðrudan doðruya Risâle-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi periþan edenlerin lehinde bir azîm hýyanettir ki, benim sobamýn parçalanmasý gibi acib, sebebsiz bir hâdise baþýma geldi. Ve bana yapýlan bu son iþkence dahi, bu manasýz ve çok zararlý tesanüdsüzlüðünüzden geldiðine kanaatým var. Dehþetli bir parmak buraya, hususan altýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 397)</p><p> </p><p>
cýya karýþýyor. Beni bu bayramýmda aðlatmayýnýz, çabuk kalben tam barýþýnýz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ben bugün yalnýz iki-üç kardeþimizin tahliyelerini isterdim. Fakat hakkýmýzdaki inayet-i Ýlahiye onlarýn menfaati için geri býraktý. Ve yirmi gün kadar, bizim bu vaziyetimiz lâzým ve elzemdir. Çünki bu bayramda beraber bulunmamýz hem bize, hem Nurlara, hem hizmetimize, hem manevî ve maddî istirahatýmýza ve hacýlarýn dualarýndan tam bir hisse almamýza ve Ankara'ya gönderilen Risâle-i Nur'un müsadereden kurtulmasýna ve bizim mazlumiyetimize acýyýp Nurlara sarýlanlarýn çoðalmasýna ve hazýr büyük hatalara rýza ile vatan ve millet ve din hainlerine dehalet etmediðimize bir hüccet olmasý lâzýmdý.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ehl-i vukufun insafsýzca ve hatalý ve haksýz tenkidleri, Vehhabîlik damarýyla Ýmam-ý Ali'nin (Radýyallahü Anhü) Nurlarla ciddî alâkasýný ve takdirini çekemeyerek ve geçen sene zemzem suyunu döktüren ve bu sene haccý men'eden evhamýn tesiri altýnda o yanlýþ ve hasudane itirazlarý Beþinci Þuâ'a etmiþler. Bu sýrada, böyle evhamlý ve telaþlý bir zamanda, bizim için en selâmetli yer hapistir. Ýnþâallah Nurlar, hem kendimizin, hem kendilerinin serbestiyetini kazandýracaklar. Madem emsalsiz bir tarzda, çok aðýr þerait altýnda, pek çok muarýzlar karþýsýnda bu derece Nurlar kendilerini okutturuyorlar.. talebelerini hapiste çeþit çeþit suretlerde çalýþtýrýyor, periþaniyetlerine inayet-i Ýlahiye ile meydan vermiyorlar; biz bu</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 398)</p><p> </p><p>
dereceye kanaat edip þekva yerinde þükretmekle mükellefiz. Benim bütün þiddetli sýkýntýlara karþý tahammülüm bu kanaattan geliyor. Vazife-i Ýlahiyeye karýþmam.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bu iki nüshanýn biri benimdir, biri müdüründür. Baþta benim hattýmla yazýsý bulunan nüshaya göre müdürün nüshasýný tashih ediniz. Ben bu defa Âyet-ül Kübra'yý mütalaa ederken, Ýkinci Makamýný -âhire kadar- ve âhirdeki manevî muhavereyi pekçok ehemmiyetli gördüm ve çok istifade ettim. Sizin istifadeniz için biri okusun, biri dinlesin. Tashihle beraber muattal kalmasýnlar, ikiþer kardeþlerimiz mütalaa etsinler.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Bana ait Onuncu Söz ve buradaki mektublar defteri ve saire zayi' olmasýn ve muattal kalmasýn. Ben nezaretini Ceylân'a býrakmýþtým.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ben þimdi Celcelutiye'yi okurken, بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ cümlesinde Risâle-i Kader'e iþaret eden yirmialtýncý mertebede, ثُمَّ نُونْ Suresi Kader Sözüyle münasebeti nedir, kalbime gelmesi ânýnda ihtar edildi. O surenin baþýný okurken gördüm ki,  ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ âyeti bütün kalemlerin ve tastir ve kitabetlerin aslý, esasý, ezelî me'hazý ve sermedî üstadý kaderin kalemi ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 399)</p><p> </p><p>
 Nur ve ilm-i ezelînin nuruna iþaret edenن  kelimesidir. Demek وَالذَّارِيَاتِ Zerrat Risalesi'ne iþareti gibi kuvvetli bir münasebetle, ن kelimesi Risâle-i Kader'e kuvvetli iþaretle bakar.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk, Sarsýlmaz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَرَهُ اللّهُ sýrrýnca mes'elemizin te'hirinde hayýr var. Kalbim ve Nurlarýn serbestiyeti öyle istiyordu. Siz hem birbirinizi teselli, hem kuvve-i maneviyeyi takviye, hem tatlý sohbetle müzakere-i ilmiye, hem Nurlarýn yazmasý ve mütalaalarýyla bu geçici zahmetin noktasýný siler rahmet yapmaða, bu fâni saatleri bâki saatlere çevirmeðe muvaffak olursunuz inþâallah.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Madem bayramlaþmamýz mahkemenin muvakkat hapis menzilinde oldu, ben de bayram tatlýsý olarak; Konya kahramaný Zübeyr'in bana getirdiði zemzem ile Nurs Karyesi'nin bence çok manidar balýný gönderdim. Siz bal matarasýna su koyun, karýþtýrýnýz. Sonra zemzemi içine býrakýnýz, kemal-i âfiyetle içiniz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ehemmiyetli bir taraftan, ehemmiyetli ve manidar bir sual edilmiþ. Bana sordular ki: "Sizin cem'iyet olmadýðýnýz, üç mahkeme o ci</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 400)</p><p> </p><p>
hette beraet vermesiyle ve yirmi seneden beri tarassud ve nezaret eden altý vilayetin o noktadan iliþmemeleriyle tahakkuk ettiði halde, Nurcularda öyle hârika bir alâka var ki hiç bir cem'iyette, hiçbir komitede yoktur. Bu müþkili halletmenizi isteriz." dediler.</p><p> </p><p>
  Ben de cevaben dedim ki: Evet Nurcular cem'iyet memiyet, hususan siyasî ve dünyevî ve menfî ve þahsî ve cemaatî menfaat için teþekkül eden cem'iyet ve komite deðiller ve olamazlar. Fakat bu vatanýn eski kahramanlarý kemal-i sevinçle þehadet mertebesini kazanmak için ruhlarýný feda eden milyonlar Ýslâm fedailerinin ahfadlarý, oðullarý ve kýzlarý, o fedailik damarýndan irsiyet almýþlar ki, bu hârika alâkayý gösterip Denizli Mahkemesinde bu âciz bîçare kardeþlerine bu gelen cümleyi onlar hesabýna söylettirdiler:</p><p> </p><p>
  "Milyonlar kahraman baþlar feda olduklarý bir hakikata baþýmýz dahi feda olsun" diye onlar namýna söylemiþ, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuþ. Demek Nurcularda hakikî, hâlis, sýrf rýza-yý Ýlahî için ve müsbet ve uhrevî fedailer var ki; mason ve komünist ve ifsad ve zýndýka ve ilhad ve Taþnak gibi dehþetli komiteler o Nurculara çare bulamayýp hükûmeti, adliyeyi aldatarak lastikli kanunlar ile onlarý kýrmak ve daðýtmak istiyorlar. Ýnþâallah bir halt edemezler. Belki Nur'un ve îmanýn fedailerini çoðaltmaða sebebiyet verecekler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Dünkü suale benzer, kýrk sene evvel olmuþ bir sual ve cevabý size hikâye edeceðim. O eski zamanda, Eski Said'in talebeleri üstadlarýyla þiddet-i alâkalarý, fedailik derecesine geldiðinden, Van, Bitlis tarafýnda Ermeni komitesi, Taþnak fedaileri çok faaliyette bulunmasýyla Eski Said onlara karþý duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kýþlasý gibi silâhlar, kitablarla beraber bulunduðu vakit, bir asker feriki geldi, gördü dedi: "Bu medrese deðil, kýþladýr." Bitlis hâdisesi münasebetiyle evhama düþtü, emretti: "Onun silâhlarýný alýnýz." Bizden ellerine geçen onbeþ mavzerimizi aldýlar. Bir-iki ay sonra harb-i umumî patladý. Ben tüfeklerimi geri aldým. Her ne ise...</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 401)</p><p> </p><p>
  Bu haller münasebetiyle benden sordular ki: "Dehþetli fedaileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; siz Van'da Erek Daðý'na çýktýðýnýz zaman, fedailer sizden çekinip daðýlýyorlar, baþka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?"</p><p> </p><p>
  Ben de cevaben diyordum: "Madem fâni dünya hayatý, küçücük ve menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için bu hârika fedakârlýðý yapan Ermeni fedaileri karþýmýzda görünürler. Elbette hayat-ý bâkiyeye ve pek büyük Ýslâm milliyet-i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalýþan ve "Ecel birdir" itikad eden talebeler, o fedailerden (Haþiye) geri kalmazlar. Lüzum olsa o kat'î ecelini ve zâhirî birkaç sene mevhum ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaþlarýn selâmetine ve menfaatine tereddüdsüz, müftehirane feda ederler.</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Kardeþlerim namýna âcizane diyorum ki: Lüzum olursa, inþâallah çok ileri geçeceðiz. Bizler dinde olduðu gibi, kahramanlýkta da ecdadýmýzýn vârisleri olduðumuzu göstereceðiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk, Vefadar ve þefkatli Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ýki gündür hem baþýmda, hem asabýmda tesirli bir nezle aðrýsý var. Böyle hallerde bir derece dostlarla görüþmekten teselli ve ünsiyet almaða ihtiyacým içinde acib tecrid ve yanlýzlýk vahþeti beni sýktý. Böyle bir nevi þekva kalbe geldi: "Neden bu tazib oluyor, hizmetimize faidesi nedir?"</p><p> </p><p>
  Birden bu sabah kalbe ihtar edildi ki: Siz bu þiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa "altun mu, bakýr mý" diye mehenge vurmak ve her cihette sizi insafsýzca tecrübe etmek ve nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mý yok mu üç-dört eleklerle elenmek; hâlisane, sýrf hak ve hakikat namýna olan hizmetinize pekçok lüzumu vardý ki; kader-i Ýlahî ve inayet-i Rabbaniye müsaade ediyor. Çünki böyle meydan-ý imtihanda inadcý ve bahaneci insafsýz muarýzlarýn karþýsýnda teþhir edilmesinden herkes anladý ki: Hiç bir hile, hiç bir enaniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî, uhrevî ve þahsî menfaat karýþmayarak, tam hâlis, hak ve hakikattan</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 402)</p><p> </p><p>
geliyor. Eðer perde altýnda kalsaydý, çok manalar verilebilirdi. Daha avam-ý ehl-i îman itimad etmezdi. "Belki bizi kandýrýrlar" der ve havas kýsmý dahi vesvese ederdi. Belki bazý ehl-i makamat gibi kendilerini satmak, itimad kazanmak için böyle yapýyorlar diye daha tam kanaat etmezlerdi. Þimdi imtihandan sonra, en muannid vesveseli dahi teslime mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, kârýnýz bindir inþâallah.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Esaretimdeki hâdisenin gazete ile ilâný þiddetli yasaklarla ahaliyi her tarafta bizden kaçýrmaða çalýþmakla beraber teveccüh-ü âmmeyi ziyadeleþtirmiþ. Bize, hususan þahsýma ihanet etmeðe tarafdar üç resmî adam dün avluda demiþler: "Said pencereden göründüðü vakit ahali toplanýp ona bakýyor, pencerede durmasýn. Yoksa koðuþunu deðiþtiriniz." diye baþ gardiyan söyledi. Hiç merak etmeyiniz. Ben her sýkýntýya tahammüle karar vermiþim. Duanýz bereketiyle inþâallah sýkýntýlar sevinçlere dönecekler.</p><p> </p><p>
  O esaret hâdisesi aslý doðrudur. Fakat þahidim olmadýðýndan tafsilen beyan etmemiþtim. Yalnýz bir manga beni idam etmek için geldiðini bilmiyordum, sonra anladým. Ve Rus Kumandaný tarziye için Rusça birþeyler söyledi, ben bilmedim. Demek hazýr bulunan ve bu hâdiseyi gazeteye ihbar eden müslüman yüzbaþý anlamýþ ki, kumandan tekrar tekrar "Afvet" demiþ.</p><p> </p><p>
  Kardeþlerim, ben Nurlarla meþgul oldukça sýkýntýlar azalýyor. Demek vazifemiz Nurlarla iþtigaldir ve geçici þeylere ehemmiyet vermemek ve sabýr ve þükretmektir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 403)</p><p> </p><p>
Bediüzzaman'ýn akýllara hayret veren bir seciyesi</p><p> </p><p>
  [Ehl-i Sünnet mecmuasýnýn 15 Teþrin-i evvel 1948 tarihli nüshasýnda neþredilmiþtir. Ehl-i Sünnet gazetesi sahibi avukat bir zâtýn makalesidir.]</p><p> </p><p>
  Ben Birinci Cihan Harbinde Bitlis mevkiinde yaralý olarak esir olurken, Bediüzzaman da o gün esir düþmüþtü. O Sibirya'ya gönderilmiþ, en büyük esirler kampýnda idi. Ben Bakü'nün Nangün adasýnda idim. Günün birinde esirleri teftiþe gelen ve kampý gezerken Bediüzzaman'ýn önünden geçen Nikola Nikolaviç'e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kýmýldanmýyor. Baþ kumandanýn nazar-ý dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahane ile önünden geçiyor. Yine kýmýldanmýyor. üçüncü defasýnda önünde duruyor, tercüman vasýtasýyla aralarýnda þöyle bir muhavere geçiyor:</p><p> </p><p>
  -Beni tanýmadýlar mý?</p><p> </p><p>
  -Evet tanýdým. Nikola Nikolaviç, Çar'ýn dayýsýdýr. Kafkas cephesi baþkumandanýdýr.</p><p> </p><p>
  -O halde ne için hakaret ettiler?</p><p> </p><p>
  -Hayýr, afvetsinler ben kendilerine hakaret etmiþ deðilim. Ben mukaddesatýmýn emrettiðini yaptým.</p><p> </p><p>
  -Mukaddesat ne emrediyormuþ?</p><p> </p><p>
  -Ben müslüman âlimiyim. Kalbimde îman vardýr. Kendisinde îman olan bir þahýs, îmaný olmayan þahýstan efdaldir. Ben ona kýyam etseydim, mukaddesatýma hürmetsizlik yapmýþ olurdum. Onun için ben kýyam etmedim.</p><p> </p><p>
  -Þu halde, bana îmansýz demekle benim þahsýmý, hem ordumu, hem de milletimi ve Çar'ý tahkir etmiþ oluyor. Derhal divan-ý harb kurulunda isticvab edilsin.</p><p> </p><p>
  Bu emir üzerine divan-ý harb kuruluyor. Karargâhtaki Türk, Alman ve Avusturya zabitleri, ayrý ayrý Bediüzzaman'a rica ederek baþkumandana tarziye vermesi için ýsrar ediyorlar. Verdiði cevab bu oluyor:</p><p> </p><p>
  -Ben âhiret diyarýna göçmek ve huzur-u Resûlullah'a varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzýmdýr. Ben îmanýma muhalif hareket edemem.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 404)</p><p> </p><p>
Buna karþý kimse sesini çýkarmýyor, neticeyi bekliyor. Ýsticvab bitiyor. Rus Çarýný ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararýný veriyorlar. Kararý infaz için gelen bir manga askerin baþýndaki subaya kemal-i þetaretle: "Müsaade ediniz, onbeþ dakika vazifemi ifa edeyim." diye abdest alýp iki rek'at namaz kýlarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitaben:</p><p> </p><p>
  -Beni afvediniz! Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptýðýnýzý zannediyordum. Hakkýnýzda kanunî muamele yaptým. Fakat þimdi anlýyorum ki, siz bu hareketinizi îmanýnýzdan alýyorsunuz ve mukaddesatýn emirlerini îfa ediyorsunuz. Hükmünüz ibtal edilmiþ, dinî salahatinizden (sâlihliðinizden) dolayý þayan-ý takdirsiniz; sizi rahatsýz ettim, tekrar tekrar rica ediyorum beni afvediniz."</p><p> </p><p>
  Bütün müslümanlar için þayan-ý misal olan bu salabet-i diniye ve yüksek seciyeyi, arkadaþlarýndan bir yüzbaþý, müþahedesine müsteniden anlatýyordu. Bunu duydukça ihtiyarsýz olarak gözlerim yaþla doldu.</p><p> </p><p>
Abdurrahîm</p><p> </p><p>
  Gazetenin bu fýkrasýnýn yazýlmasýný üstadýmýz emretmedikleri halde, hem çok merakaver, hem çok ibret, hem çok heyecan verici olmasýndan buraya yazýlmýþtýr.</p><p> </p><p>
Hüsrev</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Hem benim iþtiham kesildiði, hem hediye bana dokunduðu için benim hisseme düþen üç parça yað ve bir sepet üzüm ve bir kese elma ve iki paket çay ve þekeri size gönderdim. Ben sizlere teberrük verecektim. Fakat sordum, sizinki de var. Hem ben onlarýn fiatýyla yoðurt, yumurta, ekmek gibi þeyleri alacaðým, tâ Medreset-üz Zehra benden gücenmesin, "Teberrükümü yemedi." Hem muhtaca, hem bir parça ucuz, hem lâyýklara satýnýz ki; iki cihetle Medreset-üz Zehra ve þubelerinin hediyeleri tam mübarek, hem bana, hem alanlara ilâçlý bir teberrük olsun. Hüsrev nezaretçi ve Ceylân, Hýfzý satýcý olsun.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Hakkýmda gazete münasebetiyle þimdi ihtar edildi ki: Rus'un cebbar bir kumandaný, gösterdiðin izzet-i îmaniye karþýsýnda hiddetini býrakýp tarziye verdiði halde.. Risâle-i Nur'un gayet kuvvetli, þahsýmýn yüz derece fevkinde hâlisane salabet-i îma</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 405)</p><p> </p><p>
niye derslerini gören resmî memurlar kalben insafa gelmezler ve inadýnda devam etseler; elbette Cehennem'den baþka hiç bir ceza onlarý temizlemez. Muvakkat bir ömürde bu azîm hatanýn cezasý yerleþmez. Çünki bir yað bozulsa, daha yenilmez. Süt, yoðurt gibi deðil. Ýnþâallah Nurlar onlarýn çoðunu bozulmadan kurtarmýþ.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Mehmed Feyzi Bedriye'ye yazsýn ki, ben onun mektubunda bulunan bütünleri duama dâhil ediyorum, onlar da bana dua etsinler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Medar-ý ibret ve hayret iki esaretimde þahsýma karþý bir muameleyi beyan etmek ihtar edildi. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Rusya'da Kosturma'da doksan esir zabitlerimizle beraber bir koðuþta idik. Ben o zabitlerimize arasýra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandaný geldi, gördü, dedi: "Bu Kürd gönüllü alay kumandaný olup çok askerimizi kesmiþ. Þimdi de burada siyasî ders veriyor. Ben yasak ediyorum, ders vermesin." Ýki gün sonra geldi, dedi:</p><p> </p><p>
"Madem dersiniz siyasî deðil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle." izin verdi.</p><p> </p><p>
  Ýkinci esaretimde: Bu hapiste iken yirmi sene derslerimi dinlemiþ ve benden daha güzel ders veren bir has kardeþimin ve zarurî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanýma gelmeleri adliye memuru tarafýndan yasak edildi, tâ benden ders almasýnlar. Halbuki Nur Risaleleri baþka derslere hiç ihtiyaç býrakmýyor ve hiçbir dersimiz kalmamýþ ve hiç bir sýrrýmýz gizli kalmamýþ. Her ne ise bu uzun kýssayý kýsa kesmeye bir hal sebeb oldu.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Çok Aziz, Çok Sevgili, Çok Kýymetdar, Çok Mübarek üstadýmýz Efendimiz Hazretleri!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 406)</p><p> </p><p>
  Arz-ý tazimat ve takdim-i ihtiramat ile istifsar-ý hatýr edip, sýhhat ve âfiyetinize dualar ederek damenlerinizden, el ve ayaklarýnýzdan öpüyoruz.</p><p> </p><p>
  Müþfik üstadýmýz efendimiz! Siz sevgili üstadýmýzdan bize gönderilen ve müdafaatýn sonuna ilâve edilen üç kýymetdar mektubunuzla Hüve Nüktesi'ni nasýl bulduðumuzu siz sevgili üstadýmýza arzetmemizi, bir mübarek kardeþimizle siz sevgili üstadýmýz emretmiþler.</p><p> </p><p>
  Sevgili üstadýmýz efendimiz! Birinci mektubunuz, yirmi seneden beri tarassudlar ve nezaretlerle beraber altý vilayet ve üç mahkemenin bulamayýp beraet verdikleri cem'iyetçilikten sizde hiç bir eser görülmediði halde, hiç bir cem'iyette ve hiç bir komitede görülmeyen Nurculardaki hârika alâka, ehemmiyetli bir taraftan bir sual ile siz sevgili üstadýmýzdan sorulmuþ olup.. þehadet mertebesini kazanmak için ruhlarýný feda eden milyonlar Ýslâm fedailerinin ahfadlarý ve evlâdlarý, o fedailiði ecdadlarýndan irsiyet aldýklarý içindir ki; siz sevgili üstadýmýza mahkemeleri hayret ettirip susturan "Milyonlar kahraman baþlar feda olduklarý bir hakikata baþýmýz dahi feda olsun" diye acib cümleyi söyletmeye vesile olan talebelerinizde gördüðünüz hakikî, hâlis, sýrf rýzâ-yý Ýlâhî ve müsbet ve uhrevî fedakârlýðýn karþýsýnda, menfî cemaat ve komitelerin maðlub olduklarý, hem Nurcularý daðýtmak isteyenlerin inþâallah muvaffak olamayacaklarý ve hem Nur'un ve îmanýn fedailerini çoðaltmaya sebebiyet verecekleri izah edilmekle cevab verilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Ýkinci mübarek mektubunuzda: Siz sevgili üstadýmýzýn Van, Bitlis'te tedriste bulunduðunuz talebelerinizle birlikte, etraflarýnda bulunan ehl-i îmaný titreten Ermeni, Taþnak fedailerine karþý çýkýp o fedaileri durdurup daðýtmaða mecbur eden siz sevgili üstadýmýzdaki ve talebelerinizdeki hârika kuvvet; küçücük, fâni dünya hayatý ile menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için Ermeni fedailerinde görülen hârika fedakârlýða mukabil, hayat-ý bâkiyeye ve Ýslâm millet-i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalýþan ve ecel birdir itikad eden ve üstadlarýna olan þiddet-i rabýtalarý fedailik derecesine varan talebelerinizin birkaç sene mevhum ömürlerini milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaþlarýn selâmetine ve menfaatine müftehirane feda etmelerinden mütevellid olduðu, kýrk sene evvel siz sevgili üstadýmýzdan sorulan bir suale cevab olarak bildirilmektedir.</p><p> </p><p>
  Üçüncü mübarek mektubunuz: Dokuz aydan beri temadi eden</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 407)</p><p> </p><p>
 pek acib tecridinizle beraber teselli ve ünsiyet ihtiyacýný tevlid eden hastalýðýnýz içinde neden bu tazib oluyor diye siz sevgili üstadýmýzýn kalb-i mübareklerine gelen þekvaya bir ihtar olup.. inatcý, bahaneci ve insafsýz muarýzlar karþýsýnda girdiðimiz bu þiddetli imtihanda altun olanlar bakýr olanlardan ayrýlmak için mehenge vurulmak ve insafsýz bir tecrübe ile nefislerin hisseleri olup olmadýðý bilinmek için eleklerle elenmek, sýrf hak ve hakikat namýna olan hâlisane hizmetimize pek çok lüzumu olduðu için kader-i Ýlahînin ve inayet-i Rabbaniyenin bu dehþetli tazyike verdiði müsaade, hiç bir hile, hiç bir enaniyet, hiç bir garaz, hiç bir dünyevî ve uhrevî menfaat karýþmayarak yapýlan ve tam hâlis ve hak ve hakikattan gelen ve þimdi en muannid ve vesveseli olanlarý dahi teslime mecbur eden ve bir zahmete mukabil inþâallah bin kâr býrakan bu hizmetimiz eðer perde altýnda kalsaydý, çok manalar verilmekle beraber avam-ý ehl-i îman ile havas kýsmý birer bahane ile tam kanaat etmeyeceklerinden olduðu bildirilmektedir.</p><p> </p><p>
  Dördüncü mektub olan  هُوَ Nüktesi ise, قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ ve لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ kelime-i kudsiyeleriyle maddî cihetinde هُوَ lafzýnda siz sevgili üstadýmýzýn bir seyahat-ý hayaliye-i fikriyelerinde, hava sahifesinin mütalaalarýyla görülen zarif bir nükte-i tevhidde; îman mesleðindeki gayet derecede kolaylýk ile meslek-i dalaletteki nihayetsiz müþkilât kýsa bir iþaretle beyan edilmiþ. Kudret-i Ýlahiyenin bir arþý olan bir avuç toprakta konulan muhtelif tohumlarýn mahiyetlerinde ve emir ve iradenin diðer bir arþý olan havanýn bir parçasýnda neþv ü nema bulan  هُوَ lafzýnda görülen hârikalar, esbaba verildikçe dehþetli müþkilâtýn zuhuru ve Vâhid-i Ehad'e verildikçe fevkalâde sühuletin vücudu, hem ehl-i dalaletin hususan maddiyyun ve tabiiyyun meslek erbabýna, hem ehl-i îmana gayet þirin, gayet güzel, gayet hoþ, hem gayet mukni' ve müskit bir þekilde isbat edilerek bir risale kadar kýymeti bulunan hususan tahavvülât-ý zerrat hakkýndaki Otuzuncu Söz'le, Tabiat Risalesi olan Yirmiüçüncü Lem'anýn bir nevi hülâsasý olabilir kanaatýný bize veren bu kýymetdar yazýlarýnýzla Risâle-i Nur baþtan baþa her okuyaný hem tenvir edip yükseltiyor, hem sevgili üstadýmýza nihayetsiz minnetdarlýklara vesile oluyor.</p><p> </p><p>
Hüsrev</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 408)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ýki-üç defadýr ehemmiyetli bir halet-i ruhiye bana ârýz oluyor. Ayný otuz sene evvel Ýstanbul'da beni Yuþa Daðý'na çýkarýp Ýstanbul'un, Dâr-ül Hikmet'in cazibedar hayat-ý içtimaiyesini býraktýrýp hattâ Ýstanbul'da bulunan Nur'un birinci þakirdi ve kahramaný olan merhum Abdurrahman'ý dahi zarurî hizmetimi görmek için de yanýma almaða müsaade etmeyen ve Yeni Said mahiyetini gösteren acib inkýlabat-ý ruhînin bir misli, þimdi mukaddematý bende baþlamýþ. Üçüncü bir Said ve bütün bütün târik-i dünya olarak zuhuruna bir iþaret tahmin ediyorum. Demek Nurlar ve kahraman þakirdleri benim vazifelerimi yapacaklar, daha bana hiç ihtiyaç kalmamýþ. Zâten Nur'un her bir câmi' cüz'ü ve sarsýlmayan hâlis þakirdlerinin her birisi, benden daha mükemmel ders verir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Ben bazý emarelerle tahmin ederim ki, neþredilen mecmualarýmýzdan en ziyade Rehber'e ehemmiyet veriyorlar. Ben zannederim ki; "Hüve Nüktesi" gizli zýndýk düþmanlarýmýzýn bellerini kýrmýþ, onlarýn istinadgâhý olan tabiat tâgûtunu daðýtmýþ, kesif toprakta bir derece saklayabilirken þeffaf havada -Hüve Nüktesi'nden sonra- hiç bir cihetle o tâgûtu saklamak imkâný kalmamýþ ki, küfr-ü inadî ve temerrüd-ü irtidâdî sebebiyle adliyeyi aldatýp aleyhimize sevkediyorlar. Ýnþâallah Nurlar adliyeleri lehine çevirip onlarýn bu hücumunu dahi akîm býrakacaklar.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Bu sýrada, hem Ehl-i Sünnet gazetesi, hem buranýn gazetesi, hem Zübeyr'in hararetli mukabelesi, Nurlarla iþtigalleri güzel bir ilânat hükmüne geçtiler. Benim bedelime, benim hoþuma giden bize dair bahislerine bakýnýz, bana bildiriniz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 409)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim Mehmed, Mustafa, Ýbrahim, Ceylân!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Dün dördünüzün hararetli sohbetini gördüm, çok sevindim, memnun oldum. Ben de yanýnýzda bulunuyorum gibi ferahla dinledim. Birden baktým ki, iki tarafýnýzda sizi dinleyenler var. Yarým saat devam etti. Merak ettim, kalben dedim: Habbeyi kubbe yapan ve yanlýþ mana veren bir casus, dinleyenler içinde bulunmak ihtimali var ki, dikkatle kulak veriyor ve konuþan kardeþler ihtiyatsýzlýklarýndan ve sohbetin keyfinden hiç onlara bakmýyorlar, dikkat etmiyorlar diye size cevab gönderdim. Elhamdülillah bir zararlý konuþma olmadýðýný bildim. Bu nazik sýrada ihtiyat lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Hoca Hasan'ýn haddimden yüz derece ziyade bir hüsn-ü zan ile yazdýðý bir mektubundan bildim ki, aynen Denizli kahramaný merhum Hasan Feyzi sisteminde bir Nur naþiri olacak. Ýnþâallah onun gibi Afyon'da dahi Hasan Feyziler çýkacaklar. Afyon Denizli'den geri kalmayacak, zahmetimizi rahmete çevirecek.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ben gazeteleri merak etmezdim. Fakat bu sýrada hem Ehl-i Sünnet, hem Sebilürreþad'ýn lehimizdeki yazýlarý herhalde aleyhimizdeki kýskançlarý ve gizli düþman zýndýklarý þaþýrtmýþ. Bunlar o dostlarý susturmak için çalýþmak ihtimali beni meraklandýrdý.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 410)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
SIKINTILI MUSÝBETLERÝMÝ HÝÇE ÝNDÝREN BÝR HAKÝKATLÝ TESELLÝDÝR</p><p> </p><p>
  Birinci: Hakkýmýzda zahmet rahmete dönmesi.</p><p> </p><p>
  Ýkinci: Kader adaleti içinde rýza ve teslim ferahý.</p><p> </p><p>
  Üçüncü: Ýnayet-i hâssanýn Nurcular hakkýnda hususiyetindeki sevinç.</p><p> </p><p>
  Dördüncü: Geçici olmasýndan zevalinde lezzet.</p><p> </p><p>
  Beþinci: Ehemmiyetli sevablar.</p><p> </p><p>
  Altýncý: Vazife-i Ýlahiyeye karýþmamak.</p><p> </p><p>
  Yedinci: En þiddetli hücumda en az meþakkat ve küçük yaralar.</p><p> </p><p>
  Sekizinci: Sair musibetzedelere nisbeten çok derece hafif olmasý.</p><p> </p><p>
  Dokuzuncu: Nur ve îman hizmetinde þiddetli imtihandan çýkan yüksek ilânatýn tesiratýndaki sürur.</p><p> </p><p>
  Dokuz aded manevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlý bir ilâçtýr ki; tarif edilmez, aðýr elemlerimizi teskin ediyor.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, Sddýk, Metin Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  On aydan beri, münafýklarýn bir resmî memuru elde edip bütün desiseleriyle yaptýklarý hücum en küçük bir þakirdi sarsmadý. O iftiralarý hiç hükmündedir. Ýsbat ettiðimiz onun yüz yalanýna karþý, bir gazetenin sâbýk valinin tekaüde sevkini bir mektubumuzda bulup hilaf-ý vakidir diye birtek yanlýþ bulmuþ. Halbuki o yanlýþ, o gazeteye aittir. Her ne ise; böylelerden böyle iftiralar, binden bir tesiri bize olmadýðý gibi, inþâallah daire-i Nur'a da zararý olmayacak. Size söylediðim gibi, memurun iftiranamesine çok ehemmiyet vermeyiniz, zihninizi bulandýrmasýn. Eðer müdafaatýmda cevabý bulunmayan kanunî nokta varsa, kýsa cevab verirsiniz. Hem deyiniz: "Said der ki: Bizi ve Nurlarý beraet ettiren üç mahkemeyi kýzdýr</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 411)</p><p> </p><p>
mamak, tenkis etmemek için o garazkârane iddianâmeye karþý cevab verip ehemmiyet vermeyeceðim. Büyük müdafaatým, hususan on vecihle kanunsuzluða tam ve mükemmel bir cevabdýr."</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Bir inayettir ki, o adamýn müfteriyâne iddianâmesini iþitemedim. Yoksa þiddetle konuþacaktým. Reise, seni mahkemeye veriyorum, yani haksýzlýðýnla mahkeme-i kübraya ve kanunsuzluðunla dünya mahkemesine. Ve avukatým yok dediðimden maksad, onlara bizim umumumuzun küllî mes'elede vekilimizdir, benim hususî þahsýma gelen hücuma ancak ben mukabele edebilirim, demektir. Ahmed Hikmet'e bildiriniz.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Savcýnýn isnâdâtýna karþý eski müdâfaatýmýz kâfidir.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Mustafa Osman, Ceylân nasýl telakki ettiklerini ve hiç bulantý onlara vermediklerini ve daire-i Nur'da dahi fena tesir etmeyeceðini bana yazdýlar. Kahraman Tahir'i gördüm. O da öyle telakki etmiþ. Hüsrev ve Feyzi'leri ve Sabri'yi merak ettim.</p><p> </p><p>
  Râbian: Zannederim ki, þimdi küfür ve dalalet, komiteler ve cem'iyetler þeklinde hücum ettikleri içindir ki; kader-i Ýlahî, bunlara bu eþedd-i zulüm ile bir cem'iyet isnadýyla bizi tazib ettiriyor. Demek þimdi ehl-i îmanýn ittihadýna pekçok lüzum var. Biz o hakikatý bilmediðimiz için kaderin adalet tokadýný yeriz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Haccý men'eden, zemzemi döktüren, hakkýmýzda eþedd-i zulme müsaadekâr davranan ve Zülfikar ve Siracünnur'un müsaderesine ehemmiyet vermeyen ve bizi garazkârane, kanunsuz tazib eden memurlarý terfi ettirip hanemizden çýkan mazlu</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 412)</p><p> </p><p>
mane lisan-ý hal ile yüksek aðlamamýzý ve sesimizi iþitmeyen bir müstebid kabinenin zamanýnda en rahat yer hapistir. Yalnýz mümkün olsa baþka hapse naklolsak, tam selâmet olur.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Onlar nasýl zorla en mahrem risaleleri en nâmahreme okuttular.. öyle de, zorla ýsrar edip bizi cem'iyet yapmaða mecbur ediyorlar. Halbuki cem'iyet ve komiteciliðe hiç ihtiyacýmýzý hissetmiyorduk. Çünki ittihad-ý ehl-i îman cemaatîndeki uhuvvet-i Ýslâmiye; Nurcularda pek hâlisane, fedakârane inkiþaf ettiði gibi ve eski ecdadlarýmýzýn kemal-i aþkla ruhlarýný feda ettikleri bir hakikata Nur þakirdleri o milyonlar kahraman ecdadlarýndan irsiyet aldýklarý kuvvetli bir fedailik ile o hakikata baðlanmalarý, þimdiye kadar resmî veya siyasî, gizli ve aþikâr cem'iyetler ve komiteciliðe ihtiyaç býrakmýyordu. Demek þimdi bir ihtiyaç var ki, kader-i Ýlahî onlarý bize musallat ediyor. Onlar mevhum bir cem'iyet isnadýyla zulmederler. Kader ise, "neden tam ihlasla, tam bir tesanüdle, tam bir hizbullah olmadýnýz?" diye bizi onlarýn elleriyle tokatladý, adalet etti.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Sizi teselliye muhtaç bilmiyorum. Birbirinizin kuvve-i maneviyenizi takviye edersiniz, o kâfidir. Karþýmdaki levha dahi bana kâfi geliyor. Bu son hücumda, tam haksýz ve kanunsuz, yalnýz evhamdan ve za'fiyetten gelen bir korkutmak olduðu anlaþýldý ve ahalinin ve zabýtanýn vaziyeti, o manasýz hücuma bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sâniyen: Benim müdafaatým yeni isnadata dahi kâfi gelir mi? Hem Zübeyr ve avukatlar çalýþýyorlar mý? Telaþlarý yok mu? Hiç merak etmesinler. Bize medar-ý mes'uliyet ettiði maddelere göre, bütün uhuvvet-i îmaniyeyi taþýyanlarý, hattâ bütün imamlarýn cemaatlerini ve bütün üstad ve muallimlerin talebelerini dahi mes'ul etmek lâzým gelir. Demek muhalifleri çok kuvvet bulmuþlar ki, bütün bu telaþlý ve imkânatý vukuat yerinde istimal ederek acib evhamla bize hücum ettiler.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 413)</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Benim kendi kanaatým, tâ bahara kadar hapiste kalmak gerektir. Zâten kýþta herþey tevakkuf eder. Ýnþâallah inayet-i Ýlahiye yine imdadýmýza yetiþir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
(Hüsrev'in bir mektubudur)</p><p> </p><p>
  Sevgili üstadýmýz Efendimiz!</p><p> </p><p>
  Garazkâr raporlarýyla hakkýmýzda Afyon adliyesini pek büyük bir dikkate sevkeden ve sekiz aydan beri þiddetli bir tazyik altýnda siz sevgili üstadýmýzý yaþatan, biz talebelerinizle birlikte Afyon hapsinde temadi-i mevkufiyetimize sebeb olan ve Nur'un kabil-i inkâr olmayan mu'ciznüma hakikatlarýný hasudane nazarla mütalaa eden ehl-i vukuf ulemasýna, siz sevgili üstadýmýz, hem Risâle-i Nur yirmibeþ seneden beri sükût etmiþ iken, o muhterem allâmelerin ehl-i îmaný, hususan hamele-i Kur'aný müdafaa ve muhafaza en büyük vazifeleri iken, Afyon adliyesini aleyhimize teþvik edip tahrik eden raporlarýna karþý siz sevgili üstadýmýzý esefle mukabeleye mecbur eden yazýlarýnýz þefkatinizin eseri olduðu þübhesizdir. Yirmibeþ seneden beri, zaman zaman gizli düþmanlarýnýza karþý bir avuç talebenizle mücadeleye giren siz sevgili üstadýmýzý ve Kur'anýn en büyük hakikatlarýný muhtevi Risâle-i Nur'u müdafaa etmek þöyle dursun, en tehlikeli vakitlerimizde cephe alan bu âlimlere karþý pekçok sualleri sormak hakkýnýz iken, pek cüz'î sualleriniz, o âlimleri ikazdan baþka birþey olmayacak. Böyle en nazik zamanlarda muavenetinize pekçok muhtaç olduðumuz menba'lardan doðan ümidsizliklerimizi büyük bir izzete tebdil eden ve pek büyük bir ihsan-ý Ýlahî olan inayet-i hassa, bu Afyon hapsinde tekrar kendini gösterdi. Sekiz aydan beri titremeyen zemin, siz sevgili üstadýmýza, Risâle-i Nur'a hücum zamanlarýnda, gizli düþmanlarýn hücumu ile gelen zelzeleleri yazarken, bugün yine zemin hiddet edip iki defa þiddetli bir surette titremesiyle bizi de þahid göstermiþ, ümidlerimizi takviye etmiþ, imhanýza susayan insafsýz düþmanlarýnýzýn en dehþetli savletleri karþýsýnda zâhirî kimsesizliðinize þefkat etmiþ, maddeten aczinize merhamet etmiþ, imdadýnýza yetiþmiþ, titreyen zemin ile davanýzýn doðruluðunu tasdik etmiþ. Ýlahî ve melekûtî bir kudretle mübarek kaleminizden çýkýp yükselen "Zafer bizimdir"</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 414)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 beþaretlerinizi ihtar ile, bizleri siz sevgili üstadýmýza çok minnetdar eylemiþtir.</p><p> </p><p>
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
Çok kusurlu talebeniz</p><p> </p><p>
Hüsrev</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Ýhtiyat ve temkin ve meþveret etmek lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Zübeyr bana merhum biraderzadem Abdurrahman yerine ve Ceylân merhum biraderzadem Fuad bedeline verilmiþ diye manevî ihtar aldým. Ben de burada iþimi onlara býraktým.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Haber aldým ki, çok çalýþan fakat ihtiyatsýz Ahmed Feyzi'nin "Maidet-ül Kur'an" baþýnda malûm mektubumu mahkeme heyeti bahane ederek -ki: "Said kendi hakkýndaki medihleri vesaireyi tasdik etmiþ." -benim mahkûmiyetime bir sebeb gösterilmiþ. Ben mükerrer dedim ki, herþeyden evvel Ahmed Feyzi onu beyan edip -ki o mektub, kendi hakkýndaki mektublarý kabul etmemek ve sair bir kýsmýný ta'dil etmek lâzýmken- lüzumsuz onlarý hiddete getiren þeyleri yazmýþ. Ben onun bin kusurunu görsem, ondan gücenmem. Fakat Nurlara zarar gelmemek için cesurane ve ihtiyatsýz hareketten bir derece çekinmek lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
  Râbian: Feyzilerin bir kahramaný olan Ahmed Feyzi kardeþimiz de, Tahirî'nin koðuþu olan medresesinde aynen Tahirî gibi davranmalý. Ve gidenlerin yerinde, onlarýn þakirdlerini Kur'an ve Nur dersleriyle ve yazýlarýyla teþvik etsin. Dün bana gönderdiði yeni talebelerin defterleri benim hazîn halimi sevince tebdil etti. Elhamdülillah dedim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bu defa taarruz pek geniþ dairede.. Reis-i Hükûmet ve hazýr kabine, plânlý, dehþetli bir evham ile bir hücum etti. Benim aldýðým bir habere göre ve çok emarelerle gizli münafýklarýn yalan jurnalleri ve desiseleriyle bizi hilafet komitesiyle ve Nakþî tarîkatýnýn gizli cem'iyetiyle tam alâkadar, belki piþdar gösterip hükûmeti büyük bir telaþa sevkederek, Nur'un büyük mecmualarýnýn Ýstanbul'da cildlenip âlem-i Ýslâm'a intiþarýný ve gayet makbuliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kýskanç resmî hocalarý ve veh</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 415)</p><p> </p><p>
ham memurlarý aleyhimize insafsýzca çevirdiler. Tahminlerince herhalde çok vesikalar, emareler görülecek, hem Eski Said damarýyla tahammül etmeyerek ortalýðý karýþtýracak diye kanaatlarý varmýþ. Cenab-ý Hakk'a hadsiz þükür olsun, o musibeti binden bire indirdi. Bütün taharrilerde hiç bir cem'iyet ve komitelerle bir alâkamýzý bulamadýlar. Yoktur ki, bulsunlar. Onun için savcý iftiralara, yanlýþ manalara, medar-ý mes'uliyet olmayan cüz'î isnadlara mecbur olmuþ. Madem hakikat budur, Nurlar ve biz yüzde doksandokuz derece musibetten halas olduk. Öyle ise deðil þekva, belki binler þükür etmekle inayet-i Ýlahiyenin bu cilvesinin tamamýný sabýr, þükür, istirhamla beklemeliyiz ve Nur dersleriyle bu medresenin mütemadiyen çýkan ve giren muhtaç ve müþtaklarýna teselli vererek yardým etmeliyiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþim!</p><p> </p><p>
  Þiddetli bir ihtar ile bildim ki, sen ve Ahmed Feyzi Nur'un mesleði olan mübareze etmemek ve ehl-i dünya ile uðraþmamak ve siyasete girmemek ve yalnýz lüzum-u kat'î olduðu zaman kýsaca müdafaa etmek haricinde, pek ziyade ve zararlý mübarezekârane ve siyasetvari mahkemedeki okuduðunuz parçalar Nurlara çok zarar vermiþ. Hattâ bizim cezamýza ve benim sýkýntýlarýma sebebiyet vermiþ. Ben senden ve Ahmed Feyzi'den gücenmem. Fakat bana evvelce göstermek lâzýmdý. Maddî kaza-yý Ýlahî olarak o vaziyet size verilmiþ. Onun tamiri için benim tarzýmda davranmak lâzýmdýr. Feyzi dahi bütün kuvvetiyle siyasî müdafaatý býrakýp, Nurlarla ve Tahirî gibi, yeni talebelerle meþgul olmak elzemdir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bana ve Nurlara ait kýrk küsur sahife ile beraber Hata-Savab Cedveli ve zeyli Posta gazetesine cevabý, herhalde hem yeni harf</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 416)</p><p> </p><p>
le, hem eski harfle basmasýna, hem Isparta'da hem Ýstanbul'da, eðer mümkünse burada dahi çalýþmak lâzýmdýr. Madem mahkeme aleyhimizde zannettiði mes'elelerini makina ile teksir ediyorlar. Biz dahi ayný mes'elelerini ve doksan sehvi teksir etmek kanunen hakkýmýzdýr, teksir etmemiz lâzýmdýr. Sonra da büyük müdafaatýmla Ahmed Feyzi, Zübeyr, Mustafa Osman, Hüsrev, Sungur, Ceylân gibi arkadaþlarýn itiraznameleri de inþâallah bastýrýlacak.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ýki saat zarfýnda iki acib ve latif, zâhiren küçük, hakikaten ehemmiyetli iki hâdiseyi size yazmak ihtarý aldým.</p><p> </p><p>
  Birincisi: Nur'un iki namzed talebesine Rehber'den Leyle-i Kadir'de ihtar edilen mes'eleyi okudum. Âhirinde, "Beþ-on senede medrese hocalarýnýn tahsil derecelerini, Nur þakirdleri on haftada kazanýr." dediðim ayný dakikada kalbe geldi ki: Eski Said'in, onbeþ yaþýnda iken medrese usûlünce onbeþ senede okunan ilmi onbeþ haftada okumaða inayet-i Ýlahiye ile muvaffak olmasý gibi, rahmet-i Rabbaniye ile Risâle-i Nur dahi, ilm-i hakikatta ve îmaniyede onbeþ seneye mukabil -bu medresesiz zamanda- onbeþ hafta kâfi geldiðini, bu onbeþ senede belki onbeþ bin adam kendi tecrübeleriyle tasdik ediyorlar.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Ayný saatte, aðýr penceremiz âdeta sebebsiz kablarým ve þiþelerim ve yemeklerim üzerine düþtü. Biz tahmin ettik ki, hem camlar, hem bütün þiþe ve bardaklarým kýrýldýlar ve içlerindeki taamlar zayi' oldular. Halbuki hârika olarak hiç bir kýrýk ve zayiat olmadý. Yalnýz bana hediye gelen piþirdiðim et döküldü. Fakat Nur'un namzed yeni talebelerine kýsmet olduðu, benim de hediye kabul etmemek olan kaidemi muhafaza ve birinci hâdiseye hârikalýðýyla tasdik edip imza bastý.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 417)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bütün bütün kanunsuz olarak bizim temyiz evrak ve layihalarýmýz daha temyize gönderilmemiþ. Bizim üç muktedir avukatlarýmýz, mümkün olduðu kadar pek çabuk evrakýmýzýn Mahkeme-i Temyiz'e gönderilmesine herhalde bir çare bulsunlar. Yoksa onbir ay bahanelerle tevkifimizi uzatmak ve beni mahkemede konuþturmamak ve onbir ay tecrid-i mutlakta soðuk sýkýntýlarla tazib etmekle hakikat-ý adaletin kabul etmediði bir garazý ihsas ettiðinden, bizim mahkememizi baþka bir vilayetin mahkemesine nakletmek için hem avukatlarýmýz, hem sizler bütün kuvvetinizle çalýþmak elzem ve lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk, Hâlis, Sebatkâr, Fedakâr Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Sýrr-ý اِنَّا اَعْطَيْنَا  hiç yanýmda bulunmadýðýnýn sebebi, eski zamanda iki hiss-i kablelvukuumda bir iltibas olmuþ.</p><p> </p><p>
  Birincisi: Bir hiss-i kablelvuku ile yalnýz vatanýmýzda dehþetli bir hâdiseyi ve zalimlerin musibetini hissettim. Halbuki büyük dairede, zemin yüzünde, haber verdiðimiz gibi oniki sene sonra aynen o sýrr-ý azîm görüldü. Benim istihracýmý gerçi zâhiren bir parça taðyir etti. Fakat hakikat cihetinde pek doðru ve ayn-ý hakikat meydana çýktý. Bunun için o risaleyi yanýmda bulundurmuyorum ve baþkalarýna vermiyorum.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Kýrk sene evvel tekrarla dedim: Bir nur göreceðiz. Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük daire-i vataniyede zannederdim. Halbuki o Nur, Risâle-i Nur idi. Nur þakirdlerinin dairesini umum vatan ve memleket siyasî dairesi yerinde tahmin edip sehiv etmiþtim.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 418)</p><p> </p><p>
  Müdür Bey! Size teþekkür ederim ki, kurtuluþ bayramýnýn bayraðýný koðuþuma taktýrdýnýz. Harekât-ý milliyede Ýstanbul'da, Ýngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvat-ý Sitte eserimi tab' ve neþrile belki bir fýrka asker kadar hizmet ettiðimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemal þifre ile iki defa beni Ankara'ya taltif için istedi. Hattâ demiþti: "Bu kahraman hoca bize lâzýmdýr." DEMEK, BENÝM BU BAYRAMDA BU BAYRAÐI TAKMAK HAKKIMDIR.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 419)</p><p> </p><p>
  [1948 senesinde açýlan Afyon Mahkemesinde, birinci defa hüküm verilip nihayet umum Nur Risalelerinin iadesiyle neticelenen ve baþlangýçta idam plânlarýyla propagandalar yapýlan bir mahkemede Risâle-i Nur talebelerinin müdafaatýdýr.]</p><p> </p><p>
  Nur þakirdlerinin hâlis ve sýrf uhrevî, Nurlara ve tercümanýna karþý alâkalarýna dünyevî ve siyasî cem'iyet namýný verip onlarý mes'ul etmeðe çalýþanlarýn ne kadar hakikattan ve adaletten uzak düþtüklerine karþý, üç mahkemenin o cihette beraet vermesiyle beraber, deriz ki:</p><p> </p><p>
  Hayat-ý içtimaiye-i insaniyenin, hususan millet-i Ýslâmiyenin üss-ül esasý; akrabalar içinde samîmane muhabbet ve kabile ve taifeler içinde alâkadarane irtibat ve Ýslâmiyet milliyeti ile mü'min kardeþlerine karþý manevî muavenetkârane bir uhuvvet ve kendi cinsi ve milletine karþý fedakârane bir alâka ve hayat-ý ebediyesini kurtaran Kur'an hakikatlarýna ve naþirlerine sarsýlmaz bir rabýta ve iltizam ve baðlýlýk gibi hayat-ý içtimaiyeyi esasýyla temin eden bu rabýtalarý inkâr etmekle.. ve þimaldeki dehþetli anarþistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarýný kendine alýp karabet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beþeriyeyi ve hayat-ý içtimaiyeyi bütün bütün bozmaða yol açan kýzýl tehlikeyi kabul etmekle ancak Nur þakirdlerine medar-ý mes'uliyet cem'iyet namýný verebilir.</p><p> </p><p>
  Onun için Nur þakirdleri çekinmeyerek Kur'an hakikatlarýna karþý alâkalarýný ve uhrevî kardeþlerine karþý sarsýlmaz irtibatlarýný izhar ediyorlar. O uhuvvet sebebi ile gelen her bir cezayý memnuniyetle kabul ettiklerini ve hakikat-ý hali olduðu gibi mahkeme-i âdilenize itiraf ediyorlar. Hile ile, dalkavukluk ile, yalanlarla kendilerini müdafaa etmeðe tenezzül etmiyorlar.</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 420)</p><p> </p><p>
  [Hüsrev'in müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Makam-ý iddia iddianamesinde biri küllî, diðeri hususî olarak iki cihetle beni itham ediyorlar. Küllî ithamý, Risâle-i Nur'a hizmetim ve üstadýmýn mevhum suçuna iþtirakimdir.</p><p> </p><p>
  Hususî itham ise: Gayet cüz'î ve ehemmiyetsiz ve hakikatte hiç bir suç teþkil etmeyen inziva ile geçen hayatýma ve hususat-ý þahsiyeme ait hallerdir. Ýddia makamýnýn Risâle-i Nur'a hizmetimden dolayý üstadýmýn mevhum suçuna beni iþtirak ettirmesine mukabil derim ki:</p><p> </p><p>
  Ben üstadýmýn gittiði meslekte ve Risâle-i Nur'la âlem-i Ýslâm'a hususan bu vatana ve bu millete ettiði kudsî hizmetinde kendisine isnad edilen mevhum suçuna ruh u canýmla iþtirak ediyorum. Ve beni bu hizmet-i îmaniyede muvaffak eden Cenab-ý Hakk'a âhir ömrüme kadar þükredeceðim.</p><p> </p><p>
  Muhterem Heyet-i Hâkime!</p><p> </p><p>
  Nurlara hizmetimde gördüðümüz muvaffakýyetin kat'î bir delili þudur:</p><p> </p><p>
  Benim Kur'an hattým pek noksan iken, hârika bir tarzda ihtiyar ve iktidarýmýn pek fevkinde, gayet emsalsiz ve gayet mükemmel bir surette üç Kur'aný yazmaklýðýmdýr. Birisi, elinizdedir.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Delili: Bu vatana ve bu millete ve dine ve hüsn-ü ahlâka yirmi seneden beri pek büyük menfaatleri tahakkuk eden bu Nur eserlerinden altýyüze yakýn nüshalarýný yazmaklýðýmda muvaffakýyetimdir.</p><p> </p><p>
  Hattâ bir ay gibi kýsa bir zamanda ondört risaleyi yazmaða muvaffak olduðumu arkadaþlarým biliyorlar. Makam-ý iddianýn, üstadýmýn kudsî hizmetinde benim için suç tevehhüm ettiði noktalarý ayrýca müdafaa etmeði zaid buluyorum. üstadýmýn yazdýðý itirazname ve tetimmesini bütün kuvvetimle tasdik edip onlarý kendi itiraznamem olarak yüksek mahkemenize takdim ediyorum.</p><p> </p><p>
  Muhterem Heyet-i Hâkime!</p><p> </p><p>
  Hâlen mahkemenizde bulunan ve îman ve Kur'an hakikatlarý olan mübarek ve kudsî ve Nurlu eserleriyle, hiç bir maksad-ý dünyevî ve hiç bir maksad-ý siyasî takib etmeyen üstadýmýn bu vata</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 421)</p><p> </p><p>
na ve millete ettiði kudsî hizmetlerini ben ve arkadaþlarýmýz tasdik ettiðimiz gibi, Ýttihad-Terakki hükûmetindeki vatanperverler dahi tasdik etmiþler. O zaman üstadýmýn Van'daki Medreset-üz Zehra namýndaki dâr-ül fünununa ondokuz bin altun lira vermiþler. Ve milliyetperverler dahi, üstadýmýzýn vatanperverane ve milliyetperverane hizmet-i ilmiyesini hayranlýkla tasdik etmiþler. üstadýmýn o Þark Dâr-ül fünununa, o zamanda -banknotun kýymetli vaktinde- yüzelli bin lira tahsisatý, ikiyüz meb'ustan yüzaltmýþüç meb'usun imzasýyla kabul etmiþler.</p><p> </p><p>
  Ýddia makamýnýn suç diye vasýflandýrdýðý bu kudsî, mübarek üstadýmýn bütün hayatý müddetince en muannid ve kýskanç muarýzlarýný ve mahkemelerde en ziyade mahkûmiyeti için çalýþanlarý þiddetli ve dokunaklý sözlerine karþý iliþtirmeyip teslime mecbur eden ve bu millet ve bu vatanýn saadetinin temel taþlarýný temine matuf olan kudsî hizmetinde ve bütün makasýd-ý ilmiyesinde, yirmi seneden beri ettiðim kâtiblikle ve Risâle-i Nur'a ettiðim hizmetimle iftihar ettiðimi yüksek mahkemenize arz ediyorum.</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Hüsrev Altýnbaþak</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Tahirî'nin Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Afyon C. Savcýlýðýnca tarafýma teblið edilen, dinî hissiyatý âlet ederek devletin emniyetini bozacak hareketlere halký teþvik maddesinden üstadým Bediüzzaman Said Nursî ve diðer arkadaþlarýyla birlikte suçlu gösterilmekle mahkemeye veriliyorum.</p><p> </p><p>
  Ben, gerek Isparta Sulh Mahkemesinde ve gerekse Afyon Sorgu dairesinde sorulan suallere doðru olarak cevab vermiþim. Bizi beraet ettiren Denizli Mahkemesi, bütün kitablarýmýzý bize iade etmiþ, üstadým Bediüzzaman'ýn risalelerini okuyup yazmakta ve kendisine talebe olan kardeþlerimle mektublaþmakta bize ceza vermemiþti. Halbuki altý sene evvel üstadýmýn müsaadeleri olmadýðý halde, marifetimle eski yazý ile Ýstanbul'da matbaada tab'edilen beþyüz aded Bediüzzaman'ýn "Yedinci Þua" kitabýný, Denizli Mahkemesi tamamen sandýðýyla, 20.7.1945 tarihli kararýyla yed'ime teslim etmiþ. O zaman müþtak olan Nur talebelerine tab' bedeli mukabilinde tevzi edilmiþti.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu âlî mahkemenin Temyiz'in yüksek tasdikiyle kat'iyet kesbeden hükmüne istinaden, iki sene evvel Ýstanbul'dan teksir makinesi ve kâðýt alarak Isparta'ya getirdim.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 422)</p><p> </p><p>
  Elinizde olan üç mecmuadan ikisini kardeþim Hüsrev Altýnbaþak yazdý. Birisini de ben yazdým. Evvelâ "Zülfikar Mu'cizat-ý Kur'aniye ve Ahmediye" mecmuasýný bastýk. Bunu kýsmen sattýk. Hasýl olan parasýndan Asâ-yý Musa Mecmuasýnýn kâðýdýný da satýn aldým, getirdim. Sonra Asâ-yý Musa Mecmuasýný bastýk, bunu da sattýk. Sonra Siracünnur Mecmuasýnýn kâðýdýný alýp bastýk. Bu müddet bir sene devam etti. Sonra, otuz kadar mecmua Eðirdir'e götürülürken yolda tutularak Eðirdir adliyesine teslim edilmiþ. Çok geçmeden Isparta adliyesi marifetiyle Hüsrev Altýnbaþak'ýn evi taharri olunup hem teksir makinesi, hem mecmualar müsadere edilerek bir sene evvel mahkemeye verilmiþtik. Neticede yasak olmayan dinî eserler olmasýndan Hüsrev Altýnbaþak'la bana ve diðer bir arkadaþýmýza ruhsatsýz kitab tab'ettiðimizden bir ay ceza verildi. Biz de temyiz ettik. Henüz temyizden gelmeden Afyon Hapishanesine getirildim.</p><p> </p><p>
  Ýþte yüksek mahkemenizde dinime ve dindaþlarýma olan þu hasbî hizmetim, hususan mahkemenin iade ettiði ve meali hadîs-i þerif muhteviyatý olan Beþinci Þua mes'eleleriyle Afyon C. Savcýsý, "Hükûmetin emniyetini ihlâl ediyorlar" diye hem beni, hem risalenin müellifini, hem Hüsrev Altunbaþak'la kýrkaltý talebe kardeþlerimi, bu eserleri yazmýþlar, okumuþlar diyerek cezalandýrmak istiyor.</p><p> </p><p>
  Bu vatanda öz bir vatandaþ olmakla, huzurunuzda hakikatten ayrýlmayarak derim ki: Bu eserlerle ahlâkýmýzý dinen terbiye edip yükselten ve kendisine "müceddid" dediðimiz halde bizi reddedip kýran ve büyük bir hürmetle üstad kabul ettiðimiz Said Nursî'nin senelerden beri talebesiyim. Kendisinde ve eserlerinde ve talebelerinde, hükûmetin emniyetini ihlâle teþebbüs edecek hiç bir fiil olmadýðýna yakînen ve kat'iyen þahidim. Hususan ittiham sebebinin birisi de: Isparta mahkemesi yakînen hakikata muttali olmasýyla, o cihetten bize ceza vermedikleri kitab bedelleridir ki; bizim kitab bedelleriyle idare-i maiþetimize temine hiç bir cihetle ihtiyacýmýz olmamakla beraber, bu satýlan mecmualarýn bedellerinin teksir makinesine ve kâðýdýnýn ve mürekkebinin karþýlýðýna verilmiþ olduðunu yüksek mahkemenize arzeder ve sýrf Allah rýzasý için, hüsn-ü niyetle yaptýðýmýz bu hizmetin bir suç olmasýna imkân olmamakla, yüksek mahkemenizden ve âlî vicdanlarýnýzdan Risâle-i Nur eserlerinin iadesini taleb ederim.</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Tahirî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 423)</p><p> </p><p>
  [Zübeyr'in Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Hâkimliðine</p><p> </p><p>
  Gizli cem'iyet kurmak ve devletin emniyetini bozmak suçuyla müttehem bulunmaktayým. Aþaðýda arzedeceðim vecihle böyle bir suçu iþlemediðime kat'î kanaatýnýz geleceði için bu ittihamý daha þimdiden reddediyorum. Evet Risâle-i Nur talebesi olduðumu memnuniyetle ve ilân edercesine söyleyebilirim. Ýnkâr etmek, Risâle-i Nur'un bana verdiði fazilet dersleriyle zýd olduðu için, bu cürmü iþlemem. Risâle-i Nur'un okuyucusu olan bir kimse, okuduðunu gizleyemez. Bilakis iftiharla bilâperva söylemekten çekinmez. Zira çekingenliði îcab ettirecek hiç bir cümlesi veya kelimesi yoktur.</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur'un kýymetini kýrk-elli sahifelik bir formada belirtmeðe çalýþmýþtým. Medhettim diyemem, çünki: Kâinatýn güneþi ve aklý olan ve bin üçyüz küsur seneden beri beþeriyeti tenvir ve irþad eden Kur'an-ý Hakîm'in hakikî bir tefsiri olan Risâle-i Nur'un deðil bütün külliyatýný belki bir cüz'ünü bile sena etmeðe muktedir deðilim. Yukarýda arzettiðim gibi, kýymetini belirtmeðe çalýþtýðým eserlerde gizli cem'iyete dair mevzular tesbit edilmiþ ise, zararlý eserleri tanýtmaða çalýþmýþ suçuyla cezalandýrýnýz. Fakat hârikulâde ve fevkalâde bir þekilde te'lif edilmiþ olduðu ilmî þahsiyetler tarafýndan tasdik edilen ve bozulan bir cem'iyeti ýslah etmek kudretini haiz olan ve yirminci asýrdaki insanlara rehber olup dalaletten ve materyalizmin, maddiyyunluðun ve tabiatperestliðin sürüklediði sefahet ve koyu fikir karanlýðýndan kurtaran ve beþeriyete ebedî saadet ve selâmet çýðýrlarýný Kur'an-ý Hakîm'in feyziyle açan ve nuruyla aþikâr bir þekilde gösteren Risâle-i Nur Külliyatý'nda isnad edilen suça dair bahisler mevcud deðil ise, cezalandýrýlmaklýðýmýn adalet esaslarýna zýd olacaðýný, mahkemenizin de kabul edeceði kanaatindeyim.</p><p> </p><p>
  Sorgu hâkimliðinde: "Sen Risâle-i Nur'un talebesi imiþsin?" denildi.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin þakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eðer kabul buyururlarsa iftiharla "Evet Risâle-i Nur þakirdiyim" derim.</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur'un emsalsiz müellifi üstadým Bediüzzaman Said Nursî, müteaddid defalar gizli düþmanlarý tarafýndan iftira edilerek mahkemeye verilmiþ ve hepsinde de beraet etmiþtir. Risâle-i Nur Külliyatý profesör ve Ýslâm âlimlerinden müteþekkil bir heyet tarafýndan satýrý satýrýna tedkik edilerek bu eserlerin fev</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 424)</p><p> </p><p>
kalâde bir vukufiyetle te'lif edildiði ve Kur'an-ý Hakîm'in hakikî bir tefsiri olduðunu bildiren raporlar verilmiþtir. Hakikat böyle iken, yine neden mahkemeye veriliyor? Bu husustaki kat'î kanaatimi þu þekilde arzediyorum:</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur'u okuyan kimseler, bilhassa idrakli gençler, kuvvetli bir îmana sahib oluyorlar. Sarsýlmaz ve fedakâr bir dindar, bir vatanperver oluyorlar. Yýpranmaz bir îmanýn bulunduðu bir yere, menfî bir ideolojinin aþýladýðý ahlâksýzlýk ve sefahet giremez. Bu sarsýlmaz îmana sahib olanlar çoðaldýkça, masonluðun ve komünizmin dairesi aslâ geniþleyemiyor. Komünistlerin dayandýðý materyalist (maddiyyun) felsefenin hak ve hakikat ile hiç bir ilgisi olmadýðýný, nazariyelerinin tamamen asýlsýz olduðunu Risâle-i Nur Kur'an-ý Kerim'in âyetleri ile ve gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen, fikren ve mantýken isbat ediyor. O çürük fikir karanlýklarýna düþenleri tenvir edip kurtarýyor. Yalnýz gözünün görebildiði yere inanan maddecilere dahi Allah'ýn varlýðýný inkâr ve itiraz kabil olmayan kuvvetli delillerle isbat ediyor.</p><p> </p><p>
  Bilhassa lise ve üniversite tahsil gençliðine bu hârika eserler orijinal ve çekici üslûbu ve yüksek edebî san'atýyla kendini okutturuyor.</p><p> </p><p>
  Ýþte bunun içindir ki; komünist ve masonlar, kendi zehirli fikirlerinin yayýlmasýna Risâle-i Nur'un kuvvetli bir mâni teþkil ettiðini biliyorlar. Kur'anýn hakikî bir tefsiri olmakla kuvvetli bir îman kaynaðý olan Risâle-i Nur'u ortadan kaldýrmak veya okutmamak için çeþitli desiseler ve iftiralara baþvuruyorlar. Þimdiye kadar isnad ettikleri yalanlardan hiçbir emare bulunmadýðý halde, taarruzlarýna devam ediyorlar. Bunlardan anlaþýlýyor ki, bizi korkutmak ve Risâle-i Nur'dan uzaklaþtýrmak ve diðer taraftan kendi zehirli neþriyatlarýný önümüze sürmek; bu suretle millet ve gençliðimizde îmanýn yok olmasýný ve ahlâk sukutunu temin ederek, hükûmetin kendi kendine çökmesine muvaffak olmak istiyorlar. Ve vatan ve milletimizi yabancý bir devlete devretmek emelini taþýyorlar. Mahkeme heyetinin huzurunda bilâperva onlara söylüyorum: Onlar iyi bilsinler ve titresinler ki, gürültüye pabuç býrakmýyoruz. Zira Risâle-i Nur eserlerinde hak ve hakikatý görmüþ, öðrenmiþ ve inanmýþýz. Türk gençliði uyumuyor. Bu kahraman Ýslâm Türk Milleti baþka bir devletin boyunduruðu altýna giremez. Fedakâr müslüman gençliði, sahib olduðu tahkikî îman kuvvetiyle vatanýný sattýrmaz. Dindar, cengâver Türk milleti ve îmanlý, cesur Türk gençliði korkmaz. Onun içindir ki; bizi insanlýk seviye ve seciyesinde en yüksek mertebelere çýkaran ve her sahadaki terakkiyatýmýzý</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 425)</p><p> </p><p>
 saðlayan ve biz gençlere din, vatan ve millet aþkýný aþýlayarak uðrunda bütün mevcudiyetimizi feda ettirecek hakikî bir dinperver olarak bizleri yetiþtiren Risâle-i Nur eserlerini okuyoruz ve okuyacaðýz. Evvelce de arz ettiðim vecihle, Risâle-i Nur'dan pek az okuduðum halde, pek fazla istifade ettim. Vatan ve millet ve bütün insanlýkça gayet azîm faideleri temin edecek olan bu çok nâfi' eser külliyatýný eðer servetim olsa idi neþrettirmek için hepsini sarfederdim. Zira dinimin, vatan ve milletimin ebedî saadet ve selâmeti uðrunda bütün mevcudiyetimi feda etmeðe hazýrým.</p><p> </p><p>
  Hem Risâle-i Nur'a safdilane inanmamýþým. Otuzüç âyât-ý Kur'aniye ve Hazret-i Ali (R.A.) ve Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) Hazretleri, Risâle-i Nur'un te'lif edilip bu asýrdaki insanlarý irþad edeceðini gaybî bir surette bildiriyorlar. Bununla beraber, Risâle-i Nur'dan okuduðum kitablar, bu eser külliyatýnýn hak ve hakikatý öðreten ve beþeriyeti ýslah eden eserler olduðu kanaatýný vermiþtir.</p><p> </p><p>
  Ruhumda büyük bir boþluk hissederek, okuyacak kitab ararken, Risâle-i Nur'u okuduðum zaman elimde olmayarak ondan ayrýlamadým. Kalbimdeki o büyük ihtiyacý Risâle-i Nur eserlerinin karþýladýðýný hissettim. Ýlmî ve îmanî þübhelerden kurtaran aklî ve îmanî isbatlarý onda buldum. Böylelikle vesveselerin verdiði sýkýntýlardan kurtuldum. Bu hakikatlardan anladým ki: Risâle-i Nur bu asrýn insanlarý olan bizler için yazdýrýlmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Ahlâk, edeb ve terbiye gibi en yüksek meziyetlere sahib olabilmek için, kuvvetli bir îmana sahib olmak lâzýmdýr. Ýman hakikatlarý, Risâle-i Nur'da gayet kuvvetli deliller ve açýk misaller ile anlatýldýðý için, okudukça îmaným kuvvetlenmiþtir. Bu sayede dalalete düþmekten, en yüksek medeniyet esaslarýný câmi' hak ve hakikat olan dinimden dönüp kýzýl ejderin hapý olmak felâketinden kurtuldum. Bunun içindir ki: Okuyucularýný bir çok maddî ve manevî felâketlerden kurtaran ve bir üniversite mezunundan ziyade bir ilme sahib eden; Ýslâmiyet, vatan ve millet sevgisini aþýlayan; Allah'a itaatý, çalýþkanlýk ve merhameti öðreten Risâle-i Nur'dan -kýymetini anlayan hiç bir ferd- ne bahasýna olursa olsun, ayrýlmaz. Bu riyasýz, has hürmet ve tazim; hiç bir kimsenin kalbinden çýkartýlamaz.</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur, iddia makamýnca muzýr eserler diye tavsif ediliyor. Bu vicdansýzlýðý ve yalaný, þiddetle protesto ediyorum. Ve benim de teþvikatta bulunduðum iddia ediliyor. Evet, bu doðrudur. Fakat, diðer iftirayý iþiten bütün münevverlerin kalbleri sýzlamýþ ve hattâ aðlamýþ, diþleri gýcýrdamýþtýr. Yirminci asýr pozitif</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 426)</p><p> </p><p>
fikirlerin hükümran olduðu bir zamandýr. Delilsiz, isbatsýz þeylere inanýlmýyor ve inanmýyoruz. Muzýr eserler olduðunun isbatýný isteriz.</p><p> </p><p>
  Ýftiralarý yapan gizli düþmanlarýn maksadlarýndan birisi de, Risâle-i Nur okuyucularýnýn Kur'ana hizmet uðrunda müslümanlýk baðlarý ile birbirlerine görülmemiþ bir þekilde sarýlmýþ olarak tezahür eden ve bunlardan baþka bir maksada matuf olmayan, sadece hürmet, þefkat ve sevgisinin ifadesi olan tesanüdünü kýrmak ise, aldanýyorlar. Beyhude hiç uðraþmasýnlar. Risâle-i Nur'u okuyanlarýn en gerisi, en âmîsi olan ben, onlara þöyle cevab veriyorum:</p><p> </p><p>
  Birimiz þarkta, birimiz garbda, birimiz cenubda, birimiz þimalde, birimiz âhirette, birimiz dünyada olsak; biz yine birbirimizle beraberiz. Kâinatýn kuvveti toplansa, bizi yüksek üstad Said Nursî'den ve Risâle-i Nur'dan ve bizi bizden ayýramazlar.</p><p> </p><p>
  Zira biz Kur'ana hizmet ediyoruz ve edeceðiz. Âhiret hakikatýna inandýðýmýz için, manevî olan bu sevgi ve tesanüdümüzü elbette hiçbir kuvvet sökemeyecektir. Çünki bütün müslümanlar saadet-i ebediye makarrýnda toplanacaklardýr.</p><p> </p><p>
  Vatan ve milletimizin selâmeti namýna mühim bir hakikatý müsaadenizle arzediyorum. Komünistlerin gizli plânlarýndan birisi de, halký hükûmet aleyhine teþviktir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî'yi hapse sokturmak ve eserlerini zararlý gibi göstermek için hükûmet erkânýna uydurma ihbarlar yapýlmakla beraber, hiç bir ferdin inanmadýðý menfî propagandalar yapýlýyor.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî'nin bu asýrda nâdir bir Ýslâm dâhîsi ve her bir cihette eþsiz bir þahsiyet olduðuna, bu millet senelerden beri o kadar inanmýþ ki; hakikî olan bu kanaatý hiçbir propaganda çürütemiyor ve çürütemez.</p><p> </p><p>
  Büyük bir üstadýn eserlerinden müstefid olmayý lütuf buyuran Cenab-ý Hakk'a hamd ü senalar ederim... Ýman, Ýslâmiyet dersi alarak büyük faidelere nailiyetime sebeb olan bir üstada, bütün ruh u canýmla medyunum. Senelerden beri sýkýntýlar içerisinde eser yazarak gençliðimizi komünizm yemi olmakla ebedî haps-i münferidliðe mahkûm edilmekten kurtaran bir müstakim üstad için senelerce dünya hapsinde kalmaða hazýrým.</p><p> </p><p>
  Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, îman, Ýslâmiyet, fazilet dersi veren ve onlarý dinsizlikten muhafaza eden Kur'an tef-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 427)</p><p> </p><p>
siri Risâle-i Nur uðrunda idam edileceksem, sehpaya "Allah Allah.. Ya Resûlallah" sadalarý ile koþarak gideceðim. Komünizme kapýlýp dininden çýkan, ebedî felâketlere yuvarlanan ve vatan haini olarak kurþuna dizdirecek cürümlerden gençlerimizi koruyan Risâle-i Nur uðrunda kurþunla öldürüleceksem, o kurþunlara çekinmeden göðsümü gereceðim. üstadým Bediüzzaman için hançerlerle parçalanýrsam etrafa sýçrayacak kanlarýmýn "Risâle-i Nur! Risâle-i Nur!" yazmasýný Rabbimden niyaz ediyorum.</p><p> </p><p>
  Muhterem Heyet-i Hâkime!</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur tahsili, hakikaten hârika ve orijinaldir, emsalsizdir. Herhangi bir tahsilde maddî menfaat ve bir mevki gaye edinilerek o tahsile devam edilir. Dersler ekseriyetle maddiyat ve þöhrete eriþebilmek için, belki de zoraki okunur. Risâle-i Nur'un organize edilmemiþ serbest bir üniversiteye benzeyen tahsiline eserleri okumak suretiyle devam edenler ise, Kur'an ve îmana hizmet etmekten baþka herhangi dünyevî bir maksad taþýmýyorlar.</p><p> </p><p>
  Böyle olduðu halde ilmî, îmanî ve ciddî eserler olan Risâle-i Nur, o kadar büyük bir þevk ve aþkla ve o kadar sonsuz bir hazla okunuyor ki; sadýk okuyucularýný defalarca okumak gibi kuvvetli bir arzuya sahib ediyor. Risâle-i Nur'u yazýp okuyanlar, mahkeme kapýlarýnda hayatlarý tehlikeye düþtüðü halde, bu hârika eserleri okuduklarýný itiraf ve okuyacaklarýný ilân ediyorlar. Ýdam kararý verileceðini bilseler dahi, bu sebatlarýný izhar etmekten çekinmiyorlar. Ýþte Risâle-i Nur'un bir çok hârikalarýndan þu hususiyeti, sizlere þu kanaatý veriyor: Ýtiraf edenler acaba canlarýný yolda mý buldular?</p><p> </p><p>
  Demek Risâle-i Nur'da ve Bediüzzaman'da öyle yüksek bir hakikat var ki ve bunlarda zararlý bir þey yokmuþ ki, inkâr etmediler.</p><p> </p><p>
  Tahsildeki talebeler otorite ve disiplinle idare edilerek okutturulur. Bediüzzaman ise hiçbir kimseyi Risâle-i Nur'a mecbur etmemiþ. Fakat yüzbinlerle okuyucunun çoðu onu görmeden, ona sarsýlmaz ve kopmaz bir baðla talebe olarak Risâle-i Nur'dan derslerini alýyorlar.</p><p> </p><p>
  Ýþte böyle hârikulâde bir tedris, yakýn ve uzak tarihin hiçbir medresesinde görülmemiþtir, hiçbir üniversitede rastlanmamýþtýr.</p><p> </p><p>
  Sayýn savcý, "Bediüzzaman'a olan hürmetin þekli diðer müfessirlerde görülemiyor." dedi.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 428)</p><p> </p><p>
  Doðrudur. Hürmet ve tazim büyüklük ve kemalâtýn derecesine, minnet ve þükran da elde edilen istifadenin mikdarýna göre olduðuna nazaran, Bediüzzaman'ýn eserlerinden azîm faideler elde ediliyor ki, ona olan tazim ve minnetdarlýklar da görülmemiþ bir þekilde oluyor.</p><p> </p><p>
  Yirminci asrýn en büyük bir Ýslâm mütefekkiri ve müellifi olan Bediüzzaman'ý komünist ve masonlar bizlere, bilhassa gençliðimize tanýtmamaða çalýþmýþlardýr. Fakat uyanýk Türk-Ýslâm milleti ve gençliði, o din kahramaný üstadý tanýmýþ, istifade etmiþ ve ettirmiþtir.</p><p> </p><p>
  Ýþte bunun içindir ki; Bediüzzaman'a karþý olan fevkalâde baðlýlýk ve itimad sarsýlmayacaktýr.</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur'daki âyetler, Kur'an-ý Hakîm'in en büyük mu'cizesi olan hususiyetleri kaybettirilmeden, büyük bir san'at ve meharetle Türkçemize tefsir edildiði için; Risâle-i Nur'u kadýn, erkek, memur ve esnaf, âlim ve feylesof gibi her türlü halk tabakasý okuyup anlayabiliyor. Kendi istidadlarý nisbetinde gördükleri istifadeler karþýsýnda ona bir kat daha sarýlýyorlar. Liseliler, üniversiteliler, profesörler, doçentler, feylesoflar okuyorlar. Bu münevver sýnýflar fevkalâde istifade ettikleri gibi; Risâle-i Nur'un hârikulâdeliðini ve te'lif san'atýndaki üstünlüðünü tasdik edip hayretler içerisinde bütün külliyatý okumak iþtiyakýna sahib oluyorlar.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ý ve Risâle-i Nur'u her yeni tanýyan müdrik ve takdirkâr kimseler, daha evvel tanýmadýklarýna binler teessüf edip, kaybettikleri zamanlarý telafi edebilmek için müsaid vakitlerini boþa sarfetmeyerek, beþ dakikalýk bir zamana dahi ehemmiyet verip, geceli gündüzlü Risâle-i Nur'a çalýþmaða baþlýyorlar. Bu raðbet ve þiddetli alâka hiçbir psikolog, sosyolog ve feylesofun eserinde görülmemiþtir. Onlardan ancak tahsilli kimseler istifade edebilmiþlerdir. Bir ortaokul çocuðu veya okumasýný bilen bir kadýn, büyük bir feylesofun eserini okuduðu zaman istifade edememiþtir. Fakat Risâle-i Nur'dan herkes derecesine göre istifade etmektedir. Bunun için, sizlerin Bediüzzaman ve Risâle-i Nur þakirdlerine vereceðiniz beraet kararýný bütün bir millet bekleþiyor. Eðer Said Nursî, talebelerine musibet zamanýnda sabýr ve tahammül ve itidal telkin etmemiþ olsa idi; gönüllü alay kumandaný olarak harbe iþtirak ettiði zaman topladýðý talebeleri gibi hürmetkâr olan binler Risâle-i Nur þakirdleri, Afyon tepelerine kuracaklarý çadýrlar içerisinde, Afyon Aðýr Ceza Mahkemesinin beraet kararýný bekleyeceklerdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 429)</p><p> </p><p>
  Said Nursî ve Risâle-i Nur þakirdlerinin çalýþmalarýný, kanun çerçevesine alýnýp gizli cem'iyet olduðu isbat edilemiyor. Neden isbat edilemiyor? Acaba vukuflu bir adliyeci olmakla baþ müddeiumumîliðe kadar yükselen bir þahýs, bu isbatý kanunla yapmaktan âciz midir? Hâyýr, kat'iyen âciz deðildir. Ortada gizli bir cem'iyet diyecek bir teþkilat yoktur. Ve onun için cem'iyetçilik isbat edilemiyor.</p><p> </p><p>
  Savcýnýn evvelen "Nur talebeleri bir cem'iyet deðildir" diye kanun dairesindeki tam görüþ ve isabetle verdiði hükmü, biraz sonra her nedense "cem'iyettir" diye iddia etmesi bir tenakuzdur. Elbette hükümsüzdür. Heyet-i Hâkimenin gayet açýk olan bu hakikatý idrak ederek "Gizli cem'iyet yoktur" diye karar vereceðinden emin bulunmaktayýz.</p><p> </p><p>
  Sayýn Hâkimler! Teessür ve ýzdýrab karþýsýnda kalbden bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuþ haberi karþýsýnda o kalbin atom zerratý adedince paramparça olmasý lâzým gelir.</p><p> </p><p>
  Ýþte sizin vereceðiniz beraet kararý; Ýslâm gençliðinin, Ýslâm dünyasýnýn bu dehþetli âfetten tesirli bir þekilde kurtulmasýna sebeb olacaktýr. Ve beni Bediüzzaman ve onun eserlerine kopmaz bir baðla baðlayan saikten biri de budur.</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur'un serbestiyetine vereceðiniz beraet kararý, bütün Türk Gençliðini ve bütün müslümanlarý dinsizlik fecaatinden kurtaracaktýr. Zira yüksek hakikatlar hazinesi olan Risâle-i Nur, hiç þeksiz ve þübhesiz elbette bir gün olup bütün dünya âleminde tanýnacaktýr.</p><p> </p><p>
  Bu itibarla sizler insanlýðýn takdirine mazhar olacaksýnýz. Sizin vereceðiniz beraet kararý, hal ve istikbalde nesilleri minnetdar ve müteþekkir edecek ve Risâle-i Nur okunup azîm faidelere nâil olundukça takdirle yâdedileceksiniz.</p><p> </p><p>
  Sakýn zannetmeyiniz ki, samimî olarak söylediðim bu sözlerimle riyakârlýk yapýlýyor. Aslâ ve kat'iyen! Çünki Bediüzzaman'ýn mahkemesinde hiçbir kimseden korkmuyorum, çekinmiyorum.</p><p> </p><p>
  Yalnýz pek kýsa olarak müsaadenizle þu kadarcýk arzediyorum ki: Savcý bu mübarek vatanda masonluk, komünistliði fevkalâde faikiyetle önlemek çaresi olan ve önlemekte olan Risâle-i Nur'a ve müellifine ve okuyucularýna öyle þenî' ithamlarda bulunmakta devam eder ve o tamamen hatalý ithamlarýndan vazgeçmezse, hissiyata kapýlarak aleyhdarlýk ederse; komünistlik ve farma</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 430)</p><p> </p><p>
sonluðu desteklemiþ olur ve ithamlara hakikî hedef olan muzýr dinsizlerin türemesine yardým etmiþ olur.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Temyiz Mahkemesi Lâyihasýndan Bir Parçadýr.]</p><p> </p><p>
  Dinsiz komitelerin neþriyatlarýnýn vesvese ve þübheleri neticesinde yýkýlan îmanlarý Risâle-i Nur eserleri isbatçýlýkla îmar ediyor.</p><p> </p><p>
  Ýþte gençliðimizin Risâle-i Nur'a elektriklenmiþ gibi sarýlmalarýnýn en ince sýr ve hikmetlerinden bir tanesi de budur: Senelerden beri feragat-ý nefisle ve eþsiz bir fedakârlýkla ihtiyar, hasta ve fevkalâde ihtimama muhtaç bir çaðda gizli düþmanlarý olan komünist ve masonlarýn ve bunlara aldananlarýn çeþitli iþkencelerine karþý, tahammülün fevkinde sabýr ile Bediüzzaman Said Nursî; din aleyhindeki birçok sinsi plânlarý hakikatbîn nazarýyla, realist görüþüyle fark etmiþ, dehþetli dessasane ve perdeli olan bu plânlarý akîm býrakacak îmanî eserleri te'lif etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Fakat ne hazîn ve acýklý ve binler teessüflere þayeste bir vaziyettir ki; bu Ýslâmiyet kahramaný ve hârikulâde büyük zât, yirmibeþ senedir hapislerde, zindanlarda, tecrid-i mutlaklarda imha edilmeðe çalýþýlmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Komünistlerin ihanetiyle meydana gelen evhamýn îcab ve neticesi olan garazkârlýklarla Risâle-i Nur müellifi cezalandýrýlsa dahi, Risâle-i Nur eserleri yine büyük bir iþtiyak ve gittikçe artan bir alâka ile okunmakta devam edecektir.</p><p> </p><p>
  Birinci ve en kuvvetli delili þudur ki: Yeni harf ile teksir edilebilen Asâ-yý Musa eserini okuyan gençler, Kur'an harfleri ile yazýlmýþ mütebâki eserleri de okuyabilmek için kýsa bir zamanda o yazýyý da öðreniyorlar. Bu þekilde birçok ilimlerin öðrenilmesine engel olan ve dinden îmandan çýkarmak için te'lif edilen eserleri okumaða mecbur eden Kur'an hattýný bilmemek gibi büyük bir seddi de yýkmýþ oluyorlar. Bir milletin gençliði ne zaman Kur'an ve ondan lemaan eden ilimlerle techiz ve tahkim edilmiþ ise, o vakit o millet terakki ve teâli etmeðe baþlamýþtýr. Gençlik, îman ve Ýslâmiyet ihtiyacýyla yanan ruhlarýný Kur'an tefsiri Risâle-i Nur'un füyuzat ve envarýyla doldurmaða baþlamýþtýr. Böylelikle tahkikî bir îmana sahib olacak gençliðimiz; dinsizliðe, komünistliðe karþý mücadele edip vatanlarýný Ýslâm düþmanlarýna asla sattýrmayacaklardýr. Bunun için; eðer komünistler mürekkep ve kâðýdý yok</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 431)</p><p> </p><p>
 etmek imkânýný da bulsalar, benim gibi birçok gençler ve büyükler fedai olup hakikat hazinesi olan Risâle-i Nur'un neþri için, mümkün olsa derimizi kâðýt, kanýmýzý mürekkep yaptýracaðýz.</p><p> </p><p>
  Evet. Evet. Evet. Binler defa evet!..</p><p> </p><p>
  Savcý iddianamesinde diyor ki: "Said Nursî eserleriyle üniversite gençlerini zehirlemiþtir." Biz de buna mukabil deriz ki: "Eðer Risâle-i Nur bir zehir ise; bizim bu zehirlere tonlarla, binlerce kilo ihtiyacýmýz vardýr. Eðer çoklukla olduðu yeri biliyorsa, bize tayyarelerle sevketsin."</p><p> </p><p>
  Biz Risâle-i Nur talebeleri; îman ve Ýslâmiyet hizmeti uðrunda zalimlerin zulmüne maruz kaldýðýmýz vakit, hapishane köþelerinde veya daraðaçlarýnda ölmeyi, istirahat döþeðindeki ölüme tercih ederiz. Görünüþü hürriyet, hakikatý istibdad-ý mutlak olan bir esaret içinde yaþamaktansa, hizmet-i Kur'aniyemizden dolayý zulmen atýldýðýmýz hapishanede þehid olmayý büyük bir lütf-u Ýlâhî biliriz.</p><p> </p><p>
Afyon Hapsinde mevkuf Konyalý</p><p> </p><p>
Zübeyr Gündüzalp</p><p> </p><p>
  Not: Bu müdafaa ve temyiz lâyihasý Temyiz Mahkemesine gönderildikten sonra, Temyiz Reisliði Zübeyr'in hapisten tahliyesi için telgrafla emir vermiþtir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Mustafa Sungur'un Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Ýddia makamý, benim de Nurcular cem'iyetine dâhil olup halký hükûmet aleyhine teþvik ettiðim iddiasýyla cezalandýrýlmamý istiyor.</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Nurcular cem'iyeti diye bir cem'iyet yoktur. Ve ben böyle bir cem'iyete mensub deðilim. Ben bin üçyüzelli seneden beri her asýrda üçyüzelli milyon mensublarý bulunan ve kâinatýn medar-ý iftiharý olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn kurduðu muazzam ve nurani ve bütün insanlýk için ebedî saadet ve selâmeti müjdeleyen kudsî ve Ýlahî Ýslâmiyet cem'iyetine mensubum. Elhamdülillah onun evamir-i kudsiyesine de bütün kuvvetimle itaat etmeðe azmetmiþim. Talebeliði, hakkýmda bir suç sa-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:432)</p><p> </p><p>
yýlan Risâle-i Nur ise, bana dinî ve îmanî vazifelerimi öðreten ve Ýslâmiyetin en yüce ve en mukaddes bir din ve beþerin yegâne medar-ý saadeti olduðunu ve Kur'an ise bütün varlýklarýn sahibi, her yerde hazýr, nâzýr, zerrelerden yýldýzlara, güneþlere kadar bütün mevcudat idare-i ezeliyesinde bulunan Zât-ý Zülcelal'in bir emr-i Ýlâhîsi, ezel ve ebed ve bütün hâdisat ihata-i nazarýnda bir eser-i mu'cizanesi ve Kur'an bütün kitablarýn fevkinde kýrk vecihle mu'cize ve saadet-i ebediyeyi nev'-i beþere müjdelemesiyle müþtaklarý ebediyen kendine minnetdar kýlan bir Þems-i Sermedî'nin bir mükâleme-i ezeliyesi ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn Hâlýk-ý Kâinat tarafýndan gönderilmiþ, bütün hal ve  ahvaliyle bütün insanlarýn en ekmeli, en sadýk ve en yücesi ve kemalâtça en yükseði ve getirdiði Ýslâmiyet nuruyla insanlara en büyük müjdeyi ve en kudsî teselliyi bahþeden ve ondört asrý ve beþerin beþten birisini saltanat-ý maneviyesinde idare eden ve binüçyüz yýldan beri gelen bütün ümmetin kazandýðý sevabýn bir misli onun defter-i hasenatýna geçen ve kâinatýn sebeb-i vücudu, habibullah olduðunu; hem âhiret, Cennet ve Cehennem'in kat'iyen hak ve muhakkak olduðunu hârika bürhanlarla ve parlak hüccetlerle isbat eden bir mu'cize-i Kur'andýr.</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur ise, kelime ve cümleleriyle nur-u Kur'andan ve nur-u Muhammedîden (A.S.M.) gelen ezelî ve ebedî bir Nur olduðuna þehadet ediyor.</p><p> </p><p>
  O da Kur'ana mensubiyeti ve has bir tefsiri cihetiyle ve bu itibarla semavîdir, arþîdir. Ýþte halký hükûmet aleyhine teþvik edici zannedilen Risâle-i Nur, bütün Sözler'i bütün Lem'a ve Þua'larý ve bütün Mektûbatýyla hakaik-i Ýlahiye ve desatir-i Ýslâmiyeyi ve esrar-ý Kur'aniyeyi ders veriyor. Acaba böyle muhterem ve çok yüksek ve ahlâk ve fazileti ve hakaik-i îmaniyeyi kat'î ders veren Risâle-i Nur'u okumak ve onun ebedî saadetler bahþeden yazýlarýný istinsah etmek veya bir mü'minin istifadesi için îman cihetinde ona hizmet etmek bir suç mudur? Halký hükûmet aleyhine teþvik midir? Ve böyle mübarek ve muazzam bir eserin müellifi ve kemalât-ý insaniyenin zirve-i bâlâsýnda, en yüksek bir mertebe-i îman ve ahlâk ve faziletle mücehhez bir Nur abidesini ziyaret ve bu asýrda iyilik ve doðrulukla ve sarsýlmaz îman ve itikadlarýyla Ýslâmiyet þerefini ve Kur'anýn hakaikýný koruyan ve yükselten ve Allah'ýn rýzasýný kazanmaktan baþka gayeleri olmayan Risâle-i Nur talebeleriyle îman ve Kur'an yolunda kardeþlik peyda etmek bir cem'iyet kurmak mýdýr? Acaba hangi temiz ve âdil vicdanlar buna ceza verebilir?</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:433)</p><p> </p><p>
  Sayýn Hâkimler!</p><p> </p><p>
  Hakkaniyeti, en yüksek âlimler tarafýndan tasdik edilen ve en yüksek bir mertebe-i îmanî ve aþk-ý Ýslâmî kazandýran Risâle-i Nur, hiç þübhe yoktur ki onun bütün Sözler'i ve Lem'a ve Þua'larý Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn birer nurani tefsiridirler. Manevî hastalýklarý ve manevî karanlýklarý izale eden gayet parlak birer güneþtirler. Risâle-i Nur'un müellifliðiyle tavzif edilen üstadýmýzýn îman ve Kur'an yolunda geçen ve her türlü zorluk ve sýkýntýlara göðüs gererek Kur'an hakikatlarýný neþrile bu asýrdaki, hususan bu mübarek milletin evlâdlarýný komünistlik ve her türlü dinsizliðin dehþetli hücumundan kurtarmaða çalýþan, temiz ve pürüzsüz hayatýnýn þehadetiyle, o bu zamanda bu kudsî vazife ile tavzif edilmiþ. O bize (hâþâ!) bozgunculuk ve ahlâksýzlýk dersini vermiyor. Belki o bize, nev'-i beþer dünyasýnýn en büyük davasý ve en mühim mes'elesi olan îmaný kurtarmak dersini veriyor. Yirmibeþ-otuz seneden beri yüzbinlerle ehl-i îmanýn Risâle-i Nur'la îmanlarýnýn kurtulmasýna çalýþmasý; bilhassa benim gibi Ýslâmiyet'ten haberi olmayan bîçarelere en büyük saadet ve hayatýn gayesi olan îmaný ders vermesiyle elbette ve elbette o bize bir lütf-u Ýlahîdir. Onun kudsî hizmet-i îmaniye ve vazife-i diniyesini inkârla, bütün hak ve hakikatýn aksine onu hayat-ý içtimaiyeye zararlý görenlere deriz:</p><p> </p><p>
  Eðer îman ile Allah'a baðlanmak ve dinin evamirine itaat ederek ahlâksýzlýk ve îmansýzlýk gibi korkunç âfetlerden insanlarý kurtarmak ve Ýslâmiyet'in daimî saadetiyle onu mes'ud etmek bir cürüm ise; o vakit hayat-ý içtimaiye için zararlýdýr denilebilir. Yoksa en büyük bir iftiradýr ve kat'iyen afvedilmez bir cürümdür. Risâle-i Nur'un hedefi dünya deðil, daimî âhiret saadeti ve bütün hayat-ý dünyeviyedeki hüsn ü cemal onun cilve-i cemalinin bir nevi gölgesi ve bütün Cennet bütün letaifiyle bir lem'a-i muhabbeti olan bir Daim-i Bâki'nin bir Rahîm-i Zülcemal'in rýzasýdýr. Böyle Ýlahî ve kudsî ve çok yüce bir gaye varken, süflî ve günahlý ve neticesiz, halký hükûmet aleyhine teþvik gibi fâniliklerden Risâle-i Nur'u binler defa tenzih eyleriz. Ve bizim îmanî çalýþmalarýmýzý ve dinî bilgiler öðrenmemizi istemeyen, bu þekil iftiralarla bizi ezmeðe çalýþanlarýn þerlerinden Allah'a sýðýnýyoruz.</p><p> </p><p>
  Sayýn Hâkimler!</p><p> </p><p>
  Otuzüç âyât-ý kerimenin iþaratý ve Ýmam-ý Ali (R.A.) ve Gavs-ý Azam'ýn (R.A.) ve yüzlerle ehl-i tahkikin takdirkârane beyanatýy-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:434)</p><p> </p><p>
la bir nur-u Kur'an olduðu ve ona yapýþanlarýn inþâallah îmanlarýný kurtaracaklarý kat'î tahakkuk eden Risâle-i Nur, kat'iyen söndürülemez, kaybedilemez. Buna misal: Yirmibeþ seneden beri onu imha etmek gayesiyle yapýlan hücumlar bilakis onun fevkalâde yayýlmasýna ve parlamasýna vesile oldu. Çünki onun sahibi, ezelden ebede kadar herþey kudret-i ezelîsinde ve emrinde olan bir Sultan-ý Zülcelal'dir. Çünki onun hakaikleri Kur'anýn hakikatlarýdýr ve Cenab-ý Hakk'ýn hýfz ve  inayetiyle daima parlayacaktýr inþâallah...</p><p> </p><p>
  Sayýn Hâkimler!</p><p> </p><p>
  Ýman ve Ýslâmiyeti en yüksek bir sevgi ve iþtiyakla öðreten ve rýza-i Ýlahîden baþka bir hedef ve maksad tanýmayan ve bu asýrda Kur'anýn bir mu'cize-i kübrasý ve tefsir-i nuranîsi olduðu kat'î tahakkuk eden Risâle-i Nur'u okumak ve yazmak ve onun hakaik-i îmaniyeyi ders veren risalelerini mü'min kardeþlerine vermek bir suç ise; ve dinin evamir-i kudsiyesinden olan rabýta-i diniye ve uhuvvet-i Ýslâmiye ve Allah sevgisi uðrunda îman ve Kur'an yolunda birleþmek gibi mukaddes ve Ýlahî ve uhrevî kardeþlik bir cem'iyet ise; böyle mübarek bir cem'iyete mensub olmak benim için büyük bir saadettir. Ve her türlü taltif ve niþanlarýn üstünde bir bahtiyarlýktýr. Böyle bir saadet ve bahtiyarlýðý kazandýran Risâle-i Nur'un talebesi olmak gibi büyük bir lütfu, benim gibi bir bîçareye nasib eden Allah'a hadsiz þükürler olsun. Son sözüm:</p><p> </p><p>
 حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ * حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p>
dir.</p><p> </p><p>
Muallim</p><p> </p><p>
Mustafa Sungur</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
Mustafa Sungur'un Temyiz Lâyihasýdýr</p><p> </p><p>
  1- Aðýr Ceza Mahkemesi: Nur Risalelerini okuduðumu ve yazdýðýmý ve muhtaç bir mü'min kardeþime vererek istifadesine çalýþtýðýmý, "Halký hükûmet aleyhine teþvik ediyor" diye hakkým-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:435)</p><p> </p><p>
da bir suç saymýþ. Halbuki ben itiraznamemde bu ithama karþý dedim: Halký hükûmet aleyhine teþvik edici zannedilen Risâle-i Nur, Kur'an'ýn hakikî bir tefsiridir. O, bütün eczalarýyla hakaik-i îmaniyeyi ders verip, okuyan ve yazanlara en büyük saadeti bahþediyor. Onun hedefi, halký hükûmet aleyhine teþvik gibi serserilerin, bozguncu ahlâksýzlarýn gittikleri fânilikler deðil, belki bütün saadet ve bahtiyarlýðýn en yüce mertebesi olan Allah'ýn rýzasýdýr. Ben, bana en büyük fazilet, en tatlý nimet olan îmaný kazandýran Risâle-i Nur'u okuduðum ve yazdýðým ve onun en güzide bir talebesi ve âciz bir hizmetkârý olduðumdan dolayý iftihar ediyorum. Ve Risâle-i Nur'un talebeliðini, hakkýmda pek büyük bir ihsan-ý Ýlahî bilip lâyýk olmadýðým bu nimet-i azîmeyi benim gibi bir bîçareye nasib eden Rabbime daima þükrediyorum dediðim halde, kanuna ve delile dayanmayarak benim îman ve Ýslâmiyete karþý baðlanmamý bir cürüm bilerek bütün bütün hak ve hakikatýn aksine olarak cezalandýrýldým.</p><p> </p><p>
  2- Ben þahidim ki: Ben Kastamonu Gölköy Enstitüsü'nde okurken bazý muallimler tarafýndan bize dinsizlik dersi verilmiþti. Hâþâ!.. Hazret-i Kur'aný Hazret-i Peygamber'in yazdýðýný ve Ýslâmiyet'in artýk mülga olunacaðýný, medeniyetin ilerlediðini, bu asýrda Kur'ana ittiba etmek büyük bir hata ve gerilik olduðunu, hattâ bir gün bir muallimin yaptýðý gibi; Ýslâmlar namaz kýldýklarý ve âhireti düþündükleri için daima muzdarib bir halde, ömürleri elem içinde geçtiðini ve Ýslâm câmilerinde daima bir ölgünlük havasý estiðini, Hýristiyanlarýn kiliselerinde ise daima neþ'e ve canlý hayat bulunduðunu ve Hýristiyanlar çalgý ve saire gibi eðlencelerle hayatýn tadýný alýp ömürlerini neþ'e içinde geçirdiklerini söylüyorlar.. kalblerimizdeki îman ve Ýslâmiyet baðlarýný koparmaða ve onun yerinde inkâr ve küfür yerleþtirmeðe çalýþýyorlardý. Ýþte böyle zehirli fikirlerle aþýlanmýþ ve böyle tehlikeli muzýr dinsizlerin dersleriyle maneviyatý öldürülmek istenmiþ ve hattâ o muzýr fikirlere kapýlarak ve (hâþâ!..) inanarak etrafýna neþretmeðe baþlamýþ bir bîçare insanýn, birdenbire Risâle-i Nur gibi Kur'anýn feyzinden fýþkýran, îman ve Ýslâmiyet hakikatlarýný gayet parlak bürhanlar ve hârika deliller ile isbat eden ve din-i Ýslâmýn daima insanlarýn saadet ve selâmetine vesile, sönmez ve söndürülmez bir manevî güneþ olduðunu izah eden eþsiz bir Nur-u Kur'anýn birkaç risalesini okumakla bütün o zehirli fikirlerini atýp îmaný elde ederek duyduðu sonsuz sevinç ve bahtiyarlýðý te'lif ettiði mübarek Nur risaleleriyle ona kazandýran müþfik ve vefakâr ve hakikî kahraman üstad Bediüzzaman hazretlerine arz etmesi, eski gaflet ve dalalet hayatýndan kurtulup, îman ve nura kavuþtuðunu ve ha-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:436)</p><p> </p><p>
kikî îmaný kazandýran Risâle-i Nur'un bu asrýn bütün insanlarý için bir þems-i hidayet ve vesile-i saadet ve onun müellifliðiyle tavzif edilen üstad-ý muhteremin bu pek büyük ve yüce îmanî hizmetiyle onun bu beþeriyete, hususan ehl-i îmana bir lütf-u Ýlahî olduðunu hayranlýkla arzetmesi ve yukarýda da arz edildiði vechile Kur'an ve Ýslâmiyet aleyhindeki dehþetli ve kahhar tecavüzleriyle bu kahraman Ýslâm milletinin evlâdlarýný dinsizliðe teþvik edip milyonlarla insanlarýn baðlandýðý kudsî ve Ýlâhî Ýslâmiyet esaslarýný yýkmaða ve o milyonlarla insanlarýn ebedî saadetlerini mahvetmeðe çalýþanlarý "Gizli Süfyan komitesinin yýkýcýlýðý ve eziciliði" diye vasýflandýrarak onlara ve onlarýn bu alçak ve kahhar ve zalîmane tahriblerini ve yýkýcýlýklarýný alkýþlayan divanelere binler teessüf ve nefretlerle yazýklar olsun demesi ve îmanýnda þüpheye düþmüþ eski ders arkadaþlarýna, "Gelin, hepimiz bu hevaî ve nefsî arzulardan vazgeçelim; hakaik-i Kur'aniyenin önünde diz çökelim ve bu asrýn rehber-i saadeti olan Nur medresesine koþalým; aylarca ve yýllarca alkýþlayýp durduðumuz o yalancý sefillerden ve onlarýn hakikat diye gösterdikleri yalanlardan vazgeçip Bediüzzaman Said Nursî'nin derslerine gönül baðlayýp onu üstad edinelim, zulmetten Nura dönelim." diye hitab etmesi, acaba îmanýndan aldýðý sevinç ve Kur'an ve Ýslâmiyet sevgisinden ve baðlýlýðýndan ve milletini pekçok sevip herkesin tahkikî îmaný kazanarak sonsuz bir saadete nâil olmalarýný arzu etmesinden deðil midir?</p><p> </p><p>
  Acaba Allah'a intisab edip Ýslâmiyet'in en âlî bir din ve fazilet ve saadet müjdecisi olduðunu ilân etmek bir cürüm müdür? Kur'an ve Ýslâmiyet aleyhinde her taraftan yýkýcý ve kahhar taarruzlarýn baþladýðý ve Hazret-i Kur'ana ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a iftiralarla o zâtýn çok âlî ve çok kudsî kýymet ve varlýklarý çürütülmek istenildiði; buna mukabil dinsizliði ve ilhadý ve ahlâksýzlýðý telkin eden kitablarýn ve Allah'a âsi ve Ýslâmiyet'e hücum eden fâni ve kýymetsiz bedbahtlarýn saygýlar ile anýldýðý ve bid'akâr ve gayr-ý meþru hallerin alkýþlandýðý zamanda.. Hazret-i Kur'an ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn yüceliklerini, hakkaniyet ve kudsiyetlerini, hem Allah'ýn varlýðýný ve bu kâinat bütün mevcudatýyla ve bütün a'za ve cihazatýyla Hâlýkýnýn vücub-u vücuduna ve vahdaniyetine þehadet ettiðini ve insan akýl ve fikir cihetiyle ve esma-i Ýlâhiyeye en ziyade âyinedar bulunmasýyla sair mahlukata bir nevi sultan hükmünde olduðu; insan eðer îman ve ubudiyetle Allah'a intisab etse, dalalet ve sefahetten ve büyük günahlardan korunsa, mevcudatýn üstünde a'lâ-yý illiyyîne lâyýk ve ebedî Cennet ve saadete mazhar bir muhterem misafir ve eðer þirk ve isyanla veya gaflet ve dalalet-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:437)</p><p> </p><p>
le Hâlýkýna küfretse, o zaman hayvandan daha aþaðý ve esfel-i sâfilîne düþerek ebedî Cehennem'e müstehak ve sonsuz azab ve iþkencelere lâyýk bir bedbaht olduðunu ve Kur'anýn daima deðiþmez ve onun hüküm ve emirleri tebeddül etmez ve edilemez bir Hak kelâmý ve Ýslâmiyetin daima en yüksek bir medeniyette bulunduðunu ve beþeriyetin hakikî ve daimî saadeti ancak ve ancak evamir-i Kur'aniyeye ittiba ve intisabla mümkün olacaðýný açýk ve kat'î olarak izah ve isbat eden Risâle-i Nur'un kudsiyetini ve yüceliðini ve o mu'cize-i Kur'anýn bir nur-u Ýlahî ve bir ihsan-ý Rabbanî olduðunu îman ve ilân etmek bir cürüm müdür?</p><p> </p><p>
  Fâni beþ-on dakikalýk gayr-ý meþru zevkler için yazýlmýþ roman ve efsaneler ve Ýslâmiyetin aleyhinde ve okunmasý memleket ve milletin selâmeti bakýmýndan gayet tehlikeli, muzýr kitablarýn neþredilmesi ve onlarýn medih ve tavsiye edilmesi bir suç sayýlmýyor da, yüz milyonlarla insan onda gitmiþ ve hakikî olan saadete ulaþmýþ Ýslâmiyet güneþinin tarifçisi ve tavsiyecisi ve hakaik-i îmaniyenin müjdecisi olan Risâle-i Nur'u okumak ve yazmak, medh ü senasýna kadir olamadýðýmýz yüksek mezayasýný tavsiye etmemiz bir suç sayýlýyor. Acaba kalbinde zerre kadar îmaný olan ve memleket ve milletin selâmetini arzu eden bir insan bunu suç sayabilir mi?</p><p> </p><p>
  Sayýn Yargýtay Hâkimleri!</p><p> </p><p>
  Sizin yüksek huzurunuza arzedilen bu dava doðrudan doðruya îman ve Kur'an davasýdýr. Milyonlarla insanlarýn ebedî saadet ve kurtuluþu davasýdýr. Bu azîm dava ile baþta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün enbiya Aleyhimüsselâm ve bütün evliya ve hadsiz ehl-i hakikat ve îmanla dâr-ý bekaya gitmiþ bütün ecdadlarýmýz manen alâkadardýrlar. O milyonlar ehl-i hakikatýn selâm ve sevgilerini, dua ve þefaatlerini kazanmak fýrsatý þimdi elinizdedir. Risâle-i Nur denilen âlî hakikat önünüzdedir. Onun gayesi dünyevî ve fâni ve süflî makamlar mýdýr? Yoksa en büyük saadet ve âlî sevinç ve en yüce bahtiyarlýk olan Allah'ýn rýzasýný kazanmak mýdýr? Ve onun bütün Sözleri, insanlarý ahlâksýzlýða mý teþvik ediyor? Yoksa îmanla onlarý mücehhez kýlýp yüksek ahlâk ve fazilete mi kavuþturuyor?</p><p> </p><p>
  Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn i'caz-ý manevîsinden fýþkýran ve bir nur-u Ýlahî olan Risâle-i Nur önünüzdedir. Madem îmaný kazanmak ve îman ile bu dünyadan dâr-ý saadet-i bâkiye gidebilmek insanlarýn her mes'elesinden üstün en büyük davasýdýr. Ve madem Risâle-i Nur Kur'anýn feyziyle hakaik-i îmaniyeyi ders verip, yüz</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:438)</p><p> </p><p>
 binlerle onu okuyup yazanlarýn kat'î þehadetiyle ve bir çok âyât-ý Kur'aniye ve ehadîs-i Muhammediye (A.S.M.) kudsî beyanatý ve Ýmam-ý Ali (R.A.) ve Gavs-ý Geylanî (R.A.) misillü birçok ehl-i velayetin takdirkârane tavsiyeleriyle Risâle-i Nur o davayý kat'î kazandýrýyor. Elbette ve elbette sizler yüksek adalet ve hakikatperverliðinizle, her türlü fâni endiþelerin fevkinde yüksek hakperestliðinizle Risâle-i Nur'un o hakkanî ve Kur'anî çehresini ve hakikî kýymetini takdir ile görüp anlayacaksýnýz. Ve Risâle-i Nur'un talebelerinin de Cenab-ý Hakk'ýn rýzasýndan baþka bir maksad peþinde koþmadýklarýný göreceksiniz.</p><p> </p><p>
  Sayýn Yargýtay Hâkimleri!</p><p> </p><p>
  En yüksek ahlâk ve faziletiyle ve en yüce þefkat ve merhametiyle insanlarý koyu fikir karanlýðýndan ve daimî haps-i ebedîden kurtarmaða çalýþan ve en þiddetli sýkýntý ve iþkencelere göðüs gererek Cenab-ý Hak tarafýndan tavzif edildiði hakaik-i Kur'aniyeyi neþretmek kudsî vazifesiyle zamanýn en yüce mertebe-i kemaline eriþen aziz ve âlî üstadýmýz Bediüzzaman Hazretleri bütün bütün hak ve adalete aykýrý olarak zindanlara atýlýyor. Pek ihtiyar ve hasta ve kimsesiz, en yüksek îman ve ubudiyetle ve hârika zekâ ve ilim ile mücehhez ve insanlarýn îmanýný kurtarmaktan baþka bir gayesi bulunmayan yetmiþbeþ yaþýndaki bu mübarek ve hakikî insaniyetperver üstadýn Afyon zindanlarýnda þiddetli soðuk ve dehþetli sýkýntýlar içindeki vaziyet-i elîmanesi ciðerleri deliyor ve kalbleri sýzlatýyor. Hakikatlara âþýk ve meftun olan yüksek adaletinize ve hakikî insaniyetperverliðinize güvenerek adaletin þefkat ve merhametinin tecellisini bekliyoruz.</p><p> </p><p>
Mustafa Sungur</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  [Mehmed Feyzi'nin Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Ýddianame beni üstadým Said Nursî'nin hem sýr kâtibi, hem kendisiyle hem Risâle-i Nur'la þiddetli alâkalý, hem çok hizmet ettiðimi bahisle bu hareketimi medar-ý mes'uliyet saymýþ. Ben de buna karþý, bütün kuvvetimle bu ithamý kabul edip iftihar ediyorum. Çünki fýtratýmda ilme karþý gayet kuvvetli bir iþtiyak var. Bir delili þudur ki: Denizli hâdisesinde menzilim taharri edildiði</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 439)</p><p> </p><p>
vakit beþyüzseksen aded mütenevvi kütüb-ü ilmiye ve Arabiye evimde bulunduðu resmen sabit olmuþtur. Benim fakr-ý halimle ve gençliðimle ve lisan-ý Arabîde noksaniyetimle beraber bu zamanda binde bir þahýsta bulunmayan bu mütenevvi beþyüzseksen cild kitabý bana toplattýran fevkalâde bir talebelik þevki ve hârika bir aþk-ý ilmîdir.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu fýtrî istidad ile daima hakikî bir üstad arýyordum. Cenab-ý Hakk'a hadsiz þükrolsun ki, uzakta aradýðýmý pek yakýnda elime verdi. Evet üstadým olan Said Nursî'nin bütün hayatýnýn gayesi, þevk-i ilimde ve ulûm-u Ýslâmiyeyi bilmek aþkýnda geçtiðini bütün hayatý þehadet ediyor. Hem ben müþahedatýmla, hem üstadýmýn matbu' tarihçe-i hayatýyla, hem eski talebelerinden aldýðým malûmatla kat'î bildim ki; bendeki fýtrî aþk-ý ilmî, üstadýmda hârika bir surette bulunuyor ki, bu zamanda bütün medrese âlimlerinin hilafýna olarak pek hârika, tek baþýyla medrese talebeliðini muhafaza edip her belaya tahammül etmiþ. Hattâ ehl-i siyaset, üstadýmýn bu acib hallerini anlamadýklarý için hiç alâkasý olmayan bir nevi siyasete temas ettirmeðe çalýþmýþlar. Hattâ hapislere sokmuþlar. Fakat sonra Cenab-ý Hak, o aþk-ý ilmîyi Kur'anýn hakaikýna bir anahtar yapmýþ. Bütün ehl-i ilmi ve feylesoflarý hayrette býrakan Risâle-i Nur meydana çýkmýþ. Ben de o sýrada bütün hayatýmda aradýðým ve kendi fýtratýmda ve fakat pek yüksek bulunan bu üstadý bir ihsan-ý Ýlahî olarak Kastamonu'da yanýmda buldum. Âhir ömrüme kadar da, buna teþekkür ediyorum.</p><p> </p><p>
  Hem üstadým eskiden beri izzet-i ilmiyeyi muhafaza için, sadaka ve hediye gibi þeyleri kabul etmediði gibi talebelerini de men'eder. Kimseye baþýný eðmez. Hattâ hârika vaziyetlerinden; harb içinde avcý hattýnda oturmaða ve sipere girmeðe tenezzül etmeyerek izzet-i ilmiyeyi muhafaza ettiði gibi, üç dehþetli kumandana karþý kahramancasýna hocalýk ve haysiyet-i ilmiyeyi muhafaza için onlarýn hiddetine karþý ehemmiyet vermeyip onlarý susturdu. Onun için bu üstadýmý, bu millet ve vatanýn ve Türk ulemasýnýn pek büyük þerefini muhafaza etmek için her þeyini feda etmiþ bir þahýs bildiðimden, ben de kendime hakikî üstad kabul ettim. Böyle vatan ve millete hakikî fedakâr bir üstadýn -farz-ý muhal olarak- yüz kusuru da olsa nazar-ý müsamaha ile bakýp itiraz etmemek gerektir.</p><p> </p><p>
  Bu memleketin vatanperverleri meþrutiyet devrinde, milliyetçiler ve hamiyetperverleri Cumhuriyette; bu üstadýn ilme ettiði fevkalâde hizmeti vatan ve millet namýna takdir ettiklerine bir nümunesi þudur ki: Câmi-ül Ezher sisteminde, Medreset-üz Zehra</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 440)</p><p> </p><p>
 namýnda Van vilayetinde temeli atýlýp eski harb-i umumî münasebetiyle geri kalan Þark darülfünununa Ýttihad ve Terakki hükûmeti ondokuz bin altun lira verdiði gibi, yirmidört sene evvel Cumhuriyet hükûmeti de üstadýmýn darülfünununa yüzaltmýþüç meb'usun tasdikiyle yüzelli bin lira tahsisat verilmesini kabul etmeleridir. Bu yüksek üstadýn tek baþýyla Câmi-ül Ezher gibi binler hocalarýn teþebbüsüyle vücuda gelecek bir medrese-i kübrayý vücuda getirmeðe yakýn muvaffak olmasý gösteriyor ki; vatanperverler ve milliyetperverler dahi, medrese ulemalarýyla beraber bu üstadýmý takdir ve tahsin etmeleri lâzým ve elzemdir. Biz de böyle bir üstad elimize geçtiði için her zahmet ve meþakkate tahammüle karar vermiþiz. Füyuzat-ý ilmiyesiyle ve yüzotuza varan âsâr-ý kudsiyesinin hakaikiyle beni ilim ve îman yolunda terakki ettiren bu mümtaz allâme-i zamana sonsuz bir varlýkla hürmetim vardýr. Bu hürmetim ebede kadar inþâallah gidecektir.</p><p> </p><p>
  Ýddia makamýnýn beni suçlandýrmak istediði ve aylardan beri tedkikat ve taharriyat neticesinde hakikatýna vâsýl olamadýðý "Dini ve dinî hissiyatý âlet ederek devletin emniyetini ihlâl edecek bir gizli cem'iyet"in ne vücudu var ve ne de böyle bir cem'iyetle alâkamýz vardýr. Yegâne alâkamýz, hükûmet-i cumhuriyenin kanunlarý müvacehesinde en çetin imtihanlarda, en yüksek ehl-i vukuf heyetler tarafýndan îcab eden hürmeti görmüþ ve salahiyetdar mahkemelerde beraet kazanmýþ Risâle-i Nur'lardýr. Bu ise, vatana ve millete ihanet deðil; doðrudan doðruya vatana ve millete nâfi' ilim uðrunda bir çalýþmaktýr. Bunun haricinde ne bir siyasî maksad ve ne de baþka bir garaz yoktur. Binaenaleyh bu hususta da masumiyet ve samimiyetimiz meydanda olmakla, Denizli mahkemesinde olduðu gibi yüksek mahkeme-i âdilenizden adaletin tecellisiyle beraetimi taleb ediyorum.</p><p> </p><p>
Afyon Cezaevinde mevkuf Kastamonu'lu</p><p> </p><p>
Mehmed Feyzi Pamukçu</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Ahmed Feyzi'nin Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Sayýn Hâkimler! Bir din âlimi ile görüþmek, onun din hakikatlerine ait kitablarýný okumak ve yazmak ve din arkadaþlarýnýn imdadýna koþmak üzere dinine ve Kur'anýna ve Peygamberine (A.S.M.)</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 441)</p><p> </p><p>
hizmet etmek bir mü'minin vazifesi ve hakký deðil midir? Bizi bu hizmet-i diniyeden men'eden bir kanun maddesi var mýdýr? Bazý cihetlerin zamanýmýzdaki küfrî ve gayr-ý ahlâkî cereyanlarý tenkid etmesi bir suç mu teþkil ediyor? Biz ne siyasetle, ne idare ile aslâ alâkasý olmayan yalnýz dindar, saf halk kitlesiyiz. Bir insana hüsn-ü zan etmek ve kýymet vermek herkesin þahsî bir kanaatýdýr. Biz Bediüzzaman'ý zamanýmýzýn en yüksek din âlimi biliyoruz. Din hakikatlerini aslâ dalkavukluk yapmadan beyan ve ifade eden bir hakikat adamý biliyoruz. Mücahid adýný vermekliðimiz, memleketimizi tehdid eden ahlâksýzlýk ve îmansýzlýk cereyanlarýna karþý Kur'anýn sarsýlmaz hakikatlarýna dayanarak giriþtiði müdafaa ve hizmet-i diniyesinden dolayýdýr. Din ve vicdan hürriyetinin hükümran olduðu bir memlekette vicdanî kanaatlerimizden mes'ul olamayýz. Bundan dolayý kimseye hesab vermeðe mecbur deðiliz.</p><p> </p><p>
  Âhirzamanda hadîsin haber verdiði þahýslarýn mes'elesine gelince: Bu mevzularý biz kendimiz uydurmadýk. Bunlarýn aslý dinde mevcuddur. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm bazý hadîslerle ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) ömrünün binbeþyüz seneyi pek geçmeyeceðini söylüyor. O zamana kadar da ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) ve dünyanýn hayatýnda mühim tesir yapacak büyük tarih hâdiselerini, "Kýyamet alâmetleri" diye haber veriyor. Bunlarýn þerri üzerine ümmet-i Ýslâmiyenin nazar-ý dikkatini celbediyor. Gaflet ve cehaletle bu þerlere düçar olanlarýn ebedî þekavet ve helâket ile karþýlaþacaklarýný söylüyorlar. Bunlara dair sayýsýz dinî bürhanlar mevcuddur. Biz ki; Allah'a ve Resûlüne ve Kur'ana inanmýþýz. Þimdi bu îmanýn ve peygamberin sýdkýna olan bu itikadýn neticesi olarak kendimizi helâk-i ebedîden kurtarmak için çalýþmayalým mý? Etrafýmýzda olup bitenleri görmeyelim mi? "Acaba bu tehlikeli zaman gelmiþ midir? Sakýn bu tehlikelere düþen nesil biz olmayalým!" diye bunlarý mevcud dinî hakikatlara tatbik cihetlerini göstermeyelim mi? Biz de, önümüzdeki müsbet delilleri ve vücud-u Ýlahîye bizi sevkeden hakaik-i müberhene ve ilmiyeyi görmeyerek, sýrf Avrupa dinsizliðini en büyük lâzýme-i medeniyet ve þiar-ý irfan addile dinimizi terketsek, acaba helâk-i ebedîden bizi kim kurtaracak? Bunu düþünmeyelim mi? Bu zihniyette olan, Kur'andan ve onun hakaikýndan üstün bir þey tanýmayan bir insan, sýrf fâni cezalar korkusuyla kendini ebedî helâke atar mý? Yahut fâni bazý kýymetlere deðer verir mi? Allah ve Resûlüne ve dinine hizmet vazifesinden vaz geçer mi? Ýþte bizi Bediüzzaman'a baðlayan hakikî âmiller bunlardýr. Baþka bir men-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 442)</p><p> </p><p>
ba-i dinî var mý ki, biz ruhumuzun bu ezelî ihtiyaçlarýný onunla teskin edelim?</p><p> </p><p>
  Sayýn Savcý, bize kütübhaneleri dolduran binlerce Arabça ve bugünün ruhuna tercüman olamayan kitablarý tavsiye ediyor. Sayýn Savcý ve onun gibi düþünenler, Risâle-i Nur namý altýndaki külliyat-ý ilmiyeyi ve hazine-i hürriyeti ve hakikat-ý âliyeyi beðenmeyebilirler, tenkid de edebilirler. Bu kendilerinin bileceði bir iþtir. Bizim þu veya bu esere raðbet etmemize ve ona kýymet vermemize karýþamazlar. Biz Risâle-i Nur'u seviyoruz. Ve onu hakikî ve riyasýz bir din kitabý ve Kur'an tefsiri biliyoruz. Kýymet ölçüleri ve hükümleri vicdanî bir takdir mes'elesidir. Buna kimse müdahale edemez. Evet biz Risâle-i Nur müellifinin daima ayn-ý hakikat dersi verdiðine kailiz. Kendisinin kabul etmemesi, bizim bu kanaatýmýzý sarsmýyor. Ancak bizim kabul ettiðimiz, keramet-i kevniyesinden dolayý deðil, Nurlarýn dersinde hârikulâde ve ekmel tezahürlerine þahid olduðumuz ve bütün cihan-ý irfana meydan okuyan keramet-i ilmiyesinden dolayýdýr. Tahsil hayatý üç aydan baþka mevcud olmadýðý halde, bu kadar feyz-i ilim neþreden ve ilminin hârikalarýyla en münteha mesail-i ilmiye ve âliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette býrakacak bir mantýk ulviyeti ibraz eden ve hayatýnýn yarýsýndan sonra öðrendiði bir lisanda bu kadar cazibedar bir tarz-ý beyan ve sürükleyici bir hararet izhar eden ve gayet feyyaz bir aþk ve heyecan terennüm eden ve bir derya-yý îman ve bir hazine-i tevhid ve bir umman-ý hikmet halinde coþan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz? Fâni zevahirin âlâyiþine edna bir meyl ve iltifat göstermeyen ve en küçük bir menfaat ve lezzete tenezzül etmeyen; levs-i fâninin ayaðýna dolaþan bütün yaltaklanmalarýna aslâ kýymet vermeyen; kimseden birþey beklemeyen ve dilenmeyen ve kendisine arzedilenleri kabul etmeyen; iffet ve ismetin en âlî örneklerini yaþatarak saburane mütehammilane her nevi mahrumiyetlere göðüs germek suretiyle kendini hakikata ve envar-ý Kur'aniyeye ve maarif-i Muhammediyenin (A.S.M.) izharýna vakfeden ve memleket ve milletin ýzdýrabatý karþýsýnda pür-rahm ü þefkat aðlayan; kendine yapýlan bunca ihanetlere raðmen etrafýndakilerin saadetleri için hizmetinden aslâ vazgeçmeyen, ihtiyarlýðýna ve bîkesliðine bakmayarak insanlarý gayya-yý cehl ve girdbad-ý inkârdan kurtarmaða, hasbî ve Ýlahî bir cehd ile çalýþan ve savaþan fazilet ve nur abidesini üstad addetmekliðimizi çok mu görüyorsunuz? Kendisinin bu arzedilen keramet-i ilmiyesiyle beraber, sýrf ahlâk ölçülerinin kaybolduðu böyle bir devirde gösterdiði bu misilsiz feragat ve istiðna ve þaheser-i is-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 443)</p><p> </p><p>
met ve istikamet dolayýsýyla yine bir enmuzec-i kemal ve mihrab-ý fazilet olarak tanýnmaða ve iktida edilmeðe þâyandýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte biz Bediüzzaman'a ve eserlerine bu gözle bakýyoruz. Acaba mümaileyhe sýrf îmanýmýzdan neþ'et eden bu baðlýlýðýmýz ve Kur'anýn ve beyanat-ý Muhammediyenin (A.S.M.) küfr ve ahlâk hakkýndaki þiddetli tevbih ve tezyiflerine bu îmanýmýz dolayýsýyla iþtirakimiz, bizi levs-i fâni addedilen siyasetçi mi yaptý? Yoksa yirmibeþ seneden beri din hakikatlarýný öðrenemeyen ve helâk-i mutlaka giden soyumuzun bir kýsým evlâdlarýna; onlarý helâk-i ebedîden kurtarmak için, Allah ve Resûlünden, hakikat ve Kur'andan haber vermek onlarýn temiz ruhlarýný masum vicdanlarýný ýslah etmeðe hiç ifsad denilir mi?</p><p> </p><p>
  Sayýn Hâkimler!</p><p> </p><p>
  Biz aslâ siyasetçi deðiliz. Biz siyaseti, bizim gibi siyaset ehli olmayana binbir çeþit veballer, tehlikeler ve mes'uliyetler taþýyan bir meslek biliriz. Fâni zevahire de zâten kýymet vermeyiz. Dünyaya ancak rýza-yý Ýlahîye bizi götüren hayýrlý vechesiyle bakýyoruz. Bu itibarla siyaset peþinde koþmayý ve devlet mefhumu ile mübareze ithamýný þiddetle reddediyoruz. Eðer böyle bir kasd olaydý, yirmibeþ seneden beri edna bir tezahür olurdu. Evet bizim menfî bir cebhemiz, ahlâksýzlýða ve îmansýzlýða müteveccih bir takbih tarafýmýz var. Bu sýrf  îmandan ve Kur'anýn bu mevzular üzerindeki þiddet-i beyan ve azamet-i tevbihine -bizzarure- iþtirakimizden ileri geliyor. Eðer bu esbab-ý mûcibe, samimiyetin ve ihlasýn, hakikat ve safvetin bu tarz-ý beyaný size kanaat vermediyse; bize ne þekil isterseniz ceza veriniz. Lâkin unutmayýnýz ki; bugün altýyüz milyon insanýn mensubiyetini taþýdýðý Hazret-i Ýsa (A.S.) zamanýnýn idarecileri tarafýndan sýrf insanlýðýn saadeti için kalbi çarptýðý ve emanet-i tebliði hâmil bulunduðu sebeplerle "âdi bir hýrsýz gibi" idama mahkûm edilmiþti.</p><p> </p><p>
  Biz hür söylediðimizden dolayý maruz kalacaðýmýz bu mahkûmiyeti iftiharla karþýlayacaðýz. Ve sadece حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُnidasýyla dergah-ý Kadî-ül Hacat'a el açacaðýz.</p><p> </p><p>
Afyon Cezaevinde Mevkuf</p><p> </p><p>
Ortaklar Bucaðý'ndan</p><p> </p><p>
Ahmed Feyzi Kul</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 444)</p><p> </p><p>
  [Ceylân'ýn Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Makam-ý iddianýn habbeyi kubbe yaparak, iftiharla kabul ettiðim üstadýma ve Risâle-i Nur'a hizmetimle beni büyük bir diplomat ve entrikacý bir adam tarzýnda gösterip Nurlara gelen mevhum suçta bana büyük bir hisse vermesine mukabil derim ki: Dinî ve îmanî ve ahlâkî eserlerini okumakla, o uðurda hayatýmý tereddüdsüz feda eder derecesinde istifade ettiðim üstadým Bediüzzaman'la yakýndan alâkadarým. Fakat bu alâka, makam-ý iddianýn dediði gibi, vatana ve millete mazarratlý ve halký devlet aleyhine teþvik etmek deðil, belki hiçbir beþerin kendisini kurtaramayacaðý kabrin idam-ý ebedîsinden kendimi ve benim gibi bu tehlikeli zamanda îmanýný kurtarmaða, ahlâkýný düzeltmeðe ve vatana ve millete birer uzv-u nâfi' olmaða muhtaç olan din kardeþlerimin îmanlarýný kurtarmak yolundaki kopmaz ve kopmayacak bir alâkadýr.</p><p> </p><p>
  Kendisinin yakýnlarýndaným. Dört sene kadar arasýra hizmetini müftehirane yapmýþým. Bu müddet zarfýnda kendisinin serâpâ faziletinden baþka hiçbir þeyine þahid deðilim. Onun aðzýndan bir defa olsun, mehdiliðine ve müceddidliðine dair bir kelime duymadým. Tevazuun kemalinde olduðuna yüzbinleri aþan Nur nüshalarý ve onlarý okumakla îmanlarýný kurtaran yüzbinler hâlis Nur þakirdleri þahiddir.</p><p> </p><p>
  O mübarek üstadým, kendisini bizim gibi Nur talebesi olarak görür ve öyle iddia eder.</p><p> </p><p>
  Bunu elinizde bulunan birçok mektublarýnda, hususan Asâ-yý Musa Mecmuasýnýn içindeki Ýhlas Risalesi'nde kolaylýkla görmek mümkündür. Kendisi "Bâki ve güneþ gibi ve elmas misillü hakikatler, fâni þahýslar üzerine bina edilmez ve fâni þahýslar o kýymetdar hakikatlara sahib çýkamazlar." diye risale ve mektublarýnda tekrarla zikrettiði halde, o zâtýn tefahuruna hükmetmek ve Mehdilik ve müceddidlik dava ettiðini iddia etmek, hiç bir akl-ý selimin kârý deðildir. Zira bütün risale ve mektublarý, insaf ve dikkatle okursanýz; bu muhterem allâme-i zamanýn asýrlardan beri emsaline tesadüf edilmez bir din âlimi ve benzerine rastlanmayacak bir îman kurtarýcýsý, bolþevizmin kýzýl kývýlcýmlarýnýn saçaklarýmýzý sarmak istediði bir zamanda vatana ve millete bir ordudan daha çok menfaat ve bereketi bulunan bir vatanperver olduðuna siz de kanaat-ý</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 445)</p><p> </p><p>
kat'iye peyda edersiniz. Ýþte böyle bir esere ve o eseri te'lif eden muhterem üstada daha evvelden þakird olamadýðýma müteessifim.</p><p> </p><p>
  Muhterem Heyet-i Hâkime!</p><p> </p><p>
  Ýþte hadsiz menfaatlerini kendimde tecrübe ettiðim Risâle-i Nur'dan, benim gibi vatan evlâdlarýnýn istifadeleri için, resmî bir izinle; Eskiþehir'de Gençlik Rehberi'ni kudsî bir hizmet-i milliye fikriyle tab' ettirdim. Benim gibi bir bîçarenin, Kur'anýn hakikî ve cerhedilmez bir tefsiri olan Risâle-i Nur'a ve dolayýsýyla îmana hizmeti tebrik ve takdir ile mukabele görmesi lâzým ve teþvike pek muhtaç iken; böyle aðýr muamele görmekliðimiz hakikat-ý adalete ne kadar muhaliftir, sizlerden soruyoruz.</p><p> </p><p>
  Ve mahkeme-i âdilenizden, ruhumuzun gýdasý ve sebeb-i necatýmýz ve ebedî saadetimizin anahtarý olan Nur Risalelerinin serbestiyetine karar vermenizi taleb eder, eðer yukarýda bir kýsmýný zikr ü ta'dad ettiðim vaziyetler nazarýnýzda bir cürüm teþkil ediyorsa, vereceðiniz en aðýr cezanýzý kemal-i rýza-yý kalb ile kabul edeceðimi arz ederim.</p><p> </p><p>
Afyon Cezaevinde Mevkuf</p><p> </p><p>
Emirdað'lý</p><p> </p><p>
Ceylân Çalýþkan</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Mustafa Osman'ýn Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Gizli cem'iyet kurmak ve dinî hissiyatý âlet ederek devletin emniyetini bozabilecek hareketlerde bulunmaktan zanlý Bediüzzaman Said Nursî'nin, rejim aleyhindeki mevhum faaliyetine iþtirak ettiðim iddia edilerek suç konusu olarak gösterilen mes'elelere karþý derim ki:</p><p> </p><p>
  1- Evet, ben de birçok Nur talebeleri gibi hakikî Türklüðe ve Ýslâmiyete yaraþan ve tarihî bir þeref ve faziletimiz olan terbiye-i medeniye-i diniyeyi ve millî bir þiar olan ahlâk-ý Kur'aniyeyi öðrenerek vatan ve millete faideli bir uzuv olmak ve yabancý ideolojilerin tesiratýndan korunarak din ve îmanýmý muhafaza ve öðrenmek kasdýyla Nur Risalelerini tedarik ederek okumaða baþladým. Ecdadýmýzýn tarihlere þan salýp nam veren ahlâk ve þerefini pây-mâl eden sefahet ve rezaletin ve ahlâk-ý seyyienin cem'i</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 446)</p><p> </p><p>
yet hayatýný zehirlediði ve kötü ahlâk sahiblerini dahi iðrendirecek derecede sokaklara kadar sardýðý ve efkâr-ý âmmeyi telaþa düþürdüðü ve her sýnýf ailenin ocaðý baþýnda dedikodu mevzuu olduðu ve efkâr-ý âmmenin bir dili mahiyetindeki gazete ve mecmualarýn ahlâk zabýtasý haberleri þeklinde ve muhtelif mevzulardaki tenkidlerine sebeb olan bu elîm ahvalin pek sür'atle geniþlediði ve âdeta umumîleþmek istidadýný gösterdiði bir devrede; düþtüðüm ahlâksýzlýk uçurumundan dinî, ahlâkî içtimaî, edebî dersleriyle, her müslim okuyucusunu kurtardýðý gibi beni de kurtaran Risâle-i Nur Külliyatýný okumak ve benim bu eserleri okuduðumu bilen ve iþiten vatandaþlarýmýn tehzib-i ahlâk etmek için benden musýrrane istemeleri üzerine onlara risale vermek ve dolayýsýyla serserileþmiþ ve serserileþmek ve vatan ve millete muzýr bir hale gelmek istidadýný gösteren ferdleri bu risalelerle, bu Nurlarýn müessir telkinatlarýyla kurtarýp beþeriyete faideli birer insan olmalarýna hâdim ve vesile olan ve memleketimizde de sirayeti ve salgýný görülen ve bütün dünyayý titreten kýzýl veba komünizm tehlikesine karþý dinî ve müessir telkinatý bakýmýndan manevî bir mücahid olan Bediüzzaman takdir ve tebcile lâyýk, kudsî ve manevî mücahedesinin nurlu ve müessir silâhý olan ve yirmi senede yirmibin ve belki çok fazla adamý vatan ve millete faideli bir hale sokmaða vesile olan Nur Risalelerini okutmak ne derece þahsým için bir suç mevzuu ve müellif-i muhteremi için sebeb-i itham olabilir? Vicdanýnýza soruyorum.</p><p> </p><p>
  2- Savcýlýk Makamýnýn, "mevzudur" diye gayr-ý ilmî iddia ettiði hadîsin hadîs kitablarýnda sahih olduðu; hadîs âlimlerinin kabulüyle ve hürriyetten evvel Meþrutiyet devri ulemasýna Japonya'nýn ve Ýngiltere Anglikan Kilisesi'nin sorduðu sualler münasebetiyle, o devrin allâmeleri olan Ýstanbul âlimleri, Bediüzzaman olan müellif-i muhtereme sorarak, þimdi ismi Beþinci Þua olan eserde görülmekte olan o zamanki bu hadîsin tevilen cevablarýný o ehemmiyetli âlimlerin kabul edip itiraz edememeleriyle sahih olduðu kat'î sabittir.</p><p> </p><p>
  Hem yalnýz Risâle-i Nur'un bu kýsmý deðil; bütün hakikatlarý ve dersleri hiçbir hakikî Ýslâm âliminin itiraz edemeyeceði kadar kuvvetli hakikatlerdir ki; Diyanet Riyaseti baþta olarak bütün memleketteki hakikî âlimler kabul ve tazime, tâ devr-i Meþrutiyet'ten beri mecbur kalmýþlar. O hakikatlarý ve o kuvvetli bürhanlarý ismi âlim olan ve hakikat ilminden bîbehre bir-iki ferdin itiraz ve iddiasý çürütemez. Hem gayet gülünç olur. Maddî ve manevî menafii zâhir olan ve vatanýn her tarafýnda ve her sýnýf halk tabakasýnda hayat-ý bâkiyelerini idamdan kurtarmak için takdir ile</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 447)</p><p> </p><p>
okunan ve onunla îmanlarýný kurtardýklarýndan müellif-i muhteremine ebedî minnetdar kalan binlerle vatandaþýn faidelendiði Kur'an ve îman hakikatlarýna meftun olarak müellifine bir þükran borcu olarak bir mektub yazmak ve sebeb-i itham olan hadîsin inkâr edilmeyen hakikatlarýna istinad ederek bazý ef'al ve âsâra nazar edip hadîsin mazharý olan bu memlekette zuhur etmiþ gibi bakmak ve böyle bir zanna düþerek ve birçok Ýslâm âlimlerinin ihbaratýna dayanarak bazý hatalarýn tamiri cihetine gidilmesini bir fütuhat-ý Kur'aniye kabul edip izhar-ý þâdümanî eylemek ve bu görüþ ve nokta-i nazarýný eserleriyle tefeyyüz ettiði bir üstada mahremane arzetmek; vatan ve milletin anarþiliðe ve dolayýsýyla bütün dünyayý titreten kýzýl tehlikenin kucaðýna düþmemesini temenni etmek rejime bir hýyanet midir? Ýnkýlaba dil uzatmak mýdýr? Ve o takdire ve tebcile çok elyak ilim adamýný ayný iftiralardan birkaç mahkeme teberri ettirdiði halde, ayný mevzularla zan altýna alýp kimsesiz ve çok ihtiyar ve münzevi olduðu halde tevkif ve tecrid ederek taht-ý muhakemeye alýp bizim de bu ilmî nokta-i nazarýmýzý ve îmanýmýzý kurtarmak için çalýþmalarýmýzý bir suç telakki edip onun güya devletin emniyetini ihlâl suçuna delil ve bürhan göstermek hangi vicdanýn âdilane kararýdýr? Mahkemenizden soruyorum, vicdanýnýza býrakýyorum.</p><p> </p><p>
  3- "Bediüzzaman'ýn resimlerini mukaddes bir þey imiþ gibi taþýmak ve mektûbatýný toplamak ve mektublaþmak" diye olan sebeb-i ittihama gelince: Hayat-ý maneviye ve bâkiyemi idamdan kurtarmaða ve maddî hayatýn lezzet ve saadetini tattýrmaða ve benim gibi binlerle ferdlerin îmanlarýnýn kurtulmasýna eserleriyle vesile olan bir âlim-i küll ve bir müellif-i muhteremin, deðil basit bir resmini taþýmak; altun ve mücevheratla süsleyerek taþýmak ve ona tebrik ve mektub göndermek ve onu sevenlerle tanýþmak beþeriyetin her ferdi gibi benim de bir hakkýmdýr. Bu hukukumun bir suç konusu olacaðýný zannetmiyor ve son söz olarak diyorum ki: Vatan ve millete ve insanlýk câmiasýna hizmet edebilmek için, (Hakîm kimdir? Baþýna gelen.) fehvasýnca iki vilayetin ve birçok kazalarýn zabýtasýnýn dahi þehadet edebileceði þekilde; serserilikten, þahýslarýný bu Nur Risaleleriyle kurtarýp baþkalarýný da kurtarmaða vesile olan Nur þakirdlerinin uzun senelerden beri bu vatan ve millete, bu vatandaki idareye yaptýklarý vatanî hizmet binlerle kiþilik zabýta kuvvetinin hizmetinden hakikatta daha mühim iken ve takdire ve iltifata daha lâyýk iken su-i tefsire uðratýlarak âdeta bir ecnebi rejimi hesabýna kasden hareket eder gibi bizleri tevkif ve muhakemelere verip iþimizi, gücümüzü ayaklar altýnda býrakmak ve bîçare evlâd ü iyalimizi periþan edip aðlatmak hangi demokrasi kanunlarýyla, hangi</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 448)</p><p> </p><p>
 yeminli ve yüminli âdil hâkimlerin vicdanî ve âdilane kararlarýyla kabil-i te'liftir? Mahkemenizden ve vicdanýnýzdan soruyorum. Ve büyük ve âdil Türk Milleti ve onun âlî meclisi namýna icra-yý adalet eden muhterem mahkemenizden, pekçok fevaidi ve menafii meydanda olup inkâr edemediðimiz bu eserlerin serbestiyetini ve bizim de beraetimizi taleb ediyorum.</p><p> </p><p>
Afyon Cezaevinde Mevkuf</p><p> </p><p>
Safranbolu'lu</p><p> </p><p>
Mustafa Osman</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Hýfzý Bayram'ýn Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Dinî hissiyatý âlet ederek devletin emniyetini ihlâle teþebbüsten sanýk Ýslâm âlimi Bediüzzaman'ýn, millet ve memlekete çok faideli hakaik-i Kur'aniye ve îmaniyeyi ders veren eserlerinden okumaklýðýmý; din ve îman cihetinde çok istifade ederek ahlâk-ý Kur'aniyeyi tahsilime âmil olan bu derslerden bazý tanýdýklara da -talebi üzerine- millî bir þiarýmýz olan ders-i îmaniye ve terbiye-i diniye ve ahlâkýyeyi tahsillerine sebeb olmak hayrýna nailiyet arzusuyla vermekliðimi ve temin etmekliðimi ve bazý tanýdýklarýn dostane veya ilmî mahiyetindeki mektublarý adresime göndermelerini bahane ederek mümaileyhe suç ortaðý göstermektedir. Sebeb-i ithamý olan bu mes'elelere itiraz ederim ki:</p><p> </p><p>
  1- Üzerinden muhakeme geçen, beraet ettirilip müellifine iade edilen ve bütün Ýslâm ve memleket ulemasýnýn takdir ve tasvibine mazhar olan Risâle-i Nur'u; iddia makamýnýn üzerinde durduðu þekilde bir fikr-i mefsedetle okumadýðým gibi, her risalesini de baþtan baþa Kur'anýn bir mühim tefsiri olup insanlarý ahlâken yükseltmeðe, fazilet sahibi kýlmaða, milletleri uçuruma yuvarlanmaktan kurtarmaða vesile olan Ýslâmî dersi ve dinî terbiyeyi müessir bir surette ders verip millet ve memlekete, hattâ beþeriyete manen en büyük yardým ve iyilikleri yapan bir eser olarak gördüðümden, din ve îmanýmý muhafaza ve taallüm maksadýyla okumayý ve bazý kimselere vermeyi veya temin edivermeyi bir suç zannetmiyorum. Çünki hiçbir yerde Nur talebelerinin vatan ve millete ve idareye zararlý bir hâdiseye katýldýklarý görülmemiþ ve zabýtaca kaydedilmemiþtir. Ve ayný zamanda, "okunup ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 449)</p><p> </p><p>
 okutulmasýnda gizlilik var" diye ileri sürülecek bir gizli cem'iyet þübhesi uyanmasý ise, çok yersizdir. Çünki Nur talebelerinin gerek ilmî ve gerekse siyasî, gizli veya meydanda  hiçbir cem'iyet ile alâkalarý yoktur. Hattâ ayný isnadlarla birkaç sene evvel Bediüzzaman'la beraber çok kimseler Denizli Aðýr Ceza Mahkemesine verilip muhakeme edildikleri ve çok inceden inceye tahkik ve ta'mik edildiði vakit bütün risaleler dâhil olduðu halde hep beraber beraet etmiþlerdir. Müellifi ve eserleri beraet eden bir te'lifatý okumayý ve okutmayý, devlet emniyetini ihlâl ve rejime hýyanet gibi çok aðýr bir cürme delil ve sebeb-i itham olarak göstermek, ne derece îcab-ý adalettir bilmiyorum; vicdanlarýnýza havale ediyorum.</p><p> </p><p>
  2- Hem Bayezid'den bilmediðim bir kimse tarafýndan ben mevkuf iken gönderilen bir risale de, sebeb-i ithamým arasýndadýr. Bu risaleyi görmedim. Ýçindekilerden bîhaberim. Eðer Risâle-i Nur ise kabul ediyorum. Sizler sorun cevab vereyim. Yalnýz iddianamede savcýnýn mehdilikten bahsettiðini öðrendim. Halbuki üstadým bu gibi isnadlardan müberradýr. Böyle bir þeyi lisanýndan duymadýðýmýz gibi, eserlerinde de görmedik. Ve talebelerini, her fýrsatta þahsýna hürmet ve tazimden ve makam vermekten men'etmiþ ve tazimkârane mektub yazanlarý dahi takbih etmiþtir. Bizler kendisini hubb-u câhtan müberra, zamanýn en yüksek bir âlimi ve bir ilm-i tahkik hocasý olarak biliyoruz.</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Hýfzý Bayram</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Emirdaðlý Mustafa'nýn müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Makam-ý iddianýn, üstadým Bediüzzaman'ýn mevhum suçuna beni iþtirak ettirmesine karþý kýsaca derim ki:</p><p> </p><p>
  Ýntisabýmdan zerre kadar piþman olmayarak üstadýma ve Risâle-i Nur'a yaptýðým hizmetim, ancak bir derya kadar lütf u ihsana karþý bir damla ile mukabele gibidir. Nasýlki gayet kýymetdar elmas hazinelerine sahib olmak yolunda küçük cam parçalarý tereddüdsüz feda edilirse, ebedî hayatýmý kurtarmaða vesile olan Risâle-i Nur uðrunda hayatýmý feda etmeðe her an hazýrým. Uhrevî ve dünyevî hadsiz menfaatleri tahakkuk eden Risâle-i Nur'dan fâni ve ehemmiyetsiz hapislerin ve sýkýntýlarýn hatýrý için, kýsa ve daðdaðalý hayat-ý dünyeviyeye zarar gelmemek için o men</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 450)</p><p> </p><p>
faat-ý azîmeyi terketmek, Risâle-i Nur'a ve üstadýma karþý durgunluk göstermek; o mübarek üstada, o kudsî allâme-i zamana ve onun birtek gayesi olan îman ve Kur'ana büyük bir ihanet olduðunu biliyorum. Ve onun izin ve emrinden zerre kadar hilaf-ý hareket etmek istemiyorum.</p><p> </p><p>
  Muhterem Heyet-i Hâkime!</p><p> </p><p>
  Zehirli mikroplarýný güzel vatanýmýza daðýtmak isteyen Bolþevizm'e karþý kuvvetli bir cephe alan büyük bir din âlimine fakirliðimle talebe olmaklýðým neden çok görülüyor? Þübhesiz bu vaziyet isbat ediyor ki; Nurlardaki zenginlik, dünyevî zenginliðin pek fevkindedir. Benim gibi milyonlarý aþan Türk gençliðinin îmanlarýný kurtarýp vatana nâfi' bir uzuv olmalarý için, üstadýmý ve Risâle-i Nur'u daima serbest býrakýnýz. Biz Türk gençliðinin Risâle-i Nur'a ihtiyacýmýz, kapalý zindanda kalmýþ bir kimsenin havaya ve zifiri karanlýkta bulunan bir adamýn ziyaya ve çöldeki aç ve susuz kalmýþ bir insanýn suya ve gýdaya ve denizde boðulmak üzere bulunan herhangi bir kimsenin cankurtaran gemisine olan ihtiyacýndan binler derece daha ziyadedir. Ýþte yukarýda bir kýsmýný ta'dad ettiðim mezkûr hakikatlardan dolayý fevkalâde hüsn-ü zan ve teveccühümüzü kazanan ve kopmaz bir baðla kendimizi ona baðladýðýmýz Bediüzzaman'ý ve ona hüsn-ü niyet ile talebe olan çok bîçareleri böyle hapislerde çürütmek adaletin þerefiyle kabil-i te'lif olamaz.</p><p> </p><p>
Afyon Cezaevinde Mevkuf</p><p> </p><p>
Emirdað'lý</p><p> </p><p>
Mustafa Acet</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Halil Çalýþkan'ýn Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Muhterem Heyet-i Hâkime!</p><p> </p><p>
  Makam-ý iddia tarafýndan bana teblið edilen iddianamede, üstadým efendime hizmetimi büyük bir suç olarak gösteriyor. Bin dokuzyüz kýrkdört yýlýnda teþrif ederek dört seneden beri kazamýzda misafireten ikamet buyuran ve kendileri kýrk seneden beri bütün dünya lezzetini ve istirahatýný terk edip sýrf îman ve Ýslâmiyet'e ve hususan vatanýmýzda îman ve âhiret yolunda müslümanlarýn saadet-i ebediyelerini kurtarmaða çalýþan ve bilhassa müslü</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 451)</p><p> </p><p>
man ve Türk olan milletimiz arasýnda dinimize çok zarar veren, maddî ve manevî zararý pek çok olan bolþevikliðin muzýr fikirlerinin millet arasýna girmesi ve buna benzer vatan ve millete zararlý olan þeylere Risâle-i Nur'un îmanî ve ahlâkî olan dersleriyle sed çeken ve bütün dünya âlimleri tarafýndan tahsin ve takdire lâyýk olan Risâle-i Nur'a ve üstadýma müftehirane üç sene arasýra hizmetim, adalet huzurunda bir suç mu teþkil ediyor? Ve bu hususta yine suç olarak gösterilen, hizmet için terziliðimi de terk ettiðimi yazýyor ki; böyle hak ve hakikat ve Kur'an-ý Kerim'in hakikî bir tefsiri olan Risâle-i Nur'a ve üstadýma canýmý dahi feda etsem, büyük bir suç sayýlýp vatan haini olarak mý tanýnýrým, sizden soruyorum?</p><p> </p><p>
  Sayýn Reis Bey!</p><p> </p><p>
  Risâle-i Nur'un bir kýsým parçalarýný okudum ve yazdým. Cenab-ý Hakk'a hadsiz þükrolsun ki; öteden beri kalbimde yaþayan ilme karþý fevkalâde bir iþtiyakla bu risalelerden istifadeye baþladým. Bunlarla pek yakýndan alâkadar olduðum halde; içinde, ne halký hükûmet aleyhine teþvik ve ne de emniyeti bozacak ve gizli bir cem'iyet kurmaða dair hiçbir þey görmediðim gibi, üstadýmdan da gerek mehdiliðe ve müceddidliðe ve gerekse bu hareketlere dair hiçbir þey iþitmedim. Risâle-i Nur'un ve üstadýmýn ve biz talebelerin yegâne gaye ve hizmetimiz; Ýslâmiyete, hususan Türk milletine îman ve ahlâk cihetinde kudsî bir hizmettir. Elbette Risâle-i Nur'a ve hâdimlerine bu hizmetleri için iliþmemek lâzýmdýr. Bizim gaye ve maksadýmýz budur. Baþka hiçbir þey deðildir. Ve bu vazifemiz de rýza-yý Ýlahî içindir. Zâten böyle bir kudsî vazifeyi dünyaya ve dünya menfaatine âlet ederek yapmayýz ve tenezzül etmeyiz. Böyle kalbinde îman ve âhiret meþgalesinden baþka hiçbir dünyevî maksad ve gaye bulunmayan hâlis Nur þakirdlerine, iddia makamýnýn hiçbir zaman hatýrýma gelmeyen gizli cem'iyet kurmak ithamlarýna tahammül edemiyoruz.</p><p> </p><p>
  Ýþte muhterem heyet-i hâkime! Sizin, biz Risâle-i Nur talebelerinin gaye ve maksadlarýný ve mahiyetlerini anladýðýnýza ve iddia makamýnýn bize isnad ettiði suçlarla alâkamýzýn olmadýðýna kanaat getirdiðinize inanýyoruz. Bu vesile ile yüksek mahkemenizden ve vicdanlarýnýzdan kitablarýmýzýn serbest olarak iadesini ve kendimizin beraetini taleb ederiz.</p><p> </p><p>
Afyon Cezaevinde Mevkuf</p><p> </p><p>
Emirdað'lý</p><p> </p><p>
Halil Çalýþkan</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 452)</p><p> </p><p>
  [Mustafa Gül'ün Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Ben gizli bir cem'iyete dâhil deðilim. Zâten üstadým Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de öyle bir cem'iyet kurmamýþtýr. Bizlere her zaman Kur'an hakikatlarýndan ders vermiþ, siyasetle alâkadar olmamýzý þiddetle men'etmiþtir. Yalnýz büyük üstad Said Nursî Hazretlerinin talebesiyim. Ona ve Risâle-i Nur'a bütün ruh u canýmla baðlýyým. Risâle-i Nur ve üstadým için bana verilecek her türlü cezaya razýyým. üstadým eserleriyle, benim îmanýmý ve âhiret hayatýmý kurtarmýþtýr. Onun gayesi, bütün müslümanlarý ve vatandaþlarýmýzý îmansýzlýktan kurtarýp saadet-i ebediyeye nâil etmektir. Bizlerin siyasî bir maksadla alâkamýz olmadýðý bütün mahkemelerde tebeyyün etmiþtir. Hakikat böyle olduðu halde, yine haksýz ve yersiz olarak mahkemeye sürüklendik. Bundan anlýyoruz ki, bizim tesanüdümüzü kýrmak istiyorlar. Bizim tesanüdümüz herhangi bir dünyevî ve siyasî gaye ve iþe matuf deðildir. Yalnýz ve yalnýz üstadýmýz Hazretlerine çok, hem pekçok hürmetkârýz. Risâle-i Nur'u okuyanlar fevkalâde bir îmana ve Ýslâmiyet'e ve ahlâk ve kemalâta sahib oluyorlar.</p><p> </p><p>
  üstadýmýza çok fazla muhabbet etmemek elimizden gelmiyor. Öyle bir üstada ve öyle Risâle-i Nur þakirdlerine bütün mevcudiyetimle baðlýyým. Bu bað, idam edilsem dahi çözülmez ve kýrýlmaz. Ben ve bütün kardeþlerim masumuz. Risâle-i Nur'un serbest býrakýlmasýný bütün kuvvetimizle taleb ediyoruz. Yüce üstadýmýza ve masum Nurcu kardeþlerime kendimle beraber beraet verilmesini taleb ediyorum.</p><p> </p><p>
Isparta'lý</p><p> </p><p>
Mustafa Gül</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  [Küçük Ýbrahim'in Müdafaasýdýr]</p><p> </p><p>
Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine</p><p> </p><p>
  Sayýn Hâkimler!</p><p> </p><p>
  Bize isnad edilen suç hem yersizdir, hem de dünyaya aittir, siyasîdir. Halbuki siyaset yapacak insanlar olup olmadýðýmýzý zâten ilk bakýþta siz muhterem hâkimler çoktan anlamýþsýnýz. Esasen bu soðuk ve yabancý isnad, eðer faraza yüzde yüz tahakkuk edeceðini yüzlerce salahiyetli kimseler temin etseler; benim de aklým þim</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 453)</p><p> </p><p>
dikinden yüz defa fazla olsa, Risâle-i Nur'un ve onun çok muhterem müellifinin bende býraktýðý manevî intiba ile bütün mevcudiyetimle bu geçici ve tükenici siyasî lezzet ve maceradan kaçýp âhirete îman ve Cehennem'den kurtulmak yolunda sarfederim. Gerek Risâle-i Nur'un kýymetli müellifine hürmetimiz ve baðlýlýðýmýz ve gerekse Risâle-i Nur'un okunmasý, yazýlmasý ve Nur talebeleriyle muhabere ve münasebetimiz, -Denizli Aðýr Ceza Mahkemesi'nin ve Yüksek Yargýtay'ýn da tasdiki ile- doðrudan doðruya uhrevîdir. Öyle ki: Risâle-i Nur'dan aldýðýmýz fikirle, bu nurlu varlýklarý hiçbir suretle dünyevî ve maddî kýymetlere deðiþmeyiz. Bu bizde bir îman halinde, ölünceye kadar yaþayacaktýr.</p><p> </p><p>
  Muhterem Heyet-i Hâkime!</p><p> </p><p>
  Madem ki böyle dehþetli bir isnad ile burada toplanmýþ bulunuyoruz. Öyle ise þu ehemmiyetli hakikatý beyan etmek, benim için memleket ve vicdan borcu olmuþtur. Yalnýz kendi muhitimde Risâle-i Nur'un gösterdiði fevkalâde ýslahat ile bütün halkýn gözü önünde þu on seneyi mütecaviz bir zamanda baþta kendim olmak üzere birçok kimseler var ki, evlerinin yollarýný öðrenmiþler. Süflî gidiþatlarý aile saadetine dönmüþ. Þimdi analarý babalarý, sebeb olanlara dua ediyorlar. Vilayetimiz dâhil ve civarlarýnda bu kabilden daha birçoklarýnýn hallerini dinleyiniz. Bahusus Denizli Hapishanesinde, Risâle-i Nur oraya girmesiyle mahbuslar üzerinde öyle bir hüsn-ü tesir yapmýþtý ki; halen bu tesir dillerde gezmektedir. Keza bu Afyon Hapishanesine dâhil olduðum zaman kimin ile konuþsam, eski halleriyle þimdiki hallerini zikredip minnet ve þükranla Nur talebelerine dua ediyorlar. Bu hakikatlar meydandadýr... Ben insan olayým da, bana ve hemcinsime bu derece ahlâkî ve içtimaî ve uhrevî ýslah edici ve bahusus kitabýmýz Kur'anýn mühim bir tefsiri olan Risâle-i Nur'a ve onun muhterem müellifine ve vatandaþlarýna müslümanca muhabbet ve teselli mektubu yazmak, bir siyaset mevzuu olacaðýna hayret ediyorum. Ýþte bu hayretle diyorum ki; böyle suç olmaz. Olsa olsa Kur'an ve dolayýsýyla Risâle-i Nur'un gizli düþmanlarý adliye ve zabýtaya evham verip bizleri böyle hapislere doldurmaða sebeb oluyorlar. Elbette yüksek hâkimler bu hakikatlarý görecekler ve ellerini vicdanlarýna koyup ebedî ve Ýlahî çok müjdeleri bulunan adaletli kararlarýný verecekler ve vatanýn dört köþesinde alâka ile bekleyen Müslüman Türk milletini kendilerine minnetdar býrakacaklardýr.</p><p> </p><p>
Afyon Cezaevinde Mevkuf</p><p> </p><p>
Ýnebolu'lu</p><p> </p><p>
Ýbrahim Fakazlý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6403</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:34:14 +0000</pubDate></item><item><title>13. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6404-13-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Onüçüncü Þua</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
[Üstadýn talebelerine gönderdiði gayet kýymetdar, nurlu mektublardýr. Risâle-i Nur'un parlak mücahedatýný bu samimî mektublar gayet parlak gösteriyorlar.]</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Geçen Leyle-i Kadrinizi ve gelen bayramýnýzý bütün mevcudiyetimle tebrik ve sizleri Cenab-ý Erhamürrâhimîn'in birliðine ve rahmetine emanet ediyorum. مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sýrrýyla sizi teselliye muhtaç görmemekle beraber, derim ki: وَاصْبِرْ ِلحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyetinin mana-yý iþarîsiyle verdiði teselliyi tamamýyla gördüm. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Dünyayý unutmak, ramazanýmýzý âsude geçirmek düþünürken, hatýra gelmeyen ve bütün bütün tahammülün fevkinde bu dehþetli hâdise hem benim, hem Risâle-i Nur'un, hem sizin, hem ramazanýmýz, hem uhuvvetimiz için ayn-ý inayet olduðunu ben müþahede ettim. Bana ait cihetinin ise çok faidelerinden yalnýz iki-üçünü beyan ederim.</p><p> </p><p>
   Biri: Ramazanda çok þiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir iltica, bir niyaz ile müdhiþ hastalýða galebe ederek çalýþtýrdý.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Her birinize karýþý bu sene de görüþmek ve  yakýný-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 293)</p><p> </p><p>
nýzda bulunmak arzusu þiddetli idi. Yalnýz birinizi görmek ve Isparta'ya gelmek için bu çektiðim zahmeti kabul ederdim.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Hem Kastamonu'da, hem yolda, hem burada fevkalâde bir tarzda bütün elîm haletler birden deðiþiyor ve me'mulün ve arzumun hilafýna olarak bir dest-i inayet görünüyor.</p><p> </p><p>
اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَرَهُ اللّهُ dediriyor. En ziyade beni düþündüren Risâle-i Nur'u, en gafil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemal-i dikkatle okutturuyor, baþka bir sahada fütuhata meydan açýyor. Ve en ziyade rikkatime dokunan ve kendi elemimden baþka herbirinizin sýkýntýsýndan baþýma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karþý ramazanda, bir saati yüz saat hükmüne getiren o þehr-i mübarekte bu musibet dahi, o yüz sevabý herbir saati on saat derecesinde ibadet yapmakla bine iblað ettiðinden, Risâle-i Nur'dan tam ders alan ve dünya fâni ve ticaretgâh olduðunu bilen ve herþeyi îmaný ve âhireti için feda eden ve bu dershane-i Yusufiyedeki muvakkat sýkýntýlarýn daimî lezzetler ve faideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlaslý zâtlara acýmak ve rikkatten aðlamak haletini, tebrik ve sebatýnýzý gayet istihsan ve takdir etmek haletine çevirdi. Ben de اَلْحَمْدُ ِللّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَ الضَّلاَلِ dedim. Bana ait bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risâle-i Nur'un, hem ramazanýmýzýn, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açýlsa, "Ya Rabbena! Þükür. Bu kaza ve kader-i Ýlahî, hakkýmýzda bir inayettir." dedirtecek kanaatým var.</p><p> </p><p>
   Hâdiseye sebebiyet verenlere itab etmeyiniz. Bu musibetin geniþ ve dehþetli plâný çoktan kurulmuþtu, fakat manen pek çok hafif geldi. Ýnþâallah çabuk geçer. عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sýrrýyla müteessir olmayýnýz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 294)</p><p> </p><p>
   Aziz kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Yakýnýnýzda bulunmakla çok bahtiyarým. Sizin hayalinizle arasýra konuþurum, müteselli olurum. Biliniz ki: Mümkün olsaydý, bütün sýkýntýlarýnýzý kemal-i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben, sizin yüzünüzden Isparta'yý ve havalisini taþýyla, topraðýyla seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceðim: Isparta hükûmeti bana ceza verse, baþka bir vilayet beni beraet ettirse, yine burayý tercih ederim.</p><p> </p><p>
   Evet, ben üç cihetle Isparta'lýyým. Gerçi tarihçe isbat edemiyorum, fakat kanaatim var ki; Ýsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said'in aslý, buradan gitmiþ. Hem Isparta Vilayeti öyle hakikî kardeþleri bana vermiþ ki; deðil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said'i onlarýn herbirisine maalmemnuniye feda eylerim.</p><p> </p><p>
   Tahmin ederim, þimdi küre-i arzda Risâle-i Nur þakirdlerinden -kalben ve ruhen ve fikren- daha az sýkýntý çeken yoktur. Çünki kalb ve ruh ve akýllarý îman-ý tahkikî nurlarýyla sýkýntý çekmezler; maddî zahmetler ise, Risâle-i Nur dersiyle hem geçici, hem sevablý, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i îmaniyenin baþka bir mecrada inkiþafýna vesile olmasýný bilerek þükür ve sabýrla karþýlýyorlar. Ýman-ý tahkikî dünyada dahi medar-ý saadettir diye halleriyle isbat ediyorlar. Evet "Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler." deyip, metinane bu fâni zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalýþýyorlar.</p><p> </p><p>
   Cenab-ý Erhamürrâhimîn onlarýn emsallerini çoðaltsýn, bu vatana medar-ý þeref ve saadet yapsýn ve onlarý da Cennet-ül Firdevs'te saadet-i ebediyeye mazhar eylesin, âmîn!</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bu kaza-i Ýlahînin adalet-i kaderiye noktasýnda, yeni talebelerden bir kýsým zâtlarýn sýrr-ý ihlasa muvafýk olmayan dünya cihetini de Risâle-i Nur ile arzu etmesinden, bazý menfaat-perest rakibleri karþýsýnda bulup, yirmibeþ sene evvel aslý yazýlan ve sekiz sene zarfýnda bir-iki defa elime geçen ve ayný vakitte kaybettirilen "Beþinci Þua" benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca boz-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 295)</p><p> </p><p>
masý gibi kýskançlar, onunla adliyeyi evhamlandýrdýlar. Ayný vakit, benim arzu ettiðim yeni harfler ile "Miftah-ül Ýman Mecmuasý" yerine "Âyet-ül Kübra" muvafakatým olmadan tab'olmasý ve nüshalarý gelmesi hükûmete aksetmiþ, iki mes'ele birbiriyle karýþtýrýlmýþ. Güya "Kanun-u Medeniye"ye karþý o "Beþinci Þua" tab'edilmiþ diye ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri þu çilehaneye soktu. Fakat kader-i Ýlahî ise, menfaatimiz için buraya sevketti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehanelerin sevab noktasýnda çok fevkinde sevabdar etmek sýrrýyla, bizi ihlas dersini tam almak ve hakikaten kýymetsiz olan dünya umûruna karþý alâkalarýmýzý ta'dil etmek için yine Medrese-i Yusufiye'ye çaðýrdý.</p><p> </p><p>
   Ehl-i dünya evhamýna karþý deriz:</p><p> </p><p>
   "Yedinci Þua" baþtan aþaðýya kadar îmandýr, aldanmýþsýnýz; ve gayet mahrem tutulan ve þiddetli taharrilerde bizde bulunmayan ve aslý yirmi sene evvel yazýlan "Beþinci Þuâ" bütün bütün ayrýdýr. Biz, bunun deðil tab'ýna, belki bu zamanda hiç kimseye göstermesine razý olmamakla beraber, orada doðru çýkmýþ bir ihbar-ý gaybîdir, mübareze etmiyor.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Bayramýnýzý tekrar tebrikle beraber, sureten görüþemediðimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten daima beraberiz, ebed yolunda da inþâallah bu beraberlik devam edecek. Ýmanî hizmetinizde kazandýðýnýz ebedî sevablar ve ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, þimdiki geçici ve muvakkat gamlarý ve sýkýntýlarý hiçe indirir kanaatýndayým. Þimdiye kadar, Risâle-i Nur þakirdleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamýþ. Evet, Cennet ucuz deðil. Ýki hayatý imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meþakkat olsa da, þevk ve þükür ve sabýrla karþýlamalý. Madem bizi çalýþtýran Hâlýkýmýz Rahîm ve Hakîm'dir; baþa gelen herþeyi rýza ile, sevinç ile, rahmetine, hikmetine itimad ile karþýlamalýyýz.</p><p> </p><p>
   Kahraman bir kardeþimiz "Âyet-ül Kübra" mes'elesinde bütün mes'uliyeti kendine alýp Hizb-i Kur'an'ý ve Hizb-i Nur'u ve kalemiyle kazandýðý fevkalâde uhrevî þeref ve fazilete istihkakýný tam göstermiþ, beni derin sevinçlerle aðlatmýþ. Ve "Yedinci Þua" olan "Âyet-ül Kübra" tam nazar-ý dikkati celbederek ileride ona lâyýk bir fütuhatý ihzar etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsadere, o kardeþimizin ve rüfekasýnýn hizmetlerini ve masraflarýný</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 296)</p><p> </p><p>
zayi' etmeyecek, inþâallah daha parlattýracak diye rahmet-i Ýlâhiyeden bekleriz.</p><p> </p><p>
   Sizi bütün dualarýnda اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim-i maalgayr sîgalarýnda bilâ-istisna dâhil edip, kesretli cesedler ve bir tek ruh hükmünde þirket-i maneviyemizin düsturlarýyla çalýþan ve sizin sýkýntýnýz ile sizden ziyade alâkadar olan ve þahs-ý manevînizden himmet ve meded ve sebat ve metanet ve þefaat bekleyen</p><p> </p><p>
Kardeþiniz</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Bu hâdise tesiriyle ben kendimi masum kardeþlerime rýza-yý kalb ile feda etmeye kat'î azm u cezmettiðim ve çaresini fikren aradýðým vakitte, Celcelutiye'yi okudum. Birden hatýra geldi ki, Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh: "Ya Rab! Aman ver!" diye dua etmiþ; inþâallah, o duanýn sýrrýyla selâmete çýkarsýnýz.</p><p> </p><p>
   Evet Hazret-i Ali Radýyallahü Anh, Kaside-i Celcelutiye'de iki suretle Risâle-i Nur'dan haber verdiði gibi, "Âyet-ül Kübra" Risalesine iþareten وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنىُّ مِنَ الْفَجَتْ der. Bu iþarette ima eder ki: "Âyet-ül Kübra" yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risâle-i Nur talebelerine gelecek ve "Âyet-ül Kübra hakký için o fecet ve musibetten þakirdlerine aman ver", diye niyaz eder, o risaleyi ve menbaýný þefaatçý yapar. Evet "Âyet-ül Kübra" Risalesinin tab'ý bahanesiyle gelen musibet, aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti.</p><p> </p><p>
   Hem o kasidede Risâle-i Nur'un mühim eczalarýna tertibiyle iþaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede der:</p><p> </p><p>
وَ حَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ*وَ تِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا</p><p> </p><p>
   Yani: "Ýþte Risâle-i Nur'un sözleri huruflarý ki, onlara iþaretler eyledik. Sen onlarýn hassalarýný topla ve manalarýný tahkik eyle. Bütün hayýr ve saadet, onlarla tamam olur." der. "Huruflarýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 297)</p><p> </p><p>
 manalarýný tahkik et." karinesiyle manayý ifade etmeyen hecaî harfler murad olmayýp, belki kelimeler manasýndaki "Sözler" namýyla risaleler muraddýr.  لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ</p><p> </p><p>
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz,Sýddýk Kardeþim Re'fet Bey!</p><p> </p><p>
   Senin âlîmane suallerin Risâle-i Nur'un "Mektûbat" kýsmýnda çok ehemmiyetli hakikatlarýn anahtarlarý olmasýndan senin suallerine karþý lâkayd kalamýyorum. Bunun kýsa cevabý þudur:</p><p> </p><p>
   Madem Kur'an bir hutbe-i ezeliyedir, nev'-i beþerin umum tabakatýyla ve ehl-i ibadetin bütün taifeleriyle konuþur; elbette onlara göre müteaddid manalarý ve küllî manasýnýn çok mertebeleri bulunacak. Bazý müfessirler, yalnýz en umumî veya en sarih veya vâcib veya bir sünnet-i müekkedeyi ifade eden manayý tercih eder. Meselâ bu âyette وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ dan ehemmiyetli bir sünnet olan iki rek'at teheccüd namazýný ve اِدْبَارَ النُّجُومِ dan, bir sünnet-i müekkede olan sabah fecir sünnetini zikretmiþ. Yoksa evvelki mananýn daha çok efradý var. Kardeþim, seninle konuþmak kesilmemiþ.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Þimdi zuhr namazýný kýldým, tesbihat içinde siz hatýrýma geldiniz ki; herbiri hem kendini, hem hanesindeki akrabasýný düþünmekle mahzun olur. Birden kalbe geldi ki: Madem eski zamanlarda âhiretini dünyasýna tercih edenler, hayat-ý içtimaiyenin günahlarýndan kurtulmak ve âhiretine hâlisane çalýþmak niyetiyle maðaralarda, çilehanelerde riyazet ile hayatlarýný geçirenler bu zamanda olsaydýlar, Risâle-i Nur þakirdleri olacaktýlar. Elbette þimdi bu þerait altýnda bunlar, onlardan on derece daha ziyade muhtaçtýr ve on derece fazla fazilet kazanýyorlar ve on derece daha rahattýrlar.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 298)</p><p> </p><p>
   Aziz, Mübarek Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Pek çok selâm... Bizim memlekette eskide arefe gününde bin Ýhlas-ý Þerif okurduk. Ben þimdi bir gün evvel beþyüz ve arefede dahi beþyüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben gerçi sizleri göremiyorum ve hususî herbirinizle görüþmüyorum, fakat ben ekser vakitler, dua içinde herbirinizle bazan ismiyle sohbet ederim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ben þimdiye kadar Nur fabrika dairesinin mübarekler heyetinden iki ehemmiyetli rükünler kurtulmuþlar tahmin ederim. Elhak o daire, o heyet; altý-yedi senede yirmi-otuz sene kadar fatihane iþ görmüþler. Parlak kalemlerinin yadigârlarý gibi, onlarýn hizmetleri  yine tevakkuf etmez; onlarýn bedeline, onlarýn defter-i a'mallerine hasenat yazdýrýyor. Hattâ Hizb-i Nurî'nin öyle bir kuvvetli fütuhatý var ve öyle ehemmiyetli yerlere girmiþ ki, onu neþredenler mütemadiyen çalýþýyorlar hükmündedir. Ben, pek çok çalýþmýþ ve çalýþkan Hâfýz Mustafa'yý da evvelki zât gibi dýþarýda zannederdim, yalnýz bir defa "O da buradadýr" iþittim; belki baþka Mustafa'dýr diye teselli buluyordum.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ben, bu sabah tesbihatta Hâfýz Tevfik'e acýdým. Bu iki defadýr zahmet çekiyor tahattur ettim. Birden hatýra geldi: Onu tebrik et! O, kendini faidesiz bir ihtiyat ile Risâle-i Nur'daki çok ehemmiyetli makamýndan ve büyük hissesinden bir derece çekmek isterdi. Fakat hizmetinin kudsiyeti ve azameti, O'nu yine o büyük hisseye ve pek büyük sevaba muvaffak eyledi. Az bir sýkýntý ve geçici bir küçük zahmet ile böyle bir þeref-i manevîden geri kalmamak gerektir.</p><p> </p><p>
   Evet kardeþlerim! Madem herþey gidiyor ve gittikten sonra eðer lezzet ve keyf ise, boþu boþuna gider, bir hasret kalýr; eðer sýkýntý ve zahmet ise, hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasýnda öyle bir lezzetli faideler var ki, o zahmeti hiçe indirir. Ýçinizde biri müstesna, en ihtiyarý ve en ziyade baþýna sýkýntýlar toplanan benim. Sizi temin ederim; tam bir sabýr</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 299)</p><p> </p><p>
 ve þükür ve tahammül ile halimden memnunum. Musibete þükür ise, musibetteki sevab ve uhrevî ve dünyevî faideleri içindir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   "Meyve"nin mes'elelerinin tekmil edilmesine meydan vermeyen manilerin zevali ile inþâallah yine baþlanacak ki; birisi, soðuk; birisi, masonlarýn onun kuvvetinden dehþet almalarýdýr. Ben bu musibette, kader-i Ýlahî cihetini düþünüyorum. Zahmetim rahmete inkýlab eder. Evet Risâle-i Kader'de beyan edildiði gibi, her hâdisede iki sebeb var: Biri zâhirîdir ki; insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler. Biri de hakikattýr ki; Kader-i Ýlahî ona göre hükmeder, o ayný hâdisede beþer zulmünün altýnda adalet eder. Meselâ bir adam, yapmadýðý bir sirkat ile zulmen hapse atýlýr. Fakat gizli bir cinayetine binaen, kader dahi hapsine hüküm verir, ayný zulm-ü beþer içinde adalet eder.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu mes'elemizde elmaslar, þiþelerden; sýddýk fedakârlar, mütereddid sebatsýzlardan; ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini býrakmayanlardan ayrýlmak için bu þiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:</p><p> </p><p>
   Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarýna dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlasla fevkalâde hizmet-i diniyedir; zulm-ü beþer buna baktý.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Herkes kendi baþýna bu kudsî hizmete tam ihlas ve tam tesanüd ile tam liyakat göstermediðimizden, kader dahi buna baktý. Þimdi kader-i Ýlahî, ayn-ý adalet içinde hakkýmýzda ayn-ý merhamettir ki; birbirine müþtak kardeþleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zayiatlarý sadakaya çevirdi. Ve yazdýklarý risaleleri her taraftan nazar-ý dikkati celbetmek ve dünyanýn mal ve evlâdý ve istirahatý pek muvakkat ve geçici ve herhalde bir gün onlarý býrakýp topraða girecek olmasýndan, onlarýn yüzünden âhiretini zedelememek ve sabýr ve tahammüle alýþmak ve istikbaldeki ehl-i îmana kahramanane bir nümune-i imtisal, belki imamlarý olmak gibi çok cihetle ayn-ý merhamettir. Fakat yalnýz bir cihet var ki, beni düþündürüyor. Nasýl bir parmak yaralansa; göz, akýl, kalb ehemmiyetli vazifelerini býrakýp onunla meþgul oluyorlar; öyle de: Bu derece zarurete giren sýkýntýlý hayatýmýz; yarasýyla kalb ve ruhumuzu kendiyle meþgul eder. Hattâ dünyayý unutmak lâ-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 300)</p><p> </p><p>
zým olduðu bir zamanýmda, o hal beni masonlarýn meclisine getirdi, onlarý tokatlamakla meþgul eyledi. Cenab-ý Hak bu gaflet halini de bir mücahede-i fikriye nev'inden kabul etmek ihtimaliyle teselli buldum.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'un kýymetdar muallimi Hâfýz Mehmed'in kardeþi Ali Gül'ün selâmýný aldým. Ben hem ona, hem bütün hemþehrilerine ve Sava'nýn bütün ahya ve emvatýna binler selâm ve dua ederim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Sizin sebat ve metanetiniz, masonlarýn ve münafýklarýn bütün plânlarýný akîm býrakýyor.</p><p> </p><p>
   Evet kardeþlerim, saklamaða lüzum yok. O zýndýklar, Risâle-i Nur'u ve þakirdlerini tarîkata ve bilhassa Nakþî Tarîkatýna kýyas edip, o ehl-i tarîkatý maðlub ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve daðýtmak fikriyle bu hücumu yaptýlar.</p><p> </p><p>
   Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleðin su-i istimalatýný göstermek.</p><p> </p><p>
   Ve sâniyen: O mesleðin erkânlarýnýn ve müntesibîninin kusuratlarýný teþhir etmek.</p><p> </p><p>
   Ve sâlisen: Maddiyyun felsefesinin ve medeniyetinin cazibedar sefahet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsad etmek ile mabeynlerinde tesanüdü kýrmak ve üstadlarýný ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazý düsturlarýyla nazarlarýndan sukut ettirmektir ki, Nakþîlere ve ehl-i tarîkata karþý istimal ettikleri ayný silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandýlar. Çünki Risâle-i Nur'un meslek-i esasý; ihlas-ý tam ve terk-i enaniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak ve fâni ayn-ý lezzet-i sefihanede elîm elemleri göstermek ve îmanýn bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasýný ve hiçbir felsefenin eli yetiþmediði noktalarý ve hakikatlarý ders vermek olduðundan, onlarýn plânlarýný inþâallah tam akîm býrakacak ve meslek-i Risâle-i Nur ise tarîkatlara kýyas edilmez diye onlarý susturacak.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 301)</p><p> </p><p>
   Bir Latife: Bu sabah, yanýmdaki jandarma koðuþundan biri beni çaðýrdý, pencereye çýktým. Dedi: "Bizim kapýmýz kendi kendine kapandý, ne yapýyoruz açýlmýyor." Ben de dedim: "Size iþarettir ki; nöbetdar olduðunuz ve üstlerinden kapý kapattýðýnýz adamlar içinde sizin gibi masumlar var. Hattâ on seneden beri görmediðim bir kardeþimle bir dakika görüþmek bahanesiyle bana ihanet ve baþka bahane ile dýþ kapýmýzýn ikincisini dahi kapadýlar. Onun cezasý olarak, sizin kapýnýz dahi kapandý."</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Size dün yazdýðým latifenin üç zarafeti var:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Ýstikbalde gelecek mübarek heyetin þahs-ý manevîsinin bir mümessili olmasýndan, o þahs-ý manevînin sýrrýyla ve bereketiyle sürgülü kapý kendi kendine açýldýðý gibi, yine o tahakkuk edip vücuda gelmiþ mübarek heyetin bir mümessilinin on sene sonra yarým dakika benimle görüþmesi sebebiyle bana hiddet edildi. Ben de hiddet ettim, "Kapýlarý kapansýn" tekrar eyledim. Ayný günün gecesinin sabahýnda -hiç vuku bulmamýþ- kendi kendine nöbetçilerin kapýlarý kapandý, iki saat açýlmadý.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Zarafeti: Ben bir pusula müddeiumuma müdürle göndermiþtim, içinde demiþtim: Ben tecriddeyim, kimse ile görüþemiyorum, görüþsem de bu þehirde kimseyi tanýmýyorum. Buranýn belediyesi birisiyle ilâ âhir... Sonra müddeiumumî demiþ: "O tecridde mi?" Müdür demiþ: "Yok." Ýkisi bana itiraz etmiþler. Ayný gün, yarým meczub ve yarým akraba biri yarým dakika benim ile görüþmesi yüzünden öyle bir vaziyet gösterildi ki, hiçbir tecridde olmamýþ. Bana itirazlarý yüzlerine çarptý.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Komþudaki haylaz gençlerin kapýda gürültüleri akþam yatsý ortasýnda bana zarar ederdi, fakat az idi. O kapýyý da ayný gün bir bahane ile kapattýlar. Hem fena koku menzilimde ziyadeleþti, hem o haylazlarýn kapýma yakýn gürültüleri ziyade bana zarar verdi. Ben de yine: "Kapýlarý kapansýn, neden böyle yapýyorlar?" dedim. Ayný sabah o hâdise oldu.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 302)</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Yeni hurufla yazdýðýnýz iki mes'ele, cidden tesirini gösterdi. Birinci, Ýkinci, Üçüncü Mes'eleleri de yazýlsa çok iyi olur. Fakat Hüsrev ve Tahirî gibi kalemleri Kur'ana ve Kur'an hattýna mahsus ve memur olmalarýndan bana endiþe verir. Baþkalar yazsalar daha münasibdir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bir seneden beri bir parça, yani bir kilo kadar þehriye ve pirinçten sarf ediyordum. Þüphem kalmadý ki, büyük bir bereket içinde var. Þimdi siz býrakmýyorsunuz ki, piþireyim. Öyle ise, onu size hem teberrük, hem bereketli bir hediye ediyorum. O yýldýz þehriyeden bir defa hârika bir bereketi gördüm. Taneleri piþirdikten sonra kurutuyordum. Bir tek tane on mislinden ziyade büyük olduðunu ben ve baþkalarý gördük.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bu gece evrad ile meþgul olurken nöbetçiler ve baþkalar iþitiyorlardý. Kalbime geldi ki: Acaba bu izhar, sevabýný noksan etmiyor mu? diye telaþ ettim. Hüccet-ül Ýslâm Ýmam-ý Gazalî'nin meþhur bir sözü hatýra geldi. O demiþ: "Bazan izhar, çok defa ihfadan daha ziyade efdal olur." Yani aþikâre yapmakta baþkalar ya istifade veya taklid etmek veya gafletten uyanmak veya dalalette ve sefahette muannid ise, karþýsýnda þeair-i Ýslâmiye nev'inde izhar etmek, izzet-i diniyeyi göstermek gibi çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlas dersini tam alanlarda deðil riya, belki gizliden tasannu karýþmamak þartýyla çok ziyade sevablý olabilir diye bir teselli buldum.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Ýki gün evvel sorgu hâkimi beni çaðýrdýðý vakit, ben kardeþlerimi nasýl müdafaa edeyim diye düþünürken, Ýmam-ý Gazalî'nin "Hizb-ül Masun"unu açtým. Birden bu âyetler nazarýmda göründü:</p><p> </p><p>
اِنَّ اللّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا*</p><p> </p><p>
يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ*</p><p> </p><p>
اللّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ*</p><p> </p><p>
طُوبَى لَهُمْ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 303)</p><p> </p><p>
   Baktým ki: Birinci âyet, -þeddeler sayýlsa ve meddeler sayýlmazsa, آمَنُوا deki "vav" dahi meddedir- makam-ý cifrîsi ve ebcedîsi binüçyüz altmýþiki (1362) eder-ki, tam tamýna bu senenin ayný tarihine ve bizim mü'min kardeþlerimizi müdafaaya azmettiðimiz zamana, hem manasý, hem makamý tevafuk ediyor. Elhamdülillah dedim, benim müdafaama ihtiyaç býrakmýyor. Sonra hatýrýma geldi ki: "Acaba netice ne olacak?" diye merak ettim. Gördüm: طُوبَى لَهُمْ * اَللّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ deki iki cümle, tenvin sayýlmak þartýyla, makam-ý cifrîsi aynen binüçyüz altmýþiki, (eðer bir med sayýlmazsa, iki; eðer sayýlsa, üç eder) tam tamýna hýfz-ý Ýlahiyeye pek çok muhtaç olduðumuz bu zamanýn, bu senenin ve gelecek senenin ayný tarihine tevafuk ederek, bir seneden beri büyük bir dairede ve geniþ bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehþetli bir hücum karþýsýnda mahfuziyetimize teminat ile teselli veriyor. Risâle-i Nur bu hâdisede daha parlak fütuhatý hâkim dairelerde bulunmasýndan þimdiki muvakkat tevakkuf bizi me'yus etmez ve etmemeli. Ve Âyet-ül Kübra'nýn tab'ý sebebiyle müsaderesi, onun parlak makamýna nazar-ý dikkati her taraftan ona celbetmesine bir ilânname telakki ediyorum.</p><p> </p><p>
   رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَا âyetini þimdi okudum. وَاغْفِرْلَنَا cümlesi tam tamýna binüçyüz altmýþiki eder. Bu senenin ayný tarihine tevafuk eder ve bizi çok istiðfara davet ve emreder ki, nurunuz tamam olsun ve Risâle-i Nur noksan kalmasýn.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yusufiyedeki þiddetli imtihanda sarsýlmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakýcý çorbadan aðýzlarý yandýðý halde talebeliðini býrakmayan ve bu kadar tehacüme</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 304)</p><p> </p><p>
karþý kuvve-i maneviyesi kýrýlmayan zâtlarý ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkýþlayacaklarý gibi, melaike ve ruhanîler dahi alkýþlýyorlar diye kanaatým var. Fakat içinizde hastalýklý ve nazik ve fakirler bulunmasýyla, maddî sýkýntý ziyadedir. Ve buna karþý da herbiriniz herbirisine birer tesellici ve ahlâkta ve sabýrda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifte birer þefkatli kardeþ ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mücîb ve güzel seciyelerin in'ikasýnda birer âyine olmanýz, o maddî sýkýntýlarý hiçe indirir diye düþünüp ruhumdan ziyade sevdiðim sizler hakkýnda teselli buluyorum.</p><p> </p><p>
   Yüzyirmi yaþýnda bulunan Mevlâna Hâlid'in (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceðim. O zât onu bana giydirdiði gibi, ben de onun namýna sizin herbirinize teberrüken giydirmek için hangi vakit isterseniz göndereceðim.</p><p> </p><p>
   Yeni geldiðimiz zaman çiçek aþýsý doktoru beni aþýladý. O kolum çýban oldu ve þiþti, o þiþ aþaðýya iniyor, beni yatýrmýyor, abdestte sýkýntý veriyor. Acaba benim vücudum aþýya gelmez veyahut baþka bir mana var! Yirmi sene evvel beni Ankara'da aþýladýlar, þimdiye kadar o aþý yeri arasýra iþliyor, rahatsýzlýk veriyor. Bu da öyle olmasýn diye hatýrýma geldi, sizde nasýl?</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Kader-i Ýlâhî adaleti bizleri Denizli Medrese-i Yusufiyesine sevketmesinin bir hikmeti, her yerden ziyade Risâle-i Nur'a ve þakirdlerine hem mahbuslarý, hem ahalisi, belki hem memurlarý ve adliyesi muhtaç olmalarýdýr. Buna binaen, biz bir vazife-î îmaniye ve uhreviye ile bu sýkýntýlý imtihana girdik. Evet yirmi-otuzdan ancak bir-ikisi ta'dil-i erkân ile namazýný kýlan mahbuslar içinde birden Risâle-i Nur þakirdlerinden kýrk-ellisi umumen bilâ-istisna mükemmel namazlarýný kýlmalarý, lisan-ý hal ile ve fiil diliyle öyle bir ders ve irþaddýr ki, bu sýkýntý ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve þakirdler ef'alleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkikî îmanlarýyla dahi buradaki ehl-i îmaný ehl-i dalaletin evham ve þübehatýndan kurtarmalarýna medar çelikten bir kal'a hükmüne geçeceðini rahmet ve inayet-i Ýlâhiyeden ümid ediyoruz.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 305)</p><p> </p><p>
   Buradaki ehl-i dünyanýn bizi konuþmaktan ve temastan men'leri zarar vermiyor. Lisan-ý hal, lisan-ý kalden daha kuvvetli ve tesirli konuþuyor. Madem hapse girmek terbiye içindir. Milleti seviyorlar ise, mahbuslarý Risâle-i Nur þakirdleriyle görüþtürsünler; tâ bir ayda, belki bir günde bir seneden ziyade terbiye alsýnlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikballerine ve âhiretine menfaatlý birer insan olsunlar. Gençlik Rehberi bulunsa idi, çok faidesi olurdu. Ýnþâallah bir zaman girer.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bugün, büyük ve merhum kardeþim Molla Abdullah ile Hazret-i Ziyaeddin hakkýndaki malûmunuz muhavereyi tahattur ettim. Sonra sizi düþündüm. Kalben dedim: Eðer perde-i gayb açýlsa, bu sebatsýz zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakýcý, ateþli hallerden sarsýlmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar eðer herbiri bir veli, hattâ bir kutub görünse, benim nazarýmda þimdi verdiðim ehemmiyeti ve alâkayý pek az ziyadeleþtirecek ve eðer birer âmi ve âdi görünse, þimdi verdiðim kýymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünki böyle pek aðýr þerait altýnda îman kurtarmak hizmeti, herþeyin fevkindedir. Þahsî makamlar ve hüsn-ü zanlarýn ilâve ettikleri meziyetler, böyle daðdaðalý, sarsýntýlý hallerde hüsn-ü zanlarýný kýrmakla muhabbetleri azalýr ve meziyet sahibi dahi onlarýn nazarlarýnda mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sýkýntýlý vakara mecburiyet hisseder. Ýþte hadsiz þükür olsun ki, bizler böyle soðuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bütün ruh ve kalb ve aklýmla sizin leyali-i aþerenizi tebrik ederiz. Bizim þirket-i maneviyemizde büyük kazançlar edeceklerini rahmet-i Ýlahiyeden niyaz ederiz. Bu gece rü'yamda yanýnýza gelmiþ, imam olarak namaz kýlacaðým halinde uyandým. Benim tecrübelerimle rü'yanýn tabiri çýkacaðý zamanda, Sava ve Homa kahramanlarýndan iki kardeþimiz rü'yayý tabir etmek için umumunuz namýna geldiler. Ben de umumunuzu görmek gibi mesrur oldum.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 306)</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim! Gerçi bu vaziyet, hem muvafýða ve bir kýsým memurlara Risâle-i Nur'a karþý bir çekinmek, bir ürkmek vermiþ, fakat bütün muhaliflerde ve dindarlarda ve alâkadar memurlarda bir dikkat, bir iþtiyak uyandýrýyor. Merak etmeyiniz, o nurlar parlayacaklar. (Haþiye)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Sabri'nin tabiri ve istihracýyla, Sûre-i Ve'l-Asr iþaretine muvafýk olarak Risâle-i Nur, Anadolu'yu Cebel-i Cudi'de sefine gibi ve Isparta ve Kastamonu'yu âfât-ý semaviye ve arziyeden muhafazalarýna bir vesile olduðunu ve Risâle-i Nur'a iliþmesinler, yoksa yakýndan bekleyen âfetler geleceklerini bilsinler, akýllarýný baþlarýna alsýnlar. Bu musibetten biraz evvel tekrar ile söylüyordum ve size de o mektublar gönderilmiþti. Þimdi aldýðým haber: Kastamonu, civarý, kal'asý, Risâle-i Nur'un matemini tutmuþ gibi aðlamýþ ve zelzele ile sýtma tutmuþ, inþâallah yine Risâle-i Nur'a kavuþacak ve gülecek ve þükredecek.</p><p> </p><p>
   Size evvelki gün iki kýymetli kazancýmýzý yazmýþtým. Ýkincide yüzer lisanla dua ve tesbihat, ilâ âhir demiþtim. Noksan var. Sahihi: Her birimiz derecesine göre yüzer lisanla, ilâ âhir...</p><p> </p><p>
   Hem ben pek çok alâkadar olduðum Sava köyünden çok muhterem bir ihtiyar ile ellerimiz birbiriyle kelepçe edilip geldiðimiz, beni pek çok memnun edip, bununla o mübarek köyün bana þiddet-i alâkasýný anladým. O kardeþime ayrýca selâm ederim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþim!</p><p> </p><p>
   وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ bu âyet dahi وَ الْعَصْرِ اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ iþaretine iþaret eder ki; kâfirlerin bu kadar tahribatlarý ve harbleri faidesiz ve hasarat içe-</p><p> </p><p>
_______________________________</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Ey kardeþ! Dikkat buyur. Denizli hapsinde, bütün esbab-ý âlem zâhiren üstadýn aleyhinde, idam hükümleriyle mahkemeye verilmiþken, üstad diyor: "Merak etmeyiniz kardeþlerim, o Nurlar parlayacaklar." Bu söz, bak nasýl tahakkuk etti.</p><p> </p><p>
Talebeleri</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 307)</p><p> </p><p>
 risinde ayn-ý zarar oldu. وَ الْعَصْرِ iþaretinde Risâle-i Nur'a bir îma bulunmasý remziyle, bu âyet dahi remzen binüçyüz altmýþ (1360) Rumî tarihi olan bu senede münafýklar ve küfre düþenler Risâle-i Nur'a iliþecekler, fakat hasarat ederler. Çünki zelzele ve harb gibi belalarýn ref'ine bir sebeb Risâle-i Nur'dur. Onun ta'tili belalarý celbeder diye bir gizli îma olabilir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ben tahmin ediyordum ki; hakikî ve en son müdafaanamemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risalecik olacak. Çünki evvelce bazý evham yüzünden bir seneden beri aleyhimize geniþ bir tarzda çevrilen plânlar bunlardýr: "Tarîkatçýlýk, komitecilik ve haricî cereyanlarýna âlet olmak ve dinî hissiyatý siyasete âlet etmek ve cumhuriyet aleyhinde çalýþmak ve idare ve asayiþe iliþmek" gibi asýlsýz bahaneler ile bize hücum ettiler. Cenab-ý Hakk'a hadsiz þükür olsun ki, onlarýn plânlarý akîm kaldý. O kadar geniþ bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risalede, onsekiz sene zarfýndaki mektub ve kitablarda hakikat-ý îmaniyeden ve Kur'aniyeden ve âhiretin tahkikinden ve saadet-i ebediyeye çalýþmaktan baþka bir þey bulmadýlar. Plânlarýný gizlemek için gayet âdi bahaneleri aramaða baþladýlar. Fakat hükûmetin bazý erkânýný iðfal edip aleyhimize çeviren dehþetli ve gizli bir zýndýka komitesi þimdi doðrudan doðruya küfr-ü mutlak hesabýna bize hücum etmek ihtimaline karþý, güneþ gibi zâhir ve þübhe býrakmaz ve dað gibi metin, sarsýlmaz olan Meyve Risalesi onlara karþý en kuvvetli bir müdafaa olup onlarý susturacak diye bize yazdýrýldý zannediyorum.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Gerçi yeriniz çok dardýr, fakat kalbinizin geniþliði o sýkýntýya aldýrmaz, hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz: En esaslý kuvvetimiz ve nokta-i istinadýmýz, tesanüddür. Sakýn sakýn bu musibetlerin verdiði asabilik cihetiyle birbirinizin kusuruna bak-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 308)</p><p> </p><p>
mayýnýz. Kýsmet ve kadere itiraz hükmünde olan þekvalar ve "Böyle olmasaydý þöyle olmazdý" diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladým ki, bunlarýn hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu, ne yapsaydýk onlar hücumu yapacak idiler. Biz sabýr ve þükür ve kazaya rýza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inayet-i Ýlahiye imdadýmýza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat kazanmaða çalýþmalýyýz.</p><p> </p><p>
   Oradaki kardeþlerimizin selâmetlerine dualar ediyoruz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bu dünyanýn hayatý pek çabuk deðiþmesine ve zevaline ve fena ve fâni, âkibetsiz lezzetlerine ve firak ve iftirak tokatlarýna karþý bir ehemmiyetli medar-ý teselli ise, samimî dostlar ile görüþmektir. Evet bazan birtek dostunu bir-iki saat görmek için, yirmi gün yol gider ve yüz lirayý sarfeder. Þimdi bu acib, dostsuz zamanda samimî kýrk-elli dostunu birden bir-iki ay görmek ve Allah için sohbet etmek ve hakikî bir teselli alýp vermek; elbette baþýmýza gelen bu meþakkatler ve zayiat-ý maliye ona karþý pek ucuz düþer, ehemmiyeti kalmaz. Ben kendim, buradaki kardeþlerimden on sene firaktan sonra bir tekini görmek için bu meþakkati kabul ederdim. Teþekki kaderi tenkid ve teþekkür kadere teslimdir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Sizi temin ederim ki; þimdi ecel gelse ölsem, kemal-i rahat-ý kalble karþýlayacaðým. Çünki içinizde kuvvetli, metin, genç çok Saidler bulunduðuna ve bu bîçare, ihtiyar, hasta, zaîf Said'den çok ziyade Risâle-i Nur'a sahib ve vâris ve hâmi olacaklarýna kanaatým geliyor. Nazif'in puslasýnda isimleri yazýlan ve tesirli bir surette kuvve-i maneviyeyi takviye eden zâtlara çok minnetdar ve çok müferrah oldum. Zâten ben onlarýn böyle olacaklarýný tahmin ederdim. Cenab-ý Hak onlarý muvaffak ve baþkalara da hüsn-ü misal eylesin, âmîn!</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Madem âhiret için, hayýr için, ibadet ve sevab için, îman ve âhiret için Risâle-i Nur ile baðlanmýþsýnýz; elbette bu aðýr þerait altýnda herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'an ve îman hizmetindeki mücahede-i maneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kýymetdar ve yüz saat</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 309)</p><p> </p><p>
ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeþler ile görüþmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakikî bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârane devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medreset-üz Zehra'nýn þakirdliðine liyakat kazanmak için açýlan bu imtihan meclisi olan þu Medrese-i Yusufiyede tayinini ve kaderce takdir edilen kýsmetini almak ve mukadder rýzkýný yemek ve o yemekte sevab kazanmak için buraya gelmenize þükretmek lâzýmdýr. Bütün sýkýntýlara karþý mezkûr faideleri düþünüp, sabýr ve tahammülle mukabele etmek gerektir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ben kalben arzu ederim ki; çelik ve demir gibi sebatkâr Isparta ve civarýndakiler gibi metin kahramanlar (Hüsrevler, Hâfýz Aliler gibi) Kastamonu tarafýndan dahi burada görünsün. Hadsiz þükür ediyorum ki; Kastamonu Vilayeti benim arzumu tam yerine getirdi, müteaddid kahramanlarý imdadýmýza gönderdi. Hayalimde her vakit bulunan, fakat isimlerini yazamadýðým için yanýnýzda fedakâr kardeþlerime birer birer selâm ve selâmetlerine dua ederim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk, Sebatkâr ve Vefadar Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için deðil, belki þirket-i maneviye-i duaiyenizden daha ziyade istifadem için ve sizin de daha ziyade itidal-i dem ve ihtiyat ve sabýr ve tahammül ve þiddetle tesanüdünüzü muhafaza için bir halimi beyan ediyorum ki: Burada bir günde çektiðim sýkýntý ve azabý, Eskiþehir'de bir ayda çekmezdim. Dehþetli masonlar, insafsýz bir masonu bana musallat eylemiþler, tâ hiddetimden ve iþkencelerine karþý "Artýk yeter" dememden bir bahane bulup, zalîmane tecavüzlerine bir sebeb göstererek yalanlarýný gizlesinler. Ben, hârika bir ihsan-ý Ýlahî eseri olarak þâkirane sabrediyorum ve etmeðe de karar verdim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 310)</p><p> </p><p>
   Madem biz kadere teslim olup, bu sýkýntýlarý خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا sýrrýyla ziyade sevab kazanmak cihetiyle manevî bir nimet biliyoruz; madem geçici, dünyevî musibetlerin sonlarý ekseriyetle ferahlý ve hayýrlý oluyor; ve madem hakkalyakîn derecesinde yakînî bir kat'î kanaatýmýz var ki: Biz öyle bir hakikata hayatýmýzý vakfetmiþiz ki, güneþten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi þirindir. Elbette biz bu sýkýntýlý haller ile müftehirane, müteþekkirane bir mücahede-i maneviye yapýyoruz diye þekva etmemek lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþlerim! Evvel âhir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza; enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattýr.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bu müddeiumumun iddianamesinden anlaþýldý ki; hükûmetin bazý erkânýný iðfal edip aleyhimize sevkeden gizli zýndýklarýn plânlarý akîm kalýp yalan çýktý; þimdi bahane olarak cem'iyetçilik ve komitecilik isnadýyla yalanlarýný setre çalýþýyorlar ve bunun bir eseri olarak benimle kimseyi temas ettirmiyorlar. Güya temas eden birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sýkýntý verdirmekle kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar. Hususan ben, itiraznamenin âhirinde, bu gelen fýkrayý diyecektim, fakat bir fikir mani oldu. Fýkra þudur:</p><p> </p><p>
   Evet biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki; her asýrda üçyüz milyon dâhil mensublarý var ve her gün beþ defa o mukaddes cem'iyetin prensipleriyle kemal-i hürmetle alâkalarýný ve hizmetlerini gösteriyorlar ve  اِنَّمَا اْلمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kudsî proðramýyla birbirinin yardýmýna dualarýyla ve manevî kazançlarýyla koþuyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýþte biz, bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efradýndanýz ve hususî vazifemiz de Kur'anýn îmanî hakikatlarýný tahkikî bir surette ehl-i îmana bildirip onlarý ve kendimizi idam-ý ebedîden ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 311)</p><p> </p><p>
 daimî haps-i münferidden kurtarmaktýr. Sair dünyevî ve siyasî ve entrikalý cem'iyet ve komitelerle münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ben bu fecirde herbirinize karþý tam bir acýmak hissettim. Birden Hastalar Risalesi hatýra geldi, teselli verdi.</p><p> </p><p>
   Evet, bu musibet dahi içtimaî bir nevi hastalýktýr. O risaledeki ekser îmanî devalar, bunda da vardýrlar. Hususan Erzurum'daki mübarek hastaya söylediðim gibi, bu saatten evvel bütün musibet zamanýnýn elemi gitmiþ; hem sevabý, hem hayrý, hem dünyevî ve uhrevî ve îmanî ve Kur'anî faideleri kalmýþ. Demek o geçici birtek musibet, daimî ve müteaddid nimetlere inkýlab etmiþ. Gelecek zaman ise þimdilik yok olmasýndan, onda devam edecek musibetin þimdilik elemi yok. Tevehhüm ile yoktan elem almak, rahmet ve kader-i Ýlahiyeye itimadsýzlýktýr.</p><p> </p><p>
   Sâniyen: Þimdi zemin yüzünde ekser beþer; maddî ve manevî kalben, ruhen, fikren musibetlerle giriftardýr. Bizim musibetimiz, onlara nisbeten hem gayet hafiftir, hem kârlýdýr. Hem kalb, hem ruh için; hem îman, hem selâmet ve sýhhat lezzetleri var.</p><p> </p><p>
   Sâlisen: Bu fýrtýnalarda buraya girmeseydik, vehham memurlarýn temasýnda bu hafif musibet aðýrlaþmýþ olacaktý ve onlara karþý tasannu ve dalkavukluk etmek belasý olacaktý.</p><p> </p><p>
   Râbian: Bu iþsiz ve muzaaf maddî ve manevî kýþta, Medreset-üz Zehra'nýn bir dershanesi olan bu Medrese-i Yusufiyede, öz kardeþten daha müþfik çok hakikî dostlarýný ve mürþid gibi uhrevî kardeþleri gayet ucuz ve az masrafla görmek, ziyaret etmek ve onlarýn hususî meziyetlerinden istifade etmek ve þeffaf þeylerde sirayet eden nur ve nuranî gibi hasenelerinden, manevî yardýmlarýndan, ferahlarýndan, tesellilerinden kuvvet almak cihetinde bu musibet þeklini deðiþtirir, bir nevi inayet perdesi hükmüne geçer. Evet bu gizli inayetin bir latif zarafetidir ki, bütün buraya gelen Risâle-i Nur talebelerine "Hocalar" namý verilmiþ. Herkes lisanýnda "Hocalar.. hocalar" diye hürmetle yâdediyorlar. Bu zarafet içinde latif bir iþaret var ki; bu hapis medreseye döndüðü gibi, Risâle-i Nur þakirdleri dahi birer müderris, muallim ve sair hapishaneler de bu hocalarýn sayesinde inþâallah birer mekteb hükmüne geçeceklerdir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 312)</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bunun gibi teselliye dair evvelce yazýlan küçük mektublar arasýra okunsa ve Meyve'nin hususan âhirleri beraber mütalaa edilse ve hatýra gelen Risâle-i Nur'un mes'eleleri müzakere olsa, inþâallah talebe-i ulûmun þerefini kazandýrýr. Ýmam-ý Þafiî (K.S.) gibi büyük zâtlar, "Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi ibadet sayýlýr" diye ziyade ehemmiyet vermiþler. Böyle medresesiz bir zamanda, böyle azab yerlerde, böyle yüksek talebelik yüzünden yüz sýkýntý da olsa aldýrmamalý veyahut خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا  deyip o meþakkatler yüzünden ferahla gülmeliyiz. Amma fakir arkadaþlarýn çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise; musibette kendinden ziyade musibetliye ve nimette daha noksaniyetliye bakmak kaide-i Kur'aniye ve îmaniye ve Nuriyeye binaen, yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattýrlar. Þekvaya hiç haklarý olmadýðý gibi, seksen derece bir þükür üstüne haktýr. Hem burada kýsmetimizi almak, yemek; kader-i Ýlahî tayin etmiþti. Adalet-i rahmet bizi toplattýrdý, çoluk çocuk Rezzak-ý Hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasýlki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek. Madem hakikat budur,  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ deyip teslim ile þükretmeliyiz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ben gerçi sizinle suretâ görüþemiyorum, fakat sizin yakýnýnýzda ve beraber bir binada bulunduðumdan çok bahtiyarým ve müteþekkirim ve ihtiyarým olmadan bazan lüzumlu tedbirler ihtar edilir. Ezcümle birisi: Yanýmdaki koðuþa masonlar tarafýndan hem yalancý, hem casus bir mahbus gönderilmiþ. Tahrip kolay olmasýndan hususan böyle haylaz gençlerde o herif bana çok sýkýntý vermesi ve o gençleri ifsad etmesi ile bildim ki: Sizlerin irþad ve ýslahlarýnýza karþý, zýndýka ifsada ve ahlâklarý bozmaða çalýþýyor. Bu vaziyete karþý gayet ihtiyat ve mümkün olduðu kadar eski mahbuslardan gücenmemek ve gücendirmemek ve ikiliðe meydan vermemek ve itidal-i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduðu derecede bizim arkadaþlar uhuvvetlerini ve tesanüdlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk-i enaniyetle takviye etmek gayet lâzým ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 313)</p><p> </p><p>
zarurîdir. Dünya iþleriyle meþgul olmak beni incitiyor, sizin dirayetinize itimad edip zaruret olmadan bakamýyorum.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Her ihtimale karþý bu sabah ihtar edilen bir mes'eleyi beyan etmek lâzým geldi. Bizim, Kur'andan aldýðýmýz hakikatlar; güneþ, gündüz gibi þek ve þüphe ve tereddüdü kaldýrmadýðýný yirmi seneden beri "Acaba zýndýk feylesoflar buna karþý ne diyecekler ve dayandýklarý nedir?" diye nefsim ve þeytaným çok araþtýrdýlar. Hiçbir köþede bir kusur bulamadýklarýndan sustular. Zannederim, çok hassas ve iþ içinde bulunan nefis ve þeytanýmý susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur. Madem biz böyle sarsýlmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiat takdir edilmez derecede kýymetdar ve bütün dünyasý ve caný ve cananý pahasýna verilse yine ucuz düþen bir hakikatýn uðrunda ve yolunda çalýþýyoruz; elbette bütün musibetlere ve sýkýntýlara ve düþmanlara kemal-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. Hem belki karþýmýza aldanmýþ veya aldatýlmýþ bazý hocalar ve þeyhler ve zâhirde müttakîler çýkartýlýr. Bunlara karþý vahdetimizi, tesanüdümüzü muhafaza edip onlar ile uðraþmamak lâzýmdýr, münakaþa etmemek gerektir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bize karþý bu geniþ ve ehemmiyetli hücum ve tecavüzün hakikî sebebi Beþinci Þua olmadýðýný, belki Hizb-ün Nurî ve Miftah-ül Îmân, Hüccet-ül Baliða olduðunu bu fecirde bir ihtar-ý manevî ile hissettim. Dikkatle Hizb-i Nurî'yi kýsmen okudum, Miftah'ý da düþündüm, bildim ki: Zýndýklar, küfr-ü mutlak mesleðini bu iki keskin elmas kýlýnçlarýn darbelerine karþý muhafaza edemediklerinden, bir parça az siyasetle münasebeti bulunan Beþinci Þua'ý zâhirî bir sebeb gösterdiler, hükûmeti iðfal edip aleyhimize sevkettiler. Aynen bu ihtar ile beraber hatýra geldi ki: "Bir kýsým zaîf kardeþlerimiz muvakkaten vazgeçseler, belki kendileri bu beladan kurtarýlýr." diye izin vermek istedim. Birden ihtar edildi ki: Bu derece alâkasý devam eden ve iki defa bu imtihana giren ve mukabilinde bu kadar zahmet çektikten sonra faidesiz, zararlý kalben vazgeçmek deðil, belki yalnýz onlarý aldatmak için sýrf zâhirî bir içtinab gösterebilir. Yoksa hem kendine, hem bizlere, hem kudsî mesleðimize zararý dokunur, cezasý olarak aksi maksadýyla tokat yer.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 314)</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Sair yerlere nisbeten en sýkýntýlý ve en soðuk olan bu hapsin zahmet ve meþakkatýný çeken, elbette bu hapsin sebebinde derecesine göre bir kaçýnmak meyli olacak. Fakat onun zâhirî sebebi olan Risâle-i Nur'un o zahmet çekenlere kazandýrdýðý îman-ý tahkikî ve îman-ý tahkikî ile hüsn-ü hatime ve þirket-i maneviye ile yüzer adam kadar a'mal-i sâliha o acý zahmeti tatlý bir rahmete çevirdiðinden, bu iki neticenin fiatý, sarsýlmaz bir sadakat ve sebatkârlýktýr. Onun için, piþman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasarattýr. Þakirdlerin dünya ile alâkasý olmayan veya pek az bulunanlarý için bu hapis daha hayýrlýdýr, bir cihette hürriyet yeridir. Ve alâkasý bulunan ve idaresi yerinde olanlara, sarfedilen paralarý muzaaf sadakalara ve geçirilen ömür saatleri muzaaf ibadetlere çevirmesinden, þekva yerine þükür etmeleri iktiza ediyor. Ve fakir ve zaîf kýsmý ise; zâten hapsin haricinde onlara faidesiz sevablar, mes'uliyetli meþakkat verdiðinden, bu hayýrlý, çok sevablý, mes'uliyetsiz ve arkadaþlarýnýn mütekabil tesellileriyle hafifleþen meþakkat, onlar için medar-ý þükrandýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Kastamonu'da ehl-i takva bir zât, þekva tarzýnda dedi: "Ben sukut etmiþim. Eski halimi ve zevkleri ve nurlarý kaybetmiþim." Ben de dedim: Belki terakki etmiþsin ki, nefsi okþayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattýran ve hodbinlik hissini veren zevkleri, keþifleri geri býrakýp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk-i enaniyet ve fâni zevkleri aramamak ile uçmuþsun. Evet bir ehemmiyetli ihsan-ý Ýlahî; ihsanýný, enaniyetini býrakmayana ihsas etmemektir.. tâ ucb ve gurura girmesin.</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim! Bu hakikata binaen, bu adam gibi düþünen veya hüsn-ü zannýn verdiði parlak makamlarý nazara alan zâtlar, sizlere bakýp içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlýk kisvesiyle görünen þakirdleri âdi, âmi adamlar görür ve der: "Bunlar mý hakikat kahramanlarý ve dünyaya karþý meydan okuyan? Heyhat! Bunlar nerede, evliyalarý bu zamanda âciz býrakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede?" diyerek dost ise inkisar-ý hayale uðrar, muarýz ise kendi muhalefetini haklý bulur.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 315)</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarýmda firdevs meyveleri gibi hoþtur, kýymetlidir. Benim sizler hakkýnda büyük ümidlerimi ve davalarýmý tasdik ve tahkik ettiði gibi, tesanüdün kuvvetini pek güzel gösterdi. O mübarek kalemler birleþtikçe, üç-dört eliflerin birleþmesi gibi üç-dört yüz kýymetini bu kadar aðýr tazyikat altýnda izhar eyledi. Ve bu müþevveþ þerait içinde vahdetinizi muhafaza eden halet-i ruhiye, dünkü davamý isbat ediyor. Evet -temsilde hata yok- nasýlki büyük bir veli, küçük bir ashab kadar hizmet-i Ýslâmiyede Ehl-i Sünnetçe mevki almadýðý gibi, aynen öyle de: "Bu zamanda hizmet-i îmaniyede hazz-ý nefsini býrakýp ve mahviyet ile tesanüd ve ittihadý muhafaza eden bir hâlis kardeþimiz, bir veliden ziyade mevki alýyor." diye kanaatým gelmiþ ve siz daima bu kanaatýmý takviye ediyorsunuz. Cenab-ý Hak, sizlerden ebediyen razý olsun, âmîn!</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Meyve Risalesi çok ehemmiyetli ve çok kýymetlidir. Ümid ederim, bir zaman büyük fütuhat yapacak. Sizler tam kýymetini anlamýþsýnýz ki, bu dershaneyi derssiz býrakmadýnýz. Ben kendi hesabýma derim: Bu kadar zahmet ve masrafýmýzýn meyvesi; yalnýz bu risale ve Müdafaa Risalesi ve sizler ile beraber bir yerde bulunmak dahi olsa; o masraf, o zahmeti hiçe indirir ve bu musibetin on mislini de çeksem yine ucuz düþer.</p><p> </p><p>
   Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sýký ve sýkýntýlý hapiste kat'î kanaatým gelmiþ ki: Risâle-i Nur ile kýraeten ve kitabeten iþtigal, sýkýntýyý çok hafifleþtirir, ferah verir. Meþgul olmadýðým zaman o musibet tezauf edip lüzumsuz þeylerle beni müteessir eder. Bazý esbaba binaen, ben en ziyade Hüsrev'i ve Hâfýz Ali, Tahirî'yi (R.H.) sýkýntýda tahmin ettiðim halde, en ziyade temkin ve teslim ve rahat-ý kalb, onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. "Acaba neden?" der idim. Þimdi anladým ki; onlar hakikî vazifelerini yapýyorlar, malayani þeylerle iþtigal etmediklerinden ve kaza ve kaderin vazifelerine karýþmadýklarýndan ve enaniyetten gelen hodfüruþluk ve tenkid ve telaþ etmediklerinden, temkinleriyle ve metanet ve itminan-ý kalbleriyle Risâle-i Nur þakirdlerinin yüzlerini ak ettiler, zýndýkaya karþý Risâle-i Nur'un manevî kuvvetini gösterdiler. Cenab-ý Hak, onlardaki nihayet tevazu ve mahviyette</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 316)</p><p> </p><p>
tam izzet ve kahramanlýk seciyesini umum kardeþlerimize teþmil ettirsin, âmîn!</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Gaflet ve dünyaperestlikten çýkan dehþetli bir enaniyet, bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl-i hakikat, -hattâ meþru bir tarzda dahi olsa- enaniyetten, hodfüruþluktan vazgeçmeleri lâzým olduðundan, Risâle-i Nur'un hakikî þakirdleri, buz parçasý olan enaniyetlerini þahs-ý manevîde ve havz-ý müþterekte erittiklerinden, inþâallah bu fýrtýnada sarsýlmayacaklar. Evet, münafýklarýn ehemmiyetli ve tecrübeli bir plâný; böyle herbiri birer zabit, birer hâkim hükmündeki eþhasý müþterek bir mes'elede böyle kaçýnmak ve birbirini tenkid etmek asabiyetini veren sýkýntýlý yerlerde toplattýrýr, boðuþturur, manevî kuvvetlerini daðýttýrýr. Sonra kuvvetini kaybedenleri kolayca tokatlar, vurur. Risâle-i Nur þakirdleri, hýllet ve uhuvvet ve fena fi-l ihvan mesleðinde gittiklerinden, inþâallah bu tecrübeli ve münafýkane plâný da akîm býrakacaklar.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Eski zamanda bir þeyhin müridleri pek çok olmasýndan, o memleketin hükûmeti siyasetçe telaþ edip onun cemaatini daðýtmak istemiþ. O zât, hükûmete demiþ: "Benim yalnýz bir buçuk müridim var, baþka yok. Ýsterseniz tecrübe edeceðiz." O zât bir yerde çadýr kurdu, kendi binler müridlerini oraya toplattý. O da emretti: "Ben bir imtihan yapacaðým. Her kim benim müridim ise ve emri kabul etse, Cennet'e gidecek." Çadýra birer birer çaðýrdý. Gizli bir koyun kesti; güya has bir müridini kesti, Cennet'e gönderdi. O kaný gören binler müridler daha hiç biri þeyhi dinlemedi, inkâra baþladýlar. Yalnýz bir adam dedi: "Baþým feda olsun." Yanýna gitti. Sonra bir kadýn dahi gitti, baþkalar daðýldýlar. O zât hükûmet adamlarýna dedi: "Ýþte benim bir buçuk müridim bulunduðunu gördünüz."</p><p> </p><p>
   Cenab-ý Hakk'a yüzbinler þükürler olsun ki; Risâle-i Nur, Eskiþehir imtihan ve mahkemesinde, þakirdlerinden yalnýz bir buçuk kaybetti. O eski þeyhin aksine olarak Isparta ve civar kahramanlarýnýn himmetiyle o zayi' olan bir buçuk adam yerine onbin ilâve oldu. Ýnþâallah, bu imtihanda dahi hem þark, hem garbýn kahramanlarýnýn himmetleriyle, çoklarý kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 317)</p><p> </p><p>
   Bir zaman, müslim olmayan bir zât, tarîkattan hilafet almak için bir çare bulmuþ ve irþada baþlamýþ. Terbiyesindeki müridleri terakkiye baþlarken, birisi keþfen mürþidlerini gayet sukutta görmüþ. O zât ise ferasetiyle bildi, o müridine dedi: "Ýþte beni anladýn." O da dedi: "Madem senin irþadýn ile bu makamý buldum, seni bundan sonra daha ziyade baþýmda tutacaðým." diye Cenab-ý Hakk'a yalvarmýþ, o bîçare þeyhini kurtarmýþ; birdenbire terakki edip bütün müridlerinden geçmiþ, yine onlara mürþid-i hakikî kalmýþ. Demek bazan bir mürid, þeyhinin þeyhi oluyor. Ve asýl hüner, kardeþini fena gördüðü vakit onu terketmek deðil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleþtirip ýslahýna çalýþmak, ehl-i sadakatýn þe'nidir. Münafýklar, böyle vaziyetlerde kardeþlerin tesanüdünü ve birbirine karþý hüsn-ü zanlarýný bozmak için derler: "Ýþte o kadar ehemmiyet verdiðin zâtlar; âdi, âciz insanlardýr." Her ne ise, musibette gerçi çok zararýmýz var, fakat umum âlem-i Ýslâmý alâkadar edecek bir keyfiyet, bir vaziyet olmasýndan pek çok ucuz olarak pek büyük kýymeti var. Buna benzer vukua gelen hâdiseler, ya siyaset-i diniye veya baþka sebebler ile umum âlem-i Ýslâm namýna olamadýlar.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Eski Said'in matbu' "Lemaat" baþýndaki acib imzasý az taðyir ile þimdiki halime ve yetmiþinci sene-i ömrüme tam muvafýk gelmesi cihetiyle yazdým. Münasib görseniz hem müdafaatýn, hem Meyve'nin, hem küçük mektublarýn âhirinde imza yerinde yazarsýnýz. Ýþte o garib imza, gelen üçbuçuk satýrdýr:</p><p> </p><p>
Eddâi</p><p> </p><p>
   Yýkýlmýþ bir mezarým ki, yýðýlmýþtýr içinde Said'den altmýþ dokuz emvat bâ-âsam (*) âlâma</p><p> </p><p>
.</p><p> </p><p>
   Yetmiþinci olmuþtur, mezara bir mezar taþý, beraber aðlýyor hüsran-ý Ýslâm'a</p><p> </p><p>
   Ümidim var ki, istikbal semavatý zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i Ýslâma</p><p> </p><p>
   Zira yemin-i yümn-i îmandýr; verir emn-ü eman ü emniyeti enâma.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
___________________________</p><p> </p><p>
   (*) Günahlar demek</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 318)</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Sizin tesânüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiðimin sebebi yalnýz bize ve Risâle-i Nur'a menfaati için deðil, belki tahkikî îmanýn dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsýlmayan bir cemaatin kat'î bulduklarý bir hakikata dayanmaða pek çok muhtaç bulunan avam-ý ehl-i îman için dalalet cereyanlarýna karþý yýlmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci', bir mürþid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiç bir þeye feda edilmez, ehl-i dalalete baþýný eðmez, maðlub olmaz diye kuvve-i maneviyesi ve îmaný kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.</p><p> </p><p>
                                                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                                                      </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ey adliye efendileri! Size kat'î   haber veriyorum ki; buradaki zâtlarýn, bizimle ve Risâle-i Nurla münâsebeti olmýyan veya az bulunan veya inkâr edenlerden baþka, istediðiniz kadar hakikî kardeþlerim ve hakikat yolunda hakikatlý arkadaþlarým var. Bizler, Risâle-i Nur'un keþfiyat-ý kat'iyyesiyle, iki kere iki dört eder derecesinde sarsýlmaz bir kanâatla bilmiþiz ki; ölüm, bizim için sýrr-ý Kur'an'la îdam-ý ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiþ; ve bize muhâlif ve dalâlete gidenler için o kat'î ölüm, ya îdam-ý ebedîdir  -eðer âhirete kat'î îmaný yoksa-  veya ebedî ve karanlýklý haps-i münferiddir -eðer âhirete inansa ve sefâhet ve dalâlette gitmiþse-. «Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mý ki, bu ona âlet olsun?» Sizden soruyorum. Mâdem yoktur ve olamaz, neden bizimle uðraþýyorsunuz? Biz en aðýr cezanýza karþý, kendimize âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alýyoruz diye kemâl-i metânetle bekliyoruz. Fakat bizi reddedip dalâlet hesabýna mahkûm edenler! Sizi, gördüðümüz gibi îdam-ý ebedî ile, haps-i münferidle mahkûm ve pek yakýn bir zamanda o dehþetli cezayý çekeceklerini müþâhede  derecesinde biliy‎oruz ve görüyoruz. Onlara, insâniyet damariyle cidden acýyoruz. Bunu kati isbat etmeye ve en mütemerrridleri dahi ilzam etmeye hazýrým. Deðil vukufsuz, garazkâr, mâneviyatta behresiz ehl-i vukufa karþý, belki en büyük âlim ve feylesoflarýnýza karþý gündüz gibi </p><p> </p><p>
sh  » (S: 319)</p><p> </p><p>
isbat etmezsem, her cezaya razýyým. Ýþte yalnýz bir nümune olarak iki cuma gününde mahbuslar için te'lif edilen ve Risâle-i Nur'un umdelerini ve hulâsa ve esaslarýný beyân ederek Risâle-i Nurun bir müdâfaanâmesi hükmüne geçen «Meyve Risâlesi»ni ibraz ediyorum. Ve Ankara makamatýna vermek için yeni harflerle yazdýrmaða müþkilâtlar içinde gizli çalýþýyoruz. Ýþte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz. Eðer kalbiniz (nefsinize karýþmam) beni tasdik etmezlerse, bana þimdiki tecrîd-i mutlakým içinde her hakaret ve iþkenceyi de yapsanýz sükût edeceðim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Elhâsýl: Ya Risâle-i Nuru tam serbest býrakýnýz veyahud bu kuvvetli ve zedelenmez hakikatý elinizden gelirse kýrýnýz. Ben þimdiye kadar sizi ve dünyanýzý düþünmüyordum ve düþünmeyecektim. Fakat mecbur ettiniz; belki de sizi îkaz etmek lâzýmdý ki, kader-i Ýlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   مَنْ اَمَنَ بِا لْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَر     düstur-u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sýkýntýnýzý sabýr ile karþýlayacaðýz diye azmettik.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Mahkemede son sözüm: Efendiler! اok emâreler ile kat'î kanâatým gelmiþ ki; hükûmet hesabýna, hissiyât-ý dîniyeyi âlet ederek emniyet-i dahiliyeyi ihlâl etmek için bize hücum edilmiyor; belki bu yalancý perde altýnda zýndýka hesabýna bizim îmanýmýz için ve îmana ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiðine çok hüccetlerden bir hücceti þudur ki: Yirmi sene zarfýnda Risâle-i Nur'un yirmi bin nüshalarýný ve parçalarýný yirmi bin adamlar okuyup kabûl ettikleri halde, Risâle-i Nur'un þâkirdleri tarafýndan emniyetin ihlâline dâir hiçbir vukuat olmamýþ, hükûmet kaydetmemiþ ve iki mahkeme bulmamýþ. Halbuki böyle kesretli propaganda, yirmi günde vukuatlar ile kendini gösterecekti. Demek hürriyet-i vicdan prensibine zýd olarak bütün dindar nasihatçýlara þâmil lâstikli bir kanunun yüz altmýþ üçüncü maddesi, sahte bir maskedir. Zýndýklar onunla  hükûmeti iðvâ ederek ve adliyeyi þaþýrtýp bizi herhalde ezmek istiyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Mâdem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dînini dünyaya satan  ve küfr-ü mutlaka düþen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse, yapýnýz. Dünyanýz baþýnýzý yesin ve yiyecek. Yüzer milyon kahraman baþlar fedâ olduklarý bir kudsî hakikata, baþýmýz dahi fedâ olsun. Her cezanýza ve îdamýnýza hazýrýz. Hapsin harici, bu vaziyette yüz derece dahilinden daha fenadýr. Ýstabdat-ý mutlak altýn-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh » (S: 320)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
da hiçbir hürriyet -ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdan, ne hürriyet-i dîniye- olmamasýndan, ehl-i nâmus ve diyânet ve tarafdar-ý hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten baþka bir çâre kalmaz. Biz de,</p><p> </p><p>
 اِنَّا لِلَّهِ وَاِنَّآ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ</p><p> </p><p>
 diyerek Rabbimize dayanýyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'a âit dâva ve itiraz, cüz'î bir hâdise ve þahsî bir mes'ele deðil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddî alâkadar edecek ve dolayýsiyle Âlem-i Ýslâmýn nazar-ý dikkatini ehemmiyetli bir surette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir. Evet, Risâle-i Nur'a perde altýnda hücum eden, ecnebi parmaðiyle bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i Ýslâmýn teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kýrmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliðe âlet ederek perde altýnda küfr-ü mutlaký yerleþtirenlerdir ki, hükûmeti iðfal ve adliyeyi iki defadýr þaþýrtýp ve der: «Risâle-i Nur Þâkirdleri dîni siyâsete âlet eder, emniyete zarar ihtimâli var.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hey bedbahtlar! Risâle-i Nurun gerçi siyasetle alâkasý yoktur, fakat küfr-ü mutlaký kýrdýðý için, küfr-ü mutlakýn altý olan anarþiliði ve üstü olan istibdad-ý mutlaký esasiyle bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyiþi, hürriyeti, adâleti te'mîn ettiðine yüzer hüccetlerinden birisi, bu müdâfaanâmesi hükmündeki «Meyve Risâlesi»dir. Bu risâleyi, âlî bir hey'et-i ilmiye ve içtimaiye tedkik etsinler. Eðer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve iþkenceli îdama râzýyým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                                   Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                       * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Sakýn sakýn münakaþa etmeyiniz, casus kulaklar istifade ederler. Haklý olsa, haksýz olsa bu halimizde münakaþa eden haksýzdýr. Bir dirhem hakký varsa, münakaþa ile bin dirhem bizlere zararý dokunabilir. Bir zaman Eskiþehir hapsinde titiz kardeþlerime söylediðim bir hikâyeyi tekrar ediyorum: Eski harb-i umumîde Rusya'nýn þimalinde doksan zabitimiz ile beraber bir uzun koðuþta esir olarak bulunuyorduk. O zâtlarýn bana karþý haddimden çok ziyade teveccühleri bulunmasýndan, nasihatla gürültülere meydan vermezdim.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 321)</p><p> </p><p>
Fakat birden asabiyet ve sýkýntýdan gelen bir titizlik, þiddetli münakaþalara sebebiyet vermeye baþladý. Ben de üç-dört adama dedim: Siz nerede gürültü iþitseniz, gidiniz haksýza yardým ediniz. Onlar dahi öyle yaptýlar, zararlý münakaþalar kalktý. Benden sordular: "Neden bu haksýz tedbiri yaptýn?" Dedim: Haklý adam, insaflý olur; bir dirhem hakkýný, istirahat-ý umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksýz ise ekseriyetle enaniyetli olur, feda etmez, gürültü çoðalýr.</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim! Siz, küçük mektublar risalesinde medar-ý teselli ve sabýr ve tahammül için yazýlan parçalarý dikkatle ve tekrarla okuyunuz. Ben, en zaîfiniz ve bu sýkýntýlý musibetten en ziyade hissedarým. Çok þükür tahammül ediyorum ve bütün suçu bana yükleyenlerden hiç gücenmedim ve vahdet-i mes'ele itibariyle yalnýz kendini müdafaa ederek zýmnen cem'iyet ve suçu bize tahmil edenlerden dahi sýkýlmadým. Madem kardeþiz, beni bu sabýrda taklid etmenizi sizden rica ederim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim ve Bu Misafirhane-i Dünyada Arkadaþlarým!</p><p> </p><p>
   Ben bu gece Eski Said'in izzetli damarýyla, ellerimiz kelepçeli beraber mahkemeye süngülü neferat ile sevkimizi düþündüm. Þiddetli bir hiddet geldi. Birden kalbe ihtar edildi ki: Hiddet deðil, belki kemal-i iftiharla, þükür ve sevinçle bu vaziyeti karþýlamak lâzýmdýr. Çünki zîþuur ve hadd ü hesaba gelmeyen melek ve ruhanîlerin ve insanlardan ehl-i hakikatýn ve ashab-ý vicdanýn ve îman-ý tahkikî sahiblerinin nazarlarýnda, hak ve hakikat ve Kur'an ve îman yolunda bu asra meydan okuyan bir kahramanlar kafilesi suretinde görünüyorlar. Bunlarýn teveccühü ise rahmet-i Ýlahiyeyi ve kabul-ü Rabbaniyeyi gösteren bu yüksek takdir ve tahsinlerine karþý, mahdud bir kýsým serseri ve haylaz ve sefihlerin tahkirkârane nazarlarýnýn hiçbir ehemmiyeti olamaz. Hattâ bir gün hastalýk için araba ile gittiðim zaman, çok aðýrlýk hissettim. Ve sonra sizin gibi elim baðlý beraber gittiðim vakit, büyük bir inþirah ve manevî bir ferah hissettim. Demek o hal, bu sýrdan ileri gelmiþ.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 322)</p><p> </p><p>
   Çok defa söylediðim gibi yine tekrar ediyorum ki; tarihte Risâle-i Nur þakirdleri gibi hak yolunda pek çok hizmet eden ve pek çok sevab kazanan ve pek az zahmet çeken görülmüyor. Biz ne kadar meþakkat çeksek, yine ucuzdur.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil deðildi:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Kader-i Ýlahî kýsmetimizin bir kýsmýný buradan bize yedirmek için her halde gelecek idik. En hayýrlýsý bu tarzdýr.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak imkâný bulmadýk. Ben hissetmiþtim, fakat çare yoktu. Bîçare merhum Þeyh Abdülhakîm, Þeyh Abdülbâki kurtulamadýlar. Demek bu musibette biz birbirimizden þekva etmek; hem haksýz, hem manasýz, hem zararlý, hem Risâle-i Nur'dan bir nevi küsmektir. Sakýn sakýn, has rükünlerin gösterdikleri faaliyeti bu musibete bir sebeb görüp onlardan gücenmek ise, Risâle-i Nur'dan çekilmek ve hakaik-i îmaniyeyi öðrenmeden piþman olmaktýr. Bu ise, maddî musibetten daha büyük bir manevî musibettir. Ben kasem ile temin ederim ki: Sizin herbirinizden yirmi-otuz derece ziyade bu musibette hissedar olduðum halde, niyet-i hâlise ile faaliyet göstermelerinden, ihtiyatsýzlýðý yüzünden gelen bu musibet on defa daha fazla olsa da yine onlardan gücenmem. Hem geçmiþ þeylere itiraz etmek manasýzdýr. Çünki tamiri kabil deðil.</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim! Merak musibeti ikileþtirir, maddî musibeti kalbde de yerleþtirmek için bir kök olur; hem kadere karþý bir nevi itiraz ve tenkidi ve rahmete karþý bir nevi ittihamý iþmam eder. Madem her þeyde bir güzellik ciheti var ve rahmetin bir cilvesi var ve kader adalet ve hikmetle iþ görür; elbette bu zamanda umum âlem-i Ýslâmý alâkadar edecek bir kudsî vazife yüzünden hafif bir zahmete ehemmiyet vermemekle mükellefiz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 323)</p><p> </p><p>
   (Cüz'î ve Lüzumsuz Bir Âdihalimi Size Yazmak Ýcab Etti.)</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim! Benim kat'î kanaatým geldi ki; nazar, beni þiddetle müteessir ve hasta eder. Çok defa tecrübe ettim. Ben ruh u canla size her vaziyette arkadaþ olmak istiyorum, fakat</p><p> </p><p>
النَّظَرُ يُدْخِلُ الْجَمَلَ الْقِدْرَ وَ الرَّجُلَ الْقَبْرَ meþhur kaide ile nazar beni vurur. Çünki bana bakan, ya þiddetli adavetle veya takdir ile nazar eder. Bu iki nazar dahi bazý insanlarýn bir hasiyet-i isabet sýrrýyla bakmasýnda bulunur. Bunun için, mümkin olsa, mecbur etmezlerse sizin ile beraber mahkemeye her vakit gelmemek niyet ettim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bu fecirde, birden bir fýkra ihtar edildi. Evet ben de Hüsrev'in zelzele hakkýnda tafsilen yazdýðý keramet-i Nuriyeyi tasdik ederim ve kanaatým da o merkezdedir. Çünki Risâle-i Nur ve þakirdlerine dört defa þiddetli taarruzlarýn ayný zamanýnda dört defa dehþetli zelzelenin hücumu tam tamýna tevafuklarý tesadüfî olmadýðý gibi; Risâle-i Nur'un iki merkez-i intiþarý olan Isparta ve Kastamonu'nun sair yerlere nisbeten âfâttan mahfuz kalmalarý ve Sûre-i Ve'l-Asr iþaretiyle, âhirzamanýn en büyük bir hasaret-i insaniyesi olan bu ikinci harb-i umumîden çare-i necat ise îman ve amel-i sâlih olmasýndan, Risâle-i Nur'un Anadolu'nun her tarafýnda îman-ý tahkikîyi neþri zamanýna Anadolu'nun fevkalâde olarak bu hasaret-i azîme-i harbiyeden kurtulmasý tam tamýna tevafuku dahi tesadüfî olamaz. Hem Risâle-i Nur'un hizmetine zarar veren veya hizmette kusur edenlere ayný zamanýnda gelen þefkat veya hiddet tokatlarýnýn yüzer vukuatlarý tam tamýna tevafuklarý tesadüfî olmadýðý gibi, Risâle-i Nur'a hüsn-ü hizmet edenlerin hemen hemen bilâistisna maiþetinde vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin binler hâdiseleri dahi tesadüfî olamaz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 324)</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَرَهُ اللّهُ ve عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sýrrýyla, Risâle-i Nur'un en mahrem parçalarý, en nâmahremlerin ellerine geçmek ve en mütekebbirlerin baþlarýna vurmak ve en baþtakilerin yanlýþlarýný göstermek için "sýrran tenevveret" perdesinden çýktý. Þimdiye kadar mes'ele küçültülmek isteniliyordu. Fakat nasýlsa bildiler ki; mes'ele pek büyüktür ve ehemmiyetle celb-i dikkat ise Risâle-i Nur'un parlak fütuhatýna ve düþmanlarýna da hayretle kendini okutmasýna yol açar. Hattâ Eskiþehir Mahkemesindeki çok mütemerridleri ve mütehayyirleri ve muhtaçlarý tenvir edip kurtardý, o zahmetimizi rahmete çevirdi. Ýnþâallah bu defa daha geniþ bir sahada, daha çok mahkemeler ve merkezlerde o kudsî hizmeti görecek. Evet Risâle-i Nur'un tarz-ý beyanýný gören, lâkayd kalamaz. Baþka eserler gibi yalnýz aklý ve kalbi deðil, belki nefsi de ve hissiyatý da müsahhar eder.</p><p> </p><p>
   Sizin tahliyeniz bu hakikata zarar vermez; fakat benim beraetim, zarardýr. Umum âlem-i Ýslâmý alâkadar eden bir hakikatýn hatýrý için deðil yalnýz dünya hayatýný, belki lüzum olsa uhrevî hayatýmý ve saadetimi dahi ehl-i îmanýn Risâle-i Nur ile saadetleri için feda etmeyi nefsim de kabul ediyor.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Burada baþý yazýlmayan zelzele hâdisesinin mâba'di Hüsrev'in mektubunda:</p><p> </p><p>
   Daha sonra baþka bir gazetede, tamamlayýcý ve hayret verici þu malûmatlarý gördüm: Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer beþer olarak toplanmýþlar, sessiz olarak, düþünceli gibi alýk alýk birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuþlar, sonra daðýlmýþlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel veya olduktan sonra bu hayvanlardan hiçbiri görülmemiþ; kasabalardan uzaklaþarak kýrlara gitmiþler. Bir garibi de þudur ki: Bu hayvanlar isyanýmýzdan mütevellid olan baþýmýza gelecek felâketleri lisan-ý halleriyle haber verdiklerini yazýyorlar da biz anlamýyoruz diyerek taaccüb ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýþte Bediüzzaman'ýn uzun senelerden beri "Zýndýklar Risâle-i Nur'a dokunmasýnlar ve þakirdlerine iliþmesinler. Eðer dokunurlarsa</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 325)</p><p> </p><p>
ve iliþirlerse yakýnýnda bekleyen felâketler, onlarý yüz defa piþman edecek." diye Risâle-i Nur ile haber verdiði yüzler hâdisat içinde iþte zelzele eliyle doðruluðunu imza ederek gelen dört hakikatlý felâket daha... Cenab-ý Hak bize ve Risâle-i Nur'a taarruz edenlerin kalblerine îman, baþlarýna hakikatý görecek akýl ihsan etsin. Bizi bu zindanlardan, onlarý da felâketlerden kurtarsýn, âmîn!</p><p> </p><p>
Hüsrev</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim ve Musibet Arkadaþlarým!</p><p> </p><p>
   Sizin içinizde mübarek âlimler ve âlicenab müdebbirler ve hâlis fedakâr þakirdler bulunmasýndan büyük bir itimad ile size güveniyordum ki; kuvvetli ve dessas ve kesretli düþmanlarýmýza karþý vahdetinizi ve tesanüdünüzü muhafaza edeceksiniz diye istirahat ederdim, sizin ile meþgul olmazdým. Birkaç noktayý beyan etmek lüzum oldu.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Tahliyeniz uzamamak için ben, Ankara'ya birþey gönderip müracaat etmeyecektim. Fakat mahkeme, mahrem ve gayr-ý mahrem risaleleri ve eski ve yeni mektublarý karýþtýrarak Ankara'ya gönderdiðinden, mecburiyetle buradaki ehl-i vukuf gibi mahrem risaleleri esas ederek oradaki ehl-i vukuf aleyhimize hükmetmemek için mahremlere, hususan "Beþinci Þua"ýn Süfyan ve Ýslâm Deccalý hakkýnda gayet kuvvetli cevab veren "Müdafaat Risalesi"ni ve felsefe-i tabiiyenin verdiði küfr-ü maðruraneyi ve îman aleyhinde cür'etkârane tecavüzünü kýran "Meyve Risalesi"ni o makamata göndermek zarurî ve lâzým idi.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nokta: Aziz Kardeþlerim! Sizin bu ehemmiyetli mektubunuzun cevabýný yazarken, benim elime ayný mektubu verdiler. "Ýkinci Nokta"ya baþladým, kaldý. Ýþte tamam ediyorum, dikkat ediniz. Eðer bu fikrin faidesiz avukatýnýz tarafýndan tervici varsa, her halde mahkûmiyetimize tarafdar olanlarýn bir tedbiridir ki; Ankara'daki ehl-i vukuf buradaki ehl-i vukuf gibi, neþrolunmayan mahrem ve hususan Beþinci Þua risalelerini esas edip, bütün Risâle-i Nur'a teþmil edip müsadere etmek ve "Beþinci Þua"ýn mes'elelerini, Risâle-i Nur'u okuyan bütün bîçare talebelerin dersleridir diye, onlarý benim suçumla tam baðlamak için dehþetli bir plândýr. Beni konuþmaktan men'etmek ve yazdýklarýmý müsadere ile Ankara'ya göndermemek fikriyle müdür ve müddeiumumî muavini müþkilat vermeleri kuvvetli bir emaredir ki; müdafaatýn cerhedilmez cevablarý yetiþmeden Ankara aleyhimize hüküm vermek içindir.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 326)</p><p> </p><p>
   Üçüncü Nokta: Zâten mes'eleyi uzatacak ehemmiyetli kitablarý ve evraklarý ve müdafaalarý dahi Ankara'ya göndereceðini, mahkeme reisi o gün söyledi. Elbette þimdi yetiþmiþ. Þimdi benim muntazam ve izahlý iki müdafaanamem gitse, belki mes'eleyi çabuk halleder, mes'ele uzanmaz, ta'cil eder, çabuk aile sahibleri kurtulurlar. Fakat ben ve benim gibi alâkasýzlar kurtulmaya deðil, belki hakaik-i îmaniyeyi mülhidlere, mürtedlere karþý müdafaa etmek için, en müsaid bir yer olan hapiste kalmak lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Nokta: Risâle-i Nur beraet etmezse ve benim müdafaatým nazara alýnmazsa; faidesiz, zâhirî inkârýnýz sizi kurtarmayacak. Vahdet-i mes'ele haysiyetiyle biz birbirimizle baðlanmýþýz; yalnýz münasebetleri pek az bulunan bir kýsým arkadaþlar kurtulabilirler. Eskiþehir Mahkemesi, bunu bilfiil gösterdi. Bir seneden beri, gayet dikkatle içimize casuslarý sokan ve safdil ve cür'etkâr talebelerin ifþaatýný zabteden ve bil'iltizam bizi periþan ve mesleðimizden piþman etmek için her vesileyi istimal eden, hattâ aleyhimize Þeyh Abdülhakîm'i sevkettikleri halde, onu ve Þeyh Abdülbâki'yi ve bana arasýra itiraz eden Þeyh Süleyman'ý bizim gibi periþan eden adamlara karþý inkârlarýnýz ve kaçmanýz, onlarýn kanaat-ý vicdaniye dedikleri düþüncelerinde beþ para etmez ve Eskiþehir'de dahi etmedi.</p><p> </p><p>
   Beþinci Nokta: Biz hem burada, hem Eskiþehir'de tecrübe ile kat'î anladýk ki: Biz, vahdet-i mes'ele cihetiyle tam bir tesanüde þiddetle muhtacýz. Sýkýntýdan gelen gücenmekler ve titizlikler ve itirazlar, bizim periþaniyetimizi ikileþtirir. Maatteessüf en ziyade güvendiðim ve itimad ettiðim, sizlerdiniz. Bazý hatýrýma bir telaþ geldiði vakit, Ýstanbul'dan gelen kâmil ve sýddýk hocalar ve Kastamonu Vilayetinde fevkalâde sadakat gösteren zâtlarý tahattur ile o endiþem zâil olurdu. Dikkat ediniz, küfr-ü mutlaký müdafaa eden gizli komite içinize parmak sokmasýn. Benim komþudaki koðuþa parmaðýný soktu, beni azab içinde býraktý. Þimdi siz, mabeyninizde münakaþasýz bir meþveret ediniz. Kararýnýzý kabul ederim. Fakat benim müdafaatým tâ Ankara'ya gitse ve medar-ý nazar olsa, buradaki mahkeme, kurtulmasý mümkün olanlar hakkýnda kararýný vermek ihtimalini; hem þimdi bizimle uðraþan ve Abdülbâki ve Abdülhakîm ve Hacý Süleyman'ý nefyeden ve Yeþil Þemsi'yi tahliyeden sonra burada durduran adamlar, elbette Hâfýz Mehmed ve Seyyid Þefik gibi salabet-i diniyeleri ile ve onlarýn ölmüþ reislerine ve suretine baþ eðmemesiyle ve ilhad ve bid'alara tarafdarlýklarýný göstermemesiyle beraber, serbest býrakmamak ihtimalini de; hem Risâle-i Nur'un tesettür perdesinden çýkýp gayet büyük ve umumî bir mes'-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 327)</p><p> </p><p>
elede kendi kendine merkezlerinde mübarezesi zamanýnda þakirdlerini arkasýnda bulmak ve kaçmamakla sarsýlmaz ve maðlub olmaz bir hakikata baðlandýklarýný mütereddid ve mütehayyir ehl-i îmana göstermesi gayet lüzumlu olduðunu dahi nazarýnýza ve meþveretinize alýnýz. Sakýn sakýn birbirinizin kusuruna bakmayýn; hiddet yerinde hürmet ediniz, itiraz yerinde yardým ediniz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk ve Sadýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ben birkaç gündür bir duamý deðiþtirdim. Þimdiye kadar bazan yüz defa tekrar ile وَاغْفِرْلَنَا veya وَفِّقْ gibi dualarda طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِقِينَ cümlesinden الصَّادِقِينَ kelimesini kaldýrdým; tâ ki ruhsatla amele kendini mecbur bilen ve sýkýntýnýn verdiði evham ve me'yusiyet cihetiyle zâhirî inkâr ve çekinmekle azimet ve sadakata muhalif hareket eden kardeþlerimiz o dualardan mahrum kalmasýnlar.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz kardeþim Hâfýz Ali!</p><p> </p><p>
   Hastalýðýna merak etme. Cenab-ý Hak þifa versin âmîn! Hapiste herbir saat ibadet oniki saat ibadet yerinde bulunmasýndan, çok kârlýsýn. Ýlâç istersen, bir kýsým dermanlar bende var, sana göndereyim. Zâten ortalýkta bir hafif hastalýk var. Ben mahkemeye gittiðim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardým etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olmasý ve ölmesi gibi hârika fedakârlýk gösteren zâtlar gibi, benim bir parça rahatsýzlýðýmý aldýn.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 328)</p><p> </p><p>
[Güzel ve tam yerinde bir ta'ziyename]</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Ben hem kendimi, hem sizi, hem Risâle-i Nur'u ta'ziye ve merhum Hâfýz Ali'yi ve Denizli Mezaristanýný tebrik ediyorum. "Meyve Risalesi"nin hakikatýný ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeþimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamýna çýkmak için, kabre cesedini býrakýp melekler gibi yýldýzlarda, âlem-i ervahta seyahata gitti ve tam vazifesini yapýp terhisle istirahata çekildi. Cenab-ý Erhamürrâhimîn, Risâle-i Nur'un bütün yazýlan ve okunan harfleri adedince defter-i a'maline hasenat yazdýrsýn. Âmîn! Ve onlarýn sayýsýnca onun ruhuna rahmetler yaðdýrsýn, âmîn! Ve kabrinde Kur'aný, Risâle-i Nur'u ona þirin ve enîs arkadaþ eylesin. Âmîn! Ve Nur fabrikasýna onun yerine on kahramaný ihsan edip çalýþtýrsýn. Âmîn! Âmîn! Âmîn! Siz dahi benim gibi dualarýnýzda onu yâdediniz. Bin lisan onun lisaný yerine istimal edip, o kaybettiði bir hayat ve bir dil yerinde manevî bin hayat kazandý diye rahmet-i Ýlahiyeden ümidvarýz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Cenab-ý Erhamürrâhimîn'e hadsiz þükür olsun ki; bu acib zamanda ve garib yerde, talebe-i ulûmun kýymetli þerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayý sizler vasýtasýyla bizlere de müyesser eyledi. Ehl-i keþf-il kuburun müþahedesiyle, müteaddid vakýatla, tahsil-i ulûm anýnda vefat eden bazý müþtak ve ciddî bir talebe-i ulûm, þehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meþgul görüyor. Hattâ meþhur bir ehl-i keþf-il kubur, vefat eden ve ilm-i Sarf ve Nahiv okuyan bir talebenin kabrinde, Münker, Nekir'e nasýl cevab verecek diye murakabe etmiþ ve müþahede edip iþitmiþ ki: Melek-i sual ondan sordu: مَنْ رَبُّكَ "Senin Rabbin kimdir?" dediði zaman o Nahiv dersiyle iþtigal ederken vefat eden talebe, o meleðin cevabýnda demiþ: " مَنْ mübtedadýr, رَبُّكَ onun haberidir." Nahiv ilmince cevab vermiþ, kendini medresede zannetmiþ. Ýþte bu</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 329)</p><p> </p><p>
 vakýaya muvafýk olarak ben merhum Hâfýz Ali'yi aynen hayattaki gibi Risâle-i Nur'la meþgul olarak en yüksek bir ilimde çalýþan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam þehidler mertebesinde ve tarz-ý hayatlarýnda biliyorum ve o kanaat ile ona ve onun gibi Mehmed Zühdü'ye ve Hâfýz Mehmed'e bazý dualarýmda derim: Ya Rabbi! Bunlarý kýyamete kadar Risâle-i Nur kisvesinde hakaik-i îmaniye ve esrar-ý Kur'aniye ile kemal-i ferah ve sevinçle meþgul eyle. Âmîn! Ýýnþaallah</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ben merhum Hâfýz Ali'yi unutamýyorum. Onun acýsý beni çok sarsýyor. Eski zamanlarda bazan böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardý. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eðer sizler gibi o sistemde zâtlar yapmasa idi; Kur'ana, Ýslâmiyete büyük bir zayiat olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe o acý gidiyor, bir inþirah geliyor. Medar-ý hayrettir ki; ben þimdi onun manevî, belki maddî hayatýyla âlem-i berzaha gitmesi cihetiyle, o âleme gitmek için bende bir iþtiyak zuhur etti ve ruhuma baþka bir perde açýldý. Nasýlki buradan Isparta'daki kardeþlerimize selâm gönderip muarefe, muhabere ile sohbet ediyoruz; aynen öyle de: Hâfýz Ali'nin tavattun ettiði âlem-i berzah; nazarýmda Isparta, Kastamonu gibi olmuþ. Hattâ bu gece, mesmuatýma göre buradan birisi oraya gönderilmiþ. On defadan ziyade teessüf ettim. Ne için Hâfýz Ali'ye onunla selâm göndermedim. Sonra ihtar edildi ki: Selâm göndermek için vasýtalara ihtiyaç yok; kuvvetli rabýtasý telefon gibidir, hem o gelir alýr. O büyük þehid, Denizli'yi bana sevdiriyor, daha buradan gitmek istemiyorum. O ve Mehmed Zühdü ve Hâfýz Mehmed, hayatlarýnda gördükleri vazife-i îmaniye ve Nuriyeye devam ediyorlar. Onlar pek yakýndan temaþa ediyorlar, belki de yardým ediyorlar. Evliya-yý azîmenin dairesinde kýymetli hizmet noktasýnda mevki almalarýndan, ben de o ikisinin Hâfýz Mehmed'le beraber isimlerini silsilemde aktablarýn isimleri yanýnda yâdedip hediyelerimi baðýþlýyorum.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 330)</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Sizdeki ihlas ve sadakat ve metanet, þimdiki aðýr sýkýntýlarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebebdir ve Risâle-i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir. Haþirde adalet-i Ýlahiye, hasenelerin seyyielere racih gelmesiyle affettiðine binaen, siz de hasenelerin rüchanýna göre muhabbet ve afv muamelesini yapmak lâzýmdýr. Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek, sýkýntýdan gelen bir titizlik, bir asabilik ile zararlý bir hiddet, iki cihetle zulüm olur. Ýnþâallah, birbirinize sürurda ve tesellide yardým edip sýkýntýyý hiçe indirirsiniz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk, Mübarek Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Birkaç gündür sizin ile konuþmadýðýmýn sebebi, þimdiye kadar emsalini görmediðim þiddetli ve zehirli bir hastalýktýr. Ben, Risâle-i Nur hesabýna âhir ömrüme kadar Nur ve Gül dairesindeki sebatkâr ve metin ve sarsýlmaz kardeþlerimle, Kastamonu'lu fedakârlar ile ebeden müteþekkirane iftihar ediyorum ve onlarla bütün zalimlerin sýkýntýlarýna karþý bir kuvvetli nokta-i istinad ve tam bir teselli buluyorum. Þimdi ölsem, onlar var diye ferah-ý kalble ecelimi karþýlayacaðým.</p><p> </p><p>
   Ehl-i dünya, ben onlarla mübareze ediyorum diye asýlsýz tevehhüm ederek beni hapse attýlar. Fakat kader-i Ýlahî, ben onlarla konuþmadýðým ve ýslah-ý hallerine çalýþmadýðýmdan beni hapse attý. Ve hapiste yalnýz birkaç arkadaþýmla kalsam Ankara makamatýna karþý âlem-i Ýslâmý alâkadar edecek bir alenî muhakeme isteyeceðim ve dava edeceðim ve Meyve Risalesi'ni ve müdafaat parçalarýný yeni harfle müteaddid nüshalar çýkarýp mühim makamata göndereceðiz inþâallah.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bu nevi hadîsler, müteþabih kýsmýndandýrlar. Hem cüz'î ve hususî deðiller, umumî yerlerde bakmýyorlar. Bu kýsým ise, ümmetinin baþýna gelen dinî fitnelerden yalnýz birtek zamaný ve Hicaz ve Irak'ý misal olarak gösterir. Zâten Abbasîlerin zamanýnda, o tarihte Mu'tezile, Râfýzî, Cebrî ve perde altýnda zýndýklar, mülhidler,</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 331)</p><p> </p><p>
 Ýslâmiyeti zedeleyen çok fýrak-ý dâlle meydana gelmiþtiler. Þeriat ve itikad noktasýnda ehemmiyetli sarsýntýlar olmasý hengâmýnda, Buharî, Müslim, Ýmam-ý Azam, Ýmam-ý Þafiî, Ýmam-ý Mâlik, Ýmam-ý Ahmed Ýbn-i Hanbel ve Ýmam-ý Gazalî ve Gavs-ý Azam ve Cüneyd-i Baðdadî gibi pekçok eazým-ý Ýslâmiye imdada yetiþip o fitne-i diniyeyi maðlub ettiler. O tarihten üçyüz sene sonraya kadar o galebe devam ile beraber, perde altýnda yine o ehl-i dalalet fýrkalarý, siyaset yoluyla Hülâgu-Cengiz fitnesini Ýslâmlarýn baþýna getirdiler. Bu fitneden hem hadîs, hem Hazret-i Ali Radýyallahü Anh sarih bir surette ayný tarihiyle iþaret ediyorlar. Sonra bu zamanýmýzýn fitnesi en büyük bir fitne olduðundan, hem müteaddid hadîsler, hem çok iþarat-ý Kur'aniye ayný tarihiyle haber veriyorlar. Buna kýyasen, ümmetin geçireceði safahatý küllî bir surette bir hadîs beyan ettiði vakit, bazan o küllînin birtek hâdisesini, misal olarak tarihi gösterir. Böyle müteþabih ve manasý tamam anlaþýlmayan hadîslerin Risâle-i Nur eczalarý kat'î bir surette te'villerini beyan etmiþ. Yirmidördüncü Söz'de ve Beþinci Þua'da, bu hakikatý düsturlarla beyan etmiþ.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Birbirinizi enaniyetle veya sadakatsýzlýkla ittiham etmemek için, bir hakikatý beyan etmek ihtar edildi.</p><p> </p><p>
   Ben bir zaman enaniyetini býrakmýþ ve nefs-i emmaresi kalmamýþ büyük evliyadan þiddetli bir surette nefs-i emmareden þikayet ettiðini gördüm, hayrette kaldým. Sonra kat'î bildim ki, âhir ömre kadar mücahede-i nefsiyenin sevabdar devamý için nefs-i emmarenin ölmesi üzerine onun cihazatý damarlara ve hissiyata devredilir, mücahede devam eder. Ýþte o büyük evliyalar, bu ikinci düþmandan ve nefsin vârisinden þikayet ederler. Hem manevî kýymet ve makam ve meziyet, bu dünyaya bakmýyor ki, kendini ihsas etsin. Hattâ en büyük makamda bulunanlardan bazý zâtlara verilen büyük bir ihsan-ý Ýlahîyi hissetmediklerinden, kendilerini herkesten ziyade bîçare ve müflis telakki etmeleri gösteriyor ki; avamýn nazarýnda medar-ý kemalât zannedilen keþif  ve  keramet ve ezvak ve envar, o manevî kýymet ve makamlara medar ve mehenk olamaz. Sahabelerin bir saati, baþka velilerin bir gün, belki bir çillesi kadar kýymeti olduðu halde; keþif ve manevî hârikulâde hâlâta evliya gibi mazhariyetleri her sahabede olmamasý, bu hakikatý isbat ediyor.</p><p> </p><p>
   Ýþte kardeþlerim! Dikkat ediniz; sizin nefs-i emmareniz, kýyas-ý</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 332)</p><p> </p><p>
binnefs cihetinde, su-i zan noktasýnda sizleri aldatmasýn; Risâle-i Nur terbiye etmiyor diye þüphelendirmesin.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'un "Gençlik Rehberi"nde ve "Meyve Risalesi"ndeki beþ mes'elesinin haylaz gençlerde dokuz tokadý Risâle-i Nur'un bir latif kerameti olduðunu o gençler dahi tasdik ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Bana hizmet eden Feyzi. Ona bidayette dedim: Sen "Meyve"nin bir dersinde bulundun, haylazlýk yapma. O yaptý, birden tokat yedi, bir hafta eli baðlý kaldý.</p><p> </p><p>
Evet, doðrudur.</p><p> </p><p>
Feyzi</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Bana hizmet eden ve "Meyve"yi yazan Ali Rýza. Bir gün yazdýðýný ona ders verecektim. O haylazlýðýndan yemek piþirmek bahanesi ile gelmedi, birden tokat yedi. O vakit onun tenceresi saðlam iken, dibi, yemeði ile beraber tamamen düþtü.</p><p> </p><p>
Evet, doðrudur.</p><p> </p><p>
Ali Rýza</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Ziya. "Meyve"nin gençliðe ve namaza dair mes'elelerini kendine yazdý, namaza baþladý. Fakat haylazlýk yaptý, namazý ve yazýyý býraktý. Birden, o vakitte tokat yedi. Hilaf-ý âdet ve sebebsiz, baþý üstündeki sepeti ve elbiseleri yandý. O kadar kalabalýk içinde yanýncaya kadar kimse farkýnda olmamasý, kasdî bir þefkat tokadý olduðunu gösterdi.</p><p> </p><p>
Evet, doðrudur.</p><p> </p><p>
Ziya</p><p> </p><p>
   Dördüncüsü: Mahmud. Ona "Meyve"den gençlik ve namaz mes'elelerini okudum ve dedim: "Kumar oynama, namaz kýl." Kabul etti. Fakat haylazlýk galebe etti, namaz kýlmadý ve kumar oynadý. Birden, hiddet tokatýný yedi. Üç-dört defada daima mað-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 333)</p><p> </p><p>
lub olup fakir haliyle beraber kýrk lira ve sakosunu ve pantolonunu kumara verdi, daha aklý baþýna gelmedi.</p><p> </p><p>
Evet, doðrudur.</p><p> </p><p>
Mahmud</p><p> </p><p>
   Beþincisi: Ondört yaþýnda Süleyman namýnda bir çocuk, ziyade haylazlýk yapýp baþkalarýnýn da iþtihalarýný açýyordu. Ona dedim: "Uslu dur, namazýný kýl. Senden büyük haylazlarýn içinde bu halin, sana tehlike getirir." O, namaza baþladý, fakat yine namazý terk ve haylazlýða girdi. Birden tokat yedi. Uyuz illetine mübtela oldu, yirmi gündür yataðýnda yatmaða mecbur oldu.</p><p> </p><p>
Evet, doðrudur.</p><p> </p><p>
Süleyman</p><p> </p><p>
   Altýncýsý: Bana bidayette hizmet eden Ömer, namaza baþladý, þarkýlarý býraktý. Fakat bir akþam, kapýya yakýn bir þarký kulaðýma geldi, evrad ile meþguliyetime zarar verdi. Ben hiddet ettim, çýktým gördüm ki; hilaf-ý âdet Ömer'dir. Ben de hilaf-ý âdet bir tokat vurdum. Birden, sabahleyin hilaf-ý âdet olarak Ömer, baþka hapse gönderildi.</p><p> </p><p>
   Yedincisi: Hamza namýnda onaltý yaþýnda sesi güzel olmasýndan þarký söylüyor, baþkalarýnýn da iþtihalarýný açýyor, haylazlýk ediyordu. Ona dedim: "Böyle yapma, tokat yiyeceksin." Birden, ikinci gün bir eli yerinden çýktý, iki hafta azabýný çekti.</p><p> </p><p>
Evet, doðrudur.</p><p> </p><p>
Hamza</p><p> </p><p>
   Bu gibi tokatlar var; fakat kâðýt bitti, mana da bitti.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bir maarif vekili, perdeyi yüzünden kaldýrdý ve küfr-ü mutlaký baþka bir kisvede gösterdi. Bizim son gönderdiðimiz müdafaatý daha almadan baþka saika ile o beyannameyi yazmýþ. Gerçi ben, o daireye göndermeyi düþünmüyordum; fakat kardeþlerimizin tensibiyle onlara da göndermek hem münasib, hem lâzým olduðunu bu hal gösterdi. Çünki herhalde bu derece ilhadda taassub taþýyan bir vekil, Ankara'ya gönderilen evrak ve mahrem risalelere karþý lâkayd kalmazdý. Birden, doðrudan doðruya cerhedilmez müdafaatlar baþýna vuruldu, çok iyi oldu. Ýnþâallah o dairede dahi Risâle-i Nur lehinde kuvvetli bir cereyan uyandýracak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 334)</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim! Madem bir kýsmýn mahiyetleri bu tarzdýr; onlara, o kýsma teslim olmak, bir nevi intihardýr; Ýslâmiyetten piþman olmaktýr, belki dinden insilah etmektir. Çünki o derece ilhadda taassub etmiþ ki; bizim gibilerden yalnýz teslimiyetle ve tasannu' ile razý olmuyorlar. "Kalbini ve vicdanýný býrak, yalnýz dünyaya çalýþ" derler. Ýþte bu vaziyete karþý inayet-i Rabbaniyeye dayanýp metanet ve sabýr ve tevekkül ederek dört sandýk Risâle-i Nur eczalarý o merkeze yetiþip, kuvvetli hakikatlar ile galebe çalmasýna dua etmekten baþka çare yoktur. Biz birbirimizden çekinmekle ve gücenmekle ve Risâle-i Nur'dan çekilmekle ve onlara teslim ve hattâ iltihak etmekle faide vermediði þimdiye kadar tecrübe edildi. Hem hiç merak etmeyiniz. O vekilin o farfaralý telaþý, za'fýna ve tam korkusuna delalet eder. Tecavüze deðil, belki tedafüe mecburiyeti bildiriyor.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Homa'lý kardeþlerimizden Ali namýnda bir þakird, Hâfýz Ali'nin vefatý günlerinde vefat ettiðini Sami Bey bana söylediði gibi, Homa'lý kahramanlardan Mehmed Ali dahi bana yazdý, Ben de o Ali'yi o büyük þehid Ali'ye çok dualarda arkadaþ yaptým.</p><p> </p><p>
   Bu yakýnda, bizimle alâkadar bir haným, üç kardeþimizin öldüðünü görmüþtü. Tabiri: Bu iki Ali ve "Risâle-i Nur"a hapiste tabi olmak isteyen asýlan Mustafa, umumumuzun bedeline âhirete gittiler ve selâmetimizin hesabýna feda oldular demektir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk, Sarsýlmaz ve Tevekkülün Mahiyetini ve Kýymetini Anlayan Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi ne okumak ve ne sormak merakým olmadýðý halde, pek çok teessüf ile, yalnýz bir kýsým zaîf kardeþlerimizin hatýrlarý için bugün bir gazetenin bir bahsini gördüm. Bundan bildim ki; perde altýnda ve üstünde ehemmiyetli cereyanlar rol oynuyorlar. Meydanda biz göründüðümüzden, bizler o cereyanlarla alâkadar tevehhüm ediliyoruz. Ýnþâallah, Risâle-i Nur'un dört sandýk kuvvetli cerhedilmez risaleleri ve pek kat'î müdafaa def -</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 335)</p><p> </p><p>
terleri, bizim hakkýmýzda hem îman ve Kur'an, Ýslâm hakkýnda bir hayýrlý netice verecekler. Biz onlarýn dünyalarýna karýþmadýk ve karýþacaðýmýzý hiçbir cihetle daha tesbit edemediler. Mecburiyetle bütün Risâle-i Nur'u Ankara tahkik için istedi.</p><p> </p><p>
   Madem hakikat budur ve madem þimdiye kadar Risâle-i Nur'un hizmetinde inayet-i Rabbaniyenin tecellisini inkâr edilmeyecek derecede gördük; herbirimiz cüz'î ve küllî bunu hissetmiþiz ve madem þimdi siyasetin ve dünyanýn çok cereyanlarýnýn birbirine karþý tahþidatý oluyor ve madem elimizden kazaya rýza ve kadere teslim ve hizmet-i îmaniye ve Kur'aniye ve Nuriyenin verdikleri büyük ve kudsî teselliden baþka bir þey gelmiyor; elbette bize en elzem iþ, telaþ etmemek ve me'yus olmamak ve birbirinin kuvve-i maneviyesini takviye etmek ve korkmamak ve tevekkülle bu musibeti karþýlamak ve habbeyi kubbe yapan farfaralý gazetecilerin kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermemektir. Bu dünya hayatý, hususan bu zamanda, bu þerait altýnda kýymeti yoktur. Baþa ne gelse gelsin, hoþ görmeli.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ýki-üç kardeþlerimiz þöyle kendilerine bir güzel teselli bulmuþlar. Diyorlar ki:</p><p> </p><p>
   "Bu hapiste bir kýsým yeni kardeþlerimiz, bir-iki saat gayr-ý meþru' bir hareket yüzünden, bir-iki belki on sene bu musibet içinde sabýr ve tahammül ediyorlar. Hattâ bir kýsmý þükrederek baþka günahlardan kurtulduk dedikleri halde; biz Risâle-i Nur vasýtasýyla en meþru' bir hareket ve hizmet-i îmaniye yüzünden altý-yedi ay hayýrlý bir sýkýntýdan neden þekva ediyoruz?" diyorlar. Ben de bin Bârekâllah onlara derim. Evet beþ-on sene hem îmanýný, hem baþkalarýn îmanlarýný kurtarmak niyetiyle zevkli, tatlý, hayýrlý, kudsî bir hizmet ve yüksek bir ubudiyet-i fikriye yüzünden beþ-on ay zahmet çekmek, medar-ý þükür ve iftihardýr. Bir hadîste ferman etmiþ ki: "Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kýrmýzý koyun, keçilerden daha hayýrlýdýr." Ýþte burada, mahkemede, Ankara'da, sizlerin yazýlarýnýz ve hizmetleriniz vasýtasýyla ne kadar</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 336)</p><p> </p><p>
 insanlar îmanlarýný dehþetli þüphelerden kurtardýðýný ve kurtaracaðýný düþününüz, sabýr içinde kemal-i rýza ile þükrediniz.</p><p> </p><p>
   Eðer Ankara'da hâkim olan Halk Partisi, oraya giden Risâle-i Nur'un kuvvetli kitablarýna karþý inad etse ve musalaha niyetiyle himayesine çalýþmazsa, bizim en rahat yerimiz hapistir ve mülhidler, bolþevizmi Zýndýka ile birleþtirdiðine alâmettir ve hükûmet onlarý dinlemeðe mecbur olur. O zaman Risâle-i Nur çekilir, tevakkuf eder, maddî ve manevî musibetler hücuma baþlarlar.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
يَا مَعْشَرَ اْلجِنِّ وَاْلاِنْسِ اَلَمْ يَاْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ</p><p> </p><p>
âyet-i celileleri mucibince cinlerden de peygamber geldiði bildiriliyorsa da, bu husustaki müþkilin halli için vaki suale, üstadýmýzýn verdiði cevabdýr:</p><p> </p><p>
   Aziz Kardeþim!</p><p> </p><p>
   Hakikaten senin bu sualinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risâle-i Nur'un en ehemmiyetli vazifesi, beþeri dalaletten ve küfr-ü mutlaktan kurtarmak olmasýndan, bu çeþit mes'elelere sýra gelmiyor, onlardan bahis açmýyor. Selef-i Sâlihîn dahi çok bahsetmemiþler. Çünki öyle gaybî ve görünmeyen iþlerde su-i istimal düþer. Hem þarlatanlar, hodfüruþluklarýna bir vesile yapabilirler. Nasýlki þimdi ispirtizmacýlar "cinler ile muhabere" namýyla þarlatanlýk yapýyorlar; dinin zararýna âlet ederler diye çokça medar-ý bahs edilmez. Hem Hâtem-ül Enbiya'dan sonra, cinlerde peygamber gelmemiþ. Hem Risâle-i Nur bu zamanda bir taun-u beþerî olan maddiyyunluk fikrini ibtal etmek için cinnî ve ruhanîlerin vücudlarýný kat'î hüccetler ile isbat etmeye çalýþmýþ, bu mes'eleye üçüncü derecede bakmýþ, tafsilini baþkalara býrakmýþ. Belki inþâallah Risâle-i Nur'un bir þakirdi, Sûre-i Rahman'ý tefsir edip bu mes'eleyi de halleder.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 337)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Hakikaten Hâfýz Ali, Hâfýz Mehmed ve Mehmed Zühdü'nün vefatlarý; deðil yalnýz bize ve Isparta'ya, belki bu memlekete ve âlem-i Ýslâma büyük bir zayiattýr. Fakat þimdiye kadar bir cilve-i inayet olarak, Risâle-i Nur'un bir þakirdi zayi' olduðu zaman, der'akab iki-üç tane o sistemde meydana çýktýðýndan, kuvvetle ümidvarýz ki, baþka þekilde o kahramanlarýn vazifelerini görecek, ümid ettiðimizden ciddî þakirdler çýkarlar, görürler. Zâten o üç mübarek merhum zâtlar, az bir zamanda, yüz senelik vazife-i îmaniyeyi gördüler. Cenab-ý Erhamürrâhimîn, onlarýn yazdýklarý ve neþrettikleri ve okuduklarý huruf-u Nuriye adedince onlara rahmetler eylesin, Âmîn!</p><p> </p><p>
   Benim tarafýmdan o Hâfýz Mehmed'in akrabasýný ve mübarek köyünü ta'ziye ediniz. Ben de onu Hâfýz Ali ve Mehmed Zühdü'ye arkadaþ edip, üstadlarýmýn aktab kýsmýnýn isimleri içinde o üçünün isimlerini dâhil edip, Hâfýz Âkif'i dahi Âsým ve Lütfü'ye arkadaþ ettim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَرَهُ اللّهُ sýrrýyla, bu mes'elemizin te'hiri hayýrdýr. Çünki bütün mekteblerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüþ dehþetli adamýn muhabbeti telkin ediliyor. Bu hal ise, âlem-i Ýslâma ve istikbale pek elîm ve acý bir tesiri olacaktý. Þimdi ihtiyarýmýzýn haricinde onun mahiyeti ne olduðunu, en baþta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamlarýn ellerine kat'î hüccetler gösteren ve isbat eden Risâle-i Nur geçmesi, kemal-i merak ve dikkatle</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 338)</p><p> </p><p>
 okunmasý öyle bir hâdisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ idam olsalar, Din-i Ýslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidaddan en mütemerridleri bir derece kurtarýr, meþkuk bir küfre çýkarýr, maðrurane ve cür'etkârane tecavüzlerini ta'dil eder. Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediðim bu cümle: "Milyonlar kahraman baþlar feda olduklarý bir kudsî hakikata, baþýmýz dahi feda olsun" ile, bizim nihayete kadar sebat edeceðimizi dava etmiþiz. Bu davadan vazgeçilmez. Ýçinizde vazgeçecek yok ümid ediyorum. Madem þimdiye kadar sabrettiniz, "Daha kýsmetimiz ve vazifemiz bitmedi" diye tahammül ve sabrediniz. Her halde "Meyve"deki kat'î hüccetler ile kabil-i inkâr olmayan idam-ý ebedî ve nihayetsiz haps-i münferid mesleðini müdafaa etmek için Risâle-i Nur'a karþý anudane hareket edilmeyecek, belki musalaha veya mütareke çaresi aranýlacak.</p><p> </p><p>
اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَالسُّرُورِ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz,Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا َيمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ</p><p> </p><p>
 âyeti hem Risâle-i Nur'a, hem مَيْتًا kelimesiyle üç kuvvetli emare ve münasebetler ile Risâle-i Nur'un bu bîçare þakirdlerine iþareti Birinci Þua'da izah edilmiþ. Þimdi bu hâdisede, o emarelerden birisi tam hükmediyor. Çünki bize zulmedenler, ellerinde hayat ve medeniyeti ve lezzeti tutup, bizi o tarz-ý hayata ehemmiyet vermemekle ittiham edip, mes'ul ederler, hattâ idam ve aðýr ceza ile hapse sokmak isterler. Fakat kanunca sebeb bulamýyorlar. Biz dahi elimizde hayat-ý bâkiyenin mukaddemesi ve perdesi olan mevti ve ölümü tutup onlarýn baþlarýna vurup intibaha getirmek ve onlarýn hakikî mes'uliyet ve mahkûmiyetten ve idam-ý ebedî ve daimî haps-i münferidden kurtulmalarýna bütün kuvvetimizle çalýþýyoruz. Hattâ Ankara'</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 339)</p><p> </p><p>
ya giden þiddetli risaleler sebebiyle en aðýr ceza nefsime verilse, fakat ceza verenler o risaleler ile ölümün idamýndan kurtulsalar; hem kalbim, hem nefsim razý olurlar. Demek biz onlarýn iki cihanda yaþamalarýný istiyoruz, arýyoruz. Onlar bizim ölmemizi istiyorlar, bahaneler arýyorlar. Fakat güneþ gibi zâhir ve göz ile görünür gündüz gibi bir hakikat-ý mevtiye ve her gün insanlarda otuzbin cenaze, ehl-i dalalet hakkýnda otuzbin idam-ý ebedî, otuzbin haps-i münferid fermanlarýný, ilânnamelerini gösterdiklerinden, biz onlara karþý maðlub deðiliz. Ne yaparlarsa yapsýnlar. اِنَّ حِزْبَ اللّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ âyeti oniki seneden beri en acýnacak maðlubiyetimiz zamanýnda dahi, cifir ve ebced hesabýyla galibiyetimize ayný tarihiyle müjde ediyor. Madem hakikat budur; biz þimdiden sonra hem mahkemeye, hem halka diyeceðiz ki:</p><p> </p><p>
   "Bu gözümüz önünde ve bizi bekleyen ölümün idam-ý ebedîsinden ve karþýmýzda kapýsýný açan ve bizi cebr-i kat'î ile çaðýran kabrin daimî karanlýk haps-i münferidinden kurtulmaًa çalýþýyoruz. Hem sizin de o dehþetli ve çaresiz musibetten kurtulmanýza yardým ediyoruz. Sizin nazarýnýzda en büyük bir mes'ele-i dünyeviye ve siyasiye, bizim nazarýmýzda ve hakikat cihetinde kýymeti pek azdýr ve bilfiil vazifedar olmayanlara malayani ve ehemmiyetsizdir ve kýymeti yoktur. Fakat bizim iþtigal ettiðimiz vazife-i zaruriye-i insaniye ise, herkese her zaman ciddî alâkasý var. Bu vazifemizi beðenmeyenler ve kaldýranlar, ölümü kaldýrmalý ve kabri kapamalý!"</p><p> </p><p>
   Ýkinci ve üçüncü noktalar þimdilik geri kaldý.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'un kerametlerindendir ki; üstadýmýz Hazretleri: "Ey mülhidler ve ey zýndýklar! Risâle-i Nur'a iliþmeyiniz! Risâle-i Nur, âfâtýn def'ine sadaka gibi vesile olmasýndan, ona karþý olan hücum ve onun ta'tili, âfâta karþý olan müdafaasýný zaîfleþtirir. Eðer iliþirseniz, yakýndan bekleyen belalar, sel gibi üstünüze yaðacaktýr." diye, on senedir kerratla söylüyordu. Bu hususta þahid olduðumuz felâketler pek çoktur. Dört seneden beri Risâle-i Nur'a ve þakirdlerine</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 340)</p><p> </p><p>
her ne vakit iliþilmiþ ise; bir felâket, bir musibet takib etmiþ ve Risâle-i Nur'un ehemmiyetini ve âfâtýn def'ine vesile olduðunu göstermiþtir. Ýþte üstadýmýz Bediüzzaman'ýn Risâle-i Nur ile haber verdiði yüzler hâdisat içinde felâketler zelzele eliyle doðruluðunu imza ederek gelen dört felâket, Risâle-i Nur'un bir vesile-i def-i bela olduðunu gösterdi. Cenab-ý Hak, bize ve Risâle-i Nur'a taarruz edenlerin kalblerine îman ve baþlarýna hakikatý görecek akýl ve göz ihsan etsin; bizi bu zindanlardan, onlarý da bu felâketlerden kurtarsýn, âmîn!</p><p> </p><p>
Hüsrev</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bir cilve-i inayet-i Rabbaniyedir ki; daha müdafaatýmýzý ve evraklarýmýzý ve kitablarý görmeden, yalnýz perde altýnda hissedip Maarif Vekilinin dehþetli püskürmesi ve hücumu, Beþinci Þua ve Hücumat-ý Sitte'nin Zeyli gibi gayet þiddetli mahrem risaleleri en ehemmiyetli makamat bilfiil tenkid için tedkik etmesi ve müdafaatýmýn ciddî, dokunaklý küfr-ü mutlaka cür'etkârane darbeleri Ankara'nýn bize karþý çok þiddetli davranmasýný beklerken, mes'elenin azametine nisbeten gayet mülayîmane belki musalahakârane vaziyet almýþ. Ve bu cilve-i inayetin bir hikmeti de þudur: Risâle-i Nur'un umum memlekete alâkasý cihetiyle, umumî bir dershanede ve büyük makamatta dikkat ve merakla okunmasýdýr. Evet bu zamanda böyle yüksek bir ders, elbette böyle cem'iyetli ve küllî ve umumî dairelerde okunmasý, büyük bir inayettir ve küfr-ü mutlaký kýrdýðýna bir kuvvetli emaredir.</p><p> </p><p>
   Kardeþlerim! Herhalde bu kadar sýkýntý ve zararý çeken zaîf bir kýsým aile sahibleri, bir derece Risâle-i Nur'dan ve bizden çekinmek, belki vazgeçmek için bir mazeret olabilir zannýyla, tahliyeden sonra deðiþmek ihtimaline binaen derim: Bu derece kýymetdar bir mala bu maddî ve manevî fiat veren ve bu azabý çeken, o maldan vazgeçmek büyük bir hasarettir. Hem her birisi, Risâle-i Nur'un eczalarýný ve alâkadarlarýný ve bizi muhafaza ve yardým ve hizmeti birden býraksa; hem ona, hem bizlere lüzumsuz bir zarardýr. Onun için; ihtiyatla beraber, sadakatý ve irtibatý ve hizmeti deðiþtirmemek lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 341)</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bir cilve-i inayet-i Rabbaniye ve bir himayet-i hýfz-ý Ýlahiyedir ki; Ankara'da ehl-i vukuf heyeti, Risâle-i Nur'un hakikatlarýna karþý maðlub olup, þiddetli tenkid ve itirazýn çok esbabý var iken âdeta beraetine karar verdiklerini iþittim. Halbuki mahremlerin þedid ifadeleri ve müdafaatýn dokunaklý meydan okumalarý ve Maarif Vekilinin dehþetli hücumu ve ehl-i vukufun heyetinde maarif dairesine mensub ehemmiyetli iki maddî feylesoflarýn ve yeni icadlara tarafdar büyük bir âlimin bulunmasý ve bir seneden beri gizli zýndýka komitesi aleyhimize Halk Fýrkasý'ný ve Maarif'i sevketmesi cihetiyle, ehl-i vukufun pek þiddetli itirazlarý ve bizi aðýr cezalarla ittiham etmelerini beklerken, himayet ve inayet-i Rahmaniye imdada yetiþip onlara Risâle-i Nur'un yüksek makamýný göstererek, þiddetli tenkidlerden vazgeçirmiþ. Hattâ bizi cezalardan kurtarmak fikriyle ve Eskiþehir Mes'elesi ve 31 Mart hâdise-i meþhuresiyle beni sâbýkalý bir mücrim-i siyasî nazarýyla baktýrmamak ve sýrf din ve îman için hareket ettiðimizi ve siyaset fikri bulunmadýðýný göstermek fikriyle demiþler ki: "Said Nursî, eskiden beri arasýra peygambere verasetlik davasýnda bulunur. Kur'an ve îman hizmetinde müceddidlik tavrýný alýr, yani bazan bir nevi cezbeye maðlub olup meczubane hareket eder." Ýþte bu fýkra ile feylesoflarýn dinsizce tabirler ile, kim olursa olsun din lehinde kuvvetli hareket edenlere: Vazifesi, müceddidlik irsiyetiyle yapýyor diye, hem bir kýsým kardeþlerimiz haddimden çok ziyade hüsn-ü zanlarýný tenkid etmek, hem bana bir cezbe isnad ile þiddetlerimde beni siyasetten ve cezadan tebrie etmek ve bize muarýz ve düþman olanlarý bir derece okþamak ve iþaret-i Kur'aniye ve keramat-ý Aleviye ve Gavsiye hakikatlarý kuvvetli olduklarýný göstermek ve herkese kýyasen bende dahi bulunmasý tahminlerince muhakkak olan hubb-u câh ve enaniyet ve hodfüruþluðu kýrmak için, o dinsizce feylesofane tabirini istimal etmiþler. O tabire karþý, Risâle-i Nur baþtan nihayetine kadar güneþ gibi bir cevabdýr. Ve mesleðimiz, terk-i enaniyet ve uhuvvet olmasýndan, bizde hodfüruþane þatahat bulunmadýðýndan, Yeni Said'in Risâle-i Nur zamanýndaki mahviyetkârane hayatý ve mübarek kardeþlerinin ifratkârane hüsn-ü zanlarýný hatýra bakmayarak mükerrer derslerle ta'dil etmesi, o tabir ile iþmam edilen manayý tam çürütüyor, izale eder.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 342)</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Bize ihbar edene ve yazana zarar gelmemek için, þimdilik ehl-i vukufun ittifakýyla kararlarýný size göndermeyeceðim. Bu son ehl-i vukuf, bütün kuvvetiyle bizi kurtarmak ve ehl-i dalalet ve bid'iyyatýn þerrinden muhafaza etmek için çalýþmýþlar, bize isnad edilen bütün suçlardan tebrie ediyorlar. Ve Risâle-i Nur'dan tam ders aldýklarýný ihsas edip, Risâle-i Nur'un ilmî ve îmanî kýsmýnýn ekseriyet-i mutlaka ile vâkýfane yazýldýðýný ve Said ise hem samimî, hem ciddî kanaatlerini beyan ederek ondaki kuvvet ve iktidar; isnad edildiði gibi tarîkat icadý veya cem'iyet kurmak veya hükûmet ile mübareze etmek deðildir, belki yalnýz Kur'anýn hakikatlarýný muhtaçlara bildirmek kuvvet ve iktidarýdýr diye müttefikan karar vermiþler. Ve gayr-ý ilmî tabir ettikleri mahremlere karþý demiþler ki: "Bazan cezbeye ve þuurun heyecanýna ve ihtilâl-i ruhiyeye kapýlmasýndan, bu eserler ile mes'ul olmamak lâzým geliyor." manasýný ifham ediyorlar. Ve "Eski Said", "Yeni Said" tabirinde, iki þahsiyet ve ikincisinde fevkalâde bir kuvvet-i îmaniye ve ilm-i hakaik-i Kur'aniye manasýný, feylesoflarýn hatýrý için "Bir nevi cezbe ve ihtilâl-i dimaðiye ihtimali var." diye hem bizi þiddetli tabiratýn mes'uliyetinden kurtarmak, hem muarýzlarýmýzý okþamak için "Sem u basar cihetinde hallüsinasyon hastalýðý ihtimali nazar-ý dikkate alýnabilir." demiþler. Onlarýn bu ihtimalini esasýyla çürüten, ellerine geçen ve bütün akýllarý geri býrakan Nur Risaleleri ve bütün avukatlara hayret veren Müdafaa ve Meyve Risaleleri kâfi ve vâfi bir cevabdýr. Ben çok þükrediyorum ki, bir hadîs-i þerifin mazhariyeti bu ihtimal ile bana verilmiþ. Hem o ehl-i vukuf, bütün kardeþlerimizi ve beni tam tebrie edip derler: "Said'in âlîmane ve vâkýfane eserlerine îman ve âhiretleri için baðlanmýþlar; hiçbir cihette hükûmete karþý bir su-i kasdlarýna dair bir sarahat ve bir emare, ne muhaberelerinde ve ne de kitab ve risalelerinde bulmadýk." diye o heyetin ittifakýyla karar verip biri feylesof Necati, biri Yusuf Ziya (âlim), biri de feylesof Yusuf namlarýnda imza etmiþler. Latif bir tevafuktur ki; biz bu hapse kendimiz hakkýnda bir medrese-i Yusufiye ve Meyve Risalesi onun meyvesidir dediðimiz gibi, bu iki Yusuf dahi perde altýnda "Biz dahi o Medrese-i Yusufiye'deki derse hissedarýz" lisan-ý halleriyle ifade etmeleridir. Hem cezbeye latif bir delilleridir ki: "Otuzüçüncü Söz ve otuzüç pencereli Otuzüçüncü Mektub" gibi tabirleri, hem kendi kedisinin "Ya Rahîm! Ya Rahîm!" tesbihini iþitmesi, hem kendini bir mezar taþý görmesi, cezbe ve hallüsinasyon ihtimaline delil göstermeleridir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 343)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Madem biz, çok emarelerle inayet altýndayýz ve madem gayet çok ve insafsýz düþmanlara karþý Risâle-i Nur maðlub olmadý, Maarif Vekili'ni ve Halk Fýrkasý'ný bir derece susturdu ve madem bu kadar geniþ bir sahada ve mes'elemizi pek ziyade i'zam ile hükûmeti telaþa düþürenler, her halde iftiralarýný ve yalanlarýný bir derece setretmeye bahaneler ile çalýþacaklar; elbette bize lâzým: Kemal-i teslimiyetle sabýr ve temkinde bulunmak ve bilhassa inkisar-ý hayale düþmemek ve bazan ümidin hilaf-ý zuhuruyla me'yus olmamak ve muvakkat fýrtýnalar ile sarsýlmamak! Evet, gerçi inkisar-ý hayal, ehl-i dünyada kuvve-i maneviyelerini ve þevklerini kýrar; fakat meþakkat ve mücahede ve sýkýntýlarýn altýnda inayet ve rahmetin iltifatlarýný gören Risâle-i Nur þakirdlerine inkisar-ý hayal, gayretlerini ve ileri atýlmasýný ve ciddiyetlerini takviye etmek lâzým geliyor. Kýrk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkata isnadýyla týmarhaneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akýllýlýk dediðinizin çoðunu ben akýlsýzlýk biliyorum; o çeþit akýldan istifa ediyorum;</p><p> </p><p>
وَ كُلُّ النَّاسِ مَجْنُونٌ وَ لكِنْ عَلَى قَدَرِ الْهَوَى اِخْتَلَفَ الْجُنُونُ</p><p> </p><p>
 kaidesini sizlerde görüyorum demiþtim. Þimdi dahi beni ve kardeþlerimi þiddetli bir mes'uliyetten kurtarmak fikriyle bana mahrem risale cihetiyle arasýra bir cezbe, bir cinnet-i muvakkata isnad edenlere ayný sözleri tekrarla beraber, iki cihetle memnunum:</p><p> </p><p>
   Birisi: Hadîs-i sahihte vardýr ki: "Bir adam kemal-i îmaný kazandýðýna, avam-ý nâsýn akýllarýnýn tavrý haricindeki yüksek hallerini mecnunluk, divanelik saymalarý, onun kemal-i îmanýna ve tam itikadýna delalet eder." diye ferman ediyor.</p><p> </p><p>
   Ýkinci cihet: Ben, bu hapisteki kardeþlerimin selâmetleri ve necatlarý ve zulmetten kurtulmalarý için; deðil yalnýz bir divanelik isnadýný, belki kemal-i fahir ve ferahla tamam aklýmý ve hayatýmý feda etmesini kabul ediyorum. Hattâ siz münasib görürseniz, o üç zâtlara benim tarafýmdan bir teþekkürname yazýlsýn ve onlarý manevî kazançlarýmýza teþrik ettiðimiz bildirilsin.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 344)</p><p> </p><p>
   Aziz, Sýddýk Kardeþlerim ve Hizmet-i Kur'aniyede ve Ýmaniyede Hâlis Arkadaþlarým.</p><p> </p><p>
   Biz birbirimizden ayrýlmak zamaný yakýn olmasý cihetiyle, sýkýntýdan neþ'et eden gerginlikler ve kusurlar yüzünden "Ýhlas Risalesi"nin düsturlarý muhafaza edilmediðinden, siz birbirinizle tamam helâllaþmak lâzýmdýr ve zarurîdir. Siz, birbirinize en fedakâr nesebî kardeþten daha ziyade kardeþsiniz. Kardeþ ise, kardeþinin kusurunu örter, unutur ve afeder. Ben burada hilaf-ý me'mul ihtilafýnýzý ve enaniyetinizi nefs-i emmareye vermiyorum ve Risâle-i Nur þakirdlerine yakýþtýramýyorum; belki nefs-i emmaresini terkeden evliyalarda dahi bulunan bir nevi muvakkat enaniyet telakki ediyorum. Siz benim bu hüsn-ü zannýmý inad ile kýrmayýnýz, barýþýnýz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ehl-i vukuf raporundan anlaþýlýyor ki: Risâle-i Nur, bize karþý bütün muarýz taifeleri maðlub ediyor ki; "Hüccetullah-il Baliga" ve "Ýhtiyar" ve "Ýhlas Risaleleri"ni tekrar ile nazar-ý dikkati celbediyorlar. Hem gayet sathî ve cevablarý pek zâhir ve güya mutaassýbane hocavari tenkidleri ve hiç münasebeti olmayan ve hakikî mutabýk olan mes'eleleri anlamadan "mabeynlerinde tezad var" demeleri ve risalelerin yüzde doksanýný tamamýyla çekinmeyerek tasdik ve takdirleri ve teslimleri ve Hücumat-ý Sitte Zeyli'nin pek þiddetli bir sûrette yeni icadlara fetva verenleri cerh ve tezyif etmesine mukabil, yalnýz nezahet-i lisaniye demiþler. Ve dinsizler tarafýndan öldürülen mazlum ve dindar hýristiyanlar âhirzamanda bir nevi þehid olabilir dediðimi; baþ açýk namaz kýlmak ve Türkçe ezan okumaða Zeyl'in þiddet-i hücumunu zýd göstermeleri ile iktifa etmeleri, kat'iyen onlarýn Risâle-i Nur'a karþý maðlubiyetlerini gösteriyor kanaatýný veriyor.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6404</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:32:55 +0000</pubDate></item><item><title>12. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6405-12-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Onikinci Þua</p><p> </p><p>
Denizli Mahkemesi Müdafaatýndan</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Evet; biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asýrda, üç yüz elli milyon dahil mensublarý var ve her gün beþ def'a namazda, o mukaddes cemiyetin prensiblerine kemâl-i hürmetle alâkalarýný ve hizmetlerini gösteriyorlar.     اِنَّمَا الْمُؤْمِنِينَ اِخْوَةٌ   Kudsî programiyle birbirinin yardýmýna, dualariyle ve mânevî kazançlariyle koþuyorlar. Ýþte biz bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradýndanýz ve hususî vazifemiz de, Kur'ân'ýn îmanî hakikatlarýný tahkikî bir surette ehl-i îmana bildirip, onlarý ve kendimizi îdam-ý ebedîden ve siyasî ve entrikalý cemiyet ve komitelerle ve bizim medâr-ý ittihamýmýz olan cemiyetcilik gibi asýlsýz ve mânasýz gizli cemiyetle hiçbir münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.</p><p> </p><p>
   Dünyaya karýþmak arzusu bizde bulunsaydý, böyle sinek výzýltýsý gibi deðil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti. Divan-ý Harb-i Örfî'de ve Mustafa Kemal'in hiddetine karþý divan-ý riyasette þiddetli ve dokunaklý müdafaa eden bir adam, on sekiz sene zarfýnda kimseye sezdirmeden dünya entrikalarýný çeviriyor, diye onu ittiham eden, elbette bir garazla eder. Bu mes'elede, benim þahsýmýn veya bâzý kardeþlerimin kusuriyle Risâle-i Nur'a hücum edilmez! O, doðrudan doðruya Kur'ân'a baðlanmýþ! Ve Kur'ân dahi Arþ-ý Âzam ile baðlýdýr. Kimin haddi var, elini oraya uzatsýn, o kuvvetli ipleri çözsün.</p><p> </p><p>
   Hem, bu memlekette maddî ve mânevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuz üç Âyât-ý Kur'âniye'nin iþârâtý ile ve Ýmam-ý Ali Radýyallahu Anh'ýn üç keremat-ý gaybiyesiyle ve Gavs-ý Âzam'ýn kat'î ihbariyle tahakkuk etmiþ olan Risâle-i Nur, bizim âdi ve þahsî kusurumuzdan</p><p> </p><p>
sh » (S: 273)</p><p> </p><p>
mes'ul olmaz ve olamaz ve olmamalý! Yoksa bu memlekette hem maddî, hem mânevî, telâfi edilmiyecek derecede zarar olacak. (Hâþiye) Bâzý zýndýklarýn þeytanetiyle Risâle-i Nur'a karþý çevrilen plânlar ve hücumlar, inþaallah bozulacaklar. Onun þâkirdleri baþkalara kýyas edilmez; daðýttýrýlmaz, vazgeçirilmez, Cenâb-ý Hakk'ýn inâyetiyle maðlûb edilmezler! Eðer maddî müdafaadan Kur'ân menetmeseydi, bu milletin can damarý hükmünde, umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o þâkirdler, Þeyh Said ve Menemen Hâdiseleri gibi cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaþmazlar; Allah etmesin eðer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risâle-i Nur'a hücum edilse, elbette hükümeti iðfal eden zýndýklar ve münâfýklar bin derece piþman olacaklar!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Elhâsýl; mâdem biz ehl-i dünyanýn dünyalarýna iliþmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize, îmanî hizmetimize iliþmesinler!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                                   Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                                 Said Nursî</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Efendiler!</p><p> </p><p>
   Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zâtlarýn, bizimle ve Risâle-i Nur'la münasebeti olmayan veya az bulunanlardan baþka, istediðiniz kadar hakikî kardeþlerim ve hakikat yolunda hakikatlý arkadaþlarým var. Biz Risâle-i Nur'un keþfiyat-ý kat'iyesiyle iki kerre iki dört eder derecesinde sarsýlmaz bir kanaatla bilmiþiz ki; ölüm bizim için sýrr-ý Kur'ân ile, idam-ý ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiþ; ve bize muhalif ve dalalette gidenler için o kat'î ölüm, ya idâm-ý ebedîdir (eðer âhirete kat'î imâný yoksa) veya ebedî ve karanlýklý haps-i münferiddir (eðer âhirete inansa ve sefahet ve dalalette gitmiþ ise). Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mý ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Madem yoktur ve olamaz, neden</p><p> </p><p>
_______________________________</p><p> </p><p>
   (Hâþiye): Bu istida, Kastamonu zelzelesinden yirmi gün evvel yazýlmýþtý. Risâle-i Nur bereketiyle her vilâyetten ziyâde âfâttan mahfuz kalmýþtý. Þimdi âfât baþladý ve dâvamýzý tasdik etti!</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 274)</p><p> </p><p>
 bizimle uðraþýyorsunuz? Biz en aðýr cezanýza karþý kendimiz, âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alýyoruz diye kemal-i metanetle bekliyoruz.</p><p> </p><p>
Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabýna mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüðümüz gibi, idam-ý ebedî ile ve haps-i münferidle mahkûm ve pek yakýn bir zamanda o dehþetli cezayý çekeceklerini müþahede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz; onlara insaniyet damarýyla cidden acýyoruz. Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikatý isbat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazýrým! Deðil vukufsuz, garazkâr, maneviyatta behresiz ehl-i vukufa karþý belki en büyük âlim ve feylesoflarýnýza karþý gündüz gibi isbat etmezsem, her cezaya razýyým!             Ýþte yalnýz bir nümune olarak, iki cuma gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risâle-i Nur'un umdelerini ve hülâsa ve esaslarýný beyan ederek Risâle-i Nur'un bir müdafaanamesi hükmüne geçen Meyve Risalesi'ni ibraz ediyorum ve Ankara makamatýna vermek için, yeni harflerle yazdýrmaya müþkilâtlar içinde gizli çalýþýyoruz. Ýþte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eðer kalbiniz (nefsinize karýþmam) beni tasdik etmezse, bana þimdiki tecrid-i mutlak içinde her hakaret ve iþkenceyi de yapsanýz, sükût edeceðim!</p><p> </p><p>
   Elhâsýl; ya Risâle-i Nur'u tam serbest býrakýnýz veyahut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikatý elinizden gelirse kýrýnýz! Ben þimdiye kadar sizi ve dünyanýzý düþünmüyordum ve düþünmeyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi ikaz etmek lâzým idi ki, kader-i Ýlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstur-u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sýkýntýlarýnýzý sabýr ile karþýlayacaðýz, diye azmettik.</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْخَانَه</p><p> </p><p>
   Zaman-ý Saadet'ten þimdiye kadar câri bir âdet-i Ýslâmiyeye ittibaen Risâle-i Nur'un hususî menbalarý olan yüzer Âyât-ý meþhûreyi, büyük bir en'âm gibi «Hizb-i Kur'ânî» yaptýðýmýzý, «Dinde tahrifat yapýyor» diye muaheze etmiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh » (S: 275)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hem, bir sene cezasýný çektiðim ve mahrem tutulan zabýtnamede kaydedildiði gibi odun yýðýnlarý altýndan çýkarýlan Tesettür Risâlesi'yle, bu sene yazýlmýþ ve neþredilmiþ gibi bizi ittiham etmek ister.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hem, Ankara'da hükûmetin riyâsetinde bulunan birisine (Mustafa Kemal'e) söylediðim itirazlara ve aðýr sözlere mukabele etmeyip sükût eden ve o öldükten sonra onun yanlýþýný gösteren bir hakikat-ý hadîsiyeyi beyandaki fýtrî ve lüzumlu ve mahrem tenkidlerim, medar-ý mes'uliyet yapýlmýþ, ölmüþ ve hükûmetten alâkasý kesilmiþ bir þahsýn hatýrý nerede? Ve hükûmetin ve milletin bir hâtýrasý ve Cenâb-ý Hakk'ýn bir tecelli-i hâkimiyeti olan adaletleri, kanunlarý nerede?..</p><p> </p><p>
   Hem; biz, hükûmet-i cumhuriye ve esaslarýndan en ziyade kendimize medar-ý istinat ve onun ile kendimizi müdafaa ettiðimiz «hürriyet-i vicdan» esasý, bizim aleyhimizde medar-ý mesu'liyet tutulmuþ, güya biz hürriyet-i vicdan esasýna muarýz gidiyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hem, medeniyetin seyyiatýný ve kusurlarýný tenkid etmesinden hatýr ve hayalime gelmiyen birþeyi, zabýtnamelerde isnad ediyor. Güya ben, radyo (Hâþiye), tayyare ve þimendiferin kullanýlmasýný kabul etmiyorum, diye terakkiyat-ý hâzýra aleyhinde bulunduðumla mes'ul ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ýþte; bu nümunelerine kýyasen ne kadar hilâf-ý adâlet bir muamele olduðunu, inþaallah, insaflý, adâletli olan Denizli müddeiumumisi ve mahkemesi göstererek, o zabýtnamelerin evhamlarýna ehemmiyet vermiyecekler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hem en acîbi budur ki; baþka mahkemenin müddeiumumisi benden sordu: «Mahrem Beþinci Þuâ'da demiþsin; (Ordu, dizginini o dehþetli þahsýn elinden kurtaracak) Muradýn, orduyu hükûmete karþý itaatsizliðe sevketmektir.» Ben de dedim: «Maksadým; o  kumandan ya ölecek ya tedlil edilecek, ordu tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; hem gayet mahrem, sekiz senede yalnýz iki def'a elime geçen ve ayný zamanda kaybedilen, hem âhir zamana ait bir hadîsin mânasýný küllî bir surette beyân eden, hem aslý eskiden te'lif edilen bir risâle, hem bir tek nefer görmediði halde nasýl sebeb-i ittiham olur?» Maatteessüf, o insafsýzlarýn o acîb ittihamý iddianameye girmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
______________________________________</p><p> </p><p>
   (Hâþiye): Radyo gibi azîm bir nimet-i Ýlâhiyyeye karþý azîm bir þükür olmak için, «Radyo, Kur'ân'ý okuyup bütün zemin yüzündeki insanlara dinlettirip küre-i havanýn bir hâfýz-ý Kur'ân olmasýdýr.» demiþtim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh » (S: 276)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hem en garibi þudur ki; bir yerde demiþtim: Cenâb-ý Hakk'ýn büyük ni'metleri olan tayyare, þimendifer ve radyoyu büyük þükür ile mukabele lâzýmken, beþer etmedi. Tayyareler ile baþlarýna bomba yaðdý. Ve radyo, öyle büyük bir ni'met-i Ýlâhiyyedir ki, ona mukabil þükür ise; o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfýz-ý Kur'ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur'ân'ý dinlettirsin. Ve Yirminci Söz'de Kur'ân'ýn medeniyet hârikalarýndan gaybî haber verdiðini beyan ederken, bir âyetin iþareti olarak, «Kâfirler, þimendifer ile Âlem-i Ýslâmý maðlûb ederler.» demiþtim. Ýslâmý, bu hârikalarla teþvik ettiðim halde bir sebeb-i ittiham olarak, «Þimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyat-ý hâzýra aleyhinde» diye, iddianamenin âhirinde, beni evvelki müddeiumuminin garazlarýna binâen ittiham eder.</p><p> </p><p>
   Hem; hiçbir münasebeti olmadýðý halde bir adam, Risâle-i Nurun ikinci bir ismi olan «Risâlet-ün-Nur» tâbirinden, «Kur'ân'ýn nurundan bir risâlettir, bir ilhamdýr» demiþ. Ýddianamede, baþka yerin verdikleri yanlýþ mâna ile, güya «Risâle-i Nur bir Resûldür.» diye benim için bir sebeb-i ittiham tutulmuþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hem, müdafaatýmda yirmi yerde kat'î bir surette hüccetler ile isbat etmiþiz ki: Bütün dünyaya karþý da olsa, din ve Kur'ân ve Risâle-i Nur'u âlet edemeyiz ve edilmez! Ve biz, onlarýn bir hakikatýný dünya saltanatýna deðiþtirmeyiz ve bil'fiil öyleyiz! Bu dâvanýn emareleri yirmi senede binlerdir. Mâdem böyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                   حَسْبُنَا اللَّهِ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ   </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                                   Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                              * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                       بِاسْمِهِ سُبْحَانًهُ             </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
               Ýddiânâmeye karþý itiraznâmenin tetimmesidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Bu itirazda muhatabým, Denizli mahkemesi ve müddeiumumisi deðil, belki baþta Isparta ve Ýnebolu müddeiumumileri olarak, yanlýþ ve nâkýs zabýtnameleriyle buradaki acîb iddianâmeyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham me'murlardýr.</p><p> </p><p>
sh »  (S: 277)</p><p> </p><p>
   Evvelâ, asl ve faslý olmayan ve hatýrýma gelmiyen bir siyasî cemiyet nâmýný, mâsum ve siyasetle hiç alâkalarý olmayan Risâle-i Nur talebelerine takýp ve o dâire içine giren ve îman ve âhiretinden baþka hiçbir maksadlarý bulunmýyan bîçâreleri, o cemiyetin nâþiri, ya fa'al bir rüknü veya mensubu veya Risâle-i Nur'u okumuþ veya okutmuþ veya yazmýþ diye suçlu sayýp mahkemeye vermek ne kadar adâletin mahiyetinden uzak olduðuna kat'î bir hücceti þudur ki: Kur'ân aleyhinde yazýlan Doktor Duzinin ve sair zýndýklarýn o muzýr eserlerini okuyanlara «Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye» düsturiyle bir suç sayýlmadýðý halde, hakikat-ý Kur'âniye'yi ve îmaniyeyi, öðrenmeye gayet muhtaç ve müþtak olanlara güneþ gibi bildiren Risâle-i Nur okumak ve yazmak bir suç sayýlmýþ. Ve hem, yüzer risâle i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ben ve bana yakýn ve benim ile görüþen dostlarýmý iþhad ve kasemle te'min ederim ki, bu on seneden ziyadedir ki, iki reisden ve bir meb'usdan ve Kastamonu valisinden baþka hükûmetin erkânýný, vükelâsýný; kumandanlarýný, me'murlarý, meb'uslarý kimler olduðunu kat'iyyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemiþim. Acaba hiç imkâný var mý ki, bir adam mübazere ettiði adamlarý tanýmasýn ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düþman mý? Karþýsýndakini tanýmasýna ehemmiyet vermesin!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Bu hallerden anlaþýlýyor ki; bil'iltizam, her halde beni mahkûm etmek için gayet asýlsýz bahaneleri îcad ederler. Mâdem keyfiyet böyledir, ben de buranýn mahkemesine deðil, belki o insafsýzlara derim: Ben, sizin bana vereceðiniz en aðýr cezanýza da beþ para vermem! Ve hiç ehemmiyeti yok! اünki ben, kabir kapýsýnda, yetmiþ yaþýndayým. Böyle mazlum ve mâsum bir iki sene hayatý, þehadet mertebesiyle deðiþtirmek benim için büyük saadettir. Risâle-i Nur'un binler hüccetleriyle kat'î îmaným var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eðer idam da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saadetin ve rahmetin anahtarý olur. Fakat siz, ey zýndýka hesabýna adliyeyi þaþýrtan ve hükûmeti bizim-</p><p> </p><p>
sh » (S: 278)</p><p> </p><p>
le sebebsiz meþgul eden insafsýzlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki: Siz, îdam-ý ebedî ile ve ebedî haps-i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. Ýntikamýmýz sizden pek çok ve muzaaf bir surette alýnýyor görüyoruz; hattâ size acýyoruz. Evet, bu þehri yüz def'a mezaristana boþaltan ölüm hakikatý, elbette hayattan ziyade bir istediði var. Ve onun idamýndan kurtulmak çaresi, insanlarýn her mes'elesinin fevkýnde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ý zarurî ve kat'îsidir. Acaba bu çareyi kendinde bulan Risâle-i Nur þâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risâle-i Nur'u âdi bahaneler ile ittiham edenler, ne kadar kendilerini hakikat ve adâlet nazarýnda müttehem oluyor, divâneler de anlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Bu insafsýzlarý aldatan ve hiçbir münasebeti olmýyan bir siyasî cemiyet vehmini veren üç maddedir:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim, benim ile kardeþ gibi þiddetli alâkadar olmalarý; bir cemiyet vehmini vermiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Risâle-i Nurun bâzý þâkirdleri, her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunlarý müsaade eden ve iliþmiyen ve cemaat-ý Ýslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden bir cemiyet zannedilmiþ. Halbuki, o mahdud üç-dört þâkirdin niyetleri cemiyet memiyet deðil, belki sýrf hizmet-i îmaniyede hâlis bir kardeþlik ve uhrevî tesânüddür.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: O insafsýzlar, kendilerini dalâlet ve dünya-perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bâzý kanunlarýný kendilerine müsait bulduklarýndan, fikren diyorlar ki «Herhalde Said ve arkadaþlarý, bizlere ve hükûmetin bizim medenice nâmeþru hevesatýmýza müsait kanunlarýna muhalifdirler. Öyle ise muhalif bir cemiyet-i siyasiyedirler.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ben de derim: Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydý; ve insan, içinde dâimî kalsaydý; ve insanî vazifeler yalnýz siyaset bulunsaydý; belki bu iftiranýzda bir mâna bulunabilirdi. Hem eðer ben siyasetle iþe girseydim, yüz risâlede on cümle deðil, belki bin cümleyi, siyasetvâri ve mübârezekârâne bulacaktýnýz. Hem farz-ý muhal olarak, eðer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarýna ve keyflerine ve siyasetlerine çalýþýyoruz diye -ki, þeytan da bunu inandýrmaya çalýþamýyor ve kimseye kabul ettiremez-, Haydi, böyle de olsa, mâdem bu yirmi senede hiçbir vukuatýmýz gösterilmiyor, ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükûmet-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh » (S: 279)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
te þiddetli muhalifler bulunur; Elbette yine adliye kanunu ile bizleri mes'ûl etmezsiniz! Son sözüm:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   حَسْبِيَ اللَّهِ لآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ                      </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                                   Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                       * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   باِسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                      </p><p> </p><p>
   Eskiþehir mahkemesinde gizli kalmýþ, resmen zabta geçmemiþ ve müdâfaatýmda dahi yazýlmamýþ bir eski hâtýrayý ve lâtif bir vâkýa-i müdâfaayý aynen beyân ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Orada benden sordular ki: «Cumhuriyet hakkýnda fikrin nedir?» Ben de dedim: Eskiþehir mahkeme reisinden baþka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir cumhuriyetçi olduðumu elinizdeki tarihçe-i hayâtým isbat eder. Hülâsasý þudur ki: O zaman, þimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karýncalara verirdim, ekmeðimi onun suyu ile yerdim. Ýþitenler benden soruyordular, ben de derdim: «Bu karýnca ve arý milletleri, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karýncalara verirdim.» Sonra dediler: «Sen, selef-i sâlihîne muhalefet ediyorsun?» Cevaben diyordum: «Hulefâ-i Râþidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sýddîk-ý Ekber (R.A.), Aþere-i Mübeþþere ve Sahâbe-i kirâm elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânasýz isim ve resim deðil, belki hakikat-ý adâleti ve hürriyet-i þer'iyyeyi taþýyan mânayý didar cuhuriyetin reisleri idiler.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ýþte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâlarý! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eðer lâik cumhuriyet soruyorsanýz; ben biliyorum ki, lâik mânasý, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahatçilere iliþmediði gibi, dindarlara ve takvâcýlara da iliþmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir -þimdi yirmi sene oluyor- ki, hayât-ý siyasiye ve içtimaiyeden çekilmiþim. Hükûmet-i cumhuriye ne</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh » (S:280)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hal kesbettiðini bilmiyorum. El'iyâzübillâh, eðer dinsizlik hesabýna îmânýna ve âhiretine çalýþanlarý mes'ul edecek kanunlarý yapan ve kabul eden bir dehþetli þekle girmiþ ise, bunu size bilâ-perva ilân ve ihtar ederim ki: Bin caným olsa, îmana ve âhiretime fedâ etmeye hazýrým. Ne yaparsanýz yapýn! Benim son sözüm,</p><p> </p><p>
  حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ     olarak, söz beni îdam ve aðýr ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim: Ben, Risâle-i Nurun keþf-i kat'îsi ile idam olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabýna bizi ezen bedbahtlar; îdam-ý ebedî ile ve dâimî haps-i münferid ile mahkûm bildiðimden ve gördüðümden, tamamiyle intikamýmý sizden alarak, kemal-i rahat-ý kalble teslîm-i ruh edmeye hazýrým!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                                   Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                                 Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                           * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                                                           </p><p> </p><p>
   Efendiler!</p><p> </p><p>
   Çok emarelerle kat'î kanaatým gelmiþ ki; hükûmet hesabýna, "hissiyat-ý diniyeyi âlet ederek emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl etmek" için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancý perde altýnda, zýndýka hesabýna, bizim îmanýmýz için ve îmana ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiðine çok hüccetlerden bir hücceti þudur ki: Yirmi sene zarfýnda, Risâle-i Nur'un yirmibin nüshalarý ve parçalarýný yirmibin adamlar okuyup kabul ettikleri halde, Risâle-i Nur'un þakirdleri tarafýndan emniyetin ihlâline dair hiçbir vukuat olmamýþ ve hükûmet kaydetmemiþ ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamýþ. Halbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukuatlar ile kendini gösterecekti. Demek hürriyet-i vicdan prensibine zýd olarak, bütün dindar nasihatçýlara þamil, lastikli bir kanunun 163'üncü maddesi sahte bir maskedir. Zýndýklar, bazý erkân-ý hükûmeti iðfal ederek, adliyeyi þaþýrtýp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.</p><p> </p><p>
   Madem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düþen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapýnýz. Dünyanýz baþýnýzý yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman baþlar feda olduklarý bir kudsî hakikata, baþý-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 281)</p><p> </p><p>
mýz dahi feda olsun! Her ceza ve idamýnýza hazýrýz! Hapsin harici bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenadýr. Bize karþý gelen böyle bir istibdad-ý mutlak altýnda hiçbir hürriyet -ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdan, ne hürriyet-i diniye- olmamasýndan, ehl-i namus ve diyanet ve tarafdar-ý hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten baþka bir çare kalmaz. Biz de اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ diyerek Rabbimize dayanýyoruz.</p><p> </p><p>
 Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                                                                </p><p> </p><p>
   Mahkeme Reisi Ali Rýza Beyefendi!</p><p> </p><p>
   Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricam var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazým da pek nâkýstýr; hem beni baþkalarla görüþtürmüyorlar, âdeta tecrid-i mutlak içindeyim. Hattâ iddianame, onbeþ dakikadan sonra benden alýndý. Hem avukat tutmak iktidarým yok. Hattâ size takdim ettiðim müdafaatýmýn, çok zahmetle, bir kýsmýný gizli olarak ancak yeni harf ile bir suretini alabildim. Hem Risâle-i Nur'un bir nevi müdafaanamesi ve mesleðinin hülâsasý olan Meyve Risalesi'nin bir suretini müddeiumuma vermek için ve bir-iki suretini Ankara makamatýna göndermek için yazdýrmýþtým. Birden onlarý elimden aldýlar, daha vermediler. Halbuki Eskiþehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaatýmýzý onda, yeni harfle bir-iki nüsha yazdýk; hem o mahkeme dahi yazdý. Ýþte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsaade ediniz, biz celbedeceðiz. Tâ ki hem müdafaatýmý, hem Risâle-i Nur'un müdafaanamesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki-üç suretini alýp, hem Adliye Vekaletine, hem Heyet-i Vekileye, hem Meclis-i Meb'usana, hem Þûra-yý Devlete göndereceðiz. Çünki iddianamede bütün esas, Risâle-i Nur'dur ve Risâle-i Nur'a ait dava ve itiraz, cüz'î bir hâdise ve þahsî bir mes'ele deðil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddî alâkadar edecek ve dolayýsýyla âlem-i Ýslâmýn nazar-ý dikkatini ehemmiyetli bir surette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 282)</p><p> </p><p>
   Evet Risâle-i Nur'a perde altýnda hücum eden, ecnebi parmaðýyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan âlem-i Ýslâmýn teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kýrmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliðe âlet ederek perde altýnda küfr-ü mutlaký yerleþtirenlerdir ki, hükûmeti iðfal ve adliyeyi iki defadýr þaþýrtýp, der: "Risâle-i Nur ve þakirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var."</p><p> </p><p>
   Hey bedbahtlar! Risâle-i Nur'un gerçi siyasetle alâkasý yoktur; fakat küfr-ü mutlaký kýrdýðý için, küfr-ü mutlakýn altý olan anarþiliði ve üstü olan istibdad-ý mutlaký esasýyla bozar, reddeder. Emniyeti, asayiþi, hürriyeti, adaleti temin ettiðine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanamesi hükmündeki Meyve Risalesi'dir. Bunu âlî bir heyet-i ilmiye ve içtimaiye tedkik etsinler, eðer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve iþkenceli idama razýyým!</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Reis Beyefendi,</p><p> </p><p>
   Kararnamede üç madde esas tutulmuþ:</p><p> </p><p>
   Birisi: Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risâle-i Nur þakirdlerini ve benimle görüþenleri veya okuyan ve yazanlarýný aynýyla iþhad ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiç birisine dememiþim: "Bir cem'iyet-i siyasiye veya cem'iyet-i nakþiye teþkil edeceðiz." Dâima dediðim budur: Biz îmanýmýzý kurtarmaya çalýþacaðýz. Umum ehl-i îman dâhil olduklarý ve üçyüz milyondan ziyâde efradý bulunan bir mukaddes cemaat-ý Ýslâmiyeden baþka mabeynimizde medar-ý bahs olmadýðýný ve Kur'ânda "Hizbullah" namý verilen ve umum ehl-i îmanýn uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'âna hizmetimiz için Hizb-ül Kur'ân, Hizbullah dairesinde bulmuþuz. Eðer kararnâmede bu mâna murad ise, bütün ruhumuzla, kemal-i iftiharla itiraf ederiz. Eðer baþka mânalar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!</p><p> </p><p>
   Ýkinci Madde: Kararnâmenin itirafýyla, Kastamonu zabýtasýnýn rapor ve tasdikiyle, hiç neþrolunmayacak tarzda odun ve kömür yýðýnlarý altýnda ve mýhlý sandýklarda bulunan ve Eskiþehir</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 283)</p><p> </p><p>
Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayý çektiren ve kat'iyen mahrem tutulan Tesettür Risalesi ve Hücumat-ý Sitte ve Zeyli Risalesi gibi kitablardan bazý cümlelerine yanlýþ mana vererek dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasýný çektiðimiz suç ile mes'ul etmek istiyor.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Madde: Kararnâmede kaç yerinde: "Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir." gibi tabirlerle imkânat, vukuat yerinde istimal edilmiþ. Herkes mümkündür ki bir katl yapsýn, bu imkân ile mes'ul olabilir mi?</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
   Reis Beyefendi!</p><p> </p><p>
   Ankara makamatýna ve reis-i cumhura istida suretinde gönderdiðim müdafaanamemi ve baþvekaletin de bunu ehemmiyetle kabul ettiklerini gösteren cevabî mektubunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam-ý iddianýn aleyhimizde beyan ettiًi asýlsýz, ittihamkârane evhamýn kat'î cevablarý bu müdafaatýmda vardýr. Sair yerlerin garazkârane ve sathî zabýtnâmelerine bina edilen buranýn ehl-i vukuf raporunda hilaf-ý vaki' ve mantýksýz çok sözler vardýr ki, onlara karþý da bu itiraznâmem takdim edilmiþti. Ezcümle:</p><p> </p><p>
   Size evvelce arzettiðim gibi, Eskiþehir Mahkemesine, 163 üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiþtim: Hükûmet-i Cumhuriyenin ikiyüz meb'usu içinde ayný rakam 163 meb'usun imzalarýyla Van'daki Dâr-ül Fünunuma (medreseme) yüzellibin banknot tahsisat kabul etmeleri ve onun ile hükûmet-i Cumhuriyenin bana karþý teveccühü, bu 163 üncü maddeyi hakkýmda hükümden iskat ediyor, dediðim halde; o ehl-i vukuf, "163 meb'us Said aleyhinde tâkibat yapmýþlar" diye tahrif etmiþ. Ýþte makam-ý iddia da, bu ehl-i vukufun böyle bütün bütün asýlsýz ittihamlarýna binâen bizi mes'ul tutuyor. Halbuki meclisinizin kararýyla, en yüksek heyet-i ilmiye ve fenniyenin tedkikine ve tahkikine havale edilen Risâle-i Nur'un bütün eczalarý tedkikten sonra bil'ittifak, hakkýmýzda verdiði kararda: "Said'in ve Risâle-i Nur þakird-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 284)</p><p> </p><p>
lerinin yazýlarýnda; dinî, mukaddesâtý âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teþvik veya bir cem'iyet kurmak ve hükûmete karþý bir su-i maksadý bulunmak kasdýnda olduðunu gösterir bir sarahat ve emare olmadýðýný ve Said'in þakirdleri, muhaberelerinde hükûmete karþý kötü bir kasd beslemek, bir cem'iyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaþýlmaktadýr." diye müttefikan karar vermiþler.</p><p> </p><p>
   Hem ehl-i vukuf "Said Nursî'nin yüzde doksan risalesi, hem samimî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esaslarýndan hiçbir cihetle ayrýlmamýþlar; bunlarda dini âlet etmek veya cem'iyet teþkil etmeye, emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadýðý sarihtir. Þakirdlerin birbiriyle ve Said Nursî'yle muhabere mektublarý da bu nevidendirler. Beþ-on mahrem ve þekvalý ve gayr-ý ilmî olan risalelerden baþka bütün risaleleri herbiri bir âyetin tefsiri ve bir hadîs-i þerifin hakikatý namýna yazýlmýþlardýr. Din, îman, Allah, peygamber, âhiret akidelerini ve ibarelerini açýkça anlatmak için temsiller ile yazýlmýþ ve ilmî görüþleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öðütler ve hayat tecrübesinden alýnmýþ ibretli vak'alarý ve faideli menkýbeleri ihtiva eden mevcudun yüzde doksanýný teþkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve asayiþe iliþecek hiçbir ciheti yoktur." diye müttefikan karar vermiþlerdir.</p><p> </p><p>
   Ýþte makam-ý iddia, bu yüksek ehl-i vukufun raporuna bakmayarak eski ve müþevveþ ve nâkýs rapora binaen acib tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteessir bulunmaktayýz. Bu insaflý mahkemenin müsellem insaflarýna elbette yakýþtýrmayýz. Hattâ temsilde hata olmasýn bir bektaþiye: "Ne için namaz kýlmýyorsun?" demiþler. O da: "Kur'anda لاَ تَقْرَبُوا الصّلَوةَ var" demiþ. Ona demiþler: "Bunun arkasýný, yani وَ اَنْتُمْ سُكَارَى yý da oku" denildiðinde, "Ben hâfýz deðilim" demiþ olmasý kabilinden, Risâle-i Nur'un bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyan eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceðim müdafaanâmemde, o iddianâmeye karþý mukayese edildiðinde bunun otuz-kýrk misali görülecektir. Bu nümunelerden latif bir vakýayý beyan ediyorum:</p><p> </p><p>
   Eskiþehir mahkemesinde makam-ý iddianýn nasýlsa bir sehiv neticesi, Risâle-i Nur'un îman derslerine "Halklarý ifsad ediyor" gibi bir tabir ve sonradan o tabirden vazgeçtiði halde, Risâle-i Nur</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 285)</p><p> </p><p>
þakirdlerinden  Abdürrezzak nâmýnda bir zât mahkemeden bir sene sonra demiþ:</p><p> </p><p>
   "Hey bedbaht! Otuzüç âyât-ý Kur'aniye iþârâtýnýn takdirine mazhar ve Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) üç kerametinin ihbar-ý gaybîsiyle ve Gavs-ý Âzam'ýn (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarýyla kýymet-i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfýnda idareye hiçbir zararý dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdýný tenvir ve irþad eden ve îmanlarýný kuvvetlendiren ve ahlâklarýný düzelten Risâle-i Nur'un irþadlarýna "ifsad" diyorsun. Allah'tan korkmuyorsun, dilin kurusun!" demiþ.</p><p> </p><p>
   Þimdi bu þakirdin haklý olarak bu sözünü makam-ý iddia gördüðü halde, "Said, etrafýna fesad saçmýþ" tabirini insafýnýza ve vicdanýnýza havale ediyorum.</p><p> </p><p>
   Makam-ý iddia, Risâle-i Nur'un içtimaî derslerine iliþmek fikriyle, "Dinin tahtý ve makamý vicdandýr, hükme kanuna baðlanmaz. Eskiden baðlanmasýyla içtimaî keþmekeþler olmuþtur." dedi. Ben de derim ki: "Din yalnýz îman deðil, belki amel-i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür. Acaba katl, zina, sirkat, kumar, þarab gibi hayat-ý içtimaiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahlarý iþleyenleri onlardan men'etmek için, yalnýz hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfi gelir mi? O halde her hanede, belki herkesin yanýnda dâima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzým gelir ki, serkeþ nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. Ýþte Risâle-i Nur amel-i sâlih noktasýnda, îman canibinden, herkesin baþýnda her vakit bir manevî yasakçýyý bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ý Ýlahîyi hatýrýna getirmekle fenalýktan kolayca kurtarýr.</p><p> </p><p>
   Hem makam-ý iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerametkârane bir tevafukunun imza edilmesiyle "bir cem'iyet efradý" diye manasýz bir emare beyan etmiþ. Acaba esnaflarýn ve hancýlarýn defterlerinde bulunan bu nevi imzalara cem'iyet ünvaný verilir mi? Eskiþehir'de ayný böyle bir vehim oldu. Cevab verdiðim ve Mu'cizat-ý Ahmediye Risalesi'ni gösterdiðim zaman taaccüble karþýladýlar. Eðer mabeynimizde dünyevî bir cem'iyet olsaydý, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemal-i nefretle benden kaçacak idiler. Demek nasýl ben ve biz, Ýmam-ý Gazalî ile irtibatýmýz var, kopmuyor; çünki uhrevîdir, dünyaya bakmýyor. Aynen öyle de; bu masum ve safi ve hâlis dindarlar, benim gibi bir bîçareye îman derslerinin hatýrý için bir kuvvetli alâka göstermiþler. Ondan bu asýlsýz mevhum bir cem'iyet-i siyasiye vehmini ver</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 286)</p><p> </p><p>
miþ. Son sözüm:</p><p> </p><p>
 حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p>
Mevkuf, haps-i münferidde</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
Bu gelen kýsým çok ehemmiyetlidir</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
Son Sözün Bir Mühim Bir Parçasý</p><p> </p><p>
   Efendiler! Reis bey, dikkat ediniz! Risâle-i Nur'u ve þakirdlerini mahkûm etmek, doðrudan doðruya küfr-ü mutlak hesabýna, hakikat-ý Kur'aniye ve hakaik-i îmaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle binüçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüþ ve üçyüz milyar müslümanlarýn hakikata ve saadet-i dâreyne giden cadde-i kübralarýný kapatmaya çalýþmaktýr ve onlarýn nefretlerini ve itirazlarýnýzý kendinize celbetmektir. Çünki o caddede gelip gidenler, gelmiþ geçmiþlere dualar ve hasenatlarýyla yardým ediyorlar. Hem bu mübarek vatanýn baþýna bir kýyamet kopmaya vesile olmaktýr. Acaba mahkeme-i kübrada, bu üçyüz milyar davacýlarýn karþýsýnda sizden sorulsa ki: "Doktor Duzi'nin, baþtan nihayete kadar serapa Ýslâmiyetiniz ve vatanýnýz ve dininiz aleyhinde ve firenkçe "Tarih-i Ýslâm" namýndaki eseri ki, zýndýklarýn kütübhanelerinizdeki eserlerine, kitablarýna ve serbest okumalarýna ve o kitablarýn þakirdleri kanununuzca cem'iyet þeklini almalarýyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarþistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancýlýk gibi siyasetinize muhalif cem'iyetlerine iliþmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkalarý olmayan ve yalnýz îman ve Kur'an cadde-i kübrasýnda giden ve kendilerini ve vatandaþlarýný idam-ý ebedîden ve haps-i münferidden kurtarmak için Kur'anýn hakikî tefsiri olan Risâle-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cem'iyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarlarýn birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet namý verip iliþmiþsiniz. Onlarý pek acib bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz." dedikleri</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 287)</p><p> </p><p>
 zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz. Ve sizi iðfal eden ve adliyeyi þaþýrtan ve hükûmeti bizimle, vatana ve millete zararlý bir surette meþgul eyleyen muarýzlarýmýz olan zýndýklar ve münafýklar, istibdad-ý mutlaka "cumhuriyet" namý vermekle, irtidad-ý mutlaký rejim altýna almakla sefahet-i mutlaka "medeniyet" ismini vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye "kanun" ismini takmakla hem sizi iðfal, hem hükûmeti iþgal, hem bizi periþan ederek, hâkimiyet-i Ýslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabýna darbeler vuruyorlar.</p><p> </p><p>
   Ey efendiler! Dört senede dört defa dehþetli zelzeleler, tam tamýna dört defa Risâle-i Nur þakirdlerine þiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarýna tevafuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanýnda gelmesi ve hücumun durmasýyla zelzelenin durmasý iþaretiyle, þimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semavî ve arzî belalardan siz mes'ulsünüz!</p><p> </p><p>
Denizli Hapishanesinde tecrid-i mutlak ve haps-i münferidde Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
Son Sözün Bir Kýsmý</p><p> </p><p>
   Efendiler! Þimdiki hayat-ý içtimaiyeyi bilemediðimden, makam-ý iddianýn gidiþatýna göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahane olmak için, pek musýrrane ileri sürdüðünüz cem'iyetçilik ittihamýna karþý pek çok kat'î cevablarýmýzý Ankara ehl-i vukufunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece bu noktada ýsrarýnýza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mana geldi: Madem hayat-ý içtimaiyenin bir temel taþý ve fýtrat-ý beþeriyenin bir hacet-i zaruriyesi ve aile hayatýndan tâ kabile ve millet ve Ýslâmiyet ve insaniyet hayatýna kadar en lüzumlu ve kuvvetli rabýta ve her insanýn kâinatta gördüðü ve tek baþýna mukabele edemediði medar-ý zarar ve hayret ve insanî ve Ýslâmî vazifelerin îfasýna mani maddî ve manevî esbabýn tehacümatýna karþý bir nokta-i istinad ve medar-ý teselli olan dostluk ve kardeþane cemaat ve toplanmak ve samîmane uhrevî cem'iyet ve uhuvvet,</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 288)</p><p> </p><p>
 hem siyasî cephesi olmadýðý halde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saadetlerine kat'î vesile olarak îman ve Kur'an dersinde hâlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaþlýk ve vatanýna ve milletine zararlý þeylere karþý bir tesanüd taþýyan Risâle-i Nur þakirdlerinin pek çok takdir ve tahsine þayan ders-i îmanda toplanmalarýna, "cem'iyet-i siyasiye" namýný verenler, elbette ve herhalde ya gayet fena bir surette aldanmýþ veya gayet gaddar bir anarþisttir ki, hem insaniyete vahþiyane düþmanlýk eder, hem islâmiyet'e nemrudane adavet eder, hem hayat-ý içtimaiyeye anarþiliðin en bozuk ve mütereddi tavrýyla husumet eder ve bu vatana ve millete ve hâkimiyet-i Ýslâmiyeye ve dinî mukaddesata karþý mürtedane, mütemerridane, anudane mücadele eder. Veya ecnebi hesabýna bu milletin can damarýný kesmeye ve bozmaya çalýþan el-hannas bir zýndýktýr ki, hükûmeti iðfal ve adliyeyi þaþýrtýr, tâ o þeytanlara, firavunlara, anarþistlere karþý þimdiye kadar istimal ettiðimiz manevî silâhlarýmýzý kardeþlerimize ve vatanýmýza çevirsin veya kýrdýrsýn.</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Efendiler! Otuz-kýrk seneden beri ecnebi hesabýna ve küfür ve ilhad namýna bu milleti ifsad ve bu vataný parçalamak fikriyle, Kur'an hakikatýna ve îman hakikatlarýna her vesile ile hücum eden ve çok þekillere giren bir gizli ifsad komitesine karþý, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptýklarý insafsýz ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi þaþýrtan onlarýn Müslüman kisvesindeki propagandacýlarýna hitaben, fakat sizin huzurunuzda zâhiren sizin ile birkaç söz konuþacaðýma müsaade ediniz.</p><p> </p><p>
   (Fakat ikinci gün beraet kararý, o dehþetli konuþmayý geriye býraktý.)</p><p> </p><p>
Tecrid-i mutlakta ve haps-i münferidde</p><p> </p><p>
Mevkuf</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
Mühim Bir Suale Hakikatlý Bir Cevabdýr.</p><p> </p><p>
   Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: "Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaþ verip, Kürdistan'a ve vilayat-ý þarkýyeye, Þeyh Sünusî yerine vaiz-i umumî yapmak teklifini neden</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 289)</p><p> </p><p>
kabul etmedin? Eðer kabul etseydin ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamýn hayatlarýný kurtarmaya sebeb olurdun!" dediler.</p><p> </p><p>
   Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmiþer-otuzar senelik hayat-ý dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadýðýma bedel, yüzbinler vatandaþa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatý kazandýrmaya vesile olan Risâle-i Nur, o zayiatýn yerine binler derece iþ görmüþ. Eðer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir þeye âlet olamayan ve tabi olmayan ve sýrr-ý ihlasý taþýyan Risâle-i Nur meydana gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeþlerime demiþtim: Eðer Ankara'ya gönderilen Risâle-i Nur'un þiddetli tokatlarý için beni idama mahkûm eden zâtlar, Risâle-i Nur'la îmanlarýný kurtarýp idam-ý ebedîden necat bulsalar, siz þahid olunuz, ben onlarý da ruh u canýmla helâl ederim!</p><p> </p><p>
   Beraetimizden sonra Denizli'de beni tarassudla taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettiþlere dedim: Risâle-i Nur'un kabil-i inkâr olmayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatýmda, yüzer risale ve mektublarýmda ve binler þakirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkikatta bulunmamasýdýr. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin. Birtek adamýn, birkaç senedeki mahrem esrarý meydana çýksa, elbette onu mes'ul ve mahcub edecek yirmi madde bulunacak. Madem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: "Pek hârika ve maðlub olmaz bir deha bu iþi çeviriyor" veya diyeceksiniz: "Gayet inayetkârane bir hýfz-ý Ýlahîdir." Elbette böyle bir deha ile mübareze etmek hatadýr, millete ve vatana büyük bir zarardýr. Ve böyle bir hýfz-ý Ýlahî ve inayet-i Rabbaniyeye karþý gelmek; firavunane bir temerrüddür.</p><p> </p><p>
   Eðer deseniz: "Seni serbest býraksak ve tarassud ve nezaret etmesek derslerinle ve gizli esrarýnla hayat-ý içtimaiyemizi bulandýrabilirsin."</p><p> </p><p>
   Ben de derim: Benim derslerim, bilâ-istisna bütünü, hükûmetin ve adliyenin eline geçmiþ; bir gün cezayý mûcib bir madde bulunmamýþ. Kýrk-elli bin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiði halde, menfaatten baþka hiçbir zararý hiçbir kimseye olmadýðý, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib-i mes'uliyet bir madde bulamamalarý cihetiyle, yenisi ittifakla beraetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüðün hatýrý için yüzotuz risaleden beþ-on kelime bahane edip, yalnýz kanaat-ý vicdaniye ile yüzyirmi mevkuf kardeþlerimden yalnýz onbeþ adama altýþar ay</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 290)</p><p> </p><p>
 ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risâle-i Nur'a iliþmeniz, manasýz bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sýrrým gizli kalmadý ki, nezaretle ta'diline çalýþsanýz.</p><p> </p><p>
   Ben þimdi hürriyetime çok muhtacým. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksýz ve faidesiz tarassudlar artýk yeter! Benim sabrým tükendi. Ýhtiyarlýk za'fiyetinden, þimdiye kadar yapmadýðým bedduayý yapmak ihtimali var. "Mazlumun ahý, tâ arþa kadar gider." diye bir kuvvetli hakikattýr.</p><p> </p><p>
   Sonra o zalim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: "Sen yirmi senedir birtek defa takkemizi baþýna koymadýn, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda baþýný açmadýn, eski kýyafetin ile bulundun. Halbuki onyedi milyon bu kýyafete girdi." Ben de dedim: Onyedi milyon deðil, belki yedi milyon da deðil, belki rýzasýyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupaperest sarhoþlarýn kýyafetlerine ruhsat-ý þer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense; azimet-i þer'iye ve takva cihetiyle, yedi milyar zâtlarýn kýyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeþ seneden beri hayat-ý içtimaiyeyi terkeden adama, "Ýnad ediyor, bize muhaliftir." denilmez. Haydi inad dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadý kýramadý ve iki mahkeme kýrmadý ve üç vilayetin hükûmetleri onu bozmadý; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükûmetin zararýna, o inadýn kýrýlmasýna çabalýyorsunuz! Haydi siyasî muhalif de olsa, madem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasýný kesen ve manen yirmi seneden beri ölmüþ bir adam, yeniden dirilip, faidesiz kendine çok zararlý olarak hayat-ý siyasiyeye girerek sizin ile uðraþmaz; bu halde onun muhalefetinden tevehhüm etmek, divaneliktir. Divanelerle ciddî konuþmak dahi bir divanelik olmasýndan, sizin gibilerle konuþmayý terkediyorum. "Ne yaparsanýz minnet çekmem!" dediðim, onlarý hem kýzdýrdý, hem susturdu. Son sözüm,</p><p> </p><p>
 حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ { حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 291)</p><p> </p><p>
Bu defaki küçük müdafaatýmda demiþtim:</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'daki þefkat, vicdan, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiþ. Çünki masumlar belaya düþerler, onlara zulmetmiþ oluruz. Bazý zâtlar bunun izahýný istediler. Ben de dedim:</p><p> </p><p>
   Þimdiki fýrtýnalý asýrda gaddar medeniyetten neþ'et eden hodgâmlýk ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harbden gelen istibdadat-ý askeriye ve dalaletten çýkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eþedd-i zulüm ve eþedd-i istibdadat meydan almýþ ki, ehl-i hak hakkýný kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eþedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak, o halette o da ezlem olacak ve maðlub kalacak. Çünki mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir-iki adamýn hatasýyla yirmi-otuz adamý, âdi bahanelerle vurur, periþan eder. Eðer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnýz vuraný vursa, otuz zayiata mukabil yalnýz biri kazanýr, maðlub vaziyetinde kalýr. Eðer mukabele-i bilmisil kaide-i zalîmanesiyle, o ehl-i hak dahi bir-ikinin hatasýyla yirmi-otuz bîçareleri ezseler, o vakit hak namýna dehþetli bir haksýzlýk ederler.</p><p> </p><p>
   Ýþte Kur'anýn emriyle, gayet þiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karýþmaktan kaçýndýðýmýzýn hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkýmýzý tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem madem herþey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapýsý kapanmýyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabýr ve þükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adalete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zýddýr, muhaliftir.</p><p> </p><p>
   Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inzibatýn ve adliye ve zabýtanýn bizimle uðraþacak hiçbir iþleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediði ve aklý baþýnda hiçbir insanýn hoþlanmadýðý küfr-ü mutlak ve dehþetli bir taun-u beþerî ve maddiyyunluktan gelen zýndýkanýn taassubuyla, bir kýsým gizli zýndýklar þeytanetiyle bazý resmî memurlarý aldatarak evhamlandýrýp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Deðil böyle birkaç vehhamý, belki dünyayý aleyhimize sevketseler, Kur'anýn kuvvetiyle, Allah'ýn inayetiyle kaçmayýz. O irtidadkâr küfr-ü mutlaka ve o zýndýkaya teslim-i silâh etmeyiz!..</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6405</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:32:14 +0000</pubDate></item><item><title>11. &#xDE;ua </title><link>https://forum.misawa.de/topic/6406-11-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Onbirinci Þua</p><p> </p><p>
(Denizli Hapsinin Bir Meyvesi)</p><p> </p><p>
   [Zýndýka ve küfr-ü mutlaka karþý Risâle-i Nur'un bir müdafaanamesidir. Ve bu hapsimizde hakikî müdafaanamemiz dahi budur. Çünki, yalnýz buna çalýþýyoruz.</p><p> </p><p>
   Bu risale, Denizli hapishanesinin bir meyvesi ve bir hatýrasý ve iki cuma gününün mahsulüdür.]</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 190)</p><p> </p><p>
Meyve Risalesi</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
فَلَبِثَ فِى السِّجْنِ  بِضْعَ سِنِينَ</p><p> </p><p>
âyetinin ihbarý ve sýrrýyla Yusuf Aleyhisselâm mahpuslarýn pîridir. Ve hapishane bir nevi Medrese-i Yusufiye olur. Madem Risâle-i Nur þâkirdleri, iki defadýr çoklukla bu medreseye giriyorlar; elbette Risâle-i Nur'un hapse temas ve isbat ettiði bir kýsým mes'elelerinin kýsacýk hülâsalarýný, bu terbiye için açýlan dershanede okumak ve okutmakla tam terbiye almak lâzým geliyor. Ýþte o hülâsalardan beþ-altý tanesini beyan ediyoruz.</p><p> </p><p>
Birincisi</p><p> </p><p>
   Dördüncü Söz'de izahý bulunan, her gün yirmidört saat sermaye-i hayatý Hâlýkýmýz bize ihsan ediyor. Tâ ki, iki hayatýmýza lâzým þeyler o sermaye ile alýnsýn. Biz kýsacýk hayat-ý dünyeviyeye yirmiüç saatý sarfedip, beþ farz namaza kâfi gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat-ý uhreviyemize sarfetmezsek; ne kadar hilâf-ý akýl bir hatâ ve o hatânýn cezasý olarak hem kalbî, hem ruhî sýkýntýlarý çekmek ve o sýkýntýlar yüzünden ahlâkýný bozmak ve me'yusane hayatýný geçirmek sebebiyle, deðil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasaret ederiz, kýyas edilsin. Eðer, bir saati beþ farz namaza sarfetsek; o halde hapis ve musibet müddetinin</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 191)</p><p> </p><p>
 herbir saati, bazan bir gün ibadet ve fâni bir saati bâki saatler hükmüne geçebilmesi ve kalbî ve ruhî me'yusiyet ve sýkýntýlarýn kýsmen zeval bulmasý ve hapse sebebiyet veren hatalâra keffâreten afvettirmesi ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi almasý ne derece kârlý bir imtihan, bir ders ve musibet arkadaþlarýyla tesellidarâne bir hoþ-sohbet olduðu düþünülsün.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Söz'de denildiði gibi, bin lira ikramiye kazancý için, bin adam iþtirak etmiþ bir piyango kumarýna yirmidört lirasýndan beþ-on lirayý veren ve yirmidörtten birisini ebedî bir mücevherat hazinesinin biletine vermeyen; halbuki dünyevî piyangoda o bin lirayý kazanmak ihtimali binden birdir, çünki bin hissedar daha var. Ve uhrevî mukadderat-ý beþer piyangosunda, hüsn-ü hâtimeye mazhar ehl-i îman için kazanç ihtimali binden dokuzyüz doksandokuz olduðuna -yüzyirmidört bin enbiyanýn ona dair ihbarýný keþf ile tasdik eden evliyadan ve asfiyadan- hadd ve hesaba gelmez sadýk muhbirler haber verdikleri halde, evvelki piyangoya koþmak, ikincisinden kaçmak ne derece maslahata muhalif düþer mukayese edilsin.</p><p> </p><p>
   Bu mes'elede hapishane müdürleri ve ser-gardiyanlarý ve belki memleketin idare müdebbirleri ve asayiþ muhafýzlarý Risâle-i Nur'un bu dersinden memnun olmalarý gerektir. Çünki bin mütedeyyin ve Cehennem hapsini her vakit tahattur eden adamlarýn idare ve inzibatý, on namazsýz ve itikadsýz, yalnýz dünyevî hapsi düþünen ve haram-helâl bilmeyen ve kýsmen serseriliðe alýþan adamlardan daha kolay olduðu, çok tecrübelerle görülmüþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 192)</p><p> </p><p>
Ýkinci Mes'elenin Hülâsasý</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'dan Gençlik Rehberi'nin güzelce izah ettiði gibi, ölüm o kadar kat'î ve zâhirdir ki; bugünün gecesi ve bu güzün kýþý gelmesi gibi ölüm baþýmýza gelecek. Bu hapishane nasýlki mütemadiyen çýkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir. Öyle de: Bu zemin yüzü dahi, acele hareket eden kafilelerin yollarýnda bir gecelik konmak ve göçmek için bir handýr. Herbir þehri yüz defa mezaristana boþaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediði var. Ýþte bu dehþetli hakikatýn muammasýný Risâle-i Nur hall ve keþfetmiþ. Bir kýsacýk hülâsasý þudur: Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapýsý kapanmýyor; elbette bu ecel celladýnýn elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanýn en büyük ve herþeyin fevkinde bir endiþesi, bir mes'elesidir. Evet çaresi var ve Risâle-i Nur Kur'an'ýn sýrrýyla o çareyi iki kere iki dört eder derecesinde kat'î isbat etmiþ. Kýsacýk hülâsasý þudur ki:</p><p> </p><p>
   Ölüm ya idam-ý ebedîdir; hem o insaný, hem bütün ahbabýný ve akaribini asacak bir daraðacýdýr. Veyahut baþka bir bâki âleme gitmek ve îman vesikasýyla saadet sarayýna girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlýklý bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ý dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve baðistana açýlan bir kapýdýr. Bu hakikatý "Gençlik Rehberi" bir temsil ile isbat etmiþ. Meselâ; bu hapsin bahçesinde asmak için daraðaçlarý konulmuþ ve onlarýn dayandýklarý duvarýn arkasýnda gayet büyük ve umum dünya iþtirak etmiþ bir piyango dairesi kurulmuþ. Biz bu hapisteki beþyüz kiþi, her halde hiç müstesnasý yok ve kurtulmak mümkün deðil, bizi birer birer o meydana çaðýracaklar: Ya "Gel idam ilânýný al, daraðacýna çýk" veya "Daimî haps-i münferid puslasýný tut, bu açýk kapýya gir." veyahut "Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çýkmýþ, gel al." diye her tarafta ilânatlar yapýlýyor. Biz de güzümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasýnda o daraðaçlarýna çýkýyorlar. Bir kýsmýn asýldýklarýný müþahede ediyoruz. Bir kýsmý da, daraðaçlarýný basamak yapýp o duvarýn arkasýndaki piyango dairesine girdiklerini; orada büyük ve ciddî memurlarýn kat'î haberleri ile görür gibi bildiðimiz bir sýrada, bu</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 193)</p><p> </p><p>
hapishanemize iki hey'et girdi. Bir kafile ellerinde çalgýlar, þarablar, zâhirde gayet tatlý helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmey‏e çalýþtýlar. Fakat o tatlýlar zehirlidir, insî þeytanlar içine zehir atmýþlar.</p><p> </p><p>
   Ýkinci cemaat ve hey'et, ellerinde terbiyenâmeler ve helâl yemekler ve mübarek þerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil'ittifak beraber, pek ciddî ve kat'î diyorlar ki: "Eðer o evvelki hey'etin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanýz, yeseniz; bu gözümüz önündeki þu daraðaçlarda baþka gördükleriniz gibi asýlacaksýnýz. Eðer bizim bu memleket Hâkiminin fermanýyla getirdiðimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabul edip ve terbiye-nâmelerdeki dualarý ve evradlarý okusanýz, o asýlmaktan kurtulacaksýnýz. O piyango dairesinde ihsan-ý þâhâne olarak herbiriniz milyon altun biletini alacaðýnýzý, görür gibi ve gündüz gibi inanýnýz. Eðer o haram ve þübheli ve zehirli tatlýlarý yeseniz, asýlmaða gittiðiniz zamana kadar dahi o zehirin sancýsýný çekeceðinizi, bu fermanlar ve bizler müttefikan size kat'î haber veriyoruz." diyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu temsil gibi, her vakit gördüðümüz ecel daraðacýnýn arkasýnda mukadderat-ý nev'-i beþer piyangosundan ehl-i îman ve tâat için -hüsn-ü hâtime þartýyla- ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çýkacaðýný yüzde yüz ihtimal ile; sefâhet ve haram ve itikadsýzlýk ve fýskta devam edenler -tövbe etmemek þartýyla- ya idam-ý ebedî (âhirete inanmayanlara) veya daimî ve karanlýk haps-i münferid (beka-i ruha inanan ve sefahette gidenlere) ve þekavet-i ebediye ilâmýný alacaklarýný yüzde doksandokuz ihtimal ile kat'î haber veren, baþta ellerinde niþâne-i tasdik olan hadsiz mu'cizeler bulunan yüzyirmidört bin peygamberler ve onlarýn verdikleri haberlerin izlerini ve sinemada gibi gölgelerini, keþf ile, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüzyirmidört milyondan ziyade evliyalar (kaddesallahü esrarehüm) ve o iki kýsým meþahir-i insaniyenin haberlerini aklen kat'î bürhanlarla ve kuvvetli hüccetlerle -fikren ve mantýken- yakînî bir surette isbat ederek tasdik edip imza basan milyarlar gelen geçen muhakkikler, (1) müçtehidler ve sýddýkînler; bil'icma, mütevatiren nev'-i insanýn güneþleri, kamerleri, yýldýzlarý olan bu üç cemaat-ý azîme ve bu üç taife-i ehl-i hakikat ve beþerin kudsî kumandanlarý olan bu üç büyük ve âlî heyetlerin fermanlarý ile verdikleri haberleri dinlemeyen ve saadet-i ebediyeye giden, onlarýn gösterdikleri yol olan sýrat-ý müstakimde gitme</p><p> </p><p>
____________________</p><p> </p><p>
   (1): O muhakkiklerden tek birisi Risâle-i Nur'dur. Yirmi senedir en muannid feylesoflarý ve mütemerrid zýndýklarý susturan eczalarý meydandadýr. Herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 194)</p><p> </p><p>
yenler, yüzde doksandokuz dehþetli tehlike ihtimalini nazara almayan ve birtek muhbirin bir yolda tehlike var demesiyle o yolu býrakan baþka uzun yolda hareket eden bir adam, elbette ve elbette vaziyeti þudur ki: Ýki yolun -hadsiz muhbirlerin kat'î ihbarlarý ile- en kýsa ve kolayý ve yüzde yüz Cennet ve saadet-i ebediyeyi kazandýraný býrakýp en daðdaðalý ve uzun ve sýkýntýlý ve yüzde doksandokuz Cehennem hapsini ve þekavet-i daimeyi netice veren yolunu ihtiyar ettiði halde, dünyada iki yolun, bir tek muhbirin yalan olabilir haberiyle yüzde birtek ihtimal tehlike ve bir ay hapis imkâný bulunan kýsa yolu býrakýp, menfaatsiz -yalnýz zararsýz olduðu için- uzun yolu ihtiyar eden bedbaht, sarhoþ divaneler gibi dehþetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uðraþýyor, yalnýz onlara ehemmiyet verir derecede aklýný, kalbini, ruhunu, insaniyetini kaybetmiþ oluyor. Madem hakikat-ý hal budur.. biz mahpuslar, bu hapis musibetinden intikamýmýzý tam almak için o mübarek ikinci heyetin hediyelerini kabul etmeliyiz. Yani, nasýlki bir dakika intikam lezzeti ve birkaç dakika veya bir-iki saat sefahet lezzetleriyle bu musibet bizi onbeþ ve beþ ve on ve iki-üç sene bu hapse soktu; dünyamýzý bize zindan eyledi. Biz dahi bu musibetin raðmýna ve inadýna, bir-iki saat müddet-i hapsi bir-iki gün ibadete ve iki-üç sene cezamýzý -mübarek kafilenin hediyeleriyle- yirmi-otuz sene bâki bir ömre ve on ve yirmi sene hapiste cezamýzý milyonlar sene Cehennem hapsinden afvýmýza vesile edip fâni dünyamýzýn aðlamasýna mukabil bâki hayatýmýzý güldürerek bu musibetten tam intikamýmýzý almalýyýz. Hapishaneyi terbiyehane gösterip vatanýmýza ve milletimize birer terbiyeli, emniyetli, menfaatli adam olmaða çalýþmalýyýz. Ve hapishane memurlarý ve müdürleri ve müdebbirleri dahi, câni ve eþkiya ve serseri ve katil ve sefahetçi ve vatana muzýr zannettikleri adamlarý, bir mübarek dershanede çalýþan talebeler görsünler ve müftehirane Allah'a þükretsinler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 195)</p><p> </p><p>
Üçüncü Mes'ele</p><p> </p><p>
   Gençlik Rehberi'nde izahý bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsasý þudur:</p><p> </p><p>
   Bir zaman, Eskiþehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramýnda oturmuþtum. Karþýsýndaki lise mektebinin büyük kýzlarý, onun avlusunda gülerek raksediyorlardý. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmýþ kýzlardan ve talebelerden kýrk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiþ-seksen yaþýnda çirkinleþmiþ, gençliðinde iffetini muhafaza etmediðinden sevmek beklediði nazarlardan nefret görüyorlar.. kat'î müþahede ettim. Onlarýn o acýnacak hallerine aðladým. Hapishanedeki bir kýsým arkadaþlar aðladýðýmý iþittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Þimdi beni kendi halime býrakýnýz, gidiniz.</p><p> </p><p>
   Evet gördüðüm hakikattýr, hayal deðil. Nasýlki bu yaz ve güzün âhiri kýþtýr. Öyle de, gençlik yazý ve ihtiyarlýk güzünün arkasý kabir ve berzah kýþýdýr. Geçmiþ zamanýn elli sene evvelki hâdisatý sinema ile hal-i hazýrda gösterildiði gibi, gelecek zamanýn elli sene sonraki istikbal hâdisatýný gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalalet ve sefahetin elli-altmýþ sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, þimdiki güldüklerine ve gayr-ý meþru' keyiflerine nefretler ve teellümlerle aðlayacaklardý.</p><p> </p><p>
   Ben o Eskiþehir hapishanesindeki müþahede ile meþgul iken sefahet ve dalaleti tervic eden bir þahs-ý manevî, insî bir þeytan gibi karþýma dikildi ve dedi: "Biz hayatýn herbir çeþit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattýrmak istiyoruz, bize karýþma." Ben de cevaben dedim: Madem lezzet ve zevk için ölümü hatýra getirmeyip dalalet ve sefahete atýlýyorsun, kat'iyyen bil ki; senin dalaletin hükmüyle bütün geçmiþ zaman-ý mazi ölmüþ ve madumdur ve içinde cenazeleri çürümüþ bir vahþetli mezaristandýr. Ýnsaniyet alâkadarlýðýyle ve dalalet yoluyla senin baþýna ve varsa ve ölmemiþ ise kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarýnýn ebedî ölüm</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 196)</p><p> </p><p>
lerinden gelen elemler, senin þimdiki sarhoþça, pek kýsa bir zamandaki cüz'î lezzetini imha ettiði gibi; gelecek istikbal zamaný dahi itikadsýzlýðýn cihetiyle yine madum ve karanlýklý ve ölü ve dehþetli bir vahþetgâhtýr. Ve oradan gelen ve baþýný vücuda çýkaran ve zaman-ý hazýra uðrayan bîçarelerin baþlarý, ecel celladýnýn satýrýyla kesilip hiçliðe atýldýðýndan, mütemadiyen akýl alâkadarlýðýyla senin îmansýz baþýna hadsiz elîm endiþeler yaðdýrýyor. Senin sefihâne cüz'î lezzetini zîr ü zeber eder. Eðer dalaleti ve sefaheti býrakýp îman-ý tahkikî ve istikamet dairesine girsen îman nuruyla göreceksin ki; o geçmiþ zaman-ý mâzi mâdum ve herþeyi çürüten bir mezaristan deðil, belki mevcud ve istikbale inkýlab eden nurani bir âlem ve bâki ruhlarýn istikbaldeki saadet saraylarýna girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle deðil elem, belki îmanýn kuvvetine göre Cennet'in bir nevi manevî lezzetini dünyada dahi tattýrdýðý gibi; gelecek istikbal zamaný, deðil vahþetgâh ve karanlýk, belki îman gözüyle görünür ki; saadet-i ebediye saraylarýnda hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazý birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahman-ý Rahîm-i Zülcelali Ve'l-ikram'ýn ziyafetleri kurulmuþ ve ihsanlarýnýn sergileri açýlmýþ, oraya sevkiyat var diye îman sinemasýyla müþahede ettiðinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek hakikî ve elemsiz lezzet, yalnýz îmanda ve îman ile olabilir.</p><p> </p><p>
   Ýmanýn bu dünyada dahi verdiði binler faide ve neticelerinden yalnýz birtek faide ve lezzetini, -bu mezkûr bahsimiz münasebetiyle Gençlik Rehberi'nde bir haþiye olarak yazýlan- bir temsil ile beyan edeceðiz. قِyle ki:</p><p> </p><p>
   Meselâ senin gayet sevdiðin birtek evlâdýn sekeratta ölmek üzere iken ve me'yusane elîm  ebedî firakýný düþünürken; birden Hazret-i Hýzýr ve Hakîm-i Lokman gibi bir doktor geldi, tiryak gibi bir macun içirdi, O sevimli ve güzel evlâdýn gözünü açtý, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferah veriyor anlarsýn. Ýþte o çocuk gibi sevdiðin ve ciddî alâkadar olduðun milyonlar sence mahbub insanlar o mazi mezaristanýnda -senin nazarýnda- çürüyüp mahvolmak üzere iken, birden hakikat-ý îman, Hakîm-i Lokman gibi o büyük idamhane tevehhüm edilen mezaristana kalb penceresinden bir ýþýk verdi. Onunla baþtan baþa bütün ölüler dirildiler. Ve "Biz ölmemiþiz ve ölmeyeceðiz, yine sizinle görüþeceðiz" lisan-ý hâl ile dediklerinden aldýðýn hadsiz sevinçler ve ferahlarý, îman bu dünyada dahi vermesiyle isbat eder ki: Ýman hakikatý öyle bir çekirdektir ki, eðer tecessüm etse, bir cennet-i hususiye ondan çýkar; o çekirdeðin þecere-i tûbâsý olur dedim.</p><p> </p><p>
   O muannid döndü dedi:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 197)</p><p> </p><p>
"Hiç olmazsa hayvan gibi hayatýmýzý keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eðlencelerle bu ince þeyleri düþünmeyerek yaþayacaðýz."</p><p> </p><p>
   Cevaben dedim: "Hayvan gibi olamazsýn. Çünki hayvanýn mâzi ve müstakbeli yok. Ne geçmiþten elemler ve teessüfler alýr ve ne de gelecekten endiþeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alýr. Rahatla yaþar, yatar. Hâlýkýna þükreder. Hattâ kesilmek için yatýrýlan bir hayvan, birþey hissetmez. Yalnýz býçak kestiði vakit hissetmek ister, fakat o his dahi gider. O elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, bir þefkat-i Ýlahiye, gaybý bildirmemektedir ve baþa gelen þeyleri setretmektedir. Hususan masum hayvanlar hakkýnda daha mükemmeldir. Fakat ey insan, senin mazi ve müstakbelin akýl cihetiyle bir derece gaybîlikten çýkmasýyla, setr-i gaybdan hayvana gelen istirahattan tamamen mahrumsun. Geçmiþten çýkan teessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endiþeler; senin cüz'î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aþaðý düþürür. Madem hakikat budur. Ya aklýný çýkar at, hayvan ol kurtul veya aklýný îmanla baþýna al, Kur'aný dinle. Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi safi lezzetleri kazan!.." diyerek onu ilzam ettim.</p><p> </p><p>
   Yine o mütemerrid þahýs döndü dedi: "Hiç olmazsa ecnebi dinsizleri gibi yaþarýz."</p><p> </p><p>
   Cevaben dedim: "Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsýn. Çünki onlar bir Peygamberi inkâr etse, diðerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah'a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemalâta medar bazý seciyeleri bulunabilir. Fakat bir müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve daveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm'ý inkâr etse ve zincirinden çýksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah'ý kabul etmez. Çünki bütün Peygamberleri ve Allah'ý ve kemalâtý onunla bilmiþ. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden Ýslâmiyete giriyorlar. Ve hiç bir Müslüman, hakikî Yahudi veya Mecusî veya Nasrani olmaz. Belki dinsiz olur, seciyeleri bozulur; vatana, millete muzýr bir halete girer." isbat ettim. O muannid ve mütemerrid þahsýn daha tutunacak bir yeri kalmadý. Kayboldu, Cehennem'e gitti.</p><p> </p><p>
   Ýþte ey bu Medrese-i Yusufiyede benim ders arkadaþlarým! Madem hakikat budur. Ve bu hakikatý Risâle-i Nur o derece kat'î ve güneþ gibi isbat etmiþ ki; yirmi senedir mütemerridlerin inadlarýný kýrýp îmana getiriyor. Biz dahi hem dünyamýza, hem istikbalimize, hem âhiretimize, hem vatanýmýza, hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan îman ve istikamet yolunu takib edip, boþ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 198)</p><p> </p><p>
 vaktimizi sýkýntýlý hülyalar yerinde Kur'andan bildiðimiz sûreleri okumak ve manalarýný bildiren arkadaþlardan öðrenmek ve kazaya kalmýþ farz namazlarýmýzý kaza etmek ve birbirinin güzel huylarýndan istifade edip bu hapishaneyi güzel seciyeli fidanlar yetiþtiren bir mübarek bahçeye çevirmek gibi a'mal-i sâliha ile hapishane müdür ve alâkadarlarý, câni ve katillerin baþlarýnda zebani gibi azab memurlarý deðil, belki Medrese-i Yusufiyede Cennet'e adam yetiþtirmek ve onlarýn terbiyesine nezaret etmek vazifesiyle memur birer müstakîm üstad ve birer þefkatli rehber olmalarýna çalýþmalýyýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 199)</p><p> </p><p>
Dördüncü Mes'ele</p><p> </p><p>
   Yine Gençlik Rehberi'nde izahý var. Bir zaman bana hizmet eden kardeþlerim tarafýndan sual edildi ki: "Küre-i arzý herc ü merce getiren ve Ýslâm mukadderatýyla alâkadar olan bu dehþetli harb-i umumîden elli gündür (þimdi yedi seneden geçti ayný hâl) (*) hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Hâlbuki bir kýsým mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaâti ve câmii býrakýp radyo dinlemeðe koþuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meþgul olmanýn zararý mý var?" dediler. Cevaben dedim ki:</p><p> </p><p>
   (*) Parantez içindeki not, 1946 senesine aittir.</p><p> </p><p>
   Ömür sermâyesi pek azdýr. Lüzumlu iþler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanýn kalb ve mide dâiresinden ve cesed ve hâne dâiresinden, mahalle ve þehir dairesinden ve vatan ve memleket dâiresinden ve Küre-i Arz ve nev-i beþer dairesinden tut.. tâ zîhayat ve dünya dâiresine kadar, birbiri içinde dâireler var. Herbir dâirede herbir insanýn bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dâirede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat, arasýra vazife bulunabilir. Bu kýyas ile -küçüklük ve büyüklük mâkûsen mütenâsib- vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dâirenin câzibedarlýðý cihetiyle küçük dâiredeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti býraktýrýp lüzumsuz, malâyâni ve âfâkî iþlerle meþgul eder. Sermâye-i hayatýný boþ yerde imha eder. O kýymetdar ömrünü kýymetsiz þeylerde öldürür. Ve bazan bu harb boðuþmalarýný merak ile takib eden, bir tarafa kalben tarafdar olur. Onun zulümlerini hoþ görür, zulmüne þerik olur.</p><p> </p><p>
   Birinci noktaya cevab ise: Evet bu cihan harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvasýndan daha ehemmiyetli bir dâva, herkesin ve bilhassa Müslümanlarýn baþýna öyle bir hâdise ve öyle bir dâva açýlmýþ ki; her adam, eðer Alman ve Ýngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklý da varsa, o tek davayý kazanmak için bilâtereddüd sarfedecek. Ýþte</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 200)</p><p> </p><p>
 o dava ise, yüzbin meþahir-i insaniyenin ve hadsiz nev'-i beþerin yýldýzlarý ve mürþidlerinin müttefikan, kâinat sahibinin ve mutasarrýfýnýn binler va'd  ve  ahdlerine istinâden haber verdikleri ve bir kýsmý gözleriyle gördükleri þu ki: Herkesin îman mukabilinde bu zemin yüzü kadar baðlar ve kasýrlar ile müzeyyen ve bâkî ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davasý baþýna açýlmýþ. Eðer îman vesikasýný saðlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asýrda, maddiyunluk taunuyla çoklar o davasýný kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keþf ve tahkik, bir yerde kýrk vefiyattan yalnýz birkaç tanesi kazandýðýný sekeratta müþahede etmiþ; ötekiler kaybetmiþler. Acaba bu kaybettiði dâvanýn yerini, bütün dünya saltanatý o adama verilse doldurabilir mi!</p><p> </p><p>
   Ýþte o dâvâyý kazandýracak olan hizmetleri ve yüzde doksanýna o dâvâyý kaybettirmeyen hârika bir dâvâ vekilini o iþde çalýþtýran vazifeleri býrakýp ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî malâyaniyat ile iþtigal etmek tam bir akýlsýzlýk bildiðimizden, biz Risâle-i Nur þakirdleri, her birimizin yüz derece aklýmýz ziyade olsa da ancak bu vazifeye sarfetmek lâzýmdýr diye kanaatýmýz var.</p><p> </p><p>
   Ey hapis musibetinde benim yeni kardeþlerim! Sizler, benim ile beraber gelen eski kardeþlerim gibi Risâle-i Nur'u görmemiþsiniz. Ben onlarý ve onlar gibi binler þakirdleri þahid göstererek derim ve isbat ederim ve isbat etmiþim ki: O büyük davayý yüzde doksanýna kazandýran ve yirmi senede yirmi bin adama o davanýn kazancýnýn vesikasý ve senedi ve beratý olan îman-ý tahkikîyi eline veren ve Kur'an-ý Hakîm'in mu'cize-i maneviyesinden neþ'et edip çýkan ve bu zamanýn birinci bir dava vekili bulunan Risâle-i Nur'dur. Bu onsekiz senedir benim düþmanlarým ve zýndýklar ve maddiyyunlar, aleyhimde gayet gaddarane desiselerle hükûmetin bazý erkânlarýný iðfal ederek bizi imha için bu def'a gibi eskide dahi hapislere, zindanlara soktuklarý halde, Risâle-i Nur'un çelik kal'asýnda yüzotuz parça cihazatýndan ancak iki-üç parçasýna iliþebilmiþler. Demek avukat tutmak isteyen onu elde etse yeter. Hem korkmayýnýz, RÝSALE-Ý NUR yasak olmaz; Hükûmet-i Cumhuriyenin meb'uslarý ve erkânlarýnýn ellerinde mühim risaleleri iki-üçü müstesna olarak serbest geziyorlardý. Ýnþâallah, bir zaman hapishaneleri tam bir ýslahhane yapmak için bahtiyar müdürler ve memurlar, o nurlarý, mahpuslara, ekmek ve ilâç gibi tevzi edecekler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 201)</p><p> </p><p>
Beþinci Mes'ele</p><p> </p><p>
   Gençlik Rehberi'nde izah edildiði gibi; gençlik hiç þübhe yok ki gidecek. Yaz güze ve kýþa yer vermesi ve gündüz akþama ve geceye deðiþmesi kat'iyetinde, gençlik dahi ihtiyarlýða ve ölüme deðiþecek. Eðer o fâni ve geçici gençliðini iffetle hayrata -istikamet dairesinde- sarfetse, onunla ebedî, bâki bir gençliði kazanacaðýný bütün semavî fermanlar müjde veriyorlar. Eðer sefahete sarf etse, nasýlki bir dakika hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakika hapis cezasýný çektirir. Öyle de gayr-î meþru dâiredeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes'uliyetinden ve kabir azabýndan ve zevâlinden gelen teessüflerden ve günahlardan ve dünyevî mücâzatlarýndan baþka, ayný lezzet içinde o lezzetten ziyâde elemler olduðunu aklý baþýnda her genç tecrübe ile tasdik eder. Meselâ, haram sevmekte bir kýskançlýk elemi ve firak elemi ve mukabele görmemek elemi gibi çok ârýzalar ile o cüz'î lezzet, zehirli bir bal hükmüne geçer. Ve o gençliðin su-i istimâli ile gelen hastalýkla hastahânelere ve taþkýnlýklarýyla hapishânelere ve kalb ve ruhun gýdasýzlýk ve vazifesizliðinden neþ'et eden sýkýntýlarla meyhanelere, sefahethanelere veya mezaristana düþeceklerini bilmek istersen, git hastahânelerden ve hapishânelerden ve meyhanelerden ve kabristandan sor. Elbette ekseriyetle, gençlerin gençliðinin su'-i istimâlinden ve taþkýnlýklarýndan ve gayr-ý meþru keyiflerin cezasý olarak gelen tokatlardan eyvahlar ve aðlamalar ve esefler iþiteceksin. Eðer istikamet dairesinde gitse, gençlik gayet þirin ve güzel bir ni'met-i Ýlâhiye ve tatlý ve kuvvetli bir vâsýta-i hayrat olarak âhirette gayet parlak ve bâki bir gençlik netice vereceðini, baþta Kur'an olarak çok kat'î âyâtýyla bütün semavî kitablar ve fermanlar haber verip müjde ediyorlar. Mâdem hakikat budur. Ve mâdem helâl dâiresi keyfe kâfidir. Ve mâdem haram dairesindeki bir saat lezzet, bazan bir sene ve on sene hapis cezasýný çektirir. Elbette gençlik ni'metine bir þükür olarak, o tatlý ni'meti iffette, istikamette sarfetmek lâzým ve elzemdir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 202)</p><p> </p><p>
Altýncý Mes'ele</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'un çok yerlerinde izahý ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan imân-ý billâh rüknünün binler küllî bürhanlarýndan birtek bürhana kýsaca bir iþarettir.</p><p> </p><p>
   Kastamonu'da lise talebelerinden bir kýsmý yanýma geldiler. "Bize Hâlýkýmýzý tanýttýr, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" dediler. Ben dedim: Sizin okuduðunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ý mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlýký tanýttýrýyorlar. Muallimleri deðil, onlarý dinleyiniz.</p><p> </p><p>
   Meselâ: Nasýlki mükemmel bir eczahâne ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alýnmýþ hayatdar macunlar ve tiryaklar var. Þübhesiz gayet meharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacýyý gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahânesinde bulunan dörtyüz bin çeþit nebatat ve hayvanat kavanozlarýndaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarþýdaki eczahâneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olmasý nisbetinde -okuduðunuz fenn-i týp mikyasýyla -küre-i arz eczahâne-i kübrasýnýn eczacýsý olan Hakîm-i Zülcelal'i hattâ kör gözlere de gösterir, tanýttýrýr.</p><p> </p><p>
   Hem, meselâ: Nasýl bir hârika fabrika ki, binler çeþit çeþit kumaþlarý basit bir maddeden dokuyor. Þeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli bir makinisti tanýttýrýr. ,yle de, küre-i arz denilen yüzbinler baþlý, her baþýnda yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbaniye, ne derece bu insan fabrikasýndan büyükse, mükemmelse, o derecede -okuduðunuz fenn-i makine mikyasýyla- küre-i arzýn ustasýný ve sahibini bildirir ve tanýttýrýr.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ, nasýlkiý: Gayet mükemmel binbir çeþit erzak etrafýndan celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiþ depo ve iâþe anbarý ve dükkân, þeksiz bir fevkalâde iaþe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrý ayrý erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatýyla mevsimlere uðrayýp, baharý bir büyük vagon gibi, binler ayrý ayrý taamlarla</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 203)</p><p> </p><p>
doldurarak, kýþta erzaký tükenen bîçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmanî iaþe anbarý ve bu sefine-i Sübhaniye ve binbir çeþit cihazatý ve mallarý ve konserve paketleri taþýyan bu depo ve dükkân-ý Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduðunuz ve ya okuyacaðýnýz fenn-i iaþe mikyasýyla, o kat'iyette ve o derecede küre-i arz deposunun sahibini, mutasarrýfýný, müdebbirini, bildirir, tanýttýrýr, sevdirir.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki: Dörtyüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediði erzaký ayrý ve istimal ettiði silâhý ayrý ve giydiði elbisesi ayrý ve talimatý ayrý ve terhisatý ayrý olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandaný, tek baþýyla bütün o ayrý ayrý milletlerin ayrý ayrý erzaklarýný ve çeþit çeþit eslihalarýný ve elbiselerini ve cihazatlarýný, hiçbirini unutmayarak ve þaþýrmayarak verdiði o âcib ordu ve ordugâh, þübhesiz bedahetle o hârika kumandaný gösterir, takdirkârane sevdirir. Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhýnda ve her baharda yeniden silâh altýna alýnmýþ bir yeni ordu-yu Sübhânîde, nebatat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeþit çeþit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiç birini unutmayarak ve þaþýrmayarak bir tek kumandan-ý âzam tarafýndan verilen küre-i arzýn bahar ordugâhý, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhýndan büyük ve mükemmel ise; sizin okuyacaðýnýz fenn-i askerî mikyasýyla- dikkatli ve aklý baþýnda olanlara o derece küre-i arzýn Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ý Akdes'ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki: Bir hârika þehirde milyonlar elektrik lâmbalarý hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbalarý ve fabrikasý, þeksiz, bedahetle elektriði idare eden ve seyyar lâmbalarý yapan ve fabrikayý kuran ve iþtial maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayý ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanýttýrýr, yaþasýnlar ile sevdirir. Aynen öyle de, bu âlem þehrinde dünya sarayýnýn damýndaki yýldýz lâmbalarý, bir kýsmý -kozmoðrafyanýn dediðine bakýlsa- küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiþ defa sür'atli hareket ettikleri halde, intizamýný bozmuyor, birbirine çarpmýyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduðunuz kozmoðrafyanýn dediðine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaþayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyede bir lâmba ve soba olan güneþimizin yanmasýnýn devamý için, her gün küre-i arzýn denizleri kadar gazyaðý ve daðlarý kadar kömür veya bin arz kadar odun yýðýnlarý lâzýmdýr ki sönmesin.</p><p> </p><p>
   Ve onu ve onun gibi ulvî yýldýzlarý gazyaðsýz, odunsuz, kö</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 204)</p><p> </p><p>
mürsüz yandýran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptýrmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatý, ýþýk parmaklarýyla gösteren bu kâinat þehr-i muhteþemindeki dünya sarayýnýn elektrik lâmbalarý ve idareleri ne derece o misalden daha büyük, daha mükemmeldir, o derecede sizin okuduðunuz veya okuyacaðýnýz fenn-i elektrik mikyasýyla bu meþher-i azam-ý kâinatýn Sultanýný, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yýldýzlarý þahid göstererek tanýttýrýr. Tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiþ ettirir.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ, nasýlki bir kitab bulunsa ki: Bir satýrýnda bir kitab ince yazýlmýþ ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur'aniye yazýlmýþ, gayet mânidar ve bütün mes'eleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mehâretli ve iktidarlý gösteren bir acib mecmua, þeksiz, gündüz gibi, kâtib ve musannifini kemalâtýyla, hünerleriyle bildirir, tanýttýrýr. Mâþâallah, Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ý kebiri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek formasý olan baharda, üçyüz bin ayrý ayrý kitablar hükmündeki üçyüz bin nebatî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlýþsýz hâtâsýz, karýþtýrmayarak, þaþýrmayarak; mükemmel, muntazam ve bazen aðaç gibi bir kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir noktada bir kitâbýn tamam bir fihristesini yazan bir kalem iþlediðini gözümüzle gördüðümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan þu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur'an-ý Ekber-i Âlem, mezkûr misaldeki kitabdan ne derece büyük ve mükemmel ve manidar ise, o derecede -sizin okuduðunuz fenn-i hikmet-ül eþya ve mektebde bilfiil mübâþeret ettiðiniz fenn-i kýraat ve fenn-i kitâbet, geniþ mikyaslarýyla ve dürbün gözleriyle bu kitab-ý kâinatý nakkaþýný, kâtibini hadsiz kemalâtýyla tanýttýrýr." ALLAH U EKBER"  cümlesiyle bildirir, "SUBHANALLAH" takdisiyle tarif eder,"ELHAMDÜLÝLLAH" senalarýyla sevdirir.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu fenlere kýyasen, yüzer fünundan herbir fen, geniþ mikyâsýyla ve hususî aynasýyla ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarýyla bu kâinatýn Hâlýk-ý Zülcelal'ini esmasýyla bildirir; sýfâtýný, kemalâtýný tanýttýrýr.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu muhteþem ve parlak bir bürhan-ý vahdaniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan çok tekrar ile en ziyade رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ ve</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 205)</p><p> </p><p>
 خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ âyetleriyle Hâlýkýmýzý bize tanýttýrýyor, diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamýyla kabul edip tasdik ederek: "Hadsiz þükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ý hakikat bir ders aldýk. Allah senden razý olsun." dediler! Ben de dedim:</p><p> </p><p>
   Ýnsan binler çeþit elemler ile müteellim ve binler nev'i lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî-manevî düþmanlarý ve nihayetsiz fakrýyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtýnî ihtiyaçlarý bulunan ve mütemadiyen zevâl ve firak tokatlarýný yiyen bir bîçâre mâhluk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdiþâh-ý Zülcelâl'e intisâb edip bütün düþmanlarýna karþý bir nokta-i istinâd ve bütün hâcâtýna medâr bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensub olduðu efendisinin þerefiyle, makamýyla iftihar ettiði gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir padiþaha îmân ile intisâb etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin îdam ilânýný kendi hakkýnda terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdâr ve ne kadar müteþekkirâne iftihâr edebilir, kýyâs ediniz.</p><p> </p><p>
   O mektebli gençlere dediðim gibi musibetzede mahpuslara da tekrâr ile derim: Onu tanýyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardýr. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadýr, bedbahttýr. Hattâ bir bahtiyar mazlum îdâm olunurken bedbâht zalimlere demiþ: "Ben îdâm olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi îdâm-ý ebedî ile mahkûm gördüðümden sizden tam intikamýmý alýyorum.لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ    diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 206)</p><p> </p><p>
Yedinci Mes'ele</p><p> </p><p>
(Denizli Hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.)</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
 وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ</p><p> </p><p>
مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ</p><p> </p><p>
 فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ</p><p> </p><p>
   Bir zaman Kastamonu'da "Hâlýkýmýzý bize tanýttýr" diyen lise talebelerine sâbýk Altýncý Mes'ele'de mekteb fünununun dilleriyle verdiðim dersi, Denizli Hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanaat-ý îmaniye aldýklarýndan âhirete bir iþtiyak hissedip, "Bize âhiretimizi de tam bildir. Tâ ki nefsimiz ve zamanýn þeytanlarý bizi yoldan çýkarmasýn, daha böyle hapislere sokmasýn." dediler. Ve Denizli Hapsindeki Risâle-i Nur þakirdlerinin ve sâbýkan Altýncý Mes'ele'yi okuyanlarýn arzularý ile âhiret rüknünün dahi bir hülâsasýnýn beyaný lâzým geldi. Ben de Risâle-i Nur'dan bir kýsacýk hülâsa ile derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Nasýlki Altýncý Mes'ele'de biz Hâlýkýmýzý arzdan, semavattan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile güneþ gibi Hâlýkýmýzý bize tanýttýrdýlar. Aynen biz de, âhiretimizi baþta o bildiðimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'anýmýzdan, sonra sair peygamberler ve mukaddes kitablardan, sonra melaikelerden, sonra kâinattan soracaðýz. Ýþte birinci mertebede âhireti Allah'tan soruyoruz. O da bütün gönderdiði elçileriyle ve fermanlarýyla ve bütün</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 207)</p><p> </p><p>
isimleriyle ve sýfatlarýyla "Evet âhiret vardýr ve sizi oraya sevkediyorum." ferman ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat'î hakikatlar ile bir kýsým isimlerin âhirete dair cevablarýný isbat ve izah eylemiþ. Burada, o izaha iktifaen gayet kýsa bir iþaret ederiz.</p><p> </p><p>
   Evet madem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükâfatý ve isyan edenlere mücazatý bulunmasýn. Elbette rububiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ý sermediyenin, o saltanata îman ile intisab ve taat ile fermanlarýna teslim olanlara mükâfatý ve o izzetli saltanatý küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücazatý; o rahmet ve cemale, o izzet ve celale lâyýk bir tarzda olacak diye "Rabb-ül Âlemîn" ve "Sultan-üd Deyyan" isimleri cevab veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem madem güneþ gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihatalý bir þefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum aðaçlarý ve meyveli nebatlarý Cennet hurileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeþit meyveleri verip bizlere uzatýp "Haydi alýnýz, yeyiniz" dediði gibi; bir zehirli sineðin eliyle bizlere þifalý, tatlý balý yedirdiði ve elsiz bir böceðin eliyle en yumuþak ipeði bizlere giydirdiði gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamlarý bizim için saklayan ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleþtiren bir rahmet, bir þefkat, elbette hiç þübhe olamaz ki; bu derece nazeninane beslediði bu sevimli ve minnetdarlarý ve perestiþkârlarý olan mü'min insanlarý idam etmez. Belki onlarý daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat-ý dünyeviye vazifesinden terhis eder diye "Rahîm" ve "Kerim" isimleri sualimize cevab veriyorlar; "El-Cennetü Hakkun" diyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem madem biz gözümüzle görüyoruz ki: Umum mahluklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli iþliyor ve öyle bir adalet ölçüleriyle iþler dönüyor ki, akl-ý beþer onun fevkinde düþünemiyor. Meselâ: Ýnsanýn bin cihazatýna takýlan hikmetlerinden yalnýz bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hâfýzasýnda bütün tarihçe-i hayatýný ve ona temas eden hadsiz hâdisatý o kuvvecikte yazýp, onu bir kütübhane hükmüne getirip ve insanýn haþirde muhakemesi için neþir olacak olan defter-i a'malinin bir küçük senedi olarak her vakit hatýrlatmak sýrrý ile her insanýn eline vererek dimaðýnýn cebine koyan bir ezelî hikmet ve bütün masnuatta gayet hassas mizanlar ile a'zalarýný yerleþtiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuþuna, bir çiçekli nebattan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeðine kadar, israfsýz ölçülerle bir tenasüb, bir müvazene, bir intizam ve bir cemal içinde masnuatý bir hüsün ve san'at yapan ve her zîhayatýn hukuk-u hayatýný kemal-i mizanla</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 208)</p><p> </p><p>
 veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenalýklara fena neticeler verdiren ve Âdem zamanýndan beri taðî ve zalim kavimlere vurduðu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsas ettiren bir adalet-i sermediye, elbette ve hiç þübhe getirmez ki: Güneþ gündüzsüz olmadýðý gibi; o hikmet-i ezeliye, o adalet-i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zalimlerin ve en mazlumlarýn bir tarzda gitmelerindeki âkibetsiz bir dehþetli haksýzlýða, adaletsizliðe ve hikmetsizliðe hiçbir veçhile müsaade etmezler diye "Hakîm" ve "Hakem" ve "Adl" ve "Âdil" isimleri bizim sualimize kat'î cevab veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem mâdem bütün zîhayat mahluklarýn elleri yetiþmediði ve iktidarlarý dairesinde olmayan bütün hacatlarýný, bütün fýtrî matlablarýný bir nevi dua bulunan istidad-ý fýtrî ve ihtiyac-ý zarurî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve iþitici ve þefkatli bir dest-i gaybî tarafýndan verildiðinden ve ihtiyarî olan daavat-ý insaniyenin, hususan havaslarýn ve nebilerin dualarýnýn on adedden altý-yedisi hilaf-ý âdet makbul olmasýndan kat'î anlaþýlýyor ki: Her dertlinin âhýný, her muhtacýn duasýný iþiten ve dinleyen bir Semî-i Mucîb perde arkasýnda var, bakar ki; en küçük bir zîhayatýn en küçük bir ihtiyacýný görür ve en gizli bir âhýný iþitir, þefkat eder, fiilen cevab verir, memnun eder. Elbette ve her halde hiçbir þübhe ihtimali kalmaz ki: Mahluklarýn en ehemmiyetlisi olan nev'-i insanýn en ehemmiyetli ve umumî ve umum kâinatý ve umum esma ve sýfât-ý Ýlahiyeyi alâkadar eden beka-i uhreviyeye ait dualarýný içine alan ve nev'-i insanýn güneþleri ve yýldýzlarý ve kumandanlarý olan bütün peygamberleri arkasýna alýp onlara duasýna "âmîn, âmîn" dedirten ve ümmetinden her gün her ferd-i mütedeyyin hiç olmazsa kaç defa ona salavat getirmekle onun duasýna "âmîn, âmîn" diyen ve belki bütün mahlukat o duasýna iþtirak ederek "Evet ya Rabbenâ! Ýstediðini ver, biz de onun istediðini istiyoruz." diyorlar. Bütün bu reddedilmez þerait altýnda beka-i uhrevî ve saadet-i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn -haþrin hadsiz esbab-ý mûcibesinden- yalnýz tek duasý Cennet'in vücuduna ve baharýn icadý kadar kudretine kolay olan âhiretin icadýna kâfi bir sebebdir diye "Mucîb" ve "Semi'" ve "Rahîm" isimleri bizim sualimize cevab veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem madem gündüz bedahetle güneþi gösterdiði gibi; zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasýnda bir mutasarrýf gayet intizamla koca küre-i arzý bir bahçe, belki bir aðaç kolaylýðýnda ve intizamýnda ve azametli baharý bir çiçek sühuletinde ve mizanlý zînetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haþr ve  neþrin nümune ve misallerini gösteren üçyüz bin kitab hükmündeki nebatat ve hayvanat taifelerini (onda)</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 209)</p><p> </p><p>
 yazar, beraber ve birbiri içinde þaþýrmayarak, karýþýk iken karýþtýrmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassýz, sehivsiz, hatasýz, mükemmel, muntazam, manidar yazan bir kalem-i kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihayetsiz bir hikmet ile iþlediði gibi; koca kâinatý bir hanesi misillü insana müsahhar ve müzeyyen ve tefriþ etmek ve o insaný halife-i zemin ederek ve dað ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrayý ona vermesi ve sair zîhayatlara bir derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitabat-ý Sübhaniyesine ve sohbetine müþerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiði ve bütün semavî fermanlarda ona saadet-i ebediyeyi ve beka-i uhreviyeyi kat'î vaad  ve  ahdettiði halde, elbette ve hiçbir þübhe olmaz ki: Bahar kadar kudretine kolay gelen dâr-ý saadeti o mükerrem ve müþerref insanlar için açacak ve yapacak ve haþir ve kýyameti getirecek diye "Muhyî" ve "Mümit" ve "Hayy" ve "Kayyum" ve "Kadîr" ve "Alîm" isimleri, Hâlýkýmýzdan sormamýza cevab veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Evet her baharda bütün aðaçlarý ve otlarýn köklerini aynen ihya ve nebatî ve hayvanî üçyüz bin nevi haþrin ve neþrin nümunelerini icad eden bir kudret, Muhammed ve Musa Aleyhimessalâtü Vesselâmlarýn herbirinin ümmetinin geçirdiði bin senelik zaman, karþý karþýya hayalen getirilip bakýlsa, haþrin ve neþrin bin misalini ve bin delilini iki bin baharda (1) gösterdiði görülecek. Ve böyle bir kudretten haþr-i cismanîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akýlsýzlýktýr.</p><p> </p><p>
   (1) Sâbýk herbir bahar; kýyameti kopmuþ, ölmüþ ve karþýsýndaki bahar, onun haþri hükmündedir.</p><p> </p><p>
   Hem madem nev'-i beþerin en meþhurlarý olan yüzyirmidört bin peygamberler ittifak ile saadet-i ebediyeyi ve beka-yý uhrevîyi Cenab-ý Hakk'ýn binler vaad ve  ahidlerine istinaden ilân edip mu'cizeleriyle doðru olduklarýný isbat ettikleri gibi, hadsiz ehl-i velayet, keþf ile ve zevk ile ayný hakikata imza basýyorlar. Elbette o hakikat güneþ gibi zâhir olur, þübhe eden divane olur. Evet bir fende ve bir san'atta mütehassýs bir-iki zâtýn o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisasý olmayan bin adamýn, -hattâ baþka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar- muhalif fikirlerini hükümden ýskat ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ ramazan hilâlini yevm-i þekte isbat etmek ve "Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi rûy-i zeminde var" diye dava etmekte iki isbat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip davayý kazanýyorlar. Çünki isbat eden yalnýz bir ceviz-i hindîyi veyahut yerini gösterse kolayca davayý kazanýr. Onu nefy ve inkâr eden,</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 210)</p><p> </p><p>
 bütün rûy-i zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadýðýný göstermekle davasýný isbat edebildiði gibi; Cennet'i ve dâr-ý saadeti ihbar ve isbat eden yalnýz bir izini, sinemada gibi keþfen bir gölgesini, bir tereþþuhunu göstermekle davayý kazandýðý halde; onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinatý ve ezelden ebede kadar zamanlarý görmek ve göstermekle ancak inkârýný ve nefyini isbat ile davayý kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sýrdandýr ki; hususî bir yere bakmayan ve îmanî hakikatlar gibi umum kâinata bakan nefyler, inkârlar (zâtýnda muhal olmamak þartýyla) isbat edilmez diye eh-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esasî kabul etmiþler.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu kat'î hakikata binaen binler feylesoflarýn muhalif fikirleri, böyle îmanî mes'elelerde birtek muhbir-i sadýka karþý hiçbir þübhe hattâ vesvese vermemek lâzým iken, yüzyirmi bin isbat edici ehl-i ihtisas ve muhbir-i sadýkýn ve hadsiz ve nihayetsiz müsbit ve mütehassýs ehl-i hakikat ve ashab-ý tahkikin ittifak ettikleri erkân-ý îmaniyede, aklý gözüne inmiþ, kalbsiz, maneviyattan uzaklaþmýþ, körleþmiþ birkaç feylesofun inkârlarýyla þübheye düþmenin ne kadar ahmaklýk ve divanelik olduðunu kýyas ediniz.</p><p> </p><p>
   Hem madem gözümüzle, gündüz gibi; hem nefsimizde, hem etrafýmýzda bir rahmet-i âmme ve bir hikmet-i þamile ve bir inayet-i daime müþahede ediyoruz ve dehþetli bir saltanat-ý rububiyet ve dikkatli bir adalet-i âliye ve izzetli icraat-ý celaliyenin âsârýný ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir aðacýn meyveleri ve çiçekleri sayýsýnca o aðaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanýn cihazatý ve hissiyatý ve kuvveleri adedince ihsanlarý, in'amlarý ona baðlamýþ bir rahmet ve Kavm-i Nuh ve Hud ve Sâlih Aleyhimüsselâm ve Kavm-i Âd ve Semud ve Firavun gibi âsi milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatýn hakkýný muhafaza eden izzetli ve inayetli bir adalet ve</p><p> </p><p>
 وَمِنْ آيَاتِهِ اَنْ تَقُومَ السّمَاءُ وَاْلاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ اْلاَرْضِ اِذَا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ</p><p> </p><p>
 âyeti, azametli bir îcaz ile der:</p><p> </p><p>
   Nasýlki iki kýþlada yatan ve duran muti' askerler, bir kumandanýn çaðýrmasýyla silâh baþýna ve vazife baþýna boru sesiyle gelmeleri gibi, aynen öyle de: Bu iki kýþlanýn misalinde ve emre itaatýnda koca semavat ve küre-i arz, Sultan-ý Ezelî'nin askerlerine iki</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 211)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 muti' kýþla gibi, ne vakit Hazret-i Ýsrafil Aleyhisselâm'ýn borusuyla o kýþlalarda ölüm ile yatanlar çaðýrýlsa, derhal cesed libaslarýný giyip dýþarý fýrlamalarýný isbat edip gösteren her baharda arz kýþlasý içindekiler, melek-i ra'dýn borusuyla ayný vaziyeti göstermesiyle nihayetsiz azameti anlaþýlan bir saltanat-ý rububiyet; elbette ve elbette ve her halde ve hiç þübhe getirmez ki, -Onuncu Söz'de isbatýna binaen- o rahmet ve hikmet ve inayet ve adalet ve saltanat-ý sermediyenin gayet kat'î istedikleri dâr-ý âhiret ve daire-i haþir ve neþrin açýlmamasýyla o nihayetsiz cemal-i rahmet nihayetsiz bir çirkin merhametsizliðe inkýlâb etmesi ve o hadsiz kemal-i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasýz israfata dönmesi ve o gayet þirin inayet, gayet acý ihanetlere deðiþmesi ve o gayet mizanlý ve hakkaniyetli adalet, gayet þiddetli zulümlere kalbolmasý ve o gayet derecede haþmetli ve kuvvetli saltanat-ý sermediye sukut etmesi ve haþrin gelmemesiyle bütün haþmeti kaybolmasý ve kemalât-ý rububiyeti acz ve kusur ile lekedar olmasý, hiçbir cihet-i imkâný yok; hiçbir akýl ihtimal vermez, yüz muhal içinde birden bulunur, daire-i imkân haricinde bâtýl ve mümteni'dir. Çünki nazenin ve nazdar beslediði ve akýl ve kalb gibi cihazatla saadet-i ebediyeye ve âhirette beka-i daimîye iþtiyak hissini verdiði halde onu ebedî idam etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnýz dimaðýna yüzer hikmetler ve faydalar taktýðý halde onu dirilmemek üzere bütün cihazatýný ve binler faideleri bulunan istidadatýný âkibetsiz bir ölümle faidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün israf etmek ne derece hilaf-ý hikmet ve binler va'd ü ahidlerini yerine getirmemek ile -hâþâ- aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haþmet-i saltanata ve o kemal-i rububiyete zýddýr, her zîþuur anlar. Bunlara kýyasen, inayet ve adaleti tatbik eyle.</p><p> </p><p>
   Ýþte Hâlýkýmýzdan sorduðumuz âhirete dair sûalimize "Rahman" ve "Hakîm" ve "Adl" ve "Kerim" ve "Hâkim" isimleri mezkûr hakikatle cevab veriyorlar, þeksiz þübhesiz, güneþ gibi âhireti isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz: Öyle ihâtalý ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herþeyin ve her hâdisenin çok suretlerini ve gördüðü fýtrî vazifesinin defterini ve esma-i Ýlâhiyeye karþý lisan-ý hâl ile tesbihatýna dair sahife-i a'mâlini misalî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarýnda ve levh-i mahfuzun nümunecikleri olan kuva-yý hâfýzalarýnda ve bilhassa insanýn dimaðýndaki pek büyük ve pek küçük kütübhanesi olan kuvve-i hâfýzasýnda ve sair maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdýrýr; zabtederek muhafaza altýna alýr. Sonra mevsi</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 212)</p><p> </p><p>
mi geldikçe bütün o mânevî yazýlarý maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve deliller ve nümuneler kuvvetiyle وَ َاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetindeki en acib bir hakikat-ý haþriyeyi, kudretin bir çiçeði olan her bahar, kendi çiçek-i ekberinde milyarlar dil ile kâinata ilân eder. Ve baþta nev'-i insan olarak bütün zîhayatlar ve bütün eþya, fenaya düþmek ve ademe sukut etmek ve hiçlikte mahvolmak ve baþta nev'-i beþer olarak zîhayatlar idam edilmek için yaratýlmamýþlar. Belki bekaya terakki ile ve devama tasaffi ile ve sermedî vazifeye istidadýyla girmek için halk olunduklarýný gayet kuvvetli isbat eder.</p><p> </p><p>
   Evet her baharda müþahede ediyoruz ki: Güz mevsimi kýyametinde vefat eden hadsiz nebatat, bahar haþrinde herbir aðaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum وَ َاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetini okuyup bir manasýný, bir ferdini kendi diliyle, geçmiþ senelerde gördüðü vazifenin misalleriyle tefsir ederek o azametli hafîziyete þehadet eder. هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ âyetindeki dört muazzam hakikatlarý her þeyde gösterip hafîziyeti azamî derecede ve haþri bahar kolaylýðýnda ve kat'iyetinde bizlere ders verir. Evet bu dört ismin cilveleri, en cüz'îden en küllîye kadar cereyan ederler. Meselâ: Nasýlki bu aðacýn menþei olan bir çekirdek َاْلاَوَّلُ ismine mazhariyetle o aðacýn gayet mükemmel proðramýný ve icadýnýn noksansýz cihazatýný ve teþekkülünün bütün þeraitini câmi' bir kutucuktur ki; hafîziyetin azametini isbat eder.</p><p> </p><p>
   وَاْلآخِرُ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o aðacýn iþlediði bütün fýtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat-ý sâniyesinin düsturlarýný ihtiva eden bir sandukçadýr ki, azamî derecede hafîziyete þehadet eder.</p><p> </p><p>
   وَالظَّاهِرُ ismine mazhar olan o aðacýn suret-i cismaniyesi ise, öyle tenasüblü ve san'atlý ve süslü bir hulle, bir libas ve ayrý ayrý</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 213)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 nakýþlar ve zînetler ve yaldýzlý niþanlar ile tezyin edilmiþ; güya yetmiþ renkli bir huri elbisesidir ki, hafîziyet içinde azamet-i kudret ve kemal-i hikmet ve cemal-i rahmeti gözlere gösterir.</p><p> </p><p>
   وَالْبَاطِنُ ismine âyine olan o aðacýn içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu'cizatlý bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahane ve hiçbir dalý ve meyveyi ve yapraðý gýdasýz býrakmayan mizanlý bir kazan-ý erzaktýr ki; hafîziyet içinde kemal-i kudret ve adalet ve cemal-i rahmet ve hikmeti güneþ gibi isbat eder.</p><p> </p><p>
   Aynen öyle de, küre-i arz, senevî mevsimler cihetinde bir aðaçtýr. Ýsm-i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde hafîziyete emanet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarþafýný giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan aðacýnýn teþkilâtýna dair Ýlahî emirlerin mecmuacýklarý ve kaderden gelen düsturlarýn listeleri ve geçen yazýn iþlediði vazifelerin küçücük sahife-i amelleri ve defter-i hidematýdýr ki, bilbedahe bir Hafîz-i Zülcelali Vel'ikram'ýn hadsiz kudret, adalet, hikmet, rahmet ile iþ gördüðünü gösteriyor.</p><p> </p><p>
   Ve senevî zemin aðacýnýn âhiri ise, ikinci güzde o aðacýn gördüðü bütün vazifelerini ve esma-i Ýlahiyeye karþý ettiði bütün fýtrî tesbihatlarýný ve gelecek bahar haþrinde neþir olabilen bütün sahaif-i a'mallerini, zerrecik ve küçücük kutucuklarýn içine koyup, Hafîz-i Zülcelal'in dest-i hikmetine teslim eder. هُوَ اْلآخِرُ ismini hadsiz dillerle kâinat yüzünde okur.</p><p> </p><p>
   Ve bu aðacýn zâhiri ise, haþrin üçyüz bin misallerini ve emarelerini gösteren üçyüz bin küllî ve çeþit çeþit çiçekler açýp hadsiz rahmaniyet ve rezzakýyet ve rahîmiyet ve kerimiyet sofralarýný sererek zîhayatlara ziyafetler vermekle هُوَ الظَّاهِرُ ismini meyveleri, çiçekleri, taamlarý sayýsýnca lisanlarýyla zikredip medh ü sena eder, gündüz gibi وَ َاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ hakikatýný gösterir.</p><p> </p><p>
   Bu haþmetli aðacýn bâtýný ise, hadsiz ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mizanlý fabrikalarý kemal-i dikkat ve intizamla iþlettiren öyle bir kazan ve tezgâhtýr ki, bir dirhemden bin bat</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 214)</p><p> </p><p>
man taamlarý piþirir, açlara yetiþtirir. Ve öyle bir mizan ve dikkatle iþler ki, zerre kadar tesadüfün karýþmasýna bir yer býrakmýyor. هُوَ الْبَاطِنُ ismini zeminin iç yüzüyle yüzbin dil ile tesbih eden bazý melaike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbat eder.</p><p> </p><p>
   Hem arz, senevî hayatý haysiyetiyle bir aðaç olduðu ve o dört isim içinde hafîziyeti ve onunla haþir kapýsýna bir anahtar yaptýðý gibi, aynen öyle de, dehrî ve dünya hayatý cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarýna gönderilen bir muntazam aðaçtýr. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, geniþliðini ihataya ve tabire aklýmýz kâfi gelmiyor. Yalnýz bu kadar deriz: Nasýlki bir saatin saniyeleri ve dakikalarý ve saatleri ve günleri sayan haftalýk saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbat eder. Saniyelerin hareketini gören, sair çarklarýn hareketlerini tasdik etmeye mecbur olur. Aynen öyle de; semavat ve arzýn Hâlýk-ý Zülcelalinin bir saat-ý ekberi olan bu dünyanýn saniyelerini sayan günler ve dakikalarýný hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asýrlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbat eder. Ve bu gecenin sabahý ve bu kýþýn baharý kat'iyetinde fâni dünyanýn karanlýklý kýþýnýn bâki bir baharý ve sermedî bir sabahý geleceðini hadsiz emarelerle haber verir diye, Hafîz ismi ile هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimleri, biz Hâlýkýmýzdan sorduðumuz haþir mes'elesine, mezkûr hakikatla cevab veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem madem gözümüzle görüyoruz ve aklýmýzla anlýyoruz ki; insan þu kâinat aðacýnýn en son ve en cem'iyetli meyvesi ve hakikat-ý Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi ve kâinat Kur'anýnýn âyet-i kübrasý ve ism-i azamý taþýyan âyet-el kürsisi ve kâinat sarayýnýn en mükerrem misafiri ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa me'zun en faal memuru ve kâinat þehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasýnda, varidat ve sarfiyatýna ve zer' ve ekilmesine nezarete memur ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiþ en gürültülü ve mes'uliyetli nâzýrý ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padiþah-ý Ezel ve Ebed'in gayet dikkat altýnda bir müfettiþi, bir nevi halife-i arzý ve cüz'î ve küllî harekâtý kaydedilen bir mutasarrýfý ve sema ve arz ve cibalin kaldýrmasýndan çekindikleri emanet-i kübrayý omuzuna alan ve önüne iki acib yol açýlan, bir yolda zîhayatýn en bedbahtý ve diðerinde en bahtiyarý, çok geniþ bir ubudiyetle mükellef</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 215)</p><p> </p><p>
bir abd-i küllî ve kâinat sultanýnýn ism-i azamýna mazhar ve bütün esmasýna en câmi' bir âyinesi ve hitabat-ý Sübhaniyesine ve konuþmalarýna en anlayýþlý bir muhatab-ý hassý ve kâinatýn zîhayatlarý içinde en ziyade ihtiyaçlýsý ve hadsiz fakrýyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadlarý ve arzularý ve nihayetsiz düþmanlarý ve onu inciten zararlý þeyleri bulunan bir bîçare zîhayatý ve istidadca en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehþetli elemlerle âlûde ve bekaya en ziyade müþtak ve muhtaç ve en çok lâyýk ve müstehak ve devamý ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karþý arzusunu tatmin etmeyen ve ona ihsanlar eden zâtý perestiþ derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedaniye ve bir acube-i hilkat ve kâinatý içine alan ve ebede gitmek için yaratýldýðýna bütün cihazat-ý insaniyesi þehadet eden.. böyle yirmi küllî hakikatlar ile Cenab-ý Hakk'ýn Hak ismine baðlanan ve en küçük zîhayatýn en cüz'î ihtiyacýný gören ve niyazýný iþiten ve fiilen cevab veren Hafîz-i Zülcelal'in, Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen ve kâinatý alâkadar edecek ef'alleri o ismin kâtibîn-i kiramlarýyla yazýlan ve her þeyden ziyade o ismin nazar-ý dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve her halde ve hiçbir þübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatýn hükmüyle, insanlar için bir haþir ve  neþir olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfatýný ve kusuratýnýn mücazatýný çekecek. Ve Hafîz ismiyle cüz'î-küllî kayd altýna alýnan her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek. Ve dâr-ý bekada saadet-i ebediye ziyafetgâhýnýn ve þekavet-i daime hapishanesinin kapýlarý açýlacak. Ve bu âlemde çok taifelere kumandanlýk yapan ve karýþan ve bazan karýþtýran bir zabit, topraða girip her amelinden sual olunmamak ve uyandýrýlmamak üzere yatýp saklanmayacaktýr.</p><p> </p><p>
   Yoksa sineðin sesini iþitip hakk-ý hayatýný vermekle fiilen cevab verdiði halde, gök gürültüsü kuvvetinde bekaya ait hadsiz hukuk-u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatlar lisanlarý ile edilen ve arþý ve ferþi çýnlatan dualarýný iþitmemek ve o hadsiz hukuku zayi' etmek ve sinek kanadýnýn intizamý þehadetiyle sinek kanadý kadar israf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatlarýn baðlandýklarý insanî istidadatý ve ebede uzanan emelleri ve arzularý ve o istidad ve arzularý besleyen kâinatýn pek çok rabýtalarýný ve hakikatlarýný bütün bütün israf etmek öyle bir haksýzlýktýr ve imkân haricinde ve zalîmane bir çirkinliktir ki; "Hak" ve "Hafîz" ve "Hakîm" ve "Cemil" ve "Rahîm" isimlerine þehadet eden bütün mevcudat onu reddeder. Yüz derece muhal ve bin vecihle mümteni'dir</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 216)</p><p> </p><p>
 derler. Ýþte biz Hâlýkýmýzdan haþre dair sorduðumuz suale, Hak, Hafîz, Hakîm, Cemil, Rahîm isimleri cevab verip derler: "Biz, hak ve hakikat olduðumuz gibi ve hem bize þehadet eden mevcudatýn tahakkuku misillü, haþir haktýr ve muhakkaktýr."</p><p> </p><p>
   Hem madem.. daha yazacaktým, fakat güneþ gibi malûm olmasýndan kýsa kestim. Ýþte geçmiþ misallerde ve mademlerdeki maddelere kýyasen, Cenab-ý Hakk'ýn yüz, belki bin esmasýnýn kâinata bakan isimlerinin herbirisi, nasýlki mevcudattaki âyine ve cilveleriyle müsemmasýný bedahetle isbat eder. Aynen öyle de; haþri ve dâr-ý âhireti de gösterirler ve kat'iyetle isbat ederler.</p><p> </p><p>
   Hem nasýl Hâlýkýmýzdan sorduðumuz sualimize, o Rabbimiz bütün fermanlarýyla ve nâzil ettiði bütün kitablarýyla ve müsemma olduðu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat'î cevab veriyor. Aynen öyle de, melaikeleriyle ve onlarýn diliyle daha baþka bir tarzda dedirir:</p><p> </p><p>
   "Sizin zaman-ý Âdem'den beri hem ruhanîlerle, hem bizimle görüþmenizin yüzer tevatür kuvvetinde hâdiseleri var ve bizim ve ruhanîlerin vücudlarýna ve ubudiyetlerine delalet eden hadsiz emare ve deliller var. Ve biz âhiret salonlarýnda ve bazý dairelerinde gezdiðimizi, birbirimize mutabýk olarak sizin kumandanlarýnýz ile görüþtüðümüz zaman söylemiþiz ve daima da söylüyoruz. Elbette bu gezdiðimiz bâki ve mükemmel salonlar ve bu salonlarýn arkalarýnda tefriþ ve tezyin edilmiþ olan saraylar ve menziller, hiç þübhemiz yoktur ki, gayet ehemmiyetli misafirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar. Size kat'î beyan ediyoruz." diye sualimize cevab veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem madem Hâlýkýmýz, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve þaþýrmaz ve þaþýrtmaz en doðru rehber olarak Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ý tayin etmiþ. Ve en son elçi olarak göndermiþ. Biz dahi, ilmelyakîn mertebesinden aynelyakîn ve hakkalyakîn mertebelerine terakki ve tekemmül etmek üzere herþeyden evvel bu üstadýmýzdan, Hâlýkýmýzdan sorduðumuz suali sormaklýðýmýz lâzým geliyor. Çünki o zât, Hâlýkýmýz tarfýndan herbiri birer niþane-i tasdik olan bin mu'cizatýyla, Kur'anýn bir mu'cizesi olarak Kur'anýn hak ve kelâmullah olduðunu isbat ettiði gibi; Kur'an dahi, kýrk nevi i'caz ile, o zâtýn bir mu'cizesi olup, O'nun doðru ve Resûlullah olduðunu isbat ederek ikisi beraber, biri âlem-i þehadet lisaný -bütün hayatýnda bütün enbiya ve evliyanýn tasdikleri altýnda- diðeri âlem-i gayb lisaný -bütün semavî fermanlarýn ve kâinat hakikatlarýnýn tasdikleri için</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 217)</p><p> </p><p>
de- binler âyâtýyla iddia ve isbat ettikleri hakikat-ý haþriye elbette güneþ ve gündüz gibi bir kat'iyettedir.</p><p> </p><p>
   Evet haþir gibi, en acib ve en dehþetli ve tavr-ý aklýn haricinde bir mes'ele, ancak ve ancak böyle hârika iki üstadýn dersleriyle halledilir, anlaþýlýr.</p><p> </p><p>
   Eski zaman peygamberleri ümmetlerine Kur'an gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beþerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasýdýr. Ýbtidaî derslerde izah az olur.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Madem Cenab-ý Hakk'ýn ekser isimleri âhireti iktiza edip isterler. Elbette o isimlere delalet eden bütün hüccetler, bir cihette âhiretin tahakkukuna dahi delalet ederler. Ve madem melaikeler âhiretin ve âlem-i bekanýn dairelerini gördüklerini haber veriyorlar. Elbette melaike ve ruhlarýn ve ruhaniyatýn vücud ve ubudiyetlerine þehadet eden deliller, dolayýsýyla âhiretin vücuduna dahi delalet ederler. Ve madem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn bütün hayatýnda vahdaniyetten sonra en daimî davasý ve müddeasý ve esasý âhirettir; elbette o zâtýn nübüvvetine ve sýdkýna delalet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, -bir cihette, dolayýsýyla- âhiretin tahakkukuna ve geleceðine þehadet ederler. Ve madem Kur'anýn dörtten birisi haþir ve âhirettir ve bin âyâtýyla onun isbatýna çalýþýr ve onu haber verir. Elbette Kur'anýn hakkaniyetine þehadet ve delalet eden bütün hüccetleri ve delilleri ve bürhanlarý, dolayýsýyla âhiretin vücuduna ve tahakkukuna ve açýlmasýna dahi delalet ve þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Ýþte bak, bu rükn-ü îmanî ne kadar kuvvetli ve kat'î olduðunu gör.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 218)</p><p> </p><p>
Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsasý</p><p> </p><p>
   Yedinci'de haþri çok makamattan soracaktýk. Fakat Hâlýkýmýzýn isimleriyle verdiði cevab o derece kuvvetli yakîn ve kanaat verdi ki; daha baþka sorgulara ihtiyaç býrakmadýðýndan orada kýsa kestik. Þimdi bu mes'elede, âhiret îmanýnýn, hem âhiretin saadetine, hem dünya saadetine dair temin ettiði faideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saadet-i uhreviyeye ait kýsmý, Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn izahatý daha hiç bir beyana ihtiyaç býrakmamýþ, onu ona havale ederek ve saadet-i dünyeviyeye ait kýsmý izah cihetini Risâle-i Nur'a býrakýp, yalnýz kýsa bir hülâsa ile insanýn hayat-ý þahsiye ve hayat-ý içtimaiyesine ait yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyan ederiz.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Ýnsan, sair hayvanata muhalif olarak, hanesiyle alâkadar olduðu misillü dünya ile alâkadardýr ve akaribiyle münasebettar olduðu gibi, nev'-i beþer ile de ciddî ve fýtrî münasebettardýr. Ve dünyada muvakkat bekasýný arzuladýðý gibi bir dâr-ý ebedîde bekasýný, aþk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gýda ihtiyacýný temin etmeye çalýþtýðý gibi dünya kadar geniþ, belki ebede kadar uzanan sofralarý ve gýdalarý, akýl ve kalb ve ruh ve insaniyet mideleri için tedarik etmeye fýtraten mecburdur, çabalýyor. Ve öyle arzularý ve matlablarý var ki, ebedî saadetten baþka hiçbir þey onlarý tatmin etmiyor. Hattâ Onuncu Söz'de iþaret edildiði gibi, bir zaman -küçüklüðümde- hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatý verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliðe düþmesini mi istersin? Yoksa bâki fakat âdi ve meþakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktým, ikincisini arzulayýp birincisinden "ah" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim" dedi.</p><p> </p><p>
   Ýþte madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârý olan kuvve-i hayaliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor. Elbette gayet câmi' mahiyet-i insaniye, ebediyetle fýtraten alâkadardýr. Ýþte bu hadsiz arzu ve emellere baðlý olduðu halde, sermayesi bir cüz'î</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 219)</p><p> </p><p>
cüz-ü ihtiyarî ve fakr-ý mutlak bir insana, âhirete îman ne derece kuvvetli ve kâfi ve vâfi bir hazine, bir medar-ý saadet ve lezzet, bir medar-ý istimdad, bir merci' ve dünyanýn hadsiz gamlarýna karþý bir medar-ý teselli olduðu öyle bir meyve ve faidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatýný feda etse, yine ucuzdur.</p><p> </p><p>
   Ýkinci meyvesi ve hayat-ý þahsiyeye bakan bir faidesi:</p><p> </p><p>
   Üçüncü Mes'ele'de izah edilen ve Gençlik Rehberi'nde bir haþiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.</p><p> </p><p>
   Evet her insanýn, her zaman düþündüðü en ehemmiyetli endiþesi, mezaristana giren kendi dostlarý ve akrabalarý gibi o idamhaneye girmek keyfiyetidir. Birtek dostu için, ruhunu feda eden o bîçare insanýn; binler, belki milyonlar, milyarlar dostlarý ebedî bir müfarakat içinde idam olmalarýný tevehhüm edip Cehennem azabýndan beter bir elem -o düþünmek ucundan- göründüðü vakit, âhirete îman geldi, gözünü açtýrdý ve perdeyi kaldýrdý. "Bak" dedi. O îmanla baktý. Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet-i ruhaniyeyi o dostlarý ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrurane bir nuranî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müþahedesiyle aldý. Risâle-i Nur'da bu netice hüccetlerle izahýna iktifaen kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
   Hayat-ý þahsiyeye ait üçüncü bir faidesi:</p><p> </p><p>
   Ýnsanýn sair zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise; yüksek seciyeleri ve cem'iyetli istidadlarý ve küllî ubudiyetleri ve geniþ vücudî daireleri itibariyledir. Halbuki o insan, hem mâdum, hem ölü, hem karanlýk olan geçmiþ ve gelecek zamanlarýn ortasýnda sýkýþmýþ bir kýsa zaman olan hazýr vaktin mikyasýyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeþliði, insaniyeti gibi seciyeler alýr.</p><p> </p><p>
   Meselâ, eskiden tanýmadýðý ve ayrýldýktan sonra da hiç göremeyeceði babasýný, kardeþini, karýsýný, milletini ve vatanýný sever, hizmet eder. Ve tam sadakata ve ihlasa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemalâtý ve seciyeleri küçülür. Deðil hayvanlarýn en ulvîsi belki baþ aþaðý, akýl cihetiyle en bîçaresi ve aþaðýsý olmak vaziyetine düþeceði sýrada, âhirete îman imdada yetiþir. Mezar gibi dar zamanýný, geçmiþ ve gelecek zamanlarý içine alan, pek geniþ bir zamana çevirir. Ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir daire-i vücud gösterir. Babasýný, dâr-ý saadette ve âlem-i ervahta dahi pederlik münasebetiyle ve kardeþini, tâ ebede kadar uhuvvetini düþünmesiyle ve karýsýný Cennet'te dahi en güzel bir</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 220)</p><p> </p><p>
refika-i hayatý olduðunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardým eder. Ve o büyük ve geniþ daire-i hayatta ve vücuddaki münasebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanýn kýymetsiz iþlerine ve cüz'î garazlarýna ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddî sadakata ve samimî ihlasa muvaffak olarak, kemalâtý ve hasletleri, o nisbette -derecesine göre- yükselmeye baþlar. Ýnsaniyeti teâli eder. Hayat lezzetinde serçe kuþuna yetiþmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinatýn en müntehab ve bahtiyar bir misafiri ve Sahib-i Kâinat'ýn en mahbub ve makbul bir abdi olmasýdýr. Bu netice dahi Risâle-i Nur'da hüccetlerle izahýna iktifaen kýsa kesildi.</p><p> </p><p>
   Dördüncü bir faidesi ki, insanýn hayat-ý içtimaiyesine bakýyor:</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'dan Dokuzuncu Þua'da beyan edilen o neticenin bir hülâsasý þudur:</p><p> </p><p>
   Nev'-i insanýn dörtten birini teþkil eden çocuklar, âhiret îmanýyla insanca yaþayabilirler ve insaniyetin istidadlarýný taþýyabilirler. Yoksa elîm endiþeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarýyla, haylaz bir hayatla yaþayacak. Çünki her vakit etrafýnda onun gibi çocuklarýn ölmesiyle onun nazik dimaðýnda ve ileride uzun arzularý taþýyan zaîf kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle bir tesir yapar ki; hayatý ve aklý o bîçareye âlet-i azab ve iþkence edeceði zamanda, âhiret îmanýnýn dersiyle, görmemek için oyuncaklar altýnda onlardan saklandýðý o endiþeler yerinde, bir sevinç ve geniþlik hissederek der: "Bu kardeþim veya arkadaþým öldü, Cennet'in bir kuþu oldu. Bizden daha iyi keyfeder, gezer. Ve validem öldü, fakat rahmet-i Ýlahiyeye gitti, yine beni Cennet'te kucaðýna alýp sevecek ve ben de o þefkatli anneciðimi göreceðim." diye insaniyete lâyýk bir tarzda yaþayabilir.</p><p> </p><p>
   Hem insanýn bir rub'unu teþkil eden ihtiyarlar; yakýnda hayatlarýnýn sönmesine ve topraða girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarýnýn kapanmasýna karþý teselliyi, ancak ve ancak âhiret îmanýnda bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedakâr þefkatli analar, öyle bir vaveylâ-yý ruhî ve bir daðdaða-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yusane bir zindan ve hayat iþkenceli bir azab olurdu. Fakat âhiret îmaný onlara der: "Merak etmeyiniz, Sizin ebedî bir gençliðiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zayi' ettiðiniz evlâd ve akrabalarýnýzla sevinçlerle görüþeceksiniz. Ve ettiðiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiþ, mükâfatlarýný göreceksiniz."</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 221)</p><p> </p><p>
diye, îman-ý âhiret onlara öyle bir teselli ve inþirah verir ki; her birinin yüz ihtiyarlýk birden baþlarýna toplansa onlarý me'yus etmez.</p><p> </p><p>
   Nev'-i insanýn üçten birisini teþkil eden gençler, hevesatlarý galeyanda, hissiyata maðlub, cür'etkâr akýllarýný her vakit baþýna almayan o gençler, âhiret îmanýný kaybetseler ve Cehennem azabýný tahattur etmezlerse; hayat-ý içtimaiyede ehl-i namusun malý ve ýrzý ve zaîf ve ihtiyarlarýn rahatý ve haysiyeti tehlikede kalýr. Bazý bir dakika lezzeti için bir mes'ud hanenin saadetini mahveder ve bu gibi hapiste dört-beþ sene azab çeker, canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eðer îman-ý âhiret onun imdadýna gelse, çabuk aklýný baþýna alýr. "Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim, fakat Cehennem gibi bir zindaný bulunan bir Padiþah-ý Zülcelal'in melaikeleri beni görüyorlar ve fenalýklarýmý kaydediyorlar. Ben baþýboþ deðilim ve vazifedar bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaîf olacaðým." diye birden, zulmen tecavüz etmek istediði adamlara karþý bir þefkat, bir hürmet hissetmeye baþlar. Bu mananýn dahi Risâle-i Nur'da bürhanlarýyla izahýna iktifaen kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
   Hem nev'-i beþerin ehemmiyetli bir kýsmý, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musibetzedeler ve fakirler ve aðýr ceza alan mahpuslar; eðer îman-ý âhiret onlarýn imdadýna yetiþmezse, her vakit hastalýðýn ihtarýyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamýný alamadýðý ve namusunu elinden kurtaramadýðý zalimin maðrurane ihaneti ve büyük musibetlerde boþuboþuna malýný, evlâdýný kaybetmekle gelen elîm me'yusiyeti ve bir-iki dakika veya bir-iki saat keyif yüzünden beþ-on sene böyle bir hapis azabýný çekmekten gelen kederli sýkýntý, elbette o bîçarelere dünyayý zindan ve hayatý bir iþkenceli azaba çevirir. Eðer âhirete îman imdadlarýna yetiþse, birden onlar nefes alýrlar; sýkýntýlarý, me'yusiyetleri ve endiþeleri ve intikam hiddetleri derece-i îmanýna göre kýsmen ve bazan tamamen zâil olur.</p><p> </p><p>
   Hattâ diyebilirim ki: Benim ve bir kýsým kardeþlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehþetli musibetimizde, eðer îman-ý âhiret yardým etmese idi, bir gün dayanmak ölüm kadar tesir edip bizi hayattan istifa etmeðe sevkedecekti. Fakat hadsiz þükür olsun, benim caným kadar sevdiðim pek çok kardeþlerimin bu musibetten gelen elemlerini de çektiðim ve gözüm kadar sevdiðim binler Risâle-i Nur risaleleri ve benim yaldýzlý ve süslü ve çok kýymetdar kitablarýmýn ziya'larý ve aðlamalarýndan teessüflerini çektiðim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldýramadýðým halde, si</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 222)</p><p> </p><p>
zi kasemle temin ederim ki: Ýman-ý bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabýr ve tahammül ve teselli ve metanet, belki mücahidane, kârlý bir imtihan dersinde daha büyük mükâfatý kazanmak için bir þevk verdi ki; ben bu risalenin baþýnda dediðim gibi, kendimi Medrese-i Yusufiye ünvanýna lâyýk bir güzel ve hayýrlý medresede biliyorum. Arasýra gelen hastalýklar ve ihtiyarlýktan neþ'et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve rahat-ý kalb ile derslerime daha ziyade çalýþacaktým. Her ne ise.. bu makam münasebetiyle saded harici girdi, kusura bakýlmasýn.</p><p> </p><p>
   Hem her insanýn küçük bir dünyasý, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir. Eðer îman-ý âhiret o hanenin saadetinde hükmetmezse, o aile efradý, herbiri þefkat ve muhabbet ve alâkadarlýðý derecesinde elîm endiþeler ve azablar çeker. O cenneti, cehenneme döner. Veyahut muvakkat eðlenceler ve sefahetlerle aklýný tenvim edip uyutur. Devekuþu gibi avcýyý görür, kaçamýyor, uçamýyor. Baþýný kuma sokar, tâ görünmesin. Baþýný gaflete sokar, tâ ölüm ve zeval ve firak onu görmesin. Divanece, muvakkat, ibtal-i his nev'inden bir çare bulur. Çünki meselâ: Valide ruhunu feda ettiði evlâdýný daima tehlikelere maruz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeþini eksik olmayan belalardan kurtaramayan evlâdlar, daim bir keder, bir korkaklýk hisseder. Buna kýyasen, bu daðdaðalý kararsýz hayat-ý dünyeviyede o mes'ud zannedilen aile hayatý çok cihetlerle saadetini kaybeder ve kýsacýk bir hayattaki münasebet ve karabet dahi, hakikî sadakatý ve samimî ihlasý ve garazsýz bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukut eder. Eðer âhirete îman o haneye girse, birden ýþýklandýracak, ortalarýndaki münasebet ve þefkat ve karabet ve muhabbet kýsacýk bir zaman ölçüsüyle deðil, belki dâr-ý âhirette saadet-i ebediyede dahi o münasebetlerin devamý ölçüsüyle samimî hürmet eder, sever, þefkat eder, sadakat eder, kusurlarýna bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakikî insaniyet saadeti o hanede baþlar inkiþafa. Bu mana dahi hüccetlerle Risâle-i Nur'da beyanýna binaen kýsa kesildi.</p><p> </p><p>
   Hem herbir þehir kendi ahalisine geniþ bir hanedir. Eðer îman-ý âhiret o büyük aile efradýnda hükmetmezse; güzel ahlâkýn esaslarý olan ihlas, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlýk, rýza-yý Ýlahî, sevab-ý uhrevî yerine garaz, menfaat, sahtekârlýk, hodgâmlýk, tasannu, riya, rüþvet, aldatmak gibi haller meydan alýr. Zâhirî asayiþ ve insaniyet altýnda, anarþistlik ve vahþet manalarý hükmeder; o hayat-ý þehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlýða, gençler sarhoþluða, kavîler zulme, ihtiyarlar aðlamaða baþlarlar.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 223)</p><p> </p><p>
   Buna kýyasen, memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir. Eðer îman-ý âhiret bu geniþ hanelerde hükmetse, birden samimî hürmet ve ciddî merhamet ve rüþvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaþeret ve riyasýz ihsan ve fazilet ve enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkiþafa baþlarlar. Çocuklara der: "Cennet var, haylazlýðý býrak." Kur'an dersiyle temkin verir. Gençlere der: "Cehennem var, sarhoþluðu býrak." Aklý baþlarýna getirir. Zalime der: "Þiddetli azab var, tokat yiyeceksin." Adalete baþýný eðdirir. Ýhtiyarlara der: "Senin elinden çýkmýþ bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimî bir uhrevî saadet ve taze, bâki bir gençlik seni bekliyorlar. Onlarý kazanmaða çalýþ." Aðlamasýný gülmeye çevirir. Bunlara kýyasen cüz'î ve küllî herbir taifede hüsn-ü tesirini gösterir, ýþýklandýrýr. Nev'-i beþerin hayat-ý içtimaiyesiyle alâkadar olan içtimaiyyun ve ahlâkiyyunlarýn kulaklarý çýnlasýn! Ýþte îman-ý âhiretin binler faidelerinden iþaret ettiðimiz beþ-altý nümunelerine sairleri kýyas edilse kat'î anlaþýlýr ki; iki cihanýn ve iki hayatýn medar-ý saadeti yalnýz îmandýr.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'da Yirmisekizinci Söz'de ve baþka risalelerinde, haþrin cismâniyeti cihetinde gelen zaîf þübhelere kuvvetli cevablarýna iktifâen burada yalnýz bir kýsa iþaretle deriz ki: Esmâ-i Ýlâhiyenin en cem'iyetli âyinesi cismâniyettedir. Ve hilkat-ý kâinattaki makasýd-ý Ýlahiyenin en zengini ve faal merkezi cismaniyettedir. Ve ihsanat-ý Rabbaniyenin en çok çeþitleri ve rengârenkleri cismaniyettedir. Ve beþerin ihtiyâcât dilleriyle Hâlýk'ýna karþý dualarýnýn ve teþekküratýnýn en kesretli tohumlarý yine cismaniyettedir. Mâneviyât ve ruhaniyât âlemlerinin en mütenevvi çekirdekleri yine cismaniyettedir. Bunlara kýyasen, yüzer küllî hakikatlar cismaniyette temerküz ettiðinden, Hâlýk-ý Hakîm zemin yüzünde cismaniyeti çoðaltmak ve mezkûr hakikatlere mazhar eylemek için öyle sür'atli ve dehþetli bir faaliyetle kafile kafile arkasýna mevcudata vücud giydirir, o meþhere gönderir. Sonra onlarý terhis eder, baþkalarýný gönderir. Mütemadiyen kâinat fabrikasýný iþlettirir. Cismanî mahsulâtý dokuyup, zemini âhirete ve Cennet'e bir fidanlýk bahçesi hükmüne getirir. Hattâ insanýn cismanî midesini memnun etmek için, o midenin hal diliyle bekasýna dair duasýný kemal-i ehemmiyetle dinleyip kabul ederek fiilen cevab vermek için, hadsiz ve hesabsýz ve yüzbinler tarzlarda ve binler çeþit çeþit lezzetlerde gayet san'atlý taamlarý ve gayet kýymetli nimetleri cismaniyete ihzar etmek, bedahetle ve þeksiz gösterir ki; dâr-ý âhirette Cennet'in en çok ve en mütenevvi' lezzetleri cismanîdir. Ve saadet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediði ve ünsiyet ettiði nimetleri cismanîdir.</p><p> </p><p>
   Acaba hiçbir cihet-i ihtimali ve imkâný var mý ki; bu âdi midenin</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 224)</p><p> </p><p>
hal diliyle beka duasýný kabul edip nihayetsiz mu'cizatlý maddî taamlar ile onu minnetdar ederek, her vakit tesadüfsüz, kasdî olarak fiilen cevab veren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Kerim, kâinatýn en ehemmiyetli neticesi ve arzýn halifesi ve o Hâlýk'ýn güzidesi ve perestiþkârý olan nev-i insanýn insaniyet mide-i kübrasý ile küllî ve yüksek ve daima arzu ettiði ve ünsiyet ettiði ve fýtraten istediði cismanî lezzetleri, dâr-ý bekada verilmesine dair hadsiz umumî dualarý kabul olmasýn ve haþr-i cismanî ile fiilen cevab verilmesin; onu ebedî minnetdar etmesin. Âdeta sineðin sesini iþitsin, gök gürültüsünü iþitmesin. Ve âdi bir neferin kemal-i ehemmiyetle techizatýna baksýn; orduya hiç bakmasýn, ehemmiyet vermesin. Bu yüz derece muhal ve bâtýldýr. Evet وَ فِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ اْلاَنْفُسُ وَ تَلَذُّ اْلاَعْيُنُ âyetinin sarahat-ý kat'iyesiyle: Ýnsan, en ziyade ünsiyet ettiði ve dünyada nümunesini tatmýþ olduðu cismanî lezzetleri Cennet'e lâyýk bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi a'zalarýn ettikleri hâlis þükürler ve hususî ibadetlerin mükâfatlarý, o uzuvlara mahsus cismanî lezzetler ile verilecektir. Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan o derece cismanî lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, baþka teviller ile mana-yý zâhirîyi kabul etmemek, imkân haricindedir. Ýþte îman-ý âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasýlki a'za-yý insanîden midenin hakikatý ve ihtiyacatý, taamlarýn vücuduna kat'î delalet eder; öyle de: Ýnsanýn hakikatý ve kemalâtý ve fýtrî ihtiyacatý ve ebedî arzularý ve îman-ý âhiretin mezkûr netice ve faidelerini isteyen hakikatlarý ve istidadlarý daha kat'î olarak âhirete ve Cennet'e ve cismanî bâki lezzetlere delalet ve tahakkuklarýna þehadet ettiði gibi, bu kâinatýn hakikat-ý kemalâtý ve manidar tekvinî âyâtý ve insaniyetin mezkûr hakikatlar ile alâkadar bütün hakikatlarý, dâr-ý âhiretin vücuduna ve tahakkukuna ve haþrin gelmesine ve Cennet ve Cehennem'in açýlmasýna delalet ve þehadet ettiklerini, Risâle-i Nur eczalarý ve bilhassa Onuncu ve Yirmisekizinci (Ýki Makamý), Yirmidokuzuncu Sözler ve Dokuzuncu Þua ve Münacat Risaleleri hüccetlerle, parlak ve þübhe býrakmaz bir tarzda isbat etmiþler. Onlara havale ederek bu uzun kýssayý kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
   Cehennem'e dair beyanat-ý Kur'aniye o kadar vâzýh ve zâhirdir ki baþka izahata ihtiyaç býrakmamýþ. Yalnýz bir-iki zaîf þübheyi izale edecek iki-üç nükteyi, -tafsilini Risâle-i Nur'a havale edip, gayet kýsa bir hülâsasýný- beyan edeceðiz.</p><p> </p><p>
   Birinci Nükte: Cehennem fikri, geçmiþ îman meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçýrmýyor. Çünki hadsiz rahmet-i Rabbaniye o korkan adama der: Bana gel, tövbe kapýsýyla gir. Tâ Ce</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 225)</p><p> </p><p>
hennem'in vücudu deðil korkutmak, belki sana Cennet'in lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarýna tecâvüz edilen hadsiz mahlukatýn intikamlarýný alsýn, sizi keyiflendirsin. Eðer sen dalâlette boðulup çýkamýyorsan yine Cehennem'in vücudu, bin derece îdam-ý ebedîden hayýrlýdýr ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Çünki insan hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasýnýn ve evlâdýnýn ve ahbabýnýn lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ud olur. Þu halde sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya îdam-ý ebedî ile ademe düþeceksin veya Cehennem'e gireceksin! Þerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduðun umum akraba ve asl ve  neslin seninle beraber idam olmasýndan, binler derece Cehennem'den ziyâde senin ruhunu ve kalbini ve mahiyet-i insaniyeni yandýrýr. Çünki Cehennem olmazsa, Cennet de olmaz. Herþey senin küfrün ile ademe düþer. Eðer sen Cehennem'e girsen, vücud dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabalarýn ya Cennet'te mes'ud veya vücud dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek herhâlde Cehennem'in vücuduna tarafdar olmak sana lâzýmdýr. Cehennem aleyhinde bulunmak, ademe tarafdar olmaktýr ki, hadsiz dostlarýnýn saadetlerinin hiç olmasýna tarafdarlýktýr. Evet Cehennem ise, hayr-ý mahz olan daire-i vücudun Hâkim-i Zülcelalinin hakîmâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehþetli ve celâlli bir mevcud ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, baþka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekaya ait hizmetleri var. Ve zebani gibi pek çok zîhayatýn celaldarane meskenleridir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nükte: Cehennem'in vücudu ve þiddetli azabý, hadsiz rahmete ve hakikî adâlete ve israfsýz, mizanlý hikmete zýddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücudunu isterler. Çünki nasýl bin mâsumlarýn hukukunu çiðneyen bir zalimi cezalandýrmak ve yüz mazlum hayvanlarý parçalayan bir canavarý öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zalimi afvetmek ve canavarý serbest býrakmak, bir tek yolsuz merhamete mukabil yüzer bîçarelere yüzer merhametsizliktir. Aynen öyle de; Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esma-i Ýlâhiyenin hukukuna inkâr ile tecavüz, hem o esmaya þehadet eden mevcudatýn þehadetlerini tekzib ile hukuklarýna tecavüz ve mahlukatýn o esmaya karþý tesbihkârane yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarýna tecavüz ve kâinatýn gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücudu ve bekasý olan tezâhür-ü rububiyet-i Ýlahiyeye karþý ubudiyetlerle mukabelelerini ve âyinedarlýklarýný</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 226)</p><p> </p><p>
tekzib ile hukukuna bir nevi tecavüz ettiði haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki afva kabiliyeti kalmaz. اِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ âyetinin tehdidine müstehak olur. Onu Cehennem'e atmamak, bir yersiz merhamete mukabil, hukuklarýna tâarruz edilen hadsiz davacýlara hadsiz merhametsizlikler olur. Ýþte o dâvacýlar Cehennem'in vücudunu istedikleri gibi, izzet-i celâl ve azamet-i kemâl dahi kat'î isterler.</p><p> </p><p>
   Evet nasýl bir serseri âsi ve raiyete tecavüz eden bir adam, oranýn izzetli hâkimine dese: "Beni hapse atamazsýn ve yapamazsýn." diye izzetine dokunsa, elbette o þehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak. Aynen öyle de; kâfir-i mutlak, küfrüyle izzet-i celâline þiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemal-i rububiyetine tecavüzüyle iliþiyor. Elbette Cehennem'in pek çok vazifeler için pek çok esbab-ý mûcibesi ve vücudunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennem'i halketmek ve onlarý içine atmak, o izzet ve celâlin þe'nidir.</p><p> </p><p>
   Hem mâhiyet-i küfür dahi Cehennem'i bildirir. Evet nasýlki îmânýn mahiyeti eðer tecessüm etse, lezzetleriyle bir cennet-i hususiye þekline girebilir ve Cennet'ten bu noktadan gizli haber verir. Aynen öyle de: Risâle-i Nur'da delilleriyle isbat ve baþtaki mes'elelerde dahi iþaret edilmiþ ki; küfrün ve bilhassa küfr-ü mutlakýn ve nifakýn ve irtidadýn öyle karanlýklý ve dehþetli elemleri ve mânevî azablarý var.. eðer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî cehennem olur. Ve büyük Cehennem'den bu cihette gizli haber verir. Ve bu fidanlýk dünya mezraasýndaki hakikatcikler âhirette sünbüller vermesi noktasýndan, bu zehirli çekirdek, o zakkum aðacýna iþaret eder. "Ben onun bir mâyesiyim." der. "Ve beni kalbinde taþýyan bedbaht için o zakkum aðacýnýn bir hususî nümunesi, benim meyvem olur..."</p><p> </p><p>
   Mâdem küfür hadsiz hukuka bir tecâvüzdür, elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Mâdem bir dakika katl, onbeþ sene cezada (sekiz milyona yakýn dakikada) hapis azabýný çekmesini adâlet-i beþeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafýk görür. Elbette bir küfür bin katl kadar olmasý cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakýn dakikalarda azab çekmesi, o kanun-u adâlete muvafýk geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki trilyon sekizyüzseksen milyara</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 227)</p><p> </p><p>
yakýn dakikada azaba müstehak ve خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا sýrrýna mazhar olur. Her ne ise...</p><p> </p><p>
   Kur'an-ý Hakîm'in Cennet ve Cehennem hakkýndaki mu'cizane izahatý ve Kur'an'ýn tefsiri ve ondan gelen Risâle-i Nur'un Cennet ve Cehennem'in vücudlarýna dair hüccetleri, daha baþka beyana ihtiyaç býrakmamýþlar.</p><p> </p><p>
وَيَتَفَكَّرُونَ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ</p><p> </p><p>
رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا اِنَّهَا سَاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا</p><p> </p><p>
gibi pek çok âyetlerin ve baþta Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatýn, her vakit dualarýnda, en ziyade اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahy ve þuhuda binaen onlarca kat'iyet kesbeden Cehennem'den bizi hýfzeyle demeleri gösteriyor ki; nev'-i beþerin en büyük mes'elesi Cehennem'den kurtulmaktýr. Ve kâinatýn pekçok ehemmiyetli ve muazzam ve dehþetli bir hakikatý Cehennem'dir ki; bir kýsým o ehl-i þuhud ve keþif ve tahkik onu müþahede eder. Ve bir kýsmý tereþþuhatýný ve gölgelerini görür, dehþetinden feryad ederler. "Bizi ondan kurtar" derler.</p><p> </p><p>
   Evet bu kâinatta hayýr-þer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalalet birbirine karþý gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki þer olmazsa, hayýr bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaþýlmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soðukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikatý, bin hakikat ve binler çeþit hüsün mertebeleri vücud bulur. Cehennem'siz Cennet'in pek çok lezzetleri gizli kalýr. Bunlara kýyasen, herþey bir cihette zýddýyla bilinebilir. Ve birtek hakikatý, sünbül verip çok hakikatlar olur. Madem bu karýþýk mevcudat dâr-ý fâniden dâr-ý bekaya akýp gidiyor; elbette nasýlki hayýr, lezzet, ýþýk, güzellik, îman gibi þeyler Cennet'e akar. Öyle de þer, elem, karanlýk, çirkinlik, küfür gibi zararlý mad</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 228)</p><p> </p><p>
deler Cehennem'e yaðar. Ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatýn selleri o iki havuza girer, durur. Kerametli Yirmidokuzuncu Söz'ün âhirindeki remizli nüktelerine havale ederek kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
   Ey bu Medrese-i Yusufiyede benim ders arkadaþlarým! Bu dehþetli haps-i ebedîden kurtulmanýn kolayý, çaresi; bu dünyevî hapsimizden istifade ederek elimiz mecburiyetle yetiþmeyen çok günahlardan kurtulduðumuzla beraber, eski günahlardan tövbe edip farzlarýmýzý eda ederek herbir saat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibadet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necatýmýz ve o nurani Cennet'e girmemiz için en iyi bir fýrsattýr. Bu fýrsatý kaçýrýrsak, dünyamýz aðladýðý gibi âhiretimiz dahi aðlayacak. خَسِرَ الدُّنْيَا وَ اْلآخِرَةَ tokadýný yiyeceðiz.</p><p> </p><p>
   Bu makam yazýldýðý zaman Kurban Bayramý geldi. اَللَّهُ اَكْبَرُ  اَللَّهُ اَكْبَرُ اَللَّهُ اَكْبَرُ   ler ile nev'-i beþerin beþten birisine, üçyüz milyon insanlara birden اَللَّهُ اَكْبَرُ  dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüðü nisbetinde اَللَّهُ اَكْبَرُ   kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaþlarýna iþittiriyor gibi, yirmibinden ziyade hacýlarýn Arafat'ta ve îd'de beraber birden اَللَّهُ اَكْبَرُ demeleri, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn binüçyüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediði ve emrettiði اَللَّهُ اَكْبَرُ  kelâmýnýn bir nevi aks-i sadasý olarak rububiyet-i Ýlahiyenin رَبُّ الْاَرْضِ وَ رَبُّ الْعَالَمِينَ  azamet-i ünvanýyla küllî tecellisine karþý geniþ ve küllî bir ubudiyetle bir mukabeledir, diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.</p><p> </p><p>
   Sonra, acaba bu kelâm-ý kudsînin bizim mes'elemizle dahi münasebeti var mý diye tahattur ettim. Birden hatýra geldi ki, baþta bu kelâm olarak sair bâkiyat-ý sâlihat ünvanýný taþýyan</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 229)</p><p> </p><p>
سُبْحَانَ  اللَّهِ* وَالْحَمْدُ للَّهِ * وَلاَ اِلَهَ  اِلاَّ اللَّهُ   gibi þeairden çok kelâmlar cüz'î ve küllî mes'elemizi ihtar ve tahakkukuna iþaret ederler. Meselâ اَللَّهُ اَكْبَرُ  in bir vech-i manasý, Cenab-ý Hakk'ýn kudreti ve ilmi herþeyin fevkinde büyüktür, hiçbir þey daire-i ilminden çýkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuðumuz en büyük þeylerden daha büyüktür. Demek haþri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acib ve tavr-ý aklýn haricindeki herþeyden daha büyüktür ki, مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sarahat-ý kat'iyesi ile nev'-i beþerin haþri ve neþri, birtek nefsin icadý kadar o kudrete kolay gelir. Bu mana itibariyledir ki, darb-ý mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksadlara karþý, herkes "Allah büyüktür, Allah büyüktür" der.. kendine teselli ve kuvvet ve nokta-i istinad yapar.</p><p> </p><p>
   Evet nasýlki Dokuzuncu Söz'de, bu kelime iki arkadaþýyla bütün ibadatýn fihristesi olan namazýn çekirdekleri ve hülâsalarý ve içinde ve tesbihatýnda tekrar ile namazýn manasýný takviye için    سُبْحَانَ  اللَّهِ  اَلْحَمْدُ للَّهِ    اَللَّهُ اَكْبَرُ  üç muazzam hakikatlara ve insanýn kâinatta gördüðü medar-ý hayret, medar-ý þükran ve medar-ý azamet ve kibriya, acib ve güzel ve büyük, pekçok fevkalâde þeylerden aldýðý hayret ve lezzet ve heybetten neþ'et eden suallerine pek kuvvetli cevab verdiði gibi, Onaltýncý Söz'ün âhirinde izah edilen þu: Nasýl bir nefer, bayramda bir müþir ile beraber huzur-u padiþaha girer; sair vakitte, zabitinin makamý ile onu tanýr. Aynen öyle de; her adam haccda bir derece veliler gibi Cenab-ý Hakk'ý رَبُّ الاَرْضِ وَرَبُّ العَالَمِينَ ünvaný ile tanýmaða baþlar. Ve o kibriya mertebeleri kalbine açýldýkça, ruhunu istila eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 230)</p><p> </p><p>
  اَللَّهُ اَكْبَرُ  tekrarýyla umumuna cevab verdiði misillü; Onüçüncü Lem'a'nýn âhirinde izahý bulunan ki, þeytanlarýn en ehemmiyetli desiselerini köküyle kesip cevab-ý kat'î veren yine  اَللَّهُ اَكْبَر   olduðu gibi; bizim âhiret hakkýndaki sualimize de kýsa fakat kuvvetli cevab verdiði misillü, اَلْحَمْدُ للَّهِ  cümlesi dahi haþri ihtar edip ister. Bize der: "Mânam âhiretsiz olmaz. Çünki, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karþý bütün hamd ve þükür Ona mahsustur, ifade ettiðimden, bütün nimetlerin baþý ve nimetleri hakikî nimet yapan ve bütün zîþuuru ademin hadsiz musibetlerinden kurtaran, yalnýz saadet-i ebediye olabilir. Ve benim o küllî manama mukabele eder."</p><p> </p><p>
   Evet her mü'min namazlardan sonra, her gün hiç olmazsa yüzelliden ziyade اَلْحَمْدُ للَّهِ اَلْحَمْدُ للَّهِþer'an demesi ve mânasý da ezelden ebede kadar bir hadsiz geniþ hamd ve  þükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennet'in peþin bir fiatý ve muaccel bir bahasýdýr. Ve dünyanýn kýsa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasýr olmaz ve mahsus deðil ve onlara da ebedî nimetlere vesile olmalarý cihetiyle bakar, þükreder.سُبْحَا نَ اللَّهِkelime-i kudsiyesi ise, Cenab-ý Hakk'ý þerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek manasýyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemal ve kemâl-i saltanatýnýn haþmetine medar olan dâr-ý âhireti ve ondaki Cennet'i ihtar edip delalet ve iþaret eder. Yoksa sâbýkan isbat edildiði gibi, saadet-i ebediye olmazsa hem saltanatý, hem kemali, hem celal, hem cemal, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar. Ýþte bu üç kudsî kelimeler gibi,لاَاِلَهَ الاَّ اللَّه  ve بِسْمِ اللَّهِ ve sair kelimat-ý mübareke, herbiri erkân-ý îmaniyenin birer çekirde</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 231)</p><p> </p><p>
ði ve bu zamanda keþfedilen et hülâsasý ve þeker hülâsasý gibi, hem erkân-ý îmaniyenin hem Kur'an hakikatlarýnýn hülâsalarý ve bu üçü namazýn çekirdekleri olduklarý gibi, Kur'anýn dahi çekirdekleri ve parlak bir kýsým sûrelerin baþlarýnda pýrlanta gibi görünmeleri ve çok sünuhatý tesbihatta baþlayan Risâle-i Nur'un dahi hakikî madenleri ve esaslarý ve hakikatlarýnýn çekirdekleridirler. Ve velayet-i Ahmediye ve ubudiyet-i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihetinde, öyle bir daire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihatta bir tarîkat-ý Muhammediyenin (A.S.M.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyade mü'minler beraber, o halka-i kübra-yý zikirde, ellerinde tesbihlerسُبْحَا نَ اللَّهِ otuzüç, اَلْحَمْدُ للَّهِ otuzüç, اَللَّهُ اَكْبَر otuzüç defa da tekrar ederler.</p><p> </p><p>
   Ýþte böyle gayet muhteþem bir halka-i zikirde, sâbýkan beyan ettiðimiz gibi hem Kur'an'ýn, hem îmanýn, hem namazýn hülâsalarý ve çekirdekleri olan o üç kelime-i mübarekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kýymetdar ve sevablý olduðunu elbette anladýnýz.</p><p> </p><p>
   Bu risalenin baþýnda Birinci Mes'elesi namaza dair güzel bir ders olduðu gibi hiç düþünmediðim halde, âdeta ihtiyarsýz olarak, onun âhiri de namaz tesbihatýna dair ehemmiyetli bir ders oldu.</p><p> </p><p>
 اَلْحَمْدُ ِللّهِ عَلَى اِنْعَامِهِ</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 232)</p><p> </p><p>
Dokuzuncu Mes'ele</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ  آمَنَ بِاللّهِ وَمَلئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ</p><p> </p><p>
ilâ âhir-il âye...</p><p> </p><p>
   Bu âyet-i ecma ve a'lâ ve ekber'in bir küllî ve uzun nüktesini beyan etmeðe, bir dehþetli manevî sual ve bir azametli ve Ýlahî bir nimetin inkiþafýndan neþ'et eden bir hal sebebiyet verdiler. Þöyle ki: Mânen ruha geldi; neden bir cüz'ü hakikat-ý îmaniyeyi inkâr eden kâfir olur ve kabul etmeyen müslüman olmaz? Halbuki Allah ve âhirete îman bir güneþ gibi o karanlýðý izale etmek lâzým geliyor. Hem neden bir rükün ve hakikat-ý îmaniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr-ü mutlaka düþer ve kabul etmeyen Ýslâmiyetten çýkar? Halbuki sair erkân-ý îmaniyeye îmaný varsa, onu küfr-ü mutlaktan kurtarmak lâzým geliyor?</p><p> </p><p>
   Elcevap: Ýman altý rüknünden çýkan öyle bir vahdanî hakikattýr ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzi kaldýrmaz. Ve öyle bir külldür ki kabil-i inkýsam olmazlar. Çünki herbir rükn-ü îmanî, kendini isbat eden hüccetleriyle sair erkân-ý îmaniyeyi isbat eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i âzam olur. Öyle ise bütün erkâný, bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtýl, hakikat nazarýnda bir tek rüknü, belki bir hakikatý ibtal edip inkâr edemez. Belki adem-i kabul perdesi altýnda gözünü kapamakla, bir küfr-ü inadî yapabilir. Gitgide küfr-ü mutlaka düþer, insaniyeti mahvolur. Hem maddî, hem manevî Cehennem'e gider. Ýþte biz bu makamda, gayet muhtasar iþaretlerle</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 233)</p><p> </p><p>
ve Meyve Risalesi'nde haþrin isbatýnda, sair erkân-ý îmaniye haþri de isbat ettiklerini kýsacýk hülâsalarla beyaný gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hülâsalarla -Cenab-ý Hakk'ýn inayetiyle- bu nükte-i âzam altý noktada beyan edilecek.</p><p> </p><p>
   Birinci Nokta: Ýmân-ý Billâh, kendi hüccetleriyle hem sair rükünlerini, hem imân-ý bil'âhireti isbat eder ki; Meyve Risalesi'nin Yedinci Mes'elesinde güzelce göstermiþ. Evet bu hadsiz kâinatý bir saray, bir þehir, bir memleket gibi bütün levâzýmý ile idâre eden ve mizan ve intizam dairesinde çeviren ve hikmetlerle deðiþtiren ve zerratý ve seyyaratý ve sinekleri ve yýldýzlarý birer muntazam ordu gibi beraber techiz ve idare eden ve emir ve iradesi dairesinde mütemadiyen bir ulvî manevra içinde tâlim ve tavzifatla faaliyete ve seyr ve cevelana ve ubudiyetkârane bir resm-i küþada ve seyahata getiren ezelî ve bâkî bir saltanat-ý rububiyet ve ebedî ve daimî bir hâkimiyet-i ulûhiyet, hiç mümkün müdür ve hiç akýl kabul eder mi ve hiçbir ihtimal var mý ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve daimî saltanatýn bâkî bir makarrý ve daimî bir medarý ve sermedî bir mazharý olan dâr-ý âhiret olmasýn? Bin defa hâþâ!</p><p> </p><p>
   Demek Cenab-ý Hakk'ýn saltanat-ý rububiyeti ve -Yedinci Mes'ele'de beyan edildiði gibi- ekser isimleri ve vücub-u vücudunun hüccetleri, âhirete þehadet ederler ve isterler. Ve bu kutb-u îmanî ne kadar kuvvetli bir nokta-i istinadý var.. gör, bil, görür gibi inan.</p><p> </p><p>
   Hem nasýl îmân-ý billâh âhiretsiz olmaz, öyle de, Onuncu Söz'de kýsa iþaretlerle beyan edildiði gibi, hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akýl kabul eder mi ki; ulûhiyet ve mâbudiyetin tezahürü için bu kâinatý öyle bir mücessem kitab-ý Samedanî ki, her sahifesi bir kitab kadar ve her satýrý bir sahife kadar manalarý ifade eder ve öyle cismanî bir Kur'an-ý Sübhanî ki, herbir âyet-i tekvîniyesi ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktasý, herbir harfi birer mu'cize hükmündedir. Ve öyle muhteþem ve içi hadsiz âyâtla ve manidar nakýþlarla tezyin edilmiþ bir mescid-i Rahmanîdir ki; herbir köþesinde bir taife, bir nev' ibâdet-i fýtriye ile iþtigal eder bir þekilde halkeden bir Allah, bir Mabud-u Bilhak, o kitab-ý kebirin manalarýný ders verecek üstadlarý ve o Kur'ân-ý Samedânî'nin âyetlerini tefsir edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin.. ve o mescid-i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imamlarý tâyin etmesin.. ve o üstadlara ve müfessirlere ve imamlara fermanlarý vermesin? Hâþâ, yüzbin hâþâ!</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 234)</p><p> </p><p>
   Hem cemal-i rahmetini ve hüsn-ü þefkatini ve kemal-i rububiyetini zîþuurlara göstermek ve onlarý þükre ve hamde sevketmek için bu kâinatý öyle bir ziyafetgâh ve bir teþhirgâh ve öyle bir seyrangâh ki; hadsiz çeþit çeþit, leziz ni'metler ve gayet antika, hadsiz hârika san'atlar içinde dizilmiþ bir tarzda halkeden bir Sâni'-i Rahîm ve Kerîm hiç mümkün müdür ve hiç akýl kabul eder mi ki; o ziyafetgâhtaki zîþuur mahluklar ile konuþmasýn ve onlara o nimetlere mukabil elçileri vasýtasýyla vazife-i teþekküriyeyi ve tezahür-ü rahmetine ve sevdirmesine karþý vazife-i ubûdiyeti bildirmesin. Hâþâ, binler hâþâ!</p><p> </p><p>
   Hem hiç mümkün müdür bir Sâni' san'atýný sever, beðendirmek ister; hattâ aðýzlarýn bin çeþit zevklerini nazara almasý delâletiyle, takdir ve tahsinlerle karþýlanmak arzu eder ve herbir san'atýyla kendini hem tanýttýrmak, hem sevdirmek, hem bir çeþit mânevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinatý antika san'atlarla süslendirdiði halde, kâinattaki zîhayatýn kumandanlarý olan insanlara onlarýn büyüklerinden bir kýsmý ile konuþup elçi olarak göndermesin? Güzel san'atlarý takdirsiz ve fevkalâde hüsn-ü esmâsý tahsinsiz ve tanýttýrmasý ve sevdirmesi mukabelesiz kalsýn. Hâþâ, yüzbin hâþâ!</p><p> </p><p>
   Hem bütün zîhâyatýn ihtiyâcat-ý fýtriyeleri için duâlarýna ve hâl dili ile edilen bütün ilticalara ve arzulara, vakti vaktine, kasd ve ihtiyar ve iradeyi gösterir bir tarzda hadsiz in'amlarýyla ve nihayetsiz ihsanatýyla fiilen ve hâlen sarih bir surette konuþan bir Mütekellim-i Alîm; hiç mümkün müdür, hiç akýl kabul eder mi, en cüz'î bir zîhâyat ile fiilen ve halen konuþsun ve tam derdine derman yetiþtiren ihsanýyla derdini dinlesin ve ihtiyacýný görsün ve bilsin ve bütün kâinatýn en müntehab neticesi ve arzýn halifesi ve ekser mahlâkat-ý arziyenin kumandanlarý olan insanlarýn mânevî reisleri ile görüþmesin? Onlarla, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuþtuðu gibi, onlar ile kavlen ve kelâmen konuþmasýn ve onlara fermanlarý ve suhuf ve kitablarý göndermesin? Hâþâ, hadsiz hâþâ!</p><p> </p><p>
   Demek îmân-ý billâh, kat'iyetiyle ve hadsiz hüccetleriyle  وَبِكُتبِهِ وَرُسُلِهِ  yani peygamberlere ve mukaddes kitablara îmâný isbat eder.</p><p> </p><p>
   Hem hiç bir cihet-i imkâný var mý ve hiç akýl kabul eder mi ki; bütün masnuatýyla kendini tanýttýrana ve sevdirene ve teþekküratý fiilen ve hâlen isteyene mukabil; kâinatý velveleye veren ha-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 235)</p><p> </p><p>
kikat-ý Kur'âniye ile zülcelâl o san'atkârý ekmel bir tarzda tanýyýp ve tanýttýrýp ve sevip ve sevdirip ve teþekkür edip ve ettirip ve اَللَّهُ اكْبَرُ   اَ لْحَمْدُ لِلَّهِ  سُبْحَنَااللَّهِ ler ile küre-i arzý semavata iþittirecek derecede konuþturup ve kara ve denizleri cezbeye getirecek bir vaziyetle, bin üçyüz sene zarfýnda nev'-i beþerin kemmiyeten beþten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarýsýný arkasýna alýp o Hâlýk'ýn bütün tezahür-ü rububiyetine geniþ ve küllî bir ubudiyetle mukabele eden ve bütün makasýd-ý Ýlahiyesine karþý Kur'anýn sûreleriyle kâinata ve asýrlara baðýran, ders veren, dellâllýk eden ve nev'-i insanýn þerefini ve kýymetini ve vazifesini gösteren ve bin mu'cizatýyla tasdik edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehab mahluku ve en mükemmel elçisi ve en büyük Resûlü olmasýn? Hâþâ ve kellâ! Yüzbin defa hâþâ!</p><p> </p><p>
   Demek اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  hakikatý, bütün hüccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِhakikatýný isbat eder.</p><p> </p><p>
   Hem hiç imkân var mý ki; bu kâinatýn Sâni'i, mahlûkatýný yüzbin diller ile birbiriyle konuþtursun ve onlarýn konuþmalarýný iþitsin ve bilsin ve kendisi konuþmasýn? Hâþâ!</p><p> </p><p>
   Hem hiç akýl kabul eder mi ki; kâinattaki makasýd-ý Ýlâhiyesini bir ferman ile bildirmesin. Ve muammasýný açacak ve mahlukat ne yerden geliyorlar ve ne yere gidecekler ve ne için böyle kafile kafile arkasýnda buraya gelip bir parça durup geçiyorlar, diye üç dehþetli sûal-i umumîye hakikî cevab verecek Kur'ân gibi bir kitabý göndermesin? Hâþâ!</p><p> </p><p>
   Hem hiç mümkün müdür ki; onüç asrý ýþýklandýran ve her saatte yüz milyon lisanlarda kemâl-i hürmetle gezen ve milyonlar hâfýzlarýn kalblerinde kudsiyetiyle yazýlan ve nev'-i beþerin keyfiyeten kýsm-ý âzamýný kanunlarýyla idare eden ve nefislerini ve ruhlarýný ve kalblerini ve akýllarýný terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve tâlim eden ve Risâle-i Nur'da kýrk vech-i i'cazý isbat edilen ve kýrk taife ve tabaka-i nâsa ve herbir tabakaya karþý bir nevi i'cazýný gösterdiði kerâmetli ve hârikalý Ondokuzuncu Mektub'da beyan olunan ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu'cizatýyla onun bir mu'cizesi olarak hak kelâmullah olduðu kat'î isbat</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 236)</p><p> </p><p>
 edilen Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan hiçbir cihette imkâný var mý ki, o Mütekellim-i Ezelî ve o Sâni'-i Sermedî'nin kelâmý ve fermaný olmasýn? Hâþâ, yüzbin defâ hâþâ ve kellâ!</p><p> </p><p>
   Demek îmân-ý billâh bütün hüccetleriyle, Kur'ân'ýn kelâmullah olduðunu isbat ediyor.</p><p> </p><p>
   Hem hiç mümkün müdür ki; zeminin yüzünü mütemadiyen zîhayatlarla doldurup boþaltan ve kendini tanýttýrmak ve ibâdet ve tesbihat ettirmek için bu dünyamýzý zîþuurlarla þenlendiren bir Sultan-ý Zülcelâl, semavatý ve yýldýzlarý boþ ve hâlî býraksýn; onlara münasib ahaliyi yaratýp, o semavî saraylarda iskân etmesin ve saltanat-ý rububiyetini en büyük memleketinde hademesiz, haþmetsiz, memursuz, elçisiz, yaversiz, nâzýrsýz, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz býraksýn? Hâþâ, melekler sayýsýnca hâþâ!</p><p> </p><p>
   Hem hiçbir cihette imkâný var mý ki; bu kâinatý öyle bir kitab tarzýnda yazar ki, herbir aðacýn bütün tarihçe-i hayatýný bütün çekirdeklerinde kaydeden ve herbir otun ve çiçeðin bütün vazife-i hayatiyesini bütün tohumlarýnda yazan ve herbir zîþuurun bütün sergüzeþte-i hayatiyesini hardal gibi küçük kuvve-i hâfýzasýnda gayet mükemmel yazdýran ve bütün mülkünde ve devair-i saltanatýnda her ameli ve her hâdiseyi müteaddid fotoðraflarla alarak muhafaza eden ve rububiyetin en ehemmiyetli bir esasý olan adâlet, hikmet ve rahmetin tecellileri ve tahakkuklarý için koca Cennet ve Cehennem'i ve Sýrat ve mîzan-ý ekberi yaratan bir Hâkim-i Hakîm ve bir Alîm-i Rahîm, insanlarýn kâinatý alâkadar eden amellerini yazdýrmasýn ve mücâzat ve mükâfat için fiillerini kaydettirmesin ve seyyiat ve hasenatlarýný kaderin levhalarýnda yazmasýn? Hâþâ, kaderin levh-i mahfuzunda yazýlan harfleri adedince hâþâ!</p><p> </p><p>
   Demek îmân-ý billâh hakikâtýý, hüccetleriyle hem melaikeye îman, hem kadere îman hakikatlarýný dahi kat'î isbat eder. Güneþ gündüzü ve gündüz güneþi gösterdiði gibi, îmanýn rükünleri birbirini isbat ederler.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nokta: Baþta Kur'ân, bütün semavî kitaplar ve suhuflar ve baþta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün peygamberler (Aleyhimüsselâm), bütün dâvalarý beþ-altý esas üzerine dönüyorlar. Mütemadiyen o esaslarý ders vermeye ve isbat etmeye çalýþýyorlar. Onlarýn peygamberliklerine ve doðruluklarýna þehadet eden bütün hüccetler ve deliller, o esaslara bakýyorlar. Onlarýn hakkaniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esaslar ise, îman-ý billâh ve îman-ý bil'âhiret ve sâir rükünlere îmandýr. Demek îmâ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 237)</p><p> </p><p>
nýn altý rüknü birbirlerinden ayrýlmalarý mümkün deðildir. Herbirisi umumunu isbat eder, ister, iktiza eder. O altý, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzi kabul etmez ve inkýsâmý imkân haricindedir. Nasýlki kökü göklerde Tûba aðacý gibi.. herbir dalý, herbir meyvesi, herbir yapraðý; o koca aðacýn küllî, tükenmez hayatýna dayanýyor. O kuvvetli ve güneþ gibi zâhir o hayatý inkâr edemeyen, birtek muttasýl yapraðýn hayatýný inkâr edemez. Eðer etse; o aðaç, dallarý ve meyveleri ve yapraklarý sayýsýnca o münkiri tekzib edecek, susturacak. Öyle de îmân, altý rükünleriyle ayný vaziyettedir.</p><p> </p><p>
   Bu makamýn baþýnda, altý nokta ve herbir nokta dahi beþ nükte olarak, altý erkân-ý îmâniyeyi otuzaltý nüktede beyan etmek niyet edilmiþti. Ve baþtaki dehþetli suâle izahat ile cevab vermek murad etmiþtim. Fakat bazý ârýzalar meydan vermediler. Tahmin ederim ki, birinci nokta kâfi bir mikyas olmasýndan daha zekilere ziyade izaha ihtiyaç kalmadý. Ve tam anlaþýldý ki; bir müslüman bir hakikat-ý îmâniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düþer. Çünki baþka dinlerin icmallerine mukabil, Ýslâmiyet'te tam izahat verilmiþ, rükünler birbiriyle zincirlenmiþ. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ý tanýmayan, tasdik etmeyen bir müslüman, Allah'ý da (sýfâtýyla) daha tanýmaz ve âhireti bilmez. Bir müslümanýn îmâný o kadar kuvvetli ve sarsýlmaz hadsiz hüccetlere dayanýyor ki, inkârda hiçbir özür kalmýyor. Âdeta akýl, kabulde mecbur oluyor.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Nokta: Bir zaman "Elhamdülillâh" dedim. Onun hadsiz geniþ mânasýna mukabil gelecek bir nimet aradým. Birden bu cümle hatýra geldi:</p><p> </p><p>
اَلْحَمْدُ لِلّهِ عَلَى اْلاِيمَانِ بِاللّهِ وَعَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ وَعَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ وَعَلَى صِفَاتِهِ وَاَسْمَائِهِ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ</p><p> </p><p>
Ben de baktým; tam mutâbýktýr. Þöyle ki:.........</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 238)</p><p> </p><p>
Onuncu Mes'ele</p><p> </p><p>
Emirdað  Çiçeði</p><p> </p><p>
Kur'ânda olan tekrarata gelen itirazlara karþý gayet kuvvetli bir cevabdýr.</p><p> </p><p>
   Aziz sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Gerçi bu mes'ele, periþan vaziyetimden müþevveþ ve letafetsiz olmuþ. Fakat o müþevveþ ibare altýnda çok kýymetli bir nevi i'cazý kat'î bildim. Maatteessüf ifadeye muktedir olamadým. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur'âna ait olmak cihetiyle hem ibadet-i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yýrtýk libasýna deðil, elindeki elmasa bakýlsýn. Eðer münasib ise, "Onuncu Mes'ele" yapýnýz; deðilse, sizin tebrik mektublarýnýza mukabil bir mektub kabul ediniz. Hem bunu gayet hasta ve periþan ve gýdasýz, bir-iki gün Ramazanda, mecburiyetle gayet mücmel ve kýsa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercederek yazdým. Kusura bakýlmasýn. (1)</p><p> </p><p>
   Aziz sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
   Ramazan-ý Þerifte Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan'ý okurken Risâle-i Nur'a iþaretleri Birinci Þûâ'da beyan olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakýyorum ki, o âyetin sahifesi ve yapraðý ve kýssasý dahi Risâle-i Nur'a ve þakirdlerine kýssadan hisse almak noktasýnda bir derece bakýyor. Hususan Sûre-i Nur'dan âyât-ün nur, on parmakla Risâle-i Nur'a baktýðý gibi, arkasýndaki âyât-ý zulümat dahi muarýzlarýna tam bakýyor ve ziyade hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çýkýp külliyet kesbeder ve bu asýrda o kül-</p><p> </p><p>
__________________________</p><p> </p><p>
   (1): Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mes'ele olarak Emirdaðý'nýn ve bu Ramazan-ý Þerifin nurlu bir küçük çiçeðidir. Tekrarat-ý Kur'âniyenin bir hikmetini beyanla, ehl-i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhamlarýný izâle eder.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 239)</p><p> </p><p>
liyetin tam bir ferdi Risâle-i Nur ve þakirdleridir diye hissettim. Evet Kur'ânýn hitabý, evvelâ Mütekellim-i Ezelî'nin rububiyet-i âmmesinin geniþ makamýndan, hem nev-i beþer, belki kâinat namýna muhatab olan zâtýn geniþ makamýndan, hem umum nev-i beþer ve benî-âdemin bütün asýrlarda irþadlarýnýn gayet vüs'atli makamýndan, hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvatýn ve ezel ve ebedin ve Hâlýk-ý Kâinat'ýn rububiyetine ve bütün mahlûkatýn tedbirine dair kavânîn-i Ýlâhiyenin gayet yüksek ihatalý beyanatýnýn makamýndan aldýðý vüs'at ve ulviyet ve ihata cihetiyle o hitab, öyle bir yüksek i'câzý ve þümulü gösterir ki; ders-i Kur'ânýn muhatablarýndan en kesretli taife olan tabaka-i avâmýn basit fehimlerini okþayan zâhirî ve basit mertebesi dahi en ulvî tabakayý da tam hissedar eder. Güya kýssadan yalnýz bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret deðil, belki bir küllî düsturun efradý olarak her asýrda ve her tabakaya hitab ederek taze nâzil oluyor ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِمِينَ اَلظَّالِمِينَ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezasý olan musibet-i semaviye ve arziyeyi þiddetle beyaný, bu asrýn emsalsiz zulümlerine Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun'un baþlarýna gelen azablarla baktýrýyor ve mazlûm ehl-i îmana Ýbrahim ve Mûsa Aleyhimesselâm gibi enbiyanýn necatlarýyla teselli veriyor.</p><p> </p><p>
   Evet nazar-ý gaflet ve dalâlette, vahþetli ve dehþetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuþ bir mezaristan olan bütün geçmiþ zaman ve ölmüþ karnlar ve asýrlar; canlý birer sahife-i ibret ve baþtan baþa ruhlu, hayatdar bir acib âlem ve mevcud ve bizimle münasebetdar bir memleket-i Rabbaniye suretinde sinema perdeleri gibi, kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanlarý yanýmýza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan ayný i'câz ile, nazar-ý dalâlette camid, periþan, ölü, hadsiz bir vahþetgâh olan ve firak ve zevalde yuvarlanan bu kâinatý bir kitab-ý Samedanî, bir þehr-i Rahmânî, bir meþher-i sun'-i Rabbanî olarak o câmidatý canlandýrýp birer vazifedar suretinde birbiriyle konuþturup ve birbirinin imdadýna koþturup nev'-i beþere ve cin ve meleðe hakikî ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân-ý Azîmüþþan'ýn elbette her harfinde on ve yüz ve bazan bin ve binler sevab bulunmasý ve bütün cin ve ins toplansa onun mislini getirememesi ve bütün benî-âdemle ve kâinatla tam yerinde konuþmasý ve her  zaman milyonlar hâfýzlarýn kalblerinde zevk ile yazýlmasý ve çok tekrarla ve kesretli tekraratýyla usandýrmamasý ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 240)</p><p> </p><p>
 çocuklarýn nâzik ve basit kafalarýnda mükemmel yerleþmesi ve hastalarýn ve az sözden müteessir olan ve sekeratta olanlarýn kulaðýnda mâ-i zemzem misillû hoþ gelmesi gibi kudsî imtiyazlarý kazanýr ve iki cihanýn saadetlerini kendi þakirdlerine kazandýrýr. Ve tercümanýn ümmiyet mertebesini tam riayet etmek sýrrýyla hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannu ve hiçbir gösteriþe meydan vermeden selâset-i fýtriyesini ve doðrudan doðruya semadan gelmesini ve en kesretli olan tabakat-ý avâmýn basit fehimlerini tenezzülât-ý kelâmiye ile okþamak hikmetiyle en ziyade sema ve arz gibi en zâhir ve bedihî sahifelerini açýp o âdiyat altýndaki hârikulâde mu'cizat-ý kudretini ve mânidar sutûr-u hikmetini ders vermekle lûtf-u irþadda güzel bir i'câz gösterir. Tekrarý iktiza eden dua ve davet, zikir ve tevhid kitabý dahi olduðunu bildirmek sýrrýyla güzel, tatlý tekraratýyla birtek cümlede ve birtek kýssada ayrý ayrý çok mânalarý, ayrý ayrý muhatab tabakalarýna tefhim etmekte ve cüz'î ve âdî bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz þeyler dahi nazar-ý merhametinde ve daire-i tedbir ve iradesinde bulunmasýný bildirmek sýrrýyla tesis-i Ýslâmiyette ve tedvîn-i Þeriatta sahabelerin cüz'î hâdiselerini dahi nazar-ý ehemmiyete almasýnda; hem küllî düsturlarýn bulunmasý, hem umumî olan Ýslâmiyetin ve þeriatýn tesisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nevi i'câzýný gösterir. Evet ihtiyacýn tekerrürüyle, tekrarýn lüzumu haysiyetiyle, yirmi sene zarfýnda pek çok mükerrer suallere cevab olarak ayrý ayrý çok tabakalara ders veren ve koca kâinatý parça parça edip kýyamette þeklini deðiþtirerek dünyayý kaldýrýp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrattan yýldýzlara kadar bütün cüz'iyat ve külliyatýn tek bir zâtýn elinde ve tasarrufunda bulunduðunu isbat edecek ve kâinatý ve arzý ve semavatý ve anâsýrý kýzdýran ve hiddete getiren nev'-i beþerin zulümlerine, kâinatýn netice-i hilkati hesabýna gadab-ý Ýlâhîyi ve hiddet-i Rabbaniyeyi gösterecek hadsiz ve nihayetsiz ve dehþetli ve geniþ bir inkýlâbýn tesisinde binler netice kuvvetinde bazý cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kýsým âyetleri tekrar etmek; deðil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'caz ve gayet yüksek bir belâgat ve mukteza-yý hâle gayet mutâbýk bir cezâlettir, bir fesâhattir. Meselâ: Birtek âyet olup yüz ondört defa tekrar edilen بِسْمٍ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ  cümlesi, Risâle-i Nur'un Ondördüncü Lem'asýnda beyan edildiði gibi; arþý ferþe baðlayan ve kâinatý ýþýklandýran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattýr ki, milyonlar defa tekrar edilse</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 241)</p><p> </p><p>
yine ihtiyaç vardýr. Deðil yalnýz ekmek gibi her gün, belki hava ve ziya gibi her dakika ona ihtiyaç ve iþtiyak vardýr. Hem meselâ: Sûre-i طسم de sekiz defa tekrar edilen þu اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ âyeti, o sûrede hikâye edilen peygamberlerin necatlarýný ve kavimlerinin azablarýný, kâinatýn netice-i hilkati hesabýna ve rububiyet-i âmmenin namýna o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek, izzet-i Rabbâniye o zâlim kavimlerin azabýný ve rahîmiyet-i Ýlâhiye dahi enbiyânýn necatlarýný iktiza ettiðini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iþtiyak var ve îcazlý ve i'cazlý bir ulvî belâgattýr. Hem meselâ: Sûre-i Rahman'da tekrar edilen فَبِاَىِّ آلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyeti ile Sûre-i Mürselât'ta وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ âyeti, cin ve nev'-i beþere, kâinatý kýzdýran ve arz ve semavatý hiddete getiren ve hilkat-i âlemin neticelerini bozan ve haþmet-i saltanat-ý Ýlâhiyeye karþý inkâr ve istihfafla mukabele eden küfür ve küfranlarýný ve zulümlerini ve bütün mahlûkatýn hukuklarýna tecavüzlerini asýrlara ve arza ve semâvata tehdidkârane haykýran bu iki âyet, böyle binler hakikatlarla alâkadar ve binler mes'ele kuvvetinde olan bir ders-i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir îcâz ve cemalli bir i'caz-ý belâgattýr.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: Kur'ânýn hakikî ve tam bir nevi münâcatý ve Kur'ândan çýkan bir çeþit hülâsasý olan Cevþen-ül Kebir namýndaki münâcat-ý Peygamberîde (A.S.M.) yüz defa</p><p> </p><p>
 سُبْحَانَكَ يَا لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ خَلِّصْنَا وَ اَجِرْنَا وَ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ</p><p> </p><p>
 cümlesinin tekrarýnda tevhid gibi kâinatça en büyük hakikat ve mahlukatýn rububiyete karþý tesbih ve tahmid ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli bir vazifesi ve þekavet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev'-i insanýn en dehþetli mes'elesi ve ubudiyet ve acz-i beþerin en lüzumlu neticesi bulunmasý cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdýr.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 242)</p><p> </p><p>
   Ýþte tekrarat-ý Kur'âniye bu gibi esaslara bakýyor. Hattâ bazan bir sahifede iktiza-yý makam ve ihtiyac-ý ifham ve belâgat-ý beyan cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zýmnen tevhid hakikatýný ifade eder. Deðil usanç, belki kuvvet ve þevk verir. Risâle-i Nur'da, tekrarat-ý Kur'âniye ne kadar yerinde ve münasib ve belâgatça makbul olduðu hüccetleriyle beyan edilmiþ.</p><p> </p><p>
   Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn Mekke sûreleriyle Medîne sûreleri belâgat noktasýnda ve i'caz cihetinde ve tafsil ve icmal vechinde birbirinden ayrý olmasýnýn sýrrý ve hikmeti þudur ki: Mekke'de birinci safta muhatab ve muarýzlarý, Kureyþ müþrikleri ve ümmîleri olduðundan belâgatça kuvvetli bir üslûb-u âlî ve îcazlý, muknî', kanaat verici bir icmâl ve tesbit için tekrar lâzým geldiðinden ekseriyetle Mekkiye sûreleri erkân-ý îmaniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'cazlý bir îcâz ile tekrar edip ifade ederek mebde' ve meadi, Allah'ý ve âhireti, deðil yalnýz bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede; belki bazan bir harfte ve takdim, te'hir ve tarif ve  tenkir ve hazf ve  zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli isbat eder ki, ilm-i belâgatýn dâhî imamlarý hayretle karþýlamýþlar. Risâle-i Nur ve bilhassa Kur'ânýn kýrk vech-i i'câzýný icmâlen isbat eden Yirmibeþinci Söz, zeyilleriyle beraber ve Kur'ânýn nazmýndaki vech-i i'câzý hârika bir tarzda isbat eden Arabî Risâle-i Nur'dan "Ýþarât-ül Ý'câz" tefsiri bilfiil göstermiþler ki, Mekkiye olan sûre ve âyetlerde en âlî bir üslûb-u belâgat ve en yüksek bir i'câz-ý îcâzî vardýr. Amma Medeniye sûre ve âyetlerde birinci safta muhatab ve muarýzlarý ise, Allah'ý tasdik eden Yahudi ve Nasâra gibi ehl-i kitab olduðundan mukteza-yý belâgat ve irþad ve mutabýk-ý makam ve hâlin lüzumundan, sade ve vazýh ve tafsilli bir üslûbla ehl-i kitaba karþý dinin yüksek usûlünü ve îmanýn rükünlerini deðil, belki medar-ý ihtilaf olan þeriatta ve ahkâmda ve teferruatýn ve küllî kanunlarýn menþe'leri ve sebebleri olan cüz'iyatýn beyaný lâzým geldiðinden o Medeniye sûre ve âyetlerde ekseriyetle tafsil ve izah ve sade üslûbla beyanat içinde Kur'ana mahsus emsalsiz bir tarz-ý beyanla, birden o cüz'î teferruat hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise-i þer'iyeyi küllîleþtiren ve imtisalini îmân-ý billâh ile temin eden bir cümle-i tevhîdiyeyi ve îmaniyeyi ve uhreviyeyi zikreder. O makamý nurlandýrýr, ulvîleþtirir. Risâle-i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 243)</p><p> </p><p>
 اِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ { اِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ { وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ { وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ</p><p> </p><p>
 gibi tevhidi ve âhireti ifade eden fezlekelerde ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâgat ve meziyetler ve cezaletler ve nükteler bulunduðunu Yirmibeþinci Söz'ün Ýkinci Þu'lesinin Ýkinci Nurunda o fezleke ve hâtimelerin pekçok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyan ederek, o hülâsalarda bir mu'cize-i kübrâ bulunduðunu muannidlere de isbat etmiþ. Evet Kur'ân, o teferruat-ý þer'iye ve kavânîn-i içtimaiyenin beyaný içinde birden muhatabýn nazarýný yüksek ve küllî noktalara kaldýrýp, sade üslûbu bir ulvî üslûba ve þeriat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur'aný, hem bir kitab-ý þeriat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab-ý akide ve îman ve zikir ve fikir ve dua ve davet olduðunu gösterip her makamda çok makasýd-ý irþadiye-i Kur'âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz-ý belâgatlarýndan ayrý ve parlak mu'cizane bir cezalet izhar eder. Bazan iki kelimede meselâ رَبّ الْعَالَمِينَ ve رَبُّكَ de, رَبُّكَ tabiriyle ehadiyeti ve رَبّ الْعَالَمِينَ ile vâhidiyeti bildirir. Ehadiyet içinde vâhidiyeti ifade eder. Hattâ bir cümlede; bir zerreyi bir gözbebeðinde gördüðü ve yerleþtirdiði gibi, Güneþ'i ayný âyetle, ayný çekiçle göðün gözbebeðinde yerleþtirir ve göðe bir göz yapar. Meselâ:  خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ âyetinden sonra يُولِجُ الّيْلَ فِى النّهَارِ وَيُولِجُ النّهَارَ فِى الّيْلِ âyetinin akabinde وَ هُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ der. "Zemin ve göklerin haþmet-i hilkatinde kalbin dahi hatýratýný bilir, idare eder." der, tarzýnda bir be-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 244)</p><p> </p><p>
yanat cihetiyle o sade ve ümmiyet mertebesini ve avâmýn fehmini nazara alan o basit ve cüz'î muhavere, o tarz ile ulvî ve cazibedar ve umumî ve irþadkâr bir mükâlemeye döner.</p><p> </p><p>
   Bir Sual: "Bazan ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediðinden ve bazý makamlarda cüz'î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke-i tevhidi veya küllî bir düsturu beyan etmekte münasebet bilinmediðinden, bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ: "Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm, kardeþini bir hile ile almasý" içinde وَفَوْقَ كُلِّ ذِى عِلْمٍ عَلِيمٌ diye gayet yüksek bir düsturun zikri, belâgatça münasebeti görünmüyor. Bunun sýrrý ve hikmeti nedir?"</p><p> </p><p>
   Elcevap: Herbiri birer küçük Kur'ân olan ekser uzun sûre ve mutavassýtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnýz iki-üç maksad deðil, belki Kur'ân mahiyeti, hem bir kitab-ý zikir ve îman ve fikir, hem bir kitab-ý þeriat ve hikmet ve irþad gibi, çok kitablarý ve ayrý ayrý dersleri tazammun ederek rububiyet-i Ýlâhiyenin herþeye ihatasýný ve haþmetli tecelliyatýný ifade etmek cihetiyle, kâinat kitab-ý kebirinin bir nevi kýraatý olan Kur'ân, elbette her makamda, hattâ bazan bir sahifede çok maksadlarý takiben marifetullahtan ve tevhidin mertebelerinden ve îman hakikatlarýndan ders verdiði haysiyetiyle, öbür makamda, meselâ zâhirce zaîf bir münasebetle, baþka bir ders açar ve o zaîf münasebete çok kuvvetli münasebetler iltihak ederler. O makama gayet mutabýk olur, mertebe-i belâgatý yükseklenir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Bir Sual: "Kur'ân'da sarîhan ve zýmnen ve iþareten, âhiret ve tevhidi ve beþerin mükâfat ve mücâzatýný binler defa isbat edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?"</p><p> </p><p>
   Elcevap: Daire-i imkânda ve kâinatýn sergüzeþtine ait inkýlâblarda ve emanet-i kübrâyý ve hilafet-i arziyeyi omuzuna alan nev'-i beþerin þekavet ve saadet-i ebediyeye medar olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehþetli mes'elelerinden en azametlilerini ders vermek ve hadsiz þüpheleri izale etmek ve gayet þiddetli inkârlarý ve inadlarý kýrmak cihetinde elbette o dehþetli inkýlablarý tasdik ettirmek ve o inkýlâblarýn azametinde büyük ve beþere en elzem ve en zarurî mes'eleleri teslim ettirmek için Kur'ân, binler defa deðil, belki milyonlar defa onlara baktýrsa yine</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 245)</p><p> </p><p>
 israf deðil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur'ânda okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez. Meselâ:</p><p> </p><p>
اِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّاِلحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا</p><p> </p><p>
âyetinin gösterdiði müjde-i saadet-i ebediye hakikatý, "Bîçâre beþere her dakika kendini gösteren hakikat-ý mevtin; hem insaný, hem dünyasýný, hem bütün ahbabýný îdam-ý ebedîsinden kurtarýp ebedî bir saltanatý kazandýrýr" dediðinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinat kadar ehemmiyet verilse yine israf olmaz, kýymetten düþmez. Ýþte bu çeþit hadsiz kýymetdar mes'eleleri ders veren ve kâinatý bir hane gibi deðiþtiren ve þeklini bozan dehþetli inkýlâblarý tesis etmekte iknaa ve inandýrmaya ve isbata çalýþan Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan elbette sarihân ve zýmnen ve iþareten binler defa o mes'elelere nazar-ý dikkati celbetmek; deðil israf, belki ekmek, ilâç, hava ve ziya gibi birer hâcet-i zaruriye hükmünde ihsanýný tazelendirir. Hem meselâ: اِنَّ الْكَافِرِينَ فِى نَارِ جَهَنَّمَ وَ الظّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ gibi tehdid âyetlerini Kur'ân gayet þiddetle ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; -Risâle-i Nur'da kat'î isbat edildiði gibi- beþerin küfrü, kâinatýn ve ekser mahlukatýn hukuklarýna öyle bir tecavüzdür ki, semavatý ve arzý kýzdýrýyor ve anasýrý hiddete getirip tufanlarla o zalimleri tokatlýyor. اِذَا اُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِىَ تَفُورُ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sarâhatýyla o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.      Ýþte böyle bir cinayet-i âmmeye ve hadsiz bir tecavüze karþý beþerin küçüklük ve ehemmiyetsizliði noktasýnda deðil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirane tecavüzünün dehþetine karþý Sultan-ý Kâinat kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihayetsiz çirkinliðini göstermek hikmetiyle fermanýnda gayet hiddet ve þiddetle o cinayeti ve cezasýný deðil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine israf ve kusur</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 246)</p><p> </p><p>
 deðil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar hergün usanmadan kemal-i iþtiyakla ve ihtiyaçla okurlar. </p><p> </p><p>
   Evet hergün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapýsý kendine açýlmasýndan, geçici herbir âlemini nurlandýrmak için ihtiyaç ve iþtiyakla لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهْ       cümlesini bin defa tekrar ile o deðiþen perdelerin herbirisine bir  لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهْ ý bir lâmba yaptýðý gibi, öyle de: O kesretli, geçici perdeleri ve o tazelenen seyyar kâinatlarý karanlýklandýrmamak ve âyine-i hayatýnda in'ikas eden sûretlerini çirkinleþtirmemek ve lehinde þahid olabilen o misafir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarýný ve Padiþah-ý Ezelî'nin þiddetli ve inadlarý kýran tehdidlerini Kur'âný okumakla takdir etmek ve nefsinin tuðyanýndan kurtulmaya çalýþmak hikmetiyle, Kur'ân gayet mânidar tekrar eder ve bu derece kuvvet ve þiddet ve tekrar ile tehdidat-ý Kur'âniyeyi hakikatsýz tevehhüm etmekten, þeytan bile kaçar. Onlarý dinlemeyen münkirlere Cehennem azabý ayn-ý adâlettir, diye gösterir.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: Asâ-yý Mûusa gibi çok hikmetleri ve faideleri bulunan Kýssa-i Mûsa'nýn (A.S.) ve sair enbiyânýn (A.S.) kýssalarýný çok tekrarýnda, risalet-i Ahmediyenin (A.S.M.) hakkaniyetine bütün enbiyânýn nübüvvetlerini bir hüccet gösterip onlarýn umumunu inkâr edemeyen, bu zâtýn risâletini hakikat noktasýnda inkâr edemez hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur'âný okumaya muktedir ve muvaffak olamadýðýndan herbir uzun ve mutavassýt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân-ý îmaniye gibi o kýssalarý tekrar etmesi, deðil israf belki mukteza-yý belâgattýr ve hâdise-i Muhammediye (A.S.M.) bütün benî-Âdemin en büyük hâdisesi ve kâinatýn en azametli mes'elesi olduðunu ders vermektir. Evet Kur'ânda Zât-ý Ahmediyeye en büyük makam vermek ve dört erkân-ý îmaniyeyi içine almakla  </p><p> </p><p>
 لاَ اِلَهَ الاَّ اللَّهrüknüne denk tutulanمُحَمَّدٌرَسُولُ اللَّهِ    risalet-i Muhammediye (A.S.M.) kâinatýn en büyük hakikatý ve Zât-ý Ahmediye (A.S.M.), bütün mahlûkatýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 247)</p><p> </p><p>
en eþrefi ve hakikat-ý Muhammediye (A.S.M.) tâbir edilen küllî þahsiyet-i maneviyesi ve makam-ý kudsîsi, iki cihanýn en parlak bir güneþi olduðuna ve bu hârika makama liyâkatýna dair pekçok hüccetleri ve emareleri, kat'î bir surette Risâle-i Nur'da isbat edilmiþ. Binden birisi þudur ki: اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla, bütün ümmetinin bütün zamanlarda iþlediði hasenatýn bir misli onun defter-i hasenâtýna girmesi ve bütün kâinatýn hakikatlarýný, getirdiði nur ile nurlandýrmasý, deðil yalnýz cin ve insi ve meleði ve zîhayatlarý, belki kâinatý ve semavatý ve arzý minnetdar eylemesi ve istidad lisanýyla nebatâtýn dualarý ve ihtiyac-ý fýtrî diliyle hayvanatýn dualarý, gözümüz önünde bilfiil kabul olmasýnýn þehadetiyle milyonlar, belki milyarlar fýtrî ve reddedilmez dualarý makbul olan sulehâ-yý ümmeti her gün o zâta (A.S.M.) salât ve  selâm ile rahmet dualarý ve mânevî kazançlarýný en evvel o zâta (A.S.M.) baðýþlamalarý ve bütün ümmetçe okunan Kur'ânýn üçyüzbin hurufunun herbirisinde on sevabdan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden yalnýz kýraat-ý Kur'ân cihetiyle defter-i a'maline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle o zâtýn (A.S.M.) þahsiyet-i maneviyesi olan hakikat-ý Muhammediye (A.S.M.), istikbalde bir þecere-i tuba-i Cennet hükmünde olacaðýný Allâm-ül Guyûb bilmiþ ve görmüþ ve o makama göre Kur'ânýnda o azîm ehemmiyeti vermiþ ve fermanýnda ona tebaiyeti ve sünnet-i seniyesine ittiba ile þefaatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye göstermiþ ve o haþmetli þecere-i tûbanýn bir çekirdeði olan þahsiyet-i beþeriyetini ve bidayetteki vaziyet-i insaniyesini arasýra nazara almasýdýr.</p><p> </p><p>
   Ýþte Kur'anýn tekrar edilen hakikatlarý bu kýymette olduðundan, tekraratýnda kuvvetli ve geniþ bir mu'cize-i maneviye bulunmasýna fýtrat-ý selime þehadet eder. Meðer maddiyyunluk tâûnuyla maraz-ý kalbe ve vicdan hastalýðýna mübtela ola...</p><p> </p><p>
قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ   وَ يُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ</p><p> </p><p>
 kaidesine dâhil olur.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 248)</p><p> </p><p>
Bu Onuncu Mes'eleye bir hâtime olarak iki haþiye</p><p> </p><p>
   Birincisi: Bundan (*) oniki sene evvel iþittim ki, en dehþetli ve muannid bir zýndýk Kur'âna karþý suikasdýný tercümesiyle yapmaða baþlamýþ ve demiþ ki: "Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduðu bilinsin." Yani, lüzumsuz tekraratý herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehþetli bir plân çevirmiþ. Fakat Risâle-i Nur'un cerhedilmez hüccetleri kat'î isbat etmiþ ki: Kur'ânýn hakikî tercümesi kabil deðil ve lisan-ý nahvî olan lisan-ý Arabî yerinde Kur'ânýn meziyetlerini ve nüktelerini baþka lisan muhafaza edemez ve herbir harfi, on adedden bine kadar sevab veren kelimat-ý Kur'âniyenin mu'cizane ve cem'iyetli tabirlerinin yerini, beþerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, onun yerinde câmilerde okunmaz diye Risâle-i Nur her tarafta intiþarýyla o dehþetli plâný akîm býraktý. Fakat o zýndýktan ders alan münafýklar, yine þeytan hesabýna Kur'ân güneþini üflemekle söndürmeðe ahmak çocuklar gibi ahmakane ve divânecesine çalýþmalarý sebebiyle, bana gayet sýký ve sýkýcý ve sýkýntýlý bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdýrýldý tahmin ediyorum. Baþkalar ile görüþemediðim için hakikat-ý hâli bilmiyorum.</p><p> </p><p>
   (*) Bu risalenin te'lifinden oniki sene evvel.</p><p> </p><p>
   Hâtimeden Ýkinci Haþiye: Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meþhur Þehir Oteli'nin yüksek katýnda oturmuþtum. Karþýmda güzel bahçelerde kesretli kavak aðaçlarý birer halka-i zikir tarzýnda gayet lâtif tatlý bir surette hem kendileri, hem dallarý, hem yapraklarý, havanýn dokunmasýyla cezbedârâne ve cazibekârane hareketle rakslarý, kardeþlerimin müfarakatlarýndan ve yalnýz kaldýðýmdan hüzünlü ve gamlý kalbime iliþti. Birden güz ve kýþ mevsimi hâtýra geldi ve bana bir gaflet bastý. Ben, o kemâl-i neþ'e ile cilvelenen o nazenin kavaklara ve zîhayatlara o kadar acýdým ki, gözlerim yaþ ile doldu. Kâinatýn süslü perdesi altýndaki ademleri, firaklarý ihtar ve ihsasýyla kâinat dolusu firaklarýn, zevallerin hüzünleri baþýma toplandý. Birden hakikat-ý Muhammediyenin (A.S.M.) getirdiði nur, imdâda yetiþti. O hadsiz hüzünleri ve gamlarý, sürurlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i îman gibi benim hakkýmda milyon feyzinden yalnýz o vakitte, o vaziyete temas eden imdad ve tesellisi için Zât-ý Muhammediyeye (A.S.M.) karþý ebediyen minnetdar oldum. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Ol nazar-ý gaflet, o mübârek nâzeninleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neþ'eden deðil belki güya ademden ve firaktan titreyerek hiçliðe düþtüklerini göstermekle, herkes gibi bende-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 249)</p><p> </p><p>
ki aþk-ý beka ve hubb-u mehâsin ve þefkat-i cinsiye ve hayatiyeye medar olan damarlarýma o derece dokundu ki, böyle dünyayý bir mânevî cehenneme ve aklý bir tâzib âletine çevirdiði sýrada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn beþere hediye getirdiði nur perdeyi kaldýrdý; idam, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firak yerlerinde o kavaklarýn herbirinin yapraklarý adedince hikmetleri ve mânâlarý ve Risâle-i Nur'da isbat edildiði gibi, üç kýsma ayrýlan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.</p><p> </p><p>
   Birinci kýsým: Sâni'-i Zülcelâl'in esmâsýna bakar. Meselâ: Nasýl bir usta hârika bir makinayý yapsa; herkes o zâta "Mâþâallah, bârekâllah" deyip alkýþlar. Öyle de: O makina dahi, ondan maksud neticeleri tam tamýna göstermesiyle, lisan-ý hâliyle ustasýný tebrik eder, alkýþlar. Her zîhayat ve herþey böyle bir makinadýr, ustasýný tebriklerle alkýþlar.</p><p> </p><p>
   Ýkinci kýsým hikmetleri ise: Zîhayatýn ve zîþuurun nazarlarýna bakar. Onlara þirin bir mütalââgâh, birer kitab-ý mârifet olur. Mânâlarýný zîþuurun zihinlerinde ve suretlerini kuvve-i hâfýzalarýnda ve elvah-ý misaliyede ve âlem-i gaybýn defterlerinde daire-i vücudda býrakýp, sonra âlem-i þehadeti terkeder, âlem-i gayba çekilir. Demek sûrî bir vücudu býrakýr, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücudlarý kazanýr. Evet, madem Allah var ve ilmi ihâta eder. Elbette adem, idam, hiçlik, mahv, fena; hakikat noktasýnda ehl-i îmanýn dünyasýnda yoktur ve kâfirlerin dünyalarý ademle, firakla, hiçlikle, fânilikle doludur. Ýþte bu hakikatý, umumun lisanýnda gezen bu gelen darb-ý mesel ders verip, der: "Kimin için Allah var, ona herþey var ve kimin için yoksa, herþey ona yoktur, hiçtir."</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Nasýlki îman, ölüm vaktinde insaný idam-ý ebedîden kurtarýyor; öyle de herkesin hususî dünyasýný dahi idamdan ve hiçlik karanlýklarýndan kurtarýyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mutlak olsa; hem o insaný, hem hususî dünyasýný ölümle idam edip manevî cehennem zulmetlerine atar. Hayatýnýn lezzetlerini acý zehirlere çevirir. Hayat-ý dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulaklarý çýnlasýn. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya îmana girsinler. Bu dehþetli hasârattan kurtulsunlar!</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
Duânýza çok muhtaç ve size çok müþtak kardeþiniz</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 250)</p><p> </p><p>
Onuncu Mes'ele münâsebetiyle Hüsrev'in üstadýna yazdýðý mektub</p><p> </p><p>
   Çok sevgili üstadým efendim,</p><p> </p><p>
   Cenab-ý Hakk'a hadsiz þükürler olsun, iki aylýk iftirak üzüntülerini ve muhaberesizlik ýzdýrablarýný hafifleþtiren ve kalblerimize taze hayat bahþeden ve ruhlarýmýza yeni, sâfi bir nesîm ihda eden Kur'ânýn celâlli ve izzetli, rahmetli ve þefkatli âyetlerindeki tekraratýn mehâsinini tâ'dâd eden, hikmet-i tekrarýnýn lüzum ve ehemmiyetini izah eden ve Risâle-i Nur'un bir hârika müdafaasý olan Denizli Meyvesinin Onuncu Mes'elesi namýný alan "Emirdaðý Çiçeði"ni aldýk. Elhak takdir ve tahsine çok lâyýk olan bu çiçeði kokladýkça ruhumuzdaki iþtiyak yükseldi. Dokuz aylýk hapis sýkýntýsýna mukabil, Meyve'nin Dokuz Mes'elesi nasýl beraetimize büyük bir vesile olmakla güzelliðini göstermiþ ise, Onuncu Mes'elesi olan çiçeði de Kur'ânýn îcazlý i'cazýndaki hârikalarý göstermekle o nisbette güzelliðini göstermektedir.</p><p> </p><p>
   Evet sevgili üstadým, gülün çiçeðindeki fevkalâde letafet ve güzellik, aðacýndaki dikenleri nazara hiç göstermediði gibi; bu nuranî çiçek de bize dokuz aylýk hapis sýkýntýsýný unutturacak bir þekilde o sýkýntýlarýmýzý da hiçe indirmiþtir. Mütalâasýna doyulmayacak þekilde kaleme alýnan ve akýllarý hayrete sevkeden bu nurani çiçek, muhtevi olduðu çok güzelliklerinden bilhassa Kur'ânýn tercümesi suretiyle nazar-ý beþerde âdileþtirilmek ihânetine mukabil, o tekraratýn kýymetini tam göstermekle Kur'ânýn cihandeðer ulviyetini meydana koymuþtur. Sâliklerinin her asýrda fevkalâde bir metanetle sarýlmalarý ile ve emir ve nehyine tamamen inkýyad etmeleriyle, güya yeni nâzil olmuþ gibi tazeliði isbat edilmiþ olan Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn, bütün asýrlarda, zâlimlerine karþý þiddetli ve dehþetli ve tekrarlý tehdidleri ve mazlûmlarýna karþý þefkatli ve rahmetli mükerrer taltifleri, hususuyla bu asrýmýza bakan tehdidâtý içinde zâlimlerine misli görülmemiþ bir hâlette, sanki feza-i ekberden bir nümuneyi andýran semavî bir cehennemle altý-yedi seneden beri mütemadiyen feryad u figan ettirmesi ve keza mazlumlarýnýn bu asýrdaki küllî ferdleri baþýnda Risâle-i Nur talebelerinin bulunmasý ve hakikaten bu talebeleri de ümem-i sâlifenin enbiyalarýna verilen necatlar gibi pek büyük umumî ve hususî necatlara mazhar etmesi ve muarýzlarý olan dinsizlerin cehennemî azabla tokatlanmalarýný göstermesi, hem iki güzel ve lâ-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 251)</p><p> </p><p>
tif  hâþiyelerle hâtime verilmek suretiyle çiçeðin tamam edilmesi bu fakir talebeniz Hüsrev'i o kadar büyük bir sürurla sonsuz bir þükre sevketti ki; bu güzel çiçeðin verdiði sevinç ve süruru müddet-i ömrümde hissetmediðimi sevgili üstadýma arzettiðim gibi, kardeþlerime de kerratla söylemiþim. Cenâb-ý Hak, zaîf ve tahammülsüz omuzlarýna pek azametli bâr-ý sakîl tahmil edilen siz sevgili üstadýmýzdan ebediyen razý olsun. Ve yüklerinizi tahfif etmekle yüzlerinizi ebede kadar güldürsün âmîn.</p><p> </p><p>
   Evet sevgili üstadým, biz Allah'tan, Kur'ândan, Habib-i Zîþan'dan ve Risâle-i Nur'dan ve Kur'ân dellâlý siz sevgili üstadýmýzdan ebediyen râzýyýz. Ve intisabýmýzdan hiçbir cihetle piþmanlýðýmýz yok. Hem kalbimizde zerre kadar kötülük etmek için niyet yok. Biz ancak Allah'ý ve rýzâsýný istiyoruz. Gün geçtikçe, rýzâsý içinde, Cenab-ý Hakk'a vuslat iþtiyaklarýný kalbimizde teksif ediyoruz. Bilâ-istisna bize fenalýk edenleri Cenab-ý Hakk'a terketmekle afvetmek ve bilakis bize zulmeden o zalimler de dâhil olduðu halde, herkese iyilik etmek, Risâle-i Nur talebelerinin kalblerine yerleþen bir þiar-ý Ýslâm olduðunu, biz istemeyerek îlân eden Hazret-i Allah'a hadsiz hududsuz þükürler ediyoruz.</p><p> </p><p>
Çok kusurlu talebeniz Hüsrev</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 252)</p><p> </p><p>
Onbirinci Mes'ele</p><p> </p><p>
   Meyve'nin Onbirinci Mes'elesinin baþý; bir meyvesi Cennet ve biri saadet-i ebediye ve biri rü'yetullah olan îman þecere-i kudsiyesinin hadsiz, küllî ve cüz'î meyvelerinden yüzer nümûneleri Risâle-i Nur'da beyan ve hüccetlerle isbat edildiðinden, izahýný "Sirâcünnur"a hâvale edip; küllî erkânýnýn deðil, belki cüz'î ve cüzlerin, cüz'î ve hususî meyvelerinden birkaç nümûne beyan edilecek.</p><p> </p><p>
   Birisi: Bir gün bir duada, "Ya Rabbi! Cebrâil, Mikâil, Ýsrâfil, Azrâil hürmetlerine ve þefaatlerine, beni cin ve insin þerlerinden muhafaza eyle" meâlinde duayý dediðim zaman, herkesi titreten ve dehþet veren Azrâil nâmýný zikrettiðim vakit gayet tatlý ve tesellidâr ve sevimli bir halet hissettim. Elhamdülillah dedim. Azrâil'i cidden sevmeðe baþladým. Melâikeye îman rüknünün bu cüz'î ferdinin pek çok meyvelerinden yalnýz bir cüz'î meyvesine gayet kýsa bir iþâret ederiz.</p><p> </p><p>
   Birisi: Ýnsanýn en kýymetli ve üstünde titrediði malý, onun ruhudur. Onu zâyi' olmaktan ve fenâdan ve baþýboþluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslimin derin bir sevinç verdiðini kat'î hissettim. Ve insanýn amelini yazan melekler hatýrýma geldi. Baktým, aynen bu meyve gibi çok tatlý meyveleri var.</p><p> </p><p>
   Birisi: Her insan kýymetli bir sözünü ve fiilini bâkileþtirmek için iþtiyakla kitâbet ve þiir, hattâ sinema ile hýfzýna çalýþýr. Hususan o fiillerin Cennet'te bâkî meyveleri bulunsa, daha ziyâde merak eder. "Kiramen Kâtibîn" insanýn omuzlarýnda durup onlarý ebedî manzaralarda göstermek ve sahiblerine daimî mükâfat kazandýrmak, o kadar bana þirin geldi ki târif edemem.</p><p> </p><p>
   Sonra ehl-i dünyanýn, beni hayat-ý içtimaiyedeki herþeyden tecrid etmek içinde bütün kitablarýmdan ve dostlarýmdan ve hizmetçilerimden ve teselli verici iþlerden ayrý düþürmeleriyle beraber, gurbet vahþeti beni sýkarken ve boþ dünya baþýma yýkýlýrken, me</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 253)</p><p> </p><p>
lâikeye îmanýn pek çok meyvelerinden birisi imdadýma geldi. Kâinatýmý ve dünyamý þenlendirdi, melekler ve ruhanîlerle doldurdu, âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl-i dalaletin dünyalarý vahþet ve boþluk ve karanlýkla aðladýklarýný gösterdi. Hayâlim bu meyvenin lezzetiyle mesrur iken, umum peygamberlere îmanýn pek çok meyvelerinden buna benzer birtek meyvesini aldý, tattý Birden, bütün geçmiþ zamanlardaki enbiyalarla yaþamýþ gibi onlara îmaným ve tasdikim, o zamanlarý ýþýklandýrdý ve îmanýmý küllî yapýp geniþlendirdi. Ve âhirzaman peygamberimizin îmana âit olan dâvalarýna binler imza bastýrdý, þeytanlarý susturdu. Birden "Hikmet-ül Ýstiaze Lem'asý"nda kat'î cevabý bulunan bir suâl kalbime geldi ki: "Bu meyveler gibi hadsiz tatlý semereler ve fâideler ve hasenâtýn gayet güzel neticeleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhîmîn'in gayet merhametkârane tevfikleri ve inayetleri ehl-i hidâyete yardým edip kuvvet verdikleri halde, ehl-i dalâlet neden çok defa galebe eder ve bazan yirmisi, yüz tane ehl-i hidâyeti periþan eder." diye, mânen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde, þeytanýn gayet zaîf desiselerine karþý Kur'ânýn büyük tahþidatý ve melaikeleri ve Cenab-ý Hakk'ýn yardýmýný ehl-i îmana göndermesi hatýra geldi. Risâle-i Nur'un onun hikmetini kat'î hüccetlerle îzahýna binaen, o sualin cevabýna gayet kýsa bir iþaret ederiz:</p><p> </p><p>
   Evet bazan serseri ve gizli, muzýr bir adamýn bir saraya ateþ atmaða çalýþmasý yüzünden, yüzer adamýn yapmasý gibi; yüzer adamýn muhafazasý ile ve bazan devlete ve padiþaha iltica ile o sarayýn vücudu devam edebilir. Çünki onun vücudu, bütün þerâitin ve erkânýn ve esbabýn vücûduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harab olmasý birtek þartýn ademiyle vâki' ve bir serserinin bir kibritiyle yanýp mahvolduðu gibi, ins ve cin  þeytanlarý az bir fiil ile büyük tahribat ve dehþetli mânevî yangýnlar yaparlar. Evet bütün fenalýklar ve günahlar ve þerlerin mâyesi ve esaslarý ademdir, tahribdir. Sûreten vücudun altýnda, adem ve bozmak saklýdýr. Ýþte cinnî ve insî þeytanlar ve þerirler bu noktaya istinaden gayet zaîf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karþý dayanýp, ehl-i hak ve hakikatý Cenâb-ý Hakk'ýn dergâhýna ilticâya ve kaçmaya her vakit mecbur ettiðinden, Kur'ân onlarý himâye için büyük tahþidat yapar. Doksandokuz esmâ-i Ýlâhiyeyi onlarýn ellerine verir. O düþmanlara karþý sebat etmelerine çok þiddetli emirler verir.</p><p> </p><p>
   Bu cevabdan, birden pek büyük bir hakikatýn ucu ve azametli, dehþetli bir mes'elenin esasý göründü. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Nasýlki Cennet bütün vücud âlemlerinin mahsulâtýný taþýyor ve dünyanýn yetiþtirdiði tohumlarý bâkiyâne sünbüllendiriyor, öy-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 254)</p><p> </p><p>
le de; Cehennem dahi, hadsiz dehþetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için o adem mahsulâtlarýný kavuruyor ve o dehþetli Cehennem fabrikasý, sâir vazifeleri içinde, âlem-i vücud kâinatýný âlem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor. Bu dehþetli mes'elenin þimdilik kapýsýný açmayacaðýz. Ýnþâallah sonra izah edilecek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hem meleklere îmân meyvesinden bir cüz'ü ve Münker ve Nekir'e ait bir nümûnesi þudur: Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceðim diye mezarýma hayâlen girdim. Ve kabirde yalnýz, kimsesiz, karanlýk, soðuk, dar bir haps-i münferidde bir tecrid-i mutlak içindeki tevahhuþ ve me'yusiyetten tedehhüþ ederken, birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaþ çýkýp geldiler. Benimle münâzaraya baþladýlar. Kalbim ve kabrim geniþlediler, nurlandýlar, hararetlendiler; âlem-i ervaha pencereler açýldý. Ben de þimdi hayâlen ve istikbalde hakikaten göreceðim o vaziyete bütün canýmla sevindim ve þükrettim. Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir'in: "Men Rabbüke"= "Senin Rabbin kimdir?" diye suallerine karþý, kendini medresede zannedip Nahiv ilmi ile cevab vererek: "(Men) mübtedadýr. (Rabbüke) onun haberidir; müþkil bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydýr." diyerek, hem o melâikeleri, hem hazýr ruhlarý, hem o vakýayý müþahede eden orada bulunan bir keþf-el kubur velîsini güldürdü ve rahmet-i ilâhiyeyi tebessüme getirdi; azabdan kurtulduðu gibi, Risâle-i Nur'un bir þehid kahramaný olan merhum Hâfýz Ali, hapiste Meyve Risâlesi'ni kemâl-i aþkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melâike-i suâle mahkemedeki gibi Meyve hakikatlarý ile cevab verdiði misillü; ben de ve Risâle-i Nur þakirdleri de, o suâllere karþý Risâle-i Nur'un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve þimdi mânen cevab verip onlarý tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inþâallah.</p><p> </p><p>
   Hem meleklere îmânýn saadet-i dünyeviyeye medar cüz'î bir nümunesi þudur ki: Ýlmihâlden îman dersini alan bir mâsum çocuðun, yanýnda aðlayan ve masum bir kardeþinin vefatý için vâveylâ eden diðer bir çocuða: "Aðlama, þükreyle.. senin kardeþin meleklerle beraber Cennet'e gitti; orada gezer, bizden daha iyi keyfedecek, melekler gibi uçacak, heryeri seyredebilir." deyip, feryad edenin aðlamasýný tebessüme ve sevince çevirmesidir. Ben de aynen bu aðlayan çocuk gibi, bu hazîn kýþta ve elîm bir vaziyetimde gayet elîm iki vefat haberini aldým. Biri, hem âlî mekteblerde birinciliði kazanan, hem Risâle-i Nur'un hakikatlarýný neþreden, biraderzâdem merhum Fuad; ikincisi, hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Haným namýndaki mer-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 255)</p><p> </p><p>
hume hemþirem. Bu iki akrabamýn ölümleri, Ýhtiyar Risalesi'nde yazýlan merhum Abdurrahman'ýn vefatý gibi beni aðlatýrken; îmanýn nuruyla o mâsum Fuad, o sâliha Haným insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaþ olduklarýný ve bu dünyanýn tehlike ve günahlarýndan kurtulduklarýný mânen, kalben gördüm. O þiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onlarý, hem Fuad'ýn pederi kardeþim Abdülmecid'i, hem kendimi tebrik ederek Erhamürrâhimîn'e teþekkür ettim. Bu iki merhumeye rahmet duâsý niyetiyle buraya yazýldý kaydedildi.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'daki bütün mîzanlar ve müvâzeneler, îmânýn saadet-i dünyeviyeye ve uhreviyeye medar meyvelerini beyan ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saadet-i hayatiye ve lezzet-i ömür cihetiyle her mü'minin îmaný ona bir saadet-i ebediyeyi kazandýracak.. belki sünbül verecek ve o surette inkiþaf edecek diye haber verirler. Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beþ meyvesi, meyve-i mi'rac olarak Otuzbirinci Söz'ün âhirinde ve beþ meyvesi Yirmidördüncü Söz'ün Beþinci Dal'ýnda nümune olarak yazýlmýþ. Erkân-ý îmâniyenin herbirinin ayrý ayrý pek çok belki hadsiz meyveleri olduðu gibi, mecmuunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saadet-i ebediye ve biri de belki en tatlýsý da rü'yet-i Ýlâhiyedir diye, baþta demiþtik. Ve Otuzikinci Söz'ün âhirindeki müvazenede, îmanýn saadet-i dâreyne medar bir kýsým semereleri güzel izah edilmiþ. Ýman-ý bil'kader rüknünün kýymetdar meyveleri bu dünyada bulunduðuna bir delil, umum lisanýnda مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb-ý mesel olmuþtur. Yâni, "Kadere îman eden, gamlardan kurtulur." Risâle-i Kader'in âhirinde güzel bir temsil ile, iki adamýn þahane bir sarayýn bahçesine girmesiyle, bir küllî meyvesi beyan edilmiþ. Hattâ ben kendi hayatýmda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki; kadere îman olmazsa hayat-ý dünyeviye saadeti mahvolur. Elîm musibetlerde, ne vakit kadere îman cihetine bakardým; musibet gayet hafifleþiyor görüyordum. Ve kadere îman etmeyen nasýl yaþayabilir diye hayret ederdim.</p><p> </p><p>
   Melâikeye îman rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmiikinci Söz'ün Ýkinci Makam'ýnda þöyle iþaret edilmiþ ki; Azrâil Aleyhisselâm Cenâb-ý Hakk'a münacat edip demiþ: "Kabz-ý ervah vazifesinde senin ibâdýn benden küsecekler, þekvâ edecekler." Ona cevaben denilmiþ: "Senin vazifene hastalýklarý ve musibetleri per-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 256)</p><p> </p><p>
de yapacaðým; tâ ibâdýmýn þekvalarý onlara gitsin, sana gelmesin." Aynen bu perdeler gibi Azrâil Aleyhisselâm'ýn vazifesi de bir perdedir. Tâ haksýz þekvâlar Cenâb-ý Hakk'a gitmesin. Çünki ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakýp itiraz eder, þekvâya baþlar. Ýþte bu haksýz þekvalar Rahîm-i Mutlak'a gitmemek hikmetiyle Azrâil Aleyhisselâm perde olmuþ. Aynen bunun gibi bütün meleklerin, belki bütün esbab-ý zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen þeylerde kudret-i Ýlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatasý muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasýn ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz þeyler ile kudretin mübâþereti -nazar-ý zâhirîde- görünmesin. Yoksa hiçbir sebebin hakikî tesiri ve îcada hiç kabiliyeti olmadýðýný, her þeyde tevhid sikkeleri kat'î gösterdiðini, Risâle-i Nur hadsiz delilleriyle isbat etmiþ. Halketmek, îcad etmek ona mahsustur. Esbab, yalnýz bir perdedir. Melâike gibi zîþuur olanlarýn, yalnýz cüz-î ihtiyarýyla cüz'î, îcadsýz, kesb denilen bir nevi hizmet-i fýtriye ve amelî bir nevi ubudiyetten baþka ellerinde yoktur.</p><p> </p><p>
   Evet, izzet ve azamet isterler ki; esbab, perdedâr-ý dest-i kudret ola aklýn nazarýnda.</p><p> </p><p>
   Tevhid ve ehadiyet isterler ki; esbab, ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.</p><p> </p><p>
   Ýþte nasýlki melekler ve umûr-u hayriyede ve vücûdiyede istihdam edilen zâhirî sebebler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen þeylerde kudret-i Rabbaniyeyi kusurdan, zulümden muhafaza edip takdis ve tesbih-i Ýlahîde birer vesiledirler. Aynen öyle de: Cinnî ve insî þeytanlar ve muzýr maddelerin umûr-u þerriyede ve ademiyede istimalleri dahi, yine kudret-i Sübhaniyeyi gadrden ve haksýz itirazlardan ve þekvalara hedef olmaktan kurtarmak ile takdis ve tesbihat-ý Rabbaniyeye ve kâinattaki bütün kusurattan müberra ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünki bütün kusurlar ademden ve kabiliyetsizlikten ve tahribden ve vazife yapmamaktan -ki birer ademdirler- ve vücudî olmayan ademî fiillerden geliyor. Bu þeytanî ve þerli perdeler, o kusurâta merci olup itiraz ve þekvalarý bi'l-istihkak kendilerine alarak Cenâb-ý Hakk'ýn takdisine vesile oluyorlar. Zâten þerli ve ademî ve tahribçi iþlerde kuvvet ve iktidar lâzým deðil, az bir fiil ve cüz'î bir kuvvet, belki vazifesini yapmamak ile bazan büyük ademler ve bozmaklar oluyor. O þerir fâiller, muktedir zannedilirler. Halbuki ademden baþka hiç tesir-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 257)</p><p> </p><p>
leri ve cüz'î bir kesbden hâriç bir kuvvetleri yoktur. Fakat o þerler ademden geldiklerinden, o þerirler hakikî fâildirler. Bil-istihkak, eðer zîþuur ise cezayý çekerler. Demek seyyiatta o fenalar fâildirler; fakat haseneler ve hayýrlarda ve amel-i sâlihte vücud olmasýndan, o iyiler hakikî fâil ve müessir deðiller. Belki kabildirler; feyz-i Ýlâhîyi kabul ederler ve mükâfatlarý dahi sýrf bir fazl-ý Ýlâhîdir diye, Kur'ân-ý Hakîm مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ferman eder.</p><p> </p><p>
   Elhâsýl: Vücud kâinatlarý ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpýþýrken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücud âlemleri "Elhamdülillâh Elhamdülillâh" ve bütün adem âlemleri "Sübhanallah Sübhanallah" derken ve ihâtalý bir kanun-u mübâreze ile melekler þeytanlarla ve hayýrlar þerlerle, tâ kalbin etrafýndaki ilham, vesvese ile mücadele ederken; birden meleklere îmânýn bu meyvesi tecelli eder, mes'eleyi halledip karanlýk kâinatý ýþýklandýrýr.  اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetinin envârýndan bir nurunu bize gösterir ve bu meyve ne kadar tatlý olduðunu tattýrýr.</p><p> </p><p>
   Ýkinci bir küllî meyvesine "Yirmidördüncü" ve "elif"ler kerâmetini gösteren "Yirmidokuzuncu Söz"ler iþâret edip parlak bir sûrette meleklerin vücudunu ve vazifesini isbat etmiþler. Evet kâinatýn her tarafýnda, cüz'î ve küllî her þeyde, her nevide, kendini tanýttýrmak ve sevdirmek içinde merhametkârane bir haþmet-i rububiyet, elbette o haþmete, o merhamete, o tanýttýrmaya, o sevdirmeye karþý þükür ve takdis içinde bir geniþ ve ihâtalý ve þuurkârane bir ubudiyetle mukabele etmesi lâzým ve kat'îdir. Ve þuursuz cemâdat ve erkân-ý azîme-i kâinat hesabýna o vazifeyi, ancak hadsiz melekler görebilir ve o saltanat-ý rubûbiyetin her tarafta, serada süreyyada, zeminin temelinde, dýþýnda hakîmane ve haþmetkârane icraatýný onlar temsil edebilirler.</p><p> </p><p>
   Meselâ, felsefenin ruhsuz kanunlarý pek karanlýk ve vahþetli gösterdikleri hilkat-ý arziye ve vaziyet-i fýtriyesini, bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda Sevr ve Hut namlarýndaki iki meleðin omuzlarýnda, yâni nezâretlerinde ve Cennet'ten getirilen ve fâni küre-i arzýn bâki bir temel taþý olmak, yâni ileride bâki Cennet'e bir kýsmýný devretmeðe bir iþaret için Sahret namýnda uh-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 258)</p><p> </p><p>
revî bir madde, bir hakikat gönderilip Sevr ve Hut meleklerine bir nokta-i istinad edilmiþ diye Benî-Ýsrail'in eski peygamberlerinden rivâyet var ve Ýbn-i Abbas'tan dahi mervîdir. Maatteessüf bu kudsî mâna, mürûr-u zamanla bu teþbih, avamýn nazarýnda hakikat telâkki edilmekle, aklýn haricinde bir sûret almýþ. Madem melekler havada gezdikleri gibi toprakta ve taþta ve yerin merkezinde de gezerler; elbette onlarýn ve küre-i arzýn, üstünde duracak cismanî taþ ve balýða ve öküze ihtiyaçlarý yoktur.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzýn nevileri adedince baþlar ve o nevilerin ferdleri sayýsýnca diller ve o ferdlerin â'zâ ve yaprak ve meyveleri mikdarýnca tesbihatlar yaptýðý için elbette o haþmetli ve þuursuz ubûdiyet-i fýtriyeyi bilerek, þuurdarâne temsil edip dergâh-ý Ýlâhiyeye takdim etmek için kýrkbin baþlý ve her baþý kýrkbin dil ile ve herbir dil ile kýrkbin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-ý hakikat olarak Muhbir-i Sâdýk haber vermiþ. Ve hilkat-ý kâinatýn en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münâsebât-ý Rabbaniyeyi teblið ve izhar eden Cebrail (Aleyhisselâm) ve zîhayat âleminde en haþmetli ve en dehþetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmekteki Hâlýk'a mahsus olan icraat-ý Ýlâhiyeyi yalnýz temsil edip ubudiyetkârane nezâret eden Ýsrâfil (Aleyhisselâm) ve Azrail(Aleyhisselâm) ve hayat dairesinde rahmetin en cem'iyetli, en  geniþ, en zevkli olan rýzýktaki ihsanat-ý Rahmaniyeye nezâretle beraber þuursuz þükürleri þuur ile temsil eden Mikâil (Aleyhisselâm)  gibi meleklerin pek acib mahiyette olarak bulunmalarý ve vücudlarý ve ruhlarýn bekalarý, saltanat ve haþmet-i rububiyetin muktezâsýdýr. Onlarýn ve herbirinin mahsus tâifelerinin vücudlarý, kâinatta güneþ gibi görünen saltanat ve haþmetin vücudu derecesinde kat'îdir ve þübhesizdir. Melâikeye âit baþka maddeler bunlara kýyas edilsin.</p><p> </p><p>
   Evet küre-i arzda dörtyüzbin nevileri zîhayattan halkeden, hattâ en âdî ve müteaffin maddelerden zîruhlarý çoklukla yaratan ve her tarafý onlarla þenlendiren ve mu'cizat-ý san'atýna karþý, onlara dilleriyle "Mâþâallah, Bârekâllah, Sübhânallah" dediren ve ihsanat-ý rahmetine mukabil "Elhamdülillah, Veþþükrü-lillâh, Allahüekber" o hayvancýklara söylettiren bir Kadîr-i Zücelâli ve'l-Cemâl, elbette, bilâþek velâ-þübhe, koca semavata münasib, isyansýz ve dâima ubûdiyette olan sekeneleri ve ruhanîleri yaratmýþ, semâvâtý þenlendirmiþ, boþ býrakmamýþ ve hayvanatýn tâifelerinden pekçok ziyade ayrý ayrý nevileri meleklerden îcad etmiþ ki, bir kýsmý küçücük olarak yaðmur ve kar katrelerine binip san'at ve rahmet-i Ýlâhiyeyi kendi dilleriyle alkýþlýyorlar; bir kýsmý, birer seyyar yýldýzlara binip feza-yý kâinatta seyahat içinde azamet ve izzet ve</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 259)</p><p> </p><p>
haþmet-i rububiyete karþý tekbir ve tehlil ile ubudiyetlerini âleme ilân ediyorlar. Evet zaman-ý Âdem'den beri bütün semavî kitablar ve dinler, meleklerin vücudlarýna ve ubudiyetlerine ittifaklarý ve bütün asýrlarda melekler ile konuþmalar ve muhâvereler, kesretli tevatür ile insanlar içinde vukubulduðunu nakl ve rivayetleri ise, görmediðimiz Amerika insanlarýnýn vücudlarý gibi meleklerin vücudlarýný ve bizimle alâkadar olduklarýný kat'î isbat eder. Ýþte þimdi gel, îmân nuruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat; nasýl kâinatý baþtan baþa þenlendirip, güzelleþtirip bir mescid-i ekbere ve büyük bir ibâdethâneye çeviriyor. Ve fen ve felsefenin soðuk, hayatsýz, zulmetli, dehþetli göstermelerine mukabil; hayatlý, þuurlu, ýþýklý, ünsiyetli, tatlý bir kâinat göstererek bâkî hayatýn bir cilve-i lezzetini ehl-i îmâna derecesine göre dünyada dahi tattýrýr.</p><p> </p><p>
   Tetimme: Nasýlki vahdet ve ehadiyet sýrrýyla kâinatýn her tarafýnda ayný kudret, ayný isim, ayný hikmet, ayný san'at bulunmasýyla Hâlýk'ýn vahdet ve tasarrufu ve icad ve rububiyeti ve hallâkýyet ve kudsiyeti, cüz'î-küllî herbir masnu'un hâl dili ile ilân ediliyor. Aynen öyle de; her tarafta melekleri halkedip her mahlûkun lisân-ý hâl ile þuursuz yaptýklarý tesbihatý, meleklerin ubudiyetkârane dilleriyle yaptýrýyor. Meleklerin hiçbir cihette hilâf-ý emir hareketleri yoktur. Hâlis bir ubûdiyetten baþka hiçbir îcad ve emirsiz hiçbir müdahale, hattâ izinsiz þefaatlarý dahi olmaz. Tam  بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ { وَ يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ sýrrýna mazhardýrlar.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 260)</p><p> </p><p>
HÂTÝME</p><p> </p><p>
[Gayet ehemmiyetli bir nükte-i i'caziyeye dair, birden ihtiyarsýz, maðribden sonra kalbe ihtar edilen ve sûre-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ýn zâhir bir mu'cize-i gaybiyesini gösteren uzun bir hakikata kýsa bir iþarettir.]</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ</p><p> </p><p>
   Ýþte yalnýz mana-yý iþârî cihetinde bu sûre-i azîme-i hârika: "Kâinatta adem âlemleri hesabýna çalýþan þerirlerden ve insî ve cinnî þeytanlardan kendinizi muhafaza ediniz." Peygamberimize ve ümmetine emrederek, her asra baktýðý gibi mânâ-yý iþârîsiyle bu acib asrýmýza daha ziyâde, belki zâhir bir tarzda bakar; Kur'ân'ýn hizmetkârlarýný istiâzeye davet eder. Bu mu'cize-i gaybiye, beþ iþâretle kýsaca beyan edilecek. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Bu sûrenin herbir âyetinin mânâlarý çoktur. Yalnýz mânâ-yý iþârî ile beþ cümlesinde dört defa  شَرِّ kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münâsebet-i mâneviye ile beraber dört tarzda bu asrýn emsalsiz dört dehþetli ve fýrtýnalý maddî ve mânevî þerlerine ve inkýlâblarýna ve mübârezelerine aynî tarih ile parmak basmak ve mânen "Bunlardan çekininiz" emretmek, elbette Kur'ân'ýn î'cazýna yakýþýr bir irþad-ý gaybîdir.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 261)</p><p> </p><p>
   Meselâ: Baþta قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ cümlesi, bin üçyüz elliiki veya dört (1352–1354) tarihine hesab-ý ebcedî ve cifrîyle tevafuk edip nev'-i beþerde en geniþ hýrs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukua gelmeye hazýrlanan ikinci harb-i umumîye iþâret eder. Ve ümmet-i Muhammediyeye (A.S.M.) mânen der: "Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz." Ve bir mâna-yý remziyle, Kur'ân'ýn hizmetkârlarýndan olan Risâle-i Nur þakirdlerine hususî bir iltifat ile onlarýn Eskiþehir hapsinden, dehþetli bir þerden ayný tarihiyle kurtulmalarýna ve haklarýndaki imha plânýnýn akîm býrakýlmasýna remzen haber verir; mânen "Ýstiâze ediniz" emreder gibi bir remz verir.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ cümlesi -þedde sayýlmaz- bin üçyüz altmýþ bir (1361) ederek bu emsalsiz harbin merhametsiz ve zâlîmane tahribatýna rumî ve hicrî tarihiyle parmak bastýðý gibi; ayný zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'ânýn hizmetine çalýþan Nur þakirdlerinin geniþ bir imha plânýndan ve elîm ve dehþetli bir belâdan ve Denizli hapsinden kurtulmalarýna tevâfukla, bir mâna-yý remzî ile onlara da bakar. "Halk'ýn þerrinden kendinizi koruyunuz" gizli bir îma ile der.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ cümlesi -þeddeler sayýlmaz- bin üçyüz yirmisekiz (1328); eðer þeddedeki (lâm) sayýlsa, bin üçyüz ellisekiz (1358) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebi gaddarlarýn, hýrs ve hased ile bizdeki Hürriyet Ýnkýlâbý'nýn Kur'ân lehindeki neticelerini bozmak fikri ile tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve Ýtalyan Harbleri ve Birinci Harb-i Umumî'nin patlamasýyla maddî ve manevî þerlerin, siyasî diplomatlarýn radyo diliyle herkesin kafalarýna sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ý beþerin düðme ve ukdelerine gizli plânlarýný telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyâtýný vahþiyâne mahveden þerlerin vücuda gelmeye hazýrlanmalarý tarihine tevafuk ederek, اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ in tam mânâsýna tetabuk eder.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 262)</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ cümlesi -þedde ve tenvin sayýlmaz- yine bin üçyüz kýrkyedi (1347) edip, ayný tarihte, ecnebi muahedelerin icbârýyla bu vatanda ehemmiyetli sarsýntýlar ve felsefenin tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücuda gelmesine ve ayný tarihte, devletlerde ikinci harb-i umumîyi ihzar eden dehþetli hasedler ve rekabetlerin çarpýþmalarý tarihine bu mâna-yý iþarî ile tam tamýna tevafuku ve manen tetâbuku, elbette bu kudsî sûrenin bir lem'a-i î'câz-ý gaybîsidir.</p><p> </p><p>
   Bir Ýhtar: Herbir âyetin müteaddid mânalarý vardýr. Hem herbir mâna küllîdir. Her asýrda efrâdý bulunur. Bahsimizde bu asrýmýza bakan yalnýz mâna-yý iþârî tabakasýdýr. Hem o küllî manada, asrýmýz bir ferddir. Fakat hususiyet kesbetmiþ ki, ona tarihiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahatýný ve ne de neticelerini ve ne de sulh olmuþ olmamýþ bilmediðimden ve sormadýðýmdan, bu kûdsî surenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe iþareti var diye daha onun kapýsýný çalmadým. Yoksa bu hazinede daha çok esrar var olduðunu Risâle-i Nur'un eczalarýnda, hususan Rumuzat-ý Semâniye Risalelerinde beyan ve isbat edildiðinden onlara havâle edip kýsa kesiyorum.</p><p> </p><p>
   Hatýra gelebilen bir sualin cevabýdýr:</p><p> </p><p>
   Bu lem'a-i i'caziyede, baþtaki مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ da hem مِنْ hem شَرِّ kelimeleri hesaba girmesi ve âhirde وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ yalnýz شَرِّ kelimesi girmesi, وَمِنْ girmemesi ve وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ ikisi de hesab edilmemesi gayet ince ve lâtif bir münasebete îmâ ve remz içindir. Çünki, halklarda þerden baþka hayýrlar da var. Hem bütün þer herkese gelmez. Buna remzen, bâzýyeti ifade eden مِنْ ve</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 263)</p><p> </p><p>
 شَرِّ girmiþler. Hâsid hased ettiði zaman bütün þerdir, bâzýyete lüzum yoktur. Ve اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ remziyle, kendi menfaatleri için küre-i arza ateþ atan üfleyicilerin ve sihirbaz o diplomatlarýn tahribata ait bütün iþleri ayn-ý þerdir diye, daha شَرِّ kelimesine lüzum kalmadý.</p><p> </p><p>
 BU SÛREYE ÂIT BIR NÜKTE-I Ý'CÂZIYENIN HAQIYESIDIR:</p><p> </p><p>
   Nasýl bu sûre, beþ cümlesinden dört cümlesi ile bu asrýmýzýn dört büyük þerli inkýlâblarýna ve fýrtýnalarýna mana-yý iþarî ile bakar; aynen öyle de, dört defa tekraren مِنْ شَرِّ -þedde sayýlmaz- kelimesiyle âlem-i Ýslâmca en dehþetli olan Cengiz ve Hülâgû fitnesinin ve Abbasî Devleti'nin inkýraz zamanýnýn asrýna dört defa mânâ-yý iþarî ile ve makam-ý cifrî ile bakar ve parmak basar. Evet -þeddesiz- شَرِّ beþyüz (500) eder; مِنْ doksan (90)dýr. Ýstikbale bakan çok âyetler, hem bu asrýmýza hem o asýrlara iþaret etmeleri cihetinde, istikbalden haber veren Ýmam-ý Ali (R.A.) ve Gavs-ý Azam (K.S.) dahi, aynen hem bu asrýmýza, hem o asra bakýp haber vermiþler. غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ kelimeleri bu zamana deðil, belki غَاسِق binyüz altmýþbir (1161) ve اِذَا وَقَبَ sekizyüzon (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî þerlere iþâret eder. Eðer beraber olsa, Milâdî bin dokuzyüz yetmiþbir (1971) olur. O tarihte dehþetli bir þerden haber verir. Yirmi sene sonra, þimdiki tohumlarýn mahsulü ýslah olmazsa, elbette tokatlarý dehþetli olacak.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 264)</p><p> </p><p>
Onbirinci Mes'elenin Haþiyesinin Bir Lâhikasýdýr.</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
   Âyet-ül Kürsî'nin tetimmesi olan لاَ اِكْرَاهَ فِى الدّيِنِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَىِّ bin üçyüz elli (1350); فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ bin dokuzyüz yirmidokuz (1929) veya (1928)  وَيُؤْمِنْ بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ dokuzyüz kýrkaltý (946) "Risalet-ün Nur ismine muvafýk"; بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى bin üçyüz kýrkyedi (1347); لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيم* ٌ اَللّهُ وَلِىُّ الّذِينَ آمَنُوا -eðer beraber olsa- bin oniki (1012); -eðer beraber olmazsa- dokuzyüz kýrkbeþ (945) (bir þedde sayýlmaz); يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ bin üçyüz yetmiþiki (1372) -þeddesiz- وَالَّذِينَ كَفَرُوا اَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ bin dörtyüz onyedi (1417) يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ bin üçyüz otuzsekiz (1338) -þedde sayýlmaz-;</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 265)</p><p> </p><p>
 اُولئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ bin ikiyüz doksanbeþ (1295) -þedde sayýlýr- eder.</p><p> </p><p>
   Risalet-ün Nur'un hem iki kerre ismine, hem sûret-i mücahedesine, hem tahakkukuna ve te'lif ve tekemmül zamanýna tam tamýna tevâfukuyla beraber ehl-i küfrün bin ikiyüz doksanüç (1993) harbiyle âlem-i Ýslâm'ýn nurunu söndürmeye çalýþmasý tarihine ve Birinci Harb-i Umumî'den istifade ile bin üçyüz otuzsekiz (1338)de bil'fiil nurdan zulümata atmak için yapýlan dehþetli muahedeler tarihine tam tamýna tevafuku ve içinde mükerreren nur ve zulümat karþýlaþtýrýlmasý ve bu mücâhede-i mâneviyede Kur'ânýn nurundan gelen bir nur, ehl-i îmâna bir nokta-i istinad olacaðýný mânâ-yý iþârî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdým. Sonra baktým ki; mânâsýnýn münâsebeti bu asrýmýza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevâfuk emaresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktýðý gibi mânâ-yý iþârî ile bizimle de konuþuyor kanaatým geldi.</p><p> </p><p>
   Evet evvelâ: Baþta لاَ اِكْرَاهَ فِى الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ cümlesi, makam-ý cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ-yý iþârî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücâhede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarýz olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukâbil mânevî bir cihad-ý dinî, îmân-ý tahkikî kýlýncýyla olacak. Çünki dindeki rüþd-ü irþad ve hak ve hakikatý gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanlarý izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur'ân'dan çýkacak diye haber verip, bir lem'a-i i'caz gösterir.</p><p> </p><p>
   Hem tâ خَالِدُونَ kelimesine kadar Risâle-i Nur'daki bütün müvazenelerin aslý, menbaý olarak aynen o müvazeneler gibi mükerreren nur ve zulümat ve îmân ve karanlýklarý karþýlaþtýrmasýyla gizli bir emâredir ki, o tarihte bulunan cihad-ý manevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namýnda Risâle-i Nur'dur ki, dinde bulunan yüzer týlsýmlarý keþfeden onun mânevî elmas kýlýncý, maddî kýlýnçlara ihtiyaç býrakmýyor.</p><p> </p><p>
   Evet hadsiz þükürler olsun ki, yirmi senedir Risâle-i Nur bu ihbar-ý gaybý ve lem'a-i i'cazý bil'fiil göstermiþtir. Ve bu sýrr-ý azîm</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 266)</p><p> </p><p>
içindir ki; Risâle-i Nur þakirdleri dünya siyasetine ve cereyanlarýna ve maddî mücadelelerine karýþmýyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakikî þakirdleri en dehþetli bir hasmýna ve hakaretli tecâvüzüne karþý ona der:</p><p> </p><p>
   "Ey bedbaht! Ben seni îdam-ý ebedîden kurtarmaya ve fâni hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâki insaniyet saadetine çýkarmaya çalýþýyorum. Sen benim ölümüme ve idamýma çalýþýyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kýsa ve âhirette ceza ve belâlarýn pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi defol; senin ile uðraþmam, ne yaparsan yap." der. O zalim düþmanýna hiddet deðil, belki acýyor, þefkat ediyor, keþki kurtulsa idi diyerek ýslahýna çalýþýr.</p><p> </p><p>
   Sâniyen:(وَيُؤْمِنْ بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ )(بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى) Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münasebet-i mâneviye ile beraber makam-ý cifrî ve ebcedî hesabýyla, birincisi Risalet-ün Nur'un ismine, ikincisi onun tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütuhatýna mânen ve cifren tam tamýna tetâbuklarý bir emaredir ki; Risalet-ün Nur bu asýrda, bu tarihte bir "urvet-ül vüska"dýr. Yâni çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir "hablullah"týr. Ona elini atan, yapýþan necat bulur diye mânâ-yý remziyle haber verir.</p><p> </p><p>
   Sâlisen: اَللّهُ وَلِىُّ الّذِينَ آمَنُوا cümlesi hem mânâ, hem cifr ile Risalet-ün Nur'a bir remzi var. Þöyle ki:.........</p><p> </p><p>
   (Bu makamda perde indi. Yazmaya izin verilmedi. Baþka zamana te'hir edildi.)</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Bu nüktenin bâki kýsmý þimdilik yazdýrýlmadýðýnýn sebebi, bir derece dünyaya, siyâsete temasýdýr. Biz de bakmaktan memnuuz. Evet اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى bu tâguta bakar ve baktýrýr.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 267)</p><p> </p><p>
[Risâle-i Nur kahramaný Hüsrev'in "Meyve'nin Onbirinci Mes'elesi" münasebetiyle yazdýðý mektubun bir parçasýdýr.]</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
   Çok mübarek, çok kýymetdar, çok sevgili üstadýmýz efendimiz!</p><p> </p><p>
   Millet ve memleket için çok büyük güzellikleri ihtiva eden "Meyve" "Dokuz Mes'ele"si ile, dehþetli bir zamanda, müdhiþ âsiler içinde en büyük düþmanlar arasýnda hayretfeza bir sûrette þakirdlerine necat vermeye vesile olmakla kalmamýþ, Onuncu ve Onbirinci Mes'eleleri ile hususuyla Nur'un þakirdlerini hakikat yollarýnda alkýþlamýþ ve gidecekleri hakikî mekânlarý olan kabirdeki ahvâllerinden ve herkesi titreten ve bilhassa ehl-i gaflet için çok korkunç, çok elemli, çok acýklý bir menzil olan toprak altýnda, göreceði ve konuþacaðý melâikelerle konuþmayý ve refakatý sevdirerek bu mekâna daha çok ünsiyet izhar etmekle bu korkulu ilk menzil hakkýndaki fevkalhad korkularýmýzý ta'dil etmiþ, nefes aldýrmýþ. Hususuyla o âlemin nurani hayatýný benim gibi göremeyenlerin ellerinde þuaâtý yüzbinlerle senelik mesafelere uzanan bir elektrik lâmbasý hükmüne geçmiþ. Hem de daima koklanýlacak nümunelik bir çiçek bahçesi olmuþtur. Evet, biz sevgili üstadýmýza arz ediyoruz ki; hergün dersini hocasýna okuyan bir talebe gibi Nur'dan aldýðýmýz feyizlerimizi, her vakit için sevgili üstadýmýza arzedelim. Fakat sevgili üstadýmýz þimdilik konuþmalarýný ta'til buyurdular.</p><p> </p><p>
   Ey aziz üstadým! Risâle-i Nur'un hakikatý ve Meyve'nin güzelliði ve çiçeðinin feyzi, beni minnetdarane bir parça memleketim namýna konuþturmuþ ve benim gibi konuþan çok kalblere hayat vermiþ. Þimdi muhitimizde Risâle-i Nur'a karþý atýlan adýmlar ve uzatýlan eller, Meyve'nin Onbirinci çiçeði ile daha çok metânet kesbetmiþ, inkiþaf etmiþ, faaliyete baþlamýþtýr.</p><p> </p><p>
Çok hakir talebeniz</p><p> </p><p>
Hüsrev</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 268)</p><p> </p><p>
[isparta'daki umum Risâle-i Nur talebeleri namýna ramazan tebriki münasebetiyle yazýlmýþ ve onüç fýkra ile ta'dil edilmiþ bir mektubdur.]</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
   Ey âlem-i Ýslâmýn dünya ve âhirette selâmeti için Kur'ânýn feyziyle ve Risâle-i Nur'un hakikatýyla ve sâdýk þakirdlerin himmetiyle mübarek gözlerinden yaþ yerine kan akýtan ve ey fitne-i âhirzamanýn þu daðdaðalý ve fýrtýnalý zamanýnda Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'dan ziyade hastalýklara, dertlere giriftar olan ve Kur'ânýn nuruyla ve Risâle-i Nur'un bürhanlarýyla ve þakirdlerin gayretiyle âlem-i Ýslâmýn maddî ve manevî hastalýklarýný Hakîm-i Lokman gibi tedaviye çalýþan ve ey mübarek ellerinde mevcud olan Nur parçalarýnýn hak ve hakikat olduðunu Kur'ânýn otuzüç âyetiyle ve keramet-i Aleviye ve Gavsiye ile isbat eden ve ey kendisi hasta ve ihtiyar ve zaîf ve gayet acýnacak bir halde olduðuna göre herkesten ziyade âlem-i Ýslâm'a can feda eder derecesinde acýyarak kendine fenalýk etmek isteyenlere Kur'ânýn hakikatýyla ve Risâle-i Nur'un hüccetleriyle, Nur talebelerinin sadakatlarýyla hayýrlý dualar ve iyilik etmek ile karþýlayan ve yazdýðý mühim eserlerinden Âyet-ül Kübrâ'nýn tab'ýyla kendi zâtýna ve talebelerine gelen musibette hapishanelere düþen ve o zindanlarý Kur'ânýn irþadýyla ve Risâle-i Nur'un dersiyle ve þakirdlerin iþtiyaký ile bir medrese-i Yusufiyeye çeviren ve bir dershane yapan ve içimizde bulunan cahil olanlarýn hepsini Kur'âný o dershanede hatmettirerek çýkaran; ve o musibette Kur'anýn kuvve-i kudsiyesiyle ve Risâle-i Nur'un tesellisiyle ve kardeþlerin tahammülleriyle ihtiyar ve zaîf olduðu halde bütün aðýrlýklarýmýzý ve yüklerimizi üzerine alan ve yazdýðý Meyve ve Müdâfaanâme risaleleriyle Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn i'cazýyla ve Risâle-i Nur'un kuvvetli bürhanlarýyla ve þâkirdlerin ihlasý ile, izn-i Ýlahî ile üzerinden kapýlarýný açtýrýp beraet kazandýran ve o günde bize ve âlem-i Ýslâma bayram yaptýran ve hakikaten Risâle-i Nur'larý "Nûrun alâ nur" olduðunu isbat ederek kýyamete kadar serbest okunup ve yazýlmasýna hak ka-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 269)</p><p> </p><p>
zandýran ve âlem-i Ýslâmýn Kur'ân-ý Azîmüþþan'ýn gýda-i kudsîsiyle ve Nur'un uhrevî taamýyla ve þakirdlerinin iþtihasýyla ekmek, su ve hava gibi bu Nurlara çok ihtiyacý olduðunu ve bu Nurlarý okuyup yazanlardan binler kiþi îmânla kabre girdiðini isbat eden ve kendisine mensub talebelerini hiçbir yerde maðlub ve mahcub etmeyen ve elyevm Kur'ân'ýn semavî dersleriyle ve Risâle-i Nur'un esâsâtýyla ve þakirdlerinin zekâvetleriyle ve Meyve'nin Onuncu ve Onbirinci Mes'ele ve çiçekleriyle firak ateþiyle gece-gündüz yanan kalblerimizi âb-ý hayat ve þarab-ý kevser gibi o mübârek "Mes'ele" ve "Çiçekler" ile kalblerimizin ateþini söndürüp sürur ve feraha sevkeden ve ey âlemin (Kur'ân-ý Azîmüþþan'ýn kat'î va'diyle ve tehdidi ile ve Risâle-i Nur'un keþf-i kat'îsiyle ve merhum þakirdlerinin müþahedesiyle ve onlarda keþf-el kubur sahiblerinin görmesiyle..) en çok korktuðu ölümü ehl-i îmân için idâm-ý ebedîden kurtarýp bir terhis tezkeresine çeviren ve âlem-i Nur'a gitmek için güzel bir yolculuk olduðunu isbat eden ve kâfir ve münâfýklar için îdam-ý ebedî olduðunu bildiren Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn, bin mu'cizat-ý Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve kýrk vech-i i'cazýnýn tasdiki altýnda ihbarat-ý kat'iyesiyle, ondan çýkan Risâle-i Nur'un en muannid düþmanlarýný maðlub eden hüccetleriyle ve Nur þâkirdlerinin çok emarelerin ve tecrübelerin ve kanaatlarýnýn teslimi ile o korkunç, karanlýk, soðuk ve dar kabri, ehl-i îmân için Cennet çukurundan bir çukur ve Cennet bahçesinin bir kapýsý olduðunu isbat eden ve kâfir ve münafýk zýndýklar için Cehennem çukurundan yýlan ve akreplerle dolu bir çukur olduðunu isbat eden ve oraya gelecek olan Münker Nekir isminde melaikeleri ehl-i hak ve hakikat yolunda gidenler için birer mûnis arkadaþ yapan ve Risâle-i Nur'un þakirdlerini talebe-i ulûm sýnýfýna dâhil edip Münker Nekir suallerine Risâle-i Nur ile cevab verdiklerini merhum kahraman þehid Hâfýz Ali'nin vefatýyla keþfeden ve hayatta bulunanlarýmýzýn da yine Risâle-i Nur'la cevab vermemizi rahmet-i Ýlâhiyeden dua ve niyâz eden ve Hazret-i Kur'âný, Kur'ân-ý Azîmüþþan'ýn kýrk tabakadan her tabakaya göre bir nevi i'caz-ý manevîsini göstermesiyle ve umum kâinata bakan kelâm-ý ezelî olmasýyla ve tefsiri olan Risâle-i Nur'un Mu'cizat-ý Kur'âniye ve Rumuzat-ý Semâniye risaleleriyle ve Risâle-i Nur gül fabrikasýnýn serkâtibi gibi kahraman kardeþlerin ve þakirdlerin fevkalâde gayretleriyle asr-ý saadetten beri böyle hârika bir surette mu'cizeli olarak yazýlmasýna hiç kimse kadir olmadýðý halde Risâle-i Nur'un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev'e "Yaz" emir buyurulmasýyla, Levh-i Mahfuz'daki yazýlan Kur'an gibi yazýlmasý ve Kur'ân-ý Azîmüþþan'ýn hak kelâmullah olduðunu ve bütün semavî ki-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 270)</p><p> </p><p>
tablarýn en büyüðü ve en efdali ve bir Fâtiha içinde binler Fâtiha ve bir Ýhlâs içinde binler Ýhlâs ve hurufatýnýn birden on ve yüz ve bin ve binler sevab ve hasene verdiklerini hiç görülmedik ve iþitilmedik pek güzel ve hârika bir surette tarif ve isbat eden ve Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn binüçyüz seneden beri i'cazýný göstermesiyle ve muarýzlarýný durdurmasýyla ve Nur'un gözlere gösterir derecede zâhir delilleri ile ve Nur þakirdlerinin elmas kalemleriyle bu zamana kadar misli görülmedik Risâle-i Nur'un dünyaya ferman okuyan ve en mütemerrid ve muannidleri susturan Yirmibeþinci Söz ve zeyilleri kýrk vecihle i'caz-ý Kur'ânî olduðunu isbat eden ve ey Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn hak peygamber olduðuna ve umum yüzyirmidört bin peygamberlerin efdali ve seyyidi olduðuna dair binler mu'cizelerini "Mu'cizat-ý Ahmediye" (A.S.M.) namýndaki Risâle-i Nur'u ile güzel bir surette isbat eden ve Kur'ân-ý Azîmüþþan'ýn Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn rahmeten-lil-âlemîn olduðunu kâinatta ilân etmesiyle ve Nur'un baþtan nihayete kadar onun rahmeten-lil-âlemîn olduðunu bürhanlarla isbat etmesiyle ve o Resûlün ef'al ve ahvali, kâinatta nümune-i iktida olacak en saðlam, en güzel rehber olduðunu hattâ körlere de göstermesiyle ve Anadolu ve hususî memleketlerde Nur'un intiþarý zamanýnda belâlarýn ref'i ve susturulmasýyla musibetlerin gelmesi þehadetiyle ve Nur þakirdlerinin gayet aðýr müþkilâtlar içinde kemal-i metanetle hizmet ve irtibatlarýyla o zâtýn (A.S.M.) sünnet-i seniyesine ittiba etmek ne kadar kârlý olduðunu ve bir sünnete bu zamanda ittiba'da yüz þehidin ecrini kazandýðýný bildiren ve sadaka, kaza ve belayý nasýl def'ediyorsa Risâle-i Nur'un da Anadolu'ya gelecek kazayý, belayý, yirmi senedir def'ettiðini aynelyakîn isbat eden üstad-ý ekremimiz efendimiz hazretleri!.. Þimdi þu Risâle-i Nur'un beraeti, baþta siz sevgili üstadýmýzý, sonra biz âciz kusurlu talebelerinizi, sonra âlem-i Ýslâmý sürura sevk ederek, ikinci büyük bir bayram yaptýrdýðýndan siz mübarek üstadýmýzýn bu büyük bayram-ý þerifinizi tebrik ile ve yine üçüncü bayram olan ramazan-ý þerifinizi ve leyle-i Kadrinizi tebrik, emsâl-i kesîresiyle müþerref olmaklýðýmýzý niyaz ve biz kusurlularýn kusurlarýmýzýn affýný rica ederek umumen selâm ile mübarek ellerinizden öper ve dualarýnýzý temenni ederiz, efendimiz hazretleri.</p><p> </p><p>
Isparta ve havalisinde bulunan Nur Talebeleri</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 271)</p><p> </p><p>
   Haddimden yüz derece ziyade olan bu mektub muhteviyatýný tevâzu ile reddetmek bir küfran-ý nimet ve umum þakirdlerin hüsn-ü zanlarýna karþý bir ihanet olmasý ve aynen kabul etmek bir gurur, bir enaniyet ve benlik bulunmasý cihetiyle, umum namýna Risâle-i Nur kâtibinin yazdýðý bu uzun mektubu -onüç fýkralarý ilâve edip- hem bir þükr-ü manevî, hem gururdan, hem küfran-ý nimetten kurtulmak için size bir suretini gönderiyorum ki: Meyve'nin Onbirinci Mes'elesinin âhirinde "Risâle-i Nur'un Isparta ve civarý talebelerinin bir mektubudur" diye ilhak edilsin. Ben bu mektubu, bu ta'dilât ile yazdýðýmýz halde iki defa bir güvercin yanýmýzdaki pencereye geldi. Ýçeriye girecekti, Ceylân'ýn baþýný gördü girmedi. Birkaç dakika sonra baþkasý aynen geldi. Yine yazaný gördü girmedi. Ben dedim, herhalde evvelki serçe ve kuddüs kuþu gibi müjdecilerdir. Veyahut bu mektub gibi müteaddid mektublarý yazdýðýmýzdan, mübarek mektubun ta'dili ile mübarekiyetini tebrik için gelmiþler kanaatýmýz geldi.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6406</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:31:31 +0000</pubDate></item><item><title>9. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6407-9-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Dokuzuncu Þua</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
(Onuncu Söz'ün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasýnýn Birinci Parçasý)</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ</p><p> </p><p>
تُصْبِحُونَ *وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ</p><p> </p><p>
يُخْرِجُ اْلحَىَّ مِنَ اْلمَيِّتِ وَيُخْرِجُ اْلمَيِّتَ مِنَ اْلحَىِّ وَيُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَ</p><p> </p><p>
كَذلِكَ تُخْرَجُونَ*</p><p> </p><p>
وَمِنْ آيَاتِهِ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ</p><p> </p><p>
وَ مِنْ آيَاتِهِ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا اِلَيْهَا وَ جَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَ رَحْمَةً اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ*</p><p> </p><p>
* وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ</p><p> </p><p>
وَ مِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَ النَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ*</p><p> </p><p>
وَ مِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَ طَمَعًا وَ يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِى بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ</p><p> </p><p>
وَمِنْ آيَاتِهِ اَنْ تَقُومَ السّمَاءُ وَاْلاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ اْلاَرْضِ اِذَا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ {</p><p> </p><p>
وَ لَهُ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ {</p><p> </p><p>
وَ هُوَ الَّذِى يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَ هُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 178)</p><p> </p><p>
   Ýmanýn bir kutbunu gösteren bu semavî âyât-ý kübranýn ve haþri isbat eden þu kudsî berahin-i uzmânýn bir nükte-i ekberi ve bir hüccet-i azamý; bu "Dokuzuncu Þua"da beyan edilecek. Latif bir inayet-i Rabbaniyedir ki: Bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdýðý tefsir mukaddemesi "Muhakemat" namýndaki eserin âhirinde; "Ýkinci Maksad: Kur'an'da haþre iþaret eden iki âyet tefsir ve beyan edilecek. نَخُو بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ deyip durmuþ. Daha yazamamýþ. Hâlýk-ý Rahîm'ime delail ve emarat-ý haþriye adedince þükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsan eyledi. Evet bundan dokuz-on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan  فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ferman-ý Ýlahînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz'ü in'am etti, münkirleri susturdu. Hem îman-ý haþrînin hücum edilmez o iki metin kal'asýndan, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan baþta mezkûr âyât-ý ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. Ýþte bu Dokuzuncu Þua, mezkûr âyâtýyla iþaret edilen dokuz âlî makam ve bir ehemmiyetli mukaddemeden ibarettir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 179)</p><p> </p><p>
Mukaddeme</p><p> </p><p>
   (Haþir akidesinin, pek çok ruhî faidelerinden ve hayatî neticelerinden birtek netice-i câmiayý ihtisar ile beyan ve hayat-ý insaniyeye hususan hayat-ý içtimaiyesine ne derece lüzumlu ve zarurî olduðunu izhar ve bu îman-ý haþrî akidesinin pek çok hüccetlerinden bir tek hüccet-i külliyeyi icmal ile göstermek ve o akide-i haþriye ne derece bedihî ve þübhesiz bulunduðunu ifade etmekten ibaret olarak "Ýki Nokta"dýr.)</p><p> </p><p>
   Birinci Nokta: Âhiret akidesi, hayat-ý içtimaiye ve þahsiye-i insaniyenin üss-ül esasý ve saadetinin ve kemalâtýnýn esasatý olduðuna yüzer delillerinden bir mikyas olarak yalnýz dört tanesine iþaret edeceðiz.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Nev-i beþerin hemen yarýsýný teþkil eden çocuklar, yalnýz Cennet fikriyle, onlara dehþetli ve aðlatýcý görünen ölümlere ve vefatlara karþý dayanabilirler ve gayet zaîf ve nazik vücudlarýnda bir kuvve-i maneviye bulabilirler ve her þeyden çabuk aðlayan gayet mukavemetsiz mizac-ý ruhlarýnda, o Cennet ile bir ümid bulup mesrurane yaþayabilirler. Meselâ Cennet fikriyle der: "Benim küçük kardeþim veya arkadaþým öldü, Cennet'in bir kuþu oldu. Cennet'te gezer, bizden daha güzel yaþar." Yoksa her vakit etrafýnda kendi gibi çocuklarýn ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçarelerin endiþeli nazarlarýna çarpmasý; mukavemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber ruh, kalb, akýl gibi bütün letaifini dahi öyle aðlattýracak, ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktý.</p><p> </p><p>
   Ýkinci delil: Nev-i insanýn nýsfý olan ihtiyarlar, yalnýz hayat-ý uhreviye ile yakýnlarýnda bulunan kabre karþý tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar olduklarý hayatlarýnýn yakýnda sönmesine ve güzel dünyalarýnýn kapanmasýna mukabil bir teselli bu</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 180)</p><p> </p><p>
labilirler ve çocuk hükmüne geçen seri-üt teessür ruhlarýnda ve mizaçlarýnda, mevt ve zevalden çýkan elîm ve dehþetli me'yusiyete karþý, ancak hayat-ý bâkiye ümidiyle mukabele edebilirler. Yoksa o þefkate lâyýk muhteremler ve sükûnete ve istirahat-ý kalbiyeye çok muhtaç o endiþeli babalar ve analar, öyle bir vaveylâ-i ruhî ve bir daðdaða-i kalbî hissedeceklerdi ki; bu dünya onlara zulmetli bir zindan ve hayat dahi kasavetli bir azab olurdu.</p><p> </p><p>
   Üçüncü delil: Ýnsanlarýn hayat-ý içtimaiyesinin en kuvvetli medarý olan gençler, delikanlýlar, þiddet-i galeyanda olan hissiyatlarýný ve ifratkâr bulunan nefis ve hevalarýný tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ý içtimaiyenin hüsn-ü cereyanýný temin eden; yalnýz Cehennem fikridir. Yoksa Cehennem endiþesi olmazsa, "El-hükmü lil-galib" kaidesiyle o sarhoþ delikanlýlar, hevesatlarý peþinde bîçare zaîflere, âcizlere, dünyayý Cehennem'e çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.</p><p> </p><p>
   Dördüncü delil: Nev-i beþerin hayat-ý dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esaslý zenberek ve dünyevî saadet için bir Cennet, bir melce, bir tahassüngâh ise; aile hayatýdýr. Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasýdýr. Ve o hane ve aile hayatýnýn hayatý ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarane hürmet ve hakikî ve þefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise; ebedî bir arkadaþlýk ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederane, ferzendane, kardeþane, arkadaþane münasebetlerin bulunmak fikriyle ve  akidesiyle olabilir. Meselâ der: "Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta, daimî bir refika-i hayatýmdýr. Þimdilik ihtiyar ve çirkin olmuþ ise de zararý yok. Çünki ebedî bir güzelliði var, gelecek. Ve böyle daimî arkadaþlýðýn hatýrý için herbir fedakârlýðý ve merhameti yaparým." diyerek o ihtiyare karýsýna, güzel bir huri gibi muhabbetle, þefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa kýsacýk bir-iki saat surî bir refakatten sonra ebedî bir firak ve müfarakate uðrayan arkadaþlýk; elbette gayet surî ve muvakkat ve esassýz, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye manasýnda ve bir mecazî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir ve hayvanatta olduðu gibi; baþka menfaatler ve sair galib hisler, o hürmet ve merhameti maðlub edip o dünya cennetini, cehenneme çevirir.</p><p> </p><p>
   Ýþte îman-ý haþrînin yüzer neticesinden birisi; hayat-ý içtimaiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarýndan mezkûr dört delile sairleri kýyas edilse</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 181)</p><p> </p><p>
 anlaþýlýr ki: Hakikat-ý haþriyenin tahakkuku ve vukuu; insaniyetin ulvî hakikatý ve küllî hâceti derecesinde kat'îdir. Belki insanýn midesindeki ihtiyacýn vücudu, taamlarýn vücuduna delalet ve þehadetinden daha zâhirdir ve daha ziyade tahakkukunu bildirir. Ve eðer bu hakikat-ý haþriyenin neticeleri insaniyetten çýksa; o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdar olan insaniyet mahiyeti, murdar ve mikrop yuvasý bir lâþe hükmüne sukut edeceðini isbat eder. Beþerin idare ve ahlâk ve içtimaiyatý ile çok alâkadar olan içtimaiyyun ve siyasiyyun ve ahlâkiyyunun kulaklarý çýnlasýn! Gelsinler, bu boþluðu ne ile doldurabilirler ve bu derin yaralarý ne ile tedavi edebilirler?</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nokta: Hakikat-ý haþriyenin hadsiz bürhanlarýndan sair erkân-ý îmaniyeden gelen þehadetlerin hülâsasýndan çýkan bir bürhaný, gayet muhtasar bir surette beyan eder. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn risaletine delalet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delail-i nübüvveti ve hakkaniyetinin bütün bürhanlarý, birden hakikat-ý haþriyenin tahakkukuna þehadet ederek isbat ederler. Çünki bu zâtýn bütün hayatýnda bütün davalarý, vahdaniyetten sonra haþirde temerküz ediyor. Hem umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, ayný hakikate þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Hem وَ بِرُسُلِهِ kelimesinden gelen þehadeti bedahet derecesine çýkaran وَ كُتُبِهِ þehadeti de ayný hakikate þehadet eder. Þöyle ki: Baþta Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn hakkaniyetini isbat eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatlarý, birden hakikat-ý haþriyenin tahakkukuna ve vukuuna þehadet edip isbat ederler. Çünki Kur'anýn hemen üçten birisi haþirdir ve ekser kýsa sûrelerinin baþlarýnda gayet kuvvetli âyât-ý haþriyedir. Sarîhan ve iþareten binler âyâtýyla ayný hakikatý haber verir, isbat eder, gösterir. Meselâ:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 182)</p><p> </p><p>
 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ*يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ*</p><p> </p><p>
  اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا*</p><p> </p><p>
اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ*عَمَّ يَتَسَاءَ لُونَ*هَلْ اَتَيكَ حَدِيثُ  الْغَاشِيَةُ *</p><p> </p><p>
gibi, otuz-kýrk sûrelerin baþlarýnda bütün kat'iyetle hakikat-ý haþriyeyi kâinatýn en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikatý olduðunu göstermekle beraber, sair âyetlerinde dahi o hakikatýn çeþit çeþit delillerini beyan edip ikna' eder. Acaba birtek âyetin birtek iþareti, gözümüz önünde ulûm-u Ýslâmiyede müteaddid ilmî ve  kevnî hakikatlarý meyve veren bir kitabýn binler böyle þehadetleri ve davalarý ile, Güneþ gibi zuhur eden îman-ý haþrî; hakikatsýz olmasý güneþin inkârý belki kâinatýn ademi gibi hiçbir cihet-i imkâný var mý ve yüz derece muhal ve bâtýl olmaz mý? Acaba bir sultanýn birtek iþareti yalan olmamak için bazan bir ordu hareket edip çarpýþtýðý halde, o pek ciddî ve izzetli sultanýn binler sözleri ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çýkarmak hiçbir cihette kabil midir ve hakikatsýz olmak mümkün müdür? Acaba onüç asýrda fâsýlasýz olarak hadsiz ruhlara, akýllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dairesinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu manevî Sultan-ý Zîþan'ýn birtek iþareti böyle bir hakikatý isbat etmeye kâfi iken, binler tasrihat ile bu hakikat-ý haþriyeyi gösterip isbat ettikten sonra, o hakikatý tanýmayan bir echel ahmak için Cehennem âzabý lâzým gelmez mi ve ayn-ý adalet olmaz mý? Hem birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semavî suhuflar ve mukaddes kitablar dahi, bütün istikbale ve umum zamanlara hükümran olan Kur'anýn tafsilatla, izahatla tekrar ile beyan ve isbat ettiði hakikat-ý haþriyeyi, asýrlarýna ve zamanlarýna göre o hakikatý kat'î kabul ile beraber, tafsilatsýz ve perdeli ve muhtasar bir surette beyan, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbatlarý; Kur'anýn davasýný binler imza ile tasdik ederler.</p><p> </p><p>
   Bu bahsin münasebetiyle Risâle-i Münacat'ýn âhirinde, "îman-ün bilyevm-il âhir" rüknüne sair rükünlerin hususan "rusül" ve "kütüb"ün þehadeti, münacat suretinde zikredilen pek</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 183)</p><p> </p><p>
kuvvetli ve hülâsalý ve bütün evhamlarý izale eden bir hüccet-i haþriye aynen buraya giriyor. Þöyle ki: Münacat'ta demiþ:</p><p> </p><p>
   Ey Rabb-i Rahîm'im! Resûl-i Ekrem'inin talimiyle ve Kur'an-ý Hakîm'in dersiyle anladým ki: Baþta Kur'an ve Resûl-i Ekrem'in olarak bütün mukaddes kitablar ve peygamberler, bu dünyada ve her tarafta nümuneleri görülen celalli ve cemalli isimlerinin tecellileri daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceðine ve bu fâni âlemde rahîmane cilveleri, nümuneleri müþahede edilen ihsanatýnýn daha þaþaalý bir tarzda dâr-ý saadette istimrarýna ve bekasýna ve bu kýsa hayat-ý dünyeviyede onlarý zevk ile gören ve muhabbet ile refakat eden müþtaklarýn, ebedde dahi refakatlarýna ve beraber bulunmalarýna icma' ve ittifak ile þehadet ve delalet ve iþaret ederler. Hem yüzer mu'cizat-ý bâhirelerine ve âyât-ý katýalarýna istinaden, baþta Resûl-i Ekrem ve Kur'an-ý Hakîm'in olarak bütün nuranî ruhlarýn sahibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutublarý olan veliler ve bütün keskin ve nurlu akýllarýn mâdenleri olan sýddýkînler, bütün suhuf-u semaviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiðin binler va'dlerine ve tehdidlerine istinaden, hem senin kudret ve rahmet ve inayet ve hikmet ve celal ve cemal gibi âhireti iktiza eden kudsî sýfatlarýna ve þe'nlerine ve senin izzet-i celaline ve saltanat-ý rububiyetine itimaden, hem âhiretin izlerini ve tereþþuhatýný bildiren hadsiz keþfiyatlarýna ve müþahedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan itikadlarýna ve îmanlarýna binaen saadet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalalet için Cehennem ve ehl-i hidayet için Cennet bulunduðunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli îman edip þehadet ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ý Rahîm! Ey Sadýk-ul Va'd-il Kerim! Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ý Zülcelal!.. Bu kadar sadýk dostlarýný ve  bu kadar va'dlerini ve bu kadar sýfât ve þuunatýný yalancý çýkarmak, tekzib etmek ve saltanat-ý rububiyetinin kat'î mukteziyatýný tekzib edip yapmamak ve senin sevdiðin ve onlar dahi seni tasdik ve itaat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadýnýn âhirete bakan hadsiz dualarýný ve davalarýný reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzib etmekle, senin azamet ve kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyetinin haysiyetine iliþen ve þefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalaleti ve ehl-i küfrü haþrin inkârýnda, onlarý tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin. Böyle nihayetsiz bir zulümden ve nihayetsiz bir çirkinlikten, senin o nihayetsiz adaletini</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 184)</p><p> </p><p>
 ve nihayetsiz cemalini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdis ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle îman ederiz ki: O yüzbinler sadýk elçilerin ve o hadsiz doðru dellâl-ý saltanatýn olan enbiya, asfiya ve  evliyalar‏ýýýýn , hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekadaki ihsanatýnýn definelerine ve dâr-ý saadette tamamýyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine þehadetleri hak ve hakikattýr ve iþaretleri doðru ve mutabýktýr ve beþaretleri sâdýk ve vâki'dir. Ve onlar bütün hakikatlarýn mercii ve güneþi ve hâmisi olan "Hak" isminin en büyük bir þuaý; bu hakikat-ý ekber-i haþriye olduðunu îman ederek, senin emrin ile senin ibadýna hak dairesinde ders veriyorlar ve ayn-ý hakikat olarak talim ediyorlar. Ya Rab! Bunlarýn ders ve talimlerinin hakký ve hürmeti için, bize ve Risâle-i Nur talebelerine îman-ý ekmel ve hüsn-ü hâtime ver ve bizleri onlarýn þefaatlerine mazhar eyle, âmîn!..</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki Kur'anýn belki bütün semavî kitablarýn hakkaniyetini isbat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullah'ýn belki bütün enbiyanýn nübüvvetlerini isbat eden umum mu'cizeler ve bürhanlar, dolayýsýyla en büyük müddealarý olan âhiretin tahakkukuna delalet ederler. Aynen öyle de, Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine þehadet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayýsýyla rububiyetin ve uluhiyetin en büyük medarý ve mazharý olan dâr-ý saadetin ve âlem-i bekanýn vücuduna, açýlmasýna þehadet ederler. Çünki gelecek makamatta beyan ve isbat edileceði gibi, Zât-ý Vâcib-ül Vücud'un hem mevcudiyeti, hem umum sýfatlarý, hem ekser isimleri, hem rububiyet, uluhiyet, rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi vasýflarý, þe'nleri lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücub derecesinde bâki bir âlemi istilzam ve zaruret derecesinde mükâfat ve mücazat için haþri ve neþri isterler.</p><p> </p><p>
   Evet madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ý uluhiyetinin sermedî bir medarý olan âhiret vardýr. Ve madem bu kâinatta ve zîhayatta gayet haþmetli ve hikmetli ve þefkatli bir rububiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rububiyetin haþmetini sukuttan ve hikmetini abesiyetten ve þefkatini gadirden kurtaran, ebedî bir dâr-ý saadet bulunacak ve girilecek.</p><p> </p><p>
   Hem madem göz ile görünen bu hadsiz in'amlar, ihsanlar, lütuflar, keremler, inayetler, rahmetler; perde-i gayb arkasýnda bir Zât-ý Rahman-ý Rahîm'in bulunduðunu sönmemiþ akýllara, ölmemiþ kalblere gösterir. Elbette in'amý istihzadan ve ihsaný aldatmaktan ve inayeti adavetten ve rahmeti azabdan ve lütuf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsaný ihsan eden ve nimeti nimet eden, bir âlem-i bâkide bir hayat-ý bâkiye var ve olacaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 185)</p><p> </p><p>
   Hem madem bahar faslýnda zeminin dar sahifesinde hatasýz yüzbin kitabý birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret gözümüz önünde yorulmadan iþliyor. Ve o kalem sahibi yüzbin defa ahd ve va'detmiþ ki: "Bu dar yerde ve karýþýk ve birbiri içinde yazýlan bahar kitabýndan daha kolay olarak geniþ bir yerde güzel ve lâyemut bir kitabý yazacaðým ve size okutturacaðým" diye, bütün fermanlarda o kitabdan bahsediyor. Elbette ve herhalde o kitabýn aslý yazýlmýþ ve haþir ve neþir ile haþiyeleri de yazýlacak ve umumun defter-i a'malleri onda kaydedilecek. Hem madem bu Arz, kesret-i mahlukat cihetiyle ve mütemadiyen deðiþen yüzbinler çeþit çeþit enva'-ý zevil-hayat ve zevil-ervahýn meskeni, menþei, fabrikasý, meþheri, mahþeri olmasý haysiyetiyle bu kâinatýn kalbi, merkezi, hülâsasý, neticesi, sebeb-i hilkatý olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki; küçüklüðüyle beraber koca semavata karþý denk tutulmuþ. Semavî fermanlarda daima رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ deniliyor. Ve madem bu mahiyetteki Arz'ýn her tarafýna hükmeden ve ekser mahlukatýna tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcudatýný teshir edip kendi etrafýna toplattýran ve ekser masnuatýný kendi hevesatýnýn hendesesiyle ve ihtiyacatýnýn düsturlarýyla öyle güzelce tanzim ve teþhir ve tezyin ve çok antika nevilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayýp süslettirir ki, deðil yalnýz ins ve cin nazarlarýný, belki semavat ehlinin ve kâinatýn nazar-ý dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinat sahibinin nazar-ý istihsanýný celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kýymet alan ve bu haysiyetle bu kâinatýn hikmet-i hilkatý ve büyük neticesi ve kýymetli meyvesi ve Arz'ýn halifesi olduðunu fenleriyle, san'atlarýyla gösteren.. ve dünya cihetinde Sani-i Âlem'in mu'cizeli san'atlarýný gayet güzelce teþhir ve tanzim ettiði için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada býrakýlan ve azabý te'hir edilen ve bu hizmeti için imhal edilip muvaffakýyet gören nev-i benî-Âdem var. Ve madem bu mahiyetteki nev-i benî-Âdem, mizaç ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrýyla beraber hadsiz ihtiyacatý ve teellümatý olduðu halde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarýnýn fevkinde olarak koca Küre-i Arz'ý, o nev-i insana lüzumu bulunan her nevi madenlere mahzen ve her nevi taamlara anbar ve nev-i insanýn hoþuna gidecek her çeþit mallara bir dükkân suretine getiren, gayet kuvvetli ve hikmetli ve þefkatli bir mutasarrýf var ki, böyle nev-i insana bakýyor, besliyor, istediðini veriyor.</p><p> </p><p>
   Ve madem bu hakikatteki bir Rab; hem insaný sever, hem kendini</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 186)</p><p> </p><p>
 insana sevdirir; hem bâkidir, hem bâki âlemleri var, hem adaletle her iþi görür ve hikmetle herþeyi yapýyor. Hem bu kýsa hayat-ý dünyeviyede ve bu kýsacýk ömr-ü beþerde ve bu muvakkat ve fâni zeminde o Hâkim-i Ezelî'nin haþmet-i saltanatý ve sermediyet-i hâkimiyeti yerleþemiyor. Ve nev-i insanda vuku bulan ve kâinatýn intizamýna ve adalet ve müvazenelerine ve hüsn-ü cemaline münafî ve muhalif çok büyük zulümleri ve isyanlarý ve velinimetine ve onu þefkatle besleyene karþý ihanetleri, inkârlarý, küfürleri bu dünyada cezasýz kalýp, gaddar zalim, rahat ile hayatýný ve bîçare mazlum meþakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinatta eserleri görünen þu adalet-i mutlakanýn mahiyeti ise; dirilmemek suretiyle o gaddar zalimlerin ve me'yus mazlumlarýn vefat içindeki müsavatlarýna bütün bütün zýddýr, kaldýrmaz, müsaade etmez!</p><p> </p><p>
   Ve madem nasýlki kâinatýn sahibi, kâinattan zemini ve zeminden nev-i insaný intihab edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiþ. Öyle de, nev-i insandan dahi makasýd-ý rububiyetine tevafuk eden ve kendilerini îman ve teslim ile ona sevdiren hakikî insanlar olan enbiya ve evliya ve asfiyayý intihab edip kendine dost ve muhatab ederek, onlarý mu'cizeler ve tevfikler ile ikram ve düþmanlarýný semavî tokatlar ile tâzîb ediyor. Ve bu kýymetli ve  sevimli dostlarýndan dahi, onlarýn imamý ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ý intihab ederek, ehemmiyetli Küre-i Arz'ýn yarýsýný ve ehemmiyetli nev-i insanýn beþten birisini uzun asýrlarda onun nuruyla tenvir ediyor. Âdeta bu kâinat onun için yaratýlmýþ gibi; bütün gayeleri onun ile ve onun dini ile ve Kur'aný ile tezahür ediyor. Ve o pek çok kýymetdar ve milyonlar sene yaþayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyýk iken, gayet meþakkatler ve mücahedeler içinde altmýþüç sene gibi kýsacýk bir ömür verilmiþ. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkâný, hiçbir ihtimali, hiçbir kabiliyeti var mý ki; o zât, bütün emsali ve dostlarýyla beraber dirilmesin ve þimdi de ruhen diri ve hayy olmasýn? Ýdam-ý ebedî ile mahvolsunlar? Hâþâ, yüzbin defa hâþâ ve kellâ!.. Evet bütün kâinat ve hakikat-ý âlem O'ýnuný  dirilmesini dava eder ve hayatýný Sahib-i Kâinat'tan taleb ediyor.</p><p> </p><p>
   Ve madem Yedinci Þua olan "Âyet-ül Kübra"da herbiri bir dað kuvvetinde otuzüç aded icma-ý azîm isbat etmiþler ki: Bu kâinat bir elden çýkmýþ ve birtek zâtýn mülküdür ve kemalât-ý Ýlahiyenin medarý olan vahdetini ve ehadiyetini bedahetle göstermiþler ve vahdet ve ehadiyet ile bütün kâinat, o Zât-ý Vâhid'in emirber neferleri ve müsahhar memurlarý hükmüne geçiyor ve</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 187)</p><p> </p><p>
 âhiretin gelmesiyle, kemalâtý sukuttan ve adalet-i mutlakasý müstehziyane gadr-ý mutlaktan ve hikmet-i âmmesi sefahetkârane abesiyetten ve rahmet-i vasiasý lâhiyane tâzibden ve izzet-i kudreti zelilane acizden kurtulurlar, takaddüs ederler. Elbette ve elbette ve herhalde îman-ý billahýn yüzer nüktesinden bu altý mademlerdeki hakikatlarýn muktezasýyla; kýyamet kopacak, haþir ve  neþir olacak, dâr-ý mücazat ve mükâfat açýlacak. Tâ ki Arz'ýn mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanýn ehemmiyeti ve kýymeti tahakkuk edebilsin ve Arz ve insanýn Hâlýký ve Rabbi olan Mutasarrýf-ý Hakîm'in mezkûr adaleti, hikmeti, rahmeti, saltanatý takarrur edebilsin ve o Bâki Rabb'in mezkûr hakikî dostlarý ve müþtaklarý idam-ý ebedîden kurtulsun ve o dostlarýn en büyüðü ve en kýymetdarý, bütün kâinatý memnun ve minnetdar eden kudsî hizmetlerinin mükâfatýný görsün ve Sultan-ý Sermedî'nin kemalâtý naks ve kusurdan ve kudreti acizden ve hikmeti sefahetten ve adaleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberri etsin.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Madem Allah var, elbette âhiret vardýr.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki mezkûr üç erkân-ý îmaniye onlarý isbat eden bütün delilleriyle haþre þehadet ve delalet ederler. Öyle de وَ بِمَلئِكَتِهِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّهِ تَعَالَى olan iki rükn-ü îmanî dahi, haþri istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i bekaya þehadet ve delalet ederler. Þöyle ki: Melaikenin vücudunu ve vazife-i ubudiyetlerini isbat eden bütün deliller ve hadsiz müþahedeler, mükâlemeler, dolayýsýyla âlem-i ervahýn ve âlem-i gaybýn ve âlem-i bekanýn ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile þenlendirilecek olan dâr-ý saadetin ve Cennet ve Cehennem'in vücudlarýna delalet ederler. Çünki melekler bu âlemleri izn-i Ýlahî ile görebilirler ve girerler ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlar ile görüþen umum melaike-i mukarrebîn mezkûr âlemlerin vücudlarýný ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediðimiz Amerika kýt'asýnýn vücudunu, ondan gelenlerin ihbarýyla bedihî bildiðimiz gibi; yüz tevatür kuvvetinde bulunan melaike ihbaratýyla âlem-i bekanýn ve dâr-ý âhiretin ve Cennet ve Cehennem'in vücudlarýna o kat'iyette îman etmek gerektir ve öyle de îman ederiz.</p><p> </p><p>
   Hem Yirmialtýncý Söz olan Risâle-i Kader'de "Ýman-ý  Bilkader" rüknünü isbat eden bütün deliller; dolayýsýyla haþre ve neþr-i suhufa ve mizan-ý ekberdeki müvazene-i a'male delalet ederler. Çünki herþeyin mukadderatýný gözümüz önünde nizam ve mizan levhalarýnda kaydetmek ve her zîhayatýn sergüzeþt-i hayatiyelerini</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 188)</p><p> </p><p>
 kuvve-i hâfýzalarýnda ve çekirdeklerinde ve sair elvah-ý misaliyede yazmak ve her zîruhun hususan insanlarýn defter-i a'mallerini elvah-ý mahfuzada tesbit etmek ve geçirmek; elbette öyle muhit bir kader ve hakîmane bir takdir ve müdakkikane bir kayýd ve hafîzane bir kitabet; ancak mahkeme-i kübrada umumî bir muhakeme neticesinde daimî bir mükâfat ve mücazat için olabilir. Yoksa o ihatalý ve inceden ince olan kayýd ve muhafaza; bütün bütün manasýz, faidesiz kalýr, hikmete ve hakikate münafî olur. Hem haþir gelmezse; kader kalemiyle yazýlan bu kitab-ý kâinatýn bütün muhakkak manalarý bozulur ki, hiçbir cihet-i imkâný olamaz ve o ihtimal, bu kâinatýn vücudunu inkâr gibi bir muhal, belki bir hezeyan olur.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Ýmanýn beþ rüknü bütün delilleriyle, haþir ve   neþrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ý âhiretin vücuduna ve açýlmasýna delalet edip isterler ve þehadet edip taleb ederler. Ýþte hakikat-ý haþriyenin azametine tam muvafýk böyle azametli ve sarsýlmaz direkleri ve bürhanlarý bulunduðu içindir ki: Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn hemen hemen üçten birisi haþir ve âhireti teþkil ediyor ve onu bütün hakaikýna temel taþý ve üss-ül esas yapýyor ve herþeyi onun üstüne bina ediyor.</p><p> </p><p>
(Mukaddeme nihayet buldu.)</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6407</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:26:57 +0000</pubDate></item><item><title>8. &#xDE;u&#xE2; </title><link>https://forum.misawa.de/topic/6408-8-%C3%BEu%C3%A2/</link><description><![CDATA[<p>Sekizinci Þuâ</p><p> </p><p>
Üçüncü Bir Keramet-i Aleviye</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Bir Ýfade-i Meram</p><p> </p><p>
[Malûm olsun ki; ben Risâle-i Nur'un kýymetini ve ehemmiyetini beyan etmekle Kur'an'ýn hakikatlarýný ve îmanýn rükünlerini ilân etmek ve za'f-ý îmana düþenleri onlara davet etmek ve onlarýn kuvvetlerini ve hakkaniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa, hâþâ kendimi ve hiçbir cihetle beðenmediðim nefs-i emmaremi beðendirmek ve medhetmek deðildir. Hem Risâle-i Nur zâhiren benim eserim olmak haysiyetiyle sena etmiyorum. Belki yalnýz Kur'anýn bir tefsiri ve Kur'andan mülhem bir tercüman-ý hakikîsi ve îmanýn hüccetleri ve dellâlý olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyan ediyorum. Hattâ bir kýsým risaleleri ihtiyarým haricinde yazdýðým gibi, Risâle-i Nur'un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsýz hükmündeyim. Ýmam-ý Ali'nin (Radýyallahü Anh) Âyet-ül Kübrâ namýný verdiði Yedinci Þua risalesini yazmakta çok zahmet çektiðime bir mükâfat-ý âcile ve bir alâmet-i makbuliyet ve bir medar-ý teþvik olarak bu keramet-i Celcelutiye, inayet-i Ýlahiye tarafýndan verildiðine þüphem kalmamýþ. Tahdis-i nimet kabilinden bunu Sekizinci Þua olarak yazdým. Yoksa haþre dair mühim bir âyetin mu'cizeli olan bürhanlarýný yazacaktým.]</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 603)</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
   [Ýmam-ý Ali'nin (Radýyallahü Anh) Risâle-i Nur'a dair üçüncü bir kerametidir.]</p><p> </p><p>
   Evet Onsekizinci ve Yirmisekizinci Lem'alarda izah ve isbat edilen iki zâhir kerametini teyid ve takviye ederek Kaside-i Celcelutiye'sinde Siracünnur'dan sarahat derecesinde haber verdiði gibi, yine o kasidede Siracünnur'un en namdar risalelerine parmak basýyor, âdeta alkýþlýyor; ve sekiz aded remz ile meþhur bir kýsým risalelerini gösteriyor.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Risâle-i Nur'a tasrih eden تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً fýkrasýndan sonra Süryanî lisanýyla esma-i hüsnâdan istimdad ve suver-i Kur'aniye ile bir münâcât yapýyor. Tam otuzüç sûrelerle öyle garib ve manidar bir tarzda zikrediyor ki; bir kýsým sýrlarý ve gaybî haberleri dahi bildirmek istediði anlaþýlýyor. Ben sýkýntýlý bir zamanda Ýmam-ý Ali'nin (Radýyallahü Anh) Âyet-ül Kübra namýný verdiði Yedinci Þua'ý bitirdiðim ayný vakitte -itikadýmca bana acele bir mükâfat ve bir ücret olarak- geceleyin Celcelutiye'yi okudum. Birden bir ihtar-ý gaybî gibi kalbime denildi: Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh, Risâle-i Nur ile çok meþguldür. Mecmuundan haber verdiði gibi kýymetdar risalelerine de iþaret derecesinde remzedip îma ediyor. Eðer sarih bir surette gaybdan haber vermek çok zararlarý bulunduðundan, hikmete münafî olduðu cihetle hikmet-i Ýlahiye tarafýndan yasak olmasa idi tasrih edecekti. Meselâ; sûreleri ta'dad ederken, yirmibeþinciye geldiði vakit diyor ki:</p><p> </p><p>
بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ</p><p> </p><p>
وَبِسُورَةِ التَّهْمِيزِ وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ</p><p> </p><p>
وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا وَالنَّجْمِ اِذَا هَوَى</p><p> </p><p>
وَبِاِقْتَرَبَتْ لِىَ اْلاُمُورُ تَقَرَّبَتْ</p><p> </p><p>
وَبِسُوَرِ الْقُرْآنِ حِزْبًا وَ آيَةً</p><p> </p><p>
عَدَدَ مَا قَرَاَ الْقَارِى وَمَا قَدْ تَنَزَّلَتْ</p><p> </p><p>
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلاَىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى</p><p> </p><p>
عَلَى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 604)</p><p> </p><p>
   Ýþte bu fýkralarda Eskiþehir Aðýr Ceza Mahkemesini hayrette býrakan ve üstünde göz ile görünen bir kerametiyle ve kýyamet ve haþri isbat eden hârika hüccetleriyle iþtihar eden Yirmidokuzuncu Söz'e Hazret-i Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh, zikr ü ta'dad ettiði sûrelerin yirmidokuzuncu mertebesinde وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ ile ona iþaret eder. Çünki kýyamet kopmasýndan gayet dehþetli haber veren  اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ sûresine tam mutabýk bir surette o Yirmidokuzuncu Söz, kýyametin ve harab-ý âlemin ve mevt-i dünyanýn ve hayat-ý âhiretin ve ihya-yý emvatýn kat'î hüccetlerini beyan ederken, bu sûrenin dehþetli tasvirini zikretmesi; hem manada, hem yirmidokuzuncu mertebede tetabuklarý o iþareti isbat eder.</p><p> </p><p>
   Hem tahavvülât-ý zerratta boðulan maddiyyunlarý susturan ve zerratýn tahavvülâtý ve harekâtýný, vazife ve intizamlarýný emsalsiz bir tarzda isbat eden Otuzuncu Söz namýndaki Zerrat Risalesi'ne Hazret-i Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh, otuzuncu mertebede وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا kasemiyle ona iþaret eder. Evet bu iþarette lafzan ve sureten Sûre-i وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا ve Risâle-i Zerrat, birbirine müþabehet ile beraber mana cihetiyle dahi münasebet var. اünki Sûre-i وَالذَّارِيَات ýn baþýnda tesadüfî ve intizamsýz zannedilen temevvücat-ý havaiye, gayet hikmetli ve vazifedar olarak rubûbiyetin tekvinî emirlerini etrafa yetiþtirir diye ifade ettiði gibi, Risâle-i Zerrat dahi maddiyyunlar tarafýndan tesadüfî ve intizamsýz telakki edilen harekât-ý zerrat dahi, gayet hikmetli ve o zerreler muntazam vazifelerle vazifedar olduklarýný gayet kuvvetli ve kat'î bürhanlar ile isbat ediyor.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 605)</p><p> </p><p>
   Hem Mi'rac-ý Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm'ý delail-i akliye ile gayet makul ve kat'î bir surette isbat eden ve Otuzbirinci Söz namýnda ve mertebesinde bulunan Risâle-i Mi'rac'a, Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) otuzbirinci mertebede Mi'rac-ý Ahmedî (A.S.M.) ve Kab-ý Kavseyn'deki müþahede ve mükâlemeyi sarih bir surette baþlayan Sûre-i وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى nýn baþýnda bulunan وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى cümlesi ile sarahata yakýn bir tarzda o risaleye iþaret eder ve Sûre-i وَ الطّوُرِ yi býrakarak وَالذَّارِيَات den sonra وَ النَّجْمِ Sûresini zikretmesi bu iþareti kuvvetlendirir.</p><p> </p><p>
   Hem Þakk-ý Kamer mu'cizesini münkirlere karþý kuvvetli deliller ile isbat eden Mi'rac Risalesi'nin zeyli bulunan Þakk-ý Kamer Risalesi namýnda otuzbirinci mertebenin âhirinde o risaleye, Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) þakk-ý Kamer'i nass-ý sarih ile zikreden Sûre-i اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ den iktibas ederek otuzbirinci mertebenin akabinde zikredilen وَبِاِقْتَرَبَتْ لِىَ اْلاُمُورُ تَقَرَّبَتْ fýkrasýyla sarahata yakýn iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Malûmdur ki; Risâle-i Nur baþta otuzüç aded Sözler'dir ve Sözler namýyla yâd edilir. Fakat Otuzüçüncü Söz müstakil deðil, belki otuzüç aded Mektûbat'tan ibarettir ve Mektûbat namýyla zikredilir. Sonra Otuzbirinci Mektub dahi müstakil deðil, belki otuzbir aded Lem'alardan mürekkebdir ve Lem'alar adý ile müþtehirdir. Sonra Otuzbirinci Lem'a dahi müstakil olmamýþ, o da inþâallah otuzbir aded Þualardan mürekkeb olacak. El-Âyet-ül Kübra yedinci ve bu risale Sekizinci Þualarýdýr. Demek Sözler'in hâtimesi Otuzikinci Söz'dür. Hem Risâle-i Nur'un yýldýzlarý içinde bir güneþ hükmünde þakirdlerince telakki edilen Otuzikinci Söz namýndaki üç mevkýflý risâle-i hârika ve câmia ve Sözler'in bir cihette hâtimesi ve cem'iyetli neticesi olan o risaleye Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 606)</p><p> </p><p>
 onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur'anýn çok sûreleriyle birden otuzikinci mertebede وَبِسُوَرِ الْقُرْآنِ حِزْبًا وَ آيَةً kasemiyle otuzikinci mertebede bulunan o câmi' risaleye iþaret eder. Risâle-i Nur'un Otuzüçüncü Söz'ü ise, bundan evvel beyan ettiðimiz gibi otuzüç aded mektublardan ibaret ve Mektûbat namýnda otuzüç kitab ve yüzden ziyade risalelerdir.</p><p> </p><p>
   Ýþte Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) otuzüçüncü mertebede ve kaseminde Otuzüçüncü Söz'ün eczalarý olan o yüzon kitab ve mektûbata birden iþaret etmek için yüzon semavî suhuf namýnda yüzon muhtasar kitablar ve o büyük mukaddes kitablardan istimdad manasýnda olan þu:</p><p> </p><p>
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلاَىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى</p><p> </p><p>
عَلَى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ</p><p> </p><p>
kelâmýyla iþaret eder. Malûmdur ki; ilm-i belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli manalara delalet etmek için karine tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mana ve gizli ve iþarî olan bir mefhum, karinenin kuvvetine göre sarih ve zâhir manasý gibi kabul edilir. Ýþte bu kaideye binaen, bu iþarî manalarýn herbirisine müteaddid karineler, emareler bulunduðu gibi sair arkadaþlarý da ona karineler olur. Risâle-i Nur'un mecmuundan haber veren sarih fýkralar dahi herbirisine kuvvetli bir karinedir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Remz: Kur'anýn El-Âyet-ül Kübra'sý olan  تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ nin hakikat-ý kübrasýný ve tefsir-i ekberini gösteren ve ramazan-ý þerifin ilhamî bir hediyesi bulunan Yedinci Þuâ risalesine Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) Mektûbat'a iþaretten sonra Lem'alar'a iþaret içinde Þuâlar'a bakarak وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 607)</p><p> </p><p>
   (Haþiye) deyip ilm-i belâgatça "müstetbeat-üt terakib" ve "maariz-ül kelâm" denilen mana-yý zâhirînin tebaiyetiyle ve perdesinin arkasýyla müteaddid karinelerin kuvvetine göre iþaret eder. Ve o acib ve yüksek ve tevhidin hüccet-ül kübrasý ve El-Âyet-ül Kübra'nýn bir alâmet-i kübrasý ve</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Ýmam-ý Ali bu fýkra ile iþaret eder ki, Âyet-ül Kübrâ risalesi yüzünden þakirdleri bir musibete düþecekler ve onun kerameti ve bereketiyle emniyete ve selâmete çýkacaklar. Evet bu keramet-i Aleviye tam tamýna çýktý ki, o risale için hapse düþüp ve onun kuvvetli hakikatlarý ile kurtuldular.</p><p> </p><p>
bir tefsir-i âzamý olan risaleye "Âyet-ül Kübrâ" namý veriyor. Ve o namla hem menbaý olan Âyet-ül Kübra'nýn azametini, hem bu Yedinci Þuâ olan vahdaniyetin ve tevhidin bürhan-ý âzamýnýn fevkalâde kuvvetini ilân eder, haber verir. Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) bu büyük iltifatýna, bu risalenin liyakatýna her kimin bir þüphesi varsa gelsin bir defa o risaleyi okusun. Eðer evet lâyýktýr demezse, bana tuh desin. Evet Kur'anýn aleyhinde bin seneden beri müntakîmane hazýrlanan dinsizlerin itirazlarýný ve kâfir feylesoflarýn teraküm edip þimdi yol bularak intiþar eden þüphelerini ve Kur'anýn dehþetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudilerin ve maðrur bir kýsým Hristiyanlarýn hücumlarýný def'edip mukabele eden ve her asýrda Kur'anýn pek çok kahramanlarý ve manevî kal'alarý vardý. Þimdi ihtiyaç bir-ikiden, yüze çýkmýþ. Ve müdafiler yüzden, iki-üçe inmiþ. Hem hakaik-i îmaniyeyi, ilm-i Kelâm'dan ve medreseden öðrenmek çok zamana muhtaç bulunduðundan bu zamanda o kapý dahi kapandý. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatlarý talim eden Risâle-i Nur, elbette Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh'ýn bu iltifatýna lâyýktýr.</p><p> </p><p>
    Hem Ýmam-ý Ali (R.A.) onuncu mertebe-i ta'dadýnda onuncu sûre olarak ve kýyamet ve leyle-i berata bakan وَبِسُورَةِ الدُّخَانِ فِيهَا سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ deyip mana-yý iþarîsiyle Onuncu Söz namýnda ve mertebesinde olan Haþir Risalesi'ne iþaretle beraber o risalenin fevkalâde ehemmiyetini ve gayet muhkem olduðunu ve o zamanýn dumanlý karanlýklarýný izale eden bir leyle-i beratýn bir kandili hükmünde bulunmasýna ve haþir ve kýyametin bir alâmeti olan duhan, hem leyle-i beratýn senevî olarak hikmetli tefrik ve taksim-i umûr noktalarýyla ve baþka karineler ile îmaen ve remzen haber veriyor. Evet Onuncu Söz, çok ehemmiyetli bir belayý def'etti. Hürriyet-i efkâr serbestiyeti ve harb-i umumî sarsýntýsý vaktinde haþri inkâr eden münafýklar, fýrsat bulup çok yerlerde zehirli fikirlerini izhara baþladýklarý bir zamanda, Onuncu Söz çýktý ve tab'edildi. Bin nüshasý etrafa yayýldý. Onu gören herkes kemal-i iþtiyak ve merakla okudu. Zýndýklarýn kâfirane fi-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 608)</p><p> </p><p>
kirlerini tam kýrdý ve onlarý susturdu. Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh'ýn bu takdirine liyakatýný isbat etti. Kimin þübhesi varsa gelsin onu dikkatle okusun, haþrin ne kadar kuvvetli bir bürhaný olduðunu görsün.</p><p> </p><p>
   Hem Hazret-i Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh ondokuzuncu sûre olarak Sûret-ün Nur'u</p><p> </p><p>
بِسِرِّ حَوَامِيمِ الْكِتَابِ جَمِيعِهَا</p><p> </p><p>
عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ</p><p> </p><p>
fýkrasýyla zikrederek pek muhtasar olan Ondokuzuncu Söz'e ve pek mükemmel bulunan Ondokuzuncu Mektub'a iþaret için nur lafzýný tekrar etmekle mektublarýn mertebesi, yani Ondördüncü Mektub noksan kalmasýna îmaen Sûre-i Nur'u onbeþincide yine zikretmesiyle gayet latif ve müdakkikane haber veriyor. Ve o iki risaleleri Risâle-i Nur'un büyük nurlarý olduklarýný bildiriyor. Evet risalet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a dair olan Ondokuzuncu Söz, hem üç cihetle kerametli ve hârika olan Ondokuzuncu Mektub elhak Risâle-i Nur'un en parlak birer nurudurlar. Ve Aiþe-i Sýddýka Radýyallahü Anha'nýn beraeti münasebetiyle, âyet-i Nur'un مَثَلُ نُورِهِ kelimesindeki zamir, üç vecihten birisi ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a raci' olmak haysiyetiyle Sûre-i Nur Zât-ý Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile ziyade alâkadar bulunduðundan, o sure ile risalet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ý isbat eden o iki risaleye iki nur lafzýyla, belki üç nur kelimeleriyle yine aynen risalet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ý isbat eden Mi'rac Risalesi'ne dahi iþaret etmiþ. Ben itiraf ediyorum ki: Ondördüncü Mektub noksan kaldýðýný unutmuþtum. Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) ayný sûreyi iki defa tekrar etmesiyle tahattur ettim ve iþaratýndaki dikkatine hayran oldum. Fakat o tekrar, yalnýz Ondokuzuncu Söz ve Mektub için sayýlýr; ondan sonrakilere nisbeten sayýlmaz.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Remz: Yirmisekizinci Lem'ada izah ve isbat edilen</p><p> </p><p>
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً { تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ</p><p> </p><p>
بِنُورِ جَلاَلٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ { بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 609)</p><p> </p><p>
fýkralarýyla Risâle-i Nur'un üç ehemmiyetli vaziyetini haber veriyor. Bu fýkralarýn sarahata yakýn bir surette hem cifir, hem mana cihetiyle Risâle-i Nur'a iþaretini Onsekizinci Lem'ada izahýna binaen, burada ise, orada zikredilmeyen ve Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh'ýn nazar-ý dikkatini celbeden yalnýz üç sýrrý beyan edilecek.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Ýslâmlar içinde, dellâllar elinde teþhir suretinde gezdirmeye lâyýk olan Risâle-i Nur, maatteessüf gayet gizli perde altýnda intiþar ve istitara mecbur olmasýna iþareten Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh, iki defa سِرًّا بَيَانَةً ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ kelimeleriyle سِرًّا yani yalnýz gizli intiþar edebilir. Müteaccibane haber veriyor.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Risâle-i Nur, Ýsm-i Âzam cilvesiyle ve Ýsm-i Rahîm ve Hakîm'in tecellisiyle zuhur ettiðinden imtiyazlý hassasý "Allahü Ekber"den iktibasen celal ve kibriya, "Bismillahirrahmanirrahîm"den istifazaten merhamet ve þefkat, وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ den istifadeten hikmet ve intizamýn esaslarý üzerine gidiyor. Onun ruhu ve hayatý onlardýr. Sair meþreblerdeki aþk yerinde, Risâle-i Nur'un meþrebinde müþtakane þefkattir ve re'fetkârane muhabbettir. Nasýlki Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) sarih bir surette Siracünnur'un tarih-i te'lifini ve tekemmül zamanýný ve meþhur ismini تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fýkrasýyla haber vermiþ. Öyle de بِنُورِ جَلاَلٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ ilâ âhir.. fýkrasýyla da Siracünnur'un esaslarýndan haber veriyor. Çünki جَلاَلٍ بَازِخٍ izzet, azamet ve celal ve kibriyadýr. شَرَنْطَخٍ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 610)</p><p> </p><p>
Süryanîce Rauf ve بَرْكُوتٍ Rahîm'dir. Demek Hazret-i Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh Siracünnur'u tarif ediyor. Hayatýný ve nurunu, kibriya ve azamet ve re'fet ve rahîmiyetten alýyor diye mümtaz hâsiyetini beyan eder.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Hazret-i Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh, bu fýkrada بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ cümlesiyle diyor ki: Bin üçyüz ellidörtte (1354) Siracünnur -yani, Risâle-i Nur'un nuru- ile dalaletin tecavüz eden nârý inþâallah sönecek. Yani, fitne-i diniye ateþini ya tahribattan vazgeçirecek veya ileri tecavüzatýný kýracak. Eðer Hicrî tarihi olsa, bundan iki sene evvel, dini dünyadan tefrik fýrsatýndan istifade ile, dinin ve Kur'anýn zararýna olarak ilerleyen dehþetli tasavvuratýn tecavüzatý tevakkuf etmesi, elbette karþýlarýnda kuvvetli bir seddin bulunmasýndandýr. O sed ise, bu zamanda çok intiþar eden Risâle-i Nur'un keskin hüccetleri ve kuvvetli bürhanlarý olduðu, çok emareler ile hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimaldeki iþaret-i Aleviye dahi onu teyid ediyor. (Haþiye) Evet cifirce بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ :</p><p> </p><p>
   خ altýyüz, ت dörtyüz, ر ikiyüz, þeddeli ن yüz, م kýrk, د ve üç elif yedi, بِهِ deki ب iki, ه- beþ, yekûnu bin üçyüz ellidört (1354) eder.</p><p> </p><p>
   Lillahilhamd Siracünnur'un El-Âyet-ül Kübrâ'sý gibi çok risaleleri var. Herbiri kuvvetli birer lâmba hükmünde sýrat-ý müstakimi gösterip Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh'ýn haberini tasdik ediyorlar.</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Hem de "Ýnna A'tayna"nýn sýrrý kýsmen tahakkuk etmiþ. Çünki Süfyaniyetin dört rüknünden en kuvvetlisi ve dehþetlisi bütün bütün çekildi. Kabir altýnda azab çekiyor. Ve en büyüðü dahi alâkasý bilfiil çekilmiþ. Mason komitesinin mahkûmu ve âleti olup azabýyla meþguldür. Yalnýz onun gölgesi hükmediyor. Ýleri tecavüz etmemekle beraber kýsmen geriliyor. Bâki kalan iki þahýs ise, ellerinden gelse tamire çalýþacaklar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 611)</p><p> </p><p>
   Bu üçüncü sýrrýn münasebetiyle aynen بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ gibi bin üçyüz ellidört (1354) tarihine makam-ý cifrîsiyle bakan ve Said'in (R.A.) iki maruf lâkabýna remzen ve ismen îma eden ve "Kendini muhafaza et" emrini veren ve o tarihte herkesten ziyade müteaddid tehlikelere maruz bulunacaðýný telvih eden "Ercuze"nin âhirlerindeki</p><p> </p><p>
فَاسْئَلْ لِمَوْلاَكَ الْعَظِيمِ الشَّانِ</p><p> </p><p>
يَا مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ</p><p> </p><p>
بِاَنْ يَقِيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِوَ شَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَ مِحْنَةٍ</p><p> </p><p>
fýkrasýyla diyor: "Ya Said-el Kürdî! Bin üçyüz ellidört (1354) tarihine yetiþirsen Mevlâ-yý Azîminden, o zamanýn ve o asrýn fitne ve þerlerinden muhafazaný iste ve yalvar." Evet Onsekizinci Lem'ada Birinci Keramet-i Aleviye'nin izahýnda, Kaside-i Ercuziye'nin Risâle-i Nur ve müellifine dair iþarat-ý gaybiyesi beyan edilmiþ. Ýsm-i azam ve sekine tabir ettiði esma-i sitte-i meþhuruyla daima meþgul olan bir þakirdiyle konuþtuðu ve teselli verdiði ve çok emareler ve karinelerle o þakird, Said olduðu isbat edilmiþ. Ve orada o þakirdine demiþ: اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا بِتَّ بِهَا اْلاَمِيرُ وَالْفَقِيرَا Yani, ecnebi huruflarý bin üçyüz kýrksekizde (1348) tamim edilecek, çoluk-çocuk, emirler ve fakirler icbar suretinde gece dersleriyle öðrenmeye çalýþacaklar.</p><p> </p><p>
   Evet سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا cümlesi tam tamýna; iki ت sekizyüz, iki س yüz yirmi, iki ر dörtyüz, iki ط onsekiz, bir ى on, mecmuu bin üçyüz kýrksekizdir. Ayný tarihte Latinî huruflarýna gece dersleriyle cebren çalýþtýrýldý. Sonra Ýmam-ý Ali (R.A.) Sekine ile meþgul olan Said'e bakar, konuþur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 612)</p><p> </p><p>
 Akabinde يَا مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ der. Ýki-üç yerde kuvvetli iþaret ile Said ismini verdiði þakirdine hitaben "Kendini Sekine ile dua edip muhafazaya çalýþ." Ya-i nidaîden sonra müteaddid karineler ve emareler ile Said var. Demek يَا سَعِيدُ مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ olur. Bu fýkra nasýlki مُدْرِكًا kelimesiyle "El-Kürdî" lâkabýna hem lafzan hem cifren bakar. Çünki mimsiz دَرْكًا Kürd kalbidir. (1) Mim ise, "lâm" ve "ye"ye tam muvafýktýr. Öyle de; diðer bir ismi olan Bediüzzaman lâkabýna dahi "ez-zaman"</p><p> </p><p>
   (1) Yani; tersinden okunuþudur. kelimesiyle îma etmekle beraber bin üçyüz ellidört (1354) veya bin üçyüz ellibeþ (1355) makam-ý cifrîsiyle Said'in hakikat-ý halini ve hilaf-ý âdet vaziyetini ve hýfz u vikaye için kesretli duasýný ve halvet ve inzivasýný tamamýyla tabir ve ifade ettiðinden sarahata yakýn bir surette parmaðýný onun baþýna o kasidede teselli için basýyor. Burada da بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ sýrrýna mazhar olan Risâle-i Nur'u alkýþlýyor.</p><p> </p><p>
   Malûm olsun ki; Celcelutiye'nin esasý ve ruhu olan اَلْقَسَمُ الْجَامِعُ وَالدَّعْوَةُ  الشَّرِيفَةُ وَاْلاِسْمُ اْلاَعْظَمُ ف Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh'ýn en mühim ve en müdakkik Üveysî bir þakirdi ve Ýslâmiyet'in en meþhur ve parlak bir hücceti olan Hüccet-ül Ýslâm Ýmam-ý Gazalî (R.A.) diyor ki: "Onlar vahy ile Peygamber'e (A.S.M.) nâzil oduðu vakit Ýmam-ý Ali'ye (R.A.) emretti: "Yaz." O da yazdý. Sonra nazmetti." Ýmam-ý Gazalî (R.A.) diyor:</p><p> </p><p>
اِنَّ هذِهِ الدَّعْوَةَ الشَّرِيفَةَ وَ الْوِفْقَ الْعَظِيمَ وَ الْقَسَمَ الْجَامِعَ وَ اْلاِسْمَ اْلاَعْظَمَ وَ السِّرَّ الْمَكْنُونَ الْمُعَظَّمَ بِلاَ شَكٍّ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الدُّنْيَا وَ اْلآخِرَةِ</p><p> </p><p>
Ýmam-ý Gazalî, Ýmam-ý Nureddin'den ders alarak bu Celcelutiye'</p><p> </p><p>
   (1) Yani; tersinden okunuþudur.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 613)</p><p> </p><p>
nin hem Süryanî kelimelerini, hem kýymetini ve hasiyetini þerhetmiþ.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Remz: Ýmam-ý Ali (R.A.) Siracünnur'dan haber verdikten sonra yine otuzüç ve bir cihetle otuziki aded Süryanîce esmayý ta'dad ederken Risâle-i Nur'un en kuvvetli, en kýymetdar olan Mu'cizat-ý Kur'aniye Risalesi'ne ve Otuzikinci Söz'e kuvvetli iþaret ettiði gibi, sair risalelere de remzen veya îmaen veya telvihen bakar. Evet Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) Risâle-i Nur'a bakarak Süryanî isimleri dercederek diyor:</p><p> </p><p>
تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ* تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً</p><p> </p><p>
 بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ *بِنُورِ جَلاَلٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ</p><p> </p><p>
بِيَاهٍ وَيَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا  *بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَاسَمَتْ</p><p> </p><p>
بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ  *طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ</p><p> </p><p>
اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَاَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ  *بِتَمْلِيخِ آيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ</p><p> </p><p>
اَبَازِيخَ بَيْذُوخٍ وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا  *خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ</p><p> </p><p>
(Haþiye)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ * ِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائِى</p><p> </p><p>
diye dua ile hatmeder. Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) baþta sarahat ile haber verdiði Risâle-i Nur'u, Siracünnur ve Siracüssürc namýyla birinci mertebede aþikâr onu gösterip ta'dad ederken, tâ yirmibeþe geldiði vakit بِتَمْلِيخِ آيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ der. Âyât-ý</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Haþre dair meþhur Yirmidokuzuncu Söz'e, sonra Mi'rac ve zeyli Þakk-ý Kamer'e bakar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 614)</p><p> </p><p>
Kur'aniyenin i'cazlarýný beyan ve Kur'anýn kýrk vecihle mu'cize olduðunu yedi aded küllî vecihlerde isbat eden Risâle-i Nur'un en meþhur ve parlak risalesi olan Yirmibeþinci Söz namýndaki Mu'cizat-ý Kur'aniye Risalesi'ne iþaret eder. Çünki baþta Siracünnur'un birinci mertebede sayýlmasý, hem بِتَمْلِيخِ آيَاتٍ fýkrasýnda آيَاتٍ kelimesinin bulunmasý, hem yirmibeþinci mertebede zikretmesi, kuvvetli bir karinedir ki; pekçok âyetleri zikredip i'cazlarý ve sýrlarý beyan eden Yirmibeþinci Söz'e mana-yý mecazî ile bakar. Ve sûrelerin ta'dadýnda dahi yine yirmibeþinci mertebede ibareyi deðiþtirip baþtan baþlar gibi بِحَقِّ تَبَارَكَ diyerek Risâle-i Nur'un en mübarek ve bereketli olan Yirmibeþinci Söz'ün ehemmiyetini gösteriyor. Sonra yirmialtý ve yedide اَبَازِيخَ بَيْذُوخٍ وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا der. Sonra otuz ve otuzbirincide بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا deyip yine ibareyi deðiþtirip بَعْدَهَا kelimesini zikreder. Gayet zâhir ve kuvvetli bir karine ile içtihada dair Yirmiyedinci Söz'ün sahabeler hakkýndaki çok mühim ve kýymetdar zeylini ve Mi'raca dair Otuzbirinci Söz'ün Þakk-ý Kamer'e dair ve ona çok ihtiyaç bulunan ehemmiyetli zeylini بَعْدَهَا kelimesiyle gösterir gibi, kuvvetli iþaret eder. Ben itiraf ediyorum ki; ben bu zeyilleri unutmuþtum. Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) bu ihtarý ile tahattur ettim. Þakk-ý Kamer'i sâbýkan yazdým. Þimdi bu anda sahabeler hakkýndaki zeyli hatýrladým. Ýþte madem ilm-i belâgat ve fenn-i beyanda birtek karine ile mecazî bir mana murad olunabilir ve birtek münasebetle, bir mefhuma iþaret bulunsa, o mefhum bir mana-yý iþarî olarak kabul edilir. Elbette zâhir ve çok karinelerden ve emarelerden kat'-ý nazar, yalnýz bu iki yerde tam zeyillerin bulunduðu ayný makamda ve zeyl manasýnda</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 615)</p><p> </p><p>
olan بَعْدَهَا kelimesini tekrar suretinde ifadeyi deðiþtirerek söylemesi, tam bir karinedir ki; Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) mana-yý hakikîsinden baþka bir mana-yý mecazî ve iþarîyi dahi ifade etmek istiyor.</p><p> </p><p>
   Sonra yirmidokuzuncu mertebede, heybetli bir tarzda خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ der. Yirmibeþte geçen ve sýrlarý bilmek manasýnda olan تَشَمَّخَتْ kelimesini tekrar ile sâbýkan beyan ettiðimiz hârikalý Yirmidokuzuncu Söz'e kuvvetli bir karine ile iþaret eder. Sonra otuzikinci mertebede sûrelerin ta'dadýnda ehemmiyetle iþaret ettiði risâle-i câmia olan Otuzikinci Söz'e yine nazar-ý dikkati kuvvetli celbetmek için ذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ ve bir nüshada بِهِ الْكَوْنُ عُطِّرَتْ yani Ýsm-i Adl ve Ýsm-i Hakem'in tecellisiyle ve adalet ve mizanýyla ve intizam ve hikmetiyle dünya tamir edilir, tahribden kurtulur. Ýkinci nüsha ile o iki ismin rayiha-i tayyibesiyle ve çok hoþ kokularýyla, dünya güzel kokular alýr. Attar dükkâný gibi rayiha-i tayyibe verir.</p><p> </p><p>
   Ýþte Ýsm-i Adl ve Ýsm-i Hakem'in parlak bir âyineleri ve bir tefsirleri hükmünde olan Otuzikinci Söz'e parmak basýyor ve mana-yý mecazî suretinde ifade eder. ذَيْمُوخٍ kelimesinin tekrarýyla Sözler otuzüç iken bir mertebesi mektublardan ibaret olduðuna ve Otuzikinci Söz son mertebesi bulunduðuna îma eder. Ben Süryanî kelimelerinin manalarýný tamamýyla bilemediðimden ve Ýmam-ý Gazalî (R.A.) dahi tamamýyla izah etmediðinden Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) o kelimeler ile sair risalelere iþaratýný þimdilik býrakýyorum.</p><p> </p><p>
   Beþinci Remz: Madem Celcelutiye vahy ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'a nâzil olmuþ. Ve Allâm-ül Guyûb'un ilmiyle ifade-i mana eder. Hem madem Celcelutiye</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 616)</p><p> </p><p>
 اَقِدْ كَوْكَبِى ve تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fýkralarýnda mana-yý mecazî ile o kasidenin hakikatýný isbat eden Risâle-i Nur'a sarihan ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine iþareten haber vermekle beraber, فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ de dahi o kasidenin bir esasý olan َاْلاِسْمُ الْمُعَظَّمُ ile çok iþtigal ve istimdad eden Risâle-i Nur müellifine ve bunun onüç ehemmiyetli vakýat-ý hayatýna îmaen, remzen, iþareten mana-yý mecazî ile haber veriyor. Hem madem mana-yý mecazî ile ve mefhum-u iþarînin murad olmasýna bir zaîf karine ve bir gizli emare ve birtek münasebet kâfi geliyor. Hem madem Risâle-i Nur ve risalelerine ve müellifi ve ahvaline olan iþaretler birbirine karine olur. Belki mes'elenin vahdeti itibariyle umum iþaretler, karineleriyle beraber her birisine kuvvetli bir karine ve kavî bir emare hükmündedir. Elbette diyebiliriz ki; Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) nasýlki baþta</p><p> </p><p>
بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ</p><p> </p><p>
yani "Hazine-i esrar olan Bismillahirrahmanirrahîm ile baþladým. Ruhum, onun ile o hazineyi keþfetti." diyerek sair iþaratýn karinesiyle bir mana-yý iþarî ve bir medlûl-ü mecazî suretinde Risâle-i Nur'un Bismillahý hükmünde ve fatihasý ve besmelesi ve "Bismillah"taki büyük sýrrýn hakikatýný beyan eden ve kýsa ve gayet kuvvetli Birinci Söz namýnda olan Bismillah Risalesi'ne îma, belki remz, belki iþaret ediyor. Aynen öyle de; sair iþaratýn karine ve münasebetiyle ve huruf-u Kur'aniyenin esrarýndan bahseden ve Rumuzat-ý Semaniye namýnda bulunan sekiz küçük risalelerin mahiyetlerini andýrýr bir tarzda, ibareyi deðiþtirerek huruflarýn esrarýyla istimdad etmeðe baþlamasý karine-i latifesiyle muazzam dua ve münacat ve câmi' kasem-i istimdadînin âhirlerinde ve Sözler'e ve Mektublar'a iþaretten sonra بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْ fýkrasýyla Yirmidokuzuncu Mektub'un bir kýsým esrar-ý huruf-u Kur'aniyeyi beyan eden Rumuzat-ý Semaniye</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 617)</p><p> </p><p>
 namýnda  sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve feth-i Mekke ve feth-i Þam ve feth-i Kudüs ve feth-i Ýstanbul gibi çok fütuhat-ý Ýslâmiyeden gaybî haber veren Sûre-i اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّهِ وَ الْفَتْحُ nun esrarýný beyan ile, fütuhat-ý Ýslâmiyenin pehlivaný olan Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) nazar-ý dikkatini celbeden Feth ve Nasr Risalesi'ne, hem Sûre-i Feth'in en mühim ve en âhir âyetin beþ vecih ile i'cazýný beyan ve isbat ile, kahraman-ý Ýslâm Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) nazar-ý dikkatini celbeden gayet kýymetli olan Âyet-i Feth Risalesi namýndaki küçük bir risaleye îma belki iþaret eder, itikadýndayým. Böyle itikada iþtirak edilmezse de itiraz edilmemeli.</p><p> </p><p>
   Altýncý Remz: Madem Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.), üstad-ý kudsîsinden aldýðý derse binaen, Kur'ana taalluk eden gelecek hâdisattan haber veriyor. Ve "benden sorunuz" diye müteaddid ve doðru haberleri verip bir þah-ý velayet olduðunu öyle kerametlerle isbat etmiþ. Ve madem bu asýrda Avrupa dinsizleri ve ehl-i dalalet münafýklarý, dehþetli bir surette Kur'ana hücumu hengâmýnda Risâle-i Nur o seyl-i dalalete karþý mukavemet edip, Kur'anýn týlsýmlarýný keþfederek hakikatýný muhafaza ediyor. Ve madem</p><p> </p><p>
اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً مَدَى الدَّهْرِ وَاْلاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ</p><p> </p><p>
fýkrasýyla Yirmisekizinci Lem'ada isbat edildiði gibi sarahata yakýn bir surette Risâle-i Nur'a iþaret etmekle beraber Sûre-i Nur'daki âyet-ün Nur'un Risâle-i Nur'a iþaretine iþaret eder. Ve madem اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا mana ve cifirce tam tamýna Risâle-i Nur'a tevafuk ediyor. Elbette diyebiliriz ki; bu fýkranýn akabinde:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 618)</p><p> </p><p>
جَلِيلٍ جَلْجَلَيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْ *بِآجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلاَلَةٍ</p><p> </p><p>
* بِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَ سِمْرَازِ اَبْرَمٍ  وَ بَهْرَةِ تِبْرِيزٍ وَ اُمٍّ تَبَرَّكَتْ</p><p> </p><p>
fýkrasýyla Risâle-i Nur'un bidayette Oniki Söz namýnda iþtihar ve intiþar eden oniki küçük risalelerine اَقِدْ كَوْكَبِى karinesiyle, bu fýkradaki oniki Süryanî kelimeler onlara birer iþarettir. Gerçi elimde bulunan Celcelutiye nüshasý en sahih ve en mutemeddir. Ýmam-ý Gazalî (R.A.) gibi çok imamlar Celcelutiye'yi þerh etmiþler. Fakat bu Süryanî kelimelerin manasýný tam bilmediðimden ve nüshalarda ihtilaf bulunduðundan, herbirisinin vech-i iþaretini ve münasebetini þimdilik bilmediðimden býrakýyorum.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) bir defa اَقِدْ كَوْكَبِى fýkrasýyla, âhirzamanda Risâle-i Nur'u dua ile Allah'tan niyaz eder, ister ve bidayette oniki risaleden ibaret bulunduðundan yalnýz oniki risalesine iþaret ediyor. Ýkinci defada تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fýkrasýyla daha sarih bir surette Risâle-i Nur'u medh ü sena ile göstererek tekemmülüne iþareten, umum Sözler'i ve Mektublar'ý ve Lem'alar'ý remzen haber verir. Hem Oniki Söz namý ile çok intiþar eden o küçücük risaleler, bu fýkradaki kelimeler gibi birbirine ismen ve sureten benzedikleri gibi bedi' manasýnda olan Celcelutiye kelimesine mutabýk olarak herbiri gayet bedi' bir tarzda, güzel bir temsil ile, büyük ve derin bir hakikat-ý Kur'aniyeyi tefsir ve isbat eder.</p><p> </p><p>
   Eðer bir muannid tarafýndan denilse: Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) bu umum mecazî manalarý irade etmemiþ?</p><p> </p><p>
   Biz de deriz ki: Faraza Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) irade etmezse, fakat kelâm delalet eder ve karinelerin kuvvetiyle iþarî ve zýmnî delaletle manalarý içine dâhil eder. Hem madem o mecazî manalar ve iþarî mefhumlar haktýr, doðrudur ve vakýa mutabýktýr ve bu iltifata lâyýktýrlar ve karineleri kuvvetlidir; elbette Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) böyle bütün iþarî manalarý irade</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 619)</p><p> </p><p>
edecek küllî bir teveccühü faraza bulunmazsa -Celcelutiye vahiy olmak cihetiyle- hakikî sahibi Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) üstadý olan Peygamber-i Zîþan'ýn (A.S.M.) küllî teveccühü ve üstadýnýn üstad-ý Zülcelalinin ihatalý ilmi onlara bakar, irade dairesine alýr.</p><p> </p><p>
   Bu hususta benim hususî ve kat'î ve yakîn derecesindeki kanaatimin bir sebebi þudur ki: Müþkilât-ý azîme içinde, El-Âyet-ül Kübrâ'nýn tefsir-i ekberi olan Yedinci Þuâ'ý yazmakta çok zahmet çektiðimden, bir kudsî teselli ve teþvike cidden çok muhtaç idim. Þimdiye kadar mükerrer tecrübeler ile bu gibi haletlerimde, inayet-i Ýlahiye imdadýma yetiþiyordu. Risaleyi bitirdiðim ayný vakitte -hiç hatýrýma gelmediði halde- birden bu keramet-i Aleviyenin zuhuru, bende hiçbir þübhe býrakmadý ki; bu dahi benim imdadýma gelen sair inayet-i Ýlahiye gibi, Rabb-ý Rahîm'in bir inayetidir. Ýnayet ise aldatmaz, hakikatsýz olmaz.</p><p> </p><p>
   Yedinci Remz: Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) nasýlki</p><p> </p><p>
وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ</p><p> </p><p>
وَ بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلهَنَا</p><p> </p><p>
وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ</p><p> </p><p>
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ</p><p> </p><p>
وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ</p><p> </p><p>
diye birinci fýkrasýyla Yedinci Þuâ'a iþaret etmiþ. Öyle de, ayný fýkra ile âlî bir tefekkürname ve tevhide dair yüksek bir marifetname namýnda olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'aya dahi iþaret eder. Ýkinci fýkrasýyla Ýsm-i Azam ve Sekine denilen esma-i sitte-i meþhurenin hakikatlarýný gayet âlî bir tarzda beyan ve isbat eden ve Yirmidokuzuncu Lem'ayý takib eyleyen Otuzuncu Lem'a namýnda altý nükte-i esma risalesine بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle iþaret ettiðinden sonra akabinde risâle-i esmayý takib eden Otuzbirinci Lem'anýn Birinci Þuâ'ý olarak, otuzüç âyet-i Kur'aniyenin Risâle-i Nur'a iþaratýný kaydedip, hesab-ý cifrî münasebetiyle, baþtan baþa ilm-i huruf risalesi gibi görünen ve bir mu'cize-i Kur'aniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 620)</p><p> </p><p>
kelimesiyle iþaret edip, der'akab وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelâmýyla dahi, risâle-i hurufiyeyi takib eden ve El-Âyet-ül Kübrâ'dan ve baþka Resâil-i Nuriye'den terekküb eden ve Asâ-yý Musa namýný alan ve asâ-yý Musa gibi, dalaletin ve þirkin sihirlerini ibtal eden Risâle-i Nur'un þimdilik en son ve âhir risalesine Asâ-yý Musa namýný vererek iþaretle beraber, manevî karanlýklarý daðýtacaðýný müjde ediyor. Evet وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى kelimesiyle Yedinci Þua'a iþareti, kuvvetli karineler ile isbat edildiði gibi, ayný kelime, diðer bir mana ile elhak Risâle-i Nur'un Âyet-ül Kübrasý hükmünde ve ekser risalelerin ruhlarýný cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm, "müstetbeat-üt terakib" kaidesiyle ona bakýyor, efradýna dâhil ediyor. Öyle ise Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) dahi bu fýkradan ona bakýp iþaret eder diyebiliriz. Hem sair iþaratýn karinesiyle, hem Mektûbat'tan sonra Lem'alar'a baþka bir tarz-ý ibare ile îma ederek; Lem'alarýn en parlaðýnýn te'lifi, dehþetli bir zamanda ve hapis ve idamdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mana-yý mecazî ve mefhum-u iþarî ile, Hazret-i Ali (R.A.) kendi lisanýný, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabýna istimal ederek; وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ yani "Ya Rab! Beni kurtar, eman ve emniyet ver" diye dua etmesiyle, tam tamýna Eskiþehir hapishanesinde idam ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anýn ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle, kelâm zýmnî ve iþarî delalet ettiðinden diyebiliriz ki; Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) dahi bundan, ona iþaret eder. Hem Otuzuncu Lem'a namýnda ve altý nükte olan risâle-i esmaya bakarak وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى deyip, sair iþaratýn karinesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karinesiyle, hem ikisinin isimde ve esma lafzýnda tevafuk karinesiyle, hem teþettüt-ü hale ve sýkýntýlý bir gurbete ve periþaniyete düþen müellifi, onun te'lifi bereketiyle teselli</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 621)</p><p> </p><p>
 ve tahammül bulmasýna ve mana-yý mecazî cihetinde, Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) lisanýyla kendine dua olan وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ yani ism-i azam olan o esma risalesinin bereketiyle beni teþettütten, periþaniyetten hýfzeyle ya Rabbi meali, tam tamýna o risale ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delalet ve Ýmam-ý Ali (R.A.) ise gaybî iþaret eder diyebiliriz.</p><p> </p><p>
   Hem madem Celcelutiye'nin aslý vahiydir ve esrarlýdýr ve gelecek zamana bakýyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden haber veriyor. Ve madem Kur'an itibariyle bu asýr dehþetlidir ve Kur'an hesabýyla, Risâle-i Nur bu karanlýk asýrda ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve madem sarahat derecesinde çok karine ve emarelerle; Risâle-i Nur Celcelutiye'nin içine girmiþ, en mühim yerinde yerleþmiþ. Ve madem Risâle-i Nur ve eczalarý bu mevkie lâyýktýrlar ve Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) nazar-ý takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyakatlarý ve kýymetleri var. Ve madem Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) Siracünnur'dan zâhir bir surette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözler'den, sonra Mektublar'dan, sonra Lem'alar'dan, risalelerdeki ayný tertib, ayný makam, ayný numara tahtýnda, kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delalet ve Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) iþaret ettiðini isbat eylemiþ. Ve madem baþta بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ  risalelerin baþý ve Birinci Söz olan Bismillah Risalesi'ne baktýðý gibi, kasem-i câmi-i muazzamýn âhirinde, risalelerin kýsm-ý âhirleri olan son Lem'alar'a ve Þualar'a, hususan bir âyet-ül kübrâ-yý tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a-i hârika-i Arabiye ve Risâle-i Esma-i Sitte ve Risâle-i Ýþarat-ý Huruf-u Kur'aniye ve bilhassa þimdilik en âhir Þua ve Âsâ-yý Musa gibi, dalaletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mahiyette bulunan ve bir manada Âyet-ül Kübrâ namýný alan risâle-i hârikaya bakýyor gibi bir tarz-ý ifade görünüyor. Ve madem birtek mes'elede bulunan emareler ve karineler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle, emareler birbirine kuvvet verir, zaîf bir münasebetle bir tereþþuh dahi menbaýna ilhak edilir. Elbette bu yedi aded esaslara istinaden deriz: Hazret-i Ýmam-ý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 622)</p><p> </p><p>
Ali (R.A.) nasýlki meþhur Sözler'e tertibleri üzerine iþaret etmiþ ve Mektûbat'tan bir kýsmýna ve Lem'alar'dan en mühimlerine tertible bakmýþ; öyle de بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle, Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'alardan en son olan Esma-i Sitte Risalesi'ne tahsin ederek bakýyor. Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ kelâmýyla dahi, Otuzuncu Lem'ayý takib eden Ýþarat-ý Huruf-u Kur'aniye Risalesi'ni takdir edip, iþaretle tasdik ediyor. وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelimesiyle dahi þimdilik en âhir risale ve tevhid ve îmanýn elinde Âsâ-yý Musa gibi hârikalý, en kuvvetli bürhan olan mecmua risalesini senakârane remzen gösteriyor gibi bir tarz-ý ifadeden bilâperva hükmediyoruz ki: Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) hem Risâle-i Nur'dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mana-yý hakikî ve mecazî ile; iþarî ve remzî ve îmaî ve telvihî bir surette haber veriyor. Kimin þüphesi varsa, iþaret olunan risalelere bir kerre dikkatle baksýn. Ýnsafý varsa, þüphesi kalmaz zannediyorum.</p><p> </p><p>
   Buradaki mana-yý iþarî ve medlûl-ü mecazîlere, karinelerin en güzeli ve latifi; ayný tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir. Meselâ: Yirmidokuz, otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe-i ta'dadda, Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Sözler'e gayet münasib isimler ile; baþta, Sözler'in baþý olan Birinci Söz'e, ayný Besmele sýrrýyla ve âhirde, þimdilik risalelerin âhirine mahiyetini gösterir lâyýk birer isim vererek iþaret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letafetlidir. Ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharý olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatým yoktur. Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dað gibi bir aðacý halketmek; kudret-i Ýlahiyenin þe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle temin ederim ki: Risâle-i Nur'u senadan maksadým, Kur'anýn hakikatlarýný ve îmanýn rükünlerini teyid ve isbat ve neþirdir.</p><p> </p><p>
   Hâlýk-ý Rahîmime yüzbinler þükrolsun ki; kendimi kendime beðendirmemiþ, nefsimin ayýblarýný ve kusurlarýný bana göstermiþ ve o nefs-i emmareyi, baþkalara beðendirmek arzusu kalmamýþ. Kabir kapýsýnda bekleyen bir adam, arkasýndaki fâni dünya-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 623)</p><p> </p><p>
ya riyakârane bakmasý, acýnacak bir hamakattýr ve dehþetli bir hasarettir. Ýþte bu halet-i ruhiye ile, yalnýz hakaik-i îmaniyenin tercümaný olan Risâle-i Nur'un doðru ve hak olduðuna latif bir münasebet söyleyeceðim. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Celcelutiye, Süryanîce bedi' demektir ve bedi' manasýndadýr. Ýbareleri bedi' olan Risâle-i Nur, Celcelutiye'de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereþþuhatý göründüðünden, kasidenin ismi ona bakýyor gibi verilmiþ. Hem þimdi anlýyorum ki; eskiden beri benim liyakatým olmadýðý halde bana verilen Bediüzzaman lâkabý benim deðildi, belki Risâle-i Nur'un manevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümanýna âriyeten ve emaneten takýlmýþ. Þimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiþ. Demek, Süryanîce bedi' manasýnda ve kasidede tekerrürüne binaen kasideye verilen Celcelutiye ismi iþarî bir tarzda, bid'at zamanýnda çýkan Bediülbeyan ve Bediüzzaman olan Risâle-i Nur'un hem ibare, hem mana, hem isim noktalarýyla bedi'liðine münasebetdarlýðýný ihsas etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasýna ve bu ismin müsemmasýnda, Risâle-i Nur çok yer iþgal ettiði için, hak kazanmýþ olmasýna.. tahmin ediyorum. رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا</p><p> </p><p>
   Sekizinci Remz: Bu remzin beyanýndan evvel en mühim iki suale cevab yazýlacak.</p><p> </p><p>
   Birinci Sual: Bütün kýymetdar kitablar içinde Risâle-i Nur, Kur'anýn iþaretine ve iltifatýna ve Hazret-i Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) takdir ve tahsinine ve Gavs-ý Azam'ýn teveccüh ve tebþirine vech-i ihtisasý nedir? O iki zâtýn kerametle Risâle-i Nur'a bu kadar kýymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?</p><p> </p><p>
   Elcevab: Malûmdur ki, bazý vakit olur bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar.. ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada þehid olan bir adam, bir velayet kazanýr; ve soðuðun þiddetinden incimad etmek zamanýnda ve düþmanýn dehþet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. Ýþte aynen öyle de: Risâle-i Nur'a verilen ehemmiyet dahi, zamanýn ehemmiyetinden, hem bu asrýn þeriat-ý Muhammediyeye (A.S.M.) ve þeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiði tahribatýn dehþetinden, hem bu âhirzamanýn fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin îmanlarýný kurtarmasý noktasýndan Risâle-i Nur öyle bir ehemmiyet kes-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 624)</p><p> </p><p>
betmiþ ki; Kur'an ona kuvvetli iþaretle iltifat etmiþ ve Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) üç kerametle ona beþaret vermiþ ve Gavs-ý Azam (R.A.) kerametkârane ondan haber verip tercümanýný teþci' etmiþ. Evet bu asrýn dehþetine karþý, taklidî olan itikadýn istinad kal'alarý sarsýlmýþ ve uzaklaþmýþ ve perdelenmiþ olduðundan; her mü'min, tek baþýyla dalaletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir îman-ý tahkikî lâzýmdýr ki dayanabilsin. Risâle-i Nur bu vazifeyi; en dehþetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacaðý bir tarzda, hakaik-i Kur'aniye ve îmaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlar ile isbat ederek, o îman-ý tahkikîyi taþýyan hâlis ve sadýk þakirdleri dahi, bulunduklarý kasaba, karye ve þehirlerde -hizmet-i îmaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü'minlerin manevî birer nokta-i istinadý olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüþülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadlarý cesur birer zabit gibi, kuvve-i maneviyeyi ehl-i îmanýn kalblerine verip, mü'minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Sual: Keramet izhar edilmezse daha evlâ olduðu halde, neden sen ilân edersin?</p><p> </p><p>
   Elcevap: Bu, bana ait bir keramet deðildir. Belki Kur'anýn i'caz-ý manevîsinden tereþþuh ederek has bir tefsirinden keramet suretinde bizlere ve ehl-i îmana bir ikram-ý Rabbanî ve in'am-ý Ýlahîdir. Elbette mu'cize-i Kur'aniye ve onun lem'alarý izhar edilir. Ve nimet ise, þükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdis-i nimettir. وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ âyeti izharýna emreder. Benim için medar-ý fahr ve gurur olacak bir liyakatým ve istihkakým olmadýðýný kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kýymet ve hayat ve þeref o çekirdekten çýkan þecere-i Risâle-i Nur ve mu'cize-i maneviye-i Kur'aniyeye geçmiþ biliyorum. Ve öyle itikad ettiðimden i'caz-ý Kur'anî hesabýna izhar ederim. Bütün kýymet bir mu'cize-i Kur'aniye olan Risâle-i Nur'dadýr. Hattâ eskiden beri taþýdýðým Bediüzzaman ismi onun imiþ, yine ona iade edildi. Risâle-i Nur ise, Kur'anýn malýdýr ve manasýdýr. Bu remizde hususî kanaatýmý teyid eden ve kendime mahsus çok emare ve karineler var. Fakat baþkalara isbat edemediðimden yazamýyorum. Yalnýz iki-üçüne iþaret etmeðe münasebet gelmiþ.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Ben Celcelutiye'yi okuduðum vakit, sair münacatlara muhalif olarak kendim bizzât hissiyatýmla münacat ediyorum</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 625)</p><p> </p><p>
 diye hissederdim. Ve baþkasýnýn lisanýyla taklidkârane olmuyordu. Benim için gayet fýtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürat-ý ruhiyeme  hoþ bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerametini ve Risâle-i Nur ile münasebetini gördüm ve anladým ki; o halet, bu münasebetten ileri gelmiþ.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) baþta  رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ ve ortalarýnda</p><p> </p><p>
بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَلِيمُ بِكَ انْجَلَتْ  *وَاَمْنِحْنِى يَا ذَا الْجَلاَلِ كَرَامَةً  ve âhirde:</p><p> </p><p>
وَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلاَئِقِ جُمِّعَتْ *مَقَالُ عَلِىٍّ وَابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ   Bir hazine-i ulûm olarak gösteriyor. Halbuki zâhirinde yalnýz bir münacattýr. Hattâ Ýmam-ý Ali'nin (R.A) hakikat-feþan sair kasideleri ve ilmî baþka münacatlarý gibi, esrar-ý ilmiye ile tam münasebeti görünmüyor. Benim hususî kanaatým þudur ki: Celcelutiye, madem Risâle-i Nur'u içine almýþ ve sînesine basýp manevî veled gibi kabul etmiþ, elbette وَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلاَئِقِ جُمِّعَتْ fýkrasý ile, kendi hazinesinin bir kýsým pýrlantalarýný âhir zamanda neþreden Risâle-i Nur'u þahid gösterip Celcelutiye'yi bir hazine-i ulûm ve bir define-i ilmiyedir diye bihakkýn medh ü sena edebilir.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Malûmdur ki, bazan gayet küçük bir emare, bazý þerait dâhilinde gayet kuvvetli bir delil hükmüne geçer. Yakîn derecesinde kanaat verir. Bana böyle kanaat veren çok misallerinden yalnýz sâbýk beyan ettiðim birtek misal bana kâfi geliyor. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fýkrasýyla Risâle-i Nur'u tarihiyle ve ismiyle ve mahiyetiyle ve esaslarýyla ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra, Süryanîce isimleri ta'dad ederek münacat eder. Otuziki veya otuzüç aded isimlerde iki defa بَعْدَهَا kelimesini tekrar eder. Biri, yirmiyedincide</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 626)</p><p> </p><p>
 وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا ; diðeri, otuzbirde وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا der. Ýþte Risâle-i Nur'un Sözler'i otuzüç ve bir cihette otuziki.. ve Mektûbat namýndaki risalelerin dahi bir cihette otuziki ve bir cihette otuzüç olup bu münacatla mutabýk olmasý ve yalnýz risale þeklinde iki aded zeyilleri bulunmasý ve o zeyillerin birisi Yirmiyedinci Söz'ün ehemmiyetli zeyli ve diðeri Otuzbirinci Söz'ün kýymetdar zeyli olmasý ve o iki zeyl risalesinin müstakil mertebe ve numaralarý bulunmamasý ve بَعْدَهَا kelimesi dahi ayný yerde, ayný manada tevafuk etmesi bana iki kerre iki dört eder derecesinde kanaat veriyor ki; Hazret-i Ýmam-ý Ali (R.A.) tebeî bir mana ile ve iþarî bir mefhum ile Risâle-i Nur'a, hattâ zeyillerine bakmak için öyle yapmýþ. Daha çok karineler ve birer Söz'e iþaret eden münasebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarýndan zikredilmedi. (Haþiye)</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Meselâ, yirmisekizinci mertebede وَبِسُورَةِ التَّهْمِيزِ kelimesiyle Yirmisekizinci Söz'ün âhiri olan Cehennem mes'elesinin çok kuvvetli bir bürhanýna iþaret edip baþtaki Cennet mes'elesinin yalnýz iki-üç sual ve cevaba dair bahsi ise, baþka yerde iþaret ettiðinden münasebet gizlenmiþ. Hem meselâ ikinci mertebede يس kelimesiyle, hem Ýkinci Söz'e, hem Ýkinci Mektub'a, hem Ýkinci Lem'aya, hem Ýkinci Þua'a baktýðýndan münasebet geniþlendiðinden gizlenmiþ.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: يس  ve ها ve يا  ve عَيْن ve صاَد  yani كهيعص beþinci mertebede bulunmasý, hem Beþinci Söz'e, hem Beþinci Mektub'a, hem Beþinci Lem'aya ve Dördüncü Þua olan Âyet-i Hasbiye Risalesi'ne, hem Üçüncü Þua olan Münacat'a baktýðý cihetle münasebet geniþlenmiþ, gizlenmiþ. Buna baþkalarý kýyas edilsin.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 627)</p><p> </p><p>
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ { وَاللّهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ</p><p> </p><p>
اَستَغْفِرُاللّهَ مِنْ خَطَائِ وَخَطِيئَاتِى وَ مِنْ سَهْوِى وَغَلَطَاتِى وَالْحَمْدُ لِلّهِ عَلَى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ وَ الْقُرْآنِ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ وَ الْمُتَمَثِّلَةِ فِى الْهَوَاءِ فِى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ حَيَاتِى فِى الدُّنْيَا وَ الْبَرْزَخِ وَ اْلآخِرَةِ</p><p> </p><p>
اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ اَصْحَابِهِ بِعَدَدِ هَا وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ بِعَدَدِ هَا آمِينَ وَ الْحَمْدُ ِللّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6408</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:25:51 +0000</pubDate></item><item><title>7. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6409-7-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Yedinci Þua</p><p> </p><p>
Âyet-ül Kübra</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Mühim bir ihtar ve bir ifade-i meram</p><p> </p><p>
   Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir mes'elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetiþmez. Fakat, eline girdiði miktar yeter. O bahçe yalnýz onun için deðil, belki elleri uzun olanlarýn hisseleri de var.</p><p> </p><p>
   Bu risalenin fehmini iþkal eden beþ sebeb var:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Ben kendi müþahedatýmý kendi fehmime göre ve kendim için yazdým. Sair kitablar gibi baþkalarýnýn fehmine ve telâkkisine göre yazmadým.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Ýsm-i Azam cilvesiyle tevhid-i hakikî azamî bir surette yazýldýðýndan, mes'eleleri hem gayet geniþ, hem gayet derin ve bazan çok uzun olduðundan, herkes birden ihata edemez.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Herbir mes'ele büyük ve uzun bir hakikat olmasý sebebiyle, hakikatý parçalamamak için bazan bir sahife veya bir yaprak birtek cümle olur. Birtek delil hükmünde çok mukaddemat bulunur.</p><p> </p><p>
   Dördüncüsü: Ekser mes'elelerinin her birisinin pek çok delilleri ve hüccetleri bulunduðundan; bazan on, bazan yirmi delili birtek bürhan yapmak cihetiyle mes'ele uzunlaþýr; kýsa fehimler kavramaz.</p><p> </p><p>
   Beþincisi: Ben Ramazanýn feyziyle bu risalenin nurlarýna mazhar olmaklýðýmla beraber, birkaç cihette halim periþan ve birkaç hastalýkla vücudum sarsýldýðý bir zamanda acele yazýlýp, birinci müsvedde ile iktifa edildi. Hem yazdýðým vakit, irade ve ihtiyarým ile olmadýðýný hissettiðimden, kendi fikrimle tanzim veya</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:96)</p><p> </p><p>
 ýslah etmeði muvafýk görmediðim için bir parça fehmi iþkal edecek bir vaziyet aldý. Hem Arabî fýkralar içine çok girdi. Hattâ Birinci Makam baþtan baþa Arabî olduðundan içinden çýkarýldý, müstakil yazýldý.</p><p> </p><p>
   Medar-ý kusur ve iþkal olan bu beþ sebeble beraber, bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; Ýmam-ý Ali (R.A.) keramat-ý gaybiyesinde bu risaleye, "Âyet-i Kübra" ve "Asâ-yý Musa" namlarýný vermiþ. Risâle-i Nur'un risaleleri içinde buna hususî bakýp, nazar-ý dikkati celbetmiþ (1) "El-Âyet-ül Kübra"nýn bir hakikî tefsiri olan bu Âyet-ül Kübra Risalesi, Hazret-i Ýmam'ýn (R.A.) tabirince, "Asâ-yý M‏‏ûsa" namýnda "Yedinci Þua" kitabýdýr.</p><p> </p><p>
   Bu "Yedinci Þua" bir mukaddime ve iki makamdýr. Mukaddimesi dört mes'ele-i mühimmeyi; Birinci Makamý, Âyet-i Kübra'nýn tefsirinden Arabî kýsmýný; Ýkinci Makamý, onun bürhanlarýný ve tercümesini ve mealini beyan ederler.</p><p> </p><p>
   Bu gelen mukaddime lüzumundan fazla izah edilmekle beraber, bir derece uzun olmasý ihtiyarsýz olmuþtur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdýrýldý. Belki de bir kýsým insanlar bu uzunu kýsa görürler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
_____________________________________</p><p> </p><p>
   (1) Evet Ýmam-ý Ali'nin (R.A) Âyet-ül Kübra hakkýnda verdiði haberi, tam tamýna Denizli hâdisesi tasdik etti. Çünki bu risalenin gizli tab'ý hapsimize bir vesile oldu ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatýnýn galebesi, beraet ve necatýmýza ehemmiyetli bir sebeb oldu. Ve Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) keramet-i gaybiyesini körlere de gösterdi ve hakkýmýzdaki وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ duasýnýn kabulünü isbat etti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:97)</p><p> </p><p>
Mukaddime</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ</p><p> </p><p>
   Bu âyet-i uzmanýn sýrrýyla, insanýn bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlýk-ý Kâinat'ý tanýmak ve ona îman edip ibadet etmektir. Ve o insanýn vazife-i fýtratý ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve îman-ý billahtýr ve iz'an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.</p><p> </p><p>
   Evet fýtraten daimî bir hayat ve ebedî yaþamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihayetsiz elemleri bulunan bîçare insana, elbette o hayat-ý ebediyenin üss-ül esasý ve anahtarý olan îman-ý billah ve marifetullah ve vesilelerinden baþka olan þeyler ve kemalâtlar, o insana nisbeten aþaðýdýr. Belki, çoðunun kýymetleri yoktur.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'da bu hakikat kuvvetli bürhanlarla isbat edildiðinden, bu hakikatý Risâle-i Nur'a havale ederek, yalnýz o yakîn-i îmanîyi bu asýrda sarsan ve tereddüd veren iki vartayý dört mes'ele içinde beyan ederiz.</p><p> </p><p>
   Birinci vartadan çare-i necat: Ýki mes'eledir.</p><p> </p><p>
   Birinci Mes'ele: Otuzbirinci Mektub'un Onüçüncü Lem'asýnda tafsilen isbat edildiði gibi, umumî mes'elelerde isbata karþý nefyin kýymeti yoktur ve kuvveti pek azdýr. Meselâ: Ramazan-ý Þerif'in baþýnda hilâli görmek hususunda, iki âmi þahid hilâli isbat etseler ve binlerle eþraf ve âlimler "görmedik" deyip nefyetseler, onlarýn nefiyleri kýymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünki isbatta birbirine kuvvet verir, birbirine tesanüd ve icma' var. Nefiyde ise bir olsa bin olsa farklarý yoktur; herkes kendi baþýna kalýr,</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:98)</p><p> </p><p>
infiradî olur. Çünki isbat eden harice bakar ve nefs-ül emre göre hükmeder. Meselâ: Misalimizde olduðu gibi, biri dese: "Gökte ay vardýr." Diðer arkadaþý parmaðýný oraya basar, ikisi birleþip kuvvetleþirler.</p><p> </p><p>
   Nefy ve inkârda ise, nefs-ül emre bakmaz ve bakamaz. Çünki, "hususî olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefy isbat edilmez" meþhur bir düsturdur. Meselâ bir þeyi dünyada var diye ben isbat etsem, sen de "dünyada yok" desen; benim bir iþaretimle kolayca isbat edilebilen o þeyin sen nefyini yani ademini isbat etmek için, bütün dünyayý aramak ve taramak ve göstermek, belki geçmiþ zamanlarýn her tarafýný dahi görmek lâzým geliyor. Sonra "yoktur, vuku bulmamýþtýr" diyebilirsin.</p><p> </p><p>
   Madem nefy ve inkâr edenler nefs-ül emre bakmazlar; belki kendi nefislerine ve akýllarýna ve gözlerine bakýp hükmediyorlar. Elbette birbirine kuvvet veremezler ve zahîr olmazlar. اünki görmeye ve bilmeye mani olan perdeler, sebebler ayrý ayrýdýrlar. Herkes "Ben görmüyorum, benim yanýmda ve itikadýmda yoktur." diyebilir. Yoksa "Vaki'de yoktur" diyemez. Eðer dese, hususan umum kâinata bakan îman mes'elelerinde dünya kadar büyük bir yalan olur ki, doðru diyemez ve doðrultulmaz.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Ýsbatta netice birdir, vâhiddir, tesanüd olur. Nefiyde ise, bir deðildir, müteaddiddir. Ya "yanýmda ve nazarýmda" veya "itikadýmda" gibi kayýdlarýn herkese göre taaddüdü ile neticeler dahi taaddüd eder, daha tesanüd olmaz.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu hakikat noktasýnda îmana karþý gelen kâfirlerin ve münkirlerin kesretinin ve zâhiren çokluðunun kýymeti yoktur. Ve mü'minin yakînine ve îmanýna hiç tereddüd vermemek lâzým iken; bu asýrda Avrupa feylesoflarýnýn nefy ve inkârlarý, bir kýsým bedbaht meftunlarýna tereddüd verip yakînlerini izale ve saadet-i ebediyelerini mahvetmiþ. Ve insandan her günde otuz bin adama isabet eden ölümü, mevt ve eceli bir terhis manasýndan çýkarýp idam-ý ebedî suretine çevirmiþ. Kapýsý kapanmayan kabir, daima idamýný o münkire ihtar etmekle, lezzetli hayatýný elîm elemlerle zehirliyor. Ýþte, îman ne kadar büyük bir nimet ve hayatýn hayatý olduðunu anla!..</p><p> </p><p>
   Ýkinci Mes'ele: Bir fennin veya bir san'atýn medar-ý münakaþa olmuþ bir mes'elesinde, o fennin ve o san'atýn haricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san'atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez, hükümleri hüccet olmaz; o fennin icma-ý ülemasýna dâhil sayýlmazlar. Meselâ; büyük bir mühendisin, bir hastalýðýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:99)</p><p> </p><p>
keþfinde ve tedavisinde bir küçük tabib kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa maddiyatta çok tevaððul eden ve gittikçe maneviyattan tebaüd eden ve nura karþý gabileþen ve kabalaþan ve aklý gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirane sözü, maneviyatta nazara alýnmaz ve kýymetsizdir.</p><p> </p><p>
   Acaba yerde iken arþ-ý azamý temaþa eden, hârika bir deha-yý kudsî sahibi olan ve doksan sene maneviyatta terakki edip çalýþan ve hakaik-i îmaniyeyi ilmelyakîn, aynelyakîn hattâ hakkalyakîn suretinde keþfeden Þeyh-i Geylanî (K.S.) gibi yüzbinler ehl-i hakikatýn ittifak ettikleri, tevhidî ve kudsî ve manevî mes'elelerde, maddiyatýn en daðýnýk ve kesretin en cüz'î teferruatýna dalan ve sersemleþen ve boðulan feylesoflarýn sözleri kaç para eder ve inkârlarý ve itirazlarý, gök gürültüsüne karþý sivrisineðin sesi gibi sönük olmaz mý?</p><p> </p><p>
   Hakaik-i Ýslâmiyeye zýddiyet gösterip mübareze eden küfrün mahiyeti bir inkârdýr, bir cehildir, bir nefiydir. Sureten isbat ve vücudî görülse de manasý ademdir, nefi‏ydir. Ýman ise ilimdir, vücudîdir, isbattýr, hükümdür. Herbir menfî mes'elesi dahi, bir müsbet hakikatýn ünvaný ve perdesidir. Eðer îmana karþý mübareze eden ehl-i küfür, gayet müþkilât ile menfî itikadlarýný kabul-ü adem ve tasdik-i adem suretinde isbat ve kabul etmeðe çalýþsalar; o küfür, bir cihette yanlýþ bir ilim ve hata bir hüküm sayýlabilir. Yoksa, irtikâbý çok kolay olan yalnýz adem-i kabul ve inkâr ve adem-i tasdik ise cehl-i mutlaktýr, hükümsüzlüktür.</p><p> </p><p>
   Elhasýl, itikad-ý küfriye iki kýsýmdýr:</p><p> </p><p>
   Birisi: Hakaik-i Ýslâmiyeye bakmýyor. Kendine mahsus yanlýþ bir tasdik ve bâtýl bir itikad ve hata bir kabuldür ve zâlim bir hükümdür. Bu kýsým bahsimizden hariçtir. O bize karýþmaz, biz de ona karýþmayýz.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Hakaik-i îmaniyeye karþý çýkar, muaraza eder. Bu dahi iki kýsýmdýr:</p><p> </p><p>
   Birisi: Adem-i kabuldür. Yalnýz isbatý tasdik etmemektir. Bu ise bir cehildir, bir hükümsüzlüktür ve kolaydýr. Bu da bahsimizden hariçtir.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Kabul-ü ademdir. Kalben, ademini tasdik etmektir. Bu kýsým ise bir hükümdür, bir itikaddýr, bir iltizamdýr. Hem iltizamý için nefyini isbat etmeðe mecburdur.</p><p> </p><p>
   Nefiy dahi iki kýsýmdýr:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:100)      </p><p> </p><p>
Birisi: "Has bir mevkide ve hususî bir cihette yoktur" der. Bu kýsým ise isbat edilebilir. Bu kýsým da bahsimizden hariçtir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci kýsým ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asýrlara bakan îmanî ve kudsî ve âmm ve muhit olan mes'eleleri nefy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise -birinci mes'elede beyan ettiðimiz gibi- hiç bir cihetle isbat edilmez. Belki kâinatý ihata edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanýn her tarafýný temaþa edecek bir nazar lâzýmdýr, tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin.</p><p> </p><p>
   Ýkinci varta ve çare-i necat: Bu dahi iki mes'eledir:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Azamet ve kibriya ve nihayetsizlik noktasýnda, ya gaflete veya masiyete veya maddiyata dalmak sebebiyle darlaþan akýllar, azametli mes'eleleri ihata edemediklerinden, bir gurur-u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler. Evet o manen sýkýþmýþ ve kurumuþ akýllarýna ve bozulmuþ ve maneviyatta ölmüþ olan kalblerine, çok geniþ ve derin ve ihatalý olan îmanî mes'eleleri sýðýþtýramadýklarýndan, kendilerini küfre ve dalalete atarlar, boðulurlar.</p><p> </p><p>
   Eðer dikkatle kendi küfürlerinin iç yüzüne ve dalaletlerinin mahiyetine bakabilseler, görecekler ki; îmanda bulunan mâkul ve lâyýk ve lâzým olan azamete karþý, yüz derece muhal ve imkânsýzlý ve imtina o küfrün altýnda ve içindedir.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur yüzer mizan ve müvazenelerle, bu hakikatý "iki kere iki dört eder" derecesinde kat'î isbat etmiþ. Meselâ; Cenab-ý Hakk'ýn vücub-u vücudunu ve ezeliyetini ve ihatalý sýfatlarýný azametleri için kabul edemeyen adam, ya hadsiz mevcudata, belki nihayetsiz zerrelere, o vücub-u vücudu ve ezeliyetini ve uluhiyet sýfatlarýný vermekle küfrünü itikad edebilir. Veyahut ahmak Sofestaîler gibi, hem kendini, hem kâinatýn vücudunu inkâr ve nefyetmekle akýldan istifa etmelidir. Ýþte bunun gibi bütün hakaik-i îmaniye ve Ýslâmiye, kendilerinin þe'nlerini, muktezalarý olan azamete istinad ederek, karþýlarýndaki küfrün dehþetli muhalatýndan ve vahþetli hurafatýndan ve zulmetli cehalatýndan kurtarýp kemal-i iz'an ve teslimiyetle selim kalblerde ve müstakim akýllarda yerleþtirirler.</p><p> </p><p>
   Evet, ezan ve namaz gibi ekser þeair-i Ýslâmiyede kesretle</p><p> </p><p>
 اَللّهُ اَكْبَرُ { اَللّهُ اَكْبَرُ { اَللّهُ اَكْبَرُ { اَللّهُ اَكْبَرُ azamet-i kibri</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:101)</p><p> </p><p>
yasýný her vakit ilâný, hem اَلْعَظَمَةُ اِزَارِى وَ الْكِبْرِيَاءُ رِدَائِى hadîs-i kudsînin fermaný, hem "Cevþen-ül Kebir" münacatýnýn seksenaltýncý ukdesinde:</p><p> </p><p>
  يَا مَنْ لاَ يُحْصِى الْعِبَادُ ثَنَائَهُ *يَا مَنْ لاَ مُلْكَ اِلاَّ مُلْكَهُ</p><p> </p><p>
 يَا مَنْ لاَ تَصِفُ الْخَلاَئِقُ جَلاَلَهُ   يَا مَنْ لاَ يَنَالُ اْلاَوْهَامُ كُنْهَهُ</p><p> </p><p>
 يَا مَنْ لاَ يَبْلُغُ اْلاَفْهَامُ صِفَاتَهُ  * يَا مَنْ لاَ يُدْرِكُ اْلاَبْصَارُ كَمَالَهُ</p><p> </p><p>
  يَا مَنْ لاَ يُحْسِنُ اْلاِنْسَانُ نُعُوتَهُ  *يَا مَنْ لاَ يَنَالُ اْلاَفْكَارُ كِبْرِيَائَهُ</p><p> </p><p>
 يَا مَنْ ظَهَرَ فِى كُلِّ شَىْءٍ آيَاتُهُ * يَا مَنْ لاَ يَرُدُّ الْعِبَادُ قَضَائَهُ</p><p> </p><p>
 سُبْحَانَكَ يَا لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ</p><p> </p><p>
diye olan gayet ârifane münacat-ý Ahmediyenin (A.S.M.) beyaný gösteriyor ki; azamet ve kibriya lüzumlu bir perdedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 102)</p><p> </p><p>
Âyet-ül Kübra</p><p> </p><p>
Kâinattan hâlýkýný soran bir seyyahýn müþahedatýdýr.</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
 تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا</p><p> </p><p>
   [bu Ýkinci Makam, bu âyet-i muazzamayý tefsir etmekle beraber, tayyedilen Arabî Birinci Makamýn bürhanlarýný ve hüccetlerini ve tercümesini ve kýsa bir mealini beyan eder.]</p><p> </p><p>
   Þöyle ki: Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ý Kur'aniye, bu kâinat Hâlýkýný bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakýp zevk ile mütalâa ettiði en parlak bir sahife-i tevhid olan semavatý en baþta zikretmelerinden, en baþta ona baþlamak muvafýktýr.</p><p> </p><p>
   Evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açýp baktýkça görür ki: Gayet keremkârane bir ziyafetgâh ve gayet san'atkârane bir teþhirgâh ve gayet haþmetkârane bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayretkârane ve þevk-engizane bir seyrangâh ve temaþagâh ve gayet manidarane ve hikmet-perverane bir mütalaagâh olan bu güzel misafirhanenin sahi</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:103)</p><p> </p><p>
bini ve bu kitab-ý kebirin müellifini ve bu muhteþem memleketin sultanýný tanýmak ve bilmek için þiddetle merak ederken; en baþta göklerin nur yaldýzý ile yazýlan güzel yüzü görünür: "Bana bak, aradýðýný sana bildireceðim!" der. O da bakar görür ki:</p><p> </p><p>
   Bir kýsmý arzýmýzdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kýsmý top güllesinden yetmiþ derece sür'atli yüzbinler ecram-ý semaviyeyi direksiz düþürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren, yaðsýz söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbalarý yandýran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çýkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve Güneþ ve Kamer'in vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahluklarý vazifelerle çalýþtýran ve iki kutbun dairesindeki hesab rakamlarýna sýkýþmayan bir nihayetsiz uzaklýk içinde, ayný zamanda, ayný kuvvet ve ayný tarz ve ayný sikke-i fýtrat ve ayný surette, beraber, noksansýz tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taþýyanlarý, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalýðýn enkazlarý gibi göðün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrasý gibi manevra ile gezdiren ve arzý döndürmesiyle, o haþmetli manevranýn baþka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarýný her gece ve her sene sinema levhalarý gibi seyirci mahlukatýna gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkeb bir hakikat, bu azameti ve ihatatý ile o semavat Hâlýkýnýn vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti semavatýn mevcudiyetinden daha zâhir bulunduðuna bilmüþahede þehadet eder manasýyla Birinci Makam'ýn birinci basamaðýnda:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ السَّموَاتُ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ وَ التَّدْبِيرِ وَ التَّدْوِيرِ وَ التَّنْظِيمِ وَ التَّنْظِيفِ وَ التَّوْظِيفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahþer-i acaib olan feza gürültü ile konuþarak ba</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:104)</p><p> </p><p>
ðýrýyor: "Bana bak! Merakla aradýðýný ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin." der. O misafir, onun ekþi fakat merhametli yüzüne bakar; müdhiþ fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:</p><p> </p><p>
   Zemin ile âsuman ortasýnda muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmane ve rahîmane bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ý hayat getirir ve harareti (yani yaþamak ateþinin þiddetini) ta'dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadýna yetiþir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczalarý istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra "Yaðmur baþýna arþ!" emrini aldýðý anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfýnda toplanýp cevvi doldurur, bir kumandanýn emrini bekler gibi durur.</p><p> </p><p>
   Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerîmane istihdam olunur ki, güya o camid havanýn þuursuz zerrelerinden herbir zerresi; bu kâinat sultanýndan gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri býrakmayarak, o kumandanýn kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle; zeminin bütün nüfuslarýna nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatýn telkîhine vasýta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafýndan gayet þuurkârane ve alîmane ve hayatperverane istihdam olunuyor.</p><p> </p><p>
   Sonra yaðmura bakýyor, görür ki: O latif ve berrak ve tatlý ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki; güya rahmet tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbaniyeden akýyor manasýnda olduðundan, yaðmura "rahmet" namý verilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra þimþeðe bakar ve ra'dý (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acib ve garib hizmetlerde çalýþtýrýlýyorlar.</p><p> </p><p>
   Sonra gözünü çeker, aklýna bakar, kendi kendine der ki: "Atýlmýþ pamuk gibi bu camid, þuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acýyýp imdadýmýza kendi kendine koþmaz ve emirsiz meydana çýkmaz ve gizlenmez; belki gayet Kadir veRahîm bir kumandanýn emriyle hareket eder ki, bir iz býrakmadan gizlenir ve def'aten meydana çýkar, iþ baþýna geçer ve gayet fa'al ve müteâl ve gayet cilveli ve haþmetli bir sultanýn fermanýyla ve kuv</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:105)</p><p> </p><p>
vetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup boþaltýr ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasýna ve mahv ve isbat levhasýna ve haþir ve kýyamet suretine çevirir ve gayet lütufkâr ve ihsanperver ve gayet keremkâr ve rububiyetperver bir hâkim-i müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve daðlar gibi yaðmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetiþir. Güya onlara acýyýp aðlayarak göz yaþlarýyla onlarý çiçeklerle güldürür, güneþin þiddet-i ateþini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yýkar, temizler."</p><p> </p><p>
   Hem o meraklý yolcu kendi aklýna der: Bu camid, hayatsýz, þuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsýz, fýrtýnalý, daðdaðalý, sebatsýz, hedefsiz þu havanýn perdesiyle ve zâhirî suretiyle vücuda gelen yüzbinler hakîmane ve rahîmane ve san'atkârane iþler ve ihsanlar ve imdadlar bilbedahe isbat eder ki: Bu çalýþkan rüzgârýn ve bu cevval hizmetkârýn kendi baþýna hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm ve gayet Hakîm ve Kerim bir âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir iþi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr-i Rabbanîyi dinler, itaat eder ki; bütün hayvanatýn teneffüsüne ve yaþamasýna ve nebatatýn telkîhine ve büyümesine ve hayatýna lüzumlu maddelerin yetiþtirilmesine ve bulutlarýn sevk ü idaresine ve ateþsiz sefinelerin seyr  ve  seyahatýna ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuþmalarýn îsaline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden baþka, azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanýn zerreleri birbirinin misli iken, zemin yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbanî san'atlarda kemal-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafýndan çalýþtýrýlýyor görüyorum.</p><p> </p><p>
   Demek وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السّمَاءِ وَاْلاَرْضِ âyetinin tasrihiyle, rüzgârýn tasrifiyle hadsiz Rabbanî hizmetlerde istimal ve bulutlarýn teshiriyle hadsiz Rahmanî iþlerde istihdam ve havayý o surette icad eden, ancak Vâcib-ül Vücud ve Kadir-i Külli Þey ve Âlim-i Külli Þey, bir Rabb-i Zülcelali Ve-l Ýkram'dýr der, hükmeder.</p><p> </p><p>
   Sonra yaðmura bakar, görür ki: Yaðmurun taneleri sayýsýnca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reþhalarý mikdarýnca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o þirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hu-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:106)</p><p> </p><p>
susan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fýrtýnalar ile çalkanan ve büyük þeyleri çarpýþtýran þiddetli rüzgârlar, onlarýn müvazene ve intizamlarýný bozmuyor; katreleri birbirine çarpýp, birleþtirip, zararlý kütleler yapmýyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane iþlerde ve bilhassa zîhayatta çalýþtýrýlan basit ve camid ve þuursuz müvellidülma ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve þuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiþ ayn-ý rahmet olan yaðmur, ancak bir Rahman-ý Rahîm'in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapýlýyor ve nüzulüyle وَهُوَ الَّذِى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsir ediyor.</p><p> </p><p>
   Sonra ra'dý dinler ve berke (þimþeðe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acibe-i cevviye tamtamýna وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ ve يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِاْلاَبْصَارِ âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yaðmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Evet hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuþturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ile zulmetli cevvi ýþýkla doldurmak ve daðvari pamuk-misal ve dolu ve kar ve su tulumbasý hükmünde olan bulutlarý ateþlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle baþaþaðý gafil insanýn baþýna tokmak gibi vuruyor: "Baþýný kaldýr, kendini tanýttýrmak isteyen fa'al ve kudretli bir zâtýn hârika iþlerine bak! Sen baþýboþ olmadýðýn gibi, bu hâdiseler de baþýboþ olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peþinde koþturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafýndan istihdam olunuyorlar." diye ihtar ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu meraklý yolcu, bu cevvde bulutu teshirden, rüzgârý tasriften, yaðmuru tenzilden ve hâdisat-ý cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatýn yüksek ve aþikâr þehadetini iþitir, "Âmentü billah" der. Birinci Makam'ýn ikinci mertebesinde:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 107)</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجوبِ وُجُودِهِ الْجَوُّ بِجَمِيعِ مَا فِيهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ وَ التَّصْرِيفِ وَ التَّنْزِيلِ وَ التَّدْبِيرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ</p><p> </p><p>
fýkrasý, bu yolcunun cevve dair mezkûr müþahedatýný ifade eder. (Ýhtar)</p><p> </p><p>
   Sonra o seyahat-ý fikriyeye alýþan o mütefekkir misafire, küre-i arz lisan-ý haliyle diyor ki: "Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradýðýný tanýttýracaðým. Gördüðüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!" O da bakar görür ki: Arz meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, haþr-i âzamýn meydaný etrafýnda çiziyor. Ve zîhayatýn yüzbin enva'ýný bütün erzak ve levazýmatlarýyla içine alýp feza denizinde kemal-i müvazene ve nizamla gezdiren ve güneþ etrafýnda seyahat eden muhteþem ve musahhar bir sefine-i Rabbaniyedir.</p><p> </p><p>
   Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bablarýndaki herbir sahifesi, binler âyâtýyla arzýn Rabbini tanýttýrýyor. Umumunu okumak için vakit bulamadýðýndan, yalnýz birtek sahife olan zîhayatýn bahar faslýnda icad ve idaresine bakar, müþahede eder ki: Yüzbin enva'ýn hadsiz efradlarýnýn suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açýlýyor ve gayet rahîmane terbiye ediliyor ve gayet mu'cizane bir kýsmýnýn tohumlarýna kanatçýklar verip, onlarý uçurmak suretiyle neþrettiriliyor ve gayet müdebbirane idare olunuyor ve gayet müþfikane iaþe ve it'am ediliyor ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeþit çeþit ve lezzetli ve tatlý rýzýklarý, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farklarý pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiþtiri-</p><p> </p><p>
______________________________</p><p> </p><p>
   (Ýhtar): Birinci Makam'da geçen otuzüç mertebe-i tevhidi bir parça izah etmek isterdim. Fakat þimdiki vaziyetim ve halimin müsaadesizliði cihetiyle, yalnýz gayet muhtasar bürhanlarýna ve mealinin tercümesine iktifaya mecbur oldum. Risâle-i Nur'un otuz, belki yüz risalelerinde bu otuzüç mertebe, delilleriyle, ayrý ayrý tarzlarda, herbir risalede bir kýsým mertebeler beyan edildiðinden, tafsili onlara havale edilmiþ.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:108)</p><p> </p><p>
liyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüzbin nev'i et'ime ve levazýmat, kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin þefkatli sinelerinde asýlan þekerli süt tulumbacýklarýný göndermek, o kadar þefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahman-ý Rahîm'in gayet müþfikane ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsaný olduðunu isbat eder.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Bu sahife-i hayatiye-i bahariye, haþr-i âzamýn yüzbin nümunelerini ve misallerini göstermekle</p><p> </p><p>
 فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ</p><p> </p><p>
âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiði gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin manalarýný mu'cizane ifade eder. Ve arzýn, bütün sahifeleriyle, büyüklüðü nisbetinde ve kuvvetinde لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ dediðini anladý.</p><p> </p><p>
   Ýþte, küre-i arzýn yirmiden ziyade büyük sahifelerinden birtek sahifenin yirmi vechinden birtek vechinin muhtasar þehadeti ile, o yolcunun sair vecihlerin sahifelerindeki müþahedatý manasýnda olarak ve o müþahedatlarý ifade için, Birinci Makam'ýn üçüncü mertebesinde böyle denilmiþ:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اْلاَرْضُ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا وَ مَا عَلَيْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ وَ التَّدْبِيرِ وَ التَّرْبِيَةِ وَ الْفَتَّاحِيَّةِ وَ تَوْزِيعِ الْبُذُورِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ اْلاِدَارَةِ وَ اْلاِعَاشَةِ لِجَمِيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ وَ الرَّحْمنِيَّةِ وَ الرَّحِمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:109)</p><p> </p><p>
   Sonra o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarý olan îmaný kuvvetlenip ve manevî terakkiyatýn miftahý olan marifeti ziyadeleþip ve bütün kemalâtýn esasý ve madeni olan îman-ý billah hakikatý bir derece daha inkiþaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakýný þiddetle tahrik ettiðinden; sema, cevv ve arzýn mükemmel ve kat'î derslerini dinlediði halde "Hel min mezîd" deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârane cûþ u huruþla zikirlerini ve hazîn ve leziz seslerini iþitir. Lisan-ý hal ve lisan-ý kal ile: "Bize de bak, bizi de oku!" derler. O da bakar, görür ki: Hayatdarane mütemadiyen çalkanan ve daðýlmak ve dökülmek ve istilâ etmek fýtratýnda olan denizler, arzý kuþatýp, arz ile beraber gayet sür'atli bir surette bir senede yirmibeþ bin senelik bir dairede koþturulduðu halde; ne daðýlýrlar, ne dökülürler ve ne de komþularýndaki topraða tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtýn emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.</p><p> </p><p>
   Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden baþka, binlerce çeþit hayvanatýn iaþe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatlarý o kadar muntazamdýr; basit bir kum ve acý bir sudan verilen erzaklarý ve tayinatlarý o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelal'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in idare ve iaþesiyle olduðunu isbat eder.</p><p> </p><p>
   Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatlarý o kadar hakîmane ve rahîmanedir; bilbedahe isbat eder ki, bütün ýrmaklar, pýnarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahman-ý Zülcelali Ve-l Ýkram'ýn hazine-i rahmetinden çýkýyorlar ve akýyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, "Dört nehir Cennet'ten geliyorlar." diye rivayet edilmiþ. Yani; zâhirî esbabýn pek fevkinde olduklarýndan, manevî bir cennetin hazinesinden ve yalnýz gaybî ve tükenmez bir menbaýn feyzinden akýyorlar demektir. Meselâ: Mýsýr'ýn kumistanýný bir cennete çeviren Nil-i Mübarek; cenub tarafýndan, "Cebel-i Kamer" denilen bir daðdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akýyor. Altý aydaki sarfiyatý dað þeklinde toplansa ve buzlansa, o daðdan daha büyük olur. Halbuki o daðdan ona ayrýlan yer ve mahzen, altý kýsmýndan bir kýsým olmaz. Varidatý ise; o mýntýka-i harrede pek az gelen ve susamýþ toprak çabuk yuttuðu için mahzene az giden yaðmur, elbette o müvazene-i vasiayý muhafaza edemediðinden, o Nil-i Mübarek âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çýkýyor diye rivayeti, gayet manidar ve güzel bir hakikatý ifade ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:110)</p><p> </p><p>
   Ýþte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarýnýn ve þehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil'icma' denizlerin büyüklüðü nisbetinde bir kuvvetle لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ der ve bu þehadete denizler mahlukatý adedince þahidler gösterir diye anladý. Ve denizlerin ve nehirlerin umum þehadetlerini irade ederek ifade etmek manasýnda, Birinci Makam'ýn dördüncü mertebesinde:</p><p> </p><p>
لاَ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ جَمِيعِ الْبِحَارِ وَ اْلاَنْهَارِ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ اْلاِدِّخَارِ وَ اْلاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ</p><p> </p><p>
denilmiþ.</p><p> </p><p>
   Sonra daðlar ve sahralar, seyahat-ý fikriyede bulunan o yolcuyu çaðýrýyorlar, "Sahifelerimizi de oku!" diyorlar. O da bakar, görür ki: Daðlarýn küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akýllarý hayret içinde býrakýr. Meselâ: Daðlarýn zeminden emr-i Rabbanî ile çýkmalarý ve zeminin içinde, inkýlabat-ý dâhiliyeden neþ'et eden heyecanýný ve gazabýný ve hiddetini, çýkmalarýyla teskin ederek; zemin o daðlarýn fýþkýrmasýyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlý olan sarsýntýlardan ve zelzele-i muzýrradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarýný bozmuyor. Demek nasýlki sefineleri sarsýntýdan vikaye ve müvazenelerini muhafaza için onlarýn direkleri üstünde kurulmuþ; öyle de daðlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarýný, Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا * وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ* وَالْجِبَالَ اَرْسَيهَا gibi çok âyetlerle ferman ediyor.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ, daðlarýn içinde zîhayata lâzým olan her nevi menba'lar, sular, mâdenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmane ve müdebbirane ve kerîmane ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiþ ki; bilbedahe kudreti nihayetsiz bir Kadîr'in ve hikme</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:111)</p><p> </p><p>
ti nihayetsiz bir Hakîm'in hazineleri ve anbarlarý ve hizmetkârlarý olduklarýný isbat ederler, diye anlar. Ve sahra ve daðlarýn dað kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kýyas edip, daðlarýn ve sahralarýn umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri þehadeti ve söyledikleri  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   tevhidini, daðlar kuvvetinde ve sebatýnda ve sahralar geniþliðinde ve büyüklüðünde görür, "Âmentü Billah" der.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu manayý ifade için Birinci Makam'ýn beþinci mertebesinde:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ جَمِيعُ الْجِبَالِ وَ الصَّحارَى بِجَمِيعِ مَا فِيهَا وَ عَليْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ اْلاِدِّخَارِ وَ اْلاِدَارَةِ وَ نَشْرِ الْبُذُورِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ التَّدْبِيرِ اْلاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِبِالْمُشَاهَدَةِ {</p><p> </p><p>
denilmiþ.</p><p> </p><p>
   Sonra, o yolcu daðda ve sahrada fikriyle gezerken, eþcar ve nebatat âleminin kapýsý fikrine açýldý. Onu içeriye çaðýrdýlar. "Gel dairemizde de gez, yazýlarýmýzý da oku!" dediler. O da girdi, gördü ki: Gayet muhteþem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve þükür teþkil etmiþler. Bütün eþcar ve nebatatýn enva'larý bil'icma' beraber  اِلهَ اِلاَّ  هُوَ  لاَ  diyorlar gibi lisan-ý hallerinden anladý. Çünki bütün meyvedar aðaç ve nebatlar; mizanlý ve fesahatlý yapraklarýnýn dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlý ve belâgatlý meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihane þehadet getirdiklerine ve لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   dediklerine delalet ve þehadet eden üç büyük küllî hakikatý gördü:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 112)</p><p> </p><p>
   Birincisi: Pek zâhir bir surette kasdî bir in'am ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan ve imtinan manasý ve hakikatý her birisinde hissedildiði gibi; mecmuunda ise, güneþin zuhurundaki ziyasý gibi görünüyor.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkâný olmayan kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve tasvir manasý ve hakikatý, o hadsiz enva' ve efradda gündüz gibi aþikâre görünüyor ve bir Sâni'-i Hakîm'in eserleri ve nakýþlarý olduklarýný gösterir.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: O hadsiz masnuatýn yüzbin çeþit ve ayrý ayrý tarz ve þekilde olan suretleri, gayet muntazam, mizanlý, zînetli olarak, mâhdud ve madud ve birbirinin misli ve basit ve camid ve birbirinin ayný veya az farklý ve karýþýk olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüzbin nevilerin farikalý ve intizamlý, ayrý ayrý, müvazeneli, hayatdar, hikmetli, yanlýþsýz, hatasýz bir vaziyette umum efradýnýn suretlerinin fethi ve açýlýþý ise öyle bir hakikattýr ki; güneþten daha parlaktýr ve baharýn çiçekleri ve meyveleri ve yapraklarý ve mevcudatý sayýsýnca o hakikatý isbat eden þahidler var diye, bildi.الْحَمْدُ لِلَهِ عَلَي نعْمَةِ اْلاِيمَانِ dedi.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu mezkûr hakikatlarý ve þehadetleri ifade manasýyla, Birinci Makam'ýn altýncý mertebesinde:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 113)</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ جَمِيعِ اَنْوَاعِ اْلاَشْجَارِ وَ النّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّطِقَاتِ بِكَلِمَاتِ اَوْرَاكِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَ اَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَزِيلاَتِ وَ اَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلِيغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ اْلاِنْعَامِ وَ اْلاِكْرَامِ وَ اْلاِحْسَانِ بِقَصْدٍ وَ رَحْمَةٍ وَ حَقِيقَةِ التَّمْيِيزِ وَ التّزْيِينِ وَ التَّصْوِيرِ بِاِرَادَةٍ وَ حِكْمَةٍ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ</p><p> </p><p>
الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَاتَاتٍ وَ حَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ</p><p> </p><p>
denilmiþ.</p><p> </p><p>
   Sonra, seyahat-ý fikriyede bulunan o meraklý ve terakki ile zevki ve þevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve îman alýp gelirken; hayvanat ve tuyur âleminin kapýsý hakikat-bîn olan aklýna ve marifet-aþina olan fikrine açýldý. Yüzbin ayrý ayrý seslerle ve çeþit çeþit dillerle onu içeriye çaðýrdýlar, "Buyurun" dediler. O da girdi ve gördü ki: Bütün hayvanat ve kuþlarýn bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bil'ittifak lisan-ý kal ve lisan-ý halleriyleلاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmiþler; herbiri bizzât birer kaside-i Rabbanî, birer kelime-i Sübhanî ve manidar birer harf-i Rahmanî hükmünde sâ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 114)</p><p> </p><p>
ni'lerini tavsif edip hamd ü sena ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanlarýn ve kuþlarýn duygularý ve kuvalarý ve cihazlarý ve a'zalarý ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallak ve Rezzaklarýna þükür ve vahdaniyetine þehadet getirdiklerine kat'î delalet eden üç muazzam ve muhit hakikatlarý müþahede etti.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve þuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hakîmane icad ve san'at-perverane ibda' ve ihtiyarkârane ve alîmane halk ve inþa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandýrmak ve ihya etmek hakikatýdýr ki; zîruhlar adedince þahidleri bulunan bir bürhan-ý bâhir olarak, Zât-ý Hayy-ý Kayyûm'un vücub-u vücuduna ve sýfât-ý seb'asýna ve vahdetine þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: O hadsiz masnu'larda birbirinden sîmaca farikalý ve þekilce zînetli ve miktarca mizanlý ve suretçe intizamlý bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki: Kadir-i Külli Þey ve Âlim-i Külli Þey'den baþka hiçbir þey, bu her cihetle binlerle hârikalarý ve hikmetleri gösteren ihatalý fiile sahib olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Birbirinin misli ve ayný veya az farklý ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdud yumurtalardan ve yumurtacýklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanlarýn yüzbinler çeþit tarzlarda ve birer mu'cize-i hikmet mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve müvazeneli ve hatasýz bir heyette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattýr ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikatý tenvir eder.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu üç hakikatýn ittifakýyla, hayvanlarýn bütün enva'ý, beraber öyle bir لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip þehadet getiriyorlar ki; güya zemin büyük bir insan gibi, büyüklüðü nisbetinde  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   diyerek semavat ehline iþittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldý. Birinci</p><p> </p><p>
Makam'ýn yedinci mertebesinde bu mezkûr hakikatlarý ifade manasýyla:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 115)</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ جَمِيعِ اَنْوَعِ حَيَوَانَاتِ وَ الطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا وَ قُوَاهَا وَ حِسِّيَّاتِهَا وَ لَطَائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَ بِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَ جَوَارِحِهَا وَ اَعْضَائِهَا وَآلاَتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَلِيغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الاِيجَادِ وَ الصُّنْعِ وَ اْلاِبْدَاعِ بِاْلاِرادَةِ وَ حَقِيقَةِ التَّمْيِيزِ وَ التَّزْيِينِ بِالْقَصْدِ وَ حَقِيقَةِ التَّقدِيرِ وَ التَّصْوِيرِ بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَ قَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ {</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i Ýlahiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakýnda ve envarýnda daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beþer dünyasýna girmek isterken, baþta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiþ zamanýn menziline baktý, gördü ki: Nev'-i beþerin en nurani ve en mükemmeli olan umum peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil'icma' beraber لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarýnýn kuvvetiyle, tevhidi iddia edi</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 116)</p><p> </p><p>
yorlar ve beþeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çýkarmak için, onlarý îman-ý billaha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nurani medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki: Meþahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarlarý olan o üstadlarýn herbirisinin elinde Hâlýk-ý Kâinat tarafýndan verilmiþ niþane-i tasdik olarak mu'cizeler bulunduðundan, herbirinin ihbarý ile beþerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip îmana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doðru zâtlarýn icma' ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'î olduðunu kýyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadýklarýn hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatý inkâr eden ehl-i dalalet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak olduklarýný anladý ve onlarý tasdik edip îman getirenler ne kadar haklý ve hakikatlý olduklarýný bildi; îman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü. Evet enbiyayý (Aleyhimüsselâm), Cenab-ý Hak tarafýndan fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizatlarýndan ve hakkaniyetlerini gösteren muarýzlarýna gelen semavî pek çok tokatlarýndan ve hak olduklarýna delalet eden þahsî kemalâtlarýndan ve hakikatlý talimatlarýndan ve doðru olduklarýna þehadet eden kuvvet-i îmanlarýndan ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlýklarýndan ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarýndan ve onlarýn yollarý doðru ve hak olduðuna þehadet eden ittiba'larýyla hakikata, kemalâta, nura vâsýl olan hadsiz tilmizlerinden baþka, onlarýn ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmâý ve ittifaký ve tevatürü ve isbatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet karþýsýna çýkamaz ve hiçbir þübhe ve tereddüdü býrakmaz. Ve îmanýn erkânýnda umum enbiyayý (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olmasý, o tasdik büyük bir kuvvet menbaý olduðunu anladý. Onlarýn derslerinden çok feyz-i îmanî aldý. Ýþte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade manasýnda Birinci Makam'ýn sekizinci mertebesinde:</p><p> </p><p>
 الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ جَمِيعِ اْلاَنْبِيَاءِ بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمُ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمَصَدَّقَةِ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ</p><p> </p><p>
denilmiþ.</p><p> </p><p>
   Sonra îmanýn kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ý tâlib, Enbiya Aleyhimüsselâm'ýn meclisinden gelirken, ule-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 117)</p><p> </p><p>
manýn ilmelyakîn suretinde kat'î ve kuvvetli delillerle, Enbiyalarýn (Aleyhimüsselâm) davalarýný isbat eden ve asfiya ve sýddýkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çaðýrdýlar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhî ve yüzbinlerce müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik kýl kadar bir þübhe býrakmayan tedkikat-ý amikalarýyla, baþta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i îmaniyeyi isbat ediyorlar. Evet, istidadlarý ve meslekleri muhtelif olduðu halde usûl ve erkân-ý îmaniyede onlarýn müttefikan ittifaklarý ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarýna istinadlarý öyle bir hüccettir ki; onlarýn mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarýnýn umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise, karþýlarýna ancak öyle çýkýlabilir. Yoksa o münkirler, yalnýz cehalet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmayan menfî mes'elelerde inad ve göz kapamak suretiyle karþýlarýna çýkabilirler. -Gözünü kapayan, yalnýz kendine gündüzü gece yapar.- Bu seyyah; bu muhteþem ve geniþ dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadlarýn neþrettikleri nurlar, zeminin yarýsýný bin seneden ziyade ýþýklandýrdýðýný bildi. Ve öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kýl kadar þaþýrtmaz ve sarsmaz. Ýþte bu yolcunun bu dershaneden aldýðý derse bir kýsa iþaret olarak, Birinci Makam'ýn dokuzuncu mertebesinde:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ جَمِيعِ اْلاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ بَرَاهِنِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ {</p><p> </p><p>
denilmiþ.</p><p> </p><p>
   Sonra, îmanýn daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkiþafýnda ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisindeki envarý ve ezvaký görmeye çok müþtak olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telahukuyle tevessü' eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra geniþliðinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irþadgâhta ve cadde-i kübra-yý Muhammedînin (A.S.M.) ve mi'rac-ý Ahmedînin (A.S.M.) gölgesinde hakikate çalýþan ve hakka eriþen ve aynelyakîne yetiþen binlerle ve milyonlarla kudsî mürþidler onu dergâha çaðýrdýlar. O da girdi, gördü ki: O ehl-i keþf ve keramet mürþidler; keþfiyatlarýna ve müþahedelerine ve kerametlerine istinaden</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 118)</p><p> </p><p>
bil'icma' müttefikan  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   diyerek, vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniyeyi kâinata ilân ediyorlar. Güneþin ziyasýndaki yedi renk ile güneþi tanýmak gibi, yetmiþ renk ile, belki esma-i hüsna adedince, Þems-i Ezelî'nin ziyasýndan tecelli eden ayrý ayrý nurlu renkler ve çeþit çeþit ziyalý levnler ve baþka baþka hakikatlý tarîkatlar ve muhtelif doðru meslekler ve mütenevvi haklý meþreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma' ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduðunu aynelyakîn müþahede etti ve enbiyanýn (Aleyhimüsselâm) icmaý ve asfiyanýn ittifaký ve evliyanýn tevafuku ve bu üç icmaýn birden ittifaký, güneþi gösteren gündüzün ziyasýndan daha parlak gördü. Ýþte bu misafirin tekyeden aldýðý feyze kýsa bir iþaret olarak, Birinci Makam'ýn onuncu mertebesinde:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ اوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَّاتِهِمْ وَ كَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ {</p><p> </p><p>
denilmiþ.</p><p> </p><p>
   Sonra kemalât-ý insaniyenin en mühimmi ve en büyüðü, belki bilcümle kemalât-ý insaniyenin menbaý ve esasý, îman-ý billahtan ve marifetullahtan neþ'et eden muhabbetullah olduðunu bilen o dünya seyyahý, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, îmanýn kuvvetinde ve marifetin inkiþafýnda daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle baþýný kaldýrdý ve semavata baktý. Kendi aklýna dedi ki: "Madem kâinatta en kýymetdar þey hayattýr ve kâinatýn mevcudatý hayata musahhardýr ve madem zîhayatýn en kýymetdarý zîruhtur ve zîruhun en kýymetdarý zîþuurdur ve madem bu kýymetdarlýk için küre-i zemin, zîhayatý mütemadiyen çoðaltmak için her asýr, her sene dolar boþalýr. Elbette ve her halde, bu muhteþem ve müzeyyen olan semavatýn dahi kendisine münasib ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîþuurlardan vardýr ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail'in (A.S.) temessülü gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuþmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakl ve rivayet ediliyor. Öyle ise keþki ben semavat ehli ile dahi görüþseydim;</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 119)</p><p> </p><p>
onlar ne fikirde olduklarýný bilseydim; çünki "Hâlýk-ý Kâinat hakkýnda en mühim söz onlarýndýr" diye düþünürken, birden semavî þöyle bir sesi iþitti: "Madem bizim ile görüþmek ve dersimizi dinlemek istersin.. bil ki: Baþta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan olarak bütün peygamberlere vasýtamýzla gelen mesail-i îmaniyeye en evvel biz îman etmiþiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervah-ý tayyibe, bilâ-istisna ve bil'ittifak, bu kâinat hâlýkýnýn vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sýfât-ý kudsiyesine þehadet edip birbirine muvafýk ve mutabýk olarak ihbar etmiþler. Bu hadsiz ihbaratýn tevafuku ve tetabuku, güneþ gibi sana bir rehberdir." dediklerini bildi ve onun nur-u îmaný parladý, zeminden göklere çýktý. Ýþte bu yolcunun melaikeden aldýðý derse kýsa bir iþaret olarak, Birinci Makam'ýn onbirinci mertebesinde:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْمَلَئِكَةِ الْمُتَمَثِّلِينَ ِلاَنْظَارِ النَّاسِ وَ الْمُتَكَلِّمِينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ بِاِخْبَارَاتِهِمُ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ*</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra, pür-merak ve pür-iþtiyak o misafir, âlem-i þehadet ve cismanî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ý hallerinden ders aldýðýndan, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalaa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatýn meyvesi olan insanýn çekirdeði hükmünde bulunan ve küçüklüðü ile beraber manen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akýllarýn, selim ve nurani kalblerin kapýsý açýldý. Baktý ki; onlar, âlem-i gayb ve âlem-i þehadet ortasýnda insanî berzahlardýr ve iki âlemin birbiriyle temaslarý ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüðünden; kendi akýl ve kalbine dedi ki: "Gelin, bu emsalinizin kapýsýndan hakikate giden yol daha kýsadýr. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldýðýmýz gibi deðil, belki îman noktasýndaki ittisaflarýndan ve keyfiyet ve renklerinden mütalaamýz ile istifade etmeliyiz, dedi, mütalaaya baþladý. Gördü ki:</p><p> </p><p>
   Ýstidadlarý gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametli ve nurlu akýllarýn îman ve tevhid-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 120)</p><p> </p><p>
deki ittisafkârane ve râsihane itikadlarý tevafuk ve sebatkârane ve mutmainane kanaat ve yakînleri tetabuk ediyor. Demek tebeddül etmeyen bir hakikata dayanýp baðlanmýþlar ve kökleri metin bir hakikata girmiþ, kopmuyor. Öyle ise bunlarýn nokta-i îmaniyede ve vücub ve tevhidde icma'larý, hiç kopmaz bir zincir-i nuranidir ve hakikata açýlan ýþýklý bir penceredir.</p><p> </p><p>
   Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meþrebleri birbirine mübayin olan o umum selim ve nurani kalblerin erkân-ý îmaniyedeki müttefikane ve itminankârane ve müncezibane keþfiyat ve müþahedatlarý birbirine tevafuk ve tevhidde birbirine mutabýk çýkýyor. Demek, hakikata mukabil ve vâsýl ve mütemessil bu küçücük birer arþ-ý marifet-i Rabbaniye ve bu câmi' birer âyine-i Samedaniye olan nurani kalbler, þems-i hakikata karþý açýlan pencerelerdir ve umumu birden güneþe âyinedarlýk eden bir deniz gibi, bir âyine-i âzamdýr. Bunlarýn vücub-u vücudda ve vahdette ittifaklarý ve icma'larý, hiç þaþýrmaz ve þaþýrtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürþid-i ekberdir. Çünki hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikattan baþka bir vehim ve hakikatsýz bir fikir ve asýlsýz bir sýfat, bu kadar müstemirrane ve râsihane, bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsýn, galat-ý hisse uðratsýn. Buna ihtimal veren bozulmuþ ve çürümüþ bir akla, bu kâinatý inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi razý olmazlar, reddederler diye anladý. Kendi akýl ve kalbiyle beraber "Âmentü Billah" dediler. Ýþte bu yolcunun müstakim akýllardan ve münevver kalblerden istifade ettiði marifet-i îmaniyeye kýsa bir iþaret olarak Birinci Makam'ýn onüçüncü mertebesinde</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 121)</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَقِيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَ بِقَنَاعَاتِهَا وَ يَقِينَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ مَعَ تَخَالُفِ اْلاِسْتِعْدَادَاتِ وَ الْمَذَاهِبِ وَ كَذَا دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ النُّورَانِيَّةِ بِكَشْفِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَ بِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَ الْمَشَارِبِ *</p><p> </p><p>
denilmiþ.</p><p> </p><p>
   Sonra, âlem-i gayba yakýndan bakan ve akýl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapýyý da þöyle bir fikir ile çaldý. Yani, madem bu cismanî âlem-i þehadette, bu kadar zînetli ve san'atlý hadsiz masnu'larýyla kendini tanýttýrmak ve bu kadar tatlý ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve meharetli hesabsýz eserleriyle gizli kemalâtýný bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb tarafýnda bulunduðu bilbedahe anlaþýlýyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduðu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuþur, kendini tanýttýrýr, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde onu onun tezahüratýndan bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akýl gözüyle gördü ki:</p><p> </p><p>
   Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikatý, âlem-i gaybýn her tarafýnda her zamanda hükmediyor. Kâinatýn ve mahlukatýn þehadetlerinden çok kuvvetli bir þehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub'dan vahiy ve ilham hakikatlarýyla geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnýz masnu'larýnýn þehadetlerine býrakmýyor. Kendisi, kendine lâyýk bir kelâm-ý ezelî ile konuþuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazýr ve nâzýrýn kelâmý dahi hadsizdir ve kelâmýnýn manasý onu bildirdiði gibi, tekellümü dahi, onu sýfâtýyla bildiriyor.</p><p> </p><p>
   Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarýnýn vahy-i Ýlahîye mazhariyet noktasýnda ittifakla-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 122)</p><p> </p><p>
rýyla ve nev'-i beþerden ekseriyet-i mutlakanýn tasdikgerdesi ve rehberi ve muktedasý ve vahyin semereleri ve vahy-i meþhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin delail ve mu'cizatlarýyla, hakikat-ý vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiðini bildi ve vahyin hakikatý beþ hakikat-ý kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladý:</p><p> </p><p>
   Birincisi: اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beþerin akýllarýna ve fehimlerine göre konuþmak bir tenezzül-ü Ýlahîdir. Evet, bütün zîruh mahlukatýný konuþturan ve konuþmalarýný bilen, elbette kendisi dahi o konuþmalara konuþmasýyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasýdýr.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Kendini tanýttýrmak için kâinatý, bu kadar hadsiz masraflarla, baþtan baþa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalâtýný söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanýttýracak.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Mevcudatýn en müntehabý ve en muhtacý ve en nazenini ve en müþtaký olan hakikî insanlarýn münacatlarýna ve þükürlerine fiilen mukabele ettiði gibi, kelâmýyla da mukabele etmek, hâlýkýyetin þe'nidir.</p><p> </p><p>
   Dördüncüsü: Ýlim ile hayatýn zarurî bir lâzýmý ve ýþýklý bir tezahürü olan mükâleme sýfatý, elbette ihatalý bir ilmi ve sermedî bir hayatý taþýyan zâtta, ihatalý ve sermedî bir surette bulunur.</p><p> </p><p>
   Beþincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endiþeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve mâlikini bulmaða en müþtak; hem fakir ve âciz bulunan mahlukatlarýna acz ve iþtiyaký, fakr ve ihtiyacý ve endiþe-i istikbali ve muhabbeti ve perestiþi veren bir zât, elbette kendi vücudunu onlara tekellümüyle iþ'ar etmek, uluhiyetin muktezasýdýr. Ýþte, tenezzül-ü Ýlahî ve taarrüf-ü Rabbanî ve mukabele-i Rahmanî ve mükâleme-i Sübhanî ve iþ'ar-ý Samedanî hakikatlarýný tazammun eden, umumî semavî vahiylerin icma' ile Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine delaletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki güneþin þuaatýnýn güneþe þehadetinden daha kuvvetlidir diye anladý.</p><p> </p><p>
   Sonra ilhamlar cihetine baktý, gördü ki: Sadýk ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbaniyedir, fakat iki fark vardýr:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Ýlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melaike vasýtasýyla ve ilhamýn ekseri vasýtasýz olmasýdýr.</p><p> </p><p>
   Meselâ:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 123)</p><p> </p><p>
    Nasýlki bir padiþahýn iki suretle konuþmasý ve emirleri var. Birisi: Haþmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtiþamýný ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazan vasýta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman teblið edilir. Ýkincisi: Sultanlýk ünvaný ile ve padiþahlýk umumî ismiyle deðil, belki kendi þahsý ile hususî bir münasebeti ve cüz'î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyetiyle ve hususî telefonu ile hususî konuþmasýdýr.</p><p> </p><p>
   Öyle de Padiþah-ý Ezelî'nin umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlýký ünvaný ile vahiy ile ve vahyin hizmetini gören þümullü ilhamlarýyla mükâlemesi olduðu gibi, her bir ferdin ve her bir zîhayatýn Rabbi ve Hâlýký olmak haysiyetiyle hususî bir surette fakat perdeler arkasýnda onlarýn kabiliyetine göre bir tarz-ý mükâlemesi var.</p><p> </p><p>
   Ýkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastýr. Ýlham ise gölgelidir, renkler karýþýr, umumîdir. Melaike ilhamlarý ve insan ilhamlarý ve hayvanat ilhamlarý gibi çeþit çeþit hem pekçok enva'larýyla denizlerin katreleri kadar kelimat-ý Rabbaniyenin teksirine medar bir zemin teþkil ediyor.</p><p> </p><p>
لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى</p><p> </p><p>
âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladý.</p><p> </p><p>
   Sonra; ilhamýn mahiyetine ve hikmetine ve þehadetine baktý, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Teveddüd-ü Ýlahî denilen, kendini mahlukatýna fiilen sevdirdiði gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedudiyetin ve rahmaniyetin muktezasýdýr.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Ýbadýnýn dualarýna fiilen cevab verdiði gibi, kavlen dahi perdeler arkasýnda icabet etmesi, rahîmiyetin þe'nidir.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Aðýr beliyyelere ve þiddetli hallere düþen mahlukatlarýnýn istimdadlarýna ve feryadlarýna ve tazarruatlarýna fiilen imdad ettiði gibi, bir nevi konuþmasý hükmünde olan ilhamî kaviller ile de imdada yetiþmesi, rububiyetin lâzýmýdýr.</p><p> </p><p>
   Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlý ve kendi mâlikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hâfýzýný bulmaða pek çok muhtaç ve müþtak olan zîþuur masnularýna, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiði gibi, bir nevi mü-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 124)</p><p> </p><p>
kâleme-i Rabbaniye hükmünde sayýlan bir kýsým sadýk ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahluka bakan has ve bir vecihte, onun kabiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, þefkat-i uluhiyetin ve rahmet-i rububiyetin zarurî ve vâcib bir muktezasýdýr diye anladý.</p><p> </p><p>
   Sonra ilhamýn þehadetine baktý, gördü: Nasýlki güneþin -faraza- þuuru ve hayatý olsaydý ve o halde ziyasýndaki yedi rengi yedi sýfatý olsaydý, o cihette ýþýðýnda bulunan þualarý ve cilveleri ile bir tarz konuþmasý bulunacaktý. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin þeffaf þeylerde bulunmasý ve her âyine ve her parlak þeyler ve cam parçalarý ve kabarcýklar ve katreler, hattâ þeffaf zerreler ile herbirinin kabiliyetine göre konuþmasý ve onlarýn hacatýna cevab vermesi ve bütün onlar güneþin vücuduna þehadet etmesi ve hiçbir iþ, bir iþe mani olmamasý ve bir konuþmasý, diðer konuþmaya müzahamet etmemesi bilmüþahede görüleceði gibi.. aynen öyle de: Ezel ve ebedin zülcelal sultaný ve bütün mevcudatýn zülcemal hâlýk-ý zîþaný olan Þems-i Sermedî'nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti gibi küllî ve muhit olarak herþeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual bir suale, bir iþ bir iþe, bir hitab bir hitaba mani olmamasý ve karýþtýrmamasý bilbedahe anlaþýlýyor. Ve bütün o cilveler, o konuþmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil'ittifak o Þems-i Ezelî'nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delalet ve þehadet ettiklerini aynelyakîne yakýn bir ilmelyakîn ile bildi.</p><p> </p><p>
   Ýþte, bu meraklý misafirin âlem-i gaybdan aldýðý ders-i marifetine kýsa bir iþaret olarak, Birinci Makam'ýn ondördüncü ve onbeþinci mertebelerinde</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 125)</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَْلاَحَدُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ جَمِيعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ للِتَّنَزُّلاَتِ اْلاِلهِيَّةِ وَ لِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَ للِتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَ لِلْمُقَابَلاَتِ الرَّحْمَانِيَّةِ عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهِ وَلِْلاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ وَ كَذَا دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ اْلاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ للِتَّوَدُّدَاتِ اْلاِلهِيَّةِ وَ ِلْلاِجاَبَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ وَِلْلاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ ِلاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ وَِلْلاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ*</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra o dünya seyyahý, kendi aklýna dedi ki: Madem bu kâinatýn mevcudatýyla mâlikimi ve hâlýkýmý arýyorum. Elbette her þeyden evvel bu mevcudatýn en meþhuru ve a'dasýnýn tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandaný ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseði ve akýlca en parlaðý ve ondört asrý faziletiyle ve Kur'anýyla ýþýklandýran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ý ziyaret etmek ve aradýðýmý ondan sormak için Asr-ý Saadete beraber gitmeliyiz diyerek, aklýyla beraber o asra girdi. Gördü ki: O asýr, hakikaten o zât (A.S.M.) ile, bir saadet-i beþeriye asrý olmuþ. Çünki en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiði nur vasýtasýyla, kýsa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiþ.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 126)</p><p> </p><p>
   Hem kendi aklýna dedi: Biz, en evvel bu fevkalâde zâtýn (A.S.M.) bir derece kýymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratýnýn doðruluðunu bilmeliyiz, sonra hâlýkýmýzý ondan sormalýyýz diyerek taharriye baþladý. Bulduðu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnýz dokuz külliyetine birer kýsa iþaret edilecek.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Bu zâtta (A.S.M.) -hattâ düþmanlarýnýn tasdikiyle dahi- bütün güzel huylarýn ve hasletlerin bulunmasý ve  وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ  * âyetlerinin sarahatýyla: bir parmaðýnýn iþaretiyle Kamer iki parça olmasý; ve bir avucu ile, a'dasýnýn ordusuna attýðý az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmalarý ve susuz kalmýþ kendi ordusuna, beþ parmaðýndan kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat'î ile ve bir kýsmý tevatür ile, yüzer mu'cizatýn onun elinde zâhir olmasýdýr. Bu mu'cizattan üçyüzden ziyade bir kýsmý, Ondokuzuncu Mektub olan Mu'cizat-ý Ahmediye (A.S.M.) namýndaki hârika ve kerametli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyan edildiðinden onlarý ona havale ederek dedi ki: Bu kadar ahlâk-ý hasene ve kemalâtla beraber, bu kadar mu'cizat-ý bahiresi bulunan bir zât (A.S.M.) elbette en doðru sözlüdür. Ahlâksýzlarýn iþi olan hileye, yalana, yanlýþa tenezzül etmesi kabil deðil.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Elinde bu kâinat sahibinin bir fermaný bulunduðu ve o fermaný her asýrda üçyüz milyondan ziyade insanlarýn kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur'an-ý Azîmüþþan'ýn yedi vecihle hârika olmasýdýr. Ve bu Kur'anýn kýrk vecihle mu'cize olduðu ve kâinat hâlýkýnýn sözü bulunduðu kuvvetli delilleriyle beraber, "Yirmibeþinci Söz  ve  Mu'cizat-ý Kur'aniye" namlarýndaki  Risâle-i Nur'un bir güneþi olan meþhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden; onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-ý hak ve hakikat bir fermanýn tercümaný ve teblið edicisi bir zâtta (A.S.M.) fermana cinayet ve ferman sahibine hýyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz!..</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: O zât (A.S.M.), öyle bir þeriat ve bir Ýslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir îman ile meydana çýkmýþ ki, onlarýn ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuþ ve ne de bulunur. Çünki ümmî bir zâtta (A.S.M.) zuhur eden o þeriat; ondört asrý ve nev'-i beþerin humsunu, âdilane, hakkaniyet üzere ve  müdakkikane, hadsiz kanunlarýyla idare etmesi emsal kabul etmez.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 127)</p><p> </p><p>
   Hem ümmî bir zâtýn (A.S.M.) ef'al ve akval ve ahvalinden çýkan Ýslâmiyet; her asýrda üçyüz milyon insanýn rehberi ve mercii ve akýllarýnýn muallimi ve mürþidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarýnýn medar-ý inkiþafý ve mâden-i terakkiyatý olmasý cihetiyle misli olamaz ve olamamýþ.</p><p> </p><p>
   Hem dininde bulunan bütün ibadatýn bütün enva'ýnda en ileri olmasý ve herkesten ziyade takvada bulunmasý ve Allah'tan korkmasý ve fevkalâde daimî mücahedat ve daðdaðalar içinde, tam tamýna ubudiyetin en ince esrarýna kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manasýyla ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve intihayý birleþtirerek yapmasý; elbette misli görülmez ve görülmemiþ.</p><p> </p><p>
   Hem binler dua ve münâcâtlarýndan Cevþen-ül Kebir ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetiþememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risâle-i Münâcât'ýn baþýnda, Cevþen-ül Kebir'in doksandokuz fýkrasýndan bir fýkrasýnýn kýsacýk bir mealinin beyan edildiði yere bakan adam, Cevþen'in dahi misli yoktur diyecek.</p><p> </p><p>
   Hem teblið-i risalette ve nâsý hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiþ ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amucasý ona þiddetli adavet ettikleri halde, zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telaþ, bir korkaklýk göstermemesi ve tek baþýyla bütün dünyaya meydan okumasý ve baþa da çýkarmasý ve Ýslâmiyeti dünyanýn baþýna geçirmesi isbat eder ki; teblið ve davette dahi misli olmamýþ ve olamaz.</p><p> </p><p>
   Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu'cizane bir inkiþaf ve cihaný ýþýklandýran bir ulvî itikad taþýmýþ ki; o zamanýn hükümraný olan bütün efkârý ve akideleri ve hükemanýn hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarýz ve muhalif ve münkir olduklarý halde; onun ne yakînine, ne itikadýna, ne itimadýna, ne itminanýna hiçbir þübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i îmaniyede terakki eden baþta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i îmanýndan feyz almalarý ve onu en yüksek derecede bulmalarý, bilbedahe gösterir ki; îmaný dahi emsalsizdir.</p><p> </p><p>
   Ýþte böyle emsalsiz bir þeriat ve misilsiz bir Ýslâmiyet ve hârika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan pesendane bir da-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 128)</p><p> </p><p>
vet ve mu'cizane bir îman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladý ve aklý dahi tasdik etti.</p><p> </p><p>
   Dördüncüsü: Enbiyalarýn (Aleyhimüsselâm) icma'ý, nasýlki vücud ve vahdaniyet-i Ýlahiyyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zâtýn (A.S.M.) doðruluðuna ve risaletine gayet saðlam bir þehadettir. Çünki Enbiya Aleyhimüsselâm'ýn doðruluklarýna ve peygamber olmalarýna medar olan ne kadar kudsî sýfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa; o zâtta (A.S.M.) en ileride olduðu tarihçe musaddaktýr. Demek onlar, nasýlki lisan-ý kal ile; Tevrat, Ýncil, Zebur ve suhuflarýnda bu zâtýn (A.S.M.) geleceðini haber verip insanlara beþaret vermiþler ki, kütüb-ü mukaddesenin o beþaretli iþaratýndan yirmiden fazla ve pek zâhir bir kýsmý, Ondokuzuncu Mektub'da güzelce beyan ve isbat edilmiþ. Öyle de, lisan-ý halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle; kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtý tasdik edip, davasýný imza ediyorlar. Ve lisan-ý kal ve icma' ile vahdaniyete delalet ettikleri gibi, lisan-ý hal ile ve ittifak ile de bu  zâtýn sadýkýyetine þehadet ediyorlar diye anladý.</p><p> </p><p>
   Beþincisi: Bu zâtýn düsturlarýyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasýndan gitmeleriyle hakka, hakikata, kemalâta, keramata, keþfiyata, müþahedata yetiþen binlerce evliya vahdaniyete delalet ettikleri gibi; üstadlarý olan bu zâtýn sadýkýyetine ve risaletine, icma' ve ittifakla þehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiði haberlerin bir kýsmýný nur-u velayetle müþahede etmeleri ve umumunu nur-u îman ile ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri; üstadlarý olan bu zâtýn derece-i hakkaniyet ve sadýkýyetini güneþ gibi gösterdiðini gördü.</p><p> </p><p>
   Altýncýsý: Bu zâtýn ümmiliðiyle beraber getirdiði hakaik-i kudsiye ve ihtira ettiði ulûm-u âliye ve keþfettiði marifet-i Ýlahiyyenin dersiyle ve talimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetiþen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sýddýkîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i mü'minîn, bu zâtýn üss-ül esas davasý olan vahdaniyeti, kuvvetli bürhanlarýyla bil'ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ý azamýn hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduðuna ittifak ile  þehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadýkýyetidir. Meselâ: Risâle-i Nur, yüz parçasýyla, bu zâtýn sadakatýnýn bir tek bürhanýdýr.</p><p> </p><p>
   Yedincisi: Âl ve ashab namýnda ve nev'-i beþerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemalâtla en meþhuru ve en muh-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 129)</p><p> </p><p>
terem ve namdarý ve en dindar ve en keskin nazarlý taife-i azîmesi; kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle, bu zâtýn bütün gizli ve aþikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiþ ve tedkik etmeleri neticesinde; bu zâtýn dünyada en sadýk ve en yüksek ve en haklý ve hakikatlý olduðuna ittifak ile ve icma' ile ve sarsýlmaz tasdikleri ve kuvvetli îmanlarý, güneþin ziyasýna delalet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladý.</p><p> </p><p>
   Sekizincisi: Bu kâinat, nasýlki kendini icad ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temaþagâh gibi tasarruf eden sâniine ve kâtibine ve nakkaþýna delalet eder. öyle de; kâinatýn hilkatindeki makasýd-ý Ýlahiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtýndaki Rabbanî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane harekâtýndaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kýymetini ve içindeki mevcudatýn kemalâtýný ilân edecek ve o kitab-ý kebirin manalarýný ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doðru keþþaf, bir muhakkik üstad, bir sadýk muallim istediði ve iktiza ettiði ve herhalde bulunmasýna delalet ettiði cihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu zâtýn hakkaniyetine ve bu kâinat Hâlýkýnýn en yüksek ve sadýk bir memuru olduðuna þehadet ettiðini bildi.</p><p> </p><p>
   Dokuzuncusu: Madem bu san'atlý ve hikmetli masnuatýyla kendi hünerlerini ve san'atkârlýðýnýn kemalâtýný teþhir etmek ve bu süslü, zînetli nihayetsiz mahlukatýyla kendini tanýttýrmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kýymetli hesabsýz nimetleriyle kendine teþekkür ve hamd ettirmek ve bu þefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaþe ile, hattâ aðýzlarýn en ince zevklerini ve iþtihalarýn her nev'ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbanî it'amlar ve ziyafetlerle, kendi rububiyetine karþý minnetdarane ve  müteþekkirane ve perestiþkârane ibadet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece ve gündüzün tahvili ve ihtilafý gibi, azametli ve haþmetli tasarrufat ve icraat ve dehþetli ve hikmetli faaliyet ve hallakýyet ile, kendi uluhiyetini izhar ederek, o uluhiyetine karþý îman ve teslim ve inkýyad ve itaat ettirmek ve her vakit iyiliði ve iyileri himaye, fenalýðý ve fenalarý izale ve semavî tokatlar ile zalimleri ve yalancýlarý imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasýnda birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî zâtýn yanýnda en sevgili mahluku ve en doðru abdi ve onun mezkûr maksadlarýna tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatýn týlsýmýný ve muammasýný hall ve keþfeden ve daima o Hâlýkýnýn namýna hareket eden ve ondan istimdad eden ve muvaffakýyet isteyen ve onun tarafýndan imdada ve tevfike mazhar olan ve Muhammed-i Kureyþî denilen bu zât olacak. (A.S.M.)</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 130)</p><p> </p><p>
   Hem aklýna dedi: Madem bu mezkûr dokuz hakikatlar bu zâtýn sýdkýna þehadet ederler; elbette bu âdem, benî-âdem'in medar-ý þerefi ve bu âlemin medar-ý iftiharýdýr. Ve ona "Fahr-i Âlem" ve "Þeref-i Benî-Âdem" denilmesi pek lâyýktýr ve onun elinde bulunan ferman-ý Rahman olan Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn haþmet-i saltanat-ý maneviyesinin nýsf-ý arzý istilasý ve þahsî kemalâtý ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim zât budur, Hâlýkýmýz hakkýnda en mühim söz onundur.</p><p> </p><p>
   Ýþte gel bak! Bu hârika zâtýn yüzer zâhir ve bâhir kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler âlî ve esaslý hakikatlarýna istinaden, bütün davalarýnýn esasý ve bütün hayatýnýn gayesi, Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine ve sýfâtýna ve esmasýna delalet ve þehadet ve o Vâcib-ül Vücud'u isbat ve ilân ve i'lam etmektir.</p><p> </p><p>
   Demek bu kâinatýn manevî güneþi ve Hâlýkýmýzýn en parlak bir bürhaný bu Habibullah denilen zâttýr ki; onun þehadetini teyid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma' var:</p><p> </p><p>
   Birincisi: "Eðer perde-i gayb açýlsa yakînim ziyadeleþmeyecek" diyen Ýmam-ý Ali (Radýyallahü Anh) ve yerde iken arþ-ý azamý ve Ýsrafil'in azamet-i heykelini temaþa eden Gavs-ý Azam (K.S.) gibi keskin nazar ve gaybbîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azîmeyi câmi' ve Âl-i Muhammed namýyla þöhretþiar-ý âlem olan cemaat-ý nuraniyenin icma' ile tasdikleridir.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ý içtimaiyeden ve efkâr-ý siyasiyeden hâlî ve kitabsýz ve fetret asrýnýn karanlýklarýnda bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlý ve hayat-ý içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak, þarktan garba kadar cihanpesendane idare eden ve "Sahabe" namýyla dünyada namdar olan cemaat-ý meþhurenin ittifakla can ve mallarýný, peder ve aþiretlerini feda ettiren bir kuvvetli îmanla tasdikleridir.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Her asýrda binlerle efradý bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalýþan, ümmetinde yetiþen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasýnýn cemaat-ý uzmasýnýn tevafukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek bu zâtýn vahdaniyete þehadeti þahsî ve cüz'î deðil, belki umumî ve küllî ve sarsýlmaz ve bütün þeytanlar toplansa karþýsýna hiçbir cihetle çýkamaz bir þehadettir diye hükmetti. Ýþte Asr-ý Saadet-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 131)</p><p> </p><p>
te aklýyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun, o medrese-i nuraniyeden aldýðý derse bir kýsa iþaret olarak, Birinci Makam'ýn onaltýncý mertebesinde böyle:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَلْوَاحِدُ اْلاَحَدُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ فَخْرُ الْعَالَمِ وَ شَرَفُ نَوْعِ بَنِى آدَمَ بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْآنِهِ وَ حَشْمَةِ وُسْعَةِ دِينِهِ وَ كَثْرَةِ كَمَالاَتِهِ وَ عُلْوِيَّةِ اَخْلاَقِهِ حَتَّى بِتَصْدِيقِ اَعْدَائِهِ وَ كَذَا شَهِدَ وَ بَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِأَتِ مُعْجِزَاتِهِ الظَّاهِرَةِ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ وَ بِقُوَّةِ آلاَفِ حَقَائِقِ دِينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ بِاِجْمَاعِ آلِهِ ذَوِى اْلاَنْوَارِ وَ بِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِى اْلاَبْصَارِ وَ بِتَوَافُقِ مُحَقِّقِى اُمَّتِهِ ذَوِى الْبَرَاهِينِ وَ الْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ *</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra, bu dünyada hayatýn gayesi ve hayatýn hayatý îman olduðunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: "Aradýðýmýz zâtýn sözü ve kelâmý denilen bu dünyada en meþhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asýrda meydan okuyan Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan namýndaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim hâlýkýmýzýn kitabý olduðunu isbat etmek lâzýmdýr, diye taharriye baþladý.</p><p> </p><p>
   Bu seyyah bu zamanda bulunduðu münasebetiyle en evvel manevî i'caz-ý Kur'aniyenin lem'alarý olan Risâle-i Nur'a baktý ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ý Furkaniyenin nükteleri ve ýþýklarý ve esaslý tefsirleri olduðunu gördü. Ve Risâle-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asýrda her tarafa hakaik-i Kur'aniyeyi mü-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 132)</p><p> </p><p>
cahidane neþrettiði halde, karþýsýna kimse çýkamadýðýndan isbat eder ki; onun üstadý ve menbaý ve mercii ve güneþi olan Kur'an semavîdir, beþer kelâmý deðildir. Hattâ Risâle-i Nur'un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur'aniyesi olan Yirmibeþinci Söz ile Ondokuzuncu Mektub'un âhiri, Kur'anýn kýrk vecihle mu'cize olduðunu öyle isbat etmiþ ki; kim görmüþse deðil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarýna hayran olmuþ, takdir ederek çok sena etmiþ. Kur'anýn vech-i i'cazýný ve hak Kelâmullah olduðunu isbat etmek cihetini Risâle-i Nur'a havale ederek yalnýz bir kýsa iþaretle büyüklüðünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.</p><p> </p><p>
   Birinci Nokta: Nasýlki Kur'an bütün mu'cizatýyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikýyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn bir mu'cizesidir. Öyle de Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizatýyla ve delail-i nübüvvetiyle ve kemalât-ý ilmiyesiyle Kur'anýn bir mu'cizesidir ve Kur'an kelâmullah olduðuna bir hüccet-i katýasýdýr.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nokta: Kur'an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlý bir surette bir tebdil-i hayat-ý içtimaiye ile beraber, insanlarýn hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarýnda, hem akýllarýnda, hem hayat-ý þahsiyelerinde, hem hayat-ý içtimaiyelerinde, hem hayat-ý siyasiyelerinde öyle bir inkýlab yapmýþ ve idame etmiþ ve idare etmiþ ki; ondört asýr müddetinde, her dakikada, altýbin altýyüz altmýþaltý âyetleri, kemal-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanlarýn dilleriyle okunuyor ve insanlarý terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkiþaf ve terakki ve akýllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabýn misli yoktur, hârikadýr, fevkalâdedir, mu'cizedir.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Nokta: Kur'an, o asýrdan tâ þimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiþ ki, Kâ'be'nin duvarýnda altýn ile yazýlan en meþhur ediblerin "Muallakat-ý Seb'a" namýyla þöhretþiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid'in kýzý, babasýnýn kasidesini Kâ'be'den indirirken demiþ: "Âyâta karþý bunun kýymeti kalmadý."</p><p> </p><p>
   Hem bedevî bir edib: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken iþittiði vakit secdeye kapanmýþ. Ona demiþler: "Sen müslüman mý oldun?" O demiþ: "Hayýr, ben bu âyetin belâgatýna secde ettim."</p><p> </p><p>
   Hem ilm-i belâgatýn dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahþerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla karar vermiþler ki: "Kur'an'ýn belâgatý, takat-ý beþerin fevkindedir, yetiþilmez."</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 133)</p><p> </p><p>
   Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ý muarazaya davet edip, maðrur ve enaniyetli ediblerin ve belîðlerin damarlarýna dokundurup, gururlarýný kýracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz." diye ilân ettiði halde o asrýn muannid belîðleri birtek surenin mislini getirmekle kýsa bir yol olan muarazayý býrakýp, uzun olan, can ve mallarýný tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kýsa yolda gitmek mümkün deðildir.</p><p> </p><p>
   Hem Kur'ân'ýn dostlarý, Kur'ân'a benzemek ve taklid etmek þevkiyle ve düþmanlarý dahi Kur'ân'a mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdýklarý ve yazýlan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetiþemediðini, hattâ en adî adam dahi dinlese, elbette diyecek: "Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onlarýn mertebesinde deðil." Ya onlarýn altýnda veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altýnda olduðunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâðatý umumun fevkindedir. Hattâ bir adam سَبَّحَ لِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: "Bu âyetin hârika telakki edilen belâðatýný göremiyorum." Ona denildi: "Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle." O da , kendini Kur'ân'dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; Mevcudat-ý âlem periþan, karanlýk ,camid ve þuursuz ve vazifesiz olarak; hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsýz, fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ân'ýn lisanýndan bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanýn yüzünde öyle bir perde açtý ve  ýþýklandýrdý ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman ,asýrlar sýralarýnda dizilen zîþuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat, bir câmi-i kebir hükmünde, baþta semavat ve arz olarak umum mahlukatý hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife baþýnda cûþ u huruþla mes'udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müþahede et. Ve bu âyetin derece-i belâgatýný zevkederek, sair âyetleri buna kýyasla, Kur'ân'ýn zemzeme-i belâðatý arzýn nýsfýný ve nev'-i beþerin humsunu istilâ ederek, haþmet-i saltanatý kemal-i ihtiramla ondört asýr bilâfasýla idame ettiðinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladý.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Nokta: Kur'ân, öyle hakikatlý bir halâvet göstermiþ ki, en tatlý birþeyden dahi usandýran çok tekrar, Kur'ân'ý</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 134)</p><p> </p><p>
tilavet edenler için deðil usandýrmak, belki kalbi çürümemiþ ve zevki bozulmamýþ adamlara tekrar-ý tilaveti halâvetini ziyadeleþtirdiði, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ý mesel hükmüne geçmiþ. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve þebabet ve garabet göstermiþ ki, ondört asýr yaþadýðý ve herkesin eline kolayca girdiði halde, þimdi nâzil olmuþ gibi tazeliðini muhafaza ediyor. Her asýr, kendine hitab ediyor gibi bir gençlikte görmüþ. Her taife-i ilmiye O'ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarýnda bulundurduklarý ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o üslûbundaki ve tarz-ý beyanýndaki garabetini aynen muhafaza ediyor.</p><p> </p><p>
   Beþincisi: Kur'ân'ýn bir cenahý mazide, bir cenahý müstakbelde, kökü ve bir kanadý eski Peygamberlerin ittifaklý hakikatlarý olduðu ve bu onlarý tasdik ve teyid ettiði ve onlar dahi tevafukun lisan-ý haliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliya ve asfiya gibi O'ndan hayat alan semereleri ve hayatdar tekemmülleriyle, þecere-i mübarekelerinin hayatdar, feyizdar ve hakikat-medar olduðuna delalet eden ve ikinci kanadýnýn himayesi altýnda yetiþen ve yaþayan velayetin bütün hak tarîkatlarý ve Ýslâmiyetin bütün hakikatlý ilimleri, Kur'ân'ýn ayn-ý hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir hârika olduðuna þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Altýncýsý: Kur'ân'ýn altý ciheti nuranidir, sýdk ve hakkaniyetini gösterir. Evet altýnda hüccet ve bürhan direkleri, üstünde sikke-i i'caz lem'alarý, önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasýnda nokta-i istinadý vahy-i semavî hakikatlarý, saðýnda hadsiz ukûl-ü müstakimenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanlarýn ciddî itmi'nanlarý ve samimî incizablarý ve teslimleri; Kur'ân'ýn fevkalâde, hârika, metin, hücum edilmez bir kal'a-i semaviye-i arziye olduðunu isbat ettikleri gibi, altý makamdan dahi O'ýýnun ayn-ý hak ve sadýk olduðuna ve beþerin kelâmý olmadýðýna, hem yanlýþ olmadýðýna imza eden, baþta bu kâinatta daima güzelliði izhar, iyiliði ve doðruluðu himaye ve sahtekârlarý ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatýn mutasarrýfý, o Kur'ân'a âlemde en makbul, en yüksek, en hâkîmane bir makam-ý hürmet ve bir mertebe-i muvaffakýyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiði gibi, Ýslâmiyetin menbaý ve Kur'ân'ýn tercümaný olan zâtýn (Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyade ona itikad ve ihtiramý ve nüzulü zamanýnda uyku gibi bir vaziyet-i naîmanede bulunmasý ve sair kelâmlarý ona yetiþememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiþ ve gelecek hakikî hâdi-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 135)</p><p> </p><p>
sat-ý kevniyeyi, gaybiyane Kur'an ile tereddüdsüz ve itmi'nan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarý altýnda hiçbir hile, hiçbir yanlýþ vaziyeti görülmeyen o tercümanýn, bütün kuvvetiyle Kur'ân'ýn herbir hükmüne îman edip tasdik etmesi ve hiçbir þey O'nu sarsmamasý; Kur'ân semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlýk-ý Rahîminin mübarek kelâmý olduðunu imza ediyor.</p><p> </p><p>
   Hem nev'-i insanýn humsu, belki kýsm-ý azamý, göz önünde ona müncezibane ve dindarane irtibatý ve hakikatperestane ve müþtakane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakýalarýn ve keþfiyatýn þehadetiyle, cin ve melek ve ruhanîlerin dahi, tilaveti vaktinde pervane gibi hakperestane etrafýnda toplanmasý, Kur'ân'ýn kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduðuna bir imzadýr.</p><p> </p><p>
   Hem nev'-i beþerin umum tabakalarý, en gabi ve âmiden tut, tâ en zeki ve âlime kadar herbirisi, Kur'ân'ýn dersinden tam hisse almalarý ve en derin hakikatlarý fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm-u islâmiyenin ve bilhassa  þeriat-ý Kübra'nýn büyük müçtehidleri ve usûl-üd din ve ilm-i Kelâm'ýn dâhî muhakkikleri gibi, her taife kendi ilimlerine ait bütün hacatýný ve cevablarýný Kur'ân'dan istihraç etmeleri, Kur'ân'ýn menba-ý hak ve maden-i hakikat olduðuna bir imzadýr.</p><p> </p><p>
   Hem edebiyatça en ileri bulunan Arab edibleri, -Ýslâmiyete girmeyenler- þimdiye kadar muarazaya pekçok muhtaç olduklarý halde Kur'ân'ýn i'cazýndan yedi büyük vechi varken, yalnýz birtek vechi olan belâgatýnýn, (tek bir surenin) mislini getirmekten istinkâflarý ve þimdiye kadar gelen ve muaraza ile þöhret kazanmak isteyen meþhur belîðlerin ve dâhî âlimlerin onun hiçbir vech-i i'cazýna karþý çýkamamalarý ve âcizane sükût etmeleri; Kur'ân mu'cize ve takat-ý beþerin fevkinde olduðuna bir imzadýr.</p><p> </p><p>
   Evet bir kelâm "Kimden gelmiþ ve kime gelmiþ ve ne için?" denilmesiyle kýymeti ve ulviyeti ve belâgatý tezahür etmesi noktasýndan, Kur'ân'ýn misli olamaz ve O'na yetiþilemez. Çünki Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlýkýnýn hitabý ve konuþmasý ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanlarýn belki bütün mahlukatýn namýna meb'us ve nev'-i beþerin en meþhur ve namdar muhatabý bulunan ve o muhatabýn kuvvet ve vüs'at-i îmaný, koca Ýslâmiyeti tereþþuh edip sahibini Kab-ý Kavseyn makamýna çýkararak muhatab-ý Samedaniyeye mazhariyetle nüzul eden ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-ý kâinatýn neticelerine ve ondaki Rab-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 136)</p><p> </p><p>
banî maksadlara ait mesaili ve o muhatabýn bütün hakaik-i Ýslâmiyeyi taþýyan en yüksek ve en geniþ olan îmanýný beyan ve izah eden ve koca kâinatýn bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafýný gösterip çevirip, onlarý yapan san'atkârý tavrýyla ifade ve talim eden Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn elbette mislini getirmek mümkün deðildir ve derece-i i'cazýna yetiþilmez.</p><p> </p><p>
   Hem, Kur'aný tefsir eden ve bir kýsmý otuz-kýrk hattâ yetmiþ cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlý müdakkik binlerle mütefennin ülemanýn, senedleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur'andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sýrlarý ve âlî manalarý ve umûr-u gaybiyenin her nev'inden kesretli gaybî ihbarlarý izhar ve isbat etmeleri ve bilhassa Risâle-i Nur'un yüzotuz kitabýnýn herbiri Kur'anýn bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhanlarla isbat etmesi ve bilhassa Mu'cizat-ý Kur'aniye Risalesi; þimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarýndan çok þeyleri Kur'andan istihrac eden Yirminci Söz'ün Ýkinci Makamý ve Risâle-i Nur'a ve elektriðe iþaret eden âyetlerin iþaratýný bildiren Ýþarat-ý Kur'aniye namýndaki Birinci Þua ve huruf-u Kur'aniye ne kadar muntazam, esrarlý ve manalý olduðunu gösteren Rumuzat-ý Semaniye namýndaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Feth'in âhirki âyeti beþ vecihle ihbar-ý gaybî cihetinde mu'cizeliðini isbat eden küçük bir risale gibi Risâle-i Nur'un herbir cüz'ü, Kur'anýn bir hakikatýný, bir nurunu izhar etmesi; Kur'anýn misli olmadýðýna ve mu'cize ve hârika olduðuna ve bu âlem-i þehadette âlem-i gaybýn lisaný ve bir Allâm-ül Guyub'un kelâmý bulunduðuna bir imzadýr.</p><p> </p><p>
   Ýþte altý noktada ve altý cihette ve altý makamda iþaret edilen, Kur'anýn mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki; haþmetli hâkimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ý kudsiyesi, asýrlarýn yüzlerini ýþýklandýrarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemal-i ihtiram ile devam etmesi, hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur'anýn herbir harfi, hiç olmazsa on sevabý ve on hasenesi olmasý ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kýsým âyâtýn ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her  harfin nuru ve sevabý ve kýymeti ondan yüzlere çýkmasý gibi kudsî imtiyazlarý kazanmýþ, diye dünya seyyahý anladý ve kalbine dedi: Ýþte böyle her cihetle mu'cizatlý bu Kur'an; sûrelerinin icmaýyla ve âyâtýnýn ittifakýyla ve esrar u envarýnýn tevafukuyla ve semerat ve âsârýnýn tetabukuyla birtek Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine ve sýfât ve esmasýna deliller ile isbat suretinde öyle þehadet etmiþ ki, bütün ehl-i îmanýn hadsiz þehadetleri, onun þehadetinden tereþþuh etmiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 137)</p><p> </p><p>
   Ýþte bu yolcunun Kur'andan aldýðý ders-i tevhid ve îmana kýsa bir iþaret olarak Birinci Makam'ýn onyedinci mertebesinde böyle:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَلْوَاحِدُ اْلاَحَدُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودهِ فِى وَحْدَتِهِ الْقُرْآنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ ِلاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَ اْلاِنْسِ وَ الْجَانِّ ااَلْمَقْرُوءُ كُلُّ آيَاتِهِ فِى كُلِّ دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ اْلاِحْتِرَامِ بِاَلْسِنَةِ مِأَتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ اْلاِنْسَانِ الدَّائِمُ سَلْطَنَتَهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلَى اَقْطَارِ اْلاَرْضِ وَ اْلاَكْوَانِ وَ عَلَى وُجوُهِ اْلاَعْصَارِ وَ الزَّمَانِ وَ الْجَارِى حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلَى نِصْفِ اْلاَرْضِ وَ خُمْسِ الْبَشَرِ فِى اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ اْلاِحْتِشَامِ .. وَ كَذَا شَهِدَ وَ بَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ وَ بِاِتِّفَاقِ آيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ اْلاِلهِيَّةِ وَ بِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَ اَنْوَارِهِ وَ بِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَ ثَمَرَاتِهِ وَ آثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَيَانِ *</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra, bir fakir insana deðil fâni ve muvakkat bir tarlayý, bir haneyi, belki koca kâinatý ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi kazandýran ve bir fâni adama ebedî bir hayatýn levazýmatýný bulduran ve ecelin daraðacýný bekleyen bir bîçareyi idam-ý ebedîden</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 138)</p><p> </p><p>
kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kýymetdar sermaye-i insaniyenin îman olduðunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki: "Haydi, ileri! Ýmanýn hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinatýn heyet-i mecmuasýna müracaat edip, o da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânýndan ve eczasýndan aldýðýmýz dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz." diye, Kur'andan aldýðý geniþ ve ihatalý bir dürbün ile baktý, gördü:</p><p> </p><p>
   Bu kâinat, o kadar manidar ve muntazamdýr ki; mücessem bir kitab-ý Sübhanî ve cismanî bir Kur'an-ý Rabbanî ve müzeyyen bir saray-ý Samedanî ve muntazam bir þehr-i Rahmanî suretinde görünüyor. O kitabýn bütün sûreleri, âyetleri ve kelimatlarý, hattâ harfleri ve bablarý ve fasýllarý ve sayfalarý ve satýrlarý.. umumunun, her vakit manidarane mahv u isbatlarý ve hakîmane taðyir ve tahvilleri; icma' ile, bir Alîm-i Külli Þey'in ve bir Kadîr-i Külli Þey'in ve bir musannýfýn, herþeyde herþeyi gören ve herþeyin herþeyi ile münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkaþ-ý Zülcelal'in ve bir Kâtib-i Zülkemal'in vücudunu ve mevcudiyetini bilbedahe ifade ettikleri gibi, bütün erkân ve enva'ýyla ve ecza ve cüz'iyatýyla ve sekeneleri ve müþtemilâtýyla ve varidat ve masarifatýyla ve onlarda maslahatkârane tebdilleriyle ve hikmetperverane tecdidleriyle, bil'ittifak hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iþ gören âlî bir ustanýn ve misilsiz bir Sâniin mevcudiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinatýn azametine münasib iki büyük ve geniþ hakikatýn þehadetleri, kâinatýn bu büyük þehadetini isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Birinci Hakikat: Usûlü'd-din ve ilm-i Kelâm'ýn dâhî ulemasýnýn ve hükema-i Ýslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla isbat ettikleri "hudûs" ve "imkân" hakikatlarýdýr. Onlar demiþler ki: "Madem âlemde ve herþeyde tegayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadim olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni' var. Ve madem herþeyin zâtýnda vücudu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsavidir; elbette vâcib ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtýl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkin olmadýðý kat'î bürhanlarla isbat edilmiþ; elbette öyle bir Vâcib-ül Vücud'un mevcudiyeti lâzýmdýr ki, nazîri mümteni', misli muhal ve bütün maadasý mümkün ve masivasý mahluku olacak." Evet hudûs hakikatý kâinatý istilâ etmiþ. Çoðunu göz görüyor, diðer kýsmýný akýl görüyor. Çünki gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; herbirisinin hadsiz efradý bulunan ve herbiri zîhayat bir kâ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 139)</p><p> </p><p>
inat hükmünde olan yüzbin nevi nebatat ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefattýr ki; haþir ve neþirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hârikalarý bulunan çekirdekleri ve tohumlarý ve yumurtacýklarý baharda yerlerinde býrakýp, defter-i a'mallerini ve gördükleri vazifelerin proðramlarýný onlarýn ellerine vererek, Hafîz-i Zülcelal'in himayesi altýnda, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde, haþr-i azamýn yüzbin misali ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden aðaçlar ve kökler ve bir kýsým hayvancýklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kýsmýnýn dahi, kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor. Ve geçen baharýn mevcudatý, iþledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neþredip, وََاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetinin bir misalini gösteriyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem heyet-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudûsta, gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatlarý ve hudûslarý oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. Ýþte, bu dünyada böyle hayatdar dünyalarý ve vazifedar kâinatlarý kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve icad edip Rabbanî maksadlarda ve Ýlahî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadîrane istimal ve rahîmane istihdam eden bir Zât-ý Zülcelal'in vücub-u vücudu ve hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe güneþ gibi, akýllara görünüyor. "Hudûs" mesailini Risâle-i Nur'a ve muhakkikîn-i Kelâmiyenin kitablarýna havale ile o bahsi kapýyoruz.</p><p> </p><p>
   Amma "imkân" ciheti ise; o da kâinatý istilâ ve ihata etmiþ. Çünki görüyoruz ki; herþey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun arþtan ferþe, zerrattan seyyarata kadar her mevcud; mahsus bir zât ve muayyen bir suret ve mümtaz bir þahsiyet ve has sýfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlý cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki o mahsus zâta ve o mahiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek.. hem suretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakýþlý ve farikalý ve münasib o muayyen sureti giydirmek.. hem hemcinsinden olan eþhasýn mikdarýnca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda, o lâyýk þahsiyeti imtiyazla tahsis etmek.. hem sýfatlarýn nevileri ve mertebeleri sa-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 140)</p><p> </p><p>
yýsýnca imkânlar ve ihtimaller içinde þekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafýk, maslahatlý sýfatlarý yerleþtirmek.. hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunmasý mümkin olmasý noktasýnda hadsiz imkânat ve ihtimalat içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inayetli cihazlarý takmak ve teçhiz etmek; elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkûr mahiyet ve hüviyet, heyet ve suret, sýfat ve vaziyetinin imkânatý adedince tahsis edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici bir Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine ve hiçbir þey ve hiç bir þe'n ondan gizlenmediðine ve hiçbir þey ona aðýr gelmediðine ve en büyük bir þey en küçük bir þey gibi ona kolay geldiðine ve bir baharý bir aðaç kadar ve bir aðacý bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiðine iþaretler ve delaletler ve þehadetler, imkân hakikatýndan çýkýp kâinatýn bu büyük þehadetinin bir kanadýný teþkil ederler. Kâinatýn þehadetini, her iki kanadý ve iki hakikatýyla Risâle-i Nur eczalarý ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözler ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektublar tamamýyla isbat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek bu pek uzun kýssayý kýsa kestik.</p><p> </p><p>
   Kâinatýn heyet-i mecmuasýndan gelen büyük ve küllî þehadetin ikinci kanadýný isbat eden:</p><p> </p><p>
   Ýkinci Hakikat: Bu mütemadiyen çalkanan inkýlablar ve tahavvülâtlar içinde vücudunu ve hizmetini ve zîhayat ise hayatýný muhafazaya ve vazifesini yerine getirmeye çalýþan mahlukatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teavün hakikatý görünüyor. Meselâ: Unsurlarý zîhayatýn imdadýna, hususan bulutlarý nebatatýn mededine ve nebatatý dahi hayvanatýn yardýmýna ve hayvanat ise insanlarýn muavenetine ve memelerin kevser gibi sütleri, yavrularýn beslenmelerine ve zîhayatlarýn iktidarlarý haricindeki pek çok hacetleri ve erzaklarý, umulmadýk yerlerden onlarýn ellerine verilmesi, hattâ zerrat-ý taamiye dahi hüceyrat-ý bedeniyenin tamirine koþmalarý gibi teshir-i Rabbanî ile ve istihdam-ý Rahmanî ile, hakikat-ý teavünün pek çok misalleri doðrudan doðruya, bütün kâinatý bir saray gibi idare eden bir Rabb-ül Âlemîn'in umumî ve rahîmane rububiyetini gösteriyorlar.</p><p> </p><p>
   Evet camid ve þuursuz ve þefkatsiz olan ve birbirine þefkatkârane, þuurdarane vaziyet gösteren muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-i Zülcelal'in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardýma koþturuluyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýþte kâinatta câri olan teavün-ü umumî, seyyarattan ta zîha-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 141)</p><p> </p><p>
yatýn a'za ve cihazat ve zerrat-ý bedeniyesine kadar kemal-i intizamla cereyan eden müvazene-i âmme ve muhafaza-i þamile ve semavatýn yaldýzlý yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyin ve Kehkeþan'dan ve manzume-i þemsiyeden tâ mýsýr ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim ve Güneþ ve Kamer'den ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arýlarýna kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatlarýn büyüklükleri nisbetindeki þehadetleri, kâinatýn þehadetinin ikinci kanadýný isbat ve teþkil ederler. Madem Risâle-i Nur bu büyük þehadeti isbat ve izah etmiþ, biz burada bu kýsacýk iþaretle iktifa ederiz. Ýþte dünya seyyahýnýn kâinattan aldýðý ders-i îmanîye kýsa bir iþaret olarak Birinci Makam'ýn onsekizinci mertebesinde böyle:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْمُمْتَنِعُ نَظِيرُهُ اَلْمُمْكِنُ كُلُّ مَاسِوَاهُ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ هذِهِ الْكَائِنَاتُ الْكِتَابُ الْكَبِيرُ الْمُجَسَّمُ وَ الْقُرْآنُ الْجِسْمَانِىُّ الْمُعَظَّمُ وَ الْقَصْرُ الْمُزَيَّنُ الْمُنَظَّمُ وَ الْبَلَدُ الْمُحْتَشَمُ الْمُنْتَظَمُ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ وَ آيَاتِهِ وَ كَلِمَاتِهِ وَ حُرُوفِهِ وَ اَبْوَابِهِ وَ فُصُولِهِ وَ صُحُفِهِ وَ سُطُورِهِ وَ اِتِّفَاقِ اَرْكَانِهِ وَ اَنْوَاعِهِ وَ اَجْزَائِهِ وَ جُزْئِيَّاتِهِ وَ سَكَنَتِهِ وَ مُشْتَمِلاَتِهِ وَ وَارِدَاتِهِ وَ مَصَارِفِهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْحُدُوثِ وَ التَّغَيُّرِ وَ اْلاِمْكَانِ بِاِجْمَاعِ جَمِيعِ عُلَمَاءِ عِلْمِ الْكَلاَمِ وَ بِشَهَادَةِ حَقِيقَةِ تَبْدِيلِ صُورَتِهِ وَ مُشْتَمِلاَتِهِ بِالْحِكْمَةِ وَ اْلاِنْتِظَامِ وَ تَجْدِيدِ حُرُوفِهِ وَ كَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَ الْمِيزَانِ وَ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّعَاوُنِ وَ التَّجَاوُبِ وَ التَّسَانُدِ وَ التَّدَاخُلِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ الْمُحَافَظَةِ فِى مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَيَانِ *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 142)</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra, dünyaya gelen ve dünyanýn yaratanýný arayan ve onsekiz aded mertebelerden çýkan ve arþ-ý hakikate yetiþen bir mi'rac-ý îmanî ile gaibane marifetten hazýrane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklý ve müþtak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fatiha-i Þerife'de baþýndan tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gaibane medh ü sena ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitabýna çýkýlmasý gibi, biz dahi doðrudan doðruya gaibane aramayý býrakýp, aradýðýmýzý aradýðýmýzdan sormalýyýz; herþeyi gösteren güneþi, güneþten sormak gerektir. Evet herþeyi gösteren, kendini herþeyden ziyade gösterir. Öyle ise þemsin þuaatý ile onu görmek ve tanýmak gibi, Hâlýkýmýzýn esma-i hüsnasýyla ve sýfât-ý kudsiyesiyle onu kabiliyetimizin nisbetinde tanýmaya çalýþabiliriz.</p><p> </p><p>
   Bu maksadýn hadsiz yollarýndan iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlarýndan ve pek çok uzun tafsilâtýndan yalnýz iki hakikatý icmal ve ihtisar ile bu risalede beyan edeceðiz.</p><p> </p><p>
   Birinci Hakikat: Bilmüþahede gözümüzle görünen ve muhit ve daimî ve muntazam ve dehþetli ve semavî ve arzî olan bütün mevcudatý çeviren ve tebdil ve tecdid eden ve kâinatý kaplayan faaliyet-i müstevliye hakikatý görünmesi ve o her cihetle hikmet-medar faaliyet hakikatýnýn içinde tezahür-ü rububiyet hakikatýnýn bilbedahe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet-feþan tezahür-ü rububiyet hakikatýnýn içinde, tebarüz-ü uluhiyet hakikatý bizzarure bilinmiþ olmasýdýr.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 143)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ýþte bu hâkîmane ve hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin arkasýnda bir Fâil-i Kadîr ve Alîm'in ef'ali, görünür gibi hissedilir. Ve bu mürebbiyane ve müdebbirane ef'al-i Rabbaniyeden ve perdesinin arkasýndan, herþeyde cilveleri bulunan esma-i Ýlahiye, hissedilir derecesinde bedahetle bilinir. Ve bu celaldarane ve cemalperverane cilvelenen esma-i hüsnadan ve perdesinin arkasýnda sýfât-ý seb'a-i kudsiyenin ilmelyakîn, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde vücudlarý ve tahakkuklarý anlaþýlýr. Ve bu yedi kudsî sýfatýn dahi, bütün masnuatýn þehadetiyle hem hayatdarane, hem kadîrane, hem alîmane, hem semîane, hem basîrane, hem mürîdane, hem mütekellîmane nihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve biilmelyakîn bir Mevsuf-u Vâcib-ül Vücud'un ve bir Müsemma-i Vâhid-i Ehad'in ve bir Fâil-i Ferd-i Samed'in mevcudiyeti, güneþten daha zâhir, daha parlak bir tarzda kalbdeki îman gözüne görünür gibi kat'î bilinir. Çünki güzel ve manidar bir kitab ve muntazam bir hane, bedahetle yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlý yapmak fiilleri dahi bedahetle yazýcý ve dülger namlarýný, yazýcý ve dülger ünvanlarý ise bedahetle kitabet ve dülgerlik san'atlarýný ve sýfatlarýný ve bu san'at ve sýfatlar bedahetle herhalde bir zâtý istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemma ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmasýz bir isim mümkün olmadýðý gibi; mevsufsuz bir sýfat, san'atkârsýz bir san'at dahi mümkün deðildir.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat bütün mevcudatýyla beraber kaderin kalemiyle yazýlmýþ, kudretin çekiciyle yapýlmýþ manidar hadsiz kitablar, mektublar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde -herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile- Rabbanî ve Rahmanî nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin menþe'leri olan binbir esma-i Ýlahiyenin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menbaý olan yedi sýfât-ý Sübhaniyenin nihayetsiz tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sýfatlarýn madeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât-ý Zülcelal'in vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz iþaretler ve nihayetsiz þehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kýymetler, kemaller dahi, ef'al-i Rabbaniyenin ve esma-i Ýlahiyenin ve sýfât-ý Samedaniyenin ve þuunat-ý Sübhaniyenin kendilerine lâyýk ve muvafýk kudsî cemallerine ve kemallerine ve hepsi birden Zât-ý Akdes'in kudsî cemaline ve kemaline bedahetle þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Ýþte faaliyet hakikatý içinde tezahür eden rububiyet hakikatý; ilim ve hikmetle halk ve icad ve sun' ve ibda', nizam ve mizan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir, kasd ve irade ile tahvil ve</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 144)</p><p> </p><p>
 tebdil ve tenzil ve tekmil, þefkat ve rahmetle it'am ve in'am ve ikram ve ihsan gibi þuunatýyla ve tasarrufatýyla kendini gösterir ve tanýttýrýr. Ve tezahür-ü rububiyet hakikatý içinde bedahetle hissedilen ve bulunan uluhiyetin tebarüz hakikatý dahi; esma-i hüsnanýn rahîmane ve kerîmane cilveleriyle ve yedi sýfât-ý sübutiye olan Hayat, Ýlim, Kudret, Ýrade, Sem', Basar ve Kelâm sýfatlarýnýn celalli ve cemalli tecellileriyle kendini tanýttýrýr, bildirir.</p><p> </p><p>
   Evet nasýlki kelâm sýfatý, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ý Akdes'i tanýttýrýr, öyle de; kudret sýfatý dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlý eserleriyle o Zât-ý Akdes'i bildirir ve kâinatý baþtan baþa bir Furkan-ý Cismanî mahiyetinde gösterip, bir Kadîr-i Zülcelal'i tavsif ve tarif eder. Ve ilim sýfatý dahi; hikmetli, intizamlý, mizanlý olan bütün masnuat mikdarýnca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyin ve temyiz edilen bütün mahlukat adedince, mevsuflarý olan birtek Zât-ý Akdes'i bildirir. Ve hayat sýfatý ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün intizamlý ve hikmetli ve mizanlý ve zînetli suretler, haller ve sair sýfatlarý bildiren bütün deliller, sýfat-ý hayatýn delilleriyle beraber, hayat sýfatýnýn tahakkukuna delalet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatlarý þahid göstererek Zât-ý Hayy-ý Kayyum'u bildirir. Ve kâinatý, serbeser her vakit taze taze ve ayrý ayrý cilveleri ve nakýþlarý göstermek için daima deðiþen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine-i ekber suretine çevirir. Ve bu kýyasla görmek ve iþitmek, ihtiyar etmek ve konuþmak sýfatlarý dahi; herbiri birer kâinat kadar Zât-ý Akdes'i bildirir, tanýttýrýr.</p><p> </p><p>
   Hem o sýfatlar, Zât-ý Zülcelal'in vücuduna delalet ettikleri gibi, hayatýn vücuduna ve tahakkukuna ve o zâtýn hayatdar ve diri olduðuna dahi bedahetle delalet ederler. Çünki bilmek hayatýn alâmeti, iþitmek dirilik emaresi, görmek dirilere mahsus, irade hayat ile olabilir, ihtiyarî iktidar zîhayatlarda bulunur, tekellüm ise bilen dirilerin iþidir.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu noktalardan anlaþýlýr ki; hayat sýfatýnýn yedi defa kâinat kadar delilleri ve kendi vücudunu ve mevsufun vücudunu bildiren bürhanlarý vardýr ki, bütün sýfatlarýn esasý ve menbaý ve ism-i azamýn masdarý ve medarý olmuþtur. Risâle-i Nur, bu birinci hakikatý kuvvetli bürhanlar ile isbat ve bir derece izah ettiðinden, bu denizden bu mezkûr katre ile þimdilik iktifa ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 145)</p><p> </p><p>
   Ýkinci Hakikat: Sýfat-ý kelâmdan gelen tekellüm-ü Ýlahîdir. لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى âyetinin sýrrýyla: Kelâm-ý Ýlahî, nihayetsizdir. Bir zâtýn vücudunu bildiren en zâhir alâmet, konuþmasýdýr. Demek bu hakikat, nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelî'nin mevcudiyetine ve vahdetine þehadet eder. Bu hakikatýn iki kuvvetli þehadeti, bu risalenin ondördüncü ve onbeþinci mertebelerinde beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle ve geniþ bir þehadeti dahi, onuncu mertebesinde iþaret edilen kütüb-ü mukaddese-i semaviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi' bir diðer þehadeti dahi, onyedinci mertebesinde Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan cihetiyle geldiðinden, bu hakikatýn beyan ve þehadetini o mertebelere havale edip o hakikatý mu'cizane ilân eden ve þehadetini sair hakikatlarýn þehadetleriyle beraber ifade eden</p><p> </p><p>
شَهِدَ اللّهُ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ وَاْلمَلَئِكَةُ وَاُولُو الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
âyet-i muazzamanýn envarý ve esrarý, bizim bu yolcuya kâfi ve vâfi gelmiþ ki, daha ileri gidememiþ. Ýþte bu yolcunun, bu makam-ý kudsîden aldýðý dersin kýsa bir mealine bir iþaret olarak, Birinci Makam'ýn ondokuzuncu mertebesinde:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 146)</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ لَهُ اْلاَسْمَاءُ لْحُسْنَى وَ لَهُ الصَّفَاتُ الْعُلْيَا وَ لَهُ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى اَلَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ بِاِجْمَاعِ جَمِيعِ صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ الْمُحِيطَةِ وَ جَمِيعِ اَسْمَائِهِ الْحُسْنَى اَلْمُتَجَلِّيَّةِ بِاِتِّفَاقِ جَمِيعِ شُؤُنَاتِهِ وَ اَفْعَالِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَقِيقَةِ تَبَارُزِ اْلاُلُوهِيَّةِ فِى تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ فِى دَوَامِ اْلفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَولِيَةِ بِفِعْلِ اْلاِيجَادِ وَ الْخَلْقِ وَ الصُّنْعِ وَ اْلاِبْدَاعِ بِاِرَادَةٍ وَ قُدْرَةٍ وَ بِفِعْلِ التَّقْدِيرِ وَ التَّصْوِيرِ وَ التَّدْبِيرِ وَ التَّدْوِيرِ بِاِخْتِيَارٍ وَ حِكْمَةٍ وَ بِفِعْلِ التَّصْرِيفِ وَ التَّنْظِيمِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ اْلاِدَارَةِ وَ اْلاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ وَ رَحْمَةٍ وَ بِكَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ اَسْرَارِ - شَهِدَ اللّهُ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ وَ الْمَلئِكَةِ وَ اُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ *</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 147)</p><p> </p><p>
Ýhtar</p><p> </p><p>
   Geçen Ýkinci Makam'ýn Birinci Bab'ýndaki ondokuz aded mertebelerin þehadet eden hakikatlarýnýn herbirisi, tahakkuklarýyla ve vücudlarýyla vücub-u vücuda delalet ettikleri gibi; ihatalarý ile dahi vahdete ve ehadiyete delalet ederler. Fakat baþta sarihan vücudu isbat ettikleri cihetle, vücub-u vücudun delilleri sayýlmýþ. Ýkinci Makam'ýn Ýkinci Bab'ý ise; baþta ve sarahatla vahdeti ve içinde vücudu isbat ettiði haysiyetiyle, tevhid bürhanlarý denilir. Yoksa her ikisi, her ikisini isbat eder. Farklarýna iþaret için Birinci Bab'da بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ ,   Ýkinci Bab'da vahdet görünür gibi zuhuruna iþareten بِمُشَاهَدَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ fýkralarý tekrar ediliyor. Gelecek Ýkinci Bab'ýn mertebelerini Birinci Bab gibi izah etmeye niyet etmiþtim. Fakat bazý hallerin mümanaatýyla, ihtisara ve icmale mecburum. Hakkýyla beyan etmeyi Risâle-i Nur'a havale ediyoruz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 148)</p><p> </p><p>
Ýkinci Bab</p><p> </p><p>
(Berahin-i Tevhidiyeye Dairdir.)</p><p> </p><p>
   Dünyaya îman için gönderilen ve bütün kâinatta fikren seyahat eden ve herþeyden Hâlýkýný soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakîn derecesinde Ýlahýný vücub-u vücud noktasýnda bulan dünya misafiri, kendi aklýna dedi ki: Gel, Vâcib-ül Vücud Hâlýkýmýzýn vahdet bürhanlarýný temaþa için yine beraber bir seyahata gideceðiz.</p><p> </p><p>
   Beraber gittiler. Birinci menzilde gördüler ki: Kâinatý istila eden dört hakikat-ý kudsiye, vahdeti bedahet derecesinde istilzam edip isterler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
***</p><p> </p><p>
   Birinci Hakikat: "Uluhiyet-i mutlaka"dýr.</p><p> </p><p>
   Evet nev'-i beþerin her taifesi birer nevi ibadet ile fýtrî gibi meþgul olmasý ve sair zîhayatýn, belki cemadatýn dahi fýtrî hizmetleri birer nevi ibadet hükmünde bulunmasý ve kâinatta maddî ve manevî bütün nimetlerin ve ihsanlarýn herbiri, bir mabudiyet tarafýndan, hamd ve ibadeti yaptýran perestiþe ve þükre birer vesile olmalarý ve vahy ve ilhamlar gibi bütün tereþþuhat-ý gaybiye ve tezahürat-ý maneviyenin birtek Ýlahýn mabudiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedahetle bir uluhiyet-i mutlakanýn tahakkukunu ve hükümferma olduðunu isbat ederler. Madem böyle bir uluhiyet hakikatý var, elbette iþtiraki kabul edemez. Çünki uluhiyete yani mabudiyete karþý þükür ve ibadetle mukabele edenler, kâinat aðacýnýn en nihayetlerinde bulunan zîþuur meyveleridir ve baþkalarýn o zîþuurlarý memnun ve minnetdar edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediðinden çabuk unutturulabilen hakikî mabudlarýný onlara unutturmasý, uluhiyetin mahiyetine ve kud-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 149)</p><p> </p><p>
sî maksadlarýna öyle bir zýddiyettir ki, hiçbir cihetle müsaade etmez. Kur'an'ýn çok tekrar ile ve þiddetle þirki red ve müþrikleri Cehennem ile tehdid etmesi, bu cihettendir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Hakikat: "Rububiyet-i mutlaka"dýr.</p><p> </p><p>
   Evet bütün kâinatta hususan zîhayatlarda ve bilhassa terbiye ve iaþelerinde her tarafta ayný tarzda ve umulmadýk bir surette beraber ve birbiri içinde hakîmane, rahîmane bir dest-i gaybî tarafýndan olan bir tasarruf-u âmm elbette bir rububiyet-i mutlakanýn tereþþuhudur ve ziyasýdýr ve tahakkukuna bir bürhan-ý kat'îdir. Madem bir rububiyet-i mutlaka vardýr, elbette þirk ve iþtiraki kabul etmez. Çünki o rububiyetin kendi cemalini izhar ve kemalâtýný ilân ve kýymetli san'atlarýný teþhir ve gizli hünerlerini göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri cüz'iyatta ve zîhayatta temerküz ve içtima' ettiðinden, en cüz'î bir þeye ve en küçük bir zîhayata kendi baþý ile müdahale eden bir þirk, o gayeleri bozar ve o maksadlarý harab eder. Ve zîþuurun yüzlerini o gayelerden ve o gayeleri irade edenden çevirip esbaba saldýðýndan ve bu vaziyet rububiyetin mahiyetine bütün bütün muhalif ve adavet olduðundan, elbette böyle bir rububiyet-i mutlaka, hiç bir cihetle þirke müsaade etmez. Kur'anýn kesretli takdisatý ve tesbihatý ve âyâtý ve kelimatý, belki hurufatý ve hey'atýyla mütemadiyen tevhide irþadatý bu büyük sýrdan ileri gelmiþtir...</p><p> </p><p>
   Üçüncü Hakikat: "Kemalât"týr.</p><p> </p><p>
   Evet bu kâinatýn bütün ulvî hikmetleri, hârika güzellikleri, âdilane kanunlarý, hakîmane gayeleri, hakikat-ý kemalâtýn vücuduna bedahetle delalet ve bilhassa bu kâinatý hiçten icad edip her cihetle mu'cizatlý ve cemalli bir surette idare eden Hâlýkýn kemalâtýna ve o Hâlýkýn âyine-i zîþuuru olan insanýn kemalâtýna þehadeti pek zâhirdir.</p><p> </p><p>
   Madem kemalât hakikatý vardýr. Ve madem kâinatý kemalât içinde icad eden Hâlýkýn kemalâtý muhakkaktýr. Ve madem kâinatýn en mühim meyvesi ve arzýn halifesi ve Hâlýkýn en ehemmiyetli masnuu ve sevgilisi olan insanýn kemalâtý haktýr ve hakikatlýdýr. Elbette bu gözümüz ile gördüðümüz kemalli ve hikmetli kâinatý, fena ve zevalde yuvarlanan ve neticesiz olarak tesadüfün oyuncaðý, tabiatýn mel'abegâhý, zîhayatýn zalîmane mezbahasý, zîþuurun dehþetli hüzüngâhý suretine çeviren ve âsârý ile kemalâtý görünen insaný, en bîçare ve en periþan ve en aþaðý bir hayvan</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 150)</p><p> </p><p>
 derekesine indiren ve Hâlýkýn âyine-i kemalâtý olan bütün mevcudatýn þehadetiyle nihayetsiz kemalât-ý kudsiyesi bulunan o Hâlýkýn kemalâtýný setredip perde çekerek netice-i faaliyetini ve hallakýyetini ibtal eden þirk, elbette olamaz ve hakikatsýzdýr. Þirkin bu kemalât-ý Ýlahiyeye ve insaniye ve kevniyeye karþý zýddiyeti ve o kemalâtlarý bozduðu, "Ýkinci Þua" risalesinin üç meyve-i tevhide dair "Birinci Makam"ýnda kuvvetli ve kat'î deliller ile isbat ve izah edildiðinden, ona havale edip burada kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Hakikat: "Hâkimiyet"tir.</p><p> </p><p>
   Evet bu kâinata geniþ bir dikkat ile bakan; kâinatý gayet haþmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idaresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir þehir hükmünde görür, her þeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharane meþgul bulur.  وَلِلّهِ جُنُودُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetinin askerlik manasýný ihsas eden temsiline göre: Zerrat ordusundan ve nebatat fýrkalarýndan ve hayvanat taburlarýndan, tâ yýldýzlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde hâkîmane tekvinî emirlerin, âmirane hükümlerin, þâhane kanunlarýn cereyanlarý, bedahetle bir hâkimiyet-i mutlakanýn ve bir âmiriyet-i külliyenin vücuduna delalet ederler.</p><p> </p><p>
   Madem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikatý vardýr... elbette þirkin hakikatý olamaz. Çünki  لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا âyetinin hakikat-ý katýasýyla; müteaddid eller müstebidane bir iþe karýþsalar, karýþtýrýrlar. Bir memlekette iki padiþah, hattâ bir nahiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki sinek kanadýndan tâ semavat kandillerine kadar ve hüceyrat-ý bedeniyeden tâ seyyaratýn burçlarýna kadar öyle bir intizam var ki; zerre kadar þirkin müdahalesi olamaz.</p><p> </p><p>
   Hem hâkimiyet bir makam-ý izzettir; rakib kabul etmek, o hâkimiyetin izzetini kýrar. Evet aczi için çok yardýmcýlara muhtaç olan insanýn, cüz'î ve zâhirî ve muvakkat bir hâkimiyeti için kardeþini ve evlâdýný zalîmane öldürmesi gösteriyor ki; hâkimiyet rakib kabul etmez. Böyle bir âciz, böyle cüz'î bir hâkimiyet için böyle yaparsa; elbette bütün kâinatýn mâliki olan bir Kadîr-i Mutlak'ýn hakikî ve küllî rububiyetine ve uluhiyetine medar olan ken-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 151)</p><p> </p><p>
di hâkimiyet-i kudsiyesine baþkasýný teþrik etmesi ve þerike müsaade etmesi hiçbir cihetle mümkün olamaz. Bu hakikat, Ýkinci Þua'ýn Ýkinci Makam'ýnda ve Risâle-i Nur'un birçok yerlerinde kuvvetli deliller ile isbat edildiðinden, onlara havale ediyoruz. Ýþte yolcumuz bu dört hakikatý müþahede etmekle, vahdaniyet-i Ýlahiyeyi þuhud derecesinde bildi, îmaný parladý. Bütün kuvvetiyle</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ  dedi. Ve bu menzilden aldýðý derse bir kýsa iþaret olarak Birinci Makam'ýn ikinci babýnda:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ ا لْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وَحْدَاَنِيَّتِهِ وَ وُجُوبِ وُجُودِهِ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ هَقِيقَةِ تَبَارُزِ اْلاُلُوهِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمُقْتَضِيَّةِ لِلْوَحْدَةِ وَ كَذَا ... مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْكَمَالاَتِ النَّاشِيَةِ مِنَ الْوَحْدَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْحَاكِمِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمَانِعَةِ وَ الْمُنَافِيَةِ للِشِّرْكَةِ*</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
   Sonra o sükûnetsiz misafir kendi kalbine dedi: Ehl-i îmanýn, hususan ehl-i tarîkatýn her vakit tekrarla</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ  demeleri, tevhidi yâd ve ilân etmeleri gösterir ki; tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fýtriye ve bir ibadet-i îmaniyedir.</p><p> </p><p>
   Öyle ise gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethanenin diðer bir menzilinin kapýsýný daha açmalýyýz.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 152)</p><p> </p><p>
   Çünki aradýðýmýz hakikî tevhid, yalnýz tasavvurdan ibaret bir marifet deðildir. Belki ilm-i mantýk'ta tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kýymettar ve bürhanýn neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Ve tevhid-i hakikî öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'an ve kabuldür ki; her bir þeyle Rabbini bulabilir ve her þeyde Hâlýkýna giden bir yolu görür ve hiç bir þey huzuruna mani olmaz. Yoksa Rabbini bulmak için her vakit kâinat perdesini yýrtmak, açmak lâzýmgelir. "Öyle ise haydi ileri!" diyerek, kibriya ve azamet kapýsýný çaldý. Ef'al ve âsâr menziline ve icad ve ibda' âlemine girdi, gördü ki: Kâinatý istila etmiþ "beþ hakikat-ý" muhita hükmediyorlar, bedahetle tevhidi isbat ederler.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Kibriya ve azamet hakikatýdýr. Bu hakikat, Ýkinci Þua'nýýn Ýkinci Makam'ýnda ve Risâle-i Nur'un müteaddid yerlerinde bürhanlarla izah edildiðinden burada bu kadar deriz ki: Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesafede bulunan yýldýzlarý, ayný anda ayný tarzda icad edip tasarruf eden ve zeminin þark ve garb ve cenub ve þimalinde bulunan ayný çiçeðin hadsiz efradýný, bir zamanda ve bir surette halkedip tasvir eden.. hem هُوَ الَّذِى خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ yani gökleri ve zemini altý günde yaratmak gibi geçmiþ ve gaybî ve çok acib bir hâdiseyi, hâzýr ve göz önünde bir hâdise ile isbat etmek ve onun gibi acib bir tanzir olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde haþr-i âzamýn yüzbinden ziyade misallerini gösterir gibi, ikiyüz binden ziyade nebatat taifelerini ve hayvanat kabilelerini beþ-altý haftada inþa edip kemal-i intizam ve mizan ile iltibassýz, noksansýz, yanlýþsýz, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iaþe, temyiz ve tezyin eden..</p><p> </p><p>
 hem يُولِجُ الّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النّهَارَ فِى الّيْلِ âyetinin sarahatýyla zemini döndürüp, gece-gündüz sahifelerini yapan ve çeviren ve  yevmiye hâdisatýyla yazan deðiþtiren ayný zât, ayný anda, en gizli, en cüz'î olan kalblerin hatýratlarýný dahi bilir ve iradesiyle idare eder. Ve mezkûr fiillerin herbiri birtek fiil olduðundan, zarurî olarak, onlarýn fâili dahi birtek vâhid ve kadir olan fâil-i zülcelallerinin, bedahetle öyle bir kibriya ve azameti var ki:</p><p> </p><p>
    Hiçbir yerde, hiçbir þeyde, hiçbir cihetle, hiçbir þirkin hiçbir imkânýný, hiçbir ihtimalini býrakmýyor, köküyle kesiyor. Mâdem böyle bir kibriya ve azamet-i kudret var ve mâdem o kibriya nihayet kemâldedir ve ihâta ediyor. Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyâya</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 153)</p><p> </p><p>
 kusur ve o kemâle noksaniyet ve o ihâtaya kayd ve o nihayetsizliðe nihayet veren bir þirke meydan vermesi ve müsaade etmesi, hiçbir vecihle mümkün deðildir. Fýtratýný bozmayan hiçbir akýl kabul etmez.</p><p> </p><p>
   Ýþte þirk, kibriyaya dokunmasý ve celâlin izzetine dokundurmasý ve azametine iliþmesi cihetiyle öyle bir cinayettir ki; hiç kabil-i afv olmadýðýný, Kur'ân-ý Mu'ciz-ül Beyan azîm tehdid ile اِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذلِكَ ferman ediyor.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Hakikat: Kâinatta tasarruflarý görünen ef'âl-i Rabbâniyenin ýtlak ve ihâta ve nihayetsiz bir surette zuhurlarýdýr. Ve o fiilleri takyid ve tahdid eden, yalnýz hikmet ve iradedir ve mazharlarýn kabiliyetleridir. Ve serseri tesâdüf ve þuursuz tabiat ve kör kuvvet ve câmid esbab ve kayýdsýz ve her yere daðýlan ve karýþtýran unsurlar, o gayet mîzanlý ve hikmetli ve basîrâne ve hayatdarane ve muntazam ve muhkem olan fiillere karýþamazlar, belki Fâil-i Zülcelal'in emriyle ve iradesiyle ve kuvvetiyle zâhirî bir perde-i kudret olarak istimâl olunuyorlar.</p><p> </p><p>
   Hadsiz misallerinden üç misâli: Sûre-i Nahl'in bir sahifesinde birbirine muttasýl üç âyetin iþâret ettikleri üç fiilin hadsiz nüktelerinden üç nüktesini beyan ederiz.</p><p> </p><p>
   Birincisi: ...وَ اَوْحَى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذِى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا Evet balarýsý fýtratça ve vazifece öyle bir mu'cize-i kudrettir ki; koca Sûre-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiþ. Çünki o küçücük bal makinesinin zerrecik baþýnda, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel proðramýný yazmak ve küçücük karnýnda taamlarýn en tatlýsýný koymak ve piþirmek ve süngücüðünde zîhayat a'zalarý tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuðuna ve cismine zarar vermeden yerleþtirmek; nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve muvazene ile olduðundan, þuursuz, intizamsýz, mîzansýz olan tabiat ve tesâdüf gibi þeyler elbette müdahale edemezler ve karýþamazlar. Ýþte bu üç cihetle mu'cizeli bu san'at-ý Ýlahiyenin ve bu fiil-i Rabbâniyenin, bütün zemin yüzünde hadsiz arýlarda, ayný hikmetle, ayný dikkatle, ayný mizanda, ayný anda, ayný tarzda zuhuru ve ihâtasý, bedahetle vahdeti isbat eder.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 154)</p><p> </p><p>
   Ýkinci âyet:</p><p> </p><p>
وَاِنَّ لَكُمْ فِى اْلاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ ِممَّا فِى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ</p><p> </p><p>
âyeti, ibret-feþan bir fermandýr. Evet baþta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikalarý olan validelerin memelerinde, kan ve fýþký içinde bulaþtýrmadan ve bulandýrmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî, hoþ, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularýna karþý o sütten daha ziyade hoþ, þirîn, tatlý, kýymetli ve fedakârane bir þefkati kalblerine býrakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fýrtýnalý tesadüflerin ve karýþtýrýcý unsurlarýn ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle iþleri olamaz. Ýþte böyle gayet mu'cizeli ve hikmetli bu san'at-ý Rabbâniyenin ve bu fiil-i Ýlahînin, umum rûy-i zeminde, yüzbinlerle nevilerin, hadsiz validelerinin kalblerinde ve memelerinde ayný anda, ayný tarzda, ayný hikmet ve ayný dikkat ile tecellisi ve tasarrufu ve yapmasý ve ihâtasý, bedâhetle vahdeti isbat eder.</p><p> </p><p>
   Üçüncü âyet:</p><p> </p><p>
وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَاْلاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ</p><p> </p><p>
Bu âyet, nazar-ý dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: "Aklý bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardýr." Evet bu iki meyve, hem gýda ve kut, hem fâkihe ve yemiþ, hem çok lezzetli taamlarýn menþe'leri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu aðaçlar, o derece bir mu'cize-i kudret ve bir hârika-i hikmettir ve öyle bir helvalý þeker fabrikasý ve ballý bir þurub makinesi ve o kadar hassas bir mizan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san'attýrlar ki; zerre kadar aklý bulunan bir adam, "Bunlarý böyle yapan, elbette bu kâinatý yaratan zât olabilir." demeðe mecburdur. Çünki meselâ bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanýn üzüm çubuðunda yirmi salkým var ve her salkýmda þekerli þurub tulumbacýklarýndan yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve lâtif ve renkli bir mahfazayý giydirmek ve nazik ve yumuþak kal-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 155)</p><p> </p><p>
binde, kuvve-i hâfýzasý ve proðramý ve tarihçe-i hayatý hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnýnda "cennet helvasý" gibi bir tatlýyý ve âb-ý kevser gibi bir balý yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsâlinde ayný dikkat, ayný hikmet, ayný hârika-i san'atý, ayný zamanda, ayný tarzda yaratmak, elbette bedâhetle gösterir ki; bu iþi yapan bütün kâinatýn Hâlýkýdýr ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktizâ eden þu fiil, ancak O'nun fiilidir.</p><p> </p><p>
   Evet bu çok hassas mizana ve çok mahâretli san'ata ve çok hikmetli intizama, kör ve serseri ve intizamsýz ve þuursuz ve hedefsiz ve istilacý ve karýþtýrýcý olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebebler karýþamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnýz, mef'uliyette ve kabulde ve perdedârlýkta, emr-i Rabbanî ile istihdam olunuyorlar. Ýþte bu üç âyetin iþaret ettikleri üç hakikatýn tevhide delâlet eden üç nüktesi gibi, hadsiz ef'al-i Rabbâniyenin hadsiz cilveleri ve tasarruflarý, ittifakla birtek vâhid-i ehad, bir Zât-ý Zülcelal'in vahdetine þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Hakikat: Mevcudatýn ve bilhassa nebatat ve hayvanatýn, sür'at-i mutlaka içinde kesret-i mutlaka ve intizam-ý mutlak ile ve sühulet-i mutlaka içinde gayet hüsn-ü san'at ve meharet ve ittikan ve intizam ile ve mebzuliyet-i mutlaka ve ihtilat-ý mutlak içinde gayet kýymetdarlýk ve tam imtiyaz ile icadlarýdýr.</p><p> </p><p>
   Evet gayet çokluk ile gayet çabukluk, hem gayet san'atkârane ve mâhirane ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça, hem gayet mebzuliyet ve karýþýklýk içinde gayet kýymetli ve farikalý olarak bulaþmadan ve bulaþtýrmadan ve bulandýrmadan yapmak, ancak ve ancak birtek vâhid zâtýn öyle bir kudretiyle olabilir ki; o kudrete hiçbir þey aðýr gelmez. Ve o kudrete nisbeten, yýldýzlar zerreler kadar ve en büyük en küçük kadar ve efradý hadsiz bir nevi, birtek ferd kadar ve azametli ve muhit bir küll, has ve az bir cüz' kadar ve koca zeminin ihyasý ve diriltilmesi, bir aðaç kadar ve dað gibi bir aðacýn inþasý, týrnak gibi bir çekirdek kadar kolay ve rahatça ve sühuletli olmak gerektir. Tâ ki, gözümüzün önünde yapýlan bu iþleri yapabilsin.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu mertebe-i tevhidin ve bu üçüncü hakikatýn ve kelime-i tevhidin bu ehemmiyetli sýrrýný, yani en büyük bir küll, en küçük bir cüz'î gibi olmasý ve en çok ve en az farký bulunmamasý; hem bu hayretli hikmetini ve bu azametli týlsýmýný ve tavr-ý aklýn haricindeki bu muammasýný ve Ýslâmiyetin en mühim esasýný ve îmanýn en derin bir medarýný ve tevhidin en büyük bir temelini beyan ve hall ve keþf ve isbat etmekle Kur'anýn týlsýmý açý-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 156)</p><p> </p><p>
lýr ve hilkat-ý kâinatýn en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden âciz býrakan muammasý bilinir. Hâlýk-ý Rahîmime yüzbin defa Risalet-ün Nur'un hurufatý adedince þükr ve hamdolsun ki, Risalet-ün Nur bu acib týlsýmý ve bu garib muammayý hall ve keþf ve isbat etmiþ. Ve bilhassa Yirminci Mektub'un âhirlerinde وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ bahsinde ve haþre dair Yirmidokuzuncu Söz'ün "Fâil muktedirdir" bahsinde, Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiye'nin اَللَّهُ اَكْبَرُmertebelerinden kudret-i Ýlahiyenin isbatýnda, kat'î bürhanlarla -iki kere iki dört eder derecesinde- isbat edilmiþ.</p><p> </p><p>
   Onun için, izahý onlara havale etmekle beraber, bir fihriste hükmünde bu sýrrý açan esaslarý ve delilleri icmalen beyan ve onüç basamak olarak onüç sýrra iþaret etmek istedim. Birinci ve ikinci sýrlarý yazdým. Fakat maatteessüf hem maddî, hem manevî iki kuvvetli mani', beni þimdilik mütebâkisinden vazgeçirdiler.</p><p> </p><p>
   Birinci Sýr: Bir þey zâtî olsa, onun zýddý o zâta ârýz olamaz. Çünki içtima-üz zýddeyn olur, o da muhaldir. Ýþte bu sýrra binaen, madem kudret-i Ýlahiye zâtiyedir ve Zât-ý Akdes'in lâzým-ý zarurîsidir. Elbette o kudretin zýddý olan acz, o Zât-ý Kadir'e ârýz olmasý mümkün olmaz. Ve mâdem bir þeyde mertebelerin bulunmasý, o þeyin içinde zýddýnýn tedâhülü iledir. Meselâ: Ziyanýn kavî ve zaîf gibi mertebeleri, zulmetin müdahalesi ile ve hararetin ziyade ve aþaðý dereceleri, soðuðun karýþmasý ile ve kuvvetin þiddet ve noksan mikdarlarý, mukavemetin karþýlamasý ve mümanaatýyladýr. Elbette o kudret-i zâtiyede mertebeler bulunmaz. Bütün eþyayý, bir tek þey gibi îcad eder. Ve madem o kudret-i zâtiyede mertebeler bulunmaz ve za'f ve noksan olamaz, elbette hiçbir mâni' onu karþýlayamaz ve hiçbir icad ona aðýr gelmez. Ve mâdem hiçbir þey ona aðýr gelmez, elbette haþr-i azâmi bir bahar kadar kolay ve bir baharý bir aðaç kadar sühuletli ve bir aðacý bir çiçek kadar zahmetsiz îcad ettiði gibi; bir çiçeði bir aðaç kadar san'atlý, bir aðacý bir bahar kadar mu'cizatlý ve bir baharý bir haþr gibi cem'iyetli ve hârikalý halkeder ve gözümüzün önünde halkediyor.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'da kat'î ve kuvvetli çok bürhanlar ile isbat edilmiþ ki: Eðer vahdet ve tevhid olmazsa, bir çiçek, bir aðaç kadar, belki daha müþkilâtlý ve bir aðaç, bir bahar kadar, belki daha</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 157)</p><p> </p><p>
suubetli olmakla beraber; kýymet ve san'atça bütün bütün sukut edeceklerdi. Ve þimdi bir dakikada yapýlan bir zîhayat, bir senede ancak yapýlacaktý, belki de hiç yapýlmayacaktý. Ýþte bu mezkûr sýrra binaendir ki: Gayet mebzuliyet ve çoklukla beraber gayet kýymetdar ve gayet çabuk ve kolaylýkla beraber gayet san'atlý olan bu meyveler, bu çiçekler, bu aðaçlar ve hayvancýklar muntazaman meydana çýkýyorlar ve vazife baþýna geçiyorlar ve tesbihatlarýný yapýp, bitirip, tohumlarýný yerlerinde tevkil ederek gidiyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Sýr: Nasýlki nuraniyet ve þeffafiyet ve itâât sýrrýyla ve kudret-i zâtiyenin bir cilvesiyle birtek güneþ, birtek âyineye ziyalý aks verdiði gibi; hadsiz âyinelere ve parlak þeylere ve katrelere o kayýdsýz kudretinin geniþ faaliyetinden ziyalý ve hararetli olan ayn-ý aksini emr-i Ýlâhî ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farký yoktur.</p><p> </p><p>
   Hem birtek kelime söylense, nihayetsiz hallâkýyetin nihayetsiz vüs'atinden, o birtek kelime birtek adamýn kulaðýna zahmetsiz girdiði gibi, bir milyon kulaklarýn kafalarýna da izn-i Rabbanî ile zahmetsiz girer. Binlerle dinleyen ile birtek dinleyen müsâvidir, fark etmez. Hem göz gibi birtek nur veya Cebrail gibi nuranî birtek ruhânî; tecelli-i rahmet içinde olan faaliyet-i Rabbâniyenin kemal-i vüs'atinden birtek yere sühûletle baktýðý ve gittiði ve birtek yerde sühuletle bulunduðu gibi, binler yerlerde de, kudret-i Ýlahiye ile sühuletle bulunur, bakar, girer.. az, çok farký yoktur.</p><p> </p><p>
   Aynen öyle de: Kudret-i Zâtiye-i Ezeliye, en lâtif, en has bir nur ve bütün nurlarýn nuru olduðundan ve eþyanýn mâhiyetleri ve hakikatlarý ve melekûtiyet vecihleri þeffaf ve âyine gibi parlak olduðundan ve zerrattan ve nebatattan ve zîhayattan tâ yýldýzlara ve güneþlere ve aylara kadar herþey, o kudret-i zâtiyenin hükmüne gayet derecede itaatli, inkýyadlý ve o kudret-i ezeliyenin emirlerine nihayet derecede muti' ve musahhar bulunduðundan, elbette hadsiz eþyayý birtek þey gibi îcad eder ve yanlarýnda bulunur. Bir iþ bir iþe mani olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüz'î ve küllî birdir. Hiçbiri ona aðýr gelmez.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözlerde denildiði gibi intizam ve müvâzene ve hükme itaat ve emirleri imtisal sýrlarýyla, yüz hâne kadar bir büyük sefineyi bir çocuðun parmaðýyla oyuncaðýný çevirdiði gibi döndürür, gezdirir. Hem bir âmir, bir arþ emriyle birtek neferi hücum ettirdiði gibi, muntazam ve muti' bir orduyu dahi, o tek emriyle hücuma sevkeder. Hem pek bü-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 158)</p><p> </p><p>
yük bir hassas mizanýn iki gözünde, iki dað müvazene vaziyetinde bulunsalar, iki kefesinde iki yumurta bulunan diðer mizanýn, bir tek ceviz, bir kefesini yukarýya kaldýrmasý, birini aþaðý indirmesi gibi; o tek ceviz, bir kanun-u hikmetle öteki büyük mizanýn bir gözünü dað ile beraber daðýn baþýna ve öbür daðý, derelerin dibine indirebilir.</p><p> </p><p>
   Aynen öyle de: Kayýdsýz, nihayetsiz, nuranî, zâtî, sermedî olan kudret-i Rabbaniyede ve beraberinde bütün intizamatýn ve nizamlarýn ve müvazenelerin menþei, menbaý, medarý, masdarý olan nihayetsiz bir hikmet ve gayet hassas bir adalet-i Ýlahiye bulunduðundan ve cüz'î ve küllî ve büyük ve küçük herþey ve bütün eþya, o kudretin hükmüne musahhar ve tasarrufuna münkad olduðundan, elbette zerreleri kolayca tedvir ve tahrik ettiði gibi, yýldýzlarý dahi nizam-ý hikmet sýrrýyla kolayca döndürür, çevirir. Ve baharda, bir emir ile sühuletle bir sineði ihya ettiði gibi; bütün sineklerin taifelerini ve bütün nebatatý ve hayvancýklarýn ordularýný, kudretindeki hikmet ve mizanýn sýrrýyla, ayný emirle, ayný kolaylýkla diriltip meydan-ý hayata sevk eder.</p><p> </p><p>
   Ve bir aðacý baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi, o hikmetli adaletli kudret-i mutlaka ile koca arzý ve zemin cenazesini, baharda o aðaç gibi kolayca ihya edip yüzbin çeþit haþirlerin misallerini icad eder. Ve bir emr-i tekvinî ile arzý dirilttiði gibi, اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ fermanýyla yani: "Bütün ins ve cin, birtek sayha ve emr ile yanýmýzda meydan-ý haþre hazýr olurlar."</p><p> </p><p>
   Hem  وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman etmesiyle, yani: "Kýyamet ve haþrin iþi ve yapýlmasý gözünü kapayýp, hemen açmak kadardýr; belki daha yakýndýr." der.</p><p> </p><p>
   Hem مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetiyle, yani: "Ey insanlar!. Sizin icad ve ihyanýz ve haþr ve   neþriniz, birtek nefsin ihyasý gibi kolaydýr. Kudretime aðýr gelmez" mealinde bulunan þu üç âyetin sýrrýyla, ayný emir ile, ayný kolaylýkla bütün ins ve cinleri ve hayvaný ve ruhanî ve melekleri haþr-i ekberin meydanýna ve mizan-ý azamýn önüne getirir. Bir iþ bir iþe mani olmaz. Üçüncü</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 159)</p><p> </p><p>
ve dördüncüden tâ onüçüncü sýrra kadar, arzuma muhalif olarak baþka vakte talik edildi.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Hakikat: Mevcudatýn vücudlarý ve zuhurlarý, beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemeklik ve birbirinin misal-i musaððarý ve nümune-i ekberi ve bir kýsým küll ve küllî ve diðer kýsým onun cüz'leri ve ferdleri ve birbirine sikke-i fýtratta müþabehet ve nakþ-ý san'atta münasebet ve birbirine yardým etmek ve birbirinin vazife-i fýtriyesini tekmil etmek gibi, çok cihet-ül vahdet noktalarýnda; bedahet derecesinde tevhidi ilân ve sâni'lerinin vâhid olduðunu isbat etmek ve kâinatýn rububiyet cihetinde, tecezzi ve inkýsam kabul etmez bir küll ve küllî hükmünde bulunduðunu izhar etmektir.</p><p> </p><p>
   Evet meselâ: Her baharda nebatattan ve hayvanattan dört yüzbin nev'in hadsiz efradlarýný, beraber ve birbiri içinde, bir anda ve bir tarzda, yanlýþsýz, hatasýz, kemal-i hikmet ve hüsn-ü san'atla icad etmek ve idare ve iaþe etmek.. hem kuþlarýn misal-i musaððarlarý olan sineklerden tâ nümune-i ekberleri olan kartallara kadar hadsiz efradlarýný yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaþamalarýna yardým eden cihazatý verip gezdirmek ve havayý þenlendirmekle beraber, yüzlerinde mu'cizane birer sikke-i san'at ve cisimlerinde müdebbirane birer hâtem-i hikmet ve mahiyetlerinde mürebbiyane birer turra-i ehadiyet koymak.. hem zerrat-ý taamiyeyi hüceyrat-ý bedeniyenin imdadýna ve nabatatý hayvanatýn imdadýna ve hayvanatý insanlarýn yardýmýna ve umum valideleri iktidarsýz yavrularýn muavenetine hakîmane, rahîmane koþturmak, göndermek.. hem daire-i Kehkeþan'dan ve manzume-i þemsiyeden ve anasýr-ý arziyeden, tâ göz hadekasýnýn perdelerine ve gül goncasýnýn yapraklarýna ve mýsýr sünbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil daireler gibi cüz'î ve küllî hükmünde ayný intizam ve hüsn-ü san'at ve ayný fiil ve kemal-i hikmetle tasarruf etmek, elbette bedahet derecesinde isbat eder ki: Bu iþleri yapan hem vâhiddir, birdir, her þeyde sikkesi var. Hem de hiçbir mekânda olmadýðý gibi her mekânda hazýrdýr. Hem güneþ gibi; herþey ondan uzak, o ise herþeye yakýndýr. Hem daire-i Kehkeþan ve manzume-i þemsiye gibi en büyük þeyler ona aðýr gelmediði gibi, kandaki küreyvat, kalbdeki hatýrat ondan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz. Hem herþey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük, en az birþey gibi ona kolaydýr ki; sineði kartal sisteminde ve çekirdeði aðacýn mahiyetinde ve bir aðacý bir bahçe suretinde ve bir bahçeyi bir bahar san'atýnda ve bir baharý bir haþir vaziyetinde sühuletle icad eder. Ve san'atça çok kýymetdar þeyleri, bize çok ucuz verir, ihsan eder.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 160)</p><p> </p><p>
Ýstediði fiyat ise, bir "Bismillah" ve bir "Elhamdülillah"týr. Yani, o çok kýymetdar nimetlerin makbul fiyatlarý, baþta "Bismillahirrahmanirrahîm" ve âhirinde "Elhamdülillah" demektir.</p><p> </p><p>
   Bu "Dördüncü Hakikat" dahi Risâle-i Nur'da izah ve isbat edildiðinden, bu kýsacýk iþaretle iktifa ediyoruz.</p><p> </p><p>
   Bizim seyyahýn ikinci menzilde gördüðü:</p><p> </p><p>
   Beþinci Hakikat: Kâinatýn mecmuunda ve erkânýnda ve eczasýnda ve her mevcudunda bir intizam-ý ekmelin bulunmasý ve o memleket-i vasianýn tedvir ve idaresine medar olan ve heyet-i umumiyesine taalluk eden maddeler ve vazifedarlar birer vâhid olmasý ve o haþmetli þehir ve meþherde tasarruf eden isimler ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet ve vâhid ve heryerde ayný isim ve ayný fiil olmakla beraber, herþeyi veya ekser eþyayý ihatalarý ve þümulleri.. ve o zînetli sarayýn tedbirine ve þenlenmesine ve binasýna medar olan unsurlar ve neviler, birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet-i vâhide ve her yerde ayný unsur ve ayný nevi bulunmakla beraber zeminin yüzünü ve ekserisini intiþar ile ihata etmeleri.. elbette bedahetle ve zaruretle iktiza eder ve delalet eder ve þehadet eder ve gösterir ki; bu kâinatýn sânii ve müdebbiri ve bu memleketin sultaný ve mürebbisi ve bu sarayýn sahibi ve bânisi birdir; tektir, vâhiddir, ehaddir. Misli ve nazîri olamaz ve veziri ve muini yoktur. Þeriki ve zýddý olamaz, aczi ve kusuru yoktur. Evet intizam tam bir vahdettir, birtek nazzamý ister. Münakaþaya medar olan þirki kaldýrmaz.</p><p> </p><p>
   Madem bu kâinatýn heyet-i mecmuasýndan, arzýn yevmî ve senevî deveranýndan tâ insanýn sîmasýna ve baþýnýn duygular manzumesine ve kandaki beyaz ve kýrmýzý küreyvatýn deveranýna ve cereyanýna kadar, küllî olsun cüz'î olsun herbir þeyde hikmetli ve dikkatli bir intizam var. Elbette bir Kadîr-i Mutlak'tan ve bir Hakîm-i Mutlak'tan baþka hiçbir þey, kasd ve icad suretiyle elini hiçbir þeye uzatamaz ve karýþamazlar. Belki yalnýz kabul ederler, mazhar ve münfail olurlar.</p><p> </p><p>
   Ve madem tanzim etmek ve bilhassa gayeleri takib etmek ve maslahatlarý gözeterek bir intizam vermek, yalnýz ilim ve hikmetle olur ve irade ve ihtiyar ile yapýlýr.. elbette ve her halde, bu hikmetperverane intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatkârane çeþit çeþit hadsiz intizamat-ý mahlukat, bedahet derecesinde delalet ve þehadet eder ki; bu mevcudatýn hâlýký ve müdebbiri birdir, fâildir, muhtardýr. Her þey onun kudretiyle vücuda gelir,</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 161)</p><p> </p><p>
onun iradesiyle birer vaziyet-i mahsusa alýr ve onun ihtiyarýyla bir suret-i muntazama giyer.</p><p> </p><p>
   Hem mâdem bu misafirhane-i dünyanýn sobalý lâmbasý birdir ve ruznameli kandili birdir ve rahmetli süngeri birdir ve ateþli aþçýsý birdir ve hayatlý þurubu birdir ve himayetli tarlasý birdir... Bir.. bir.. bir.. tâ binbirler kadar... Elbette bu bir birler bedahetle þehadet eder ki; bu misafirhanenin sâni'i ve sahibi birdir. Hem gayet kerim ve misafirperverdir ki; bu yüksek ve büyük memurlarýný, zîhayat yolcularýna hizmetkâr edip istirahatlarýna çalýþtýrýyor.</p><p> </p><p>
   Hem mâdem dünyanýn her tarafýnda tasarruf eden ve nakýþlarý ve cilveleri görünen "Hakîm, Rahîm, Musavvir, Müdebbir, Muhyî, Mürebbi" gibi isimler ve "hikmet ve rahmet ve inayet" gibi þe'nler ve "tasvir ve tedvir ve terbiye" gibi fiiller birdirler. Her yerde ayný isim, ayný fiil birbiri içinde, hem nihayet mertebede, hem ihatalýdýrlar. Hem birbirinin nakþýný öyle tekmil ederler ki; güya o isimler ve o fiiller ittihad edip, kudret ayn-ý hikmet ve rahmet ve hikmet ayn-ý inayet ve hayat oluyor. Meselâ, hayat verici ismin bir þeyde tasarrufu göründüðü anda, yaratýcý ve tasvir edici ve rýzk verici gibi çok isimlerin ayný anda, her yerde, ayný sistemde tasarrufatlarý görünüyor. Elbette ve elbette ve bedahetle þehadet eder ki; o ihatalý isimlerin müsemmasý ve her yerde ayný tarzda görünen þümullü fiillerin fâili birdir; tektir, vâhiddir, ehaddir. Âmenna ve saddakna!</p><p> </p><p>
   Hem mâdem masnuatýn maddeleri ve mayeleri olan unsurlar zemini ihata ederler. Ve mahlukattan -vahdeti gösteren çeþit çeþit sikkeleri taþýyan- nevilerin herbiri bir iken rûy-i zeminde intiþar edip istila ederler. Elbette bedahetle isbat eder ki; o unsurlar (müþtemilatýyla) ve o neviler (efradýyla) birtek zâtýn malýdýr, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid-i Kadîr'in masnularý ve hizmetkârlarýdýr ki; o koca istilacý unsurlarý, gayet itaatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafýna daðýlan nevileri gayet intizamlý bir nefer hükmünde istihdam eder.</p><p> </p><p>
   Bu hakikat dahi Risalet-ün Nur'da isbat ve izah edildiðinden, burada bu kýsa iþaretle iktifa ediyoruz. Bizim yolcu, bu beþ hakikatten aldýðý feyz-i îmanî ve zevk-i tevhidî neþ'esiyle müþahedatýný hülâsa ve hissiyatýný tercüme ederek, kalbine diyor:</p><p> </p><p>
   Bak kitab-ý kâinatýn safha-i rengînine!</p><p> </p><p>
   Hâme-i zerrin-i kudret, gör ne tasvir eylemiþ.</p><p> </p><p>
   Kalmamýþ bir nokta-yý muzlim çeþm-i dil erbabýna,</p><p> </p><p>
   Sanki âyâtýn Huda, nur ile tahrir eylemiþ.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 162)</p><p> </p><p>
   Hem bil ki:</p><p> </p><p>
   Kitab-ý âlemin evrakýdýr eb'ad-ý nâmahdud,</p><p> </p><p>
   Sütur-u hâdisat-ý dehrdir âsâr-ý nâma'dud.</p><p> </p><p>
   Yazýlmýþ destgâh-ý levh-i mahfuz-u hakikatta</p><p> </p><p>
   Mücessem lafz-ý manidardýr, âlemde her mevcud.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Hem dinle:</p><p> </p><p>
ُو لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ بَرَابَرْ مِيزَنَنْدْ هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُو يَدَنَدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ كُو يَدَنْدْ يَا حَىْ</p><p> </p><p>
نَعَمْ وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ</p><p> </p><p>
diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek "Evet, evet" dediler.</p><p> </p><p>
   Ýþte dünya misafiri ve kâinat seyyahýnýn ikinci menzilde müþahede ettiði beþ hakikat-ý tevhidiyeye kýsa bir iþaret olarak, Birinci Makam'ýn ikinci babýnda, ikinci menzile ait böyle denilmiþ:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وَحْدَتِهِ فِى وُجُوبِ وُجُودِهِ مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ الْكِبْرِيَاءِ وَ الْعَظَمَةِ فِى الْكَمَالِ وَ اْلاِحَاطَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ ظُهُورِ اْلاَفْعَالِ بِاْلاِطْلاَقِ وَ عَدَمُ الِنِّهَايَةِ لاَتُقَيَّدُهَا اِلاَّ اْلاِرَادَةُ وَ الْحِكْمَةُ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ اِيجَادِ الْمَوْجُودَاتِ بِالْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ فِى السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ وَ خَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 163)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِالسُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ فِى اْلاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ وَ اِبْدَاعُ الْمَصْنُوعَاتِ بِالْمَبْذُولِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ فِى غَايَةِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَ غُلُوِّ الْقِيْمَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ وُجُودِ الْمَوْجُودَاتِ عَلَى وَجْهِ الْكُلِّ وَ الْكُلِّيَّةِ وَ الْمَعِيَّةِ وَ الْجَامِعِيَّةِ وَ التَّدَاخُلِ وَ الْمُنَاسَبَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقِقَةِ اْلاِنْتِظَامَاتِ الْعَامَّةِ الْمُنَافِيَةِ للِشِّرْكَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ وَحْدَةِ مَدَارَاتِ تَدَابِيرِ الْكَائِنَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى وَحْدَةِ صَانِعِهَا بِالْبَدَاهَةِ .. وَ كَذَا وَحْدَةُ اْلاَسْمَاءِ وَ اْلاَفْعَالِ الْمُتَصَرِّفَةِ الْمُحِيطَةِ .. وَ كَذَا وَحْدَةُ الْعَنَاصِرِ وَ اْلاَنْوَاعِ الْمُنْتَشِرَةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ عَلَى وَجْهِ اْلاَرْضِ*</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Sonra, o seyyah-ý âlem asýrlarda gezerken, müceddid-i elf-i sâni, Ýmam-ý Rabbanî Ahmed-i Farukî'nin medresesine rast geldi, girdi; Onu dinledi. O Ýmam, ders verirken diyordu:</p><p> </p><p>
   "Bütün tarîkatlarýn en mühim neticesi, hakaik-ý îmaniyenin inkiþafýdýr." ve "Birtek mes'ele-i îmaniyenin vuzuh ile inkiþafý, bin keramata ve ezvaka müreccahtýr." Hem diyordu: "Eski zamanda, büyük zâtlar demiþler ki: "Mütekellimînden ve ilm-i Kelâm ulemasýndan birisi gelecek, bütün hakaik-i îmaniye ve Ýslâmiyeyi delail-i akliye ile kemal-i vuzuh ile isbat edecek." Ben istiyorum ki, ben o olsam, belki (Haþiye) o adamým diye, îman ve tevhid bütün kemalât-ý insaniyenin esasý, mayesi, nuru, hayatý olduðunu ve</p><p> </p><p>
 _________________________</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Zaman isbat etti ki: O adam, adam deðil, Risâle-i Nur'dur. Belki ehl-i keþif, Risâle-i Nur'u ehemmiyetsiz olan tercümaný ve naþiri suretinde -keþiflerinde- müþahede etmiþler; "bir adam" demiþler.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 164)</p><p> </p><p>
تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ düsturu, tefekkürat-ý îmaniyeye ait bulunmasý ve Nakþî tarîkatýnda hafî zikrin ehemmiyeti ise, bu çok kýymetdar tefekkürün bir nevi olmasýdýr." diye tâlim ederdi.</p><p> </p><p>
   Seyyah tamamýyla iþitti. Döndü nefsine dedi ki: Madem bu kahraman imam böyle diyor ve madem bir zerre kuvvet-i îmaniyenin ziyadeleþmesi, bir batman marifet ve kemalâttan daha kýymetlidir ve yüz ezvakýn balýndan daha tatlýdýr.</p><p> </p><p>
   Ve madem bin seneden beri îman ve Kur'an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarýnýn itirazlarý ve þübheleri yol bulup ehl-i îmana hücum ediyor. Ve bir saadet-i ebediyenin ve bir hayat-ý bâkiyenin ve bir Cennet-i daimenin anahtarý, medarý, esasý olan erkân-ý îmaniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette herþeyden evvel îmanýmýzý taklidden tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.</p><p> </p><p>
   Öyle ise, haydi ileri! Gel, bulduðumuz birer dað kuvvetindeki bu yirmidokuz mertebe-i îmaniyeyi namazýn mübarek tesbihatýnýn mübarek adedi olan otuzüç mertebesine iblað etmek fikriyle, bu ibretgâhýn bir üçüncü menzilini daha görmek için Bismillahirrahmanirrahîm'in anahtarý ile zîhayat âlemindeki idare ve iaþe-i rabbaniyenin kapýsýný çalmalýyýz ve açmalýyýz diyerek, mahþer-i acaib ve mecma-i garaib olan bu üçüncü menzilin kapýsýný istirhamla çaldý, بِسْمِ اللهِ الفَتّاحْ ile açtý. Üçüncü menzil göründü. Girdi, gördü ki: Dört hakikat-ý muazzama ve muhita o menzili ýþýklandýrýyorlar ve güneþ gibi tevhidi gösteriyorlar.</p><p> </p><p>
   Birinci Hakikat: "Fettahiyet" hakikatýdýr. Yani: Fettah isminin tecellisiyle basit bir maddeden ayrý ayrý, çeþit çeþit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir anda, bir fiil ile açýlmasýdýr. Evet nasýlki umum kâinatýn baðistanýnda ayrý ayrý hadsiz mevcudatý; çiçekler misillü, Fettah ismiyle her birisine münasib bir tarz-ý muntazam ve bir þahsiyet-i mümtaze kudret-i fâtýra açmýþ, vermiþ. Aynen öyle de, fakat daha mu'cizatlý olarak; zemin bahçesinde dörtyüz bin enva'-ý zîhayata dahi, -her birisi-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 165)</p><p> </p><p>
ne- gayet san'atlý ve hikmetli bir suret-i mevzune ve müzeyyene ve mümtaze vermiþ.</p><p> </p><p>
يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِى ظُلُمَاتٍ ثَلاَثٍ ذلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ فَاَنَّا تُصْرَفُونَ*</p><p> </p><p>
* اِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ فِى السَّمَاءِ *هُوَ الَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى اْلاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
âyetlerin ifadesiyle tevhidin en kuvvetli delili ve kudretin en hayretli mu'cizesi, suretleri açmasýdýr. Bu hikmete binaen, feth-i suver hakikatý tekrar ile -birkaç suretlerde- Risalet-ün Nur'da ve bilhassa bu risalenin Ýkinci Makamý'nýn Birinci Babýnda altýncý ve yedinci mertebelerinde isbat ve beyan edilmesinden onlara havale edip, burada bu kadar deriz ki:</p><p> </p><p>
   Fenn-i nebatat ve fenn-i hayvanatýn þehadetiyle ve tedkikat-ý amîkasýyla, bu feth-i suverde öyle bir ihata ve þümul ve san'at var ki; birtek Vâhid-i Ehad'den ve herþeyde herþeyi görebilecek ve yapabilecek bir Kadîr-i Mutlak'tan baþka hiçbir þey bu cem'iyetli ve ihatalý fiile sahib olamaz. Çünki bu feth-i suver fiili ise, her yerde ve her anda bulunan, nihayetsiz bir kudretin içinde nihayet derecede bir hikmet, bir dikkat, bir ihata ister. Ve böyle bir kudret ise, ancak bütün kâinatý idare eden birtek zâtta bulunabilir.</p><p> </p><p>
   Evet meselâ; mezkûr âyetlerin ferman ettikleri gibi; üç karanlýk içinde bütün validelerin erhamýnda insanlarýn suretlerini ayrý ayrý, mizanlý, imtiyazlý, zînetli ve intizamlý olarak, hem þaþýrmadan, yanlýþ etmeden, karýþtýrmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettahiyet ve umum rûy-i zeminde ayný kudret, ayný hikmet, ayný san'atla umum insanlarý ve hayvanlarý ve nebatlarý ihata eden bu feth-i suver hakikatý; vahdaniyetin en kuvvetli bir bürhanýdýr. Çünki ihata etmek bir vahdettir, þirke yer býrakmaz. Ve Birinci Bab'da vücub-u vücuda þehadet eden ondokuz hakikat nasýlki vücudlarýyla Hâlýk'ýn vücuduna delalet ederler; öyle de, ihatalarýyla da vahdete þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Bizim yolcunun üçüncü menzilde gördüðü</p><p> </p><p>
   Ýkinci Hakikat:</p><p> </p><p>
 "Rahmaniyet" hakikatýdýr. Yani: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 166)</p><p> </p><p>
 hediyeleri ile doldurmuþ, bir ziyafetgâh yapmýþ ve Rahmaniyetin yüzbinlerle ayrý ayrý lezzetli taamlarý içinde dizilmiþ bir sofra etmiþ ve zemin içini Rahîmiyet ve Hakîmiyetin binlerle kýymetdar ihsanlarýný câmi' bir mahzen yapmýþ. Ve zemini devr-i senevîsinde bir ticaret gemisi hükmünde her sene âlem-i gaybdan levazýmat-ý insaniye ve hayatiyenin yüzbin çeþitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiþ bir nevi sefine veya þimendifer gibi ve her baharý ise, erzak ve elbisemizi taþýyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahîmane beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iþtihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiþ.</p><p> </p><p>
   Evet âyet-i hasbiyeye dair olan Dördüncü Þua'da izah ve isbat edildiði gibi, bize öyle bir mide vermiþ ki, hadsiz taamlardan lezzet alýr. Ve öyle bir hayat ihsan etmiþ ki, duygularý ile -bir sofra-i nimet gibi- koca cismanî âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder. Ve öyle bir insaniyet bize lütfetmiþ ki; akýl ve kalb gibi çok âletleri ile hem maddî hem manevî âlemin nihayetsiz hediyelerinden zevk alýr. Ve öyle bir Ýslâmiyet bize bildirmiþ ki; âlem-i gayb ve âlem-i þehadetin nihayetsiz hazinelerinden nur alýr. Ve öyle bir îman hidayet etmiþ ki, dünya ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envarýndan ve hediyelerinden tenevvür edip müstefid eder. Güya rahmet tarafýndan bu kâinat hadsiz antika ve acîb ve kýymetli þeylerle tezyin edilmiþ bir saraydýr. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandýklarý ve menzilleri açacak anahtarlar insanýn ellerine verilmiþ ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanýn fýtratýna verilmiþ.</p><p> </p><p>
   Ýþte böyle dünyayý ve âhireti ve herþeyi kaplamýþ bir rahmet, elbette (o rahmet,) vâhidiyet içinde bir ehadiyetin cilvesidir.</p><p> </p><p>
   Yani nasýlki güneþin ziyasý, mukabilindeki umum eþyayý ihata etmesi ile vâhidiyete bir misal olduðu gibi, parlak ve þeffaf her bir þey dahi -kabiliyetine göre- güneþin hem ziyasýný, hem hararetini hem ziyasýndaki yedi rengini, hem aks-i misalini almakla ehadiyete bir misal olduðundan; elbette o ihatalý ziyayý gören adam, "arzýn güneþi vâhiddir; bir tektir" diye hükmeder. Ve her parlak þeyde hattâ katrelerde güneþin ýþýklý, hararetli aksini müþahede eden o adam, güneþin ehadiyetini, yani bizzât güneþi sýfatlarý ile her þeyin yanýndadýr ve "her þeyin, âyine-i kalbindedir" diyebilir. Aynen öyle de: Rahman-ý Zülcemal'in geniþ rahmeti dahi ziya gibi umum eþyayý ihatasý o Rahman'ýn vâhidiyetini ve hiç bir cihette</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 167)</p><p> </p><p>
þeriki bulunmadýðýný gösterdiði gibi; her þeyde hususan her bir zîhayatta ve bilhassa insanda o cem'iyetli rahmetin perdesi altýnda o Rahman'ýn ekser isimlerinin ýþýklarý ve bir nevi cilve-i zâtiyesi bulunarak, her ferde bütün kâinata baktýracak ve münasebetdarlýk verecek bir cem'iyet-i hayatiye vermesi dahi o Rahman'ýn ehadiyetini ve herþeyin yanýnda hazýr ve herþeyin herþeyini yapan (O) olduðunu isbat eder.</p><p> </p><p>
   Evet nasýlki o Rahman, o rahmetin vâhidiyetiyle ve ihatasýyla, kâinatýn mecmuunda ve zeminin yüzünde celalinin haþmetini gösteriyor. Öyle de, ehadiyetin cilvesiyle herbir zîhayatta, hususan insanda bütün nimetlerin nümunelerini o ferdde toplayýp, o zîhayatýn âlât  ve  cihazatýna geçirip tanzim ederek, mecmu-u kâinatý (parçalanmadan) o tek ferde, bir cihette ayný hânesi gibi verdirmesiyle dahi, cemalinin hususî þefkatini ilân eder ve insanda enva'-ý ihsanatýnýn temerküzünü bildirir.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki bir kavunun (meselâ) her bir çekirdeðinde, o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeði yapan zât elbette odur ki; o kavunu yapar, sonra ilminin hususî mizanýyla ve hikmetinin ona mahsus kanunuyla o çekirdeði ondan saðar, toplar, tecessüm ettirir. Ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasýndan baþka hiçbir þey, o çekirdeði yapamaz ve yapmasý muhaldir. Aynen öyle de, rahmaniyetin tecellisiyle kâinat bir aðaç, bir bostan ve zemin bir meyve, bir kavun ve zîhayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduðundan; elbette en küçük bir zîhayatýn hâlýký ve rabbi, bütün zeminin ve kâinatýn hâlýký olmak lâzým gelir.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Nasýlki ihatalý olan fettahiyet hakikatýyla bütün mevcudatýn muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle isbat eder. Öyle de herþeyi ihata eden "rahmaniyet" hakikatý dahi, vücuda gelen ve dünya hayatýna giren bütün zîhayatlarý ve bilhassa yeni gelenleri kemal-i intizamla beslemesi ve levazýmatýný yetiþtirmesi ve hiçbirini unutmamasý ve ayný rahmet, her yerde, her anda ve her ferde yetiþmesiyle bedahetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyeti gösterir.Risâle-i Nur ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm'in mazharý olduðundan, "Risâle-i Nur"un birçok yerlerinde, hakikat-ý rahmetin nükteleri ve cilveleri izah ve isbat edildiðinden, burada bu katre ile o bahre iþaret edip o pek uzun kýssayý kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
   Seyyahýmýzýn üçüncü menzilde müþahede ettiði</p><p> </p><p>
   Üçüncü Hakikat: "Müdebbiriyet ve idare hakikatý"dýr. Yani, gayet dehþetli ve sür'atli ecram-ý semaviyeyi ve gayet istilacý</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 168)</p><p> </p><p>
 ve karýþtýrýcý unsurlarý ve gayet ihtiyaçlý, za'fiyetli mahlukat-ý arziyeyi kemal-i intizam ve müvazene ile idare etmek, birbirlerine muavenetdar yapmak ve imtizackârane idare etmek ve tedbirlerini görmek ve bu koca âlemi bir mükemmel memleket, bir muhteþem þehir, bir müzeyyen saray gibi yapmak hakikatýdýr.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu cebbarane ve rahmanane idarenin büyük dairelerini býrakýp, yalnýz baharda zemin yüzünde cereyan eden o idarenin birtek sahife ve safhasýný, Risalet-ün Nur Onuncu Söz gibi mühim risalelerinde izah ve isbat etmesine binaen, kýsa bir suretini bir temsil ile göstereceðiz; þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Meselâ ve faraza; hârika ve cihangir bir zât, dörtyüz bin ayrý ayrý milletlerden, taifelerden bir ordu teþkil etse, her milletin ve her taifenin neferlerine ait elbiselerini, hem silâhlarýný, hem yemeklerini, hem talimat hem terhisatlarýný, hem hidematlarýný, birbirinden ayrý ayrý, hem çeþit çeþit olarak bütün o muhtelif cihazatý noksansýz, kusursuz, yanlýþsýz, hatasýz, vakti vaktine, gecikmeden, karýþtýrmadan kemal-i intizamla ve gayet mükemmel bir tarzda o mu'cizatlý kumandan verse; elbette o gayet geniþ ve karýþýk ve ince ve müvazeneli ve kesretli ve adaletli idareye, o hârika kumandanýn fevkalâde kudretinden baþka hiçbir sebeb elini uzatamaz. Eðer uzatsa, müvazeneyi bozar ve karýþtýrýr.</p><p> </p><p>
   Aynen öyle de, gözümüzle görüyoruz ki; bir dest-i gaybî her baharda dörtyüz bin muhtelif nevilerden mürekkeb bir muhteþem orduyu icad edip idare ediyor. Kýyamete nümune olan güz mevsiminde, o dörtyüz binden üçyüz bin nebatî ve hayvanî nevilerini vefatlar suretinde ve mevtler namýnda terhis edip vazifelerinden paydos ediyor. Ve haþir  ve  neþire nümune olan baharda haþr-i azamýn üçyüz bin misalini -birkaç hafta zarfýnda- kemal-i intizamla inþa edip, hattâ birtek aðaçta dört küçük haþirleri, yani kendini ve yapraklarýný ve çiçeklerini ve meyvelerini, gitmiþ baharýn ayný gibi neþirlerini gözümüze gösterdikten sonra, o dörtyüz bin enva'a balið olan ordu-yu Sübhanînin her nev'e, her taifeye mahsus ve münasib ayrý ayrý rýzýklarýný ve çeþit çeþit müdafaa silâhlarýný ve ayrý ayrý libaslarýný ve ayrý ayrý talimlerini ve terhislerini ve ayrý ayrý bütün cihazat ve levazýmatlarýný, kemal-i intizamla, sehivsiz, hatasýz, karýþtýrmadan ve hiçbirini unutmadan, umulmadýk yerlerden vakti-vaktine vermekle kemal-i rububiyet ve hâkimiyet ve hikmet içinde vahdaniyetini ve ehadiyetini ve ferdiyetini ve nihayetsiz iktidarýný ve hadsiz rahmetini isbat ederek, bu tevhid fermanýný zemin yüzünde, her bahar sahifesinde, kalem-i kader ile yazar. Bizim seyyah, yalnýz bir baharda bu ferma-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 169)</p><p> </p><p>
nýn birtek sahifesini okuduktan sonra, nefsine dedi ki: Böyle her baharda haþr-i ekberden daha garib binlerle haþirleri inþa eden, mükâfat ve mücazat için kudretine nisbeten bir bahardan daha kolay olan haþri yapacaðýný ve kýyameti getireceðini umum enbiyasýna binlerle defa va'd ve ahdeden ve Kur'ân'da haþrin vukuuna binlerle iþaretle beraber, bin aded âyetlerinde  hükmedip sarahaten tehdid ve taahhüd eden bir Kadîr-i Cebbar'ýn, bir Kahhar-ý Zülcelal'in o kadar va'dlerini tekzib ve kudretini inkâr hükmünde olan "inkâr-ý haþr hatasýný irtikâb edenlere Cehennem azabý ayn-ý adalettir" diye hükmetti, nefsi dahi "Âmenna" dedi.</p><p> </p><p>
   Dünya yolcusunun üçüncü menzilde müþahede ettiði</p><p> </p><p>
   Dördüncü Hakikat olan Otuzüçüncü Mertebe: "Rahîmiyet ve rezzakýyet hakikatý"dýr. Yâni, umum zemin yüzünde ve içinde ve havasýnda ve denizinde bütün zîhayatýn ve bilhassa zîruhun ve bilhassa âciz ve zaîflerin ve bilhassa yavrularýn; hem maddî ve midevî, hem manevî bütün rýzýklarýný, þefkatkârane, kuru ve basit bir topraktan ve camid ve kemik gibi kuru odun parçalarýndan yapýlan ve bilhassa en latifi kan ve fýþký ortasýndan gelen ve bir dirhem kemik gibi bir tek çekirdekten yapýlan binlerle okka taamlarýn, vakti-vaktine mukannen bir surette hiç birini unutmayarak ve þaþýrmayarak gözümüz önünde -bir dest-i gaybî tarafýndan- verilmesi hakikatýdýr.</p><p> </p><p>
   Evet اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ اْلمَتِينُ âyeti, iaþeyi ve infaký Cenab-ý Hakk'a tahsis edip hasrettiði gibi, وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ âyeti dahi, bütün insanlarýn ve hayvanlarýn rýzýklarýný taahhüd ve tekeffül-ü Rabbanî altýna aldýðý; hem وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لاَ َتحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ âyeti de, rýzký tedarik edemeyen, âciz ve iktidarsýz olan zaîf bîçarelerin rýzýklarýný umulmadýk yerden, belki gaybdan, belki hiçten, meselâ denizin dibindeki böceklere hiçten ve bütün yavrula-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 170)</p><p> </p><p>
ra umulmadýk yerlerden ve bütün hayvanlara her baharda âdeta sýrf gaybdan infaklarýný bilfiil tekeffül ederek bilmüþahede vermekle; esbabperest insanlara dahi, esbab perdesi altýnda yine o veriyor diye isbat ve ilân ettiði gibi; pek çok âyât-ý Kur'aniye ve hadsiz þevahid-i kevniye, bil'ittifak herbir zîhayatýn birtek Rezzak-ý Zülcelal'in rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar.</p><p> </p><p>
   Evet, bir nevi rýzk isteyen aðaçlar iktidarsýz ve ihtiyarsýz olduklarýndan, onlar yerlerinde mütevekkilane dururken rýzýklarý onlara koþup gelmesi ve âciz yavrularýn nafakalarý hayret-nümun tulumbacýklardan aðýzlarýna akmasý ve o yavrulara bir parça iktidar ve azýcýk bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususan insan yavrularýna analarýnýn þefkatleri yardýmcý verilmesi, bedahetle isbat eder ki; helâl rýzk, iktidar ve ihtiyar ile mütenasiben deðildir.. belki, tevekkül veren zaaf ve acze nisbeten geliyor.</p><p> </p><p>
   Ekseriyetçe sebeb-i hüsran olan hýrsý tahrik eden iktidar ve ihtiyar ve zekâvet, bir kýsým büyük ediblerde o edibleri bir nevi dilenciliðe kadar sevkettiði gibi; zekâvetsiz, kaba çok âmi adamlarýn tevekkülvari iktidarsýzlýklarý dahi onlarý zenginliðe îsal etmesi ve</p><p> </p><p>
كَمْ عَالِمٍ عَالِمٍ اَعْيَتْ مَذَاهِبُهُ وَ جَاهِلٍ جَاهِلٍ تَلْقَاهُ مَرْزُوقًا</p><p> </p><p>
darb-ý mesel olmasý isbat eder ki: Rýzk-ý helâl iktidar ve ihtiyar kuvvetiyle kazanýlmaz, buldurulmaz. Belki çalýþmasýný ve sa'yini kabul eden bir merhamet tarafýndan verilir ve ihtiyacýna acýyan bir þefkat cânibinden ihsan edilir. Fakat, rýzk ikidir:</p><p> </p><p>
   Biri: Yaþamak için hakikî ve fýtrî rýzýktýr ki; taahhüd-ü Rabbanî altýndadýr. Hattâ o kadar muntazamdýr ki; bedende yað ve sâire suretinde iddihar olunan fýtrî rýzýk, hiç olmazsa yirmi günden ziyade bir þey yemeden yaþatýr, hayatýný idame eder. Demek yirmi-otuz günden evvel ve bedende müddehar olan fýtrî rýzký bitmeden zâhiren açlýktan vefat edenler rýzýksýzlýktan deðil, belki su-i îtiyaddan ve terk-i âdetten neþ'et eden bir hastalýktan vefat ederler.</p><p> </p><p>
   Ýkinci kýsým rýzk: Îtiyad, israf ve su-i istimalat ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen mecâzî ve sun'î rýzýktýr. Bu kýsým ise; taahhüd-ü Rabbanî altýnda deðil, belki ihsana tabidir. Kâh verir, kâh vermez.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 171)</p><p> </p><p>
   Bu ikinci rýzýkta, bahtiyar odur ki; medar-ý saadet ve lezzet olan iktisad ve kanaatla sa'y-i helâli, bir nevi ibadet ve rýzk için bir fiilî dua bilerek müteþekkirane ve minnetdarane o ihsaný kabul edip hayatýný saadetkârâne geçirir.</p><p> </p><p>
   Ve bedbaht odur ki; medar-ý þekavet ve hasâret ve elem olan israf ve hýrs ile sa'y-i helâli býrakarak, her kapýya baþvurup, tenbelkârane ve zalîmane ve müþtekiyane hayatýný geçirir, belki öldürür.</p><p> </p><p>
   Nasýlki mide bir rýzýk ister; öyle de, kalb ve ruh ve akýl ve göz ve kulak ve aðýz gibi insanýn lâtifeleri ve duygularý dahi Rezzak-ý Rahîm'den rýzýklarýný isterler ve müteþekkirane alýrlar. Her birisine ayrý ayrý ve onlara lâyýk ve onlarý memnun ve mütelezziz eden rýzýklarý, hazine-i rahmetten ihsan edilir. Belki Rezzak-ý Rahîm, onlara daha geniþ rýzýk vermek için göz ve kulak, kalb ve hayal ve akýl gibi o latifelerin her birisini, hazine-i rahmetinin birer anahtarý hükmünde yaratmýþ. Meselâ: Göz, kâinat yüzündeki hüsün ve cemal gibi kýymetdar cevher hazinelerinin bir anahtarý olduðu misillü, ötekiler dahi (herbiri) birer âlemin anahtarý olur; îmân ile istifâde eder. Yine sadedimize dönüyoruz.</p><p> </p><p>
   Bu kâinatý yaratan Zât-ý Kadîr-i Hakîm, nasýlki kâinattan hayatý bir hülâsa-i câmia olarak halkedip, umum maksadlarýný ve isimlerinin cilvelerini onda temerküz ettiriyor. Öyle de, hayat âleminde dahi, rýzký bir cem'iyetli merkez-i þuunat yaparak, iþtiha ihtiyacýný ve zevk-i rýzkîyi zîhayatta halkederek; hilkat-ý kâinatýn en ehemmiyetli bir gayesi ve bir hikmeti olan daimî ve küllî bir teþekkür ve minnetdarlýk ve perestiþlik ile rububiyetine ve sevdirmesine karþý mukabele ettiriyor.</p><p> </p><p>
   Meselâ: Çok geniþ olan memleket-i Rabbaniyenin her tarafýný, hususan melaike ve ruhanîler ile semavatý ve ervah ile âlem-i gaybý þenlendirdiði gibi; maddî âlemi dahi, hususan hava ve arzý, her vakit ve her tarafýný zîruhun, hususan kuþlarýn ve kuþçuklarýn vücudlarýyla þenlendirmek ve ruhlandýrmak hikmetiyle ihtiyac-ý rýzkî ve rýzkýn zevki pek kuvvetli bir kamçý olarak hayvanlarý ve insanlarý rýzk peþinde koþturmakla tahrik ederek tenbellikten ve ataletten kurtarýp gezdirmesi, þuunat-ý rububiyetin bir hikmetidir. Eðer bu hikmet gibi mühim hikmetler olmasa idi, aðaçlarýn erzakýný onlara koþturduðu gibi, hayvanlarýn da mukannen olan tayinatlarýný onlara zahmetsiz bir surette fýtrî hacetlerini koþturacaktý.</p><p> </p><p>
   Ýsm-i Rahîm ve Rezzak'ýn cemâllerini ve vahdaniyete þehadet-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 172)</p><p> </p><p>
lerini tam görmek için zemin yüzünü birden ihata edip müþahede edecek bir göz bulunsa, kýþ âhirinde erzaklarý bitmek üzere olan hayvanat kafilelerine, imdad-ý gaybî ve ihsan-ý Rahmanî olarak nebatatýn ellerine verilen ve aðaçlarýn baþlarýna konulan ve validelerin sinelerine takýlan ve sýrf hazine-i gaybiye-i rahmetten gayet leziz ve gayet çok ve gayet mütenevvi taamlarý ve nimetleri gönderen Rezzak-ý Rahîm'in bu cilve-i þefkatinde ne kadar þirin bir güzellik, ne kadar tatlý bir cemal bulunduðunu görecek ve ondan bilecek ki; birtek elmayý yapýp bir adama hakikî bir rýzk olarak mün'îmane veren, yalnýz öyle bir zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzý bir sefine-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsulâtlarýný onunla zemindeki muhtaç misafirlerine getirir. Çünki o elmanýn yüzünde bulunan sikke-i fýtrat ve hâtem-i hikmet ve turra-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sair meyvelerde ve bütün nebatat ve hayvanatta bulunduðundan o tek elmanýn hakikî mâliki ve sânii, elbette ve herhalde o elmanýn emsali ve hemcinsi ve kardeþleri olan bütün sekene-i arzýn ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikasý olan aðacýnýn ve onun tezgâhý olan mevsiminin ve onun terbiyegâhý olan bahar ve yazýn Mâlik-i Zülcelal'i ve Hâlýk-ý Zülcemal'i olacak, baþka olamaz.</p><p> </p><p>
   Demek herbir meyve öyle bir mühr-ü vahdettir ki; onun aðacý olan arzýn ve onun bahçesi olan kâinat kitabýnýn kâtibini ve sâni'ini bildirir ve vahdetini gösterir ve meyveler adedince vahdaniyet fermanýnýn mühürlendiðine iþaret eder. Risalet-ün Nur Ýsm-i Rahîm ve Ýsm-i Hakîm'in mazharý olduðundan, bu rahîmiyet hakikatýnýn çok lem'alarýný ve çok sýrlarýný Risalet-ün Nur çok eczalarýnda beyan ve isbat ettiðinden, ona havale ile bu pek büyük hazineden halimin müsaadesizliði cihetiyle bu kýsa iþaretle iktifa edildi.</p><p> </p><p>
   Ýþte bizim seyyah diyor ki: Elhamdülillah her yerde aradýðým ve her þeyden sorduðum hâlýkýmýn ve mâlikimin vücub-u vücuduna ve vahdetine þehadet eden otuzüç hakikatý gördüm ve dinledim. Herbir hakikat, güneþ gibi parlak, karanlýk býrakmaz; dað gibi kuvvetli ve sarsýlmaz. Ve herbiri tahakkukuyla vücuduna gayet kat'î þehadet eder ve ihatasýyla vahdetine gayet zâhir delalet eder. Ve sair erkân-ý îmaniyeyi dahi içinde kuvvetli isbat etmekle beraber mecmu' hakikatlarýn icma'ý ve ittifaký, îmanýmýzý taklidden tahkike ve tahkikten ilmelyakîne ve ilmelyakînden aynelyakîne ve aynelyakînden hakkalyakîne iblað ediyor.</p><p> </p><p>
 اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 173)</p><p> </p><p>
َاْلحَمْدُ لِلّهِ الَّذِى هَدَينَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلاَ اَنْ هَدَينَا اللّهُ لَقَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِاْلحَقِّ</p><p> </p><p>
   Ýþte bu pürmerak seyyahýn, bu üçüncü menzilde müþahede ettiði dört muazzam hakikatlardan aldýðý envar-ý îmaniyeye gayet kýsa bir iþaret olarak Birinci Makam'ýn ikinci babýnda üçüncü menzilin hakikatlarýna dair þöyle denilmiþ:</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وَحْدَتِهِ فِى وُجُوبِ وُجُودِهِ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْفَتَّاحِيَّةِ بِفَتْحِ الصُّوَرِ ِلاَرْبَعِ مِأَةِ اَلْفِ نَوْعٍ مِنْ ذَوِى الْحَيَاةِ الْمُكَمَّلَةِ بِلاَ قُصُورٍ بِشَهَادَةِ فَنِّ النَّبَاتِ وَ الْحَيَوَانِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الرَّحْمَانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِلاَ نُقْصَانٍ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَيَانِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 174)</p><p> </p><p>
عَظَمَةِ حَقِيقَةِ اْلاِدَارَةِ الْمُحِيطَةِ لِجَمِيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ وَ الْمُنْتَظَمَةِ بِلاَ خَطَاءٍ وَ لاَ نُقْصَانٍ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الرَّحِيمِيَّةِ وَ اْلاِعَاشَةِ الشَّامِلةِ لِكُلِّ الْمُرْتَزِقِينَ الْمُقَنَّنَةِ فِى كُلِّ وَاقْتِ الْحَاجَةِ بِلاَ سَهْوٍ وَ لاَ نِسْيَانٍ</p><p> </p><p>
    جَلَّ جَلاَلُ رَزَّاقَهَا الرَّحْمنِ الرَّحِيمُ  الْحَنَّانِ الْمَنَّانِ وَ عَمَّ نَوَالُهُ وَ شَمِلَ اِحْسَانُهُ وَ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ *</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
يَا رَبِّ بِحَقِّ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ يَا اَللّهُ يَا رَحْمنُ يَا رَحِيمُ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ بِعَدَدِ جَمِيعِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَضْرُوبِ تِلْكَ الْحُرُوفُ فِى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ جَمِيعِ عُمْرِنَا فِى الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مَعَ ضَرْبِ مَجْمُوعِهَا فِى ذَرَّاتِ وُجُودِى فِى مُدَّةِ حَيَاتِى وَاغْفِرْلِى وَلِمَنْ يُعِينُنِى فِى نَشْرِ رَسَائِلِ النُّورِ وَكِتَابَتِهَا بِصَدَاقَةٍ بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا وَ ِلآبَائِنَا وَلِسَادَاتِنَا وَشُيُوخِنَا وَ ِلاَخَوَاتِنَا وَاِخْوَانِنَا وَلِطَلَبَةِ رِسَالَةِ النُّورِ الصَّادِقِينَ وَبِالْخَاصَّةِ لِمَنْ يَكْتُبُ وَيَسْتَنْسِخُ هذِهِ الرِّسَالَةَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ آمِينَ</p><p> </p><p>
وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 175)</p><p> </p><p>
Ýhtar</p><p> </p><p>
   Bu risalenin mahall-i zuhuru olan þu memleket muhitinde Risalet-ün Nur'un sair risaleleri bulunmadýðýndan ve ihtiyarsýz olarak burada te'lif edildiðinden, Âyet-ül Kübra gibi risalelerde, zâhirî bir tekrar suretinde baþka Sözlerin ve Lem'alarýn bir kýsým mühim mes'eleleri zikredilmiþ ve buralardaki þakirdlere nisbeten herbiri birer küçük Risalet-ün Nur hükmüne geçmek hikmetiyle böyle yazdýrýlmýþ.</p><p> </p><p>
   Bu müsveddenin birinci tebyizi bir mübarek zât tarafýndan oldu. O zâtýn tevafuktan haberi yokken yazdýðý nüshada, kayda lâyýk þöyle latif ve manidar bir tevafuk gördük ki: O nüshanýn satýrlarý baþýnda "Elif"ler altýyüz altmýþaltý olarak yazýlmýþtýr. Bu hal ise, Hazret-i Ýmam-ý Ali (Radýyallahü Anh) tarafýndan bu hususî risaleye verilen Âyet-ül Kübra namýnýn cifrî ve ebcedî makamý olan altýyüz altmýþaltý adedine tam tamýna muvafakatý ve mutabakatý ile, bu risalenin bu nâma liyakatýný gösterir. Hem âyât-ý Kur'aniyenin adedi olan altýbin altýyüz altmýþaltýnýn dört mertebesinden üç mertebesine tevafuku dahi, bu risalenin, âyâtýn bir lem'asý olduðuna bir iþarettir diye telakki ettik.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 176)</p><p> </p><p>
   Bugünlerde, manevî bir muhaverede bir sual ve cevabý dinledim. Size, bir hülâsasýný beyan edeyim:</p><p> </p><p>
   Biri dedi: Risâle-i Nur'un îman ve tevhid için büyük tahþidatlarý ve küllî teçhizatlarý gittikçe çoðalýyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahþidat yapýyor?</p><p> </p><p>
   Ona cevaben dediler: "Risâle-i Nur, yalnýz bir cüz'î tahribatý ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatý ve Ýslâmiyeti içine alan ve daðlar büyüklüðünde taþlarý bulunan bir muhît kal'ayý tamir ediyor. Ve yalnýz hususî bir kalbi ve has bir vicdaný ýslâha çalýþmýyor, belki bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletler ile dehþetli rahnelenen kalb-i umûmîyi ve efkâr-ý âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ý mü'minînin istinadgâhlarý olan Ýslâmî esaslarýn ve cereyanlarýn ve þeairlerin kýrýlmasý ile bozulmaða yüz tutan vicdan-ý umumîyi, Kur'an'ýn i'cazýyla ve geniþ yaralarýný Kur'anýn ve îmanýn ilâçlarý ile tedavi etmeðe çalýþýyor. Elbette böyle küllî ve dehþetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, daðlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn i'caz-ý manevîsinden çýkan Risâle-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, îmânýn hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkiþâfata medardýr." diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen iþittim, hadsiz þükrettim. Kýsa kesiyorum...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p>]]></description><guid isPermaLink="false">6409</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:24:46 +0000</pubDate></item><item><title>6. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6410-6-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Altýncý Þua</p><p> </p><p>
Yalnýz iki nüktedir.</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
   [Namazdaki teþehhüdde bulunan</p><p> </p><p>
اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّهِ</p><p> </p><p>
   ilâ âhirenin iki noktasýna gelen iki suale iki cevaptýr. Teþehhüdün sair hakikatlarýnýn beyaný baþka vakte talik edilerek bu "Altýncý Þua"da yüzer nüktesinden yalnýz iki nüktesi muhtasar bir surette beyan edilecek.]</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:90)</p><p> </p><p>
Birinci Sual: Teþehhüdün mübarek kelimatý, Mi'rac gecesinde Cenab-ý Hak ile Resûlünün bir mükâlemeleri olduðu halde, namazda okunmasýnýn hikmeti nedir?</p><p> </p><p>
   Elcevap: Her mü'minin namazý, onun bir nevi Mi'racý hükmündedir. Ve o huzura lâyýk olan kelimeler ise, Mi'rac-ý Ekber-i Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)da söylenen sözlerdir. Onlarý zikretmekle, o kudsî sohbet tahattur edilir. O tahatturla o mübarek kelimelerin manalarý cüz'iyetten külliyete çýkar ve o kudsî ve ihatalý manalar tasavvur edilir veya edilebilir. Ve o tasavvur ile kýymeti ve nuru teâli edip geniþlenir.</p><p> </p><p>
   Meselâ: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gecede Cenab-ý Hakk'a karþý selâm yerinde اَلتَّحِيَّاتُ لِلّهِ demiþ. Yani: "Bütün zîhayatlarýn hayatlarýyla gösterdikleri tesbihat-ý hayatiye ve Sâni'lerine takdim ettikleri fýtrî hediyeler, ey Rabbim sana mahsustur. Ben dahi bütün onlarý tasavvurumla ve îmanýmla sana takdim ediyorum."</p><p> </p><p>
   Evet nasýlki Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm اَلتَّحِيَّاتُ kelimesiyle, bütün zîhayatýn ibadat-ý fýtriyelerini niyet edip takdim ediyor. Öyle de: Tahiyyatýn hülâsasý olan اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesiyle de, bütün medar-ý bereket ve tebrik ve bârekallah dediren ve "mübarek" denilen ve hayatýn ve zîhayatýn hülâsasý olan mahluklar, hususan tohumlarýn ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtalarýn fýtrî mübarekiyetlerini ve bereketlerini ve ubudiyetlerini temsil ederek, o geniþ mana ile söylüyor. Ve mübarekâtýn hülâsasý olan اَلصَّلَوَاتُ kelimesiyle de zîhayatýn hülâsasý olan bütün zîruhun ibadat-ý mahsusalarýný tasavvur edip dergâh-ý Ýlahîye o iha</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:91)</p><p> </p><p>
talý manasýyla arzediyor. Ve اَلطَّيِّبَاتُ kelimesiyle de, zîruhun hülâsalarý olan kâmil insanlarýn ve melaike-i mukarrebînin, salavatýn hülâsasý olan tayyibat ile nurani ve yüksek ibadetlerini irade ederek Mabuduna tahsis ve takdim eder.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki o gecede Cenab-ý Hak tarafýndan اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ demesi, istikbalde yüzer milyon insanlarýn her biri, her gün, hiç olmazsa on defa اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَاالنَّبِىُّ demelerini âmirane iþ'ar eder. Ve o selâm-ý Ýlahî, o kelimeye geniþ bir nur ve yüksek bir mana verir. Öyle de: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn, o selâma mukabil اَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللّهِ الصَّالِحِينَ demesi, istikbalde muazzam ümmeti ve ümmetinin sâlihleri, selâm-ý Ýlahîyi temsil eden Ýslâmiyete mazhar olmasýný ve Ýslâmiyetin umumî bir þiarý olan mü'minler ortasýndaki اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ وَ عَلَيْكَ السَّلاَمُ umum ümmet demesini raciyane, daiyane Hâlýkýndan istediðini ifade ve ihtar eder. Ve o sohbette hissedar olan Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, emr-i Ýlahî ile o gece اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّهِ demesi, bütün ümmet kýyamete kadar böyle þehadet edeceðini ve böyle diyeceklerini mübeþþirane haber verir. Ve bu mükâleme-i kudsiyeyi tahattur ile kelimelerin manalarý parlar, geniþlenir.</p><p> </p><p>
   Bu mezkûr hakikatýn inkiþafýnda bana yardým eden garib bir halet-i ruhiyedir:</p><p> </p><p>
   Bir zaman karanlýklý bir gurbette, karanlýk bir gecede, zulmetli bir gaflet içinde, hal-i hazýrda olan bu koca kâinat; hayalime camid, ruhsuz, meyyit, boþ, hâlî, müdhiþ bir cenaze göründü. Geç</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:92)</p><p> </p><p>
miþ zaman dahi bütün bütün ölü, boþ, meyyit, müdhiþ tahayyül edildi. O hadsiz mekân ve o hududsuz zaman, karanlýklý ve vahþetgâh suretini aldý. Ben o haletten kurtulmak için namaza iltica ettim. Teþehhüdde اَلتَّحِيَّاتُ dediðim zaman birden kâinat canlandý; hayatdar, nurani bir þekil aldý, dirildi. Hayy-ý Kayyum'un parlak bir âyinesi oldu. Bütün hayatdar eczasýyla beraber, hayatlarýnýn tahiyyelerini ve hedaya-yý hayatiyelerini daimî bir surette Zât-ý Hayy-ý Kayyum'a takdim ettiklerini ilmelyakîn, belki hakkalyakîn ile bildim ve gördüm.</p><p> </p><p>
   Sonra اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ dediðim vakit, o hududsuz ve hâlî zaman; birden Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn riyaseti altýnda, zihayat ruhlar ile vahþetzar suretinden, ünsiyetli bir seyrangâh suretine inkýlab etti.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Sual: Teþehhüd âhirinde</p><p> </p><p>
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى اِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ اِبْرَاهِيمَ</p><p> </p><p>
deki teþbih, teþbihlerin kaidesine uygun gelmiyor. Çünki Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Ýbrahim Aleyhisselâm'dan daha ziyade rahmete mazhardýr ve daha büyüktür. Bunun sýrrý nedir? Hem bu tarzdaki salavatýn teþehhüdde tahsisinin hikmeti nedir? Ayný dua, eski zamandan beri ve bütün namazda tekrar etmeleri... Halbuki bir dua bir defa kabule mazhar olsa yeter. Milyonlarca dualarý makbul olan zâtlar musýrrane dua etmesi ve bilhassa o þey va'd-i Ýlahîye iktiran etmiþ ise... Meselâ: عَسَى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا Cenab-ý Hak va'dettiði halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا الَّذِى وَعَدْتَهُ deniliyor; bütün ümmet o va'di ifa etmek için dua ederler. Bunun sýrr-ý hikmeti nedir?</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:93)</p><p> </p><p>
   Elcevap: Bu sualde üç cihet ve üç sual var.</p><p> </p><p>
   Birinci Cihet: Hazret-i Ýbrahim Aleyhisselâm, gerçi Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a yetiþmiyor. Fakat onun âli, enbiyadýrlar. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn âli, evliyadýrlar. Evliya ise, enbiyaya yetiþemezler. Âl hakkýnda olan bu duanýn parlak bir surette kabul olduðuna delil þudur ki:</p><p> </p><p>
   Üçyüzelli milyon içinde Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan yalnýz iki zâtýn; yani Hasan (R.A.) ve Hüseyin'in (R.A.) neslinden gelen evliya, -ekser-i mutlak- hakikat mesleklerinin ve tarîkatlarýnýn pîrleri ve mürþidleri onlar olmalarý, عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائِيلَ  hadîsinin mazharlarý olduklarýdýr. Baþta Cafer-i Sadýk (R.A.) ve Gavs-ý Azam (R.A.) ve Þah-ý Nakþibend (R.A.) olarak herbiri, ümmetin bir kýsm-ý azamýný tarîk-ý hakikata ve hakikat-ý Ýslâmiyete irþad edenler, bu âl hakkýndaki duanýn makbuliyetinin meyveleridirler.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Cihet: Bu tarzdaki salavatýn namaza tahsisi hikmeti ise; meþahir-i insaniyenin en nûrâni, en mükemmeli, en müstakimi olan enbiya ve evliyanýn kafile-i kübrasýnýn gittikleri ve açtýklarý yolda, kendisi dahi o yüzer icmâ ve yüzer tevatür kuvvetinde bulunan ve þaþýrmalarý mümkün olmayan o cemaat-ý uzmaya, o sýrat-ý müstakimde iltihak ve refakat ettiðini tahattur etmektir. Ve o tahattur ile, þübehat-ý þeytaniyeden ve evham-ý seyyieden kurtulmaktýr. Ve bu kafile, bu kâinat sahibinin dostlarý ve makbul masnularý ve onlarýn muarýzlarý, onun düþmanlarý ve merdud mahluklarý olduðuna delil ise: Zaman-ý Âdem'den beri o kafileye daima muavenet-i gaybiye gelmesi ve muarýzlarýna her vakit musibet-i semaviye inmesidir.</p><p> </p><p>
   Evet Kavm-i Nuh ve Semud ve Âd ve Firavun ve Nemrud gibi bütün muarýzlar gadab-ý Ýlahîyi ve azabýný ihsas edecek bir tarzda gaybî tokatlar yedikleri gibi.. kafile-i kübranýn Nuh Aleyhisselâm, Ýbrahim Aleyhisselâm, Musa Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi bütün kudsî kahramanlarý dahi, hârika ve mu'cizane ve gaybî bir surette mu'cizelere ve ihsanat-ý Rabbaniyeye mazhar olmuþlar. Birtek tokat, hiddeti; bir tek ikram, muhabbeti gösterdiði halde, binler tokat muarýzlara ve binler ikram ve muavenet kafileye gelmesi, bedahet derecesinde ve gündüz gibi zâhir bir tarzda o kafilenin hakkaniyetine ve sýrat-ý müstakimde gittiðine þehadet ve delalet eder.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:94)</p><p> </p><p>
   Fatiha'da صِرَاطَ الّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ o kafileye ve غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لاَ الضّالِّينَ muarýzlarýna bakýyor. Burada beyan ettiðimiz nükte ise, Fatiha'nýn âhirinde daha zâhirdir.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Cihet: Bu kadar tekrar ile kat'î verilecek olan bir þeyin vermesini istemesinin sýrr-ý hikmeti þudur: Ýstenilen þey meselâ Makam-ý Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ý Mahmud gibi mühim hakikatlarý ihtiva eden bir hakikat-ý âzamýn bir dalýdýr.</p><p> </p><p>
 Ve hilkat-ý kâinatýn en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalý ve o meyveyi dua ile istemek ise; dolayýsýyla o hakikat-ý umumiye-i uzmanýn tahakkukunu ve vücud bulmasýný ve o þecere-i hilkatýn en büyük dalý olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatýn en büyük neticesi olan haþir ve kýyametin tahakkukunu ve dâr-ý saadetin açýlmasýný istemektir. Ve o istemekle, dâr-ý saadetin ve Cennet'in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beþeriyeye ve daavat-ý insaniyeye kendisi dahi iþtirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azîm bir maksad için, bu hadsiz dualar dahi azdýr. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ý Mahmud verilmesi, umum ümmete þefaat-ý kübrasýna iþarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardýr. Onun için hadsiz salavat ve rahmet dualarýný bütün ümmetten istemesi ayn-ý hikmettir.</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6410</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:23:42 +0000</pubDate></item><item><title>5. &#xDE;u&#xE2;</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6411-5-%C3%BEu%C3%A2/</link><description><![CDATA[<p>Beþinci Þuâ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
[Otuz sene evvel yazýlan matbu' "Muhakemat-ý Bediiye"de bahsedilen "Sedd-i Zülkarneyn" ve "Ye'cüc Me'cüc" ve sair eþrat-ý kýyametten yirmi mes'ele, o Muhakemat'a bir tetimme olarak onüç sene (Haþiye) evvel bir kýsým müsveddesi yazýlmýþ idi. Aziz bir dostumun hatýrý için tebyiz edildi, Beþinci Þua oldu.]</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Þimdi kýrk seneden geçmiþ.</p><p> </p><p>
   (Otuzbirinci Mektub'dan Otuzbirinci Lem'anýn Beþinci Þua'ýdýr.)</p><p> </p><p>
   Ýhtar: Evvelce mukaddimeden sonra gelen mes'eleler okunsun, tâ mukaddimedeki maksad anlaþýlsýn.</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ</p><p> </p><p>
   فَقَدْ جَاءَ اَشْرَاطُهَا âyetinin bir nüktesi, bu zamanda akide-i avam-ý mü'minîni vikaye ve þübehattan muhafaza için yazýlmýþ. Âhirzamanda vukua gelecek hâdisata dair hadîslerin bir kýsmý müteþabihat-ý Kur'aniye gibi derin manalarý var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde te'vil ederler. وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ اِلاَّ اللّهُ وَ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ sýrrýyla, vukuundan sonra te'villeri anlaþýlýr ve murad ne olduðu bilinir ki, ilimde râsih olan</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 455)</p><p> </p><p>
lar آمَنّا بِهِ كُلّ ٌ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا deyip o gizli hakikatlarý izhar ederler.</p><p> </p><p>
   Bu Beþinci Þua'ýn bir mukaddimesi ve yirmiüç mes'elesi vardýr. Mukaddime beþ noktadýr.</p><p> </p><p>
   Birinci Nokta: Ýman ve teklif ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduðundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes'eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler a'lâ-yý illiyyîne çýksýnlar ve Ebu Cehiller esfel-i sâfilîne düþsünler. Ýhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sýr ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ý teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kýyamet ve eþrat-ý saat, bir kýsým müteþabihat-ý Kur'aniye gibi kapalý ve te'villi oluyor. Yalnýz, Güneþ'in maðribden çýkmasý bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiðinden, tevbe kapýsý kapanýr; daha tevbe ve îman makbul olmaz. Çünki Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i Ýsa Aleyhisselâm'ýn nüzulü dahi ve kendisi Ýsa Aleyhisselâm olduðu, nur-u îmanýn dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eþhas-ý müdhiþe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nokta: Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye, bir kýsmý tafsil ile bildirilir. Bu kýsýmda hiç tasarruf edilmez ve karýþamaz. Kur'anýn ve hadîs-i kudsînin muhkematý gibi. Ve diðer bir kýsmý icmal ile bildirilir, tafsilât ve tasviratý onun içtihadýna havale edilir. Ýmana girmeyen hâdisat-ý kevniyeye ve vukuat-ý istikbaliyeye dair hadîsler gibi. Bu kýsýmda, Peygamberimiz (A.S.M.) belâgatýyla -temsiller suretinde- sýrr-ý teklif hikmetine muvafýk tafsil ve tasvir eder. Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü iþitildi. Ferman etti ki: "Bu gürültü, yetmiþ seneden beri Cehennem tarafýna yuvarlanan bir taþýn bu dakikada Cehennem'in dibine yetiþip düþmesinin gürültüsüdür." Bu garib haberden beþ-altý dakika sonra birisi geldi dedi: "Ya Resûlallah! Yetmiþ yaþýnda bulunan filan münafýk vefat etti, Cehennem'e gitti." Peygamber'in yüksek belîgane kelâmýnýn te'vilini gösterdi.</p><p> </p><p>
   Ýhtar: Hakaik-i îmaniyeye girmeyen cüz'î hâdisat-ý istikbaliye, nazar-ý nübüvvette ehemmiyetsizdir.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Nokta: Ýki Nükte'dir.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Teþbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kýsým hadîsler, mürur-u zamanla avamýn nazarýnda hakikat telakki</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 456)</p><p> </p><p>
edildiðinden vakýa mutabýk çýkmýyor. Ayn-ý hakikat olduðu halde vakýa mutabakatý görünmüyor. Meselâ: Hamele-i Arþ gibi arzýn hamelesinden olan Sevr ve Hut namýnda ve misalinde iki melaike, koca bir öküz ve pek büyük bir balýk tasavvur edilmiþ.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Bir kýsým hadîsler Ýslâmlarýn ekseriyeti noktasýnda veya hükûmet-i Ýslâmiyenin veya merkez-i hilafetin nokta-i nazarýnda vürûd ettiði halde, umum ehl-i dünyaya þamil zannedilmiþ ve bir cihette hususî bulunduðu halde, küllî ve âmm telakki edilmiþ. Meselâ, rivayette vardýr ki: "Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak." Yani, zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet okunacak demektir.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Nokta: Ecel ve mevt gibi umûr-u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldýðý misillü, dünyanýn sekeratý ve mevti ve nev'-i beþerin ve cins-i hayvanýn eceli ve vefatý olan kýyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiþ. Evet, eðer ecel vakti muayyen olsaydý, -yarý ömür gaflet-i mutlaka içinde ve yarýdan sonra, daraðacýna asýlmak için her gün bir ayak daha onun tarafýna atýlmakla dehþet-i mutlaka içinde- havf  ve  recanýn müvazene-i maslahatkârane ve hakîmanesi bozulduðu gibi, aynen öyle de: Dünyanýn eceli ve sekeratý olan kýyamet vakti muayyen olsaydý, kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktý. Ve kurûn-u uhrâ, dehþet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ý dünyeviyenin lezzeti ve kýymeti kalýr ve ne de havf  ve  reca içinde ihtiyar ile itaatkârane olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eðer muayyen olsa, bir kýsým hakaik-i îmaniye bedahet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. Ýhtiyar ve irade ile baðlý olan sýrr-ý teklif ve hikmet-i îman bozulur. Ýþte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldýðýndan herkes her dakikada hem ecelini, hem bekasýný düþündüðü için hem dünyaya, hem âhiretine çalýþabildiði gibi, her asýrda dahi hem kýyamet kopacaðýný, hem dünyanýn devamýný düþünebildiði için; hem dünyanýn fâniliðinde hayat-ý bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalýþabilir.</p><p> </p><p>
   Hem de musibetlerin vakti muayyen olsaydý, musibet baþýna gelen adam, musibetin intizarýnda o gelen musibetin belki on mislinden ziyade manevî bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i Ýlahiye tarafýndan gizli, perdeli býrakýlmýþ. Ve ekser hâdisat-ý kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduðundandýr ki, gaibden haber vermek yasak edilmiþ.  لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ düsturuna karþý hürmetsizlik ve itaatsiz</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 457)</p><p> </p><p>
 lik etmemek içindir ki, medar-ý teklif ve hakaik-i îmaniyeden baþka olan umûr-u gaybiyeden izn-i Rabbanî ile haber verenler dahi, yalnýz iþaret suretinde perdeli ve kapalý ihbar etmiþler. Hattâ Tevrat ve Ýncil ve Zebur'da Peygamberimiz hakkýnda gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalý gelmiþ ki; o kitablarýn bir kýsým tâbileri te'vil edip îman etmediler. Fakat itikadat-ý îmaniyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açýk bir surette teblið etmek hikmet-i teklifin muktezasý olduðundan, Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan ve Tercüman-ý Zîþan'ý (A.S.M.) umûr-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisat-ý istikbaliye-i dünyeviyeden icmalen haber vermiþler.</p><p> </p><p>
   Beþinci Nokta: Hem her iki Deccal'ýn asýrlarýna ait olan hârikalarý, onlarýn bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiðinden onlarýn þahýslarýndan sudûr edeceði telakki ve tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteþabih olmuþ, manasý gizlenmiþ. Meselâ, tayyare ve þimendiferle gezmesi...</p><p> </p><p>
   Hem meselâ, meþhur olmuþ ki; Ýslâm Deccalý öldüðü vakit ona hizmet eden þeytan, Ýstanbul'da Dikili Taþ'ta bütün dünyaya baðýracak ve herkes o sesi iþitecek ki: "O öldü." Yani pek acib ve þeytanlarý dahi hayrette býrakan radyo ile baðýrýlacak, haber verilecek.</p><p> </p><p>
   Hem Deccal'ýn rejimine ve teþkil ettiði komitesine ve hükûmetine ait garib halleri ve dehþetli icraatý, onun þahsýyla münasebetdar rivayet edilmesi cihetiyle manasý gizlenmiþ. Meselâ: "O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnýz Hazret-i Ýsa (A.S.) onu öldürebilir, baþka çare olamaz." rivayet edilmiþ. Yani, onun mesleðini ve yýrtýcý rejimini bozacak, öldürecek; ancak semavî ve ulvî, hâlis bir din Ýsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ý Kur'aniyeye iktida ve ittihad eden bu Ýsevî dinidir ki, Hazret-i Ýsa Aleyhisselâm'ýn nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun þahsý bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.</p><p> </p><p>
   Hem bir kýsým râvîlerin kabil-i hata içtihadlarýyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karýþýp hadîs zannedilir, mana gizlenir. Vakýa mutabakatý görünmez, müteþabih hükmüne geçer.</p><p> </p><p>
   Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cem'iyetin þahs-ý manevîsi inkiþaf etmediðinden ve fikr-i infiradî galib olduðundan, cemaatin sýfat-ý azîmesi ve büyük harekâtý o cemaatýn baþýnda bulunan þahýslara verildiði cihetiyle; o þahýslar, hârika ve küllî sýfatlara lâyýk ve muvafýk olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müdhiþ bir heykel ve çok hâ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 458)</p><p> </p><p>
rika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzým geldiðinden öyle tasvir edilmiþ. Vakýa mutabakatý görünmüyor ve o rivayet müteþabih olur.</p><p> </p><p>
   Hem iki Deccal'ýn sýfatlarý ve halleri ayrý ayrý olduðu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor, biri öteki zannedilir. Hem "Büyük Mehdi"nin halleri sâbýk Mehdilere iþaret eden rivayetlere mutabýk çýkmýyor, hadîs-i müteþabih hükmüne geçer. Ýmam-ý Ali (R.A.) yalnýz Ýslâm Deccalýndan bahseder.</p><p> </p><p>
   Mukaddime bitti, mes'elelere baþlýyoruz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   [Þimdilik o hâdisat-ý gaybiyenin yüzer misallerinden -mülhidler tarafýndan avamýn akidelerini bozmak fikriyle iþaa edilen- yirmiüç mes'eleleri, tevfik-i Rabbanî ile gayet muhtasar bir surette beyan edilecek. Ve o mes'eleler mülhidlerin tahmini gibi zarar vermemekle beraber, her biri bir lem'a-i i'caz-ý Nebevî olduðu görünmekle ve hakikî tevilleri isbat ve izhar edilmekle akide-i avamý kuvvetlendirmeðe mühim bir sebeb olmasýný rahmet-i Rabbanîden rica edip hatiatýmý ve galatatýmý afv u maðfiret altýna almasýný Rabb-ý Rahîmimden niyaz ederim.]</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 459)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
BEÞÝNCÝ ÞUA'IN</p><p> </p><p>
Ýkinci Makamý ve Mes'eleleri</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ</p><p> </p><p>
   BÝRÝNCÝ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanýn eþhas-ý mühimmesinden olan Süfyan'ýn eli delinecek."</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem, bunun bir tevili þudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ý meselde deniliyor ki, "Filân adamýn eli deliktir." Yani çok müsriftir.</p><p> </p><p>
   Ýþte, Süfyan israfý teþvik etmekle, þiddetli bir hýrs ve tama'ý uyandýrarak insanlarýn o zaîf damarlarýný tutup kendine musahhar eder diye bu hadîs ihtar ediyor. Ýsraf eden ona esir olur, onun dâmýna düþer diye haber verir.</p><p> </p><p>
   ÝKÝNCÝ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanýn dehþetli bir þahsý, sabah kalkar; alnýnda "Hâzâ kâfir" yazýlmýþ bulunur."</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem bissavab.. bunun tevili þudur ki: O Süfyan, kendi baþýna firenklerin serpuþunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile tamim ettiðinden, o serpuþ dahi secdeye gittiði için inþâallah ihtida eder, daha herkes -yalnýz istemeyerek- onu giymekle kâfir olmaz.</p><p> </p><p>
   ÜÇÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanýn müstebid hâkimleri, hususan Deccal'ýn yalancý cennet ve cehennemleri bulunur." َالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ bunun bir tevili þudur ki: Hükûmet dairesinde karþý karþýya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, biri huri ve gýlmanýn çirkin bir taklidi, diðeri azab ve zindan sûretine girecek diye bir iþarettir.</p><p> </p><p>
   DÖRDÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanda, Allah Allah diyecek kalmaz."</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 460)</p><p> </p><p>
    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ bunun bir tevili þu olmak gerektir ki: "Allah!. Allah!. Allah!. deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi þeairde ismullah yerine baþka isim konulacak" demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düþecekler demek deðildir. Çünki Allah'ý inkâr etmek, kâinatý inkâr etmek kadar akýldan uzaktýr. Umum deðil, belki ekser insanlarda dahi vukuunu akýl kabul etmez. Kâfirler Allah'ý inkâr etmiyorlar, yalnýz sýfâtýnda hata ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Diðer bir tevili þudur ki: Kýyamet kopmasýnýn dehþetini görmemek için, mü'minlerin ruhlarý bir parça evvel kabzedilir; kýyamet, kâfirlerin baþlarýnda patlar.</p><p> </p><p>
   BEÞÝNCÝ MES'ELE: Rivayette vardýr ki: "Âhirzamanda Deccal gibi bir kýsým þahýslar, uluhiyet dava edecekler ve kendilerine secde ettirecekler."</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem, bunun bir tevili þudur ki: Nasýlki padiþahý inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve baþka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük padiþahlýk tasavvur eder. Aynen öyle de: Tabiiyyun ve maddiyyun mezhebinin baþýna geçen o eþhas, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nevi rububiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubudiyetkârane serfüru ettirirler, baþlarýný rükûa getirirler demektir.</p><p> </p><p>
   ALTINCI MES'ELE: Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehþetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfýnda emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiþ, azab-ý kabirden sonra مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَالِ وَ مِنْ فِتْنَةِ آخِرِ الزَّمَانِ vird-i ümmet olmuþ.</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem bissavab, bunun bir tevili þudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. Ýnsanlar ihtiyarlarýyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ; Rusya'da hamamlarda kadýn-erkek beraber çýplak girerler ve kadýn kendi güzelliklerini göstermeðe fýtraten çok meyyal olmasýndan seve seve o fitneye atýlýr, baþtan çýkar ve fýtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine maðlub olup o ateþe sarhoþane bir sürur ile düþer, yanar. Ýþte dans ve tiyatro gibi o zamanýn lehviyatlarý ve kebairleri ve bid'alarý birer cazibedarlýk ile pervane gibi nefisperestleri etrafýna toplar, ser</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 461)</p><p> </p><p>
sem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.</p><p> </p><p>
   YEDÝNCÝ MES'ELE: Rivayette var ki: "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile dalalete düþer. Ve çok âlimler ona tâbi' olacaklar."</p><p> </p><p>
   Vel'ilmu indallah, bunun bir tevili þudur ki: Baþka padiþahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aþiret veya cesaret ve servet gibi vasýta-i saltanat olmadýðý halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanýr ve aklýyla çok âlimlerin akýllarýný teshir eder, etrafýnda fetvacý yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine þiddetle çalýþýr, demektir.</p><p> </p><p>
   SEKÝZÝNCÝ MES'ELE: Rivayetler, Deccal'ýn dehþetli fitnesi Ýslâmlarda olacaðýný gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiþ.</p><p> </p><p>
    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir te'vili þudur ki: Ýslâmlarýn Deccal'ý ayrýdýr. Hattâ bir kýsým ehl-i tahkik Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) dediði gibi demiþler ki: Onlarýn Deccal'ý Süfyan'dýr. Ýslâmlar içinde çýkacak, aldatmakla iþ görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal'ý ayrýdýr. Yoksa Büyük Deccal'ýn cebr ve ceberut-u mutlakýna karþý itaat etmeyen þehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.</p><p> </p><p>
   DOKUZUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, vukuat-ý Süfyaniye ve hâdisat-ý istikbaliye Þam'ýn etrafýnda ve Arabistan'da tasvir edilmiþ. Allahu a'lem, bunun bir tevili þudur ki: Merkez-i hilafet eski zamanda Irak'ta ve Þam'da ve Medine'de bulunduðundan, râviler kendi içtihadlarýyla -daimî öyle kalacak gibi- mana verip "merkez-i hükûmet-i Ýslâmiye" yakýnlarýnda tasvir etmiþler, Haleb ve Þam demiþler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarýyla tafsil etmiþler.</p><p> </p><p>
   ONUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, eþhas-ý âhirzamanýn fevkalâde iktidarlarýndan bahsedilmiþ.</p><p> </p><p>
   Vel'ilmü indallah, bunun tevili þudur ki: O þahýslarýn temsil ettikleri manevî þahsiyetin azametinden kinayedir. Bir vakit Rusya'yý maðlub eden Japon Baþkumandanýnýn sureti; bir ayaðý Bahr-i Muhit'te, diðer ayaðý Port Artür Kal'asýnda olarak gösterildiði gibi, þahs-ý manevînin dehþetli azameti, o þahsiyetin mümessilinde, hem</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 462)</p><p> </p><p>
o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde ve hârika iktidarlarý ise, ekser icraatlarý tahribat ve müþtehiyat olduðundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünki tahrib kolaydýr. Bir kibrit bir köyü yakar. Müþtehiyat ise, nefisler tarafdar olduðundan çabuk sirayet eder.</p><p> </p><p>
   ONBÝRÝNCÝ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanda bir erkek kýrk kadýna nezaret eder."</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem bissavab, bunun iki tevili var:</p><p> </p><p>
   Birisi: O zamanda meþru nikâh azalýr veya Rusya'daki gibi kalkar. Birtek kadýna baðlanmaktan kaçýp baþýboþ kalan, kýrk bedbaht kadýnlara çoban olur.</p><p> </p><p>
   Ýkinci tevili: O fitne zamanýnda, harblerde erkeklerin çoðu telef olmasýndan, hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kýzlar bulunmasýndan kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadýnlýk þehvetini þiddetle ateþlendirdiðinden fýtratça erkeðine galebe eder; veledi kendi suretine çekmeðe sebebiyet verdiðinden, emr-i Ýlahiyle kýzlar pekçok olur.</p><p> </p><p>
   ONÝKÝNCÝ MES'ELE: Rivayetlerde var ki: "Deccal'ýn birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür."  لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun iki tevili vardýr:</p><p> </p><p>
   Birisi: Büyük Deccal'ýn kutb-u þimalî dairesinde ve þimal tarafýnda zuhur edeceðine kinaye ve iþarettir. Çünki kutb-u þimalînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün þimendifer ile bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneþ gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneþ görünür. Ben Rusya'daki esaretimde bu mevkiye yakýn bulunuyordum. Demek büyük Deccal, þimalden bu tarafa tecavüz edeceðini mu'cizane bir ihbardýr.</p><p> </p><p>
   Ýkinci tevili ise: Hem büyük Deccal'ýn, hem Ýslâm Deccalý'nýn üç devre-i istibdadlarý manasýnda üç eyyam var. "Bir günü; bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz sene yapýlmaz. Ýkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapýlmayan iþleri yaptýrýr. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptýðý tebdiller on senede yapýlmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileþir, bir þey yapmaz, yalnýz vaziyeti muhafazaya çalýþýr." diye, gayet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 463)</p><p> </p><p>
   ONÜÇÜNCÜ MES'ELE: Kat'î ve sahih rivayette var ki: "Ýsa Aleyhisselâm büyük Deccal'ý öldürür."</p><p> </p><p>
   Vel'ilmü indallah, bunun da iki vechi var:</p><p> </p><p>
   Bir vechi þudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî hârikalarýyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehþetli Deccal'ý öldürebilecek, mesleðini deðiþtirecek; ancak hârika ve mu'cizatlý ve umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanlarýn peygamberi olan Hazret-i Ýsa Aleyhisselâm'dýr.</p><p> </p><p>
   Ýkinci vechi þudur ki: Þahs-ý Ýsa Aleyhisselâm'ýn kýlýncý ile maktul olan þahs-ý Deccal'ýn teþkil ettiði dehþetli maddiyyunluk ve dinsizliðin azametli heykeli ve þahs-ý manevîsini öldürecek ve inkâr-ý uluhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak Ýsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i Ýsevî'nin hakikatýný hakikat-ý Ýslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu daðýtacak, manen öldürecek. Hattâ "Hazret-i Ýsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi' olur." diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ý Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine iþaret eder.</p><p> </p><p>
   ONDÖRDÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Deccal'ýn mühim kuvveti yahudidir. Yahudiler severek tâbi' olurlar."</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça tevili Rusya'da çýkmýþ. Çünki her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanýp intikamlarýný almak için, Komünist Komitesi'nin tesisinde mühim bir rol ile yahudi milletinden olan "Troçki" namýnda dehþetli bir adamý, Rusya'nýn baþkumandanlýðýna ve terbiyegerdeleri olan meþhur Lenin'den sonra Rus hükûmetinin baþýna geçirerek Rusya'nýn baþýný patlatýp bin senelik mahsulatýný yaktýrdýlar. Büyük Deccal'ýn komitesini ve bir kýsým icraatýný gösterdiler. Ve sair hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsýntýlar verip karýþtýrdýlar.</p><p> </p><p>
   ONBEÞÝNCÝ MES'ELE: Ye'cüc ve Me'cüc hâdisatýnýn icmali Kur'anda olduðu gibi, rivayette bir kýsým tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'anýn muhkematýndan olan icmali gibi muhkem deðil, belki bir derece müteþabih sayýlýr. Onlar tevil isterler. Belki râvilerin içtihadlarý karýþmasýyla tabir isterler. Evet  لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir tevili þudur ki: Kur'anýn lisan-ý semavîsinde Ye'cüc ve Me'cüc namý verilen Mançur ve Mo-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 464)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ðol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den bir kýsým baþka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yý herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayý zîr ü zeber edeceklerine iþaret ve kinayedir. Hattâ þimdi de komünistlik içindeki anarþistin ehemmiyetli efradý onlardandýr. Evet, ihtilâl-i Fransavîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aþýlamasýyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kýsým mukaddesatý tahrib ettiðinden, aþýladýðý fikir bilâhare bolþevikliðe inkýlab etti. Ve bolþeviklik dahi çok mukaddesat-ý ahlâkiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduðundan, elbette ektikleri tohumlar hiç bir kayýd ve hürmet tanýmayan anarþistlik mahsulünü verecek. Çünki kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çýksa; akýl ve zekâvet, o insanlarý gayet dehþetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez. Ve anarþistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalýklý, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o þeraite muvafýk insanlar ise, Çin-i Maçin'de kýrk günlük bir mesafede yapýlan ve acaib-i seb'a-i âlemden birisi bulunan Sedd-i Çinî'nin binasýna sebebiyet veren Mançur ve Moðol ve bir kýsým Kýrgýz kabileleridir ki, Kur'an'ýn mücmel haberini tefsir eden Zât-ý Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) mu'cizane ve muhakkikane haber vermiþ.</p><p> </p><p>
   ONALTINCI MES'ELE: Rivayette var ki: -Ýsa Aleyhisselâm Deccal'ý öldürdüðü münasebetiyle- "Deccal'ýn fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i Ýsa Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduðunu" gösterir.</p><p> </p><p>
    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir tevili þu olmak gerektir ki: Ýsa Aleyhisselâm'ý nur-u îman ile tanýyan ve tâbi' olan cemaat-ý ruhaniye-i mücahidînin kemmiyeti, Deccal'ýn mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularýna nisbeten çok az ve küçük olmasýna iþaret ve kinayedir.</p><p> </p><p>
   ONYEDÝNCÝ MES'ELE: Rivayette var ki: "Deccal çýktýðý gün bütün dünya iþitir ve kýrk günde dünyayý gezer ve hârikulâde bir eþeði vardýr."</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem, bu rivayetler tamamen sahih olmak þartýyla tevilleri þudur: Bu rivayetler mu'cizane haber verir ki, "Deccal zamanýnda vasýta-i muhabere ve seyahat o derece terakki edecek ki, bir hâdise bir günde umum dünyada iþitilecek. Radyo ile baðýrýr, þark garb iþitir ve umum ceridelerinde okunacak. Ve bir adam kýrk günde dünyayý devredecek ve yedi kýt'asýný ve yetmiþ hükû-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 465)</p><p> </p><p>
metini görecek ve gezecek." diye zuhurundan on asýr evvel telgraf, telefon, radyo, þimendifer, tayyareden mu'cizane haber verir. Hem Deccal, deccallýk haysiyetiyle deðil, belki gayet müstebid bir kral sýfatýyla iþitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek için deðil, belki fitneyi uyandýrmak ve insanlarý baþtan çýkarmak içindir. Ve bindiði merkebi ve himarý ise; ya þimendiferdir ki bir kulaðý ve bir baþý cehennem gibi ateþ ocaðý, diðer kulaðý yalancý cennet gibi güzelce tezyin ve tefriþ edilmiþ. Düþmanlarýný ateþli baþýna, dostlarýný ziyafetli baþýna gönderir. Veyahut onun eþeði, merkebi; dehþetli bir otomobildir veya tayyaredir veyahut...... (sükût lâzým!)</p><p> </p><p>
   ONSEKÝZÝNCÝ MES'ELE: Rivayette var ki: "Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var." Yani فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ âyetinin sýrrýyla bin sene hâkîmane ve mükemmel yaþayacak. Eðer istikamette gitmezse, ona yarým gün var. Yani ancak beþyüz sene kadar hâkimiyeti ve galibiyeti muhafaza eder.</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem, bu rivayet kýyametten haber vermek deðil; belki Ýslâmiyetin galibane hâkimiyetinden ve hilafetin saltanatýndan bahseder ki, ayn-ý hakikat ve bir mu'cize-i gaybiye olarak aynen öyle çýkmýþ. Çünki Hilafet-i Abbasiye'nin âhirinde, onun ehl-i siyaseti istikameti kaybettiði için, beþyüz sene kadar yaþamýþ. Fakat ümmetin heyet-i mecmuasý ise istikameti kaybetmediðinden Hilafet-i Osmaniye imdada gelip binüçyüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiþ. Sonra Osmanlý siyasiyyunlarý dahi istikameti muhafaza edemediðinden, o da ancak (hilafetle) beþyüz sene yaþayabilmiþ. Bu hadîsin mu'cizane ihbarýný, Hilafet-i Osmaniye kendi vefatýyla tasdik etmiþ. Bu hadîsi baþka risalelerde dahi bahsettiðimizden burada kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p>
   ONDOKUZUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, âhirzamanýn alâmetlerinden olan ve Âl-i Beyt-i Nebevî'den Hazret-i Meh</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 466)</p><p> </p><p>
di'nin (Radýyallahü Anh) hakkýnda ayrý ayrý haberler var. Hattâ bir kýsým ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çýkmasýna hükmetmiþler.</p><p> </p><p>
   Allahu a'lem bissavab, bu ayrý ayrý rivayetlerin bir tevili þudur ki: Büyük Mehdi'nin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde icraatlarý olduðu gibi.. herbir asýr me'yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini teyid edecek bir nevi Mehdi'ye veyahut Mehdi'nin onlarýn imdadýna o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduðundan; rahmet-i Ýlahiye ile her devirde belki her asýrda bir nevi Mehdi, Âl-i Beyt'ten çýkmýþ, ceddinin þeriatýný muhafaza ve sünnetini ihya etmiþ. Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi-i Abbasî ve diyanet âleminde Gavs-ý Azam ve Þah-ý Nakþibend ve aktab-ý erbaa ve oniki imam gibi Büyük Mehdi'nin bir kýsým vazifelerini icra eden zâtlar dahi, -Mehdi hakkýnda gelen rivayetlerde- medar-ý nazar-ý Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduðundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kýsým ehl-i hakikat demiþ: "Eskide çýkmýþ." Her ne ise... Bu mes'ele Risâle-i Nur'da beyan edildiðinden, onu ona havale ile burada bu kadar deriz ki:</p><p> </p><p>
   Dünyada mütesanid hiçbir hanedan ve mütevafýk hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem'iyet ve cemaat yoktur ki, Âl-i Beyt'in hanedanýna ve kabilesine ve cem'iyetine ve cemaatine yetiþebilsin.</p><p> </p><p>
   Evet yüzer kudsî kahramanlarý yetiþtiren ve binler manevî kumandanlarý ümmetin baþýna geçiren ve hakikat-ý Kur'aniyenin mayasý ile ve îmanýn nuruyla ve Ýslâmiyet'in þerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhirzamanda þeriat-ý Muhammediyeyi ve hakikat-ý Furkaniyeyi ve Sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilân ile, icra ile, baþkumandanlarý olan Büyük Mehdi'nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lâzým ve zarurî ve hayat-ý içtimaiye-i insaniyedeki düsturlarýn muktezasýdýr.</p><p> </p><p>
   YÝRMÝNCÝ MES'ELE: Güneþ'in maðribden çýkmasý ve zeminden dâbbet-ül arzýn zuhurudur.</p><p> </p><p>
   Amma Güneþ'in maðribden tulûu ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i kýyamettir. Ve bedaheti için, aklýn ihtiyarý ile baðlý olan tevbe kapýsýný kapayan bir hâdise-i semaviye olduðundan tefsiri ve manasý zâhirdir, tevile ihtiyacý yoktur. Yalnýz bu kadar var ki: Allahu a'lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i Arz kafasýnýn aklý hükmünde olan Kur'an onun baþýndan çýkmasýyla zemin divane olup, izn-i Ýlahî ile baþýný baþka seyyareye çarpmasýyla hareketinden geri dönüp, garbdan þarka olan seyahatýný, irade-i Rabbanî ile þarktan garba tebdil etmekle Güneþ garbdan tulûa baþlar. Evet arzý þems ile, ferþi arþ ile kuvvetli baðlayan hablullah-il metin olan Kur'anýn kuvve-i cazibesi kopsa; küre-i arzýn ipi çözülür, baþýboþ serseri olup aksiyle ve intizamsýz hareketinden Güneþ garbdan çýkar. Hem müsademe neticesinde emr-i Ýlahî ile kýyamet kopar diye bir te'vili vardýr.</p><p> </p><p>
   Amma "Dabbet-ül Arz":</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 467)</p><p> </p><p>
Kur'anda gayet mücmel bir iþaret ve lisan-ý hâlinden kýsacýk bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben þimdilik, baþka mes'eleler gibi kat'î bir kanaatla bilemiyorum. Yalnýz bu kadar diyebilirim:</p><p> </p><p>
    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Nasýlki kavm-i Firavun'a "çekirge âfâtý ve bit belasý" ve Kâ'be tahribine çalýþan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebabil Kuþlarý" musallat olmuþlar. Öyle de: Süfyan'ýn ve Deccallarýn fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuðyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarþistliði ile fesada ve canavarlýða giden ve dinsizliðe, küfr ve küfrana düþen insanlarýn akýllarýný baþlarýna getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çýkýp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dabbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek þahýs olsa, her yerde herkese yetiþmez. Demek dehþetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki اِلاَّ دَابَّةُ اْلاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ âyetinin iþaretiyle, o hayvan, dabbet-ül arz denilen aðaç kurtlarýdýr ki; insanlarýn kemiklerini aðaç gibi kemirecek, insanýn cisminde diþinden týrnaðýna kadar yerleþecek. Mü'minler îman bereketiyle ve sefahet ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasýna iþareten, âyet, îman hususunda o hayvaný konuþturmuþ.</p><p> </p><p>
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Sâbýk yirmi aded mes'elelere bir tetimme olarak üç küçük mes'eledir.</p><p> </p><p>
   BÝRÝNCÝ MES'ELE: Rivayetlerde Hazret-i Ýsa Aleyhisselâm'a "Mesih" namý verildiði gibi her iki Deccal'a dahi "Mesih" namý verilmiþ ve bütün rivayetlerde</p><p> </p><p>
مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَالِ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَالِ denilmiþ. Bunun hikmeti ve tevili nedir?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 468)</p><p> </p><p>
   Elcevap: Allahu a'lem bunun hikmeti þudur ki: Nasýlki emr-i Ýlahî ile Ýsâ Aleyhisselâm, þeriat-ý Museviyede bir kýsým aðýr tekalifi kaldýrýp þarab gibi bazý müþtehiyatý helâl etmiþ. Aynen öyle de; Büyük Deccal, þeytanýn iðvasý ve hükmü ile þeriat-ý Ýseviyenin ahkâmýný kaldýrýp Hýristiyanlarýn hayat-ý içtimaiyelerini idare eden rabýtalarý bozarak, anarþistliðe ve Ye'cüc ve Me'cüc'e zemin hazýr eder. Ve Ýslâm Deccalý olan Süfyan dahi, þeriat-ý Muhammediyenin (A.S.M.) ebedî bir kýsým ahkâmýný nefis ve þeytanýn desiseleri ile kaldýrmaða çalýþarak hayat-ý beþeriyenin maddî ve manevî rabýtalarýný bozarak, serkeþ ve sarhoþ ve sersem nefisleri baþýboþ býrakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ý müteaffine bataklýðýnda, birbirine saldýrmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ý istibdad bir hürriyet vermek ile dehþetli bir anarþistliðe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet þiddetli bir istibdaddan baþka zabt altýna alýnamaz.</p><p> </p><p>
   ÝKÝNCÝ MES'ELE: Rivayetlerde her iki Deccal'ýn hârikulâde icraatlarýndan ve pek fevkalâde iktidarlarýndan ve heybetlerinden bahsedilmiþ. Hattâ bedbaht bir kýsým insanlar, onlara bir nevi uluhiyet isnad eder diye haber verilmiþ. Bunun sebebi nedir?</p><p> </p><p>
   Elcevap:  وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ   icraatlarý büyük ve hârikulâde olmasý ise: Ekser tahribat ve hevesata sevkiyat olduðundan, kolayca hârikulâde öyle iþler yaparlar ki; bir rivayette "Bir günleri bir senedir" yani, bir senede yaptýklarý iþleri, üçyüz senede yapýlmaz, denilmiþ. Ve iktidarlarý pek fevkalâde görünmesi ise, dört cihet ve sebebi var:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Ýstidrac eseri olarak, müstebidane olan koca hükûmetlerinde, cesur ordularýn ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksýz olarak onlara isnad edilmesiyle binler adam kadar bir iktidar onlarýn þahýslarýnda tevehhüm edilmeðe sebeb olur. Halbuki hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet mehasin ve þeref ve ganîmet o cemaate taksim edilir ve efradýna verilir. Ve seyyiat ve tahribat ve zayiat ise, reisinin tedbirsizliðine ve kusurlarýna verilir. Meselâ: Bir tabur bir kal'ayý fethetse, ganîmet ve þeref süngülerine aittir. Ve menfî tedbirler ile zayiatlar olsa, kumandanlarýna aittir.</p><p> </p><p>
   Ýþte hak ve hakikatýn bu düstur-u esasiyesine bütün bütün muhalif olarak müsbet terakkiyat ve hasenat o müdhiþ baþlara ve menfî icraat ve seyyiat bîçare milletlerine verilmesiyle; nefret-i âmme-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 469)</p><p> </p><p>
ye lâyýk olan o þahýslar, -istidrac cihetiyle- ehl-i gaflet tarafýndan bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.</p><p> </p><p>
   Ýkinci cihet ve sebeb: Her iki Deccal, azamî bir istibdad ve azamî bir zulüm ve azamî bir þiddet ve dehþet ile hareket ettiklerinden, azamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acib bir istibdad ki; -kanunlar perdesinde- herkesin vicdanýna ve mukaddesatýna, hattâ elbisesine müdahale ederler. Zannederim, asr-ý âhirde Ýslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kablelvuku ile bu dehþetli istibdadý hissederek oklar atýp hücum etmiþler. Fakat çok aldanýp yanlýþ bir hedef ve hata bir cebhede hücum göstermiþler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamýn yüzünden yüz köyü harab ve yüzer masumlarý tecziye ve tehcir ile periþan eder.</p><p> </p><p>
   Üçüncü cihet ve sebeb: Her iki Deccal, Yahudinin Ýslâm ve Hýristiyan aleyhinde þiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini ve kadýn hürriyetlerinin perdesi altýndaki dehþetli bir diðer komitenin yardýmýný, hattâ Ýslâm Deccalý masonlarýn komitelerini aldatýp müzaheretlerini kazandýklarýndan dehþetli bir iktidar zannedilir. Hem bazý ehl-i velayetin istihracatýyla anlaþýlýyor ki, Ýslâm Devletinin baþýna geçecek olan Süfyanî Deccal ise; gayet muktedir ve dâhî ve faal ve gösteriþi istemeyen ve þahsî olan þan ve  þerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrazam ve gayet cesur ve iktidarlý ve metin ve cevval ve þöhretperestliðe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onlarý teshir eder. Onlarýn fevkalâde ve dâhiyane icraatlarýný, riyasýzlýklarýndan istifade ile kendi þahsýna isnad ve o vasýta ile koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkýlab ve harb-i umumî inkýlabýndan gelen þiddet-i ihtiyacýn sevkiyle iþledikleri terakkiyatý þahsýna isnad ettirerek þahsýnda pek acib ve hârika bir iktidar bulunduðunu meddahlar tarafýndan iþaa ettirir.</p><p> </p><p>
   Dördüncü cihet ve sebeb: Büyük Deccal'ýn ispirtizma nevinden teshir edici hassalarý bulunur. Ýslâm Deccalý'nýn dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ rivayetlerde "Deccal'ýn bir gözü kördür" diye nazar-ý dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccal'ýn bir gözü kör ve ötekinin bir gözü öteki göze nisbeten kör hükmünde olduðunu hadîste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduðundan yalnýz münhasýran bu dünyayý görecek birtek gözü var ve âkibeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasýna iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Ben bir manevî âlemde Ýslâm Deccalýný gördüm. Yalnýz birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müþahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. Ýþte bu inkâr-ý mutlaktan çýkan bir</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 470)</p><p> </p><p>
 cür'et ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avam-ý nâs hakikat-ý hali bilmediklerinden, hârikulâde iktidar ve cesaret zannederler.</p><p> </p><p>
   Hem þanlý ve kahraman bir millet, maðlubiyeti hengâmýnda, böyle istidraclý ve þanlý ve tali'li ve muvaffakýyetli ve kurnaz bir kumandaný bulunduðundan gizli ve dehþetli olan mahiyetine bakmayarak kahramanlýk damarýyla onu alkýþlar, baþýna kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u îman ve Kur'an ýþýðýyla hakikat-ý hali göreceði ve o kumandanýn çok dehþetli tahribatýný tamire çalýþacaðý rivayetlerden anlaþýlýr.</p><p> </p><p>
   ÜÇÜNCÜ KÜÇÜK MES'ELE: Medar-ý ibret üç hâdisedir.</p><p> </p><p>
   Birinci Hâdise: Bir zaman Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hazret-i Ömer Radýyallahü Anh'a yahudi çocuklarý içinde birisini gösterdi, "Ýþte sureti" dedi. Hazret-i Ömer Radýyallahü Anh, "Öyle ise ben bunu öldüreceðim" dedi. Ferman etti: "Eðer bu Süfyan ve Ýslâm Deccalý olsa, sen öldüremezsin; eðer o olmazsa, onun suretiyle öldürülmez."</p><p> </p><p>
   Bu rivayet iþaret eder ki; onun sureti, hâkimiyeti zamanýnda çok þeylerde görüneceði gibi, kendisi yahudiler içinde tevellüd edecek. Garibdir ki, onun suretindeki bir çocuðu katledecek derecede ona hiddet ve adavet eden Hazret-i Ömer Radýyallahü Anh, o Süfyan'ýn en çok beðendiði ve takdir ettiði ve çok defa ondan senakârane bahsedeceði bir memduhu -Hazret-i Ömer'le- çýkmýþ.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Hâdise: O Ýslâm Deccalý, "Sûre-i وَ التِّينِ وَ الزَّيْتُونِ manasýný merak edip soruyor" diye çoklar nakletmiþler. Garibdir ki, bu surenin akibinde olan اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ sûresinde اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى cümlesi, onun ayný zamanýna ve þahsýna -cifir ile ve manasýyla- iþaret ettiði gibi, ehl-i salâte ve câmilere tâgiyane tecavüz edeceðini gösteriyor. Demek o istidraclý adam, küçük bir sureyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlýþ eder, komþusunun kapýsýný çalar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 471)</p><p> </p><p>
   Üçüncü Hâdise: Bir rivayette "Ýslâm Deccalý Horasan taraflarýndan zuhur edecek" denilmiþ.  لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir tevili þudur ki: Þarkýn en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve Ýslâmiyet'in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanýnda Horasan taraflarýnda bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadýðýndan, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onlarýn içinde zuhur edeceðine iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Garibdir hem çok garibdir. Yediyüz sene müddetinde Ýslâmiyet'in ve Kur'an'ýn elinde þeref-þiar, bârika-asa bir elmas kýlýnç olan Türk milletini ve Türkçülüðü, muvakkaten Ýslâmiyet'in bir kýsým þeairine karþý istimal etmeðe çalýþýr. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarýyor" diye rivayetlerden anlaþýlýyor.</p><p> </p><p>
وَاللّهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ { لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6411</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:22:59 +0000</pubDate></item><item><title>4. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6412-4-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Dördüncü Þua</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
[Manen ve rütbeten Beþinci Lem'a ve sureten ve makamen Otuzbirinci Mektub'un Otuzbirinci Lem'asýnýn kýymetdar Dördüncü Þuaý ve Âyet-i Hasbiyenin mühim bir nüktesidir.]</p><p> </p><p>
   Ýhtar: Risâle-i Nur, sair kitablara muhalif olarak baþta perdeli gidiyor; gittikçe inkiþaf eder. Hususan bu risalede, "Birinci Mertebe" çok kýymetdar bir hakikat olmakla beraber çok ince ve derindir. Hem bu birinci mertebe, bana mahsus gayet ehemmiyetli bir muhakeme-i hissî ve gayet ruhlu bir muamele-i îmanî ve gayet gizli bir mükâleme-i kalbî suretinde mütenevvi ve derin dertlerime þifa olarak tebarüz etmiþ. Bana tam tevafuk eden tam hissedebilir, yoksa tam zevkedemez.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:58)</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p>
   Bir zaman ehl-i dünya beni her þeyden tecrid ettiklerinden beþ çeþit gurbetlere düþmüþtüm. Ve ihtiyarlýk zamanýmda kýsmen teessürattan gelen beþ nevi hastalýklara giriftar olmuþtum.</p><p> </p><p>
   Sýkýntýdan gelen bir gafletle, Risâle-i Nur'un teselli verici ve meded edici envarýna bakmayarak, doðrudan doðruya kalbime baktým ve ruhumu aradým. Gördüm ki; gayet kuvvetli bir aþk-ý beka ve þedid bir muhabbet-i vücud ve büyük bir iþtiyak-ý hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr, bende hükmediyorlar. Halbuki müdhiþ bir fena, o bekayý söndürüyor. O haletimde, yanýk bir þâirin dediði gibi dedim:</p><p> </p><p>
   Dil bekasý hak fenasý istedi mülk-ü tenim.</p><p> </p><p>
   Bir devâsýz derde düþtüm, ah ki Lokman bîhaber.</p><p> </p><p>
   Me'yusâne baþýmý eðdim; birden  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyeti imdadýma geldi, dedi: "Beni dikkatle oku." Ben günde beþyüz defa okudum. Benim için aynelyakîn suretinde inkiþaf eden çok kýymetdar envarýndan bir kýsmýný ve yalnýz dokuz nurunu ve mertebesini icmalen yazýp, eskiden aynelyakîn ile deðil, belki ilmelyakîn ile bilinen tafsilâtýný Risâle-i Nur'a havale ediyorum.</p><p> </p><p>
   Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Bendeki aþk-ý beka, bendeki bekaya deðil, belki sebebsiz ve bizzât mahbub olan kemal-i mutlak sahibi, Zât-ý Zülkemal'in ve Zülcemal'in bir isminin bir cilvesinin mahiyetimde bir gölgesi bulunduðundan, fýtratýmda o Kâmil-i Mutlak'ýn varlýðýna ve kemaline ve bekasýna müteveccih olan muhabbet-i fýtriye, gaflet yüzünden yolunu þaþýrmýþ, gölgeye yapýþmýþ, âyinenin bekasýna âþýk olmuþtu.  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ geldi, perdeyi kaldýrdý. Gördüm</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:59)</p><p> </p><p>
 ve hissettim ve hakkalyakîn zevkettim ki; bekamýn lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemal'in bekasýna ve benim Rabbim ve Ýlahým olduðuna îmanýmda ve iz'anýmda ve îkanýmda vardýr. Çünki onun bekasýyla benim için lâyemut bir hakikat tahakkuk eder. Zira benim mahiyetim, hem bâki, hem sermedî bir ismin gölgesi olur, daha ölmez diye þuur-u îmaniyle takarrur eder.</p><p> </p><p>
   Hem o þuur-u îmanla mahbub-u mutlak olan Kemal-i Mutlak'ýn varlýðý bilinmekle, þedid ve fýtrî olan muhabbet-i zâtî tatmin edilir. Hem Bâki-i Sermedî'nin bekasýna ve varlýðýna ait o þuur-u îmaniyle kâinatýn ve nev'-i insanýn kemalâtý bilinir ve bulunur ve kemalâta karþý fýtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alýr.</p><p> </p><p>
   Hem o þuur-u îmaniyle o Bâki-i Sermedî'ye bir intisab ve o intisabýn îmanýyla umum mülküne bir münasebet peyda olur ve o münasebet-i intisabî ile hadsiz bir mülke bir nevi mâlikiyet gibi îman gözüyle bakar, manen istifade eder.</p><p> </p><p>
   Hem þuur-u îmaniyle ve intisab ve münasebet ile umum mevcudata bir alâka, bir nevi ittisal peyda olur. Ve o halde, ikinci derecede vücud-u þahsîsinden baþka hadsiz bir vücud, o þuur-u îmanî ve intisab ve münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde güya onun bir nevi varlýðýdýr gibi var olur; varlýða karþý fýtrî aþk teskin edilir.</p><p> </p><p>
   Hem o þuur-u îmanî ve intisab ve münasebet ve alâkadarlýðý cihetiyle bütün ehl-i kemalâta karþý bir uhuvvet peyda olur. O halde Bâki-i Sermedî'nin varlýðýyla ve bekasýyla o hadsiz ehl-i kemal mahvolmayýp zayi olmadýklarýný bilmekle, takdir ve tahsin ile merbut ve dost olduðu hadsiz dostlarýnýn bekalarý ve devam-ý kemalâtý, o þuur-u îmanî sahibine ulvî bir zevk verir.</p><p> </p><p>
   Hem o þuur-u îmânî ve intisab ve münasebet ve alâkadarlýk ve uhuvvet vasýtasýyla bütün dostlarýmýn -ki hayatýmý ve bekamý maalmemnuniye onlarýn saadetleri için feda ediyorum- onlarýn mes'udiyetleri ile hadsiz bir saadet kendim de hissedebilir gördüm.</p><p> </p><p>
    Çünki bir samimî dostun saadetiyle, þefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Þu halde Bâki-i Zülkemal'in bekasý ve varlýðýyla, baþta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashabý olarak umum sâdâtým ve ahbabým olan enbiya ve evliya ve asfiya ve bütün sair hadsiz dostlarým idam-ý ebedîden kurtulduðunu ve bir saadet-i sermediyeye mazhariyetlerini o þuur-u îmanî</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:60)</p><p> </p><p>
ile hissettim. Ve münasebet, alâka, uhuvvet, dostluk sýrrýyla saadetleri bana in'ikas edip saadetlendirdiðini zevkettim.</p><p> </p><p>
   Hem o þuur-u îmaniyle rikkat-i cinsiye ve þefkat-i akraba yüzünden gelen hadsiz teellümattan kurtulup, hadsiz bir zevk-i ruhanî duydum. Çünki hayatýmý ve bekamý maaliftihar onlarýn tehlikelerden kurtulmalarý için feda etmeyi fýtrî arzu ettiðim baþta pederlerim ve validelerim ve bütün neslî ve nesebî ve manevî akrabalarým, Bâki-i Hakikî'nin bekasý ve varlýðýyla mahvdan ve ademden ve idam-ý ebedîden ve hadsiz elemlerden kurtulup o hadsiz rahmetine mazhariyetlerini þuur-u îmaniyle hissettim. Ve medar-ý gam ve elem olan cüz'î ve tesirsiz þefkatime bedel, nihayetsiz bir rahmet, onlara nezaret ve himayet ettiðini duydum, hissettim. Bir valide veledinin lezzetiyle, zevkiyle, rahatýyla zevklenmesi gibi; ben de o bütün þefkat ettiðim zâtlarýn, o rahmetin himayeti altýndaki necatlarýyla ve istirahatlarýyla zevklendim ve ferahlandým ve çok derin þükrettim.</p><p> </p><p>
   Hem o þuur-u îmaniyle, netice-i hayatým ve sebeb-i saadetim ve vazife-i fýtratým olan Resâil-ün Nur dahi ziya'dan, mahvdan, faidesiz kalmasýndan ve manen kurumasýndan kurtulmalarýný ve meyvedar bâki kalmalarýný o intisab-ý îmanî ile bildim, hissettim, kanaat getirdim. Kendi bekamýn lezzetinden çok ziyade bir manevî lezzet duydum, tam hissettim. Çünki îman ettim ki: Bâki-i Zülkemal'in bekasý ve varlýðýyla Resâil-ün Nur yalnýz insanlarýn hâfýzalarýnda ve kalblerinde nakþolmuyor; belki hadsiz zîþuur mahlukatýn ve ruhanîlerin bir mütalaagâhlarý olmakla beraber rýza-i Ýlahîye mazhar ise Levh-i Mahfuz'da ve elvah-ý mahfuzada irtisam ederek sevab meyveleriyle tezeyyün eder. Ve bilhassa Kur'ana mensubiyeti ve kabul-ü Nebevî ve     -inþâallah- marzî-i Ýlahî cihetiyle bir anda vücudu ve nazar-ý Rabbaniyeye mazhariyeti, umum ehl-i dünyanýn takdirinden daha ziyade kýymetdar bildim.</p><p> </p><p>
   Ýþte hayatýmý ve bekamý o resâilin hakaik-i îmaniyeyi isbat eden herbir risalenin bekasýna, devamýna, ifadesine, makbuliyetine feda etmeðe her vakit hazýr olduðumu ve saadetimi onlarýn Kur'ana hizmet etmelerinde bildim. Ve o halde beka-i Ýlahî ile yüz derece insanlarýn tahsinlerinden daha ziyade bir takdire mazhariyetlerini o intisab-ý îmanî ile anladým. Bütün kuvvetimle حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل</p><p> </p><p>
dedim.</p><p> </p><p>
   Hem o þuur-u îmanî ile ebedî bir beka ve daimî bir hayat veren Bâki-i Zülcelal'in bekasýna ve vücuduna îman ve îmanýn a'mal-i</p><p> </p><p>
sh: »(Þ:61)</p><p> </p><p>
 sâliha gibi neticeleri, bu fâni hayatýn bâki meyveleri ve ebedî bir bekanýn vesileleri olduðunu bildim. Meyvedar bir aðaca inkýlab etmek için kabuðunu terkeden bir çekirdek gibi, ben de o bâki meyveleri vermek için bu beka-i dünyevînin kabuðunu býrakmaða nefsimi kandýrdým. Nefsimle beraber حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل, Onun bekasý bize yeter" dedim.</p><p> </p><p>
   Hem þuur-u îmanî ve intisab-ý ubudiyet ile toprak perdesinin arkasý ýþýklanmasýný ve aðýr tabaka-i turabiye dahi ölülerin üstünden kalktýðýný ve kabir kapýsýyla girilen yeraltý dahi, adem-âlûd karanlýklar olmadýðýný ilmelyakîn ile bildim. Bütün kuvvetimle  حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل dedim.</p><p> </p><p>
   Hem gayet kat'î bir surette hissettim ve o þuur-u îmanî ile hakkalyakîn bildim ki: Fýtratýmda çok þiddetli olan aþk-ý beka Bâki-i Zülkemal'in bekasýna, varlýðýna iki cihetle bakarken; enaniyetin perde çekmesiyle, mahbubunu kaçýrmýþ, âyinesine perestiþ etmiþ bir serseme dönmüþ gördüm. Ve o çok derin ve kuvvetli aþk-ý beka, bizzât ve sebebsiz, fýtraten sevilen ve perestiþ edilen kemal-i mutlak bir isminin gölgesi vasýtasýyla mahiyetimde hükmedip o aþk-ý bekayý vermiþ ve muhabbet için hiçbir illet ve hiçbir garazý ve zâtýndan baþka hiçbir sebeb iktiza etmeyen kemal-i zâtý perestiþe kâfi ve vâfi iken, sâbýkan beyan ettiðimiz ve her birisine bir hayat ve bir beka deðil, belki elden gelse binler hayat-ý dünyeviye ve beka feda edilmeðe lâyýk olan mezkûr bâki meyveleri dahi ihsan etmekle, o fýtrî aþký þiddetlendirmiþ hissettim. Elimden gelse idi bütün zerrat-ý vücudumla  حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل diyecektim ve o niyetle dedim. Ve bekasýný arayan ve beka-yý Ýlahîyi bulan o þuur-u îmanî -ki bir kýsým meyvelerine sâbýkan "Hem... Hem... Hem..."ler ile iþaret ettim- bana öyle bir zevk ve þevk verdi ki; bütün ruhumla, bütün kuvvetimle, en derin kalbimde nefsimle beraber  حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل dedim.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Fýtratýmdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlýk ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:62)</p><p> </p><p>
içinde; ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarýyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbimde dedim: "Elleri baðlý, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. O bîçarenin (yani benim için) bir nokta-i istinad yok mu?" diye  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine müracaat ettim. Bana bildirdi ki; intisab-ý îmanî tezkeresiyle, Kadîr-i Mutlak öyle bir sultana istinad edersin ki; zemin yüzünde her baharda dörtyüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordularýnýn bütün cihazatlarýný kemal-i intizamla vermekle beraber, her sene eþcar ve tuyur denilen o iki muazzam ordusunun elbiselerini tazelendirerek yeni libaslar giydirir, urbalarýný ve formalarýný deðiþtirir ve tavuðun ve kuþun fistanlarýný ve çarþaflarýný tazelendirdiði gibi, daðýn libasýný ve sahranýn yüz örtüsünü deðiþtirir. Ve baþta insan olarak, hayvanatýn muazzam ordusunun bütün erzaklarýný, deðil medenî insanlarýn son zamanda keþfettikleri et ve þeker vesâir taamlarýn hülâsalarý gibi, belki yüz derece o medenî hülâsalardan daha mükemmel ve bütün taamlarýn her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmanî hülâsalara koyup; ve o hülâsalarý dahi, onlarýn piþirmelerine ve inbisatlarýna dair kaderî tarifeleri içine sarýp muhafaza için küçücük sandukçalara koyup tevdi eder. O sandukçuklarýn icadý "Kâf-Nun" fabrikasýndan o kadar çabuk ve kolay ve çoklukladýr ki, Kur'an der: "Bir emir ile yapýlýr." Hem o umum hülâsalar bir þehri doldurmadýðý ve birbirine benzedikleri ve ayný madde olduklarý halde, Rezzak-ý Kerim onlardan bir yaz mevsiminde piþirdiði gayet mütenevvi ve leziz taamlar, zeminin bütün þehirlerini bir cihette doldurabilir.</p><p> </p><p>
   Ýþte sen, intisab-ý îmanî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad bulabildiðinden hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldýkça öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldum ki, deðil þimdiki düþmanlarýma belki dünyaya meydan okutturabilir bir iktidar-ý îmanî hissederek bütün ruhum ile  حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل dedim. Ve hadsiz fakrým ve ihtiyacým cihetinde dahi bir nokta-i istimdad için yine o âyete müracaat ettim. Bana dedi ki: "Sen memlûkiyet ve ubudiyet intisabýyla öyle bir Mâlik-i Kerim'e mensub ve iaþe defterinde mukayyedsin ki; her bahar ve yazda gaybdan ve hiçten umulmadýðý yerden ve kuru bir topraktan kaldýrýr, indirir tarzýnda yüz defa zemin sofrasýný ayrý ayrý yemekleriyle tezyin eder, serer. Güyâ zamanýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:63)</p><p> </p><p>
seneleri ve her senenin günleri, birbiri arkasýndan gelen ihsan meyvelerine ve rahmet taamlarýna birer kap ve bir Rezzak-ý Rahîm'in küllî ve cüz'î ihsanat mertebelerine birer meþherdirler. Ýþte sen böyle bir Ganiyy-i Mutlak'ýn abdisin. Abdiyetine þuurun varsa, senin elîm fakrýn leziz bir iþtiha olur." Ben de o dersimi aldým. Nefsimle beraber "Evet evet, doðrudur." deyip mütevekkilane حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل dedim.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Ben o gurbetler ve hastalýklar ve mazlumiyetlerin tazyikýýyle dünyadan alâkamý kesilmiþ bularak, ebedî bir dünyada ve bâki bir memlekette daimî bir saadete namzed olduðumu îman telkin ettiði hengâmda "of! of!"tan vazgeçtim, "oh! oh!" dedim. Fakat bu gaye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i fýtratýn tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlukatýn bütün harekât ve sekenatlarýný ve ahval ve a'mallerini, kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz-i mutlak olan insaný kendine dost ve muhatab eden ve bütün mahlukat üstünde bir makam veren bir Kadîr-i Mutlak'ýn hadsiz kudretiyle ve insana nihayetsiz inayet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir, diye düþünüp bu iki noktada; yani böyle bir kudretin faaliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanýn hakikatlý ehemmiyeti hakkýnda îmanýn inkiþafýný ve kalbin itminaný veren bir izah istedim. Yine o âyete müracaat ettim; dedi ki: "  حَسْبُنَا daki نَا ya dikkat edip, senin ile beraber lisan-ý hal ve lisan-ý kal ile kimler  حَسْبُنَا yý söylüyorlar, dinle!" emretti.</p><p> </p><p>
   Birden baktým ki, hadsiz kuþlar ve kuþçuklar ve sinekler ve hesabsýz hayvanlar ve hayvancýklar ve nihayetsiz nebatlar, yeþilcikler ve gayetsiz aðaçlar ve aðaççýklar dahi benim gibi lisan-ý hal ile  حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل  manasýný yâdediyorlar ve yâda getiriyorlar ki; bütün þerait-i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin ayný gibi habbeler ve birbirine müþabih çekirdeklerden kuþlarýn yüzbin çeþitlerini ve hayvanlarýn yüzbin tarzlarýný, nebatatýn yüzbin nev'-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:64)</p><p> </p><p>
ini, aðaçlarýn yüzbin sýnýfýný yanlýþsýz, noksansýz, iltibassýz, süslü, mizanlý, intizamlý, birbirinden ayrý, fârikalý bir surette gözümüz önünde, hususan her baharda gayet çabuk, gayet kolay, gayet geniþ bir dairede gayet çoklukla halkeder, yapar. Kudretinin azamet ve haþmeti içinde, beraberlik ve benzeyiþlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapýlmalarý vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir ve böyle hadsiz mu'cizatý ibraz eden bir fiil-i rububiyete ve bir tasarruf-u Hallakýyete müdahale ve iþtirak mümkün olmadýðýný bildirir diye bildim. Sonra  حَسْبُنَا daki نَا da bulunan "ene"ye yani nefsime baktým, gördüm ki: Hayvanat içinde beni dahi menþeim olan bir katre sudan yaratan yaratmýþ, mu'cizane yapmýþ, kulaðýmý açýp gözümü takmýþ, kafama öyle bir dimað, sineme öyle bir kalb, aðzýma öyle bir dil koymuþ ki, o dimað ve kalb ve dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün rahmanî hediyeleri, atiyyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancýklarý, ölçücükleri ve esma-i hüsnanýn nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletleri yaratmýþ, yapmýþ, yazmýþ; kokularýn, tatlarýn, renklerin adedince tarifeleri o âletlere yardýmcý vermiþ.</p><p> </p><p>
   Hem kemal-i intizam ile bu kadar hassas duygularý ve hissiyatlarý ve gayet muntazam bu manevî lâtifeleri ve bâtýnî hasseleri bu cismimde dercetmekle beraber, gayet san'atlý bu cihazatý ve cevarihi ve hayat-ý insaniyece gayet lüzumlu ve mükemmel bu kadar a'za ve âletleri bu vücudumda kemal-i hikmetle yaratmýþ. Tâ ki, nimetlerinin bütün nevilerini ve umum çeþitlerini bana tattýrsýn ve ihsas etsin ve hadsiz tecelliyat-ý esmasýnýn ayrý ayrý zuhurlarýný o duygular ve hissiyatla ve hassasiyetle bana bildirsin, zevkettirsin ve bu ehemmiyetsiz görünen hakir ve fakir vücudumu -her mü'minin vücudu gibi- kâinata bir güzel takvim ve ruzname ve âlem-i ekbere muhtasar bir nüsha-i enver ve þu dünyaya bir misal-i musaggar ve masnuatýna bir mu'cize-i azhar ve nimetlerinin her nev'ine tâlib bir müþteri ve medar ve rububiyetinin kanunlarýna ve icraat tellerine santral gibi bir mazhar ve hikmet ve rahmet atiyyelerine ve çiçeklerine nümune bahçesi gibi bir liste, bir fihriste ve hitabat-ý Sübhaniyesine anlayýþlý bir muhatab yaratmýþ olmakla beraber, en büyük bir nimet olan vücudu, bu vücudumda büyütmek ve çoðaltmak için hayatý verdi. Ve o hayat ile o nimet-i vücudum âlem-i þehadet kadar inbisat edebiliyor.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:65)</p><p> </p><p>
   Hem insaniyeti verdi; o insaniyet ile o nimet-i vücud manevî ve maddî âlemlerde inkiþaf ederek insana mahsus duygularla o geniþ sofralardan istifade yolunu açtý. Hem Ýslâmiyeti bana ihsan etti. O Ýslâmiyet ile o nimet-i vücud, âlem-i gayb ve þehadet kadar geniþlendi. Hem îman-ý tahkikîyi in'am etti. O îman ile o nimet-i vücud, dünya ve âhireti içine aldý. Hem o îmanda marifet ve muhabbetini verdi. O marifet ve muhabbetle o nimet-i vücud içinde daire-i mümkinattan âlem-i vücuba ve daire-i esma-i Ýlahiyeye kadar hamd ü sena ile istifade için ellerini uzatabilir bir mertebe ihsan etti. Hem hususî olarak bir ilm-i Kur'anî ve hikmet-i îmaniye verdi. Ve o ihsaný ile çok mahlukat üstüne bir tefevvuk verdi ve sâbýk noktalar gibi çok cihetlerle öyle bir câmiiyet vermiþ ki, ehadiyetine ve samediyetine tam bir âyine ve küllî ve kudsî rububiyetine geniþ ve küllî bir ubudiyet ile mukabele edebilen bir istidad vermiþ. Ve enbiyalarla insanlara gönderdiði bütün mukaddes kitablarýn ve suhuflarýn ve fermanlarýn icmaýyla ve bütün enbiya ve evliya ve asfiyanýn ittifakýyla, bu bendeki bulunan emaneti ve hediyesi ve atiyyesi olan vücudumu ve hayatýmý ve nefsimi -âyet-i Kur'aniyenin nassý ile- benden satýn alýyor. Tâ ki, elimde faidesiz zayi olmasýn ve iade etmek üzere muhafaza edip satmak pahasýna saadet-i ebediyeyi ve Cennet'i vereceðini kat'î bir surette çok tekrar ile vaad ve ahdettiðini ilmelyakîn ve tam îman ile anladým. Ve böyle hadsiz hayvanat ve nebatatýn yüzbinler nev'ilerinin ve çeþitlerinin suretlerini "Fettah" ismiyle mahdud ve müteþabih katrelerden ve habbelerden gayet kolay ve çabuk ve mükemmel açan ve insana sâbýkan beyan ettiðimiz gibi hayret verici bu kadar ehemmiyet veren ve rububiyetin ehemmiyetli iþlerine medar yapan bir Zât-ý Zülcelal Ve'l-ikram olan rabbim var olduðunu ve gelecek baharýn icadý gibi kolay ve kat'î ve muhakkak bir surette haþri icad ve Cennet'i ihsan ve saadet-i ebediyeyi halkedeceðini bu Âyet-i Hasbiye'den ders aldým. Elimden gelseydi bilfiil ve gelmediði için binniyet, bittasavvur, bilhayal bütün mahlukat dilleriyle "Hasbünallahü ve ni'melvekil" dedim ve ebed-ül âbidîn daima tekrar etmek istiyorum.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Bir vakit ihtiyarlýk, gurbet, hastalýk, maðlubiyet gibi vücudumu sarsan ârýzalar bir gaflet zamanýma rast gelip -þiddetli alâkadar ve meftun olduðum vücudum, belki mahlukatýn vücudlarý ademe gidiyor diye- elîm bir endiþe verirken yine Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: "Manama dikkat et ve îman dürbünüyle bak!" Ben de baktým ve îman gözüyle gördüm ki; bu zerrecik vücudum hadsiz bir vücudun âyinesi ve nihayetsiz bir inbisat ile hadsiz vücudlarý ka-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:66)</p><p> </p><p>
zanmasýna bir vesile ve kendinden daha kýymetdar bâki, müteaddid vücudlarý meyve veren bir kelime-i hikmet hükmünde bulunduðunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaþamasý ebedî bir vücud kadar kýymetdar olduðunu ilmelyakîn ile bildim. Çünki þuur-u îman ile bu vücudum Vâcib-ül Vücud'un eseri ve san'atý ve cilvesi olduðunu anlamakla, vahþi evhamýn hadsiz karanlýklarýndan ve hadsiz müfarakat ve firaklarýn elemlerinden kurtulup mevcudata, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'alde, esma-i Ýlahiye adedince uhuvvet rabýtalarýyla münasebet peyda ettiðim bütün sevdiðim mevcudata muvakkat bir firak içinde daimî bir visal var olduðunu bildim. Malûmdur ki, karyeleri ve þehirleri ve memleketleri veya taburlarý ve kumandanlarý ve üstadlarý gibi rabýtalarý bir olan adamlar sevimli bir uhuvvet ve dostane bir arkadaþlýk hissederler. Ve bu gibi rabýtalardan mahrum olanlar daimî, elîm karanlýklar içinde azab çekiyorlar. Hem bir aðacýn meyveleri, þuurlarý olsa, birbirinin kardeþi ve birbirinin bedeli ve musahibi ve nâzýrý olduklarýný hissederler. Eðer aðaç olmazsa veya ondan koparýlsa, herbiri o meyveler adedince firaklarý hissedecek.</p><p> </p><p>
   Ýþte îman ile ve îmandaki intisab ile, her mü'min gibi, bu vücudum dahi hadsiz vücudlarýn firaksýz envarýný kazanýr; kendisi gitse de, onlar arkada kaldýðýndan kendisi kalmýþ gibi memnun olur. Bununla beraber -Yirmidördüncü Mektub'da tafsilen kat'î isbat edildiði gibi- her zîhayatýn, hususan zîruhun vücudu bir kelime gibidir. Söylenir ve yazýlýr, sonra kaybolur. Fakat kendi vücuduna bedel ikinci derecede vücudlarý sayýlan hem manasý, hem hüviyet-i misaliyesi ve sureti, hem neticeleri, hem mübarek ise sevabý, hem hakikatý gibi çok vücudlarýný býrakýr, sonra perde altýna girdiði gibi, aynen öyle de: Bu vücudum ve her zîhayatýn vücudu, zâhirî vücuddan gitse, zîruh ise hem ruhunu, hem manasýný, hem hakikatýný, hem misalini, hem mahiyet-i þahsiyesinin dünyevî neticelerini ve uhrevî semerelerini, hem hüviyet ve suretini hâfýzalarda ve elvah-ý mahfuzada ve sermedî manzaralarýn filim þeritlerinde ve ilm-i ezelînin meþherlerinde ve kendini temsil eden ve beka veren fýtrî tesbihatýný defter-i a'malinde ve esma-i Ýlahiyenin cilvelerine ve mukteziyatlarýna fýtrî mukabelelerini ve vücudî âyinedarlýklarýný daire-i esmada ve daha bunlar gibi zâhirî vücudundan daha kýymetdar müteaddid manevî vücudlarýný kendi yerinde býrakýr, sonra gider; ilmelyakîn suretinde bildim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ýþte îman ve îmandaki þuur ve intisab ile bu mezkûr bâki, manevî vücudlara sahib olunabilir. Ýman olmazsa, bütün o vücudlardan mahrum olmakla beraber zâhirî vücudu dahi onun hakkýnda ademe ve hiçliðe gider gibi zayi' olur.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:67)</p><p> </p><p>
   Bir zaman bahar çiçeklerinin çabuk mahvolmalarýna çok yazýðým geliyordu; hattâ o nazeninlere acýyordum. Burada beyan edilen hakikat-ý îmaniye gösterdi ki, o çiçekler âlem-i manada çekirdeklerdir. Sâbýkan beyan ettiðimiz ruhtan baþka bütün o vücudlarý meyve veren birer aðaç, birer sünbül hükmünde nur-u vücud noktasýnda kazançlarý bire yüzdür. Zâhirî vücudlarý mahvolmaz, saklanýr. Hem bâki olan hakikat-ý nev'iyesinin tazelenen suretleridir. Geçen baharda yaprak, çiçek, meyve gibi mevcudatý, bu bahardakinin mislidirler. Fark yalnýz itibarîdir. O itibarî fark dahi, bu hikmet kelimelerine ve rahmet sözlerine ve kudret harflerine ayrý ayrý, müteaddid manalarý verdirmek içindir bildim. Yazýklar yerinde "Mâþâallah, bârekâllah" dedim.</p><p> </p><p>
   Ýþte îmanýn þuuruyla ve îman rabýtasýyla, arz ve semavat san'atkârýna intisab noktasýnda gökleri yýldýzlarla, zemini çiçekler ve güzel mahluklarla yapan, süslendiren ve böyle herbir san'atta yüzer mu'cize gösteren bir san'atkârýn eser-i san'atý ve böyle hadsiz hârikalý bir ustanýn yapýlýþý olmak, ne kadar antika ve kýymetdar ve þuuru varsa ne kadar iftihar eder ve þereflenir diye uzaktan hissettim. Hususan o nihayetsiz mu'cizekâr usta, koca semavat ve arzýn büyük kitabýný insan gibi küçük bir nüshada yazsa, belki insaný, o kitaba müntehab ve mükemmel bir hülâsa yapsa; o insan ne kadar büyük bir þeref, bir kemal, bir kýymete medar ve îman ile mazhar ve þuur ve intisab ile o þerefe sahib olacaðýný bu âyetten ders aldýðýmdan, niyet ve tasavvur cihetinde bütün mevcudatýn dilleriyle حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل dedim.</p><p> </p><p>
   Beþinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Yine bir vakit hayatým çok aðýr þerait ile sarsýldý. Nazar-ý dikkatimi ömre ve hayata çevirdi; gördüm: Ömrüm koþarak gidiyor; âhire yakýnlaþmýþ hayatým dahi tazyikat altýnda sönmeðe yüz tutmuþ. Halbuki "Hayy" ismine dair risalede izah edilen hayatýn mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kýymetdar faideleri, böyle çabuk sönmeðe deðil, belki pek uzun yaþamaða lâyýktýr diye müteellîmane düþündüm. Yine üstadým olan  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine müracaat ettim. Dedi: "Sana hayatý veren Zât-ý Hayy-ý Kayyum'a göre hayata bak!" Ben de baktým, gördüm ki: Hayatýmýn bana bakmasý bir ise, Zât-ý Hayy ve Muhyî'ye bakmasý yüzdür. Bana ait neticesi bir ise, Hâlýkýma ait bindir. O cihet uzun zaman, belki zaman</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:68)</p><p> </p><p>
 istemez; bir an yaþamasý yeter. Bu hakikat, Risâle-i Nur'un risalelerinde bürhanlar ile izah edildiðinden burada dört mes'ele içinde kýsa bir hülâsasý beyan edilecek.</p><p> </p><p>
   Birinci Mes'ele: Hayatýn mahiyeti ve hakikatý Hayy-ý Kayyum'a baktýðý cihetle baktým, gördüm ki: Mahiyet-i hayatým esma-i Ýlahiyenin definelerini açan anahtarlarýn mahzeni ve nakýþlarýnýn bir küçük haritasý ve cilvelerinin bir fihristesi ve kâinatýn büyük hakikatlarýna ince bir mikyas ve mizan ve Hayy-ý Kayyum'un manidar ve kýymetdar isimlerini bilen, bildiren, fehmedip tefhim eden yazýlmýþ bir kelime-i hikmettir anladým. Ve hayatýn bu tarzdaki hakikatý bin derece kýymet kazanýyor ve bir saat devamý bir ömür kadar ehemmiyet alýr. Zamaný olmayan Zât-ý Ezeliyeye münasebeti cihetinde uzun ve kýsalýðýna bakýlmaz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ýkinci Mes'ele: Hayatýn hakikî hukukuna baktým, gördüm ki: Hayatým Rabbanî bir mektubdur; kardeþlerim olan zîþuur mahlukata kendini okutturur, yarataný bildirir bir mütalaagâhtýr. Hem Hâlýkýmýn kemalâtýný teþhir eden bir ilânnameliktir. Hem hayatý yaratanýn hayat ile ihsan ettiði kýymetdar hediyeler ve niþanlar ile bilerek süslenip her gün tekerrür eden resm-i küþadda mü'minane, þuurdarane, þakirane, minnetdarane Padiþah-ý Bîmisalinin nazarýna arzetmektir. Hem hadsiz zîhayatlarýn Hâlýklarýna vasýfane tahiyyatlarýný ve þakirane tesbihat hediyelerini anlamak, müþahede etmek ve þehadetle ilân etmektir. Hem lisan-ý hal ve lisan-ý kal ve lisan-ý ubudiyet ile Hayy-ý Kayyum'un mehasin-i rububiyetini izhar etmektir. Ýþte bunlar gibi hayatýn yüksek hukuklarý uzun zaman istemediði gibi, hayatý bin derece i'lâ eder ve dünyevî olan hukuk-u hayatiyeden yüz derece daha kýymetdardýr diye ilmelyakîn ile bildim ve dedim: Sübhanallah! Ýman ne kadar kýymetdar ve hayatdardýr ki, hangi þeye girse canlandýrýr ve bir þu'lesi böyle fâni hayatý, bâkiyane hayatlandýrýr, üstündeki fenayý siler.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Mes'ele: Hayatýmýn Hâlýkýma bakan fýtrî vazifelerine ve manevî faidelerine baktým, gördüm ki: Hayatým, hayatýn Hâlýkýna üç cihetle âyinedarlýk ediyor:</p><p> </p><p>
   Birinci Vecih: Hayatým, acz ve za'fýyla ve fakr ve ihtiyacýyla Hâlýk-ý Hayat'ýn kudret ve kuvvetine ve gýna ve rahmetine âyinedarlýk eder. Evet nasýlki açlýk derecesiyle yemeðin lezzet dereceleri ve karanlýðýn mertebeleriyle ýþýk mertebeleri ve soðuðun mikyasýyla hararetin mizan dereceleri bilinir; öyle de hayatýmdaki hadsiz acz ve fakr ile beraber hadsiz ihtiyaçlarýmý izale ve had-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:69)</p><p> </p><p>
siz düþmanlarýmý def'etmek noktasýnda Hâlýkýmýn hadsiz kudret ve rahmetini bildim; sual ve dua ve iltica ve tezellül ve ubudiyet vazifesini anladým ve aldým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Ýkinci Vecih: Hayatýmdaki cüz'î ilim ve irade ve sem' ve basar gibi manalarýyla, Hâlýkýmýn küllî ve ihatalý sýfatlarýna ve þuunatýna âyinedarlýktýr. Evet ben kendi hayatýmda ve þuurlu fiillerimde bilmek, iþitmek, görmek, söylemek, istemek gibi çok manalarýyla bildim ki; bu kâinatýn þahsýmdan büyüklüðü derecesinde daha büyük bir mikyasta Hâlýkýmýn muhit ilmini, iradesini, sem' ve basar ve kudret ve hayat gibi evsafýný ve muhabbet ve gazab ve þefkat gibi þuunatýný anladým; îman ederek tasdik ettim ve itiraf ederek bir marifet yolunu daha buldum.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Vecih: Hayatýmda nakýþlarý ve cilveleri bulunan esma-i Ýlahiyeye âyinedarlýktýr. Evet ben kendi hayatýma ve cismime baktýkça, yüzer tarzda mu'cizane eserler, nakýþlar, san'atlar görmekle beraber çok þefkatkârane beslendiðimi müþahede ettiðimden, beni yaratan ve yaþatan zât, ne kadar fevkalâde sehavetli, merhametli, san'atkâr, lütufkâr, ne derece hârika iktidarlý, -tabirde hata olmasýn- meharetli, hüþyar, iþgüzar olduðunu îman nuruyla bildim, tesbih ve takdis ve hamd ve þükür ve tekbir ve tazim ve tevhid ve tehlil gibi fýtrat vazifeleri ve hilkat gayeleri ve hayat neticeleri ne olduðunu bildim. Ve kâinatta en kýymetdar mahluk hayat olduðunun sebebini ve her þey hayata müsahhar olmasýnýn sýrrýný ve hayata karþý herkeste fýtrî bir iþtiyak bulunduðunun hikmetini ve hayatýn hayatý îman olduðunu ilmelyakîn ile anladým.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Mes'ele: Dünyadaki bu hayatýmýn hakikî lezzeti ve saadeti nedir diye yine bu  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine baktým, gördüm ki: Bu hayatýmýn en saf lezzeti ve en hâlis saadeti îmandadýr. Yani, beni yaratan ve yaþatan bir Rabb-ý Rahîm'in mahluku ve masnuu ve memlûkü ve terbiyegerdesi ve nazarý altýnda olmasýna ve ona her vakit muhtaç bulunmasýna ve o ise hem Rabbim, hem Ýlahým, hem bana karþý gayet merhametli ve þefkatli bulunduðuna kat'î îmaným öyle kâfi ve vâfi ve elemsiz ve daimî bir lezzet ve saadettir ki, tarif edilmez. Ve "Elhamdülillahi alâ nimet-il îman" ne kadar yerindedir diye âyetten fehmettim.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:70)</p><p> </p><p>
   Ýþte hayatýn hakikatýna ve hukukuna ve vazifelerine ve manevî lezzetine ait olan bu dört mes'ele gösterdiler ki; hayat, Zât-ý Bâki-i Hayy-ý Kayyum'a baktýkça ve îman dahi hayata hayat ve ruh oldukça, hem beka bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alýr; daha ömrün kýsa ve uzunluðuna bakmaz diye bu âyetten dersimi aldým ve niyet ve tasavvur ve hayalce bütün hayatlarýn ve zîhayatlarýn namýna حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل  dedim.</p><p> </p><p>
   Altýncý Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Müfarakat-ý umumiye hengâmý olan harab-ý dünyadan haber veren âhirzaman hâdisatý içinde müfarakat-ý hususiyemi ihtar eden ihtiyarlýk ve âhir ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ile fýtratýmdaki cemalperestlik ve güzellik sevdasý ve kemalâta meftuniyet hisleri inkiþaf ettikleri bir zamanda daimî ve tahribatçý olan zeval ve fena ve mütemadi ve tefrik edici olan mevt ve adem, dehþetli bir surette bu güzel dünyayý ve bu güzel mahlukatý hýrpaladýðýný, parça parça edip güzelliklerini bozduðunu fevkalâde bir þuur ve teessürle gördüm. Fýtratýmdaki aþk-ý mecazî bu hale karþý þiddetli galeyan ve isyan ettiði zamanda bir medar-ý teselli bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiye'ye müracaat ettim. dedi: "Beni oku ve dikkatle manama bak!" Ben de, Sûre-i Nur'daki Âyet-i Nur'un rasathanesine girip îmanýn dürbünüyle Âyet-i Hasbiye'nin en uzak tabakalarýna ve þuur-u îmanî hurdebini ile en ince esrarýna baktým, gördüm:</p><p> </p><p>
   Nasýlki âyineler, þiþeler, þeffaf þeyler, hattâ kabarcýklar güneþ ziyasýnýn gizli ve çeþit çeþit cemalini ve o ziyanýn elvan-ý seb'a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrý ayrý kabiliyetleriyle ve inkisaratlarýyla o cemali ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarýyla güneþin ve ziyasýnýn ve elvan-ý seb'asýnýn gizli güzelliklerini izhar ediyorlar. Aynen öyle de: Þems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelal'in cemal-i kudsîsine ve nihayetsiz güzel olan esma-i hüsnasýnýn sermedî güzelliklerine âyinedarlýk edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnular, bu tatlý mahluklar ve bu cemalli mevcudat hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemaller, kendilerinin malý olmadýðýný, belki tezahür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemalin ve daimî tecelli eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün iþaretleri ve alâmetleri ve lem'alarý ve cilveleri olduðu, pek çok kuvvetli delilleri ile Risâle-i Nur'da tafsilen izah edilmiþ. Burada o bürhanlardan üç tanesine kýsaca iþaret edilecek:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:71)</p><p> </p><p>
   Birinci Bürhan:  Nasýlki iþlenmiþ bir eserin güzelliði iþlemesinin güzelliðine ve iþlemek güzelliði ustalýðýn o san'attan gelen ünvanýnýn güzelliðine ve ustadaki san'atkârlýk ünvanýnýn güzelliði o san'atkârýn o san'ata ait sýfatýnýn güzelliðine ve sýfatýnýn güzelliði kabiliyet ve istidadýnýn güzelliðine ve kabiliyetinin güzelliði zâtýnýn ve hakikatýnýn güzelliðine derece-i bedahette gayet kat'î bir surette delalet ettiði gibi, aynen öyle de:  Bu kâinatýn baþtan baþa bütün güzel mahluklarýnda ve yapýlýþlarý güzel umum masnularýndaki hüsün ve  cemal dahi San'atkâr-ý Zülcelal'deki fiillerinin hüsüný ve  cemaline kat'î þehadet ve ef'alindeki hüsün ve  cemal ise, o fiillere bakan ünvanlarýn, yani isimlerin hüsün  ve cemaline þüphesiz delalet ve isimlerin hüsün ve cemali ise, isimlerin menþei olan kudsî sýfatlarýn hüsün ve  cemaline kat'î þehadet ve sýfatlarýn hüsün ve  cemali ise, sýfatlarýn mebdei olan þuunat-ý zâtiyenin hüsün ve  cemaline kat'î þehadet ve þuunat-ý zâtiyenin hüsün ve  cemali ise, fâil ve müsemma ve mevsuf olan zâtýnýn hüsün ve   cemaline ve mahiyetinin kudsî kemaline ve hakikatýnýn mukaddes güzelliðine bedahet derecede kat'î bir surette þehadet eder.  Demek Sâni'-i Zülcemal'in kendi Zât-ý Akdesine lâyýk öyle hadsiz bir hüsün ve  cemali var ki, bir gölgesi bütün mevcudatý baþtan baþa güzelleþtirmiþ ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliði var ki, bir cilvesi kâinatý serbeser güzelleþtirmiþ ve bütün daire-i mümkinatý hüsün ve  cemal lem'alarýyla tezyin edip ýþýklandýrmýþ. Evet iþlenmiþ bir eser fiilsiz olmadýðý gibi, fiil dahi fâilsiz olamaz. Ve isimler müsemmasýz olmasý muhal olduðu gibi, sýfatlar dahi mevsufsuz mümkün deðildir. Madem bir san'atýn ve eserin vücudu, bedahetle o eseri iþleyenin fiiline delalet ve o fiilin vücudu, fâilinin ve ünvanýnýn ve eseri intac eden sýfatýn ve isminin vücudlarýna delalet eder. Elbette bir eserin kemali ve cemali dahi fiilin kendine mahsus kemal ve cemaline, o da ismin kendine münasib muvafýk güzelliðine, o dahi zâtýn ve hakikatýn -fakat zâta ve hakikata lâyýk ve muvafýk- kemaline ve cemaline ilmelyakîn ile ve bedahetle delalet eder. Aynen öyle de: Bu eserler perdesi altýndaki faaliyet-i daime fâilsiz olmasý muhal olduðu gibi, bu masnuat üstünde cilveleri ve nakýþlarý göz ile görünen isimler dahi müsemmasýz hiç bir cihetle mümkün olmadýðý ve müþahede derecesinde hissedilen kudret, irade gibi sýfatlar dahi mevsufsuz olmasý muhal olduðundan, þu kâinatta bütün eserler, mahluklar, masnular hadsiz vücudlarýyla, hâlýk ve sâni' ve fâillerinin vücud-u ef'aline ve esmasýnýn vücuduna ve evsafýnýn vücuduna ve þuunat-ý zâtiyesinin vücuduna ve Zât-ý Akdesinin vücub-u vücuduna kat'î bir surette delalet ettikleri gibi, o masnuatýn umumunda görünen</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:72)</p><p> </p><p>
muhtelif kemalât ve ayrý ayrý cemaller ve çeþit çeþit güzellikler, Sâni'-i Zülcelal'de olan fiillerin ve isimlerin ve sýfatlarýn ve þe'nlerin ve zâtýnýn kendilerine mahsus münasib ve lâyýk ve vâcibiyetine ve kudsiyetine muvafýk olarak hadsiz kemalâtlarýna ve nihayetsiz cemallerine ve ayrý ayrý ve  umum kâinatýn fevkinde güzelliklerine gayet sarih þehadet ve gayet kat'î delalet ederler.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Bürhan'ýn beþ noktasý var:</p><p> </p><p>
   Birinci Nokta: Meþreblerinde, mesleklerinde birbirinden ayrý ve uzak olan bütün ehl-i hakikatýn reisleri, zevk ve keþfe istinad ederek icma' ile, ittifak ile îman edip hükmediyorlar ki; bütün mevcudattaki hüsün  ve  cemal, bir Zât-ý Vâcib-ül Vücud'da bulunan mukaddes hüsün ve  cemalin gölgesi ve lemaatý ve perdelerin arkasýnda cilvesidir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nokta: Bütün güzel mahluklar, kafile kafile arkasýnda durmayarak gelip gidiyorlar, fenaya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellisinde devam ettiðinden kat'î bir surette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malý ve o âyinelerin cemali deðildir. Belki güneþin cemal-i þuaatý cereyan eden suyun üzerindeki kabarcýklarda göründüðü gibi, sermedî bir cemalin ýþýklarýdýrlar.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Nokta: Nurun gelmesi elbette nuraniden ve vücud vermesi her halde mevcuddan ve ihsan ise gýnadan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden gelmesi bedihî olduðu gibi, hüsün vermek dahi hasenden ve güzelleþtirmek güzelden ve cemal vermek cemilden olabilir, baþka olamaz. Ýþte bu hakikata binaen îman ederiz ki: Bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki; bu mütemadiyen deðiþen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatýyla âyinedarlýk dilleriyle, o güzelin cemalini tavsif ve tarif eder.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Nokta: Nasýlki cesed ruha dayanýr, ayakta durur, hayatlanýr ve lafýz manaya bakar, ona göre nurlanýr ve suret hakikata istinad eder, ondan kýymet alýr. Aynen öyle de; bu maddî ve cismanî olan âlem-i þehadet dahi bir ceseddir, bir lafýzdýr, bir surettir; âlem-i gaybýn perdesi arkasýndaki esma-i Ýlahiyeye dayanýr, hayatlanýr, istinad eder, can alýr, ona bakar, güzelleþir. Bütün maddî güzellikler, kendi hakikatlarýnýn ve manalarýnýn manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatlarý ise, esma-i Ýlahiyeden feyz alýrlar ve onlarýn bir nevi gölgeleridir. Ve bu hakikat, Risâle-i Nur'da kat'î isbat edilmiþtir.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:73)</p><p> </p><p>
   Demek bu kâinatta bulunan bütün güzelliklerin enva'ý ve çeþitleri, âlem-i gayb arkasýnda tecelli eden ve kusurdan mukaddes, maddeden mücerred bir cemalin esma vasýtasýyla cilveleri ve iþaretleri ve emaratlarýdýr. Fakat nasýlki Vâcib-ül Vücud'un Zât-ý Akdesi, baþkalara hiç bir cihette benzemez ve sýfatlarý mümkinatýn sýfatlarýndan hadsiz derece yüksektir. Öyle de, onun kudsî cemali, mümkinatýn ve mahlukatýn hüsünlerine benzemez, hadsiz derecede daha âlîdir.</p><p> </p><p>
   Evet koca Cennet bütün hüsn ü cemaliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müþahedesi ehl-i Cennet'e, Cennet'i unutturan bir cemal-i sermedî, elbette nihayeti ve þebihi ve nazîri ve misli olamaz. Malûmdur ki; herþeyin hüsnü   kendine göredir, hem binler tarzda bulunur ve nevilerin ihtilafý gibi güzellikleri de ayrý ayrýdýr. Meselâ; göz ile hissedilen bir güzellik, kulak ile hissedilen bir hüsün bir olmamasý ve akýl ile fehmedilen bir hüsn-ü aklî, aðýz ile zevkedilen bir hüsn-ü taam bir olmadýðý gibi.. kalb, ruh vesair zâhirî ve bâtýnî duygularýn istihsan ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onlarýn ihtilafý gibi muhteliftir. Meselâ: Ýmanýn güzelliði ve hakikatýn güzelliði ve nurun hüsnü ve çiçeًin hüsnü ve ruhun cemali ve suretin cemali ve þefkatin güzelliði ve adaletin güzelliði ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrý ayrý olduklarý gibi, Cemil-i Zülcelal'in nihayet derecede güzel olan esma-i hüsnasýnýn güzellikleri dahi ayrý ayrý olduðundan, mevcudatta bulunan hüsünler ayrý ayrý düþmüþ.</p><p> </p><p>
   Eðer Cemil-i Zülcelal'in esmasýndaki hüsünlerin mevcudat âyinelerinde bir cilvesini müþahede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temaþa edecek bir geniþ, hayalî göz ile bak ve hem bil ki: Rahmaniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tabirler, Cenab-ý Hakk'ýn hem isim, hem fiil, hem sýfat, hem þe'nlerine iþaret ederler.</p><p> </p><p>
   Ýþte baþta insan olarak bütün hayvanatýn muntazaman bir perde-i gaybdan gelen erzaklarýna bak, rahmaniyet-i Ýlahiyenin cemalini gör.</p><p> </p><p>
   Hem bütün yavrularýn mu'cizane iaþelerine ve baþlarý üstünde ve annelerinin sinelerinde asýlmýþ tatlý, safi, âb-ý kevser gibi iki tulumbacýk süte temaþa eyle, rahîmiyet-i Rabbaniyenin cazibedar cemalini gör.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:74)</p><p> </p><p>
   Hem bütün kâinatý enva'ýyla beraber bir kitab-ý kebir-i hikmet ve öyle bir kitab ki; her harfi yüz kelime, her kelimesi yüzer satýr, her satýrý bin bab, her babý binler küçük kitab hükmüne getiren hakîmiyet-i Ýlahiyenin cemal-i bîmisaline bak, gör.</p><p> </p><p>
   Hem kâinatý bütün mevcudatýyla mizaný altýna alan ve bütün ecram-ý ulviye ve süfliyenin müvazenelerini idame ettiren ve güzelliðin en mühim bir esasý olan tenasübü veren ve her þeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ý hayatý verip ihkak-ý hak eden ve mütecavizleri durduran ve cezalandýran bir âdiliyetin haþmetli güzelliðine bak gör.</p><p> </p><p>
   Hem insanýn geçmiþ tarihçe-i hayatýný, buðday tanesi küçüklüðündeki kuvve-i hâfýzasýnda ve her nebat ve aðacýn gelecek tarihçe-i hayat-ý saniyesini çekirdeðinde yazmasýna ve her zîhayatýn muhafazasýna lüzumu bulunan âlât ve cihazata, meselâ arýnýn kanatçýklarýna ve zehirli iðnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarýna bak ve hafîziyet ve hâfiziyet-i Rabbaniyenin letafetli cemalini gör.</p><p> </p><p>
   Hem zemin sofrasýnda Kerim-i Mutlak olan Rahman-ý Rahîm'in misafirlerine, rahmet tarafýndan ihzar edilen hadsiz taamlarýn ayrý ayrý ve güzel kokularýna ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoþ tatlarýna ve her zîhayatýn zevk ve  safasýna yardým eden cihazlara bak, ikram ve kerimiyet-i Rabbaniyenin gayet þirin cemalini ve gayet tatlý güzelliðini gör.</p><p> </p><p>
   Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellileriyle baþta insan olarak bütün hayvanatýn, su katrelerinden açýlan pek çok manidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtýrýlan çok cazibedar sîmalarýna bak, fettahiyet ve musavviriyet-i Ýlahiyyenin mu'cizatlý cemalini gör.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu mezkûr misallere kýyasen esma-i hüsnanýn her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemali var ki; birtek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev'i güzelleþtiriyor. Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemalini gördüðün gibi, bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharýn tamamýna bakabilirsen ve Cennet'i îman gözüyle görebilirsen bak gör. Cemal-i Sermedî'nin derece-i haþmetini anla. O güzelliðe karþý îman güzelliðiyle ve ubudiyet cemali ile mukabele etsen, çok güzel bir mahluk olursun. Eðer dalaletin hadsiz çirkinliðiyle ve isyanýn menfur kubhuyla mukabele edip karþýlasan, en çirkin bir mahluk olmakla beraber, bütün güzel mevcudatýn manen menfurlarý olursun.</p><p> </p><p>
   Beþinci Nokta: Nasýlki yüzer hüner ve san'at ve kemal ve cemalleri bulunan bir zât; herbir hüner kendini teþhir etmek ve her bir güzel san'at kendini takdir ettirmek ve herbir kemal kendini izhar etmek ve herbir cemal kendini göstermek istemesi kaidesince o zât dahi bütün hünerlerini ve san'atlarýný ve kemalâ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:75)</p><p> </p><p>
týný ve gizli güzelliklerini tarif edecek, teþhir edecek, gösterecek olan bir hârika sarayý yapmýþ. Her kim o mu'cizeli sarayý temaþa etse, birden ustasýnýn ve sahibinin hünerlerine ve mehasinine ve kemalâtýna intikal eder ve gözüyle görür gibi inanýr, tasdik eder ve der ki: "Her cihetle güzel ve hünerli olmayan bir zât, böyle her cihetle güzel bir eserin masdarý, mûcidi ve taklidsiz muhterii olamaz. Belki onun manevî hüsünleri ve kemalleri bu saray ile tecessüm etmiþ gibidir." hükmeder. Aynen öyle de, bu kâinat denilen meþher-i acaib ve saray-ý muhteþemin hüsünlerini gören ve aklý çürük ve kalbi bozuk olmayan elbette intikal edecek ki; bu saray bir âyinedir, baþkasýnýn cemalini ve kemalini göstermek için böyle süslenmiþ. Evet madem bu saray-ý âlemin baþka emsali yok ki güzellikleri ondan iktibas edip taklid edilsin. Elbette ve her halde bunun ustasý kendi zâtýnda ve esmasýnda kendine lâyýk güzellikleri var ki, kâinat ondan iktibas ediyor ve ona göre yapýlmýþ ve onlarý ifade etmek için bir kitab gibi yazýlmýþ.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Bürhan'ýn üç nüktesi var:</p><p> </p><p>
   Birinci Nükte: Otuzikinci Söz'ün Üçüncü Mevkýfýnda gayet güzel bir tafsil ve kuvvetli hüccetlerle beyan edilen bir hakikattýr. Tafsilini ona havale ederek burada kýsa bir iþaretle ona bakacaðýz; þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Bu masnuata, hususan hayvanat ve nebatata bakýyoruz, görüyoruz ki: Kasd ve iradeyi gösteren ve ilim ve hikmeti bildiren daimî bir tezyin, bir süslemek ve tesadüfe hamli imkânsýz bir tanzim, bir güzelleþtirmek hükmediyor. Hem kendi san'atýný beðendirmek ve nazar-ý dikkati celbetmek ve masnuunu ve seyircilerini memnun etmek için her þeyde öyle bir nazik san'at ve ince hikmet ve âlî zînet ve þefkatli bir tertib ve tatlý vaziyet görünüyor; bedahet derecesinde anlaþýlýr ki, kendini zîþuurlara bildirmek ve tanýttýrmak isteyen perde-i gayb arkasýnda öyle bir san'atkâr var ki, herbir san'atýyla çok hünerlerini ve kemalâtýný teþhir ile kendini sevdirmek ve medh ü senasýný ettirmek ister. Hem zîþuur mahluklarý minnettar ve mesrur ve kendine dost etmek için tesadüfe havalesi imkân haricinde ve umulmadýðý yerden leziz nimetlerin her çeþidini onlara ihsan ediyor. Hem derin bir þefkati ve yüksek bir merhameti ihsas eden manevî ve kerîmane bir muamele, bir muarefe ve lisan-ý hal ile ve dostane bir mükâleme ve dualarýna rahîmane bir mukabele görünüyor. Demek bu güneþ gibi zâhir olan tanýttýrmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasýnda müþahede edilen lezzetlendirmek ve nimetlendirmek ikramý ise, gayet</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:76)</p><p> </p><p>
 esaslý bir irade-i þefkat ve gayet kuvvetli bir arzu-yu merhametten ileri geliyor. Ve böyle kuvvetli bir irade-i þefkat ve rahmet ise, hiçbir cihette ihtiyacý olmayan bir Müstaðni-i Mutlak'ta bulunmasý elbette ve herhalde kendini âyinelerde görmek ve göstermek isteyen ve tezahür etmek, mahiyetinin muktezasý ve tebarüz etmek, hakikatýnýn þe'ni bulunan nihayet kemalde bir cemal-i bîmisal ve ezelî bir hüsn-ü lâyezalî ve sermedî bir güzellik vardýr ki; o cemal kendini muhtelif âyinelerde görmek ve göstermek için merhamet ve þefkat suretine girmiþ, sonra zîþuur âyinelerinde in'am ve ihsan vaziyetini almýþ, sonra tahabbüb ve taarrüf -yani kendini tanýttýrmak ve bildirmek- keyfiyetini takmýþ, sonra masnuatý zînetlendirmek, güzelleþtirmek ýþýðýný vermiþ.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nükte: Nev-i insanda, hususan yüksek tabakasýnda, meslekleri ayrý ayrý hadsiz zâtlarda, gayet esaslý bir surette bulunan þedid bir aþk-ý lahutî ve kuvvetli bir muhabbet-i Rabbaniye, bilbedahe misilsiz bir cemale iþaret, belki þehadet eder. Evet böyle bir aþk, öyle bir cemale bakar, iktiza eder. Ve öyle bir muhabbet, böyle bir hüsn ister. Belki bütün mevcudatta lisan-ý hal ve lisan-ý kal ile edilen umum hamd  ve  senalar, o ezelî hüsne bakýyor, gidiyor. Belki Þems-i Tebrizî gibi bir kýsým âþýklarýn nazarýnda bütün kâinatta bulunan umum incizablar, cezbeler, cazibeler, cazibedar hakikatlar; ezelî ve ebedî bir hakikat-ý cazibedara iþaretlerdir. Ve ecramý ve mevcudatý mevlevî-misal pervane gibi raks  ve  semaa kaldýran cezbedarane harekât ve deveran, o hakikat-ý cazibedarýn cemal-i kudsîsinin hükümdarane tezahüratý karþýsýnda âþýkane ve vazifedarane bir mukabeledir.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Nükte: Bütün ehl-i tahkikin icmaýyla vücud hayr-ý mahzdýr, nurdur; adem þerr-i mahzdýr, zulmettir. Bütün hayýrlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler -tahlil neticesinde- vücuddan neþ'et ettiklerini ve bütün fenalýklar, þerler, musibetler, elemler -hattâ masiyetler- ademe raci' olduðunu ehl-i akýl ve ehl-i kalbin büyükleri ittifak etmiþler.</p><p> </p><p>
   Eðer desen: Madem bütün güzelliklerin menbaý vücuddur, vücudda küfür ve enaniyet-i nefsiye dahi var?</p><p> </p><p>
   Elcevap: Küfür ise hakaik-i îmaniyeyi inkâr ve nefy olduðundan ademdir. Enaniyetin vücudu ise, haksýz temellük ve âyinedarlýðýný bilmemek ve mevhumu muhakkak bilmekten ileri geldiðinden, vücud rengini ve suretini almýþ bir ademdir. Madem bütün güzelliklerin menbaý vücuddur ve bütün çirkinliklerin madeni ademdir. Elbette vücudun en kuvvetlisi ve en yükseði ve en par</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:77)</p><p> </p><p>
laðý ve ademden en uzaðý vâcib bir vücud ve ezelî ve ebedî bir varlýk, en kuvvetli ve en yüksek ve en parlak ve kusurdan en uzak bir cemal ister, belki öyle bir cemali ifade eder, belki öyle bir cemal olur. Güneþe ihatalý bir ziyanýn lüzumu gibi, Vâcib-ül Vücud dahi sermedî bir cemal istilzam eder, onun ile ýþýk verir.</p><p> </p><p>
اَلْحَمْدُ لِلّهِ عَلَى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ { رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
   Ýhtar: Âyet-i Hasbiye-i Nuriyenin meratibinden dokuz mertebesi yazýlacaktý, fakat bazý esbaba binaen þimdilik üç mertebe te'hir edildi.</p><p> </p><p>
   Tenbih: Risâle-i Nur, Kur'anýn ve Kur'andan çýkan bürhanî bir tefsir olduðundan, Kur'anýn nükteli, hikmetli, lüzumlu usandýrmayan tekraratý gibi onun da lüzümlu, hikmetli, belki zarurî ve maslahatlý tekraratý vardýr. Hem Risâle-i Nur, zevk ve þevk ile dillerde usandýrmayan, daima tekrar edilen kelime-i tevhidin delilleri olmasýndan zarurî tekraratý kusur deðil; usandýrmaz ve usandýrmamalý.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 78)</p><p> </p><p>
اَلْبَابُ الْخَامِسُ</p><p> </p><p>
فِى مَراتِبِ ( حَسْبُنَا اللّهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ )</p><p> </p><p>
وَ هُوَ خَمْسُ نُكَتٍ</p><p> </p><p>
اَلنُّكْتَةُ اْلاُولَى : فَهذَا الْكَلاَمُ دَوَاءٌ مُجَرَّبٌ لِمَرَضِ الْعَجْزِ الْبَشَرِىِّ وَ سَقَمِ الْفَقْرِ اْلاِنْسَانِىِّ*</p><p> </p><p>
حَسْبُنَا اللّهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ اِذْ هُوَ الْمُوجِدُ الْمَوْجُودُ الْبَاقِى فَلاَ بَأْسَ بِزَوَالِ الْمَوْجُودَاتِ لِدَوَامِ الْوُجُودِ الْمَحْبُوبِ بِبَقَاءِ مُوجِدِهِ الْوَاجِبِ الْوُجوُدِ وَ هُوَ الصَّانِعُ الْفَاطِرُ الْبَاقِى فَلاَ حُزْنَ عَلَى زَوَالِ الْمَصْنُوعِ لِبَقَاءِ مَدَارِ</p><p> </p><p>
الْمَحَبَّةِ فِى صَانِعِهِ وَ هُوَ الْمَلِكُ الْمَالِكُ الْبَاقِى*</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
فَلاَ تَأَسُّفَ عَلَى زَوَالِ الْمُلْكِ الْمُتَجَدِّدِ فِى زَوَالٍ وَ ذَهَابٍ</p><p> </p><p>
وَ هُوَ الشَّاهِدُ الْعَالِمُ الْبَاقِى فَلاَ تَحَسُّرَ عَلَى غَيْبُوبَةِ الْمَحْبُوبَاتِ مِنَ الدُّنْيَا لِبَقَائِهَا فِى دَائِرَةِ عِلْمِ شَاهِدِ هَا وَ فِى نَظَرِهِ وَ هُوَ  الصَّاحِبُ الْفَاطِرُ الْبَاقِى فَلاَ كَدَرَ عَلَى زَوَالِ الْمُسْتَحْسَنَاتِ لِدَوَامِ مَنْشَاءِ مَحَاسِنِهَا فِى اَسْمَاءِ فَاطِرِهَاَ وَهُوَ الْوَارِثُ الْبَاعِثُ الْبَاقِى فَلاَ تَلَهُّفَ عَلَى فِرَاقِ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 79)</p><p> </p><p>
اْلاَحْبَابِ لِبَقَاءِ مَنْ يَرِثُهُمْ وَ يَبْعَثُهُمْ وَ هُوَ الْجَمِيلُ الْجَلِيلُ الْبَاقِى فَلاَ تَحَزُّنَ عَلَى زَوَالِ الْجَمِيلاَتِ الَّتِى هِىَ مَرَايَا لِلْلاَسْمَاءِ الْجَمِيلاَتِ لِبَقَاءِ اْلاَسْمَاءِ بِجَمَالِهَا بَعْدَ زَوَالِ الْمَرَايَا  وَ هُوَ الْمَعْبُودُ الْمَحْبُوبُ الْبَاقِى فَلاَ تَاَلُّمَ مِنْ زَوَالِ الْمَحْبُوبَاتِ الْمَجَازِيَّةِ لِبَقَاءِ الْمَحْبُوبِ الْحَقِيقِىِّ *</p><p> </p><p>
وَ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ الْوَدُودُ الرَّؤُفُ الْبَاقِى فَلاَ غَمَّ وَ لاَ مَأْيُوسِيَّةَ وَ لاَ اَهَمِّيَّةَ مِنْ زَوَالِ الْمُنْعِمِينَ الْمُشْفِقِينَ</p><p> </p><p>
لظَّاهِرِينَ لِبَقَاءِ مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ وَ شَفْقَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ  * وَ هُوَ الْجَمِيلُ اللَّطِيفُ الْعَطُوفُ الْبَاقِى فَلاَ حِرْقَةَ وَ لاَ عِبْرَةَ بِزَوَالِ اللَّطِيفَاتِ الْمُشْفِقَاتِ لِبَقَاءِ مَنْ يَقُومُ مَقَامَ كُلِّهَا وَ لاَ يَقُومُ الْكُلُّ مَقَامَ تَجَلٍّ وَاحِدٍ مِنْ تَجَلِّيَاتِهِ فَبَقَائُهُ بِهذِهِ اْلاَوْصَافِ يَقُومُ مَقَامَ كُلِّ مَا فَنَى وَ زَوَالَ مِنْ اَنْوَاعِ مَحْبُوبَاتِ كُلِّ اَحَدٍ مِنَ الدُّنْيَا حَسْبُنَا اللّهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p>
نَعَمْ حَسْبِى مِنْ بَقَاءِ الدُّنْيَا وَ مَا فِيهَا بَقَاءُ مَالِكِهَا وَ صَانِعِهَا وَ فَاطِرِهَا{</p><p> </p><p>
اَلنُّكْتَةُ الثَّانِيَةُ :</p><p> </p><p>
حَسْبِى مِنَ الْبَقَاءِ اَنَّ اللّهَ هُوَ اِلهِىَ الْبَاقِى وَ خَالِقِىَ الْبَاقِى وَ مُوجِدِىَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 80)</p><p> </p><p>
وَ فَاطِرِىَ الْبَاقِى وَ مَالِكِىَ الْبَاقِىِ وَ شَاهِدِىَ الْبَاقِىِ وَ مَعْبُودِىَ الْبَاقِى وَ بَاعِثِىَ الْبَاقِى فَلاَ بَاْسَ وَ لاَ حُزْنَ وَلاَ</p><p> </p><p>
تَأَسُّفَ وَ لاَ تَحَسُّرَ عَلَى زَوَالِ وُجُودِى لِبَقَاءِ مُوجِدِى وَ اِيجَادِهِ بِاَسْمَائِهِ وَ مَا فِى شَخْصِى مِنْ صِفَةٍ اِلاَّ وَ هِىَ مِنْ شُعَاعِ اِسْمٍ مِنْ اَسْمَائِهِ الْبَاقِيَةِ فَزَوَالُ</p><p> </p><p>
تِلْكَ الصِّفَةِ وَ فَنَائُهَا لَيْسَ اِعْدَامًا لَهَا ِلاَنَّهَا مَوْجُودَةٌ فِى دَائِرَةِ الْعِلْمِ وَ بَاقِيَةٌ وَ مَشْهُودَةٌ لِخَالِقِهَا  وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْبَقَاءِ وَ لَذَّتِهِ عِلْمِ</p><p> </p><p>
وَ اِذْعَانِى وَ شُعُورِى وَ اِيمَانِى بِاَنَّهُ اِلهِىَ الْبَاقِى الْمُتَمَثِّلُ شُعَاعُ اِسْمِهِ الْبَاقِى فِى مِرْآةِ مَا هِيَّتِى وَ مَا     حَقِيقَةُ مَا هِيَّتِى اِلاَّ ظِلٌّ لِذلِكَ اْلاِسْمِ فَبِسِرِّ تَمَثُّلِهِ فِى مِرْآةِ حَقِيقَتِى صَارَتْ نَفْسُ حَقِيقَتِى مَحْبُوبَةً لاَ لِذَاتِهَا بَلْ بِسِرِّ مَا فِيهَا وَ بَقَاءُ مَا تَمَثَّلَ فِيهَا اَنْوَاعُ بَقَاءٍ لَهَا *</p><p> </p><p>
اَلنُّكْتَةُ الثَّالِثَةُ : حَسْبُنَا اللّهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ : اِذْ هُوَ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى مَا هذِهِ الْمَوْجُودَاتُ</p><p> </p><p>
سَّيَّالَةُ اِلاَّ مَظَاهِرَ</p><p> </p><p>
وَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ اِيجَادِهِ وَوُجُودِهِ وَ بِهِ وَ بِاْلاِنْتِسَابِ اِلَيْهِ وَ بِمَعْرِفَتِهِ اَنْوَارُالْوُجوُدِ بِلاَ حَدٍِّ وَ بِدُونِهِ ظُلُمَاتُ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 81)</p><p> </p><p>
الْعَدَمَاتِ وَ آلاَمُ الْفِرَاقَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَاتِ وَ مَا هذِهِ الْمَوْجُودَاتُ السَّيَّالَةُ اِلاَّ وَ هِىَ مَرَايَا وَ هِىَ مُتَجَدِّدَةُ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ اْلاِعْتِبَارِيَّةِ فِى فِنَائِهَا وَ زَوَالِهَا وَ بَقَائِهَا بِسِتَّةِ وُجُوهٍ .</p><p> </p><p>
َاْلاَوَّلُ : بَقَاءُ مَعَانِيهَا الْجَمِيلَةِ وَ هُوِيَّاتِهَا الْمِثَالِيَّةِ .</p><p> </p><p>
وَ الثَّانِى : بَقَاءُ صُوَرِهَا فِى اْلاَلْوَاحِ الْمِثَالِيَّةِ .</p><p> </p><p>
وَالثَّالِثُ : بَقَاءُ ثَمَرَاتِهَا اْلاُخْرَوِيَّةِ .</p><p> </p><p>
وَ الرَّابِعُ : بَقَاءُ تَسْبِيحَاتِهَا الرَّبَّانِيَّةِ الْمُتَمَثِّلَةِ لَهَا الَّتِى هِىَ نَوْعُ وُجُودٍ لَهَا .</p><p> </p><p>
وَ الْخَامِسُ : بَقَائُهَا فِى الْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ وَ الْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ .</p><p> </p><p>
وَ السَّادِسُ : بَقَاءُ اَرْوَاحِهَا اِنْ كَانَتْ مِنْ ذَوِى اْلاَرْوَاحِ {</p><p> </p><p>
وَ مَا وَظِيفَتُهَا فِى كَيْفِيَّاتِهَا الْمُتَخَالِفَةِ فِى مَوْتِهَا وَ فَنَائِهَا وَ زَوَالِهَا وَ عَدَمِهَا وَ ظُهُورِهَا وَ اِنْطِفَائِهَا اِلاَّ اِظْهَارُالْمُقْتَضِيَاتِ ِلاَسْمَاءٍ اِلهِيَّةٍ فَمِنْ سِرِّ هذِهِ الْوَظِيفَةِ صَارَتِ الْمَوْجُودَاتُ كَسَيْلٍ فِىغَايَةِ السُّرْعَةِ تَتَمَوَّجُ</p><p> </p><p>
مَوْتًا وَ حَيَاةً وَ وُجُودًا وَ عَدَمًَ *                                         ا</p><p> </p><p>
وَ مِنْ هذِهِ الْوَظِيفَةِ تَتَظَاهَرُ الْفَعَّالِيَّةُ الدَّائِمَةُ وَ الْخَلاَّقِيَّةُ الْمُسْتَمِرَّةُ فَلاَ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 82)</p><p> </p><p>
بُدَّ لِى وَ لِكُلِّ اَحَدٍ اَنْ يَقُولَ : ( حَسْبُنَا اللّهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p>
* يَعْنِى حَسْبِى مِنَ الْوُجُودِ اَنِّى اَثَرٌ مِنْ آثَارِ وَاجِبِ الْوُجُودِ كَفَانِى آنٌ سَيَّالٌ مِنْ هذَا الْوُجُودِ الْمُنَوَّرِ الْمَظْهَرِ مِنْ مَلاَيِينَ سَنَةٍ مِنَ الْوُجُودِ الْمُزَوَّرِ اْلاَبْتَرِ *  نَعَمْ بِسِرِّ اْلاِنْتِسَابِ اْلاِيمَانِىِّ يَقُومُ دَقِيقَةٌ مِنَ الْوُجُودِ مَقَامَ اُلُوفِ سَنَةٍ بِلاَ اِنْتِسَابٍ اِيمَانِىٍّ بَلْ تِلْكَ الدَّقِيقَةُ اَتَمُّ وَ اَوْسَعُ بِمَرَاتِبَ مِنْ تِلْكَ اْلآلاَفِ سَنَةٍ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى  مِنَ الْوُجُودِ وَ قِيْمَتِهِ اَنِّى صَنْعَةُ مَنْ هُوَ فِى السَّمَاءِ عَظَمَتُهُ وَ فِى اْلاَرْضِ آيَاتُهُ وَ خَلَقَ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْوُجُودِ وَ كَمَالِهِ اَنِّى مَصْنُوعُ مَنْ زَيَّنَ وَ نَوَّرَ السَّمَاءَ بِمَصَابِيحَ وَ زَيَّنَ وَ بَهَّرَ اْلاَرْضَ بِاَزَاهِيرَ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْفَخْرِ وَ الشَّرَفِ اَنِّى مَخْلُوقٌ وَ مَمْلُوكٌ وَ عَبْدٌ لِمَنْ هذِهِ الْكَائِنَاتُ بِجَمِيعِ كَمَالاَتِهَا وَ مَحَاسِنِهَا ظِلٌّ ضَعِيفٌ بِالنِّسْبَةِ اِلَى كَمَالِهِ وَ جَمَالِهِ وَ مِنْ آيَاتِ كَمَالِهِ وَ اِشَارَاتِ جَمَالِهِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَنْ يَدَّخِرُ مَا لاَ يُعَدُّ وَ لاَ يُحْصَى مِنْ نِعَمِهِ فِى صُنَيْدِقَاتٍ لَطِيفَةٍ هِىَ بَيْنَ الْكَافِ وَ النُّونِ فَيَدَّخِرُ بِقُدْرَتِهِ مَلاَيِينَ قِنْطَارٍ فِى قَبْضَةٍ وَاحِدَةٍ فِيهَا</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 83)</p><p> </p><p>
صُنَيْدِقَاتٌ لَطِيفَةٌ تُسَمَّى بُذُورًا وَ نَوَاةً .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ كُلِّ ذِى جَمَالٍ وَ ذِى اِحْسَانٍ اَلْجَمِيلُ الرَّحِيمُ الَّذِى مَا ذِهِ الْمَصْنُوعَاتُ الْجَمِيلاَتُ اِلاَّ مَرَايَا مُتَفَانِيَةٌ لِتَجَدُّدِ اَنْوَرِ جَمَالِهِ بِمَرِّ الْفُصُولِ وَ الْعُصُورِ وَ الدُّهُورِ وَ هذِهِ النِّعَمُ الْمُتَوَاتِرَةُ وَ اْلاَثْمَارُ الْمُتَعَاقِبَةُ فِى الرَّبِيعِ وَ الصَّيْفِ مَظَاهِرُ لِتَجَدُّدِ مَرَاتِبِ اِنْعَامِهِ الدَّائِمِ عَلَى مَرِّ اْلاَنَامِ وَ اْلاَيَّامِ وَ اْلاَعْوَامِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ مَاهِيَّتِهَا اَنِّى خَرِيطَةٌ وَ فِهْرِسْتَةٌ وَ فَذْلَكَةٌ وَ مِيزَانٌ وَ مِقْيَاسٌ لِجَلَوَاتِ اَسْمَاءِ خَالِقِ الْمَوْتِ وَ الْحَيَاةِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ وَظِيفَتِهَا كَوْنِى كَكَلِمَةٍ مَكْتُوبَةٍ بِقَلَمِ الْقُدْرَةِ وَ مُفْهِمَةٍ دَالَّةٍ عَلَى اَسْمَاءِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ الْحَىِّ الْقَيُّومِ بِمَظْهَرِيَّةِ حَيَاتِى للِشُّؤُنِ الذَّاتِيَّةِ لِفَاطِرِىَ الَّذِى لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ حُقُوقِهَا اِعْلاَنِى وَ تَشْهِيرِى بَيْنَ اِخْوَانِىَ الْمَخْلُوقَاتِ وَ اِعْلاَنِى وَ اِظْهَارِى لِنَظَرِ شُهُودِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ بِتَزَيُّنِى بِجَلَوَاتِ اَسْمَاءِ خَالِقِىَ الَّذِى زَيَّنَنِى بِمُرَصَّعَاتِ حُلَّةِ وُجُودِى وَ خِلْعَةِ فِطْرَتِى وَ قِلاَدَةِ حَيَاتِىَ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:84)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
الْمُنْتَظَمَةِ فِيهَا مُزَيَّنَاتُ هَدَايَا رَحْمَتِهِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا مِنْ حُقُوقِ حَيَاتِى فَهْمِى لِتَحِيَّاتِ ذَوِى الْحَيَاةِ لِوَاهِبِ الْحَيَاةِ وَ شُهُودِى لَهَا وَ شَهَادَاتِى عَلَيْهَا</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى</p><p> </p><p>
مِنْ حُقُوقِ حَيَاتِى تَبَرُّجِى وَ تَزَيُّنِى بِمُرَصَّعَاتِ جَوَاهِرِ اِحْسَانِهِ بِشُعُورٍ اِيمَانِىٍّ لِلْعَرْضِ لِنَظَرِ شُهُودِ سُلْطَانِىَ اْلاَزَلِىِّ*</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاتِ وَ لَذَّاتِهَا عِلْمِى وَ اِذْعَانِى وَ شُعُورِى وَ اِيمَانِى بِاَنِّى عَبْدُهُ وَ مَصْنُوعُهُ وَ مَخْلُوقُهُ وَ فَقِيرُهُ وَ مُحْتَاجٌ اِلَيْهِ وَ هُوَ خَالِقِى رَحِيمٌ بِى كَرِيمٌ لَطِيفٌ مُنْعِمٌ عَلَىَّ يُرَبِّينِى كَمَا يَلِيقُ بِحِكْمَتِهِ وَ رَحْمَتِهِ* .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاتِ وَ قِيْمَتِهَا مِقْيَاسِيَّتِى بِاَمْثَالِ عَجْزِىَ الْمُطْلَقِ وَ فَقْرِىَ الْمُطْلَقِ وَ ضَعْفِىَ الْمُطْلَقِ لِمَرَاتِبِ قُدْرَةِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ وَ دَرَجَاتِ رَحْمَةِ الرَّحِيمِ الْمُطْلَقِ وَ طَبَقَاتِ قُوَّةِ الْقَوِىِّ الْمُطْلَقِ*</p><p> </p><p>
وَ كَذَا بِمَعْكَسِيَّتِى بِجُزْئِيَاتِ صِفَاتِى مِنَ الْعِلْمِ وَ اْلاِرَادَةِ وَ الْقُدْرَةِ  الْجُزْئِيَّةِ لِفَهْمِ الصِّفَاتِ الْمُحِيطَةِ لِخَالِقِى فَاَفْهَمُ عِلْمَهُ الْمُحِيطَ بِمِيزَانِ عِلْمِىَ الْجُزْئِيِّ*</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 85)</p><p> </p><p>
وَ هكَذَا حَسْبِى مِنَ الْكَمَالِ عِلْمِى بِاَنَّ اِلهِى هُوَ الْكَامِلُ الْمُطْلَقُ فَكُلُّ مَا فِى الْكَوْنِ مِنَ الْكَمَالِ مِنْ آيَاتِ</p><p> </p><p>
كَمَالِهِ وَ اِشَارَاتٌ اِلَى كَمَالِهِ .</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْكَمَالِ فِى نَفْسِى اْلاِيمَانُ بِاللّهِ اِذِ اْلاِيمَانُ لِلْبَشَرِ مَنْبَعٌ لِكُلِّ كَمَالاَتِهِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ِلاَنْوَاعِ حَاجَاتِىَ الْمَطْلُوبَةِ بِاَنْوَاعِ اَلْسِنَةِ جِهَازَاتِىَ الْمُخْتَلِفَةِ اِلهِى وَ رَبِّى وَ خَالِقِى وَ مُصَوِّرِىَ الَّذِى لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى اَلَّذِى هُوَ يُطْعِمُنِى وَ يَسْقِينِى وَ يُرَبِّينِى وَ يُدَبِّرُنِى وَ يُكَلِّمُنِى جَلَّ جَلاَلُهُ وَ عَمَّ نَوَالُهُ .</p><p> </p><p>
اَلنُّكْتَةُ الرَّابِعَةُ : حَسْبِى لِكُلِّ مَطَالِبِى مَنْ فَتَحَ صُورَتِى وَ صُورَةَ اَمْثَالِى مِنْ ذَوِى الْحَيَاةِ فِى الْمَاءِ بِلَطِيفِ صُنْعِهِ وَ لَطِيفِ قُدْرَتِهِ وَ حِكْمَتِهِ وَ لَطِيفِ رُبُوبِيَّتِهِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى لِكُلِّ مَقَاصِدِى مَنْ اَنْشَأَنِى وَ شَقَّ سَمْعِى وَ بَصَرِى وَ اَدْرَجَ فِى جِسْمِى لِسَانًا وَ جَنَانًا وَ اَوْدَعَ فِيهَا وَ فِى جِهَازَاتِى مَوَازِينَ حَسَّاسَةً لاَتُعَدُّ لِوَزْنِ مُدَخَّرَاتِ اَنْوَاعِ خَزَائِنِ رَحْمَتِهِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا اَدْرَجَ فِى لِسَانِى وَ جَنَانِى وَ</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 86)</p><p> </p><p>
فِطْرَتِى آلاَتٍ حَسَّاسَةً لاَتُحْصَى لِفَهْمِ اَنْوَاعِ كُنُوزِ اَسْمَائِهِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ اَدْرَجَ فِى شَخْصِىَ الصَّغِيرِ الْحَقِيرِ وَ اَدْرَجَ فِى وُجُودِى الضَّعِيفِ الْفَقِيرِ هذِهِ اْلاَعْضَاءَ وَ اْلآلاَتِ وَ هذِهِ الْجَوَارِحَ وَ الْجِهَازَاتِ وَ هذِهِ الْحَوَاسَّ وَ الْحِسِّيَّاتِ وَ هذِهِ اللَّطَائِفَ وَ الْمَعْنَوِيَّاتِ ِلاِحْسَاسِ جَمِيعِ اَنْوَاعِ نِعَمِهِ وَ ِلاِذَاقَةِ اَكْثَرِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ بِجَلِيلِ اُلُوهِيَّتِهِ وَ جَمِيلِ رَحْمَتِهِ وَ بِكَبِيرِ رُبُوبِيَّتِهِ وَ كَرِيمِ رَأْفَتِهِ وَ بِعَظِيمِ قُدْرَتِهِ وَ لَطِيفِ حِكْمَتِهِ .</p><p> </p><p>
اَلنُّكْتَةُ الْخَامِسَةُ : لاَ بُدَّ لِى وَ لِكُلِّ اَحَدٍ اَنْ يَقُولَ حَالاً وَ قَالاً وَ مُتَشَكِّرًا وَ مُفْتَخِرًا : حَسْبِى مَنْ خَلَقَنِى وَ اَخْرَجَنِى مِنْ ظُلْمَةِ الْعَدَمِ وَ اَنْعَمَ عَلَىَّ بِنُورِ الْوُجُودِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى حَيًّا فَاَنْعَمَ عَلَىَّ نِعْمَةَ الْحَيَاةِ الَّتِى تُعْطِى لِصَاحِبِهَا كُلَّ شَيْءٍ وَ تُمِدُّ يَدَ صَاحِبِهَا اِلَى كُلِّ شَيْءٍ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى اِنْسَانًا فَاَنْعَمَ عَلَىَّ بِنِعْمَةِ اْلاِنْسَانِيَّةِ الَّتِى صَيَّرَتِ اْلاِنْسَانَ عَالَمًاصَغِيرًا اَكْبَرَ مَعْنًى مِنَ</p><p> </p><p>
الْعَالَمِ الْكَبِيرِ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 87)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى مُؤْمِنًا فَاَنْعَمَ عَلَىَّ نِعْمَةَ اْلاِيمَانِ الَّذِى يُصَيِّرُ الدُّنْيَا وَ اْلاَخِرَةَ كَسُفْرَتَيْنِ مَمْلُوئَتَيْنِ مِنَ النِّعَمِ يُقَدِّمُهَا اِلَى الْمُؤْمِنِ بِيَدِ اْلاِيمَانِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى مِنْ اُمَّةِ حَبِيبِهِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ فَاَنْعَمَ عَلَىَّ بِمَا فِى اْلاِيمَانِ مِنَ الْمَحَبَّةِ وَ الْمَحْبُوبِيَّةِ اْلاِلهِيَّةِ اَلَّتِى هِىَ مِنْ اَعْلَى مَرَاتِبِ الْكَمَالاَتِ الْبَشَرِيَّةِ وَ بِتِلْكَ الْمَحَبَّةِ اْلاِيمَانِيَّةِ تَمْتَدُّ اَيَادِى اِسْتِفَادَةِ الْمُؤْمِنِ اِلَى مَا لاَيَتَنَاهَى مِنْ مُشتَمِلاَتِ دَائِرَةِ اْلاِمْكَانِ وَ الْوُجُوبِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ فَضَّلَنِى جِنْسًا وَ نَوْعًا وَ دِينًا وَ اِيمَانًا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ مَخْلُوقَاتِهِ فَلَمْ يَجْعَلْنِى جَامِدًا وَ لاَحَيَوَانًا وَ لاَضَالاًّ فَلَهُ الْحَمْدُ وَ لَهُ الشُّكْرُ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى مَظْهَرًا جَامِعًا لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ وَ اَنْعَمَ عَلَىَّ بِنِعْمَةٍ لاَتَسَعُهَا الْكَائِنَاتُ* بِسِرِّ حَادِيثِ ( لاَيَسَعُنِى اَرْضِى وَ لاَسَمَائِ وَ يَسَعُنِى   قَلْبُ عَبْدِىَ الْمُؤْمِنِ *</p><p> </p><p>
يَعْنِى اَنَّ الْمَاهِيَّةَ اْلاِنْسَانِيَّةَ مَظْهَرٌ جَامِعٌ لِجَمِيعِ تَجَلِّيَاتِ اْلاَسْمَاءِ الْمُتَجَلِّيَةِ فِى جَمِيعِ الْكَائِنَاتِ .</p><p> </p><p>
وَ كَذَا حَسْبِى مَنِ اشْتَرَى مُلْكَهُ الَّذِى عِنْدِى</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 88)</p><p> </p><p>
مِنِّى لِيَحْفَظَهُ لِى ثُمَّ يُعِيدَهُ اِلَىَّ وَ اَعْطَانَا ثَمَنَهُ الْجَنَّةَ فَلَهُ الشُّكْرُ وَ لَهُ الْحَمْدُ بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِى فِى ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ*</p><p> </p><p>
حَسْبِى رَبِّى جَلَّ اللّهُ* نُورْ مُحَمَّدْ صَلَّى اللّهُ</p><p> </p><p>
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ *حَسْبِى رَبِّى جَلَّ اللّهُ  *سِرُّ قَلْبِى ذِكْرُ اللّهِ *ذِكْرُ اَحْمَدْ صَلَّى اللّه  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6412</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:21:56 +0000</pubDate></item><item><title>3. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6413-3-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Üçüncü Þua</p><p> </p><p>
Mukaddime</p><p> </p><p>
   Bu Sekizinci Hüccet-i Ýmaniye; vücub-u vücuda ve vahdaniyete delalet ettiði gibi, hem delail-i kat'iye ile rububiyetin ihatasýna ve kudretinin azametine delalet eder. Hem hâkimiyetinin ihatasýna ve rahmetinin þümulüne dahi delalet ve isbat eder. Hem kâinatýn bütün eczasýna hikmetinin ihatasýný ve ilminin þümulünü isbat eder.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Bu Sekizinci Hüccet-i Ýmaniyenin herbir mukaddimesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddimelerin her birinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbat eder ki; bu cihette bu Sekizinci Hüccet-i Ýmaniyede yüksek meziyetler vardýr.</p><p> </p><p>
   [bu Risâle-i Münacat, hem vücub-u vücud, hem vahdet, hem ehadiyet, hem haþmet-i rububiyet, hem azamet-i kudret, hem vüs'at-i rahmet, hem umumiyet-i hâkimiyet, hem ihata-i ilim, hem þümul-ü hikmet gibi en mühim esasat-ý îmaniyeyi hârika bir îcaz içinde fevkalâde bir kat'iyet ve hâlisiyet ve yakîniyet ile isbat eder. Haþre iþaratý ve bilhassa âhirdeki þiddetli iþaratý çok kuvvetlidir.]</p><p> </p><p>
Said Nursi.</p><p> </p><p>
***</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:41)</p><p> </p><p>
Münacat</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى َتجْرِى فِى الْبَحْرِ ِبمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ اْلمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَاْلاَرْضِ لاَيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ</p><p> </p><p>
   [Üçüncü Þua olan bu Münacat Risalesi, mezkûr âyetin bir nevi tefsiridir.]</p><p> </p><p>
   Ya Ýlahî ve ya Rabbî! Ben îmanýn gözüyle ve Kur'anýn talimiyle ve nuruyla ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn dersiyle ve Ýsm-i Hakîm'in göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamýyla senin mevcudiyetine iþaret ve delalet etmesin. Ve hiçbir ecram-ý semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarýyla, senin rububiyetine ve vahdetine þehadeti ve iþareti olmasýn. Ve hiçbir yýldýz yoktur ki; mevzun hilkatýyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yýldýzlara mümaselet ve müþabehet sikkesiyle senin haþmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine iþaret ve þehadette bulunmasýn. Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yýldýz yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve in-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:42)</p><p> </p><p>
tizamlý vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna þehadet ve saltanat-ý uluhiyetine iþaret etmesin!..</p><p> </p><p>
   Evet gökler; sekeneleriyle, herbiri tek baþýyla þehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasýyla derece-i bedahette, -ey zemin ve gökleri yaratan yaratýcý!- senin vücub-u vücuduna öyle zâhir þehadet.. -ve ey zerratý, muntazam mürekkebatýyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyare yýldýzlarý manzum peykleriyle döndüren, emrine itaat ettiren!- senin vahdetine ve birliðine öyle kuvvetli þehadet ederler ki, göðün yüzünde bulunan yýldýzlar sayýsýnca nurani bürhanlar ve parlak deliller o þehadeti tasdik ederler. Hem bu safi, temiz, güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecramýyla muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarýyla süslenmiþ bir saltanat donanmasý vaziyetini göstermek cihetiyle, senin rububiyetinin haþmetine ve herþeyi icad eden kudretinin azametine zâhir delalet.. ve hadsiz semavatý ihata eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatý kucaðýna alan rahmetinin hadsiz geniþliklerine kuvvetli iþaret.. ve bütün mahlukat-ý semaviyenin bütün iþlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herþeye ihatasýna ve hikmetinin her iþe þümulüne þüphesiz þehadet ederler. Ve o þehadet ve delalet o kadar zâhirdir ki; güya yýldýzlar, þahid olan göklerin þehadet kelimeleri ve tecessüm etmiþ nurani delilleridirler. Hem semavat meydanýnda, denizinde, fezasýndaki yýldýzlar ise; muti' neferler, muntazam sefineler, hârika tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat-ý uluhiyetinin þa'þaasýný gösteriyorlar. Ve o ordunun efradýndan bir yýldýz olan güneþimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delalet ve ihtarýyla, güneþin sair arkadaþlarý olan yýldýzlarýn bir kýsmý âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz deðiller; belki bâki olan âlemlerin güneþleridirler.</p><p> </p><p>
   Ey Vâcib-ül Vücud! Ey Vâhid-i Ehad! Bu hârika yýldýzlar, bu acib güneþler, aylar; senin mülkünde, senin semavatýnda, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif edilmiþlerdir. Bütün o ecram-ý ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Hâlýk'a tesbih ederler, tekbir ederler, lisan-ý hal ile "Sübhanallah, Allahü Ekber" derler. Ben dahi onlarýn bütün tesbihatýyla seni takdis ederim.</p><p> </p><p>
   Ey þiddet-i zuhurundan gizlenmiþ ve ey azamet-i kibriyasýndan ihtifa etmiþ olan Kadîr-i Zülcelal! Ey Kadir-i Mutlak! Kur'an-ý Hakîminin dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle anladým: Nasýlki gökler, yýldýzlar, senin mevcudiyetine</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:43)</p><p> </p><p>
ve vahdetine þehadet ederler.. öyle de; cevv-i sema bulutlarýyla ve þimþekleri ve ra'dlarý ve rüzgârlarýyla ve yaðmurlarýyla, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Evet camid, þuursuz bulut, âb-ý hayat olan yaðmuru, muhtaç olan zîhayatlarýn imdadýna göndermesi, ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karýþýk tesadüf karýþamaz. Hem elektriðin en büyüðü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine iþaret ederek ondan istifadeye teþvik eden þimþek ise, senin fezadaki kudretini güzelce tenvir eder. Hem yaðmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayý konuþturan ve tesbihatýnýn gürültüsüyle gökleri çýnlatan ra'dat dahi, lisan-ý kal ile konuþarak seni takdis edip, Rububiyetine þehadet eder. Hem zîhayatlarýn yaþamasýna en lüzumlu rýzký ve istifadece en kolayý ve nefesleri vermek ve  nüfuslarý rahatlandýrmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binaen "levh-i mahv ve isbat" ve "yazar, ifade eder, sonra bozar tahtasý" suretine çevirmekle, senin faaliyet-i kudretine iþaret ve senin vücuduna þehadet ettiði gibi, senin merhametinle bulutlardan saðýp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle, senin vüs'at-i rahmetine ve geniþ þefkatine þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Ey Mutasarrýf-ý Fa'al ve ey Feyyaz-ý Müteâl! Senin vücub-u vücuduna þehadet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yaðmur; birer birer þehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasýyla keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardým etmek haysiyetiyle, senin vahdetine ve birliðine gayet kuvvetli iþaret ederler. Hem koca fezayý bir mahþer-i acaib yapan ve bazý günlerde birkaç defa doldurup boþaltan rububiyetinin haþmetine ve o geniþ cevvi, yazar deðiþtirir bir levha gibi ve sýkar ve onunla zemin bahçesini sulattýrýr bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir þeye þümulüne þehadet ettikleri gibi; umum zemine ve bütün mahlukata cevv perdesi altýnda bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz geniþliklerine ve herþeye yetiþmelerine delalet eder. Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane vazifelerde istihdam ve bulut ve yaðmur, o kadar alîmane faidelerde istimal olunur ki; herþeye ihata eden bir ilim ve herþeye þamil bir hikmet olmazsa, o istimal, o istihdam olamaz.</p><p> </p><p>
   Ey Fa'alün Limâ Yürid! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haþir ve kýyamet göstermek, bir saatte yazý kýþa ve kýþý yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba gönder-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:44)</p><p> </p><p>
mek misillü þuunatta bulunan kudretin; dünyayý âhirete çevirecek ve âhirette þuunat-ý sermediyeyi gösterecek iþaretini veriyor.</p><p> </p><p>
   Ey Kadîr-i Zülcelal! Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yaðmur, berk ve ra'd; senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle müsahhar ve vazifedardýrlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlukatý, gayet sür'atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek, rahmetini medh ü sena ederler.</p><p> </p><p>
   Ey Arz ve Semavatýn Hâlýk-ý Zülcelali! Senin Kur'an-ý Hakîminin talimiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn dersiyle îman ettim ve bildim ki: Nasýl semavat yýldýzlarýyla ve cevv-i feza müþtemilatýyla senin vücub-u vücuduna ve senin birliðine ve vahdetine þehadet ediyorlar. Öyle de: Arz bütün mahlukatýyla ve ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatý adedince þehadetler ve iþaretler ederler. Evet zeminde hiçbir tahavvül ve aðaç ve hayvanlarýnda her senede urbasýný deðiþtirmek gibi hiçbir tebeddül -cüz'î olsun, küllî olsun- yoktur ki; intizamýyla, senin vücuduna ve vahdetine iþaret etmesin. Hem hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacýnýn derecesine göre verilen rahîmane rýzkýyla ve yaþamasýna lüzumu bulunan cihazatýn hakîmane verilmesiyle, senin varlýðýna ve birliðine þehadeti olmasýn. Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at-ý acibesiyle ve latif zînetiyle ve tam temeyyüziyle ve intizamýyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin. Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikalarý ve mu'cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteþabih olan yumurta ve yumurtacýklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlýþsýz, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalý olarak yaratýlýþlarý, Sâni'-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir þehadettir ki, ziyanýn güneþe þehadetinden daha kuvvetli ve parlaktýr. Hem hava, su, nur, ateþ, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, þuursuzluklarýyla beraber, þuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsýz, heryere daðýlmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin birliðine ve varlýðýna þehadeti bulunmasýn.</p><p> </p><p>
   Ey Fâtýr-ý Kadîr! Ey Fettah-ý Allâm! Ey Fa'al-i Hallak! Nasýl Arz, bütün sekenesiyle Hâlýkýnýn Vâcib-ül Vücud olduðuna þehadet eder.. öyle de: Senin -ey Vâhid-i Ehad, ey Hannan-ý Mennan, ey Vehhab-ý Rezzak!- vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:45)</p><p> </p><p>
ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardým etmek ve onlara bakan rububiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine þehadet, belki mevcudat adedince þehadetler eder. Hem nasýl zemin bir ordugâh, bir meþher, bir talimgâh vaziyetiyle.. ve nebatat ve hayvanat fýrkalarýnda bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrý ayrý cihazatlarý muntazaman verilmesiyle, senin rububiyetinin haþmetine ve kudretinin herþeye yetiþmesine delalet eder; öyle de: Hadsiz bütün zîhayatýn ayrý ayrý rýzýklarý, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmane, kerîmane verilmesi ve hadsiz o efradýn kemal-i musahhariyetle evamir-i Rabbaniyeye itaatleri, rahmetinin herþeye þümulünü ve hâkimiyetinin herþeye ihatasýný gösteriyor. Hem zeminde deðiþmekte bulunan mahlukat kafilelerinin sevk ve  idareleri, mevt ve hayat münavebeleri ve hayvan ve nebatatýn idare ve tedbirleri dahi, herþeye taalluk eden bir ilim ile ve herþeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine ve hikmetine delalet eder. Hem zeminde kýsa bir zamanda hadsiz vazifeler gِören ve hadsiz bir zaman yaþayacak gibi istidad ve manevî cihazat ile techiz edilen ve zemin mevcudatýna tasarruf eden insan için, bu talimgâh-ý dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ý zeminde ve bu muvakkat meþherde; bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyat-ý rububiyet, bu hadsiz hitabat-ý Sübhaniye ve bu gayetsiz ihsanat-ý Ýlahiye, elbette ve herhalde bu kýsacýk ve hüzünlü ömre ve bu karýþýk kederli hayata, bu belalý ve fâni dünyaya sýðýþmaz. Belki ancak baþka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ý saadet için olabildiði cihetinden, âlem-i bekada bulunan ihsanat-ý uhreviyeye iþaret, belki þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Ey Hâlýk-ý Külli Þey! Zeminin bütün mahlukatý, senin mülkünde, senin arzýnda, senin havl ve   kuvvetinle ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardýrlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müþahede edilen bir rububiyet, öyle ihata ve þümul gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastýr ve her taraftaki icraatý öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzi kabul etmeyen bir küll ve inkýsamý imkânsýz bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rububiyet olduðunu bildiriyor. Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ý kalden daha zâhir hadsiz lisanlarla Hâlýkýný takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ý halleriyle Rezzak-ý Zülcelalinin hamd ve medh ü senasýný ediyorlar.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:46)</p><p> </p><p>
   Ey þiddet-i zuhurundan gizlenmiþ ve ey azamet-i kibriyasýndan istitar etmiþ olan Zât-ý Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatýyla; seni kusurdan, aczden, þerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarýyla sana hamd ve þükrederim.</p><p> </p><p>
   Ey Rabb-ül Berri Ve-l Bahr! Kur'anýn dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle anladým ki: Nasýl gökler ve feza ve zemin senin birliðine ve varlýðýna þehadet ederler.. öyle de: Bahirler, nehirler ve çeþmeler ve ýrmaklar, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine bedahet derecesinde þehadet ederler. Evet bu dünyamýzýn menba-ý acaib buhar kazanlarý hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcud, hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücuduyla, intizamýyla, menfaatýyla ve vaziyetiyle Hâlýkýný bildirmesin. Ve basit bir kumda ve basit bir suda rýzýklarý mükemmel bir surette verilen garib mahluklardan ve hilkatlarý gayet muntazam hayvanat-ý bahriyeden, hususan bir tanesi, bir milyon yumurtacýklarý ile denizleri þenlendiren balýklardan hiç birisi yoktur ki, hilkatýyla ve vazifesiyle ve idare ve iaþesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanýna iþaret ve Rezzakýna þehadet etmesin.</p><p> </p><p>
   Hem denizde kýymetdar, hasiyetli, zînetli cevherlerden hiç birisi yoktur ki, güzel hilkatýyla ve cazibedar fýtratýyla ve menfaatli hasiyetiyle seni tanýmasýn, bildirmesin. Evet onlar birer birer þehadet ettikleri gibi; heyet-i mecmuasýyla, beraberlik ve birbiri içinde karýþmak ve sikke-i hilkatte birlik ve icadça gayet kolay ve efradça gayet çokluk noktalarýndan, senin vahdetine þehadet ettikleri gibi; arzý, topraðýyla beraber bu küre-i arzý kuþatan muhit denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve daðýtmadan güneþin etrafýnda gezdirmek ve topraðý istila ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanatýný ve cevherlerini halketmek ve erzak ve sair umûrlarýný küllî ve tam bir surette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzým gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarýndan, senin varlýðýna ve Vâcib-ül Vücud olduðuna mevcudatý adedince iþaretler ederek þehadet eder. Ve senin saltanat-ý rububiyetinin haþmetine ve herþeye muhit olan kudretinin azametine pek zâhir delalet ettikleri gibi, göklerin fevkindeki gayet büyük ve muntazam yýldýzlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iaþe edilen balýklara kadar herþeye yetiþen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz geniþliklerine delalet.. ve intizamatýyla ve faideleriyle ve hikmetleriyle ve mizan ve mevzuniyetleriyle, senin herþeye muhit ilmine ve herþeye þamil hikmetine iþaret ederler. Ve senin bu misafirhane-i dünya</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:47)</p><p> </p><p>
da yolcular için böyle rahmet havuzlarýn bulunmasý ve insanýn seyr ü seyahatýna ve gemisine ve istifadesine musahhar olmasý iþaret eder ki; yolda yapýlmýþ bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zât, elbette makarr-ý saltanat-ý ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuþ ki, bunlar onlarýn fâni ve küçük nümuneleridirler. Ýþte denizlerin böyle gayet hârika bir tarzda arzýn etrafýnda vaziyet-i acibesiyle bulunmasý ve denizlerin mahlukatý dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe gösterir ki; yalnýz senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irade ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine musahhardýrlar. Ve lisan-ý halleriyle Hâlýkýný takdis edip "Allahü Ekber" derler.</p><p> </p><p>
   Ey daðlarý zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelal! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn tâlimiyle ve Kur'an-ý Hakîminin dersiyle anladým ki, nasýl denizler acaibleriyle seni tanýyorlar ve tanýttýrýyorlar.. öyle de: Daðlar dahi, zelzele tesiratýndan zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkýlabat fýrtýnalarýndan sükûtuna ve denizlerin istilasýndan kurtulmasýna ve havanýn gazat-ý muzýrradan tasfiyesine ve suyun muhafaza ve iddiharlarýna ve zîhayatlara lâzým olan madenlerin hazinedarlýðýna ettiði hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanýyorlar ve tanýttýrýyorlar. Evet daðlardaki taþlarýn enva'ýndan ve muhtelif hastalýklara ilâç olan maddelerin aksamýndan ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzým ve çok mütenevvi olan madeniyatýn ecnasýndan ve daðlarý, sahralarý çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle þenlendiren nebatatýn esnafýndan hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamýyla, hüsn-ü hilkatýyla, faideleriyle.. hususan madeniyatýn tuz, limontuzu, sulfato ve þap gibi sureten birbirine benzemekle beraber tadlarýnýn þiddet-i muhalefetiyle.. ve bilhassa nebatatýn basit bir topraktan çeþit çeþit enva'larýyla, ayrý ayrý çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr nihayetsiz Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahetle þehadet ettikleri gibi; heyet-i mecmuasýndaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve menþe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylýk ve çokluk ve yapýlmakta çabukluk noktalarýndan, Sâniin vahdetine ve ehadiyetine þehadet ederler.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki daðlarýn yüzünde ve karnýndaki masnu'lar, zeminin her tarafýnda, herbir nevi ayný zamanda, ayný tarzda, yanlýþsýz, gayet mükemmel ve çabuk yapýlmalarý ve bir iþ bir iþe mani olmadan, sair neviler ile beraber karýþýk iken, karýþtýrmaksýzýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:48)</p><p> </p><p>
icadlarý; senin rububiyetinin haþmetine ve hiçbir þey ona aðýr gelmeyen kudretinin azametine delalet eder; öyle de: Zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahluklarýn hadsiz hacetlerini, hattâ mütenevvi hastalýklarýný, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrý ayrý iþtihalarýný tatmin edecek bir surette, daðlarýn yüzlerini ve içlerini muntazam eþcar ve nebatat ve madeniyatla doldurmak ve muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, senin rahmetinin hadsiz geniþliðine ve hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atine delalet.. ve toprak tabakatý içinde, gizli ve karanlýk ve karýþýk bulunduðu halde; bilerek, görerek, þaþýrmayarak, intizamla, hacetlere göre ihzar edilmeleriyle, senin herþeye taalluk eden ilminin ihatasýna ve herbir þeyi tanzim eden hikmetinin bütün eþyaya þümulüne ve ilâçlarýn ihzaratý ve madenî maddelerin iddiharatýyla rububiyetinin rahîmane ve kerîmane olan tedabirinin mehasinine ve inayetinin ihtiyatlý letaifine pek zâhir bir surette iþaret ve delalet ederler.</p><p> </p><p>
   Hem bu dünya hanýnda misafir yolcular için, koca daðlarý levazýmatlarýna ve istikbaldeki ihtiyaçlarýna muntazam ihtiyat deposu ve cihazat anbarý ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde iþaret, belki delalet, belki þehadet eder ki;</p><p> </p><p>
bu kadar kerim ve misafirperver ve bu kadar hakîm ve þefkatperver ve bu kadar kadîr ve rububiyetperver bir Sâniin, elbette ve herhalde, çok sevdiði o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsanatýnýn ebedî hazineleri vardýr. Buradaki daðlara bedel, orada yýldýzlar o vazifeyi görürler.</p><p> </p><p>
   Ey Kadir-i Külli Þey! Daðlar ve içindeki mahluklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle müsahhar ve müdehhardýrlar. Onlarý bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlýkýný takdis ve tesbih ederler.</p><p> </p><p>
   Ey Hâlýk-ý Rahman ve ey Rabb-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle ve Kur'an-ý Hakîminin dersiyle anladým: Nasýlki sema ve feza ve arz ve deniz ve dað, müþtemilât ve mahluklarýyla beraber seni tanýyorlar ve tanýttýrýyorlar.. öyle de: Zemindeki bütün aðaç ve nebatat, yapraklarý ve çiçekleri ve meyveleriyle, seni bedahet derecesinde tanýttýrýyorlar ve tanýyorlar. Ve umum eþcarýn ve nebatatýn cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarýndan ve zînetleriyle Sâniinin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerinden ve letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkâný olmayan hârika san'at içindeki nizam ve nizam içindeki mizan ve mizan içindeki zînet ve zînet içindeki nakýþlar ve nakýþlar içindeki güzel ve ayrý ayrý kokular ve kokular içindeki</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:49)</p><p> </p><p>
 meyvelerin muhtelif tatlarýyla, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahet derecesinde þehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasýyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte müþabehet ve tedbir ve idarede münasebet ve onlara taalluk eden icad fiilleri ve Rabbanî isimlerde muvafakat ve o yüzbin enva'ýn hadsiz efradlarýný birbiri içinde þaþýrmayarak birden idareleri gibi noktalar, o Vâcib-ül Vücud Sâniin bilbedahe vahdetine ve ehadiyetine dahi þehadet ederler. Hem nasýlki onlar senin vücub-u vücuduna ve vahdetine þehadet ediyorlar.. öyle de; rûy-i zeminde dört yüz bin milletlerden teþekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efradýn yüzbinler tarzda iaþe ve idareleri; þaþýrmayarak, karýþtýrmayarak mükemmel yapýlmasýyla, senin rububiyetinin vahdaniyetteki haþmetine ve bir baharý bir çiçek kadar kolay icad eden kudretinin azametine ve herþeye taallukuna delalet ettikleri gibi, koca zeminin her tarafýnda, hadsiz hayvanatýna ve insanlara, hadsiz taamlarýn çeþit çeþit aksamýný ihzar eden rahmetinin hadsiz geniþliðine.. ve o hadsiz iþler ve in'amlar ve idareler ve iaþeler ve icraatlar kemal-i intizamla cereyanlarý ve herþey hattâ zerreler o emirlere ve icraata itaat ve müsahhariyetleriyle, hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delalet etmekle beraber o aðaçlarýn ve nebatlarýn ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir þeyini, herbir iþini bilerek, görerek, faidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapýlmakla, senin ilminin her þeye ihatasýna ve hikmetinin herþeye þümulüne pek zâhir bir surette delalet ve hadsiz parmaklarýyla iþaret ederler. Ve senin gayet kemaldeki cemal-i san'atýna ve nihayet cemaldeki kemal-i nimetine hadsiz dilleriyle sena ve medhederler. Hem bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kýsa bir zamanda ve az bir ömürde, eþcar ve nebatatýn elleriyle, bu kadar kýymetdar ihsanlar ve nimetler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar iþaret belki þehadet eder ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ý Rahîm, bütün ettiði masrafý ve ihsaný, kendini sevdirmek ve tanýttýrmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlukat tarafýndan "Bize tattýrdý, fakat yedirmeden bizi idam etti" dememek ve dedirmemek ve saltanat-ý uluhiyetini iskat etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müþtak dostlarýný mahrumiyet cihetinde düþmanlara çevirmemek noktalarýndan, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî býrakacaðý abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet'e lâyýk bir surette meyvedar eþcar ve çiçekli nebatlar ihzar</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:50)</p><p> </p><p>
etmiþtir. Buradakiler ise, müþterilere göstermek için nümunelerdir.</p><p> </p><p>
   Hem aðaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrýca seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedi' bir surette, etleri çok muhtelif, san'atlarý çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yapýlarak o yemek tablalarýný aðaçlarýn ellerine verip ve nebatlarýn baþlarýna koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ý hal olan tesbihatlarý, zuhurca lisan-ý kal derecesine çýkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatýnla, senin rahmet ve hikmetinle musahhardýrlar ve senin herbir emrine mutidirler.</p><p> </p><p>
   Ey þiddet-i zuhurundan gizlenmiþ ve ey kibriya-yý azametinden tesettür etmiþ olan Sâni'-i Hakîm ve Hâlýk-ý Rahîm! Bütün eþcar ve nebatatýn, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; seni kusurdan, aczden, þerikten takdis ederek hamd ü sena ederim.</p><p> </p><p>
   Ey Fâtýr-ý Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn tâlimiyle ve Kur'an-ý Hakîm'in dersiyle anladým ve îman ettim ki; nasýl nebatat ve eþcar seni tanýyorlar, senin sýfât-ý kudsiyeni ve esma-i hüsnaný bildiriyorlar.. öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kýsmý olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gayet muntazam saatler gibi iþleyen ve iþlettirilen dâhilî ve haricî âzalarýyla ve bedeninde gayet ince bir nizam ve gayet hassas bir mizan ve gayet mühim faideler ile yerleþtirilen âlât ve duygularýyla ve cesedinde gayet san'atlý bir yapýlýþ ve gayet hikmetli bir tefriþ ve gayet dikkatli bir müvazene içinde konulan cihazat-ý bedeniyesiyle, senin vücub-u vücuduna ve sýfatlarýnýn tahakkukuna þehadet etmesin. Çünki bu kadar basirane nazik san'at ve þuurkârane ince hikmet ve müdebbirane tam müvazeneye, elbette kör kuvvet ve þuursuz tabiat ve serseri tesadüf karýþamazlar ve onlarýn iþi olamaz ve mümkün deðildir. Ve kendi kendine teþekkül edip öyle olmasý ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki o halde herbir zerresi; herbir þeyini ve cesedinin teþekkülünü, belki dünyada alâkadar olduðu herþeyini bilecek, görecek, yapabilecek âdeta ilah gibi ihatalý bir ilim ve kudreti bulunacak. Sonra teþkil-i cesed ona havale edilir ve kendi kendine oluyor denilebilir. Ve heyet-i mecmuasýndaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev'iye ve vahdet-i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, aðýz gibi nokta</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:51)</p><p> </p><p>
larda ittifak cihetinde müþahede edilen sikke-i fýtratta birlik ve herbir nev'in efradý sîmalarýnda görülen sikke-i hikmette ittihad ve iaþede ve icadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, senin vahdetine kat'î þehadette bulunmasýn! Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin ehadiyetine iþareti olmasýn.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki insan ile beraber hayvanatýn, zeminin bütün yüzünde yayýlan yüzbin enva'ý, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve musahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüðe kadar,rububiyetin emirleri intizamla cereyanlarýyla o rububiyetinin derece-i haþmetine ve gayet çoklukla beraber gayet kýymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapýlmalarý ve gayet san'atlý olmakla beraber gayet kolay yapýlýþlarýyla kudretinin derece-i azametine delalet ettikleri gibi; þarktan garba, þimalden cenuba kadar yayýlan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuþa kadar bütün onlarýn rýzýklarýný yetiþtiren rahmetinin hadsiz vüs'atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fýtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ý silâha alýnmýþ bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz geniþliðine kat'î delalet ederler. Hem nasýlki hayvanattan herbirisi, kâinatýn bir küçük nüshasý ve bir misal-i musâggarý hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakik bir hikmetle, karýþýk eczalarý karýþtýrmayarak ve bütün hayvanlarýn ayrý ayrý suretlerini þaþýrmayarak, hatasýz, sehivsiz, noksansýz yapýlmalarýyla, ilminin herþeye ihatasýna ve hikmetinin herþeye þümulüne, adedlerince iþaretler ederler; öyle de: Herbiri birer mu'cize-i san'at ve birer hârika-i hikmet olacak kadar san'atlý ve güzel yapýlmasýyla, çok sevdiðin ve teþhirini istediðin san'at-ý Rabbaniyenin kemal-i hüsnüne ve gayet derecede güzelliðine iþaret ve herbirisi, hususan yavrular gayet nazdar, nazenin bir surette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularýnýn tatmini cihetiyle, senin inayetinin gayet þirin cemaline hadsiz iþaretler ederler.</p><p> </p><p>
   Ey Rahmanürrahîm! Ey Sadýk-ul Va'd-il Emin! Ey Mâlik-i Yevmiddin! Senin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmýnýn talimiyle ve Kur'an-ý Hakîminin irþadýyla anladým ki: Madem kâinatýn en müntehab neticesi hayattýr.. ve hayatýn en müntehab hülâsasý ruhtur.. ve zîruhun en müntehab kýsmý zîþuurdur.. ve zîþuurun en câmii insandýr.. ve bütün kâinat ise, hayata musahhardýr ve onun için çalýþýyor.. ve zîhayatlar, zîruhlara musahhardýr, onlar için dünyaya gönderiliyorlar.. ve zîruhlar, insanlara musahhardýr, onlara yardým</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:52)</p><p> </p><p>
ediyorlar.. ve insanlar fýtraten Hâlýkýný pek ciddî severler ve Hâlýklarý onlarý hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir.. ve insanýn istidadý ve cihazat-ý maneviyesi, baþka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakýyor.. ve insanýn kalbi ve þuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor.. ve lisaný, hadsiz dualarýyla beka için Hâlýkýna yalvarýyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanlarý dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratmýþ iken, ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil deðildir. Belki baþka bir ebedî âlemde mes'udane yaþamasý hikmetiyle, bu dünyada çalýþmak ve onu kazanmak için gönderilmiþtir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kýsa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onlarýn âyinesi olan insanlarýn, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarýna iþaret ederler.</p><p> </p><p>
   Evet, ebedînin sadýk dostu, ebedî olacak. Ve Bâki'nin âyine-i zîþuuru, bâki olmak lâzým gelir.</p><p> </p><p>
   Hayvanlarýn ruhlarý bâki kalacaðýný ve Hüdhüd-ü Süleymanî (A.S.) ve Neml'i ve Naka-i Sâlih (A.S.) ve Kelb-i Ashab-ý Kehf gibi bazý efrad-ý mahsusa; hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceði ve herbir nev'in arasýra istimal için birtek cesedi bulunacaðý rivayet-i sahihadan anlaþýlmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve rububiyet öyle iktiza ederler.</p><p> </p><p>
   Ey Kadîr-i Kayyum! Bütün zîhayat, zîruh, zîþuur senin mülkünde, yalnýz senin kuvvet ve kudretinle ve ancak senin irade ve tedbirinle ve rahmet ve hikmetinle, rububiyetinin emirlerine teshir ve fýtrî vazifelerle tavzif edilmiþler. Ve bir kýsmý, insanýn kuvveti ve galebesi için deðil, belki fýtraten insanýn za'fý ve aczi için, rahmet tarafýndan ona musahhar olmuþlar. Ve lisan-ý hal ve   lisan-ý kal ile Sâni'lerini ve Mabudlarýný kusurdan, þerikten takdis ve nimetlerine þükür ve hamd ederek, herbiri ibadet-i mahsusasýný yapýyorlar.</p><p> </p><p>
   Ey þiddet-i zuhurundan gizlenmiþ ve ey azamet-i kibriyasýndan perdelenmiþ olan Zât-ý Akdes! Bütün zîruhlarýn tesbihatýyla seni takdis etmek niyet edip سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَىٍّ diyorum.</p><p> </p><p>
   Ya Rabb-el Âlemîn! Ya Ýlahe-l Evvelîne Ve-l Âhirîn! Ya Rabb-es Semavat-ý Ve-l Aradîn! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle ve Kur'an-ý Hakîm'in dersiyle anladým ve îman ettim ki: Nasýl sema, feza, arz, berr ve bahr, þecer, nebat, hayvan; efradýyla,</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:53)</p><p> </p><p>
eczasýyla, zerratýyla seni biliyorlar, tanýyorlar ve varlýðýna ve birliðine þehadet ve delalet ve iþaret ediyorlar; öyle de: Kâinatýn hülâsasý olan zîhayat ve zîhayatýn hülâsasý olan insan ve insanýn hülâsasý olan enbiya, evliya, asfiyanýn hülâsasý olan kalblerinin ve akýllarýnýn müþahedat ve keþfiyat ve ilhamat ve istihracatýyla, yüzer icma ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat'iyetle senin vücub-u vücuduna ve senin vahdaniyet ve ehadiyetine þehadet edip, ihbar ediyorlar. Mu'cizat ve keramat ve yakînî bürhanlarýyla, haberlerini isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Evet kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zâta bakan hiçbir hatýrat-ý gaybiye; ve ilham edici bir zâta baktýran hiçbir ilhamat-ý sadýka; ve hakkalyakîn suretinde sýfât-ý kudsiye ve esma-i hüsnaný keþfeden hiçbir itikad-ý yakîne; ve enbiya ve evliyada bir Vâcib-ül Vücud'un envarýný aynelyakîn ile müþahede eden hiçbir nurani kalb; ve asfiya ve sýddýkînde, bir Hâlýk-ý Külli Þey'in âyât-ý vücubunu ve berahin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, isbat eden hiçbir münevver akýl yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve sýfât-ý kudsiyene ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma-i hüsnana þehadet etmesin, delaleti bulunmasýn ve iþareti olmasýn. Ve bilhassa bütün enbiya ve evliya ve asfiya ve sýddýkînin imamý ve reisi ve hülâsasý olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn ihbarýný tasdik eden hiçbir mu'cizat-ý bâhiresi ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-ý âliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatlý kitablarýn hülâsat-ül hülâsasý olan Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn hiçbir âyet-i tevhidiye-i katýasý ve mesail-i îmaniyeden hiçbir mes'ele-i kudsiyesi yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve kudsî sýfatlarýna ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma ve sýfâtýna þehadet etmesin ve delaleti olmasýn ve iþareti bulunmasýn!..</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki bütün o yüzbinler muhbir-i sadýklar, mu'cizatlarýna ve keramatlarýna ve hüccetlerine istinad ederek, senin varlýðýna ve birliðine þehadet ederler; öyle de: Herþeye muhit olan Arþ-ý Azam'ýn külliyat-ý umûrunu idareden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz'î hatýratýný ve arzularýný ve dualarýný bilmek ve iþitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rububiyetinin derece-i haþmetini.. ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eþyayý birden icad eden hiçbir fiil bir fiile, bir iþ bir iþe mani olmadan, en büyük bir þeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icma' ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki bu kâinatý zîruha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve cenneti ve saadet-i ebediyeyi cin ve inse  ihzar eden ve en  küçük bir zîhayatý unutmayan ve en</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:54)</p><p> </p><p>
âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalýþan rahmetinin hadsiz geniþliðini.. ve zerrattan tâ seyyarata kadar bütün enva'-ý mahlukatý emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizat ve hüccetleriyle isbat ederler; öyle de: Kâinatý, eczalarý adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ý kebir hükmüne getiren ve Levh-i Mahfuz'un defterleri olan Ýmam-ý Mübin ve Kitab-ý Mübin'de bütün mevcudatýn bütün sergüzeþtlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum aðaçlarýnýn fihristlerini ve proðramlarýný ve zîþuurun baþlarýnda bütün kuvve-i hâfýzalarda, sahiblerinin tarihçe-i hayatlarýný yanlýþsýz, muntazaman yazdýran ilminin herþeye ihatasýna; ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir aðaçta meyveleri sayýsýnca neticeleri verdiren; ve herbir zîhayatta âzalarý, belki eczalarý ve hüceyratlarý adedince maslahatlarý takib eden; hattâ insanýn lisanýný çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamlarýn tatlarý adedince zevkî olan mizancýklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir þeye þümulüne; hem bu dünyada nümuneleri görülen celalî ve cemalî isimlerinin tecellileri daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceðine ve bu fâni âlemde nümuneleri müþahede edilen ihsanatýnýn daha þaþaalý bir surette Dâr-ý Saadette istimrarýna ve bekasýna ve bu dünyada onlarý gören müþtaklarýn ebedde dahi refakatlarýna ve beraber bulunmalarýna bil'icma', bil'ittifak þehadet ve delalet ve iþaret ederler.</p><p> </p><p>
   Hem yüzer mu'cizat-ý bâhiresine ve âyât-ý katýasýna istinaden, baþta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ý Hakîm'in olarak, bütün ervah-ý neyyire ashabý olan enbiyalar ve kulûb-u nuraniye aktabý olan evliyalar ve ukûl-ü münevvere erbabý olan asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede, senin çok tekrar ile ettiðin va'dlerine ve tehdidlerine istinaden ve senin kudret ve rahmet ve inayet ve hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sýfatlarýna ve þe'nlerine ve izzet-i celaline ve saltanat-ý rububiyetine itimaden ve keþfiyat ve müþahedat ve ilmelyakîn itikadlarýyla, saadet-i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar. Ve ehl-i dalalet için Cehennem bulunduðunu haber verip ilân ediyorlar ve îman edip þehadet ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ý Rahîm! Ey Sadýk-ul Va'd-il Kerim! Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ý Zülcelal! Bu kadar sadýk dostlarýný ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sýfât ve þuunatýný  tekzib edip, saltanat-ý rububiyetinin kat'î mukteziyatýný ve sevdiðin ve onlar dahi seni tasdik ve itaatle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadýnýn hadsiz dualarýný ve davalarýný reddederek, küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzib etmekle,</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:55)</p><p> </p><p>
 senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyetinin haysiyetine iliþen ve þefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalalet ve ehl-i küfrü, haþrin inkârýnda tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin! Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten senin nihayetsiz adaletini ve cemalini ve rahmetini takdis ediyorum!</p><p> </p><p>
سُبْحَانَهُ وَ تَعَالَى عَمّا يَقُولُونَ عُلُوّ ًا كَبِيرًا âyetini, vücudumun bütün zerratý adedince söylemek istiyorum! Belki senin o sadýk elçilerin ve o doðru dellâl-ý saltanatýn hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada ihsanatýnýn definelerine ve dâr-ý saadette tamamýyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine þehadet, iþaret, beþaret ederler. Ve bütün hakikatlarýn mercii ve güneþi ve hâmisi olan "Hak" isminin en büyük bir þuaý, bu hakikat-ý ekber-i haþriye olduðunu îman ederek, senin ibadýna ders veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Ey Rabb-ül Enbiya Ve-s Sýddýkîn! Bütün onlar senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile, senin irade ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftýrlar. Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile Küre-i Arz'ý bir zikirhane-i azam, bu kâinatý bir mescid-i ekber hükmünde göstermiþler.</p><p> </p><p>
   Ya Rabbî ve ya Rabb-es Semavatý Ve-l Aradîn! Ya Hâlýkî ve ya Hâlýk-ý Külli Þey! Gökleri yýldýzlarýyla, zemini müþtemilatýyla ve bütün mahlukatý bütün keyfiyatýyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakký için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana müsahhar kýl! Kur'ana ve îmana hizmet için, insanlarýn kalblerini Risâle-i Nur'a musahhar yap! Ve bana ve ihvanýma, îman-ý kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi ve Hazret-i Ýbrahim Aleyhisselâm'a ateþi ve Hazret-i Davud Aleyhisselâm'a daðý, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Þems ve Kamer'i teshir ettiðin gibi, Risâle-i Nur'a kalbleri ve akýllarý musahhar kýl!.. Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefis ve þeytanýn þerrinden ve kabir azabýndan ve Cehennem ateþinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kýl! Âmîn, âmîn, âmîn!..</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:56)</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
   Kur'andan ve münacat-ý Nebeviye olan Cevþen-ül Kebir'den aldýðým bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ý Rahîmimin dergâhýna arzetmekte kusur etmiþsem, kusurumun afvý için Kur'aný ve Cevþen-ül Kebir'i þefaatçý ederek rahmetinden afvýmý niyaz ediyorum.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6413</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:21:14 +0000</pubDate></item><item><title>2. &#xDE;u&#xE2;</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6414-2-%C3%BEu%C3%A2/</link><description><![CDATA[<p>Ýkinci Þuâ</p><p> </p><p>
Eskiþehir Hapishanesinin Son Meyvesi</p><p> </p><p>
Otuzbirinci Lem'anýn Ýkinci Þuaý</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيم</p><p> </p><p>
   Onaltý sene evvel, Eskiþehir Hapishanesinde, arkadaþlarýmýn tahliyeleriyle yalnýz kaldýðým bir vakitte þu Þua, gayet acele, pek noksan kalemimle, sýkýntýlý, rahatsýzlýk bir zamanda te'lif edildiðinden bir derece intizamsýz olmakla beraber, bugünlerde tashih ederken îman ve tevhid noktasýnda pek çok kýymetdar ve kuvvetli ve ehemmiyetli gördüm.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh » (Þ: 6)</p><p> </p><p>
   ["Allahü Ehad" ism-i azamýna dair yedinci nükte-i azam ve altý ism-i azamýn altý nüktesinin yedincisi.]</p><p> </p><p>
Ýhtar</p><p> </p><p>
   Bu risale benim nazarýmda çok mühimdir. Çünki, içinde çok mühim ve ince olan esrar-ý îmaniye inkiþaf ediyor. Bu risaleyi anlayarak okuyan adam îmanýný kurtarýr inþâallah. Maatteessüf ben burada kimse ile görüþemediðimden, kendime tebyiz edip yazdýramadým. Bu risalenin kýymetini anlamak istersen, baþta bulunan Ýkinci ve Üçüncü Meyve'yi ve âhirdeki hâtimeyi ve hâtimeden iki sahife evvelki mes'eleyi evvelce dikkatle okuduktan sonra tamamýný teenni ile mütalaa eyle!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Altý ism-i azamýn altý nüktelerinin "Allahü Ehad"e dair yedinci nükte-i azamdýr.</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ   وَ بِهِ نَسْتَعِينُ</p><p> </p><p>
    فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ âyetinin bir muhteþem nüktesiyle, meþhur bir kasem-i Nebevînin iþaretiyle ve ilhamýyla hissettiðim gayet güzel ve çok þirin ve nihayet derecede latif üç meyve-i tevhid ve üç muktazîsi ve üç hüccetine dair bir nüktedir.</p><p> </p><p>
   Ýþte Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemin ettiði vakit, en çok istimal ve tekrar ile her zaman ferman ettiði þu وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ  kasemidir. Ve bu kasem gösteriyor ki, þecere-i kâinatýn en geniþ dairesi ve en müntehasý ve nihayatý ve teferruatý dahi Zât-ý Vâhid-i Ehad'in kudretiyle ve iradesiyledir. Çünki</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 7)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 mahlukatýn en müntehab ve en müstesnasý olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn nefsi, kendi kendine mâlik olmazsa ve ef'alinde serbest bulunmazsa ve harekâtý baþka bir ihtiyara baðlý ise; elbette hiçbir þey, hiçbir þe'n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet -cüz'î olsun küllî olsun- o muhit iktidarýn, o þamil ihtiyarýn daire-i tasarrufunun haricinde olamaz. Evet, bu çok manidar kasem-i Muhammedî'nin (A.S.M.) ifade ettiði gayet muazzam ve muhit bir tevhid-i Rububiyettir. Ve bu tevhidin isbatýna dair yüz belki bin bâhir bürhanlar, Siracünnur olan Risâle-i Nur'da beyan edildiðinden, bu hakikat-ý âliyenin tafsilât ve isbatýný ona havale ederek bu Ýkinci Þua'da muhtasar üç makam içinde bu çok ehemmiyetli hakikat-ý îmaniyenin birinci makamýnda gayet latif ve tatlý ve çok kýymettar ve nurlu, hadsiz semerelerinden üç küllî meyvelerini gayet muhtasar bir surette beyanla, o meyvelere benim kalbimi sevkeden zevklerime ve hislerime iþaret edilecek. Ýkinci Makamda ise bu kudsî hakikatýn üç küllî muktazîsi ve esbab-ý mûcibesi beyan edilir ve o üç muktazî üçbin muktazîlerin kuvvetindedir. Ve Üçüncü Makamda, o hakikat-ý tevhidiyenin üç alâmetleri zikredilecek ve o üç alâmet üçyüz alâmet ve emare ve delil kuvvetindedirler.</p><p> </p><p>
Birinci Makam'ýn Birinci Meyvesi</p><p> </p><p>
   Tevhid ve vahdette cemal-i Ýlâhî ve kemâl-i Rabbanî tezahür eder. Eðer vahdet olmazsa, o hazine-i ezeliye gizli kalýr. Evet, hadsiz cemâl ve kemalât-ý Ýlâhiye ve nihayetsiz mehasin ve hüsn-ü Rabbanî ve hesabsýz ihsanat ve baha-i Rahmanî ve gayetsiz kemal-i cemal-i Samedanî, ancak vahdet âyinesinde ve vahdet vasýtasýyla þecere-i hilkatin nihayatýndaki cüz'iyatýn sîmalarýnda temerküz eden cilve-i esmada görünür. Meselâ; iktidarsýz ve ihtiyarsýz bir yavrunun imdadýna umulmadýk bir yerden, yani kan ve fýþký ortasýndan beyaz, safi, temiz bir süt göndermek olan cüz'î fiil ise; tevhid nazarýyla bakýldýðý vakit, birden bütün yavrularýn pek çok hârikulâde ve pek çok þefkatkârane olan küllî ve umumî iaþeleri ve validelerini onlara müsahhar etmeleriyle rahmet-i Rahman'ýn cemâl-i lâyezalîsi kemâl-i þa'þaa ile görünür. Eðer tevhid nazarýyla bakýlmazsa, o cemal gizlenir ve o cüz'î iaþe dahi esbaba ve tesadüfe ve tabiata havale edilir; bütün bütün kýymetini, belki mahiyetini kaybeder.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ, müdhiþ bir hastalýktan þifa bulmak, eðer tevhid nazarýyla bakýlsa; birden zemin denilen hastahane-i kübrada bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczahane-i ekberden ilâçlarý ve dermanlarýyla þifa ihsan etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlak'ýn cemâl-i</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 8)</p><p> </p><p>
þefkati ve mehasin-i Rahîmiyeti küllî ve þa'þaalý bir surette görünür. Eðer tevhid nazarýyla bakýlmazsa; o cüz'î fakat alîmane, basîrane, þuurkârane olan þifa vermek dahi, camid ilâçlarýn hasiyetlerine ve kör kuvvete ve þuursuz tabiata verilir. Bütün bütün mahiyetini ve hikmetini ve kýymetini kaybeder.</p><p> </p><p>
   Bu makam münasebetiyle hatýra gelen bir salavatýn bir nüktesini beyan ediyorum. Þöyle ki: Namaz tesbihatýnýn âhirinde  Þafiîlerde gayet müstamel ve meþhur bir salavat olan</p><p> </p><p>
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وََعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا</p><p> </p><p>
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanýn hikmet-i hilkatý ve sýrr-ý câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlýkýna iltica ve yalvarmak ve hamd ve þükür etmek olduðundan, insaný dergâh-ý Ýlâhiyeye kamçý vurup sevkeden en keskin ve en müessir saik, hastalýklar olduðu gibi; insaný, kemâl-i þevk ile þükre sevkeden ve tam manasýyla minnetdar edip hamdettiren tatlý nimetler ise, baþta þifalar ve devalar ve âfiyetler olduðundan bu salavat-ý þerife gayet müþerref ve manidar olmuþtur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzý bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçlarýn dermanlarýný ihsan eden Þâfi-i Hakikî'nin pek aþikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir þefkatini ve kudsî ve geniþ bir rahîmiyetini hissediyorum.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiþ manevî elemini hisseden bir adama, îman ile hidayet ihsan etmek, eðer tevhid nazarýyla bakýlsa, birden o cüz'î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatýn hâlýký ve sultaný olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o îman vasýtasýyla bir saadet-i ebediyeyi ve þahane ve çok geniþ ve þa'þaalý bir mülk-i bâki ve bâki bir dünyayý ihsan etmek ve onun gibi bütün mü'minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ý ekber yüzünde ve sîmasýnda, bir Zât-ý Kerim ve Muhsin'in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem'asýyla bütün ehl-i îmaný kendine dost ve has kýsmýný da âþýk yapýyor. Eðer tevhid nazarýyla bakýlmazsa; o cüz'î îmaný, ya müte</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 9)</p><p> </p><p>
hakkim ve hodbin Mu'tezileler gibi kendi nefsine veya bazý esbaba havale eder ki, hakikî fiyatý ve bahasý Cennet olan o Rahmanî pýrlanta bir cam parçasýna inip âyinedarlýk ettiði kudsî cemalin lem'asýný kaybeder.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu üç misale kýyasen, daire-i kesretin müntehasýndaki cüz'iyatýn, cüz'iyat-ý ahvalinde tevhid noktasýnda cemal-i Ýlahînin ve kemal-i Rabbanînin binler enva'ý ve yüzbin çeþitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaþýlýr, bilinir, tahakkuku sabit olur. Ýþte tevhidde cemal ve kemal-i Ýlahînin kalben görünmesi ve ruhen hissedilmesi içindir ki; bütün evliya ve asfiya, en tatlý zevklerini ve en þirin manevî rýzýklarýný kelime-i tevhid olan "Lâ ilahe illallah" zikrinde ve tekrarýnda buluyorlar. Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriya ve celal-i Sübhanî ve saltanat-ý mutlaka-i rububiyet-i Samedaniyye tahakkuk etmesi içindir ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiþ: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ Yani: "Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kýymetli sözleri, "Lâ ilahe illallah" kelâmýdýr." Evet bir meyve, bir çiçek, bir ýþýk gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rýzýk; bir küçük âyine iken, tevhidin sýrrýyla birden bütün emsaline omuz omuza verip ittisal ettiðinden, o nevi büyük âyineye dönüp o nev'e mahsus cilvelenen bir çeþit cemal-i Ýlahîyi gösterir. Ve fâni, muvakkat olan güzellik ile, bâki bir nevi hüsn-ü sermedîyi irae eder. Ve Mevlâna Celaleddin'in dediði gibi,</p><p> </p><p>
آنْ خَيَا لاَتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ { عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ</p><p> </p><p>
sýrrýyla bir âyine-i cemal-i Ýlahî olur. Yoksa eðer tevhid sýrrý olmazsa, o cüz'î meyve tek baþýna kalýr. Ne o kudsî cemal, ne de o ulvî kemali gösterir. Ve içindeki cüz'î bir lem'a dahi söner, kaybolur. Âdeta baþaþaðý olup elmastan þiþeye döner.</p><p> </p><p>
   Hem tevhid sýrrýyla, þecere-i hilkatýn meyveleri olan zîhayatta bir þahsiyet-i Ýlahiye, bir ehadiyet-i Rabbaniye ve sýfât-ý seb'aca manevî bir sîma-i Rahmanî ve temerküz-ü esmaî ve اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ deki hitaba muhatab olan zâtýn bir cilve-i taayyünü ve teþahhusu tezahür eder. Yoksa o þahsiyet,</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 10</p><p> </p><p>
o ehadiyet, o sîma, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kâinat nisbetinde geniþlenir, daðýlýr, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihatalý, kalbî gözlere görünür. Çünki azamet ve kibriya perde olur, herkesin kalbi göremez. Hem o cüz'î zîhayatlarda pek zâhir bir surette anlaþýlýr ki; onun Sânii, onu görür, bilir, dinler, istediði gibi yapar. Âdeta o zîhayatýn masnuiyeti arkasýnda muktedir, muhtar, iþitici, bilici, görücü bir zâtýn manevî bir teþahhusu, bir taayyünü îmana görünür. Ve bilhassa zîhayattan insanýn mahlukýyeti arkasýnda gayet aþikâr bir tarzda o manevî teþahhus, o kudsî taayyün sýrr-ý tevhid ile, îmanla müþahede olunur. Çünki o teþahhus-u ehadiyetin esaslarý olan ilim ve kudret ve hayat ve sem' ve basar gibi manalarýn hem nümuneleri insanda var; o nümuneler ile onlara iþaret eder. Çünki meselâ, gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir mana olan gözün gördüðünü görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüðün yakýþtýðýný görür, sonra yapar. Hem kulaðý veren zât, elbette o kulaðýn iþittiklerini iþitir, sonra yapar, verir. Sair sýfatlar buna kýyas edilsin.</p><p> </p><p>
   Hem esmanýn nakýþlarý ve cilveleri insanda var; onlar ile o kudsî manalara þehadet eder. Hem insan, za'fýyla ve acziyle ve fakrýyla ve cehliyle diðer bir tarzda âyinedarlýk edip, yine za'fýna fakrýna merhamet eden ve meded veren zâtýn kudretine, ilmine, iradesine ve hakeza sair evsafýna þehadet eder. Ýþte daire-i kesretin müntehasýnda ve en daðýnýk cüz'iyatýnda, sýrr-ý vahdetle binbir esma-i Ýlahiye, zîhayat denilen küçücük mektublarda temerküz edip açýk okunduðundan, o Sâni'-i Hakîm zîhayat nüshalarýný çok teksir ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin taifelerini pek çok tarzda nüshalarýný teksir eder ve her tarafa neþreder.</p><p> </p><p>
   Bu birinci meyvenin hakikatýna beni îsal ve sevkeden zevkî bir hissimdir. قöyle ki:</p><p> </p><p>
   Bir zaman, ziyade rikkatimden ve fazla þefkatten ve acýmak duygusundan zîhayat ve hususan onlardan zîþuur ve bilhassa insanlar ve bilhassa mazlumlar ve musibete giriftar olanlarýn halleri çok ziyade rikkatime ve þefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: "Bu âciz ve zaîf bîçarelerin dertlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi; istilâ edici ve saðýr olan unsurlar, hâdiseler dahi iþitmezler. Bunlarýn bu periþan hallerine merhamet edip hususî iþlerine müdahale eden yok mu?" diye ruhum çok derin feryad ediyordu. Hem "O çok güzel memlûklerin ve çok kýymetdar mallarýn ve çok müþtak ve minnetdar dostlarýn iþlerine bakacak ve onlara sahabet edecek ve himayet edecek bir mâlikleri, bir sahibleri, bir hakikî dostlarý yok mu?" diye</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 11)</p><p> </p><p>
 kalbim bütün kuvvetiyle baðýrýyordu. Ýþte ruhumun feryadýna ve kalbimin vaveylâsýna vâfi ve kâfi ve teskin edici ve kanaat verici cevab ise: Sýrr-ý tevhid ile Rahman ve Rahîm olan Zât-ý Zülcelal'in umumî kanunlarýn tazyikatlarý ve hâdisatýn tehacümatý altýnda aðlayan ve sýzlayan o sevimli memlûklerine kanunlarýn fevkinde olarak, ihsanat-ý hususiyesi ve imdadat-ý hassasý ve doðrudan doðruya herþeye karþý rububiyet-i hususiyesi ve herþeyin tedbirini bizzât kendisi görmesi ve herþeyin derdini bizzât dinlemesi ve herþeyin hakikî mâliki, sahibi, hâmisi olduðunu sýrr-ý Kur'an ve nur-u îman ile bildim. O hadsiz me'yusiyet yerinde nihayetsiz bir mesruriyet hissettim. Ve herbir zîhayat öyle bir Mâlik-i Zülcelal'e mensubiyeti ve memlûkiyeti cihetiyle nazarýmda binler derece bir ehemmiyet, bir kýymet kesbettiler. Çünki madem herkes efendisinin þerefiyle ve mensub olduðu zâtýn makamýyla ve þöhretiyle iftihar eder, bir izzet peyda eder; elbette nur-u îman ile bu mensubiyetin ve memlûkiyetin inkiþafý suretinde, bir karýnca  bir firavunu o mensubiyet kuvvetiyle maðlub ettiði gibi (o mensubiyet þerefiyle dahi) gafil ve kendi kendine mâlik ve baþýboþ kendini zanneden ve ecdadýyla ve mülk-ü Mýsýr ile iftihar eden ve kabir kapýsýnda o iftiharý sönen bin fir'avun kadar iftihar edebilir. Ve sinek dahi Nemrud'un sekerat vaktinde azaba ve hicaba inkýlab eden iftiharýna karþý kendi mensubiyetinin þerefini irae edip, onunkini hiçe indirebilir.</p><p> </p><p>
   Ýþte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ âyeti, þirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduðunu ifade ile bildirir. Þirk öyle bir cürümdür ki, herbir mahlukun hakkýna ve þerefine ve haysiyetine bir tecavüzdür. Ancak onu Cehennem temizler.</p><p> </p><p>
Tevhidin Ýkinci Meyvesi</p><p> </p><p>
   Birinci meyve Hâlýk-ý Kâinat olan Zât-ý Akdes'e baktýðý gibi, ikinci meyve dahi kâinatýn zâtýna ve mahiyetine bakar. Evet sýrr-ý vahdetle kâinatýn kemalâtý tahakkuk eder ve mevcudatýn ulvî vazifeleri anlaþýlýr ve mahlukatýn netice-i hilkatleri takarrur eder ve masnuatýn kýymetleri bilinir ve bu âlemdeki makasýd-ý Ýlahiye vücud bulur ve zîhayat ve zîþuurlarýn hikmet-i hilkatlarý ve sýrr-ý icadlarý tezahür eder ve bu dehþet-engiz tahavvülât içinde kahharane fýrtýnalarýn hiddetli, ekþi sîmalarý arkasýnda rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fena ve zevalde kaybolan mevcudatýn neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhlarý ve tesbihatlarý gibi çok vücudlarý kendilerine bedel âlem-i þehadette býrakýp,</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 12)</p><p> </p><p>
sonra gittikleri bilinir. Ve kâinat baþtan baþa gayet manidar bir kitab-ý Samedanî ve mevcudat ferþten arþa kadar gayet mu'cizane bir mecmua-i mektûbat-ý Sübhaniye ve mahlukatýn bütün taifeleri, gayet muntazam ve muhteþem bir ordu-yu Rabbanî ve masnuatýn bütün kabileleri mikroptan, karýncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyarata kadar Sultan-ý Ezelî'nin gayet vazifeperver memurlarý olduðu bilinmesi ve herþey, âyinedarlýk ve intisab cihetiyle binler derece kýymet-i þahsiyesinden daha yüksek kýymet almalarý ve "Seyl-i mevcudat ve kafile-i mahlukat nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmiþler ve ne yapýyorlar?" diye halledilmeyen týlsýmlý suallerin manalarý ona inkiþaf etmesi, ancak ve ancak sýrr-ý tevhid iledir. Yoksa kâinatýn bu mezkûr yüksek kemalâtlarý sönecek ve o ulvî ve kudsî hakikatlarý zýdlarýna inkýlab edecek.</p><p> </p><p>
   Ýþte þirk ve küfür cinayeti, kâinatýn bütün kemalâtýna ve ulvî hukuklarýna ve kudsî hakikatlarýna bir tecavüz olduðu cihetledir ki, ehl-i þirk ve küfre karþý kâinat kýzýyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onlarýn mahvýna anasýr ittifak edip, kavm-i Nuh Aleyhisselâm ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i þirki boðuyor, gark ediyor. تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sýrrýyla Cehennem dahi ehl-i þirk ve küfre öyle kýzýyor ve kýzýþýyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. Evet þirk, kâinata karþý büyük bir tahkir ve azîm bir tecavüzdür. Ve kâinatýn kudsî vazifelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle þerefini kýrýyor. Nümune için binler misallerinden birtek misale iþaret edeceðiz.</p><p> </p><p>
   Meselâ Sýrr-ý vahdet ile kâinat öyle cesîm ve cismanî bir melaike hükmünde olur ki, mevcudatýn nevileri adedince yüzbinler baþlý ve her baþýnda o nevide bulunan ferdlerin sayýsýnca yüzbinler aðýz ve her aðzýnda o ferdin cihazat ve ecza ve a'za ve hüceyratý mikdarýnca yüzbinler diller ile Sâniini takdis ederek tesbihat yapan Ýsrafil-misal ubudiyette ulvî bir makam sahibi bir acaib-ül mahlukat iken hem sýrr-ý tevhid ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulât yetiþtiren bir mezraa ve dâr-ý saadet tabakalarýna a'mal-i beþeriye gibi çok hasýlatýyla levazýmat tedarik eden bir fabrika ve âlem-i bekada hususan Cennet-i Alâ'daki ehl-i temaþaya dünyadan alýnma sermedî manzaralarý göstermek için mütemadiyen iþleyen yüzbin yüzlü sinemalý bir fotoðraf iken; þirk ise, bu çok acib ve tam muti', hayatdar ve cismanî melaikeyi; camid, ruhsuz, fâni, vazifesiz, halik, manasýz hâdisatýn herc ve merci altýnda ve inkýlablarýn fýrtýnalarý içinde, adem zulümatýnda yuvarlanan bir pe</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 13)</p><p> </p><p>
riþan mecmua-yý vâhiyesi, hem bu çok garib ve tam muntazam, menfaatdar fabrikayý; mahsulâtsýz, neticesiz, iþsiz, muattal, karmakarýþýk olarak þuursuz tesadüflerin oyuncaðý ve saðýr tabiatýn ve kör kuvvetin mel'abegâhý ve umum zîþuurun matemhanesi ve bütün zîhayatýn mezbahasý ve hüzüngâhý suretine çevirir. Ýþte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ sýrrýyla, þirk birtek seyyie iken ne kadar çok ve büyük cinayetlere medar oluyor ki, Cehennem'de hadsiz azaba müstehak eder. Her ne ise... "Siracünnur"da bu ikinci meyvenin izahatý ve hüccetleri mükerreren beyan edildiðinden, o uzun kýssayý kýsa býraktýk. Bu ikinci meyveye beni sevkedip îsal eden acib bir his ve garib bir zevktir. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Bir zaman, bahar mevsiminde temaþa ederken gördüm ki: Zemin yüzünde haþir ve neþr-i âzamýn yüzbinler nümunelerini gösteren bir seyeran ve seyelan içinde kafile kafile arkasýnda gelen geçen mevcudatýn ve bilhassa zîhayat mahlukatýn, hususan küçücük zîhayatlarýn kýsa bir zamanda görünüp der'akab kaybolmalarý ve daimî bir faaliyet-i müdhiþe içinde mevt ve zeval levhalarý bana çok hazîn görünüp, rikkatime þiddetle dokunarak beni aðlatýyordu. O güzel hayvancýklarýn vefatlarýný gördükçe kalbim acýyordu. "Of, yazýk! Ah, yazýk!" diyerek, bu ahlarýn, oflarýn altýnda derinden derine bir vaveylâ-i ruhî hissediyordum. Ve bu âkibete uðrayan hayat ise, ölümden beter bir azab gördüm. Hem nebatat ve hayvanat âleminde gayet güzel, sevimli ve çok kýymetdar san'atta olan zîhayatlarýn bir dakikada gözünü açýp bu seyrangâh-ý kâinata bakar, dakikasýyla mahvolur, gider. Bu hali temaþa ettikçe, ciðerlerim sýzlýyordu. Aðlamak ile þekva etmek istiyor; neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?.. diye feleðe karþý kalbim dehþetli sualler soruyor ve böyle faydasýz, gayesiz, neticesiz, çabuk idam edilen bu masnu'cuklar gözümüz önünde bu kadar ihtimam ve dikkat ve san'at ve cihazat ve terbiye ve tedbir ile kýymetdar bir surette icad edildikten sonra, gayet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanýp, hiçlik karanlýklarýna atýlmalarýný gördükçe; kemalâta meftun ve güzelliklere mübtela ve kýymetdar þeylere âþýk olan bütün latifelerim ve duygularým feryad edip baðýrýyorlardý ki: "Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazýk deðiller mi? Bu baþ döndürücü deverandaki fena ve zeval nereden gelip bu bîçarelere musallat olmuþ?" diye mukadderat-ý hayatiyenin dýþ yüzünde bulunan elîm keyfiyetleriyle kadere karþý müdhiþ itirazlar baþladýðý hengâmda; birden nur-u Kur'an, sýrr-ý îman, lütf-u Rahman ile tevhid imdadýma yetiþti; o karanlýklarý aydýnlattý, benim bütün "Ah!" ve</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 14)</p><p> </p><p>
 "Of!"larýmý ve aðlamalarýmý sürurlara ve yazýk demelerimi mâþâallah, bârekâllahlara çevirdi. "Elhamdülillahi alâ nur-il îman" dedirtti. Çünki sýrr-ý vahdetle þöyle gördüm ki: Herbir mahluk, hususan herbir zîhayatýn sýrr-ý tevhid ile çok büyük neticeleri ve umumî faydalarý vardýr. Ezcümle:</p><p> </p><p>
   Herbir zîhayat, meselâ bu süslü çiçek ve þu tatlýcý sinek, öyle manidar, Ýlahî, manzum bir kasideciktir ki, hadsiz zîþuurlar onu kemal-i lezzetle mütalaa ederler. Ve öyle kýymetdar bir mu'cize-i kudrettir ve bir ilânname-i hikmettir ki, Sâni'inin san'atýný nihayetsiz ehl-i takdire cazibedarane teþhir eder. Hem kendi san'atýný kendisi temaþa etmek ve kendi cemal-i fýtratýný kendisi müþahede etmek ve kendi cilve-i esmasýnýn güzelliklerini âyineciklerde kendisi seyretmek isteyen Fâtýr-ý Zülcelal'in nazar-ý þuhuduna görünmek ve mazhar olmak, gayet yüksek bir netice-i hilkatidir. Hem kâinattaki hadsiz faaliyeti iktiza eden tezahür-ü rububiyete ve tebarüz-ü kemalât-ý Ýlahiyeye (Yirmidördüncü Mektub'da beyan edildiði gibi) beþ vecihle hizmeti dahi, ulvî bir vazife-i fýtratýdýr. Ve böyle faideleri ve neticeleri vermekle beraber; kendi yerinde, bu âlem-i þehadette zîruh ise ruhunu ve hadsiz hâfýzalarda ve sair elvah-ý mahfuzalarda suretini ve hüviyetini ve tohumlarýnda ve yumurtacýklarýnda mahiyetinin kanunlarýný ve bir nevi müstakbel hayatýný ve âlem-i gaybda ve daire-i esmada âyinedarlýk ettiði kemalleri ve güzellikleri býrakýp, mesrurane terhis manasýnda bir zâhirî mevt ile bir zeval perdesi altýna girer; yalnýz dünyevî gözlerden saklanýr mahiyetinde gördüm, "Oh Elhamdülillah!" dedim.</p><p> </p><p>
   Evet kâinatýn bütün tabakatýnda ve umum nevilerinde göz ile görünen ve her tarafa kök salan gayet esaslý ve çok kuvvetli ve kusursuz ve nihayet derecede parlak olan bu cemaller ve güzellikler, elbette þirkin iktiza ettiði çok çirkin ve haþin ve gayet menfur ve periþan olan evvelki vaziyet muhal ve mevhum olduðunu gösteriyor. Çünki böyle çok esaslý bir cemal perdesi altýnda, böyle dehþetli bir çirkinlik saklanamaz ve bulunamaz. Eðer bulunsa; o hakikatlý cemal hakikatsýz, asýlsýz, vâhî ve vehmî olur. Demek þirkin hakikatý yok, yolu kapalý, bataklýkta saplanýr; hükmü muhal, mümteni'dir. Bu mezkûr hissî olan hakikat-ý îmaniye, tafsilatla ve kat'î bürhanlar ile Siracünnur'un müteaddid risalelerinde beyan edildiðinden burada bu kýsacýk iþaretle iktifa ederiz.</p><p> </p><p>
Üçüncü Meyve</p><p> </p><p>
   Zîþuura, bilhassa insana bakar. Evet sýrr-ý vahdet ile insan, bütün mahlukat içinde büyük bir kemal sahibi ve kâinatýn en</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 15)</p><p> </p><p>
kýymetdar meyvesi ve mahlukatýn en nazenini ve en mükemmeli ve zîhayatýn en bahtiyarý ve en mes'udu ve Hâlýk-ý Âlem'in muhatabý ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemalât-ý insaniye ve beþerin bütün ulvî maksadlarý tevhid ile baðlýdýr. Ve sýrr-ý vahdetle vücud bulur. Yoksa eðer vahdet olmazsa, insan mahlukatýn en bedbahtý ve mevcudatýn en süflîsi ve hayvanatýn en bîçaresi ve zîþuurun en hüzünlüsü ve azablýsý ve gamlýsý olur. Çünki insan nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düþmanlarý ve hadsiz bir fakrý ve hadsiz ihtiyaçlarý bulunmakla beraber, mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla ve hissiyatla teçhiz edilmiþ ki, yüz bin çeþit elemleri hisseder ve yüzbinler tarzlarda lezzetleri zevkederek ister. Ve öyle maksadlarý ve arzularý var ki, bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zât o arzularý yerine getiremez. Meselâ, insanda gayet þedid bir arzu-yu beka var. Ýnsanýn bu maksadýný öyle bir zât verebilir ki, bütün kâinatý bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanýn kapýsýný kapayýp, diðer bir menzilin kapýsýný açmak gibi kolay bir surette dünya kapýsýný kapayýp âhiret kapýsýný açabilsin. Beþerin bu arzu-yu beka gibi ebed tarafýna uzanmýþ ve aktar-ý âleme yayýlmýþ binler menfî ve müsbet arzularý var ki, onlarý vermekle beþerin iki dehþetli yaralarý olan aczini ve fakrýný tedavi eden zât ise, ancak sýrr-ý vahdetle bütün kâinatý kabzasýnda tutan Zât-ý Ehad olabilir.</p><p> </p><p>
   Hem beþerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlablarý ve ruhunun bekasýna ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksadlarý var ki, onlarý öyle bir zât verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayd kalmaz. Hem en gizli ve iþitilmez gayet mahfî seslerinýi  iþitir, cevabsýz býrakmaz.</p><p> </p><p>
   Hem semavat ve arzý, iki muti' nefer gibi emrine müsahhar ederek küllî hizmetlerde çalýþtýracak derecede muktedir olabilsin. Hem insanýn bütün cihazatlarý ve hissiyatlarý, sýrr-ý vahdetle, gayet yüksek bir kýymet alýrlar ve þirk ve küfür ile gayet derecede sukut ederler. Meselâ: Ýnsanýn en kýymetdar cihazý akýldýr. Eðer sýrr-ý tevhid ile olsa, o akýl, hem Ýlahî kudsî defineleri, hem kâinatýn binler hazinelerini açan pýrlanta gibi bir anahtarý olur. Eðer þirk ve küfre düþse, o akýl, o halde geçmiþ zamanýn elîm hüzünlerini ve gelecek zamanýn vahþi korkularýný insanýn baþýna toplattýran meþ'um ve sebeb-i taciz bir âlet-i bela olur.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: Ýnsanýn en latif ve þirin bir seciyesi olan þefkat; eðer sýrr-ý tevhid onun yardýmýna yetiþmezse, öyle müdhiþ bir hýrkat, bir firkat, bir rikkat, bir musibet olur ki, insaný en bedbaht bir</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 16)</p><p> </p><p>
 dereceye indirir. Tek bir güzel yavrusunu ebedî kaybeden bir gafil valide, bu hýrkatý tam hisseder.</p><p> </p><p>
   Hem meselâ: Ýnsanýn en lezzetli ve tatlý ve kýymetli hissi olan muhabbet, eðer sýrr-ý tevhid yardým etse, bu küçücük insaný, kâinat kadar büyüttürür ve geniþlik verir ve mahlukata nazenin bir sultan yapar. Eðer þirk ve küfre düþse el'iyazübillah öyle bir musibet olur ki, mütemadiyen zeval ve fenada mahvolan hadsiz mahbublarýnýn ebedî firaklarý ile bîçare kalb-i insanîyi her dakika parça parça eder. Fakat gaflet veren lehviyatlar, muvakkaten ibtal-i his nev'inden zâhiren hissettirmiyor.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu üç misale yüzer cihazat ve hissiyat-ý beþeriyeyi kýyas etsen; vahdet, tevhid ne derece kemalât-ý insaniyeye medar olduðunu anlarsýn. Bu Üçüncü Meyve dahi Siracünnur'un belki yirmi risalelerinde gayet güzel bir tafsil ve hüccetli bir surette beyan edildiðinden burada kýsa bir iþaretle iktifa ederiz.</p><p> </p><p>
   Beni bu meyveye sevk ve îsal eden þöyle bir histir: Bir zaman yüksek bir dað baþýnda idim. Gafleti daðýtacak bir intibah-ý ruhî vasýtasýyla, kabir tam manasýyla, ölüm bütün çýplaklýðýyla ve zeval ve fena aðlattýrýcý lehvalarýyla bana göründü. Herkes gibi fýtratýmdaki fýtrî aþk-ý beka, birden zevale karþý isyan edip galeyana geldi. Ve muhabbet ve takdir ile pek çok alâkadar olduðum ehl-i kemalât ve meþahir-i enbiya ve evliya ve asfiyanýn sönmelerine ve mahvolmalarýna karþý mahiyetimdeki rikkat-i cinsiye ve þefkat-i nev'iye dahi kabre karþý tuðyan edip feveran etti. Ve altý cihete istimdadkârane baktým. Hiç bir teselli, bir meded göremedim. Çünki zaman-ý mazi tarafý bir mezar-ý ekber ve müstakbel bir karanlýk ve yukarý bir dehþet ve aþaðý ve sað ve sol taraflarýndan elîm ve hazîn haller, hadsiz muzýr þeylerin tehacümatýný gördüm. Birden sýrr-ý tevhid imdadýma yetiþti, perdeyi açtý. Hakikat-ý halin yüzünü gösterdi. Bak, dedi. En evvel beni çok korkutan ölümün yüzüne baktým. Gördüm ki ölüm, ehl-i îman için bir terhistir; ecel, terhis tezkeresidir. Bir tebdil-i mekândýr, bir hayat-ý bâkiyenin mukaddimesi ve kapýsýdýr. Zindan-ý dünyadan çýkmak ve baðistan-ý cinana bir uçmaktýr. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahman'a girmeðe bir nöbettir ve dâr-ý saadete gitmeðe bir davettir diye kat'î anladýðýmdan, ölümü ve mevti sevmeðe baþladým. Sonra, zeval ve fenaya baktým. Gördüm ki: Sinema perdeleri gibi ve güneþe mukabil akan kabarcýklar misillü, lezzet verici bir teceddüd-ü emsaldir, bir tazelenmektir. Ve esma-i hüsnanýn çok hasna ve güzel cilvelerini tazelendirmek için âlem-i gaybdan gelip, âlem-i þehadette</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 17)</p><p> </p><p>
vazifedarane bir seyerandýr, bir cevelandýr. Ve Cemal-i Rububiyyetin hikmetdarane bir tezahüratýdýr ve mevcudatýn hüsn-ü sermedîye karþý bir âyinedarlýðýdýr, yakînen bildim.</p><p> </p><p>
   Sonra altý cihete baktým, gördüm ki: Sýrr-ý tevhid ile o kadar nuranidir ki, göz kamaþtýrýyor. Geçmiþ zaman bir mezar-ý ekber olmadýðýný, belki zaman-ý istikbale inkýlab edip binler mecalis-i münevvere ve mecma-i ahbab, binler menazýr-ý nuraniye gördüm. Ve hakeza bu iki madde gibi binler maddelerin hakikî yüzlerine baktým; sürur ve þükürden baþka bir tesir, bir keyfiyet vermediklerini gördüm.</p><p> </p><p>
   Bu üçüncü meyveye ait bu zevkimi ve hissimi Siracünnur'un belki kýrk risalelerinde cüz'î, küllî deliller ile beyan etmiþim. Ve bilhassa "Yirmialtýncý Lem'a" olan Ýhtiyarlar Risalesi'nin onüç aded ricalarýnda o derece kat'î ve güzel izah edilmiþtir ki, daha fevkinde izah olmaz. Onun için bu pek uzun kýssayý bu makamda pek çok kýsa kestim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 18)</p><p> </p><p>
Ýkinci Makam</p><p> </p><p>
   [Tevhidi ve vahdaniyeti ve vahdeti, kat'î bir surette iktiza ve istilzam ve îcab eden ve þirki ve iþtiraki kabul etmeyen ve müsaade vermeyen deliller hadsizdirler. Onlardan yüzler, belki binler bürhanlar Risâle-i Nur'da tafsilen isbat edildiðinden, burada muktazîlerin üç adedine icmalen iþaret edilecek.]</p><p> </p><p>
   Birincisi: Bu kâinatta göz ile görünen hakîmane ef'alin ve basîrane tasarrufatýn þehadetiyle; bu masnuat bir Hâkim-i Hakîm'in, bir Kebir-i Kâmil'in hududsuz sýfât ve isimleriyle ve nihayetsiz mutlak olan ilim ve kudretiyle yapýlýyor, icad ediliyor.</p><p> </p><p>
   Evet bir hads-i kat'î ile bu eserlerden o Sâniin hem rububiyet-i âmme derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti, hem ceberutiyet-i mutlaka derecesinde kibriyasý ve azameti, hem uluhiyet-i mutlaka derecesinde kemali ve istiðnasý, hem hiçbir kayýd altýna girmeyen ve hiçbir hadd-i nihayet bulunmayan faaliyeti ve saltanatý var olduðu anlaþýlýr ve kat'î bilinir, belki görünür. Hâkimiyet ve kibriya ve kemal ve istiðna ve ýtlak ve ihata ve nihayetsizlik ve hadsizlik ise vahdeti istilzam edip, iþtirake zýddýrlar. Amma hâkimiyet ve âmiriyetin vahdete þehadetleri ise; Risâle-i Nur'un çok yerlerinde gayet kat'î bir surette isbat edilmiþ. Hülâsat-ül hülâsasý þudur ki:</p><p> </p><p>
   Hâkimiyetin þe'ni ve muktezasý, istiklaliyet ve infiraddýr ve gayrýn müdahalesini reddir. Hattâ aczleri için muavenete fýtraten muhtaç olan insanlar dahi, o hâkimiyetin bir gölgesi cihetiyle gayrýn müdahalesini red ve istiklaliyetini muhafaza etmek için bir memlekette iki padiþah, bir vilayette iki vali, bir nahiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eðer bulunsa herc ü merc olur, ihtilâl baþlar, intizam bozulur. Madem hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muavenete muhtaç olan insanlarda bu derece müdahale-i gayrý ve iþtiraki reddedip kabul etmezse; elbette acizden münezzeh bir Kadir-i Mutlak'ta, rububiyet suretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iþtiraki ve müdahale-i gayrý kabul etmez.</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 19)</p><p> </p><p>
Belki gayet þiddetle reddeder ve þirki tevehhüm ve itikad edenleri gayet hiddetle dergâhýndan tardeder. Ýþte Kur'an-ý Hakîm'in, ehl-i þirk aleyhinde gayet þiddet ve hiddetle beyanatý bu mezkûr hakikattan ileri geliyor.</p><p> </p><p>
   Amma kibriya ve azamet ve celalin vahdete þehadetleri ise, o dahi Risâle-i Nur'da parlak bürhanlarýyla beyan edilmiþ. Burada gayet muhtasar bir mealine iþaret edilecek.</p><p> </p><p>
   Meselâ: Nasýlki güneþin azamet-i nuru ve kibriya-yý ziyasý, perdesiz ve yakýnýnda bulunan baþka zaîf nurlara hiçbir cihetle ihtiyaç býrakmadýðý ve tesir vermediði gibi, öyle de kudret-i Ýlahiyenin azamet ve kibriyasý dahi, ayrý hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç býrakmadýðý gibi, onlara hiçbiri icadý, hiçbir hakikî tesiri vermez. Ve bilhassa kâinattaki bütün makasýd-ý Rabbaniyenin temerküz ettiði yeri ve medarlarý olan zîhayat ve zîþuurlarý baþkalara havalesi kabil deðil. Hem hilkat-ý insaniyenin ve hadsiz enva'-ý nimetin icadýndaki gayelerin tezahür ettiði yerleri, menþe'leri olan zîhayatlarýn cüz'iyatýndaki ahval ve semeratý ve neticeleri baþka ellere havalenin hiçbir cihet-i imkâný yoktur. Meselâ bir zîhayat, cüz'î bir þifasý veya bir rýzký veya bir hidayeti için Cenab-ý Hak'tan baþkasýna hakikî minnetdar olmak ve baþkasýna perestiþkârane medih ve  sena etmek, rububiyetin azametine dokunur ve uluhiyetin kibriyasýna iliþir ve mabudiyet-i mutlakanýn haysiyetine dokundurur, celalini müteessir eder.</p><p> </p><p>
   Amma kemalin sýrr-ý vahdete iþareti ise, yine Risâle-i Nur'da çok parlak bürhanlarýyla beyan edilmiþtir. Gayet muhtasar bir meali þudur ki: Semavat ve arzýn hilkatý, bilbedahe gayet kemalde bir kudret-i mutlakayý ister. Belki her bir zîhayatýn acaib cihazatý dahi, kemal-i mutlakta bir kudreti iktiza eder. Ve aczden münezzeh ve kayýddan müberra bir kudret-i mutlakadaki kemal ise, elbette vahdeti istilzam eder. Yoksa kemaline nakîse ve ýtlakýna kayýd konmak ve nihayetsizliðine nihayet vermek ve en kavî bir kudreti en zayýf bir acze sukut ettirmek ve nihayetsiz bir kudrete, nihayetsiz olduðu bir vakitte, bir mütenahî ile nihayet vermek lâzým gelecek. Bu ise, beþ vecihle muhal içinde muhaldir.</p><p> </p><p>
   Amma, ýtlak ve ihata ve nihayetsizliðin vahdete þehadetleri ise; o dahi Siracünnur Risalelerinde tafsilen zikredilmiþ. Bir muhtasar meali þudur: Madem kâinattaki ef'alin herbiri, kendi eserinin etrafa istilakârane yayýlmasý ile her bir fiilin ihatasýný ve ýtlakýný ve hadsiz bulunduðunu ve kayýdsýzlýðýný gösterir. Ve madem iþtirak ve þirk ise, o ihatayý inhisar altýna ve o ýtlaký kayýd</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 20)</p><p> </p><p>
 altýna ve o hadsizliði had altýna alýp ýtlakýn hakikatýný ve ihatanýn mahiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve muhit olan o ef'alde iþtirak muhaldir, imkâný yoktur. Evet ýtlakýn mahiyeti, iþtirake zýddýr. Çünki ýtlakýn manasý, hattâ mütenahî ve maddî ve mahdud bir þeyde dahi olsa, yine istilakârane ve istiklaldarane etrafa, her yere yayýlýr, intiþar eder. Meselâ: Hava ve ziya ve nur ve hararet, hattâ su, ýtlaka mazhar olsalar, her tarafa yayýlýrlar. Madem ýtlak ciheti, cüz'îde dahi olsa, maddîleri mahdudlarý böyle müstevli yapýyor. Elbette küllî bir ýtlak-ý hakikî, böyle hem nihayetsiz, hem maddeden münezzeh, hem hududsuz, hem kusurdan müberra olan sýfatlara öyle bir istilâ ve ihata verir ki, þirk ve iþtirakin hiçbir cihet-i imkâný ve ihtimali olamaz.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Kâinatta görünen binlerle ef'al-i umumiyenin ve cilveleri görünen yüzer esma-i Ýlahiyenin her birinin hem hâkimiyeti, hem kibriyasý, hem kemali, hem ihatasý, hem ýtlaký, hem nihayetsizliði; vahdetin ve tevhidin gayet kuvvetli birer bürhanýdýrlar.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki, bir fevkalâde kuvvet, faaliyete girmek için istilâ etmek ister, baþka kuvvetleri daðýtýr. Öyle de, herbir fiil-i rububiyet ve herbir cilve-i esma-i Uluhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki; eðer hikmet-i âmme ve adalet-i mutlaka olmasa idi ve onlarý durdurmasa idi, herbiri umum mevcudatý istilâ edecekti. Meselâ: Kavak aðacýný umum zeminde halkeden ve tedbirini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki; onun yanýnda ve efradý içinde yayýlmýþ ve karýþmýþ olan ceviz ve elma ve zerdali misillü aðaçlarýn kavaða bitiþik olan cüz'î ferdlerini, o kavak nev'ini tamamen, birden zabteden küllî kuvveti altýna ve tedbiri içine almasýn ve istilâ etmesin ve baþka kuvvetlere kaptýrsýn. Evet her bir nevi mahlukatta, belki her bir ferdde tasarruf eden öyle bir kuvvet ve kudret hissediliyor ki, bütün kâinatý istilâ ve bütün eþyayý zabt ve bütün mevcudatý hükmü altýna alabilir bir mahiyette görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, iþtiraki hiç bir cihette kabul edemez, þirke meydan vermez.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki bir meyvedar aðacýn sahibi, o aðaçtan en ziyade ehemmiyet verdiði ve alâkadarlýk gösterdiði cihet ve madde, o aðacýn meyveleri ve dallarýnýn uçlarýndaki semereleri ve tohumluk için o meyvelerin kalblerinde ve bizzât kalbleri olan çekirdekleridir. Ve onun mâliki, aklý varsa, o dallardaki meyveleri baþkalara daimî temlik edip, boþboþuna mâlikiyetini bozmaz. Aynen öyle de; þu kâinat denilen aðacýn dallarý olan unsurlar ve unsurlarýn uçlarýnda bulunan ve çiçekleri ve yapraklarý hükmünde olan nebatat</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 21)</p><p> </p><p>
ve hayvanat ve o yapraklarýn ve çiçeklerin en yukarýsýndaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice-i hilkatlarý olan ubudiyetlerini ve þükürlerini ve bilhassa o meyvelerin cem'iyetli çekirdekleri olan kalblerini ve zahr-ý kalb denilen kuvve-i hâfýzalarýný baþka kuvvetlere hiçbir cihetle kaptýrmaz ve kaptýrmakla saltanat-ý rububiyetini kýrmaz ve kýrmakla mabudiyetini bozmaz.</p><p> </p><p>
   Hem daire-i mümkinatýn ve kesretin en müntehasýnda bulunan cüz'iyatta, belki o cüz'iyatýn cüz'iyat-ý ahvalinde ve keyfiyatýnda makasýd-ý rububiyet temerküz ettiðinden, hem de mabudiyete uzanan ve mabuda bakan minnetdarlýklarýn ve teþekküratlarýn ve perestiþliklerin menþe'leri onlar olduðundan, elbette onlarý baþka ellere vermez ve vermekle hikmetini ibtal etmez. Ve hikmetini ibtal etmekle uluhiyetini iskat etmez. Çünki mevcudatýn icadýndaki en mühim makasýd-ý Rabbaniye, kendini zîþuurlara tanýttýrmak ve sevdirmek ve medh ü senasýný ettirmek ve minnetdarlýklarýný kendine celbetmektir.</p><p> </p><p>
   Bu ince sýr içindir ki; þükrü ve perestiþi ve minnetdarlýðý ve muhabbeti ve medhi ve ubudiyeti intac eden rýzk ve þifa ve bilhassa hidayet ve îman gibi daire-i kesretin en âhirindeki cüz'î ve küllî bu gibi fiiller ve in'amlar, doðrudan doðruya kâinat Hâlýkýnýn ve umum mevcudat sultanýnýn eseri ve ihsaný ve in'amý ve hediyesi ve fiili olduðunu göstermek için Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan (Haþiye) tekrar ile rýzký ve hidayeti ve þifayý Zât-ý Vâcib-ül Vücud'a veriyor ve onlarý ihsan etmek ona mahsus ve ona münhasýrdýr diyor ve gayet þiddetle gayrýn müdahalesini reddediyor. Evet ebedî bir dâr-ý saadeti kazandýran îman nimetini veren, elbette ve her halde o dâr-ý saadeti halk eden ve îmaný ona anahtar yapan bir Zât-ý Zülcelal'in nimeti olabilir. Baþkasý bu derece büyük bir nimetin mün'imi olarak mabudiyetin en büyük penceresini kapayýp, en ehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Þecere-i hilkatýn en müntehasýndaki en cüz'î ahval ve semerat, iki cihetle tevhide ve vahdete iþaret ve þehadet ederler:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Rububiyetin kâinattaki maksadlarý onlarda tecemmu' ve gayeleri onlarda temerküz ve ekser esma-i hüsnanýn cilveleri ve zuhurlarý ve taayyünleri ve hilkat-ý mevcudatýn neti</p><p> </p><p>
__________________________</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Meselâ: اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 22)</p><p> </p><p>
celeri ve faideleri onlarda içtima ettiðinden, onlarýn her birisi, bu temerküz noktasýndan der: Ben bütün kâinatý halk eden zâtýn malýyým, fiiliyim, eseriyim.</p><p> </p><p>
   Ýkinci cihet ise: O cüz'î meyvenin kalbi, hem hadîsçe zahr-ý kalb denilen insanýn hâfýzasý, ekser enva'ýn bir çeþit muhtasar fihristesi ve bir küçük nümune haritasý ve þecere-i kâinatýn bir manevî çekirdeði ve ekser esma-i Ýlahiyenin incecik bir âyinesi olduðu; hem o kalbin ve hâfýzanýn emsalleri ve sikkeleri bir tarzda bulunan bütün kalblerin ve hâfýzalarýn kâinat yüzünde müstevliyane intiþarlarý, elbette bütün kâinatý kabza-i tasarrufunda tutan bir zâta bakar ve yalnýz onun eseriyim ve onun san'atýyým derler.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Nasýlki bir meyve, faydalýlýðý cihetiyle, tamam aðacýnýn mâlikine bakar. Ve çekirdeði cihetiyle, bütün o aðacýn ecza ve a'za ve mahiyetine nazar eder. Ve bütün emsalinde ayný bulunan yüzündeki sikkesi cihetiyle, o aðacýn bütün meyvelerini temaþa eder: "Biz biriz ve bir elden çýkmýþýz, birtek zâtýn malýyýz. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu o yapar." derler. Öyle de daire-i kesretin nihayetlerindeki zîhayat ve zîhayatýn ve hususan insanýn yüzündeki sikke ve kalbindeki fihristiyet ve mahiyetindeki neticelik ve meyvelik cihetiyle, doðrudan doðruya bütün kâinatý kabza-i rububiyetinde tutan zâta bakar ve vahdetine þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Vahdaniyetin ikinci muktazîsi: Vahdette vücub derecesinde bir sühulet, bir kolaylýk ve þirkte, imtina' derecesinde bir suubet ve müþkilât bulunmasýdýr. Bu hakikat ise; Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh'ýn tabirince Siracünnur'un çok risalelerinde ve bilhassa Yirminci Mektub'da tafsilen ve Otuzuncu Lem'anýn Dördüncü Nüktesinde icmalen gayet kat'î ve parlak bir surette isbat ve izah edilmiþ ve gayet kuvvetli bürhanlar ile gösterilmiþtir ki: Bütün eþya birtek zâta verilse, bu kâinatýn icadý ve tedbiri, bir aðaç kadar kolay ve bir aðacýn halký ve inþasý, bir meyve kadar sühuletli ve bir baharýn ibdaý ve idaresi, bir çiçek kadar âsân ve hadsiz efradý bulunan bir nev'in terbiyesi ve tedbiri, bir ferd kadar müþkilatsýz olur.</p><p> </p><p>
 Eðer, þirk yolunda esbab ve tabiata verilse; bir ferdin icadý, bir nevi, belki neviler kadar ve bir çekirýdeþðýiýn icadý, bir aþðacþþ, belki yüz aðaç kadar ve bir aðacýn icad ve inþa ve ihya  ve idare ve terbiye ve tedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müþkil olur.</p><p> </p><p>
   Madem Siracünnur'da hakikat-ý hal böyle isbat edilmiþ ve madem bilmüþahede gözümüz önünde görüyoruz ki, gayet</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 23)</p><p> </p><p>
derecede san'atlý ve kýymetdarlýk ile beraber nihayet derecede bir mebzuliyet var. Ve her bir zîhayat fevkalâde mu'cizane ve hârika ve çok cihazatlarý bulunan birer makine-i acibe olmakla beraber, sehavet-i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sür'at-i hârika ile gayet derecede kolaylýk ve sühulet ve külfetsiz bir surette vücuda geliyorlar. Elbette bizzarure ve bilbedahe gösterir ki, o mebzuliyet ve o sühulet, vahdetten ve birtek zâtýn iþleri olmasýndan ileri geliyor. Yoksa deðil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylýk ve kýymetdarlýk, belki þimdi beþ para ile alýnan bir meyve, beþyüz lira ile alýnmayacaktý; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktý. Ve þimdi saati kurmak ve elektriðin düðmelerine dokunmakla iþleyen muntazam makineler gibi vücudlarý, icadlarý kolay ve âsân olan zîhayat þeyler; imtina' derecesinde suubetli, müþkilatlý olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihazat ve þerait-i hayatýyla vücuda gelen bir kýsým hayvanlar bir senede, belki bir asýrda, belki hiç gelmeyecek idi.</p><p> </p><p>
   Siracünnur'un yüz yerinde en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat'iyetle isbat edilmiþ ki: Bütün eþya birtek Zât-ý Vâhid-i Ehad'e verilse, birtek þey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eðer esbaba ve tabiata dahi hisse verilse, birtek þeyin icadý bütün eþya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve pahalý olacak. Bu hakikatýn bürhanlarýný görmek istersen Yirminci ve Otuzüçüncü Mektublara ve Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözlere ve tabiata dair Yirmiüçüncü ve ism-i azama dair Otuzuncu Lem'alara ve bilhassa Otuzuncu Lem'anýn Ýsm-i Ferd ve Ýsm-i Kayyum'a dair Dördüncü ve Altýncý Nüktelerine baksan göreceksin ki, iki kerre iki dört eder kat'iyetinde bu hakikat isbat edilmiþtir. Burada, o yüzer bürhanlarýndan bir tanesine iþaret edilecek. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Eþyanýn icadý, ya ademden olur, ya terkib suretinde sair anasýrdan ve mevcudattan toplanýr. Eðer birtek zâta verilse, o vakit her halde o zâtýn herþeye muhit bir ilmi ve herþeye müstevli bir kudreti bulunacak. Ve bu surette onun ilminde suretleri ve vücud-u ilmîleri bulunan eþyaya vücud-u haricî vermek ve zâhir bir ademden çýkarmak ise, bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazý ile yazýlan bir hattý göze göstermek için, gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoðrafýn âyinesindeki sureti kâðýt üstüne nakleden kolay ameliyat gibi gayet kolay bir surette Sâniin ilminde plânlarý ve proðramlarý ve manevî mikdarlarý bulunan eþyayý, "Emr-i Kün Feyekûn" ile adem-i zâhirîden vücud-u haricîye çýkarýr. Eðer inþa ve terkib suretinde olsa ve hiçten, ademden icad etmeyip belki anasýrdan ve etraftan toplamak suretiyle yapsa; yine nasýlki bir taburun istirahat</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 24)</p><p> </p><p>
 için her tarafa daðýlmýþ olan efradlarýnýn bir boru sadasýyla toplanmalarý ve muntazam bir vaziyete girmeleri ve o sevkiyatý teshil ve o vaziyeti muhafaza hususunda, bütün ordu kendi kumandanýnýn kuvveti ve kanunu ve gözü hükmünde olduðu gibi, aynen öyle de: Sultan-ý Kâinat'ýn kumandasý altýndaki zerreler, onun kaderî ve ilmî düsturlarýyla ve müstevli kudretinin kanunlarýyla ve temas ettikleri sair mevcudat dahi, o Sultan'ýn kuvveti ve kanunu ve memurlarý gibi teshilatçý olarak o zerreler sevkolunup gelirler. Bir zîhayatýn vücudunu teþkil etmek için ilmî, kaderî birer manevî kalýp hükmünde bir mikdar-ý muayyen içine girerler, dururlar. Eðer eþya, ayrý ayrý ellere ve esbaba ve tabiat gibi þeylere havale edilse, o halde bütün ehl-i aklýn ittifakýyla; hiçbir sebeb hiçbir cihetten, hiçten ademden icad edemez. Çünki o sebebin muhit bir ilmi, müstevli bir kudreti olmadýðýndan, o adem ise, yalnýz zâhirî ve haricî bir adem olmaz, belki adem-i mutlak olur. Adem-i mutlak ise, hiçbir cihetle menþe-i vücud olamaz. Öyle ise, her halde terkib edecek. Halbuki inþa ve terkib suretinde bir sineðin, bir çiçeðin cesedini, cismini zeminin yüzünden toplamak ve ince bir elek ile eledikten sonra binler müþkilatla o mahsus zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi, o cisimde daðýlmadan muntazam bir vaziyeti muhafaza etmek için -manevî ve ilmî kalýplarý bulunmadýðýndan- maddî ve tabiî bir kalýp, belki a'zalarý adedince kalýplar lâzýmdýr. Tâ ki o gelen zerreler, o cism-i zîhayatý teþkil etsinler.</p><p> </p><p>
   Ýþte bütün eþya birtek zâta verilmesi, vücub ve lüzum derecesinde bir kolaylýk ve müteaddid esbaba verilmesi, imtina' ve muhal derecesinde müþkilatlar bulunduðu gibi; herþey Zât-ý Vâhid-i Ehad'e verilse, nihayet derecede ucuzluk içinde gayet derecede kýymetdar ve fevkalâde san'atlý ve çok manidar ve gayet kuvvetli olur. Eðer þirk yolunda müteaddid esbaba ve tabiata havale edilse; nihayet derecede pahalýlýk içinde, gayet derecede ehemmiyetsiz, san'atsýz, manasýz, kuvvetsiz olur. Çünki nasýl bir adam, askerlik haysiyetiyle bir kumandan-ý azama intisab ve istinad ettiðinden, hem bir ordu onun arkasýnda -lüzum olursa- tahþid edilebilir bir kuvve-i maneviyeyi, hem o kumandanýn ve ordunun kuvveti, onun ihtiyat kuvveti olmasýyla, kuvvet-i þahsiyesinden binler defa ziyade maddî bir kudreti, hem o ehemmiyetli kuvvetinin menabiini ve cephanesini -ordu taþýdýðý için- kendisi taþýmaða mecbur olmadýðýndan fevkalâde iþleri yapabilecek bir iktidarý kazandýðýndan, o tek nefer, düþman olaný bir müþiri esir ve bir þehri tehcir ve bir kaleyi teshir edebilir. Ve eseri, hârika ve kýymetdar olur. Eðer askerliði terkedip, kendi kendine kalsa, o hârika kuv</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 25)</p><p> </p><p>
ve-i maneviyeyi ve o fevkalâde kudreti ve o mu'cizekâr iktidarý birden kaybederek, âdi bir baþýbozuk gibi kuvvet-i þahsiyesine göre cüz'î, kýymetsiz, ehemmiyetsiz iþleri görebilir ve eseri de o nisbette küçülür.</p><p> </p><p>
    Aynen öyle de: Tevhid yolunda herþey Kadîr-i Zülcelal'e intisab ve istinad ettiðinden, bir karýnca bir Firavunu, bir sinek bir Nemrudu, bir mikrop bir cebbarý maðlub ettikleri gibi, týrnak gibi bir çekirdek, dað gibi bir aðacý omuzunda taþýyarak o aðacýn bütün âlât ve cihazatýnýn menþei ve mahzeni bir tezgâh olmakla beraber, her bir zerre dahi yüzbin san'atlarda ve tarzlarda bulunan cisimleri ve suretleri teþkil etmek hizmetinde bulunmak olan hadsiz vazifeleri, o intisab ve istinad ile görebilir. Ve o küçücük memurlarýn ve bu incecik askerlerin mazhar olduklarý eserler gayet mükemmel ve san'atlý ve kýymetdar olur. Çünki o eserleri yapan zât, Kadir-i Zülcelal'dir. Onlarýn ellerine vermiþ, onlarý perde yapmýþ. Eðer þirk yolunda esbaba havale edilse; karýncanýn eseri karýnca gibi ehemmiyetsiz ve zerrenin san'atý zerre kadar kýymeti kalmaz ve herþey manen sukut ettiði gibi maddeten dahi o derece sukut edecekti ki, koca dünyayý beþ para ile kimse almazdý.</p><p> </p><p>
   Madem hakikat budur. Ve madem herþey nihayet derecede hem kýymetdar, hem san'atlý, hem manidar, hem kuvvetli görünüyor, gözümüzle görüyoruz. Elbette tevhid yolundan baþka yol yoktur ve olamaz. Eðer olsa, bütün mevcudatý deðiþtirmek ve dünyayý ademe boþaltýp, yeniden ehemmiyetsiz müzahrafatla doldurmak lâzým gelecek. Tâ ki, þirke yol açýlabilsin. Ýþte Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) tabirince Siracünnur ve Siracüssürc olan Resâil-in Nur'da tevhide dair beyan ve izah edilen yüzler bürhanlardan birtek bürhanýn icmalini iþittin, ötekileri kýyas edebilirsin.</p><p> </p><p>
   Tevhidin üçüncü muktazîsi: Her þeyde, hususan zîhayat masnulardaki hilkat fevkalâde san'atkârane olmakla beraber, bir çekirdek bir meyvenin ve bir meyve bir aðacýn ve bir aðaç bir nev'in ve bir nev' bir kâinatýn bir küçük nümunesi, bir misal-i musaððarasý, bir muhtasar fihristesi, bir mücmel haritasý, bir manevî çekirdeði ve ilmî düsturlar ile ve hikmet mizanlarý ile kâinattan süzülmüþ, saðýlmýþ, toplanmýþ birer câmi' noktasý ve mayelik birer katresi olduðundan, onlardan birisini icad eden zât, her halde bütün kâinatý icad eden ayný zâttýr. Evet bir kavun çekirdeðini halk eden zât, bilbedahe kavunu halk edendir; ondan baþkasý olamaz ve olmasý muhal ve imkânsýzdýr.</p><p> </p><p>
   Evet biz bakýyoruz, görüyoruz ki: Kanda her bir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki, yýldýzlardan geri kal-</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 26)</p><p> </p><p>
mýyor. Ve kanda bulunan herbir küreyvat-ý hamra ve beyza, o derece þuurkârane cesed için muhafaza ve iaþe hususunda öyle iþleri görüyor ki, en mükemmel erzak memurlarýndan ve muhafaza askerinden daha mükemmeldir. Ve cisimdeki hüceyrelerinin her birisi, o derece muntazam muamelata ve varidat ve sarfiyata mazhardýr ki, en mükemmel bir cesedden ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir. Ve hayvanatýn ve nebatatýn her bir ferdi, yüzünde öyle bir sikkeyi ve içinde ve sinesinde öyle bir makinayý taþýyor ki, bütün hayvanlarý ve nebatlarý icad eden bir zât, ancak o sikkeyi o yüzde ve o makinayý o sine içinde yapabilir. Ve zîhayattan her bir nevi, o derece zemin yüzünde muntazaman yayýlmýþ ve sair nevilere münasebetdarane karýþmýþ ki, bütün o enva'ý birden icad, idare, tedbir, terbiye etmeyen ve zemin yüzünü örten ve dörtyüz bin nebatî ve hayvanî olan atký ipleriyle dokunan gayet nakýþlý ve san'atlý hayatdar bir haliçeyi nesc ve icad edemeyen, o tek nev'i icad ve idare edemez. Daha bunlara baþka þeyler kýyas edilse anlaþýlýr ki; kâinat mecmuasý, halk ve icad cihetinde tecezzi kabul etmez bir külldür ve tedbir ve rububiyet cihetinde inkýsamý imkânsýz bir küllîdir.</p><p> </p><p>
   Bu üçüncü muktazî Siracünnur'un çok risalelerinde, hususan Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkýfýnda o kadar kat'î ve parlak izah ve isbat edilmiþtir ki, güneþin akisleri gibi her þeyin âyinesinde bir bürhan-ý vahdet temessül ve bir hüccet-i tevhid in'ikas ediyor. Biz o izaha iktifaen burada o uzun kýssayý kýsa kestik.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 27)</p><p> </p><p>
Üçüncü Makam</p><p> </p><p>
[bu makam, tevhidin üç küllî alâmetini icmalen beyan edecek.]</p><p> </p><p>
   Vahdetin tahakkukuna ve vücuduna delalet eden deliller ve alâmetler ve hüccetler had ve hesaba gelmez. Onlardan binler bürhanlar Siracünnur'da tafsilen beyan edildiðinden bu "Üçüncü Makam"da yalnýz üç küllî hüccetlerin icmalen beyanýyla iktifa edildi.</p><p> </p><p>
   Birinci Alâmet ve Hüccet ki, وَحْدَهُ kelimesi onun neticesidir. Her þeyde bir vahdet var. Vahdet ise, bir vâhide delalet ve iþaret eder. Evet vâhid bir eser, bilbedahe vâhid bir sâni'den sudûr eder. Bir elbette birden gelir. Her þeyde bir birlik bulunduðundan, elbette birtek zâtýn eseri ve san'atý olduðunu gösterir. Evet bu kâinat, bin birlikler perdeleri içinde sarýlý bir gül goncasý gibidir. Belki esma ve ef'al-i umumiye-i Ýlahiyenin adedince vahdetleri giymiþ birtek insan-ý ekberdir. Belki enva'-ý mahlukat sayýsýnca dallarýna vahdetler, birlikler asýlmýþ bir þecere-i tuba-i hilkattir. Evet kâinatýn idaresi bir ve tedbiri bir ve saltanatý bir ve sikkesi bir, bir bir bir tâ binbir bir birler kadar... Hem bu kâinatý çeviren isimler ve fiiller bir iken, herbiri kâinatý veya ekserini ihata eder. Yani, içinde iþleyen hikmeti bir ve inayeti bir ve tanzimatý bir ve iaþesi bir ve muhtaçlarýnýn imdadlarýna koþan rahmet bir ve o rahmetin bir þerbetçisi olan yaðmur bir ve hâkeza bir bir bir tâ binler bir birler... Hem bu kâinatýn sobasý olan Güneþ bir, lâmbasý olan Kamer bir, aþçýsý olan ateþ bir, levazýmat deposu ve hazineli direði olan dað bir, sakacý ve sucusu bir ve baðlarý sulayan süngeri bir ve hâkeza bir bir bir tâ binbir birler kadar...</p><p> </p><p>
   Ýþte âlemin bu kadar birlikleri ve vahdetleri, güneþ gibi zâhir birtek Vâhid-i Ehad'e iþaret ve delalet eden bir hüccet-i bâhiredir. Hem kâinat unsurlarýnýn ve nevilerinin herbirisi bir olmasýyla beraber, zeminin yüzünü ihata etmesi ve birbirinin içine girmesi ve münasebetdarane ve belki muavenetkârane birleþmesi, elbette mâlik ve sahib ve sâni'lerinin bir olmasýna bir alâmet-i zâhiredir.</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 28)</p><p> </p><p>
   Ýkinci Alâmet ve Hüccet ki, لاَ شَرِيكَ لَهُ kelimesini intac ediyor. Bütün kâinatta zerrelerden tâ yýldýzlara kadar herþeyde kusursuz bir intizam-ý ekmel ve noksansýz bir insicam-ý ecmel ve zulümsüz bir mizan-ý âdilin bulunmasýdýr. Evet kemal-i intizam, insicam-ý mizan ise, yalnýz vahdetle olabilir. Müteaddid eller birtek iþe karýþýrsa, karýþtýrýr. Sen gel, bu intizamýn haþmetine bak ki; bu kâinatý gayet mükemmel öyle bir saray yapmýþ ki, herbir taþý bir saray kadar san'atlý ve gayet muhteþem öyle bir þehir etmiþ ki, hadsiz olan varidat ve sarfiyatý ve nihayetsiz kýymetdar mallarý ve erzaký, bir perde-i gaybdan kemal-i intizamla vakti vaktine umulmadýðý yerlerden geliyor. Ve gayet manidar öyle mu'cizane bir kitaba çevirmiþ ki, herbir harfi yüz satýr ve herbir satýrý yüz sahife ve her sahifesi yüz bab ve her babý yüz kitab kadar manalarý ifade eder. Hem bütün bablarý, sahifeleri, satýrlarý, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine iþaret ederler.</p><p> </p><p>
   Hem sen gel, bu intizam-ý acib içinde þu tanzimin kemaline bak ki; bu koca kâinatý tertemiz medenî bir þehir, belki temizliðine gayet dikkat edilen bir güzel kasr, belki yetmiþ süslü hulleleri birbiri üstüne giymiþ bir huri'l-în, belki, yetmiþ latif zînetli perdelere sarýlmýþ bir gül goncasý gibi pâk ve temizdir. Hem sen gel, bu intizam ve nezafet içindeki bu mizanýn kemal-i adaletine bak ki, bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahluklarý ve huveynatý ve bin defa küre-i arzdan büyük olan yýldýzlarý ve güneþleri, o mizanýn ve o terazinin vezniyle ve ölçüsüyle tartýlýr ve onlara lâzým olan her þeyleri noksansýz verilir. Ve o küçücük mahluklar, o fevkalâde büyük masnu'lar ile beraber, o mizan-ý adalet karþýsýnda omuz omuzadýrlar. Halbuki o büyüklerden öyleleri var ki, eðer bir saniye kadar müvazenesini kaybetse, müvazene-i âlemi bozacak ve bir kýyameti koparacak kadar bir tesir yapabilir.</p><p> </p><p>
   Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanýn içinde, bu fevkalâde cazibedar cemale ve güzelliðe bak ki; bu koca kâinatý gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meþher ve çiçekleri yeni açýlmýþ bir bahar þeklini vermiþ ve koca baharý gayet güzel bir saksý, bir gül destesi yapmýþ ki; her bahara, zeminin yüzünde mevsim be mevsim açýlan yüzbinler nakýþlý bir muhteþem çiçek suretini vermiþ. Ve o baharda herbir çiçeði çeþit çeþit zînetlerle güzelleþtirmiþ. Evet nihayet derecede hüsün ve cemalleri bulunan esma-i hüsnanýn güzel cilveleriyle, kâinatýn herbir nev'i, hattâ herbir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar olmuþlar ki; Hüccet-ül Ýslâm Ýmam-ý Gazalî demiþ:</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 29)</p><p> </p><p>
 لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ Yani: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedi' daha güzel yoktur." Ýþte bu muhit ve cazibedar olan hüsün ve bu umumî ve hârikulâde nezafet ve bu müstevli ve þümullü ve gayet hassas mizan ve bu ihatalý ve her cihette mu'cizane intizam ve insicam, vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki, gündüzün ortasýndaki ziyanýn güneþe iþaretinden daha parlaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh » (Þ: 30)        </p><p> </p><p>
[bu makama ait gayet mühim iki þýklý bir suale gayet muhtasar ve kuvvetli bir cevaptýr.]</p><p> </p><p>
   Sualin Birinci Þýkký: Bu makamda diyorsun ki: Kâinatý hüsün ve cemal ve güzellik ve adalet ihata etmiþtir. Halbuki gözümüz önünde bu kadar çirkinliklere ve musibetlere ve hastalýklara ve beliyyelere ve ölümlere ne diyeceksin?</p><p> </p><p>
   Elcevap: Çok güzellikleri intac veya izhar eden bir çirkinlik dahi, dolayýsýyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebeb olan bir çirkinliðin yok olmasý, görünmemesi, yalnýz bir deðil, belki müteaddid defa çirkindir. Meselâ; vâhid-i kýyasî gibi bir kubh bulunmazsa, hüsnün hakikatý birtek nevi olur; pek çok mertebeleri gizli kalýr. Ve kubhun tedahülü ile mertebeleri inkiþaf eder. Nasýlki soðuðun vücuduyla, hararetin mertebeleri ve karanlýðýn bulunmasýyla ziyanýn dereceleri tezahür eder. Aynen öyle de: Cüz'î þer ve zarar ve musibet ve çirkinliðin bulunmasýyla, küllî hayýrlar ve küllî menfaatler ve küllî nimetler ve küllî güzellikler tezahür ederler. Demek çirkinin icadý çirkin deðil, güzeldir. Çünki, neticelerin çoðu güzeldir. Evet yaðmurdan zarar gören tenbel bir adam, yaðmura rahmet namýný verdiren hayýrlý neticelerini hükümden iskat etmez; rahmeti zahmete çeviremez.</p><p> </p><p>
   Amma fena ve zeval ve mevt ise, Yirmidördüncü Mektub'da gayet kuvvetli ve kat'î bürhanlar ile isbat edilmiþ ki: Onlar umumî rahmete ve ihatalý hüsne ve þümullü hayra münafî deðiller, belki muktezalarýdýrlar. Hattâ þeytanýn dahi, manevî terakkiyat-ý beþeriyenin zenbereði olan müsabakaya ve mücahedeye sebeb olduðundan, o nev'in icadý dahi hayýrdýr, o cihette güzeldir. Hem hattâ kâfir, küfür ile bütün kâinatýn hukukuna bir tecavüz ve þerefini tahkir ettiðinden, ona Cehennem azabý vermek güzeldir. Baþka risalelerde bu iki nokta tamamen tafsil edildiðinden burada bir kýsa iþaretle iktifa ediyoruz.</p><p> </p><p>
   Sualin ikinci þýkký: (Haþiye) Haydi þeytana ve kâfire ait bu cevabý umumî noktasýnda kabul edelim. Fakat Cemil-i Mutlak ve Rahîm-i Mutlak ve hayr-ý mutlak olan Zât-ý Ganiyy-i Alel-</p><p> </p><p>
______________________</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Bu ikinci þýkkýn cevabý çok mühimdir, çok evhamý izale eder.</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 31)</p><p> </p><p>
ýtlak, nasýl oluyor ki, bîçare cüz'î ferdleri ve þahýslarý musibete, þerre, çirkinliðe mübtela ediyor?</p><p> </p><p>
   Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doðrudan doðruya o Cemil ve Rahîm-i Mutlak'ýn hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ý hususiyesinden gelir. Ve musibet ve þerler ise, saltanat-ý rububiyetin âdetullah namý altýnda ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarýnýn çok neticelerinden tek-tük cüz'î neticeleri olmasýndan, o kanunlar cereyanýnýn cüz'î muktezalarý olduðundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunlarý muhafaza ve riayet etmek için o þerli, cüz'î neticeleri dahi halkeder. Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karþý, imdadat-ý hassa-i Rahmaniye ve ihsanat-ý hususiye-i Rabbaniye ile musibete düþen efradýn feryadlarýna ve beliyyelere giriftar olan eþhasýn istiðaselerine yetiþir. Ve fâil-i muhtar olduðunu ve her bir þeyin her bir iþi, onun meþietine baðlý bulunduðunu ve umum kanunlarý dahi, daima irade ve ihtiyarýna tâbi' bulunmalarýný ve o kanunlarýn tazyikinden feryad eden ferdleri, bir Rabb-ý Rahîm dinlediðini ve imdadlarýna ihsanýyla yetiþtiðini göstermekle; esma-i hüsnanýn kayýdsýz ve hadsiz cilvelerine, hadsiz ve kayýdsýz bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarýnýn ve o umumî kanunlarýn þüzuzatýyla ve hem þerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususî tecelliyat kapýlarýný açmýþtýr. Bu ikinci alâmet-i tevhid Siracünnur'un belki yüz yerlerinde beyan edildiðinden, burada hafif bir iþaretle iktifa ettik.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Hüccet ve Alâmet: لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ile iþaret edilen had ve hesaba gelmeyen tevhid sikkeleridir. Evet her þeyin yüzünde, cüz'î olsun küllî olsun, zerrattan tâ seyyarata kadar öyle bir sikke var ki, âyinede güneþin cilvesi güneþi gösterdiði gibi, öyle de o sikke âyinesi dahi, Þems-i Ezel ve Ebed'e iþaret ederek, vahdetine þehadet eder. O hadsiz sikkelerden pek çoklarý Siracünnur'da tafsilen beyan edildiðinden burada yalnýz kýsa bir iþaretle üç tanesine bakacaðýz. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Mecmu-u kâinatýn yüzüne, enva'ýn birbirine karþý gösterdikleri teavün, tesanüd, teþabüh, tedahülden mürekkeb geniþ bir sikke-i vahdet konulduðu gibi, zeminin yüzüne de, dörtyüz bin hayvanî ve nebatî taifelerden mürekkeb bir ordu-yu Sübhanînin ayrý ayrý erzak, esliha, elbise, talimat, terhisat cihetinde gayet intizam ile hiçbirini þaþýrmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduðu o sikke-i tevhid misillü insanýn yüzüne de, herbir yüzün umum yüzlere karþý birer alâmet-i farika bulunmasýyla koyduðu sikke-i vahdaniyet gibi herbir masnu'un yüzünde -cüz'î olsun küllî ol</p><p> </p><p>
sh » (Þ: 32)</p><p> </p><p>
sun- birer sikke-i tevhid ve herbir mahlukun baþýnda -büyük olsun, küçük olsun, az ve çok olsun- birer hâtem-i ehadiyet müþahede edilir. Ve bilhassa zîhayat mahluklarýn sikkeleri çok parlaktýrlar. Belki herbir zîhayat kendisi dahi birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i samediyettirler.</p><p> </p><p>
   Evet herbir çiçek, herbir meyve, herbir yaprak, herbir nebat, herbir hayvan; öyle bir mühr-ü ehadiyet, birer hâtem-i samediyettir ki, herbir aðacý birer mektub-u Rabbanî ve herbir taife-i mahlukatý birer kitab-ý Rahmanî ve herbir bahçeyi, birer ferman-ý Sübhanî suretine çevirerek, o aðaç mektubuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayýsýnca imzalar ve yþapraklarý mikdarýnca turralar basýlmýþ ve o nev' ve taife kitabýna dahi, onun kâtibini göstermek, bildirmek için ferdleri adedince hâtemler basýlmýþ. Ve o bahçe fermanýna, onun sultanýný tanýttýrmak, tarif etmek için o bað içinde bulunan nebat, aðaç, hayvan sayýsýnca sikkeler basýlmýþ. Hattâ herbir aðacýn mebdeinde ve müntehasýnda ve üstünde ve içinde هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimlerinin iþaret ettikleri dört sikke-i tevhid var:</p><p> </p><p>
   Ýsm-i Evvel ile iþaret edildiði gibi: Herbir meyvedar aðacýn menþe-i aslîsi olan çekirdek (Haþiye) öyle bir sandukçadýr ki, o aðacýn proðramýný ve fihristesini ve plânýný.. ve öyle bir tezgahtýr ki, onun cihazatýný ve levazýmatýný ve teþkilatýný.. ve öyle bir makinedir ki, onun ibtidadaki incecik varidatýný ve latifane masarýfýný ve tanzimatýný taþýyor.</p><p> </p><p>
   Ve Ýsm-i Âhir'le iþaret edildiði gibi: Herbir aðacýn neticesi ve meyvesi öyle bir tarifenamedir ki, o aðacýn eþkalini ve ahvalini ve evsafýný ve öyle bir beyannamedir ki, onun vazifelerini ve menfaatlerini ve hassalarýný ve öyle bir fezlekedir ki, o aðacýn emsalini ve ensalini ve nesl-i âtisini o meyvenin kalbinde bulunan çekirdekler ile beyan ediyor, ders veriyor.</p><p> </p><p>
______________________________</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Eski zamandan beri darb-ý mesel olarak umumun dilinde ve lisan-ý nâsta gezen þu "Çekirdekten yetiþme" sözü bu risalenin müellifine bir iþaret-i gaybiye-i örfiye denilebilir. Çünki Risâle-i Nur hâdimi olan þahýs Kur'anýn feyziyle, çekirdek ve çiçekte tevhid için iki mi'rac-ý marifet keþfederek tabiiyyunlarý boðan ayný yerde âb-ý hayat bulmuþ ve çekirdekten hakikata ve nur-u marifete yetiþmiþ ve bu iki þeyin Risâle-i Nur'da ziyade tekrarlarý bu hikmete binaendir.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 33)</p><p> </p><p>
   Ve Ýsm-i Zâhir'le iþaret edildiði gibi: Her aðacýn giydiði suret ve þekil öyle musanna ve münakkaþ bir hulledir, bir libastýr</p><p> </p><p>
ki, o aðacýn dal ve budak ve a'za ve eczasýyla tam kametine göre biçilmiþ, kesilmiþ, süslendirilmiþ. Ve öyle hassas ve mizanlý ve manidardýr ki, o aðacý bir kitab, bir mektub, bir kaside suretine çevirmiþtir.</p><p> </p><p>
   Ve Ýsm-i Bâtýn ile iþaret edildiði gibi: Her aðacýn içinde iþleyen tezgâh, öyle bir fabrikadýr ki, o aðacýn bütün ecza ve a'zasýný teþkil ve tedvir ve tedbirini gayet hassas mizanla ölçtüðü gibi, bütün ayrý ayrý a'zalarýna lâzým olan maddeleri ve rýzýklarý, gayet mükemmel bir intizam altýnda sevk ve taksim ve tevzi ile beraber akýllarý hayret içinde býrakan þimþek çakmak gibi bir sür'at ve saati kurmak gibi bir sühulet ve bir orduya arþ demek gibi bir birlik ve beraberlik ile o hârika fabrika iþliyor.       Elhasýl: Herbir aðacýn evveli, öyle bir sandukça ve proðram.. ve âhiri, öyle bir tarifename ve nümune.. ve zâhiri, öyle bir musanna hulle ve bir münakkaþ libas.. ve bâtýný, öyle bir fabrika ve tezgâhtýr ki, bu dört cihet öyle birbirine bakýyorlar ve dördün mecmuundan öyle bir sikke-i azam, belki bir ism-i azam tezahür eder ki, bilbedahe bütün kâinatý idare eden bir Sâni'-i Vâhid-i Ehad'den baþkasý o iþleri yapamaz. Ve aðaç gibi her zîhayatýn evveli, âhiri, zâhiri, bâtýný birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i vahdaniyet taþýyor.</p><p> </p><p>
   Ýþte bu üç misaldeki aðaca kýyasen, bahar dahi çok çiçekli bir aðaçtýr: Güz mevsiminin eline emanet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler, Ýsm-i Evvel'in sikkesini.. ve yaz mevsiminin kucaðýna dökülen, eteðini dolduran meyveler, hububat ve sebzevatlar Ýsm-i Âhir'in hâtemini.. ve bahar mevsimi, huri'l-în  misillü birbiri üstüne giydiði sündüs-misal hulleler ve yüzbin nakýþlar ile süslenmiþ fýtrî libaslar Ýsm-i Zâhir'in mührünü.. ve baharýn içinde ve zeminin batnýnda iþleyen samedanî fabrikalar ve kaynayan rahmanî kazanlar ve yemekleri piþirttiren rabbanî matbahlar, Ýsm-i Bâtýn'ýn turrasýný taþýyorlar.</p><p> </p><p>
   Hattâ herbir nevi, meselâ nev'-i beþer dahi bir aðaçtýr: Kökü ve çekirdeði mazide ve semereleri, neticeleri müstakbelde olarak hayat-ý cinsiye ve beka-yý nev'î içinde gayet muntazam kanunlarýn bulunmasý gibi, hal-i hazýr vaziyeti dahi, hayat-ý þahsiye ve hayat-ý içtimaiye düsturlarýnýn hükmü altýnda bir sikke-i tevhid ve zâhirî karýþýklýklar altýnda gizli, muntazam bir hâtem-i vahdet ve müþevveþ ahval-i beþeriye altýnda mukadderat-ý hayatiye denilen kaza ve kaderin düsturlarýnýn hükmü altýnda bir mühr-ü vahdaniyet taþýyor.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 34)</p><p> </p><p>
Hâtime</p><p> </p><p>
   [sýrr-ý tevhid içinde sair erkân-ý îmaniyeye birer kelâmla kýsacýk birer iþarettir.]</p><p> </p><p>
   Ey insan-ý gafil! Gel bir kerre düþün ve bu risalenin üç makamýnda beyan edilen "Üç Meyve, Üç Muktazî, Üç Hücceti" nazara al, bak ki; bu kâinatta tasarruf eden ve en cüz'î bir þifayý ve en küçük bir þükrü dahi nazara alan ve sinek kanadý gibi en az bir san'atý, baþkalarýna havale etmeyen ve vermeyen ve lâkayd kalmayan ve en basit bir tohuma bir aðaç kadar vazifeler ve hikmetler takan ve kendi Rahmaniyetini ve Rahîmiyetini ve Hakîmliðini herbir san'atýyla ihsas eden ve kendini herbir vesile ile tanýttýran ve herbir nimetle sevdiren bir Sâni'-i Kadîr, Hakîm, Rahîm, Alîm hiç mümkün müdür ki ve hiç bir cihetle kabil midir ki, kâinatý manen istilâ eden mehasin-i hakikat-ý Muhammediyeye (A.S.M.) ve tesbihat-ý Ahmediyeye (A.S.M.) ve envar-ý Ýslâmiyeye karþý lâkayd kalsýn? Ve hiçbir cihetle mümkün müdür ki; bütün masnuatýný yaldýzlayan ve bütün mahlukatýný sevindiren ve kâinatý ýþýklandýran ve semavat ve arzý velveleye veren ve küre-i arzýn yarýsýný ve nev'-i beþerin beþten birisini ondört asýr bilâ-fasýla saltanat-ý maddiye ve maneviyesi altýna alan ve daima o muhteþem saltanatý Hâlýk-ý Kâinat hesabýna ve namýna süren risalet-i Ahmediye (A.S.M.), o Sâniin en mühim bir maksadý, bir nuru, bir âyinesi olmasýn? Hem Muhammed (A.S.M.) gibi ayný hakikata hizmet eden enbiyalar dahi o Sâniin elçileri ve dostlarý ve memurlarý olmasýn? Hâþâ, mu'cizat-ý enbiya adedince hâþâ ve kellâ!..</p><p> </p><p>
   Hem hiçbir cihetle mümkün müdür ki, dal ve budak gibi en cüz'î bir þeye yüz hikmetleri ve meyveleri takan ve kendi rububiyetini fevkalâde hikmetleriyle ve umumî rahmaniyetiyle tanýttýrýp, sevdiren bir Hâlýk-ý Hakîm-i Rahîm, kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haþri getirmeyerek, bir dâr-ý saadet, bir menzil-i beka açmayýp, bütün hikmetlerini ve rahmetlerini hattâ rububiyetini ve kemalâtýný inkâr etsin ve ettirsin ve çok sevdiði bütün mahbub mahluklarýný ebedî bir surette idam etsin? Hâþâ,</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 35)</p><p> </p><p>
yüzbin defa hâþâ!.. O Cemal-i Mutlak, böyle bir kubh-u mutlaktan yüzbinler derece münezzeh ve mukaddestir.</p><p> </p><p>
   Uzunca bir haþiye:</p><p> </p><p>
   Haþir münasebetiyle bir sual: Kur'anda mükerreren:</p><p> </p><p>
اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً hem  وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ</p><p> </p><p>
fermanlarý gösteriyor ki: Haþr-i azam bir anda, zamansýz vücuda geliyor. Dar akýl ise, bu hadsiz derece hârika ve emsalsiz olan mes'eleyi iz'an ile kabul etmesine medar olacak meþhud bir misal ister.</p><p> </p><p>
   Elcevap: Haþirde, ruhlarýn cesedlere gelmesi var. Hem cesedlerin ihyasý var. Hem cesedlerin inþasý var. Üç mes'eledir.</p><p> </p><p>
   Birinci Mes'ele: Ruhlarýn cesedlerine gelmesine misal ise: Gayet muntazam bir ordunun efradý, istirahat için her tarafa daðýlmýþ iken, yüksek sadalý bir boru sesiyle toplanmalarýdýr. Evet, Ýsrafil'in borusu olan Sur'u, ordunun borazanýndan geri olmadýðý gibi, ebedler tarafýnda ve zerreler âleminde iken ezel canibinden gelen اَلَسْتُبِرَبِّكُمْ hitabýný iþiten ve قَالُوا بَلَى ile cevab veren ervahlar, elbette ordunun neferatýndan binler derece daha müsahhar ve muntazam ve muti'dirler. Hem deðil yalnýz ruhlar, belki bütün zerreler dahi, bir ordu-yu Sübhanî ve emirber neferleri olduðunu  ga‏‏yet kat'î bürhanlarla Otuzuncu Söz isbat etmiþ.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Mes'ele: Cesedlerin ihyasý misali ise: Çok büyük bir þehirde, þenlik bir gecede, birtek merkezden, yüzbin elektrik lâmbalarý, âdeta zamansýz bir anda canlanmalarý ve ýþýklanmalarý gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenab-ý Hakk'ýn elektrik gibi bir mahluku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârý ve bir mumdarý, Hâlýkýndan aldýðý terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette elektrik gibi binler nurani hizmetkârlarýnýn temsil ettikleri hikmet-i Ýlahiyenin muntazam kanunlarý dairesinde haþr-i azam tarfet-ül aynda vücuda gelebilir.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Mes'ele: Ecsadýn def'aten inþasýnýn misali ise; bahar mevsiminde birkaç gün zarfýnda nev-i beþerin umumundan bin derece ziyade olan umum aðaçlarýn bütün yapraklarýyla beraber evvelki baharýn ayný gibi birden mükemmel bir surette inþa</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 36)</p><p> </p><p>
larý ve yine umum aðaçlarýn umum çiçekleri ve meyveleri ve yapraklarý, geçmiþ baharýn mahsulatý gibi, berk gibi bir sür'atle icadlarý; hem o baharýn mebde'leri olan hadsiz tohumcuklarýn, çekirdeklerin, köklerin, birden beraber intibahlarý ve inkiþaflarý ve ihyalarý; hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran emvat gibi bütün aðaçlarýn cenazeleri bir emir ile def'aten "Ba'sü ba'delmevt" sýrrýna mazhariyetleri ve neþirleri; hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efradlarýnýn gayet derecede san'atlý bir surette ihyalarý; hem bilhassa sinekler kabilelerinin haþirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadýný temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okþayan gözümüz önündeki kabilenin bir senede neþrolan efradý, benî-âdemin Âdem zamanýndan beri gelen umum efradýndan fazla olduðu halde, her baharda sair kabileler ile beraber birkaç gün zarfýnda inþalarý ve ihyalarý, haþirleri; elbette kýyamette ecsad-ý insaniyenin inþasýna bir misal deðil, belki binler misaldirler.</p><p> </p><p>
   Evet dünya dâr-ül hikmet ve âhiret dâr-ül kudret olduðundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasýyla, dünyada icad-ý eþya bir derece tedricî ve zaman ile olmasý; hikmet-i Rabbaniyenin muktezasýyla olmuþ. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç býrakmadan birden eþya inþa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapýlan iþler, âhirette bir anda ve bir lemhada inþasýna iþareten Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan  وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman eder. Eðer haþrin gelmesini, gelecek baharýn gelmesi gibi kat'î bir surette anlamak istersen; haþre dair Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz'e dikkat ile bak, gör. Eðer baharýn gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmaðýný gözüme sok.</p><p> </p><p>
   Amma bir dördüncü mes'ele olan mevt-i dünya ve kýyamet kopmasý ise: Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yýldýzýn emr-i Rabbanî ile küremize, misafirhanemize çarpmasý; bu hanemizi harab edebilir. On senede yapýlan bir saray, bir dakikada harab olmasý gibi...</p><p> </p><p>
   Bu haþrin dört mes'elesinin icmali þimdilik yeter. Yine sadedimize dönüyoruz.</p><p> </p><p>
   Hem hiç mümkün müdür ki, kâinatýn bütün hakikî ve âlî hakikatlarýnýn belîð tercümaný ve Hâlýk-ý Kâinat'ýn bütün kemalâtýnýn</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 37)</p><p> </p><p>
 mu'ciz lisaný ve bütün maksadlarýnýn hârika mecmuasý olan Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan o Hâlýk'ýn kelâmý olmasýn? Hâþâ, âyâtýnýn esrarý adedince hâþâ!..</p><p> </p><p>
   Hem hiç mümkün müdür ki: Bir Sâni'-i Hakîm, bütün zîhayat, zîþuur masnu'larýný birbiriyle konuþtursun ve dillerinin binler çeþitleriyle birbiriyle söyleþtirsin ve onlarýn sözlerini ve seslerini bilsin ve iþitsin ve ef'aliyle ve in'amýyla zâhir bir surette cevap versin, fakat kendisi konuþmasýn ve konuþamasýn? Hiç kabil midir ve hiç ihtimali var mý?..</p><p> </p><p>
   Madem bilbedahe konuþur ve madem konuþmasýna karþý tam anlayýþlý muhatab en baþta insandýr.</p><p> </p><p>
    Elbette baþta Kur'an olarak meþhur kütüb-ü mukaddese onun konuþmalarýdýr. Hem hiç mümkün müdür ki: Bir Sâni'-i Hakîm, kendini tanýttýrmak ve sevdirmek ve medih ve senasýný ettirmek ve enva'-ý ihsanatýyla zîhayatlarý mesrur ve memnun etmekle minnetdarlýklarýný ve þükürlerini rububiyetine mühim bir medar yapmak için koca kâinatý enva'ýyla, erkânýyla, zîhayata musahhar bir hizmetkâr, bir mesken, bir meþher, bir ziyafetgâh yaptýktan sonra, zîhayatlarýn çeþit çeþit, binlerce enva'larýnýn nüshalarýný o derece teksirini istiyor ki; kavak ve karaaðaç gibi meyvesizlerin bir kýsým yapraklarýndan her bir yapraðý, bir tabur sineklere yani havada zikreden zîhayatlara hem beþik, hem rahm-ý mader, hem erzaklarýnýn mahzeni yaptýðý halde; bu zînetli semavatý ve bu nurani yýldýzlarý sahipsiz, hayatsýz, ruhsuz, sekenesiz, boþ, hâlî, faydasýz yani melaikesiz, ruhanîsiz býraksýn? Hâþâ, melekler ve ruhanîler adedince hâþâ ve kellâ!..</p><p> </p><p>
   Hem hiç mümkün müdür ki: Bir Sâni'-i Hakîm-i Müdebbir, en ehemmiyetsiz bir nebatýn, en küçük bir aðacýn mebdelerini ve müntehalarýný kemal-i intizam içinde mukadderat-ý hayatiyesini çekirdeðinde ve meyvesinde kalem-i kader ile yazmakla beraber, koca baharý birtek aðaç gibi mukaddematýný ve neticelerini kemal-i imtiyaz ve intizam ile yazsa ve en ehemmiyetsiz þeylere de lâkayd kalmazsa; fakat kâinatýn neticesi ve arzýn halifesi ve enva'-ý mahlukatýn nâzýrý ve zabiti olan insanýn çok ehemmiyetli bulunan ef'alini ve harekâtýný yazmasýn, daire-i kaderine almasýn, onlara lâkayd kalsýn? Hâþâ, insanlarýn mizana girecek olan amelleri adedince hâþâ ve kellâ!..</p><p> </p><p>
   Elhasýl, kâinat bütün hakaikýyla baðýrarak diyor:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 38)</p><p> </p><p>
آمَنْتُ بِاللّهِ وَ مَلئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ بِالْيَومِ اْلآخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّهِ تَعَالَى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدً رَسُولَُ اللّهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ اِخْوَانِهِ وَ سَلَّمَ آمِينَ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
TEVHÝDÝ  BÝR  MÜNACAT VE MUKADDÝMESÝ</p><p> </p><p>
   Hazret-i Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh ve Kerremallahu Vechehu, Kaside-i Celcelutiye'sinde kerametkârane Risâle-i Nur'dan haber verdiði yerde Risâle-i Nur'u Siracünnur ve Siracüssürc namlarýyla tesmiye ederek, Risâle-i Nur'un üç ismine iki isim ilâve etmesi cihetiyle ve bu risalede Siracünnur namý tekrarý münasebetiyle, bu risalenin âhirinde Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anh'ýn en mühim bir münacatýný iki derece tevsi' ederek onun ulvî lisanýyla ve dilimizi onun bir dili hesabýyla istimal edip, bu gelen münacatý dergâh-ý Vâhid-i Ehad'e takdim ederiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:39)</p><p> </p><p>
Münacat</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
اَللّهُمَّ اِنَّهُ لَيْسَ فِى السَّموَاتِ دَوَرَاتٌ وَ نُجُومٌ مُحَرَّكَاتٌ سَيَّارَاتٌ وَ لاَ فِى الْجَوِّ السَّحَابَاتٌ وَ بُرُو قٌ مُسَبِّحَاتٌ وَ رَعَدَاتٌ وَ لاَ فىِ اْلاَرْضِ غَمَرَاتٌ وَ حَيَوَانَاتٌ وَ عَجَائِبُ مَصْنُوعَاتٍ. وَ لاَ فِى الْبِحَارِ قَطَرَاتٌ وَ سَمَكَاتٌ وَ غَرَائِبُ مَخْلُوقَاتٍ. وَ لاَ فِى الْجِبَالِ حَجَرَاتٌ وَ نَبَاتَاتٌ وَ مُدَّخَرَاتُ مَعْدَنِيَّاتٍ. وَ لاَ فِى اْلاَشْجَارِ وَرَقَاتٌ وَ زَهَرَاتٌ مُزَيَّنَاتٌ وَ ثَمَرَاتٌ. وَ لاَ فِى اْلاَجْسَامِ حَرَكَاتٌ وَ الآتٌ وَ مُنَظَّمَاتُ جِهَازَاتٍ. وَ لاَ فِى الْقُلُوبِ خَطَرَاتٌ وَ اِلْهَامَاتٌ وَ مُنَوَّرَاتُ اِعْتِقَادَاتٍ اِلاَّ وَ هِىَ كُلُّهَا عَلَى وُجُوبِ وُجودِكَ شَاهِدَاتٌ وَ عَلَى وَ حْدََانِيَّتِكَ دَالاّتٌ وَ فِى مُلْكِكَ مُسَخَّرَاتٌ فَبِاالْقُدْرَةِ الَّتِى سَخَّرْتَ بِهَا اْلاَرَضِينَ وَ السَّموَاتِ سَخِّرْلِى نَفْسِى وَ سَخِّرْ لِى مَطْلُوبِ وَ سَخِّرْ لِى لِرَسَائِلِ النُّورِ لِخِدْمَةِ الْقُرْآنِ وَ اْلاِيمَانِ قُلُوبَ عِبَادِكَ وَ قُلُوبَ الْمَخْلُوقَاتِ الرُّوحَانِيَّاتِ مِنَ الْعُلْوِيَّاتِ وَ السُّفْلِيَّاتِ يَا سَمِيعُ يَا قَرِيبُ يَا مُجِيبُ الدَّعَوَاتِ وَ الْحَمْدُ ِللّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ.</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p>]]></description><guid isPermaLink="false">6414</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:20:27 +0000</pubDate></item><item><title>1. &#xDE;ua</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6415-1-%C3%BEua/</link><description><![CDATA[<p>Birinci Þua</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ</p><p> </p><p>
   [Ýki Acib Suale Karþý Def'aten Hatýra Gelen Garib Cevapdýr.]</p><p> </p><p>
   Birinci Sual: Denildi ki: "Fatiha ve Yâsin ve hatm-i Kur'anî gibi okunan virdler, kudsî þeyler, bazan hadsiz ölmüþ ve sað insanlara baðýþlanýyor. Halbuki böyle cüz'î birtek hediye ân-ý vâhidde hadsiz zâtlara yetiþmek ve her birisine ayný hediye düþmek, tavr-ý aklýn haricindedir."</p><p> </p><p>
   Elcevap: Fâtýr-ý Hakîm nasýlki unsur-u havayý kelimelerin berk gibi intiþarlarýna ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vasýta yapmýþ ve radyo vasýtasýyla bir minarede okunan ezan-ý Muhammedî (A.S.M.) umum yerlerde ve umum insanlara ayný anda yetiþtirmek gibi, öyle de; okunan bir Fatiha dahi, (meselâ) umum ehl-i îman emvatýna ayný anda yetiþtirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyolarý sermiþ, serpmiþ; fýtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalýþtýrýyor. Hem nasýlki bir lâmba yansa, mukabilindeki binler âyineye (herbirine) tam bir lâmba girer. Aynen öyle de, bir Yâsin-i Þerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, herbirine tam bir Yâsin-i Þerif düþer.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Sual: Þiddetle ve âmirane denildi ki: "Sen Risâle-i Nur'un makbuliyetine dair Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ý Azam (R.A.) gibi zâtlarýn kasidelerinden þahidler gösteriyorsun. Halbuki, asýl söz sahibi Kur'andýr. Risâle-i Nur, Kur'anýn hakikî bir tefsiri ve hakikatýnýn bir tercümaný ve mes'elelerinin bürhanýdýr. Kur'an ise, sair kelâmlar gibi kýþýrlý, kemikli ve þuuru hususî ve cüz'î deðildir. Belki Kur'an, umum iþaratýyla ve eczasýyla ayn-ý þuurdur, ký-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:559)</p><p> </p><p>
þýrsýzdýr; fuzulî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybýn tercümanýdýr. Sözler hakkýnda söz onundur, görelim o ne diyor?"</p><p> </p><p>
   Elcevap: Risâle-i Nur doðrudan doðruya Kur'an'ýn bâhir bir bürhaný ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a-i i'caz-ý manevîsi ve o bahrin bir reþhasý ve o güneþin bir þuaý ve o maden-i ilm-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduðundan onun kýymetini ve ehemmiyetini beyan etmek Kur'an'ýn þerefine ve hesabýna ve senasýna geçtiðinden, elbette Risâle-i Nur'un meziyetini beyan etmekliði, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'an izin verir. Benim gibi bir tercümanýn hissesi yalnýz þükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakký yoktur ve olamaz. Gelecek âyetlerin iþaratýna bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik ile ittiham edenlere hakkýmý helâl etmem. Bu çok ehemmiyetli suale karþý iki-üç saat zarfýnda birden Kur'an'ýn âyât-ý meþhuresinden "Sözler" adedince otuzüç âyetin hem manasýyla, hem cifr ile Risâle-i Nur'a iþaretleri uzaktan uzaða icmalen görüldü. Ayrý ayrý tarzlarda otuzüç âyet müttefikan Risâle-i Nur'u remizleriyle gösterdiði hayal meyal görüldü.</p><p> </p><p>
   Ýhtar: En evvel yirmidördüncü âyetin baþýnda zikredilen ihtara dikkat etmek lâzýmdýr. O ihtarýn yeri baþta idi. Fakat orada hatýra geldi, oraya girdi.</p><p> </p><p>
   Ýkinci bir ihtar: Tevafukla iþaretler eðer münasebat-ý maneviyeye istinad etmezse, ehemmiyeti azdýr. Eðer münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadaký hükmünde olsa ve müstesna bir liyakatý bulunsa, o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan o ferdin hususî bir surette dâhil olduðuna ya remz, ya iþaret, ya delalet hükmünde onu gösterir. Ýþte gelecek âyât-ý Kur'aniyenin Risâle-i Nur'a iþaretleri ve tevafuklarý ekseriyet ile kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler. Evet bu gelecek âyât-ý meþhure müttefikan onüçüncü asrýn âhirine ve ondördüncü asrýn evveline cifirce bakýyorlar ve Kur'an ve îman hesabýna bir hakikata iþaret ediyorlar. Ve medar-ý teselli bir "Nur"dan haber veriyorlar. Ve o zamanýn dalalet</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:560)</p><p> </p><p>
fitnesinden gelen þübehatý izale edecek, Kur'anî bir bürhaný müjde veriyorlar.</p><p> </p><p>
   Ve o iþaretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazifeleri bihakkýn görecek, Risâle-i Nur gibi bir tefsir-i Kur'anî olacak. Halbuki Risâle-i Nur bu mezkûr noktada ileri olduðu, onu okuyanlarca þüphesiz olmasýyla delalet eder ki; o âyetler bilhassa Risâle-i Nur'a bakýp ona iþaret ediyorlar.</p><p> </p><p>
   Birincisi: Sûre-i Nur'dan Âyet-ün Nur'dur ki, Risâle-i Nur'un Resâil-in Nur ve Risâle-in Nur ve Risalet-ün Nur namlarýyla sebeb-i tesmiyesinin onaltý sebebinden bir sebeb olduðundan, birinci olarak onu beyan etmek gerektir. Bu Âyet-ün Nur:</p><p> </p><p>
اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ َاْلمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ َتمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِى اللّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللّهُ اْلاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Þu Âyet-i Nuriye'nin manaca çok tabakatý ve vücuh-u kesîresi vardýr. Ve o tabakalardan ve vecihlerden iþarî ve remzî bir vechi manaca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risâle-in Nur ve Risalet-ün Nur'a dört-beþ cümlesiyle on cihetten bakýyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu'cizane elektrikten haber veriyor.</p><p> </p><p>
   Risâle-i Nur'a bakan Birinci Cümlesi: مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ dur. Yani: Nur-u Ýlahî'nin veya Nur-u Kur'anî'nin veya Nur-u Muhammedî'nin (A.S.M.) misali þu</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 561)</p><p> </p><p>
مِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ dur. Makam-ý cifrîsi dokuzyüz doksansekiz (998) olarak aynen Risalet-ün Nur, -þeddeli nun iki nun sayýlmak cihetiyle- tam tamýna tevafukla ona iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Ýkinci cümlesi: اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ dur. Yirmisekizinci Lem'a'da tafsilen beyan edildiði gibi, Ýmam-ý Ali (R.A.) Kaside-i Celcelutiye'sinde sarahat derecesinde Risâle-in Nur'a bakarak ve ona iþaret ederek demiþ: اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا Ben tahmin ediyorum ki, Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) bu iþareti, bu cümle-i Nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle-i âyetin makamý, beþyüz kýrkaltý (546) edip, Risâle-i Nur'un adedi olan beþyüz kýrksekize (548) gayet cüz'î ve sýrlý iki fark ile tevafuk noktasýndan iþaret ettiði gibi remzî bir manasýyla tam bakýyor.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Cümlesi: مِنْ شَجَرَةٍ dir. Eðer مِنْ شَجَرَةٍ deki ة vakýflarda gibi ه- sayýlsa beþyüz doksan sekiz (598) ederek tam tamýna Resâil-in Nur ve Risâle-in Nur adedi olan beþyüz doksansekize tevafukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَكِيمٍ in adedine yine sýrlý birtek farkla tevafuk-u remzî ile, hem Resâil-in Nur'u efradýna dâhil eder, hem yine Risâle-in Nur'un þecere-i mübareki Furkan-ý Hakîm olduðunu gösterir. Eðer مِنْ شَجَرَةٍ deki ة , ت kalsa, o vakit makam-ý cifrîsi dokuzyüz doksanüç (993) eder, tevafuka zarar vermeyen cüz'î ve sýrlý beþ farkla Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla manasýnýn dahi muvafakatine binaen ona iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Cümlesi: نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِى اللّهُ لِنُورِهِ dir ki, dokuzyüz doksandokuz (999) ederek sýrlý birtek farkla Risalet-ün</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:562)</p><p> </p><p>
Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla manasýnýn kuvvetli münasebetine binaen iþaret derecesinde remzeder.</p><p> </p><p>
   Beþinci Cümlesi: مَنْ يَشَاءُ cümlesi gayet cüz'î bir farkla Risalet-ün Nur müellifinin ismiyle meþhur bir lâkabýna tevafukla manasý baktýðý gibi bakýyor. Eðer يَشَاءُ daki mukadder zamir izhar edilirse مَنْ يَشَائُهُ olur. Tam tamýna tevafuk eder. Bu âyet nasýlki Risâle-in Nur'a ismiyle bakýyor, öyle de tarih-i te'lifine ve tekemmülüne tam tamýna tevafukla remzen bakýyor. كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ cümlesi كَمِشْكَوةٍ deki tenvin vakýf yeri olmadýðýndan nun sayýlmak ve فِى زُجَاجَةٍ vakýf yeri olduðundan ة , ه- olmak cihetiyle bin üçyüz kýrkdokuz (1349) ederek, Resâil-in Nur'un en nuranî cüzlerinin te'lifi hengâmý ve tekemmül zamaný olan bin üçyüz kýrkdokuz tarihine tam tamýna tevafukla iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Hem اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ cümlesi binüçyüz kýrkbeþ (1345) ederek, Resâil-in Nur'un intiþarý ve iþtiharý ve parlamasý tarihine tam tamýna tevafuk eder. Çünki þeddeli ر iki ر, þeddeli ä iki ä, þeddeli ز aslý itibariyle bir ل bir ز ve birinci زُجَاجَةٍ vakýf cihetiyle</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:563)</p><p> </p><p>
 ه- , ikinci vakýf olmadýðýndan ت sayýlýr. Eðer þeddeli ز iki ز sayýlsa o vakit bin üçyüz yirmiiki (1322) eder ki, yine Risâle-in Nur müellifi, mukaddemat-ý Nuriyeye baþladýðý ayný tarihe tam tamýna tevafuk eder.</p><p> </p><p>
   Hem مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; ta-i evvel ت, ikinci ت ise vakýf yeri olduðundan ه- olmak ve شَجَرَةٍ deki tenvin ن sayýlmak cihetiyle binüçyüz onbir (1311) eder ki, o tarihte Resâil-in Nur müellifi Risalet-ün Nur'un mübarek þecere-i kudsiyesi olan Kur'an'ýn basamaklarý olan ulûm-u Arabiyeyi tedrise baþladýðý ayný tarihe tam tamýna tevafuk ederek remzen bakar. Ýþte bu kadar manidar ve müteaddid tevafukat-ý Kur'aniyenin ittifaký yalnýz bir emare, bir iþaret deðil, belki kuvvetli bir delalettir. Belki elektrik ile beraber Resâil-in Nur'a münasebet-i maneviyesiyle bir tasrihtir. Bu âyetin münasebet-i maneviyesinin letafetlerinden bir letafeti þudur ki: Ýhbar-ý gayb nev'inden mu'cizane hem elektriðe, hem Risâle-in Nur'a iþaret ettiði gibi, ikisinin zuhurlarýna ve zaman-ý zuhurlarýndan sonraki tekemmül zamanlarýna ve hilaf-ý âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.</p><p> </p><p>
   Meselâ, زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَ لاَ غَرْبِيَّةٍ cümlesi der: "Nasýlki elektriðin kýymetdar metaý, ne þarktan ne de garbdan celbedilmiþ bir mal deðildir. Belki yukarýda, cevv-i havada rahmet hazinesinden, semavat tarafýndan iniyor. Her yerin malýdýr. Baþka yerden aramaða lüzum yoktur" der. Öyle de manevî bir elektrik olan Resâil-in Nur dahi ne þarkýn malûmatýndan, ulûmundan ve ne de garbýn felsefe ve fünunundan gelmiþ bir mal ve onlardan iktibas edilmiþ bir nur deðildir. Belki semavî olan Kur'an'ýn, þark ve garbýn fevkindeki yüksek mertebe-i arþîsinden iktibas edilmiþtir.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:564)</p><p> </p><p>
   Hem meselâ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىءُ وَ لَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, mana-yý remziyle diyor ki: "Onüçüncü ve ondördüncü asýrda semavî lâmbalar ateþsiz yanarlar, ateþ dokunmadan parlarlar. Onun zamaný yakýndýr, yani bin ikiyüz seksen (1280) tarihine yakýndýr. Ýþte bu cümle ile nasýlki elektriðin hilaf-ý âdet keyfiyetini ve geleceðini remzen beyan eder. Aynen öyle de: Manevî bir elektrik olan Resâil-in Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduðu halde, külfet-i tahsile ve derse çalýþmaða ve baþka üstadlardan taallüm edilmeðe ve müderrisînin aðzýndan iktibas olmaða muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meþakkat ateþine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir. Hem iþaret eder ki; Resâil-in Nur müellifi dahi ateþsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meþakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanýr, âlim olur. Evet bu cümlenin bu mu'cizane üç iþaratý elektrik ve Resâil-in Nur hakkýnda hak olduðu gibi, müellif hakkýnda dahi ayn-ý hakikattýr. Tarihçe-i hayatýný okuyanlar ve hemþehrileri bilirler ki; "Ýzhar" kitabýndan sonraki medrese usûlünce onbeþ sene ders almakla okunan kitablarý, Resâil-in Nur müellifi yalnýz üç ayda tahsil etmiþ. Hem nasýlki bu cümlenin manevî münasebet cihetinde kuvvetli ve letafetli iþareti var; öyle de cifrî ve ebcedî tevafukuyla hem elektriðin zaman-ý zuhurunun kurbiyetini, hem Resâil-in Nur'un meydana çýkmasý, hem de müellifinin veladetini remzen haber veriyor. Bir lem'a-i i'caz daha gösterir. قِyle ki يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ nun makamý, bin ikiyüz yetmiþdokuz (1279) olup, وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kýsmý ise, iki tenvin iki "nun" sayýlmak cihetiyle bin ikiyüz seksendِrt (1284) ederek hem elektriðin taammümünün kurbiyetini, hem Resâil-in Nur'un yakýnlýðýný, hem ondört sene sonra müellifinin veladetini يَكَادُ kelime-i kudsiyesiyle manen iþaret ettiði gibi, cifr ile de tam tamýna ayný tarihe tevafukla iþaret eder. Malûmdur ki, zaîf ve ince ipler içtima ettikçe kuvvetleþir, kopmaz bir halat olur. Bu sýrra binaen, bu âyetin bu iþaretleri birbirine kuvvet verir, teyid eder. Tevafuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve iþareti, delalet derecesine çýkar.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:565)</p><p> </p><p>
   Tenbih: Ben bu âyet-i nuriyenin iþaretlerini elektrik ve Resâil-in Nur'un hatýrý için beyan etmedim. Belki bu âyetin i'caz-ý manevîsinin bir þubesinden bir lem'asýný göstermek istedim.</p><p> </p><p>
   Elhâsýl: Bu âyet-i kudsiye sarih manasýyla Nur-u Ýlahî ve Nur-u Kur'anî ve Nur-u Muhammedî'yi (A.S.M.) ders verdiði gibi, mana-yý iþarîsiyle de her asra baktýðý gibi, onüçüncü asrýn âhirine ve ondördüncü asrýn evveline dahi bakar ve dikkatle baktýrýr. Ve bu iki asrýn âhir ve evvellerinde en ziyade nazara çarpan ve en ziyade münasebet-i maneviyesi bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvafakatlarýný ve mutabakatlarýný en ziyade kazanan elektrik ile Resâil-in Nur olduðundan doðrudan doðruya mana-yý remziyle bakar diye bana kanaat-ý kat'iye verdiðinden çekinmeyerek kanaatýmý yazdým. Hata etmiþ isem Erhamürrâhimîn'den rahmetiyle afvetmesini niyaz ediyorum. Resâil-in Nur'un bu âyetin iltifatýna liyakatýný anlamak isteyen zâtlar, hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskiþehir hapishanesinin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem'a namýndaki altý esma-i Ýlahiyeye dair Altý Nükte Risalesine, hiç olmazsa o Lem'adan Ýsm-i Hayy ve Kayyum'a dair Beþinci ve Altýncý Nükte'lere dikkatle baksa elbette tasdik eder.</p><p> </p><p>
   Resâil-in Nur'a Ýþaret Eden Ýkinci Âyet: فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ âyet-i meþhuresidir ki, شَيَّبَتْنِى سُورَةُ هُودٍ hadîsinin vüruduna sebeb olmuþ. ِاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ in iþareti Sekizinci Lem'ada tafsilen beyan edildiði gibi, Sûre-i Hûd'da فَمِنْهُمْ شَقِىّ ٌ وَ سَعِيدٌ ilâ âhirihî âyetinin iki kuvvetli iþaret veren sahifesinin mukabilindeki gayet meþhur bir âyetidir. Makam-ý cifrîsi bin üçyüz üç (1303) ederek, hem Sûre-i Þûra'nýn ikinci sahifesinde وََاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ise, bin üç-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (Þ:566)</p><p> </p><p>
yüz dokuz (1309) ederek o tarihte umum muhatablarý içinde birisine hususan Kur'an hesabýna iltifat edip istikametle emreder ki; birinci tarih ise, Resâil-in Nur müellifinin Risâle-i Nur'u netice veren ulûmun tahsiline baþladýðý tarihtir. Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin hârika bir surette pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrise baþladýðý ve üç ayda ve bir kýþ içinde onbeþ senede medresece okunan yüz kitabdan ziyade okuduðu ve o zamanýn o muhitte en meþhur ulemasýnýn yanýnda o üç ayýn mahsulü onbeþ senenin mahsulü kadar netice verdiði çok mükerrer imtihanlarla (Haþiye) ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karþý cevab-ý savab vermekle isbat ettiði ayný tarihe, tam tamýna tevafukla remzen Risâle-i Nur'un istikametine bir iþarettir.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Âyet-i Meþhure: وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا âyeti kuvvetli münasebet-i maneviyesiyle beraber cifirce bin üçyüz kýrkdört (1344) eder ki, o tarihte Risâle-i Nur'un þakirdleri gibi bu âyetin manasýna daha ziyade mazhar olanlar zâhiren görülmüyor. Demek bu âyet, manasýnýn müteaddid tabakalarýndan iþarî bir tabakadan ve remzî bir perdeden Kur'anýn parlak bir tefsiri olan Risâle-i Nur'a bakýyor ve en evvel nâzil olan Sûre-i Alak'ta اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى âyeti gibi manasýyla ve makam-ý cifriyle ifade ediyor ki; bin üçyüz kýrkdörtte nev'-i insan içinde firavunane emsalsiz bir tuðyan, bir inkâr çýkacak. وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا âyeti ise, o tuðyana karþý mücahede edenleri sena ediyor. Evet harb-i umumî neticelerinden, hem âlem-i insaniyet, hem âlem-i Ýslâmiyet çok zarar gördüler. Nev'-i insanýn, hususan Avrupa'nýn maðrur ve cebbarlarý, bilhassa birisi, kuvvet ve gýnaya ve paraya istinad ederek firavunane bir tuðyana girdiklerinden, o hususî insanlar nev-i beþeri mes'ul ediyor diye insan ism-i umumîsiyle tabir edilmiþ. Eðer لَنَهْدِيَنَّهُمْ deki þed</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Bu beyanat-ý medhiye Said'e ait deðildir. Belki Kur'anýn bir tilmizini, bir hâdimini Said (R.A.) lisanýyla ve haliyle tarif eder. Tâ hizmetine itimad edilsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ:567)</p><p> </p><p>
deli "nun" bir "nun" sayýlsa, bin ikiyüz doksandört (1294) eder ki Risalet-ün Nur müelifinin besmele-i hayatýdýr ve tarih-i veladetinin birinci senesidir. Eðer þeddeli "ل" iki "ل " ve "ä " bir sayýlsa, o vakit bin üçyüz yirmidörtte (1324) hürriyetin ilâný hengâmýnda mücahede-i maneviye ile tezahür eden Risâle-in Nur müellifinin görünmesi tarihidir.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Âyet-i Meþhure:  وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ اْلمَثَانِى âyetidir. Þu cümle Kur'an-ý Azîmüþþan'ý ve Fatiha Sûresi'ni müsenna senasýyla ifade ettiði gibi, Kur'anýn müsenna vasfýna lâyýk bir bürhaný ve altý erkân-ý îmaniye ile beraber hakikat-ý islâmiyet olan yedi esasý, Kur'anýn seb'a-i meþhuresini parlak bir surette isbat eden ve "Seb'a-l Mesanî" nuruna mazhar bir âyinesi olan Risâle-i Nur'a cifirce dahi iþaret eder.Çünki آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ اْلمَثَانِى makam-ý ebcedîsi binüçyüz otuzbeþ (1335) adediyle Risâle-in Nur'un Fatihasý olan Ýþarat-ül Ý'caz tefsirinin Fatiha Sûresi'yle Elbakara Sûresi'nin baþýna ait kýsmý basmakla intiþar tarihi olan bin üçyüz otuzbeþ veya altýya tevafukla remzî bir perdeden ona baktýðýna bir emaredir.</p><p> </p><p>
   Beþinci Âyet: اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا َيمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ dir. Bu âyetin remzi latiftir. Çünki hem kuvvetli münasebet-i maneviye ile, hem cifirle efrad-ý kesîresi içinde hususî bir surette Risâle-in Nur ve müellifine bakýyor. Þöyle ki: مَيْتًا kelimesi ten</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:568)</p><p> </p><p>
vin "nun" sayýlmak cihetiyle beþyüz (500) ederek "Said-ün Nursî" adedi olan beþyüze tevafukla iþaret ediyor ki, "Said-ün Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risalet-ün Nur ile ihya edildi, onunla hayat buldu." Evet, اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا deki iki tenvin "nun"durlar. Bin üçyüz otuzdört (1334) eder ki, o ayný zamanda (Arabî tarihle) Said umumî harbde maddî ve dehþetli bir mevtten dahi hârika bir tarzda kurtulmasý ve felsefe ve gafletten gelen manevî ve þiddetli bir ölümden necat bulmasý ve Kur'anýn âb-ý hayatýyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevafuk-u manevî ve muvafakat-ý cifriye delalet derecesinde bir iþarettir. Hem فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا َيمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ de tenvin "nun" ve þeddeli "ن" iki "ن" ve بِهِ de telaffuz edilen ى sayýlmak cihetiyle bin ikiyüz doksandört (1294) eder ki, veladetinin ve hayatýnýn birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ý maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat-ý maneviyesine iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Bu âyet müteaddid ve çok tabakalarýndan bir iþarî tabakadan hem Risalet-ün Nur'a, hem müellifine, hem bu ondördüncü asrýn ibtidasýna, hem ibtidasýndaki Risalet-ün Nur'un mebde'ine remzen, belki iþareten, belki delaleten bakar.</p><p> </p><p>
   اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا آ Âyetinin Tetimmesi</p><p> </p><p>
   اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا َيمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا âyetinin kuvvetli iþaretini hem te'yid hem letafetlendiren üç münasebet birden Ramazanda kalbime geldi. Kat'î bir kanaat verdi</p><p> </p><p>
sh: » (Þ:569)</p><p> </p><p>
 ki, مَيْتًا kelimesine tam münasib Said'dir. Bu âyet Risâle-i Nur tercümaný olan Said'i "مَيْت" ünvanýyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:</p><p> </p><p>
   Mevtin muammasýný ve týlsýmýný Risâle-i Nur ile o açmýþ, o dehþetli yüzün altýnda ehl-i îmana çok ünsiyetli, sürurlu, nurlu bir hakikat keþfedip isbat etmiþ. Ve mevt-âlûd hayat-ý fâniyede boðulan ehl-i ilhada karþý, bâkiyane hayat-âlûd muvakkat bir mevt-i zâhirî ile galibane mukabele eder. كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ  sýrrýna mazhar olan ehl-i ilhad, gayr-ý meþru müþtehiyatýnýn ibahesiyle süslendirmesine mukabil, Risâle-i Nur, mevti o aldatýcý, fâni hayata karþý çýkarýp lezzet ve zînetini zîr ü zeber eder. Ve der ve isbat eder ki: "Mevt ehl-i dalalet için idam-ý ebedîdir ve o dehþetli daraðacýndan kurtaran ve mevti mübarek bir terhis tezkeresine çeviren yalnýz Kur'an ve îmandýr. Ýþte bunun içindir ki, bu hakikat-ý muazzama-i mevtiye Risâle-i Nur'da gayet mühim ve geniþ bir mevki almýþ; hattâ ekser hücumunda mevti elinde tutup ehl-i dalaletin baþýna vurur, aklýný baþýna getirmeye çalýþýr.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Ehl-i tarîkatýn ve bilhassa Nakþîlerin dört esasýndan biri ve en müessiri olan rabýta-i mevt Eski Said'i Yeni Said'e (R.A.) çevirmiþ ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said'e yoldaþ olmuþ. Baþta Ýhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o rabýta keþfiyatý göstere göstere tâ ehl-i îman hakkýnda mevtin nuranî ve hayatdar ve güzel hakikatýný görüp gösterdi.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Bu âyet cifir ve ebced hesabýyla her tarafta Said'e hücum eden üç çeþit mevtin temas zamanýný ve tarihini aynen gösterip tevafuk eder. Demek âyetteki "مَيْت" kelimesinin efradýndan medar-ý nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi "مَيْت" adedine tam tevafukla hususî iþarete mazhar bir mâsadak "Said-ün Nursî"dir.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 570)</p><p> </p><p>
   [sabri'nin sadakatýnýn bir kerametidir.]</p><p> </p><p>
   Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sýddýk Süleyman'ýn halefi Emin, Sabri'nin اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetine dair parçayý aldýðýný ve Ramazanýn feyzinden onun izahý gibi nurlar istediðini gördüm. Ne yazdýðýmý Emin'e gösterdim, hayretle dedi: "Bu hem Sabri'nin, hem Risâle-i Nur'un bir kerametidir." Bu âyetteki esrarlý müvazene-i Kur'aniyeyi düþünürken, Sûre-i Hûd'daki فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا fýkrasýna karþý وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى اْلجَنَّةِ deki müvazene hatýra geldi ve bildirdi ki: Nasýlki bu ikinci âyet ve birinci fýkra Risâle-i Nur'un mesleðine, þakirdlerine tam tamýna manen ve cifirce bakýyor. Öyle de: فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ âyeti dahi, Risâle-i Nur'un muarýzlarýna ve düþmanlarýna ve onlarýn cereyanlarýnýn mebdeine ve faaliyet devresine ve müntehasýna cifir ile, tevafuk ile iþaret eder. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde Birinci Þua'da yedi-sekiz âyâtýn ehemmiyetle gösterdikleri bin üçyüz onaltý ve yedi (1316-1317) tarihi ki, Kur'ana karþý olan su-i kasdýn mebdeidir. فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا cifirce ayný tarihi gösteriyor. Eðer þeddeli "mim" iki "mim" sayýlsa bin üçyüzelliyedi (1357), eðer þeddeli "lam" iki "lam" sayýlsa binüçyüz kýrkyedi (1347) ki bu asrýn tâgiyane faaliyet tarihidir. Her iki þeddeli ikiþer sayýlsa bin üçyüz seksenyedi (1387) ki  لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ dehþetli bir cereyanýn müntehasý tarihi</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 571)</p><p> </p><p>
olmak ihtimali var.  فَفِى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ ise bin üçyüz altmýþbir (1361), eðer  فَفِى النَّارِ daki okunmayan "ي" sayýlmazsa bin üçyüz ellibir (1351) tarihini; eðer þeddeli "ن" asýl itibariyle bir "ل", bir "ن" sayýlsa yine bin üçyüz otuzbir (1331) tarihini ve harb-i umumî âfetinin feryad u fizar içindeki yangýnýný göstererek Cehennem ateþinde zefir ve þehik eden ehl-i þekavetin azabýný haber verip, ehl-i îmaný fitnelere düþüren þakîlerin hem dünyada, hem âhirette cezalarýna iþaret eder. Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrarlý olan Sûre-i وَ السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den þu âyetin  اِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا اْلمُؤْمِنِينَ وَاْلمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ</p><p> </p><p>
 ifadesi gibi hem Ýstanbul'un iki harîk-ý kebiri, hem harb-i umumînin dehþetli yangýnýný Cehennem azabý gibi o fitnenin bir cezasýdýr diye iþaret eder.</p><p> </p><p>
   Elhâsýl: Bu âyet her asra baktýðý gibi bu asra daha ziyade nazar-ý dikkati celbetmek için cifirce bu asrýn üç-dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine iþaret ve manasýnýn suretiyle ve tarz-ý ifadesiyle iki cereyanýn keyfiyetlerine ve vaziyetlerine îma eder. Sabri'nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel o mektubun manevî tesiri ile bu âyeti ve اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetiyle beraber düþünürken hatýrýma geldi. Risâle-i Nur bu derece kuvvetli iþaret-i Kur'aniyeye ve þakirdleri bu kadar kýymetli beþaret-i Furkaniyeye ve aktablarýn iltifatýna mazhariyetin sýrrý ve hikmeti, musibetin azameti ve dehþetidir ki, hiç bir eserin mazhar olmadýðý bir kudsî tak-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 572)</p><p> </p><p>
dir ve tahsin almýþ. Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüðünden deðil, belki musibetin fevkalâde dehþetine ve tahribatýna karþý mücahedesi cüz'î ve az olduðu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesbetmiþ ki bu âyette iþaret ve beþaret-i Kur'aniyede ifade eder ki, Risâle-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan îmanlarýný kurtarýyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennet'e gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet bazý vakit olur ki, bir nefer gördüðü hizmet için bir müþirin fevkine çýkar, binler derece kýymet alýr.</p><p> </p><p>
   Ýhtar: Geçmiþ ve gelecek âyetlerin iþaretleri yalnýz tevafukla deðil belki herbir âyetin mana-yý küllîsindeki cüz'iyat-ý kesîresinden bir cüz'î ferdi Risâle-i Nur olduðuna îmaen, münasebet-i maneviyeye göre cifrî ve ebcedî bir tevafukla o münasebeti te'yiden ve ona binaen hususî ona bakar demektir.</p><p> </p><p>
   Altýncý Âyet: Sûre-i Hadid'de وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا َتمْشُونَ بِهِ Yani: "Karanlýklar içinde size bir nur ihsan edeceðim ki o nur ile doðru yolu bulup onda gidesiniz." Lillahilhamd Risâle-i Nur bu kudsî ve küllî manasýnýn parlak bir ferdi olduðu gibi نُورًا deki tenvin "ن" sayýlmak cihetiyle bin üçyüz onsekiz (1318) adediyle Resâil-in Nur müellifi tedristen, te'lif vazifesine ve mücahidane seyahata baþladýðý zamanýn beþ sene evvelki zamanýna ve çok âyetlerin iþaret ettikleri bin üçyüz onaltý (1316) tarihindeki mühim bir inkýlab-ý fikrîden iki sene sonraki zamana tevafuk eder ki; o zaman istihzarat-ý Nuriyeye baþladýðý ayný tarihtir. Ýþte þu nurlu âyet, hem manaca hem cifirce tevafuku ise, umum vücuhu ayn-ý þuur olan Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'da elbette ittifakî ve tesadüfî olamaz.</p><p> </p><p>
   Yedinci Âyet:</p><p> </p><p>
وَيُحِقُّ اللّهُ اْلحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ þu âyet-i meþhurenin küllî manasýnýn bu zamanda zâhir bir mâsadaký Risalet-ün Nur olduðu gibi, Lâfzul-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 573)</p><p> </p><p>
lahtaki þeddeli "lâm" bir "lâm" ve بِكَلِمَاتِهِ deki melfuz "ya" sayýlmak þartýyla dokuzyüz doksansekiz (998) adediyle Risalet-ün Nur'un dokuzyüz doksansekiz adedine tam tamýna tevafukla, münasebet-i maneviyeye binaen remzen ona bakar. Ve bu remzi latifleþtiren ve kuvvet veren münasebetlerin birisi þudur ki: Risalet-ün Nur'un eczalarý Sözler namýyla iþtihar etmiþler. Sözler ise Arabca "kelimat"týr. Ve o kelimat ile Kur'anýn hakaikýný o derece mahz-ý hak ve ayn-ý hakikat olduðunu isbat etmiþ ki, bu zamanýn dinsiz feylesoflarýný tam susturuyor.</p><p> </p><p>
   Sekizinci Âyet:</p><p> </p><p>
قُلْ اِنَّنِى هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ dir. Þu âyet-i meþhure küllî manasýnýn bu asýrda muvafýk ve münasib bir ferdi Risalet-ün Nur olduðu gibi, cifirle صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ kelimesi صِرَاطٍ deki tenvin "nun" sayýlmak cihetiyle Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) yine iki sýrlý (Haþiye) fark ile baktýðý gibi,  هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ cümlesinin makam-ý ebcedîsi ile bin üçyüz onaltý (1316) ederek Risâle-i Nur müellifinin tedrisiyle istihzarat-ý Nuriyede bulunduðu en hararetli tarihi olan bin üçyüz onaltý adedine tam tamýna tevafuk eder.</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Yani mertebesine iþaret için iki fark var. Risâle-i Nur vahiy deðil, ilham ve istihracdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Dokuzuncu Âyet: Hem "Elbakara" sûresinde, hem "Lukman" sûresinde فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى cümlesidir. Yani: "Allah'a îman eden hiç kopmayacak bir zincir-i nuraniye yapýþýr, temessük eder." Risâle-i Nur ise, îman-ý billahýn Kur'anî bürhanlarýndan bu zamanda en nuranisi ve en kuvvetlisi olduðu tahakkuk ettiðinden, bu</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 574)</p><p> </p><p>
  بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى   külliyetinde hususî dâhil olduðuna teyiden makam-ý cifrîsi bin üçyüz kýrkyedi (1347) ederek Risalet-ün Nur intiþarýnýn fevkalâde parlamasý tarihine tam tamýna tevafukla bakar. Ve bu ondördüncü asýrda Kur'anýn i'caz-ý manevîsinden neþ'et eden bir urvet-ül vüska ve zulümattan nura çýkaracak bir vesile-i nuraniye Risâle-in Nur olduðunu remzen bildirir.</p><p> </p><p>
   Onuncu Âyet: يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ</p><p> </p><p>
   Onbirinci Âyet: وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَاْلحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ</p><p> </p><p>
   Onikinci Âyet: وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَاْلحِكْمَةَ âyetleridir. Meal-i icmalîleri der ki: "Kur'an hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor. Sizi manevî kirlerden temizlendiriyor." Bu üç âyetin küllî ve umumî manalarýnda Risâle-i Nur kasdî bir surette dâhil olduðuna iki kuvvetli emare var.</p><p> </p><p>
   Birisi þudur ki: Risâle-i Nur'un müstesna bir hassasý, Ýsm-i Hakem ve Hakîm'in mazharý olup bütün safahatýnda, mebahisinde nizam ve intizam-ý kâinatýn âyinesinde Ýsm-i Hakem ve Hakîm'in cilveleri olan hikmet-i kudsiyeyi ve hikemiyat-ý Kur'aniyeyi ders veriyor. Mevzuu ve neticesi, hikmet-i Kur'aniyedir.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Emare: Birinci Âyet bin üçyüz yirmiiki (1322) ederek makam-ý ebcedî ile Risâle-in Nur müellifinin doðrudan doðruya ulûm-u âliyeden  ( آلِيَه ) baþýný kaldýrýp hikmet-i Kur'aniyeye müteveccih olarak hâdim-ül Kur'an vaziyetini aldýðý tarihtir ki, bir sene sonra Ýstanbul'a gitmiþ manevî mücahedesine baþlamýþ.</p><p> </p><p>
   Ýkinci âyet ise: Makam-ý cifrîsi bin üçyüz iki (1302) ederek Risâle-i Nur müellifinin Kur'an dersini aldýðý tarihe tam tamýna tevafuk ile remzen Kur'anýn bâhir bir bürhaný olan Resâil-in Nur'a bakar.</p><p> </p><p>
   Üçüncü âyet ise: Bin üçyüz otuzsekiz (1338) olduðundan hikmet-i Kur'aniyeyi Avrupa hükemasýna karþý parlak bir surette gösterebilen</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 575)</p><p> </p><p>
 ve gösteren Risâle-in Nur müellifi "Dâr-ül Hikmet-il Ýslâmiye"de hikmet-i Kur'aniyeyi müdafaa etmekle, hattâ Ýngiliz'in baþ papazý sual ettiði ve altýyüz kelime ile cevab istediði altý sualine altý kelime ile cevab vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyle Kur'anýn ilhamatýndan Risâle-i Nur'un mes'elelerini iktibasa baþladýðý ayný tarihe tam tamýna tevafukla remzen bakar.</p><p> </p><p>
   Onüçüncü Âyet: Sûre-i Âl-i Ýmran'da وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلاّ اللّهُ وَالرّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ</p><p> </p><p>
   Ondördüncü Âyet: Sûre-i Nisa'da لكِنِ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ</p><p> </p><p>
   Bu iki âyet bu asra da hususî bakarlar.</p><p> </p><p>
   Birincisinin meali gösteriyor ki: Ehl-i dalalet müteþabihat-ý Kur'aniyeyi yanlýþ tevilat ile tahrifine ve þüpheleri çoðaltmasýna çalýþtýðý bir zamanda, ilimde rüsuhu bulunan bir taife o müteþabihat-ý Kur'aniyenin hakikî te'villerini beyan edip ve îman ederek o þübehatý izale eder. Bu küllî mananýn her asýrda mâsadaklarý ve cüz'iyatlarý var. Harb-i umumî vasýtasýyla, bin seneden beri Kur'an aleyhinde teraküm eden Avrupa itirazlarý ve evhamlarý âlem-i Ýslâm içinde yol bulup yayýldýlar. O þübehatýn bir kýsmý fennî þeklini giydi, ortaya çýktý. Bu þübehatý ve itirazlarý bu zamanda def'eden baþta Risâle-in Nur ve þakirdleri göründüðünden, bu âyet bu asra da baktýðýndan Risâle-in Nur ve þakirdlerine remzen bakmakla beraber ulema-i müteahhirînin mezhebine göre اِلاَّ اللّهُ da vakfedilmez. O halde makam-ý cifrîsi aynen اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى nýn makamý gibi bin üçyüz kýrkdört (1344) ederek Resâil-in Nur ve þakirdlerinin meydan-ý mücahede-i maneviyeye atýlmalarý tarihine tam tamýna tevafukla onlarý da bu âyetin</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 576)</p><p> </p><p>
 harîm-i kudsîsinin içine alýyor. Hem haþrin en kuvvetli ve parlak bir bürhaný olan Onuncu Söz'ün etrafa yayýlmasý tarihine ve Kur'anýn kýrk vecihle mu'cize olduðunu beyan eden Yirmibeþinci Söz'ün iþtiharý hengâmýna, hem اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى adedine tam tamýna tevafukla bakar. Eðer mezheb-i selef gibi اِلاَّ اللّهُ da vakfolsa, o halde اَلرَّاسِخُونَ deki þeddeli "ر" iki "ر" sayýlsa bin üçyüz altmýþ (1360) küsur ederek Risalet-ün Nur þakirdlerinin bundan onbeþ-yirmi sene sonraki rasihane ve muhakkikane olan ilimlerine ve îmanlarýna remzen baktýðý gibi, þeddeli "ر" asýl itibariyle bir "ل" bir "ر" sayýlsa bin ikiyüz oniki (1212) ederek bundan bir buçuk asýr evvel Mevlâna Hâlid Zülcenaheyn'in Hindistan'dan getirdiði parlak bir ilm-i hakikat rüsuhuyla o zamanda meydan alan te'vilat-ý fasideyi ve þübehatý daðýtarak yüz senede elli milyondan ziyade insanlarý daire-i irþadýna aldýðý ve tenvir ettiði zamanýn tarihine tam tamýna tevafukla bakar.</p><p> </p><p>
   Ýkinci âyet olan اَلرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ þeddeli "ر" aslýna nazaran bir "ل" bir "ر" sayýlmak cihetiyle makam-ý ebcedîsi bin üçyüz kýrkdört (1344) etmekle her asra baktýðý gibi bu asra da hususî remzen bakar. Ve ilm-i hakikatta rasihane çalýþan ve kuvvetli îman eden bir taifeye iþaret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üçyüz kýrkdörtte Risalet-ün Nur ve þakirdlerinden daha ziyade bu vazifeyi müþkil þerait içinde sebatkârane yapan zâhirde görülmüyor. Demek bu âyet onlarý dahi daire-i harîmine hususî dâhil ediyor.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 577)</p><p> </p><p>
   Onbeþinci Âyet:</p><p> </p><p>
 يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَ كُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا</p><p> </p><p>
Þu âyet bu zamana dahi hitab eder. Çünki tamam -مُبِينًا hariç kalsa- bin üçyüz altmýþ (1360) küsur eder. Eðer قَدْ جَاءَكُمْ den sonraki olsa بُرْهَانٌ ve نُورًا kelimelerindeki tenvinler "nun" sayýlsa bin üçyüz on (1310) eder. Demek bu asra da hitab eder. Hem قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ cümlesi yalnýz dört farkla Furkan adedine tevafukla sarihan baktýðý gibi, o kudsî bürhan-ý Ýlahînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhaný olan Resâil-in Nur'a dahi ikinci cümlesi olan اَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا adedi, iki tenvin vakýfta iki "elif" sayýlmak cihetiyle beþyüz doksansekiz (598) ederek aynen tam tamýna Resâil-in Nur'a ve Risâle-in Nur adedine tevafuk ile o semavî bürhan-ý kudsînin yerde bir bürhaný Resâil-in Nur olduðunu remzen haber veriyor.</p><p> </p><p>
   Ýhtar: Sözler'in üç ismi olan Risâle-in Nur veya Resâil-in Nur veya Risalet-in Nur'daki þeddeli "ن" iki "ن" sayýlmak, cifirce aðlebî bir kaidedir. Þeddeli harf bazan bir, bazan iki sayýlabilir.</p><p> </p><p>
   Onaltýncý Âyet:</p><p> </p><p>
لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ dur. Þu þifa-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 578)</p><p> </p><p>
lý âyet çok zamandýr benim derdlerimin þifasý ve ilâcý olduðu gibi eczahane-i kübra-yý Ýlahiye olan Kur'an-ý Hakîm'in tiryakî ilâçlarýndan, Risâle-in Nur eczalarýnýn kavanozlarýndan alarak belki bin manevî derdlerime bin kudsî þifayý buldum ve Resâil-in Nur þakirdleri dahi buldular. Ve fenden ve felsefenin bataklýðýndan çýkan ve tedavisi çok müþkil olan ve zýndýka hastalýðýna mübtela olanlardan çoklarý onunla þifalarýný buldular.</p><p> </p><p>
   Ýþte her derde þifa olan Kur'anýn ilâçlarýnýn bu zamanda bir kýsým kavanozlarý hükmünde bulunan Resâil-in Nur dahi bu þifadar âyetin bir medar-ý nazarý olduðuna kuvvetli bir emare þudur ki: Bu âyetin makam-ý cifrîsi olan bin üçyüz kýrkaltý (1346) adedi Resâil-in Nur'un bin üçyüz kýrkaltýda þifadarane etrafa intiþarýnýn tarihine ve Mu'cizat-ý Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm namýnda olan risâle-i hârikanýn zaman-ý te'lifine tam tamýna tevafukudur. Þu tevafuk hem münasebet-i maneviyeyi teyid ve onunla teeyyüd eder, hem remizden iþaret derecesine çýkarýyor.</p><p> </p><p>
   Onyedinci Âyet:</p><p> </p><p>
 فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ deki</p><p> </p><p>
فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ nün makam-ý cifrîsi þeddeli "lâm"lar birer "lâm" ve þeddeli "kâf" bir "kâf" sayýlmak cihetiyle bin üçyüz yirmidokuz (1329) ederek, harb-i umumînin baþlangýcý zamanýnda Resâil-in Nur'un baþlangýcý olan Ýþarat-ül Ý'caz tefsirinin tarih-i te'lifine tam tamýna tevafukla beraber, þeddeli "kâf" iki "kâf" sayýlmak cihetiyle bin üçyüz kýrkdokuz (1349) ederek harb-i umumînin verdiði sarsýntýlar zamanýnda Resâil-in Nur'un "Hasbiyallahü" diyerek ehl-i dünyadan hiç bir yerde himaye görmeden belki tehacüme hedef olmakla beraber çekinmeyerek yalnýz baþlarýyla müþkilât içinde envar-ý Kur'aniyeyi neþrettikleri ayný tarihe tam tamýna tevafuku ise, her cihetiyle ayn-ý þuur olan âyâtta elbette tesadüfî olamaz. Belki bu gibi âyetler, en müþkil zaman olan bu asra dahi hususî bakarlar ve o âyâtý kendilerine rehber ittihaz eden bir kýsým þakirdlerine hususî iltifat edip iltifatlarýyla teþci' ederler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 579)</p><p> </p><p>
   Bu âyet, sâbýk âyetler gibi münasebet-i maneviyesi gerçi zâhiren görünmüyor; fakat bir cihetle Resâil-in Nur ile bir nevi münasebeti vardýr. Þöyle ki: Onüç senedir (Haþiye) bu âyet Risalet-ün Nur müellifinin ve sonra has þakirdlerinin maðribden sonra bir vird-i hususîleridir. Hem bu âyetin manasýna bu zamanda tam mazhar ve herkes onlardan çekinmesinden fütur getirmeyerek "Hasbiyallahü" deyip</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mütevekkilane müþkilât-ý azîme içinde envar-ý îmaniyeyi ve esrar-ý Kur'aniyeyi neþreden, ehl-i îmaný me'yusiyetten kurtaran baþta Risalet-ün Nur ve þakirdleridir.</p><p> </p><p>
   Onsekizinci Âyet:</p><p> </p><p>
اِنَّ حِزْبَ اللّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ dir. Bu âyet mealiyle hizbullahýn zâhirî maðlubiyetinden gelen me'yusiyeti izale için kudsî bir teselli verir ve hizbullah olan hizb-i Kur'anînin hakikatta ve âkibette galebesini haber verir. Ve bu asýrda hizb-i Kur'anînin hadsiz efradýndan Resâil-in Nur þakirdleri tezahür ettiklerinden bu âyetin küllî manasýnda hususî dâhil olmalarýna bir emare olarak makam-ý cifrîsi olan bin üçyüzelli (1350) adedi ile Resâil-in Nur þakirdlerinin zâhirî maðlubiyetleri ve bir sene sonra mahbusiyetleri içinde manevî galebeleri ve metanetleri ve haklarýnda yapýlan müdhiþ imha plânýný akîm býrakan ihlaslarý ve kuvve-i maneviyeleri tezahür etmesinin rumî tarihi olan bin üçyüzelli ve ellibir ve elliiki (1350-1351-1352) adedine tam tamýna tevafuku elbette þefkatkârane, tesellidârâne bir remz-i Kur'anîdir.</p><p> </p><p>
   Ondokuzuncu Âyet:</p><p> </p><p>
وَالّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَا</p><p> </p><p>
Þu âyetin umum manasýndaki tabakalarýndan bir tabaka-i iþariyesi bu asra dahi bakýyor. Çünki يَقُولُونَ رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا hem manaca kuvvetli münasebeti var, hem cifirce bin üçyüz yirmi</p><p> </p><p>
(Haþiye): Te'lif tarihine göredir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 580)</p><p> </p><p>
altý (1326) ederek o tarihteki hürriyet inkýlabýndan neþ'et eden fýrtýnalarýn hengâmýnda herþeyi sarsan o fýrtýnalarýn ve harblerin zulümatýndan kurtulmak için nur arayan mü'minler içinde, Resâil-in Nur þakirdleri az bir zaman sonra tezahür ettiklerinden bu âyetin efrad-ý kesîresinden bu asýrda bir mâsadaký onlar olduðuna bir emaredir. وَاغْفِرْلَنَا cümlesi bin üçyüz altmýþa (1360) bakýyor. Demek bundan beþ-altý sene sonra istiðfar devresidir. Resâil-in Nur þakirdleri o zamanda istiðfar dersini vereceðini remzen bir îmadýr.</p><p> </p><p>
   Yirminci Âyet:</p><p> </p><p>
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ق   Þu âyet-i azîme sarîhan asr-ý saadette nüzul-ü Kur'ana baktýðý gibi sair asýrlara dahi mana-yý iþarîsiyle bakar. Ve Kur'anýn semasýndan ilhamî bir surette gelen þifadar nurlara iþaret eder. Ýþte doðrudan doðruya tabib-i kulûb olan Kur'an-ý Hakîm'in feyzinden ve ziyasýndan iktibas olunan Risalet-ün Nur, benim çok tecrübelerimle umum manevî derdlerime þifa olduðu gibi, Resâil-in Nur þakirdleri dahi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar. Demek Resâil-in Nur bu âyetin bir mana-yý iþarîsinde dâhildir. Ve bu dühûlüne bir emare olarak مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ nin makam-ý cifrîsi bin üçyüz otuzdokuz (1339) ederek ayný tarihte Kur'andan ilham olunan Resâil-in Nur bu asrýn manevî ve müdhiþ hastalýklarýna þifa olmakla meydana çýkmaða baþlamasýndan, bu âyet ona hususî remzettiðine bana kanaat veriyor. Ben kendi kanaatýmý yazdým, kanaata itiraz edilmez.</p><p> </p><p>
   Yirmibirinci Âyet veya Âyetler:</p><p> </p><p>
قُلْ اِنَّنِى هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ { وَهَدَيهُ اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ</p><p> </p><p>
Sekiz-dokuz âyetlerde "Sýrat-ý Müstakîm"e nazarý çeviriyorlar. Ve bu doðru, istikametli yolu bulmak için daima Kur'anýn nurundan her</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 581)</p><p> </p><p>
 asýrda o asrýn zulmetlerini daðýtacak ve istikamet yolunu tenvir edecek Kur'andan gelen nurlar olmakla ve bu dehþetli ve fýrtýnalý asýrda o doðru yolu þaþýrtmayacak bir surette gösteren baþta þimdilik Risalet-ün Nur tezahür ettiðinden, hem bu "Sýrat-ý Müstakîm" kelimesinin makam-ý cifrîsi -tenvin "nun" sayýlmak cihetiyle- bin (1000) eder. Medde olmazsa dokuzyüz doksandokuz (999) ederek yalnýz bir veya iki farkla (Haþiye) Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla,</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Yani: Risalet-in Nur'un mertebesi ikinci ve üçüncüde olduðuna iþarettir. Vahiy deðil ve olamaz. Belki ilham ve istihracdýr.</p><p> </p><p>
   sekiz-dokuz âyetlerde "Sýrat-ý müstakim" kelimeleri bu mezkûr iki âyet gibi Risalet-ün Nur'u "Sýrat-ý müstakim"in efradýna hususî idhal edip remzen ona baktýrýr ve istikametine iþaret eder. Eðer صِرَاطٍ daki tenvin sayýlmazsa, اَلنُّورِ daki þeddeli "nun" bir "nun" sayýlýr, yine tevafuk eder. Hem nasýlki bu âyet Risâle-in Nur'a ismiyle bakýyor, öyle de onun istihzarat zamanýna da bakar. Çünki  هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ in makam-ý cifrîsi bin üçyüz onaltý (1316) ederek Risalet-ün Nur müellifinin ihtiyarsýz olarak istihzarat-ý Nuriyede bulunduðu ve umum malûmatýný Kur'anýn fehmine basamaklar yaptýðý en hararetli tarihi olan bin üçyüz onaltý adedine tam tamýna tevafuku elbette evvelki iþaratý teyid ve onunla teeyyüd ederek Risalet-ün Nur'u daire-i harîmine remzen belki iþareten dâhil ediyor.</p><p> </p><p>
   Cây-ý dikkat ve ehemmiyetli bir tevafuktur ki: Risalet-ün Nur müellifi bin üçyüz onaltý (1316) sýralarýnda mühim bir inkýlab-ý fikrî geçirdi. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayý, yalnýz ilimle tenevvür için merak ederdi, okurdu, okuturdu. Fakat birden o tarihte merhum vali Tahir Paþa vasýtasýyla Avrupa'nýn Kur'ana karþý müdhiþ bir su-i kasdlarý var olduðunu bildi. Hattâ bir gazetede Ýngiliz'in bir müstemlekât nâzýrý demiþ:</p><p> </p><p>
   "Bu Kur'an, Ýslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayýz. Bunun sukutuna çalýþmalýyýz." dediðini iþitti, gayrete geldi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 582)</p><p> </p><p>
 Birden makam-ý cifrîsi bin üçyüzonaltý (1316) olan فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermanýný manen dinleyerek bir inkýlab-ý fikrî ile merakýný deðiþtirdi. Bütün bildiði ulûm-u mütenevviayý Kur'anýn fehmine ve hakikatlarýnýn isbatýna basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatýný, yalnýz Kur'an bildi. Ve Kur'anýn i'caz-ý manevîsi, ona rehber ve mürþid ve üstad oldu. Fakat maatteessüf o gençlik zamanýnda çok aldatýcý ârýzalar yüzünden bilfiil o vazifenin baþýna geçmedi. Bir zaman sonra harb-i umumînin tarraka ve gürültüsü ile uyandý. O sabit fikir canlandý, bilkuvveden bilfiile çýkmaða baþladý.</p><p> </p><p>
   Ýþte hem ona, hem Risalet-ün Nur'a çok alâkasý bulunan bu bin üçyüz onaltý (1316) tarihine çok âyetler müttefikan bakarlar. Meselâ: Nasýlki  هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ âyeti tam tamýna tevafukla iþaret eder. Aynen öyle de; bir âyet-i meþhure olan اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ makam-ý cifrîsi þeddeli "nun" bir "nun" sayýlsa ve tenvin sayýlmazsa bin üçyüz onaltý ederek aynen tam tamýna o tarihe iþaret eder. Hem nasýlki yedi-sekiz sûrelerde gelen âyetler ve o âyetlerde gelen "Sýrat-ý müstakim" cümleleri Risalet-ün Nur ismine tevafukla beraber, bu mezkûr iki âyet gibi bir kýsmý Risalet-ün Nur te'lifinin tarihini de gösterir. Aynen öyle de; yedi aded sûrelerin baþlarýnda yedi defa تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ cümle-i kudsiyesi makam-ý cifrîsi olan bin üçyüz onaltý veya yedi (1316-1317) ederek aynen tam tamýna o bin üçyüz onaltý tarihine tevafukla iþaret ettiði gibi, طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ âyeti dahi aynen bin üçyüz onaltý ederek o bin üçyüz onaltý tarihine tevafukla iþaret eder. Güya nasýlki asr-ý saadette Kur'andaki îman hakikatlarýna alâmetler, deliller ve o Kitab-ý Mübin'in dâvalarýna bürhanlarý ve hüccetleri gözlere de göstermek manasýnda tekrar ile تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ { تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ { تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 583)</p><p> </p><p>
fermanlarýyla Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan ilânat yapýyor. Öyle de, bu dehþetli asýrda dahi bir mana-yý iþarîsiyle o âyât-ý Furkaniyenin bürhanlarý ve hakkaniyetinin alâmetleri ve hakikatlarýnýn hüccetleri ve hak Kelâmullah olduðuna delilleri olan Resâil-in Nur'a mana-yý iþarîsiyle alâmet ve bürhan ve emare ve delil manasýyla âyâtýn âyetleri diye tekrar ile تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ferman ederek nazar-ý dikkati Kur'an hesabýna bu asra ve bu asýrdaki Resâil-in Nur'a çeviriyor itikad ediyorum. Evet herbir cihet ile ayn-ý þuur olan âyât-ý Kur'aniyenin böyle yirmi vecihle ve yirmi parmakla ayný þeye müttefikan iþaretleri tasrih derecesinde bana kanaat veriyor. Benim kanaatýma iþtirak etmeyen bu ittifaka ne diyecek ve ne diyebilir? Hangi kuvvet bu ittifaký bozar? Resâil-in Nur bu asra gelen iþarat-ý Kur'aniyeye hususî bir medar-ý nazar olduðuna kimin þüphesi varsa Kur'anýn kýrk vecihle mu'cizesini isbat eden Mu'cizat-ý Kur'aniye namýndaki Yirmibeþinci Söz ve Yirminci Söz'ün ikinci makamýna ve haþre dair Onuncu Söz ve Yirmidokuzuncu Sözlere baksýn, þüphesi izale olmazsa gelsin parmaðýný gözüme soksun.</p><p> </p><p>
   Yirmiikinci Âyet ve Âyetler: Hem Yûnus, hem Yûsuf, hem Ra'd, hem Hýcr, hem Þuarâ, hem Kasas, hem Lukman Sûrelerinin baþlarýnda bulunan تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ilân-ý kudsîsidir. Yirmibirinci âyetin hâtimesinde bunun münasebet-i maneviyesi bir derece beyan edilmiþ. Cifrîsi ise, bu âyette üç "ت" bin ikiyüz eder ve iki "ك" iki "ل" yüz eder; yekûnu bin üçyüz. Bir "ي" bir "ب" dört veya beþ "ا" mecmuu bin üçyüz onaltý veya onyedi (1316-1317) ederek Resâil-in Nur müellifi bir inkýlab-ý fikrî ile ulûm-u mütenevviayý Kur'anýn hakaikýna çýkmak için basamaklar yaptýðý bir tarihe tam ta-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 584)</p><p> </p><p>
mýna tevafuku münasebet-i maneviyesinin kuvvetine istinaden deriz:</p><p> </p><p>
   O tevafuk remzeder ki: Bu asýrda Resâil-in Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitab-ý Mübin'deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikýnýn alâmetleridir ve hak ve hakikat olduðunun bürhanlarýdýr. Ve o âyetlerdeki hakaik-i îmaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir. Ve تِلْكَ kelime-i kudsiyesinin iþaret-i hissiyesiyle gözlere dahi görünecek derecede zâhir olduðunu ifade eden böyle iþarete lâyýk delilleridir diye remzen Resâil-in Nur'u bir iþarî manasýnýn küllî dairesine hususî ve medar-ý nazar bir ferdi olarak dâhil ediyor.</p><p> </p><p>
   Elhasýl: Nasýlki bu âyette bulunan iþarî mana yedi sûrede yedi iþaret hükmünde olup delalet, belki sarahat derecesine çýkýyor. Aynen öyle de: صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ deki remz dahi, yedi-sekiz sûrelerde bulunmakla yedi-sekiz remz hükmünde olarak o remzi iþaret, belki delalet, belki sarahat derecesine çýkarýyor.</p><p> </p><p>
   Ýhtar: Külfetsiz olmak üzere birden hatýra gelen iþarat kaydedildi. Tekellüfe girmemek için iþaretli otuzüç âyetin çok iþaratý kaydedilmedi.</p><p> </p><p>
   Yirmiüçüncü Âyet:</p><p> </p><p>
   عَسَى رَبُّنَا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا قÞu âyet her asra baktýðý gibi bu asra da bakýyor ve bu asýrda kâbuslu bir rü'ya gibi musibetlere düþen ve Rabb-i Rahîm'inden onu hayra tebdil etmesini rica edenler içinde Resâil-in Nur þakirdlerine hususî remzettiðine bir emaresi þudur ki: Bu âyetin makam-ý cifrîsi olan bin üçyüz kýrkbeþte (1345) ehemmiyetli risaleler te'lif ile beraber, fevkalâde hâdiseler vukua gelmeðe hazýrlandýlar. Ve o Resâil-in Nur'un merkez-i intiþarý olan Barla karyesinde ziyade sýkýntý müellifine verildi. Ve hususan küçük mescidine iliþildiði zaman Resâil-in Nur þakirdleri kuvvetli bir rica ile dergâh-ý Ýlahiyeye iltica edip "Ya Rab! Bu müdhiþ rü'yayý hayra tebdil eyle" deyip yalvardýlar. Herkesin me'yusiyetlerine mukabil pek kuvvetli bir ümid ve rica ile müslümanlarýn kuvve-i maneviyelerini takviye ettiler. Bu âyetin bir-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 585)</p><p> </p><p>
den külfetsiz hatýra geleni bu kadardýr. Yoksa esrarý çoktur. Tekellüf olmasýn diye kýsa kestim.</p><p> </p><p>
   Yirmidördüncü Âyet ve Âyetler: Hem Sûre-i Zümer, hem Sûre-i Casiye, hem Sûre-i Ahkaf'ýn baþlarýnda bulunan تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّهِ الْعَزِيزِ اْلحَكِيمِ âyât-ý azîmeleridir. Þu âyetler dahi yirmiikincideki âyetler gibi Risalet-ün Nur'un ismine ve zâtýna, hem te'lif ve intiþarýna bir mana-i remziyle bakýyorlar.</p><p> </p><p>
Ýzahtan evvel mühim bir ihtar</p><p> </p><p>
(Lüzumlu dört-beþ nokta beyan edilecek.)</p><p> </p><p>
   Birinci Nokta: Hadîste varid olduðu gibi, "Herbir âyetin mana mertebelerinde bir zâhiri, bir bâtýný, bir haddi, bir muttalaý vardýr. Bu dört tabakadan herbirisinin (hadîsce "þucûn ve gusûn" tabir edilen) füruatý, iþaratý, dal ve budaklarý vardýr." mealindeki hadîsin hükmüyle, Kur'an hakkýnda nâzil olan bu âyet-i kudsiye, fer'î bir tabakadan ve bir mana-yý iþarîsiyle de Kur'an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, þe'nine bir nakîse deðil. Belki o lisan-ül gaybdaki i'caz-ý manevîsinin muktezasýdýr.</p><p> </p><p>
   Ýkinci Nokta: Bir tabakanýn mana-yý iþarîsinin külliyetindeki efradýnýn bu asýrda tezahür eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risalet-ün Nur olduðunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet ben, Risalet-ün Nur'un has þakirdlerini iþhad ederek derim:</p><p> </p><p>
   Risalet-ün Nur sair te'lifat gibi ulûm ve fünundan ve baþka kitablardan alýnmamýþ. Kur'andan baþka me'hazý yok, Kur'andan baþka üstadý yok, Kur'andan baþka mercii yoktur. Te'lif olduðu vakit hiçbir kitab müellifinin yanýnda bulunmuyordu. Doðrudan doðruya Kur'anýn feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur'anîden ve âyâtýnýn nücumundan, yýldýzlarýndan iniyor, nüzul ediyor.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Nokta: Resâil-in Nur baþtan baþa ism-i Hakîm ve Rahîm'in mazharý olduðundan bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmibeþinci dahi Rahman ve Rahîm ile baðlamalarý</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 586)</p><p> </p><p>
 münasebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. Ýþte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye binaen deriz ki: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarih bir manasý asr-ý saadette vahiy suretiyle Kitab-ý Mübin'in nüzulü olduðu gibi, mana-yý iþarîsiyle de, her asýrda o Kitab-ý Mübin'in mertebe-i arþiyesinden ve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkýyla onun gizli hakikatlarý ve hakikatlarýnýn bürhanlarý iniyor, nüzul ediyor diyerek þu asýrda bir þakirdini ve bir lem'asýný cenah-ý himayetine ve daire-i harîmine bir hususî iltifat ile alýyor.</p><p> </p><p>
   Dördüncü Nokta: Ýþte bu risalede mezkûr otuzüç âyet-i meþhurenin bil'ittifak tekellüfsüz, manaca ve cifirce Risâle-in Nur'un baþýna parmak basmalarý ve baþta Âyet-in Nur on parmakla ona iþaret etmesi; eskiden beri ulema ortasýnda ve edibler mabeyninde meþhur bir düstur ve hakikatlý bir medar-ý istihracat ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taþlarýnda ediblerin istimal ettikleri maruf bir kanun-u ilmî iledir. Eðer o kanuna tasannu' karýþmazsa, iþaret-i gaybiye olabilir. Eðer sun'î ve kasdî yapýlsa, yalnýz bir letafet, bir zarafet, bir cezalet olur.</p><p> </p><p>
   Evet edibler hususî ve þahsî tarihlerde onun taklidini yapmakla kelâmlarýný güzelleþtirdikleri, hem cifir ilminin en esaslý bir kaidesi ve mühim bir anahtarý olan makam-ý ebcedî ile iþaret ise; her cihetle ayn-ý þuur ve nefs-i ilim ve mahz-ý irade ve tesadüfî halleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur'anýn bu kadar âyât-ý meþhuresi icma' ile ve ittifakla Risâle-in Nur'a iþaret ve tevafuklarý sarahat derecesinde onun makbuliyetine bir þehadettir ve hak olduðuna bir imzadýr ve þakirdlerine bir beþarettir.</p><p> </p><p>
   Beþinci Nokta: Bu hesab-ý ebcedî, makbul ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduðuna deliller pek çoktur. Burada yalnýz dört-beþ tanesini nümune için beyan edeceðiz:</p><p> </p><p>
   Birincisi: Bir zaman Benî-Ýsrail âlimlerinden bir kýsmý huzur-u Peygamberî'de sûrelerin baþlarýndaki آلم { كهيعص gibi mukattaat-ý hurufiyeyi iþittikleri vakit, hesab-ý cifrî ile dediler: "Ya Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdýr." Onlara mukabil dedi: "Az deðil." Sair sûrelerin baþlarýndaki mukattaatý okudu ve ferman etti: "Daha var." Onlar sustular.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 587)</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: Hazret-i Ali Radýyallahü Anh'ýn en meþhur Kaside-i Celcelutiyesi, baþtan nihayete kadar bir nevi hesab-ý ebcedî ve cifir ile te'lif edilmiþ ve öyle de matbaalarda basýlmýþ.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: Cafer-i Sadýk Radýyallahü Anh ve Muhyiddin-i Arabî (R.A.) gibi esrar-ý gaybiye ile uðraþan zâtlar ve esrar-ý huruf ilmine çalýþanlar, bu hesab-ý ebcedîyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmiþler.</p><p> </p><p>
   Dördüncüsü: Yüksek edibler bu hesabý, edebî bir kanun-u letafet kabul edip, eski zamandan beri onu istimal etmiþler. Hattâ letafetin hatýrý için, iradî ve sun'î ve taklidî olmamak lâzým gelirken, sun'î ve kasdî bir surette o gaybî anahtarlarýn taklidini yapýyorlar.</p><p> </p><p>
   Beþincisi: Ulûm-u riyaziye ulemasýnýn münasebet-i adediye içinde en latif düsturlarý ve avamca hârika görünen kanunlarý, bu hesab-ý tevafukînin cinsindendirler. Hattâ fýtrat-ý eþyada Fâtýr-ý Hakîm bu tevafuk-u hesabîyi bir düstur-u nizam ve bir kanun-u vahdet ve insicam ve bir medar-ý tenasüb ve ittifak ve bir namus-u hüsün ve ittisak yapmýþ. Meselâ; nasýlki iki elin ve iki ayaðýn parmaklarý, a'sablarý, kemikleri, hattâ hüceyratlarý, mesamatlarý hesabca birbirine tevafuk ederler. Öyle de; bu aðaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk ettiði gibi, bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevafuk ve istikbal baharlarý dahi mazi baharlarýna ihtiyar ve irade-i Ýlahiyeyi gösteren sýrlý ve az farkla muvafakatlarý, Sâni'-i Hakîm-i Zülcemal'in vahdetini gösteren kuvvetli bir þahid-i vahdaniyettir.</p><p> </p><p>
   Ýþte madem bu tevafuk-u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî ve bir düstur-u riyazî ve bir namus-u fýtrî ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ý gaybî oluyor. Elbette menba-ý ulûm ve maden-i esrar ve fýtratýn tercüman-ý âyât-ý tekviniyesi ve edebiyatýn mu'cize-i kübrasý ve lisan-ül gayb olan Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan, o kanun-u tevafukîyi iþaratýnda istihdam, istimal etmesi i'cazýnýn muktezasýdýr.</p><p> </p><p>
   Ýhtar bitti, þimdi sadede geliyoruz.</p><p> </p><p>
   Sûre-i Zümer, Câsiye, Ahkaf'ýn baþlarýndaki تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّهِ الْعَزِيزِ اْلحَكِيمِ olan âyetler, sâbýk ihtarýn ikinci noktasýnda, münasebet-i maneviyesi beyan edildiðinden burada yalnýz cifrî remzini beyan edeceðiz.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 588)</p><p> </p><p>
   Þöyle ki: Ýki "te" sekizyüz, iki "nun" yüz, iki "mim" seksen, iki "kef" kýrk, üç "ze" yirmibir, üç "ye" otuz, bir "be" bir "ha" on, "Lafzullah" altmýþ yedi, bir "ayýn" yetmiþ, dört "lâm" dört "elif" yüz yirmi dört olup yekûnu bin üçyüz kýrkiki (1342) ederek bu asrýn þu tarihine nazar-ý dikkati celbetmekle beraber, Kur'anýn tenziliyle çok alâkadar bir Nur'a parmak basýyor. Ve o tarihten az sonra Mu'cizat-ý Ahmediye (A.S.M.) Risalesi ve Yirminci ve Yirmidördüncü Mektublar gibi Risalet-ün Nur'un en nurani cüzleri meydan-ý intiþara çýkmalarý ve Kur'anýn kýrk vecihle i'cazýný isbat eden Mu'cizat-ý Kur'aniye Risalesiyle haþre dair Onuncu Söz'ün ikisinin kýrkikide intiþarlarý ve kýrkaltýda fevkalâde iþtiharlarý ayný tarihte olmasý bir kuvvetli emaredir ki, bu âyet ona hususî bir iltifatý var. Hem nasýlki bu âyetler te'lif ve intiþarýna iþaret ederler, öyle de; yalnýz تَنْزِيلُ الْكِتَابِ kelimesi Risalet-ün Nur'un ismine -þeddeli "nun" bir "nun" sayýlmak cihetiyle- gayet cüz'î bir farkla tevafuk edip remzen bakar, kendine kabul eder. Çünki تَنْزِيلُ الْكِتَابِ kelimesi dokuzyüz ellibir (951) ederek Risalet-ün Nur'un makamý olan dokuzyüz kýrksekize (948) sýrlý üç farkla tevafuk noktasýndan bakar.</p><p> </p><p>
   Birden hatýra geldi ki: Bu üç farkýn sýrrý ise Risalet-ün Nur'un mertebesi üçüncüde olmasýdýr. Yani vahiy deðil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham deðil, belki ekseriyetle Kur'anýn feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ý Kur'aniyedir.</p><p> </p><p>
   Cây-ý dikkattir ki, birinci حم olan Sûre-i Mü'min'de</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 589)</p><p> </p><p>
 تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ makam-ý cifrîsi, bazý mühim âyetler gibi bin üçyüz yetmiþe (1370) bakýyor. Acaba onbeþ-yirmi sene sonra baþka bir nur-u Kur'an zuhur mu edecek, yahut Resâil-in Nur'un bir inkiþaf-ý fevkalâde ile bir fütuhatý mý olacak bilmediðimden o kapýyý açamýyorum.</p><p> </p><p>
   Yirmibeþinci Âyet:</p><p> </p><p>
حم *تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ  âyet-i kudsiyesidir. Bu âyetin mana-yý iþarîsi, Resâil-in Nur ile münasebeti çok kuvvetlidir. Bir ciheti þudur ki, Risalet-ün Nur'un ve þakirdlerinin mesleði, dört esas üzerine gidiyor.</p><p> </p><p>
   Birincisi tefekkürdür; Hakîm ismine bakýyor.</p><p> </p><p>
   Biri de þefkattir, hadsiz olan fakrýný hissetmektir ki; Rahman ve Rahîm isimlerine bakýyor.</p><p> </p><p>
   Hem þu âyet nasýlki Resâil-in Nur'un te'lif ve tekemmül tarihine tevafukla parmak basýyor, öyle de تَنْزِيلٌ kelimesiyle -vakf mahalli olmadýðýndan tenvin "nun" sayýlmak cihetiyle- makamý beþyüz kýrkyedi (547) olarak Sözler'in ikinci ve üçüncü ismi olan Resâil-in Nur ve Risâle-i Nur'un adedi olan beþyüz kýrksekiz veya kýrkdokuza (548-549) þeddeli "nun" bir "nun" sayýlmak cihetiyle pek cüz'î ve sýrlý bir veya iki farkla tevafuk ederek remzen ona bakar, dairesine alýr.</p><p> </p><p>
   Hem حم*تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ in makam-ý cifrîsi, bir vecihle, yani tenvin "nun" sayýlsa ve þeddeli iki "ra"daki lâm-ý aslî hesab edilse حم , حَامِيمْ telaffuzda olduðu gibi olsa, bin üçyüz ellidört veya beþ (1354-1355) eder. Ve diðer bir vecihte, yani tenvin sayýlmazsa bin üçyüz dört (1304) eder; üçüncü vecihte, yani telaffuzda bulunmayan iki "lâm" hesaba girmezse bin ikiyüz doksandört (1294) eder.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 590)</p><p> </p><p>
 Birinci vecihte tam tamýna Resâil-in Nur'un te'lifçe bir derece tekemmülü ve fevkalâde ehemmiyet kesbetmesi ve fýrtýnalara tutulmasý ve þakirdleri kudsî bir teselliye muhtaç olduklarý Arabî tarihiyle þu bin üçyüz ellibeþ ve ellidört tarihine, hem otuzbir aded Lem'alar'dan ibaret olan "Otuzbirinci Mektub"un te'lif zamanýna, hem o mektubun Otuzbirinci Lem'asýnýn vakt-i zuhuruna ve o lem'adan Birinci Þua'ýn te'lifine ve o þua'ýn yirmidokuz makamýnda otuzüç aded âyâtýn Risâle-i Nur'a iþaretleri istihrac edildiði hengâmýna ve yirmibeþinci âyetin Risâle-i Nur'a îmalarý yazýldýðý þu zamana, þu dakikaya, þu hale tam tamýna tevafuku ise, Kur'an'ýn i'caz-ý manevîsine yakýþýyor. Gayet latif ve müjdeli bir tevafuktur. Ýkinci vecihte, yani binüçyüz dört (1304) makamýyla Risâle-i Nur'un tercümaný, Risâle-i Nur'un basamaklarý olan mebadi-i ulûma besmele-keþ olduðu ve fütuhat-ý Nuriyede besmelesini çektiði ve fatiha-i hayat-ý ilmiyede "Bismillahirrahmanirrahîm" okuduðu zamanýna tam tamýna tevafukla parmak basýyor, arkasýný sývatýyor, "Haydi git, selâmetle çalýþ" remzen diyor. Üçüncü vecihte, yani bin ikiyüz doksanüç veya dört (1293-1294) olan makam-ý cifrîsiyle o tercümanýn besmele-i hayat-ý dünyeviyesinin ibtidasýna tam tamýna tevafuk sýrrýyla îma eder ki, onun hayatý çok dehþetli daðdaðalarý ve fýrtýnalarý görmek ve çekmekle beraber daima Rahman ve Rahîm isimlerinin mazharý olarak rahmetle muhafaza ve þefkatle terbiye edileceðini remzen mün'îmane haber veriyor. Bu suretle Kur'anýn manevî i'cazýndan ihbar-ý gaybî nev'inin bir þuaýný gösteriyor.</p><p> </p><p>
   Yirmialtýncý Âyet:</p><p> </p><p>
   Sûre-i Hud'da فَمِنْهُمْ شَقِىّ ٌ وَ سَعِيدٌ âyetinin iki satýr sonra gelen وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى اْلجَنَّةِ âyetidir. Þu âyetin þeddeli "mim" ve þeddeli "lâm" ve þeddeli "nun" ikiþer sayýlmak ve اَلْجَنَّةِ deki "te" vakýfta olduðundan "he" olmak</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 591)</p><p> </p><p>
cihetiyle makam-ý cifrîsi bin üçyüz elliiki (1352) olmakla tam tamýna Resâil-in Nur þakirdlerinin en me'yusiyetli ve musibetli zamanlarý olan bin üçyüz elliiki tarihine tam tamýna tevafukla o acýnacak hallerinde kudsî ve semavî bir teselli, bir beþarettir. Ve âyetin münasebet-i maneviyesi bir-iki risalede, yani Keramat-ý Aleviyede ve Gavsiye'de beyan edilmiþtir. وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا deki َ سُعِدُواkelimesi فَمِنْهُمْ شَقِىّ ٌ وَ سَعِيدٌ deki سَعِيدٌ kelimesine Kur'an sahifesinde tam müvazi ve mukabil gelmesi, bu tevafuka bir letafet daha katar. Bu âyetin küllî ve çok geniþ mana-yý kudsîsinin cüz'iyatýndan Risâle-i Nur þakirdleri gibi teselliye çok muhtaç bir cüz'îsi bu asýrda bin üçyüz elliikide bulunduðuna tam tamýna tevafukla iþaret ederek baþýna parmak basýyor. Eðer فَفِى الْجَنَّةِ kelimesinde vakfedilmezse ve خَالِدِينَ kelimesiyle rabtedilse, o vakit "te", "he" olmaz. Fakat daha latif tesellikâr bir tevafuk olur. Çünki وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا kaide-i nahviyece mübtedadýr. فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ onun haberidir. Bu haber ise, makam-ý cifrîsi olan bin üçyüz kýrkdokuz (1349) adediyle, bin üçyüz kýrkdokuz tarihinden beþaretle remzen haber verir. Ve o tarihte bulunan Kur'an hizmetkârlarýndan bir taifenin ashab-ý Cennet ve ehl-i saadet olduðunu mana-yý iþarîsiyle ve tevafuk-u cifrî ile ihbar eder ve bu tarihte Risâle-i Nur þakirdleri Kur'an hesabýna fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri ve çok mühim risalelerin te'lifleri ve baþlarýna gelen þimdiki musibetin, düþmanlarý tarafýndan ihzaratý tezahür ettiðinden, elbette bu tarihe müteveccih ve iþarî, tesellikâr bir beþaret-i Kur'aniye en evvel onlara baktýðýný gösterir. Evet</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 592)</p><p> </p><p>
 فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ de þeddeli "nun" bir "nun" sayýlmak cihetiyle ت dörtyüz,  altýyüz, bin eder. Ýki ن yüz, bir ى iki ف bir ل ikiyüz; diðer ل otuz, ikinci ى on, iki elif iki, bir ج üç, bir د dört, kýrk dokuz eder ki; yekûnu bin üçyüz kýrkdokuz eder. Bu müjde-i Kur'aniyenin binden bir vechi bize temasý, bin hazineden ziyade kýymetdardýr. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüþ bir rü'ya-yý sâdýkadýr. Þöyle ki: Isparta'da baþýmýza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zâta rü'yada (ona) deniliyor ki:</p><p> </p><p>
   "Resâil-in Nur þakirdleri, îman ile kabre girecekler, îmansýz vefat etmezler."</p><p> </p><p>
   Biz o vakit o rü'yaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur'aniyenin bir müjdecisi imiþ. (Haþiye)</p><p> </p><p>
   Yirmiyedinci Âyet:</p><p> </p><p>
   Sûre-i Saf'da</p><p> </p><p>
يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ</p><p> </p><p>
dur. Bu âyetteki نُورَ اللّهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّهُ مُتِمُّ نُورِهِ cümlesinin makam-ý cifrîsi, bin üçyüz onaltý veya yedidir (1316-1317). Ve bu tarih ise; sâbýkan yirmibirinci âyetin hâtimesinde zikredilen inkýlab-ý fikrî sadedinde; Avrupa'nýn bir müstemlekât nâzýrý, Kur'anýn nurunu söndürmesine çalýþmasý tarihine ve Resâil-in Nur müellifi dahi ona</p><p> </p><p>
   (Haþiye): Cihan saltanatýndan daha ziyade kýymetdar bir müjde-i Kur'aniye, bir beþaret-i semaviye bu sahifede vardýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 593)</p><p> </p><p>
 karþý o inkýlab-ý fikrî sayesinde o nuru parlatmaða çalýþmasý ayný tarihe, hem yedi sûrede yedi defa  تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ayný tarihe, hem طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ dahi ayný tarihe, hem هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ dahi ayný tarihe, hem اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ dahi þeddeli "nun" bir "nun" sayýlmak ve tenvin sayýlmamak cihetiyle ayný tarihe, hem فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermaný dahi ayný tarihe, hem نُورَ اللّهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّهُ مُتِمُّ نُورِهِ dahi ayný tarihe bil'ittifak muvafakatlarý elbette remizden, iþaretten, delaletten ziyade bir sarahattýr ki; Risâle-i Nur o Nur-u Ýlahînin bir lem'asý olacaðýný ve düþmanlarý tarafýndan gelen þübehat zulümatýný daðýtacaðýný mana-yý iþarîsiyle müjdeliyor. Hem bu cifrî ve müteaddid ve manidar tevafuklar ise, kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler.</p><p> </p><p>
   Evet Resâil-in Nur'un yüzyirmi dokuz risaleleri, yüzyirmi dokuz elektrik lâmbalarýnýn þiþeleri misillü Kur'an nur-u âzamýndan uzanan tellerin baþlarýna takýlýp o nuru neþrettikleri meydandadýr. Risâle-i Nur'un yarý ismi iki defa bu cümle-i âyette bulunmasýyla o münasebeti pek letafetlendiriyor.</p><p> </p><p>
   Yirmisekizinci Âyet:</p><p> </p><p>
Sûre-i Tevbe'de:</p><p> </p><p>
 يُرِيدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّهُ اِلاَّ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ</p><p> </p><p>
âyetindeki </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 594)</p><p> </p><p>
نُورَ اللّهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّهُ اِلاَّ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ cümlesi, kuvvetli ve letafetli münasebet-i maneviyesiyle beraber þeddeli "lâmlar" birer "lâm" ve þeddeli "mim" asýl kelimeden olduðundan iki "mim" sayýlmak cihetiyle bin üçyüz yirmidört (1324) ederek, Avrupa zalimleri devlet-i Ýslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle müdhiþ bir su-i kasd plâný yaptýklarý ve ona karþý Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti yirmidörtte ilânýyla o plâný akîm býrakmaða çalýþtýklarý halde, maatteessüf altý-yedi sene sonra, harb-i umumî neticesinde yine o su-i kasd niyetiyle Sevr Muahedesinde Kur'anýn zararýna gayet aðýr þeraitle kâfirane fikirlerini yine icra etmek olan plânlarýný akîm býrakmak için Türk milliyetperverleri cumhuriyeti ilânla mukabeleye çalýþtýklarý tarihi olan bin üçyüz yirmidörde, tâ otuz dörde, tâ ellidörde tam tamýna tevafukla, o herc ü merc içinde Kur'anýn nurunu muhafazaya çalýþanlar içinde Resâil-in Nur müellifi yirmidörtte (1324) ve Resâil-in Nur'un mukaddematý otuzdörtte (1334) ve Resâil-in Nur'un nuranî cüzleri ve fedakâr þakirdleri ellidörtte (1354) mukabeleye çalýþmalarý göze çarpýyor. Hattâ hakikat-ý hali bilmeyen bir kýsým ehl-i siyaseti telaþa sevkettiler ve bu itfa su-i kasdýna karþý tenvir vazifesini tam îfa ettiklerinden bu âyetin mana-yý iþarîsi cihetinde bir medar-ý nazarý olduklarýna kuvvetli bir emaredir. Þimdi Ýslâmlar içinde Nur-u Kur'ana muhalif haletlerin ekserisi, o su-i kasdlarýn ve Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin vahîm neticeleridir. Eðer þeddeli "mim" dahi þeddeli "lâmlar" gibi bir sayýlsa, o vakit bin ikiyüz seksendört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i Ýslâmiyenin nurunu söndürmeðe niyet ederek on sene sonra Ruslarý tahrik edip Rus'un doksanüç (1293) muharebe-i meþ'umesiyle âlem-i Ýslâmýn parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resâil-in Nur þakirdleri yerinde Mevlâna Hâlid'in (K.S.) þakirdleri o bulut zulümatýný daðýttýklarýndan bu âyet bu cihette onlarýn baþlarýna remzen parmak basýyor. Þimdi hatýra geldi ki; eðer þeddeli "lâmlar" ve "mim" ikiþer</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 595)</p><p> </p><p>
sayýlsa, bundan bir asýr sonra zulümatý daðýtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdi'nin þakirdleri olabilir. Her ne ise... Bu nurlu âyetin çok nuranî nükteleri var. اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ sýrrýyla kýsa kestik.</p><p> </p><p>
   Yirmidokuzuncu Âyet:</p><p> </p><p>
Sûre-i Ýbrahim'in baþýnda</p><p> </p><p>
الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ</p><p> </p><p>
âyetidir. Þu âyetin dört-beþ cümlesinde dört-beþ îma var. Mecmuu bir iþaret hükmüne geçer.</p><p> </p><p>
   Birincisi: اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesi ifade eder ki: "Kitab-ý Mübin vasýtasýyla, ondördüncü asýrdaki zulümattan, insanlar biiznillah Kur'andan gelen bir nura çýkarlar." Bu meal ve hususan nur lafzý, Resâil-in Nur'a mutabýk olduðu gibi, makam-ý cifrîsi þeddeli "nun" iki "nun" olmak üzere bin üçyüz otuzsekiz veya dokuz (1338-1339) ederek harb-i umumî zulümatýnda te'lif edilen Resâil-in Nur'un fatihasý olan Ýþarat-ül Ý'caz Tefsiri, o zulmetler içindeki zuhuru tarihine tam tamýna tevafuku ve âyetteki Nur kelimesi Risâle-i Nur'daki Nur lafzýna îma ile bakýyor.</p><p> </p><p>
   Ýkincisi: اِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ cümlesi evvelki cümledeki Nur'u tarif ederek der: O Nur Cenab-ý Hakk'ýn izzet ve mahmudiyetini gösteren yoldur. Bu cümlenin makam-ý ebcedîsi beþyüz kýrk sekiz veya elli (548-550) olarak Resâil-in Nur'un þeddeli "nun" bir "nun" olmak üzere adedi olan beþyüz kýrksekize tam tamýna tevafuk eder. Eðer okunmayan iki "elif" sayýlsa, mertebesine iþaret eden iki farkla yine tam tamýna tevafuk eder. Bu îmayý teyid eden, hem letafetlendiren bir münasebet var. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 596)</p><p> </p><p>
   Âlem-i Ýslâm için en dehþetli asýr altýncý asýr ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrýn âhiri ve ondördüncü asýr ile harb-i umumî fitneleri ve neticeleri olduðu münasebetiyle bu cümle makam-ý ebcediyle altýncý asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزِيزِ الْحَمِيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.</p><p> </p><p>
   Hem sâbýk âyetlerde ise, Resâil-in Nur'un ikinci ismine tevafukla iþaret eden umum o âyetler, dehþetli asýr olan Hülâgu ve Cengiz asrýna dahi îma ederler. Hattâ o âyetlerin hem o asra, hem bu asra îmalarý içindir ki, Hazret-i Ali (R.A.) Ercuze'sinde ve Gavs-ý Azam (R.A.) Kasidesinde Resâil-in Nur'a kerametkârane iþaret ettikleri vakit hem o asra, hem þu asra bakýp hiddetle iþaret etmiþler.</p><p> </p><p>
   Üçüncüsü: مِنَ الظُّلُمَاتِ kelimesindeki الظُّلُمَاتِ ýn adedi bin üçyüz yetmiþiki (1372) ederek bu asrýn zulümleri, zulmetleri ne vakte kadar devam edeceðini, o zulmetlerin içinde bir Nur daima tenvire çalýþacaðýna îma ile Risâle-i Nur'un tenvirine remzen bakar.</p><p> </p><p>
   Dördüncüsü: لِتُخْرِجَ النَّاسَ cümlesi diyor ki: "Bin üçyüz kýrkbeþte (1345) Kur'andan gelen bir Nur ile insanlar karanlýklardan ýþýklara çýkarýlacak." Bu meal ise, bin üçyüz kýrkbeþte fevkalâde tenvire baþlayan Resâil-in Nur'a tam tamýna cifirce, hem mealce muvafýk ve mutabýk olmakla Risâle-i Nur'un makbuliyetine îma belki remzediyor.</p><p> </p><p>
   Beþincisi: الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ deki اِلَيْكَ kelimesi Kur'ana has baktýðý için hariç kalmak üzere, الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ cümlesinin makamý Risalet-ün Nur'un birinci ismine tam tamýna tevafuk etmesi Risalet-ün Nur'un, Kitab-ý Münzel'in tam bir tefsiri ve manasý olduðunu ve ondan yabani ol-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 597)</p><p> </p><p>
madýðýný remzen ifade eder. Çünki الر üçyüz sekseniki, كِتَابٌ dörtyüz yirmiüç, اَنْزَلْنَاهُ yüz kýrkdört, yekûnu dokuzyüz kýrkdokuz (949); eðer tenvin "nun" sayýlsa dokuzyüz doksandokuz (999) ederek Risalet-ün Nur'un -eðer þeddeli "nun" bir "nun" sayýlsa- adedi olan dokuzyüz kýrksekize eðer þeddeli "nun" iki "nun" olsa, dokuzyüz doksansekize (998) sýrlý (yani vahiy olmadýðýný ifade için) birtek farkla tevafuk edip ona îma eder.</p><p> </p><p>
   Elhâsýl: Bu birtek âyette mezkûr beþ cümlenin münasebet-i maneviyeyi gözeterek beþ aded îmalarý bir kuvvetli iþaret, belki bir delalet hükmüne geçebilir kanaatý bana bunu yazdýrdý. Hata etmiþsem Kitab-ý Mübîn'i þefaatçý edip Erhamürrâhimîn'den kusurumun afvýný niyaz ederim.</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 598)</p><p> </p><p>
 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
Yirmidokuzuncu Âyetin sehvine dair tafsilât</p><p> </p><p>
   Küçük bir sehivden kuvvetli bir iþaret-i gaybiye gördüm. Ondan bildim ki, o sehiv bunun içinmiþ.</p><p> </p><p>
   Þöyle ki: Birinci Þua olan Ýþarat-ý Kur'aniyenin yirmidokuzuncu âyet Sûre-i Ýbrahim'in baþýnda,</p><p> </p><p>
الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ</p><p> </p><p>
içinde اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesine makam-ý cifrîsi sehven bin üçyüz otuzdört (1334) ederek Risâle-i Nur'un fatihasý olan Ýþarat-ül Ý'caz Tefsirinin zuhuru ve tab'ý tarihine tevafukla bakar denilmiþ. Halbuki melfuz harflerinin makamý, bin üçyüz otuzdokuz (1339) olup o tefsirin fevkalâde iþtiharý ve Dâr-ül Hikmet tarafýndan ekser müftülere gönderilen nüshalar, müteaddid ve maddî ve manevî inkýlablarýn sarsýntýlarýndan vikaye noktasýnda -çok emareler ve müftülerin itirafýyla- birer kal'a ve ekser müftülerin ellerinde birer elmas kýlýnç hükmüne geçmeleri tarihine tevafukla takdirkârane bakar. Okunmayan iki "elif" sayýlsa, bin üçyüz kýrkbir (1341) edip Risâle-i Nur'un mebde-i zuhuruna tam tamýna tevafukla bakar.</p><p> </p><p>
   Bu küçük sehiv þöyle bir manayý birden kuvvetli ihtar etti ki: O Sûre-i Ýbrahim'in (A.S.) baþýndaki âyetin Risâle-i Nur'a remzen bakan yalnýz onun dört cümlesi deðil, belki o birinci sahife âhirine kadar münasebat-ý maneviye cihetinde bir mana-yý remziyle -efrad-ý kesîresi içinde- Risâle-i Nur'a gizli bir hususiyet ile îma eder, remzen bakar. Ben þimdilik o hakikat-ý remziyeyi beyan edemem.</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 599)</p><p> </p><p>
Yalnýz kýsa bir iþaret edilecek. Evet Risâle-i Nur'un mayasý ve meþrebi tefekkür ve þefkat olduðu cihetle, Hazret-i Ýbrahim'in (A.S.) hususî meþrebi olan tefekkür ve þefkat noktasýnda tam tevafuk etmek sýrrýyla þu sûrede daha ziyade Risâle-i Nur'u kucaðýna alýyor. Baþtaki âyet, dört cümle ile en karanlýk bir asrýn kara kara içinde, zulmet zulmet içinde insanlarý nura çýkaran ve Kur'andan çýkan bir nura parmak bastýðý gibi en karanlýk içinde bulunan ve Risâle-i Nur'un cereyanýna muhalif gidenleri tarif eder.</p><p> </p><p>
   Üçüncü Âyet:</p><p> </p><p>
 َالَّذِينَ يَسْتَحِبّوُنَ اْلحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا اُولئِكَ فِى ضَلاَلٍ بَعِيدٍ</p><p> </p><p>
   Bu dahi, üç cümlesiyle bazý münasebat-ý maneviye ve muvafakat-ý mefhumiye cihetinde ve hem Risâle-i Nur'un mesleðine, hem mülhidlerin mesleðine îmaen bakar. Ve birinci cümlesiyle der ki: "O bedbahtlar, bazý ehl-i îmanýn (îmanlarý beraber olduðu halde) ve bir kýsým ehl-i ilmin (âhireti tam bildikleri halde) onlara iltihak delaletiyle, bilerek ve severek hayat-ý dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elmasý tanýdýðý ve bulduðu halde beþ paralýk þiþeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatý, dinî hissiyata muannidane tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler." Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünki hiçbir asýr böyle bir tarzý göstermemiþ. Sair asýrlarda o ehl-i dalalet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elmasý elmas bilmiyor, dünyayý tercih ediyor. Ve ikinci cümlesi olan  وَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّهِ  ile der ki: "O bedbahtlarýn dalaleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden neþ'et ettiði için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadlarý baðlý olan dine adavetkârane, menbalarýný kurutmak ve esasatýný bozmak ve kapýlarýný ve yollarýný kapatmak istiyorlar." Ve üçüncü cümlesi olan وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا ile der ki: "Onlarýn dalaleti fenden, felsefeden geldiði için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehþetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle þýmartmýþ ki, kâinatý idare eden Ýlahî kanunlarýn þualarýný ve insan âleminde o hakaikin düsturlarýný süflî hevesatlarýna</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 600)</p><p> </p><p>
 ve müþtehiyatlarýna müsaid görmediklerinden (hâþâ! hâþâ!) eðri, yanlýþ, noksan bulmak istiyorlar." Ýþte bu âyet, üç cümlesiyle manen bu asýrda acib bir taife-i dâlleye tam bir tevafuk-u manevî ile mana-yý iþarîsiyle çok efradý içinde hususî baktýðý gibi, tevafuk-u cifrîsiyle dahi baþlarýna parmak basýyor. Evet evvelki cümle olan  َالَّذِينَ يَسْتَحِبّوُنَ nin makamý bin üçyüz yirmiyedi (1327); eðer þeddeli "lâm" ve "be" ikiþer sayýlsa Arabî tarihiyle bin üçyüz ellidokuz (1359) edip o tuðyanlý taifenin savletli zamanýný göstererek tam tevafukla bakar. وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا nin makamý, tenvin "nun" olmak cihetiyle bin ikiyüz dokuz (1209) ederek þeriat-ý Ýslâmiyeye su-i kasd olarak ecnebi kanunlarýný adliyeye sokmak fikri ve teþebbüsü tarihine tam tamýna tevafukla bakar. Ve bu emareler gibi çok îmalar ile baþtaki âyetin kuvvetli iþaret ettiði Risâle-i Nur'un muarýzlarýna zâhir bir surette baktýðý gibi, mefhum-u muhalifi delaletiyle dahi Risâle-i Nur'a tam bakar. Hattâ dördüncü âyette Risâle-i Nur'un Türkçe olmasýný tahsin eder ve beþincide Arabî ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürþidleri ve âlimleri periþan olan vilayat-ý þarkýyede Risâle-i Nur imdadlarýna ve her taifeden ziyade baþlarýna gelen hâdiseler ve âyette بِاَيَّامِ اللّهِ tabir edilen elîm vakýalarý hatýrlarýna getirmekle ikaz ve irþad etmelerine bir mana-yý iþarî ve remzî ile emrediyor. Bu âhirki ehemmiyetli iþareti beyan etmeme þimdilik izin olmadýðýndan yalnýz herbirinin birtek remzi gayet kýsa beyan edilecek. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
   Dördüncü Âyetin:</p><p> </p><p>
وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ cümlesi makam-ý cifrîsiyle ve baþtaki âyetin iþaretleri karinesiyle, risalet ve nübüvvetin her asýrda veraset noktasýnda naibleri, vekilleri bulun-</p><p> </p><p>
sh: » (Þ: 601)</p><p> </p><p>
mak kaidesiyle, bir mana-yý remzî cihetinde vazife-i irsiyeti yapan Risâle-i Nur'u efradý içine hususî bir iltifatla dâhil edip lisan-ý Kur'an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasýný takdir ediyor. Evet bunun makamý رَسُولٍ deki tenvin "nun" sayýlmak ve þeddeli "lâm" iki sayýlsa ve þeddeli "ye" bir sayýlsa bin üçyüz ellisekiz (1358), her ikisi birer sayýlsa bin üçyüz yirmisekiz (1328); þeddeliler iki sayýlsa, tenvin sayýlmazsa, bin üçyüz onsekiz (1318); hem tenvin hem þeddeliler sayýlsa bin üçyüz altmýþsekiz (1368) ederek Risâle-i Nur'un beþ devresine ve beþ vaziyetine remzen ve imaen bakar.</p><p> </p><p>
   Beþinci Âyette:</p><p> </p><p>
 اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّهِ</p><p> </p><p>
   اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّهِ cümlesinde makam-ý cifrîsi, þeddeliler birer sayýlmak cihetinde bin üçyüz ellibir (1351) ederek Risâle-i Nur'un þimdilik beyanýna iznim olmayan ehemmiyetli vazifesinin ve bu evamir-i Kur'aniyeyi imtisalinin tarihine tam tamýna tevafuk-u cifrî ve muvafakat-ý maneviye karinesiyle ve kýssadan hisse almak münasebat-ý mefhumiye remzi ile Risâle-i Nur'a îmaen bakar. Daha yazýlacak çok gaybî iþaretler var, fakat izin verilmedi þimdilik kaldý.</p><p> </p><p>
* * *</p>]]></description><guid isPermaLink="false">6415</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 13:19:15 +0000</pubDate></item></channel></rss>
