<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"><channel><title>Tarihce-i Hayat Latest Topics</title><link>https://forum.misawa.de/forum/95-tarihce-i-hayat/</link><description>Tarihce-i Hayat Latest Topics</description><language>en</language><item><title>Tarihce-i Hayat R&#xDD;SALE-&#xDD; NUR VE HAR&#xDD;&#xC7; MEMLEKETLER</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6363-tarihce-i-hayat-r%C3%BDsale-%C3%BD-nur-ve-har%C3%BD%C3%A7-memleketler/</link><description><![CDATA[<p>Risale-i Nur ve Hariç Memleketler</p><p> </p><p>
RÝSALE-Ý NURUN HARÝÇ MEMLEKETLERDEKÝ FÜTUHATINA KISA BÝR BAKIÞ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, Yirminci Asrýn ilim ve fen seviyesine uygun müsbet bir metodla akla ve kalbe hitab ederek ikna ve isbat yoluyla gittiði için, yalnýz Türkiye'de deðil, hariç memleketlerde de hüsn-ü kabule mazhar olmuþtur. Eserler, memleketimizde yeni yazý ile matbaalarda basýlmadan evvel, baþta Pakistan ve Irak olmak üzere diðer Ýslâm memleketlerinde Arapça, Orduca, Ýngilizce ve Hindçe tâbedilerek bütün Âlem-i Ýslâma tanýtýlmýþ ve fevkalâde teveccühe mazhar olarak geniþ bir okuyucu kitlesi bulmuþtur.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, kýrk-elli seneden beri, yalnýz Âlem-i Ýslâmda deðil, bütün dünyaca tanýnmýþ mümtaz bir þahsiyettir. Kendisi, küçük yaþýndan beri ilim sahasýnda ilzam edilmemiþ olduðundan; gerek dahilde ve gerekse hariçte nazarlar üzerine çevrilmiþtir. Âlem-i Ýslâmýn ilim merkezi olan Cami-ül Ezher, onun mertebe-i ilmini ve yüksek zekâsýný Üniversite Rektörü Þeyh Bahid gibi müdakkik âlimler vasýtasýyla idrak ederken, müsbet ilimlerdeki derin vukufu da bütün dünyaya yayýlýyordu. Mýsýr matbuatýnda "Fatîn-ül Asr" diye tavsif edilerek hakkýnda makaleler neþrediliyordu. Kendisi, bundan kýrkbeþ-elli sene önce, Þam'da, içinde yüz ehl-i ilim bulunan onbin kiþilik muazzam bir cemaata Cami-ül Emevî'de irad ettiði mühim bir hutbede, Âlem-i Ýslâmýn geri kalýþ sebeblerini ve nasýl ilerleyebileceðini izah ederek, Âlem-i Ýslâmýn ittifakýnýn ne kadar zarurî olduðunu beyan etmiþti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu hutbesi bütün Âlem-i Ýslâmda hayranlýkla karþýlanmýþ ve ilim meclislerinde ismi çok anýlmaya baþlanmýþtýr. Onun mücahede ve mücadelelerini iþiten ve eserlerini okuyan binlerce kiþi ona karþý büyük bir alâka duymaya baþlamýþlardýr. Cami-ül Ezher'in hamiyetli talebeleri bir Hadîs-i Þerifin medar-ý evham olmuþ mânasýný Üstad Bediüzzaman'dan sormuþlar ve Üstad hasta olmasý dolayýsýyla talebeleri, Risale-i Nur'dan o meseleye müteallik mevzularý ve Üstad tarafýndan daha evvel o Hadîs dolayýsýyla gelebilecek bir suale verilmiþ kat'î bir cevabý bir araya getirerek göndermiþler</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:682)</p><p> </p><p>
ve bu cevab gayet takdirle karþýlanmýþtýr. Pakistan Maarif Nâzýr Vekili Ali Ekber Þah (þimdi Sind Üniversitesinde Rektör), Türkiye'ye geldiði zaman Bediüzzaman'ý ziyaret etmiþ ve memleketimizden ayrýlýrken Üstad ve eserleri hakkýnda gençliðe bir hitabede bulunmuþ ve memleketine muvasalatýnda da beraberinde götürdüðü Nur Külliyatýnýn, resmen üniversitede okutturulmasý ve Orduca'ya tercümesi için teþebbüse geçmiþtir.</p><p> </p><p>
   Pakistan'da münteþir Arabça ve Ýngilizce gazete ve mecmualarda Üstad ve eserleri okuyuculara tanýtýlmýþ; Türkiye'deki Ýslâmî inkiþaf, Risale-i Nur faaliyetinin bir semeresi olarak belirtilmiþ, Üstad Bediüzzaman Âlem-i Ýslâmýn mânevî lideri olarak zikredilmiþ ve "Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî" diye hakkýnda birçok makaleler yazýlmýþtýr. Bugün Risale-i Nur, Ýslâm âlemince, Ýslâmiyete yöneltilen hücumlarý kýran bir Sedd-i Kur'ânî olarak bilinmekte ve kabul edilmektedir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur; Avrupa, Amerika ve Afrika'da da hüsn-ü teveccühe mazhar olmuþ; baþta bahtiyar Almanya ve Finlandiya olmak üzere, birçok memleketlerde okunmaya baþlanmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Bu cümleden olmak üzere, Almanya'da Berlin Teknik Üniversitesi  Ýlâhiyat bölümünde Risale-i Nur hakkýnda konferans tertib edilmiþtir. Almanya'daki Ýslâmî fütuhatta Risale-i Nurun büyük rolü olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Yunanistan'ýn Gümülcine þehrinde Hâfýz Ali Efendi tarafýndan açýlan dershanede Risale-i Nur dersleri de okutturulmakta ve yüzlerce Risale-i Nur talebesi yetiþmektedir.</p><p> </p><p>
  Finlandiya'da Ýslâm Cemaati Reisi tarafýndan Risale-i Nur neþredilmekte ve bu sayede birçok Finli Müslüman olmaktadýr. Japonya ve Kore'de de Risale-i Nur'un birçok okuyucularý bulunmaktadýr. Kore harbi münasebetiyle Türkiye'den Kore'ye giden müteaddid Nur talebeleri tarafýndan bütün külliyat oraya götürülmüþ; bu eserlerin bir kýsmý Japon üniversitelerine ve bir kýsmý da Kore Kütübhanelerine hediye edilmiþtir. Bu vesile ile Japonya'daki Ýslâm cemaati de, Risale-i Nur'dan istifade etmeye baþlamýþtýr.</p><p> </p><p>
  Hindistan ve Endonezya'daki Müslümanlar da Risale-i Nur'dan mahrum kalmamýþlardýr. Hacca giden bir Nur talebesi tanýþtýðý bir Hindli âlime Risale-i Nur Külliyatýný hediye etmiþ ve o âlim de eserleri Hindçeye tercüme edeceðini ve bunun kendisi için</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 683)</p><p> </p><p>
büyük bir vazife olduðuna inandýðýný söylemiþtir.</p><p> </p><p>
  Amerika'daki Waþhington Camiine bazý risaleler hediye edilmiþ ve buradaki Müslümanlarýn da bu eserlerden istifadeleri saðlanmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Irak'tan gönderilen Risale-i Nur eserleri münasebetiyle, Waþhington Ýslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri tarafýndan eserleri gönderen Nur talebesine bir teþekkür mektubu yazýlmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Mezkûr beyanatýmýz Risale-i Nur'un hariç memleketlerdeki inkiþafýnýn malûmatýmýz çerçevesindeki birkaç nümunesidir.</p><p> </p><p>
  Yakýnda tâbedilecek "Mucizeli Kur'an"da Hâfýz Osman hattý aynen muhafaza edilmekle beraber; Kur'ânýn lâfzî mu'cizeleri gösterilmiþtir. Bu Kur'anýn, Âlem-i Ýslâm baþta olmak üzere bütün dünyaca ne büyük bir alâka ile karþýlanacaðý þübhesizdir.</p><p> </p><p>
  Bütün bunlar, Risale-i Nur'un dünya çapýnda muazzam bir boþluðu doldurmakta olduðunun delil ve emareleri deðil midir? Bütün beþeriyet, Kur'âna ve dolayýsýyla asrýmýzda onun mânevî i'cazýný isbat ve beyan eden Risale-i Nur'a muhtaçtýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu kýsýmda, Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkýnda hariç memleketlerde intiþar eden makalelerin bir kýsmýný, Üstada ve talebelerine gelen mektublardan bazýlarýný aþaðýya dercediyoruz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Sind Üniversitesinin Kýymetli Dekaný Ali Ekber Þah'ýn Ankara'daki Bir Nur Talebesine Yazdýðý Mektub</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþim,</p><p> </p><p>
  Çok zamandan beri size mektub yazmadýðým için özür dilerim. Ýnþâallah bundan sonra sýk sýk yazacaðým. Ve sizden de, sýk sýk yazmanýzý rica ederim. Muhabbetimde hiçbir azalma yok, belki bu muhabbet daha da artýyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 684)</p><p> </p><p>
  Türkçe bilmiyorum, lâkin sizin Risale-i Nur'u görüyorum ve çok beðeniyorum.</p><p> </p><p>
  "Zeban-i yâr-i men Türkî ve men Türkî nemîdânem,</p><p> </p><p>
  Çe hûþbûde eðer bûde zebaneþ der dehânem.</p><p> </p><p>
  Bu ne kadar iyidir ki, külliyatýnýzýn adý da Nur'dur ve bu, Nur'un dâisidir. Aramýzda ruhanî rabýta var. Allahtan, bu ruhanî taallûkatlarýný çok çok pâyidar etmesini dua ederim. Türkiye'de iken dostlarýnýzla da görüþmüþtüm. Onlarýn hallerini yazýn ve hürmet ve selâmlarýmý teblið ediniz, meþkûr olurum. Hazret-i Nur nasýldýr? Onun hakkýnda yazýn ve selâmlarýmý ve hulûslarýmý, hizmetinde olduðumuzu arzediniz. Sabir Ýhsanoðlu ile görüþtüm ve þimdilik onunla beraber oturup Türkiye'ye ait ve sizler hakkýnda bahsetmekteyim. Bizler biraz daha çalýþacaðýz ve din hizmetinde olacaðýz, Allah yardým etsin.</p><p> </p><p>
  Mektuba son verirken, sýhhat için dua eder, Cenab-ý Hak'tan Müslümanlara emniyet vermesini yalvarýrým.</p><p> </p><p>
Din Kardeþiniz</p><p> </p><p>
SEYYÝD ALÝ EKBER ÞAH</p><p> </p><p>
Sind Üniversitesi Ýlâhiyat Fakültesi Dekaný</p><p> </p><p>
Haydarabad - Batý Pâkistan</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 685)</p><p> </p><p>
(RESÝM)</p><p> </p><p>
Pâkistan Ýslâm Talebe Cemiyeti Reisinden Üstad Bediüzzaman Hazretlerine Gelen Mektub:</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
  Pâkistan Talebe Cemiyeti yýllýk kongresi Pakistan'ýn payitahtý olan Karaþi'de Hicrî 14-15-16 Rebiülâhir 1377, Milâdî 8-9-10 Aralýk 1957'de toplanacaðýný bildirmekle þerefyâb oluruz. Ýslâmiyet uðruna çalýþan gençleri teþci etmek gayesiyle, bu kongre münasebetiyle mesajýnýzý göndermenizi rica ederiz.</p><p> </p><p>
  Belki semâhatlý Efendimiz, Pakistan'daki Müslüman Talebe cemiyetinin Ýslâmiyeti þiar edindiðini biliyorlar... Ve cihandaki müþkül mes'eleleri doðruca halledebilecek ancak Ýslâm dininin oldu-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 686)</p><p> </p><p>
ðuna da inanmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Bu cemiyet, Pakistan'da en kuvvetli bir cemiyet, en saðlam bir içtimaî nizam olup, on seneden beri cihanþümûl Ýslâmiyet fikrini ve yüksek nizamlarýný talebe önünde ve topluluklarýnda isbat etmeye çalýþmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Ayrýca müsaadelerinizi.. ve lâyýk olduðu þekilde bizim sizde olan ümidlerimizi boþa çýkarmayacaðýnýzdan eminiz. Çok teþekkürler ederiz. Selâmlar...</p><p> </p><p>
Din Kardeþiniz</p><p> </p><p>
ÝBSAR ALÝM</p><p> </p><p>
Pâkistan Ýslâm Talebe Cemiyeti Reisi</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un Pâkistanda Neþriyatýný Yaparak Pek Çok Kimselerin Bu Eserlerden Ýstifadesini Saðlayan Karaþi Üniversitesi Türk Tarih Bölümü Asistaný ve Dört Büyük Gazetenin Muharriri M. Sabir'in Bir Mektubu</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
  Muhterem din kardeþlerimiz,</p><p> </p><p>
  Kýymetli Mektubunuzu aldým, çok çok teþekkürler.</p><p> </p><p>
  Hazret-i Üstadýmýz Said Nursî'nin hal ve sýhhati nasýldýr? Onu seven talebeler ve halk soruyor. Bana haber göndermenizi rica ederim.</p><p> </p><p>
  Bu ay içerisinde Hindistan'da, Ýslâmiyetin ve Türklerin hakikî düþmaný olan siyonist ve kýzýl kâfirlere karþý dört makale neþrettim. Türk-Pakistan dostluðunun esas ve tarihi hakkýnda da, Karaþi'de bir fýkra neþrettim, size de gönderdim. "Ýmam" adlý aylýk bir gazetede, "Rusya'da Mazlûm Müslüman" baþlýklý bir makale yazdým, bunu da gönderdim ve baþka Orduca gazetelere de gönderdim. Maksadým, Ýslâmiyete hizmet, Türk edebiyatýný tanýtmak ve Türk düþmanlarýna karþý, yazmak ve çalýþmaktýr.</p><p> </p><p>
  ..................................................................................................................</p><p> </p><p>
  Burada mühim bir kitab neþretmek istiyorum, bunun için size</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 687)</p><p> </p><p>
yazýyorum. Bu hususta Halkçýlarý tanýttýrýyorum ki; bunlar, Türklere karþý çalýþmýþlar ve cumhuriyet adýna bütün milleti aldatýp dindarlarý zindanlara atmýþlardý. Karaþi'de neþredilen bu makaleleri bir kitab halinde tâbetmek istiyorum. Bize ne kadar materyal verirseniz, hepsi burada neþrolacak.</p><p> </p><p>
  Bu mektubumdan sonra, size mühim bir mektub yazacaðým ve bunda, niçin Üstadýn Ýslâm Dünyasýnýn en büyük din þahsiyeti olduðu ve bunun gibi hiçbir adam, ne Endonezya, ne Hind-Pak Yarýmadasý, ne Arab ve ne de Afrika'da çýkmadýðý gösterilecek.</p><p> </p><p>
  Ey Nurcu dostlarým! Türk-Pakistan dostluðu için çalýþýnýz, komünistlerden âgâh olunuz. Ýftihar ederiz ki, Türkiye ile Pâkistan, Baðdad Paktý muahedesinde þeriktir. Yolumuz Ýslâmîdir, ne Arabcýlýk, ne Ýrancýlýk...</p><p> </p><p>
  Geçen ay, Seyyid Ali Ekber Þah beni çaðýrdý, bu zat 1950 de Üstadýmýzý görmüþ, bana çok iyi malûmat verdi. O, makalelerle de Üstadý tanýtmýþ ve Yahudiler aleyhinde yazmýþtýr. Bu zat, Üstada selâmlar ve talebelere dualar ediyor ve diyor ki: "Ben iki adamýn tesiri altýnda kaldým: Biri Mevlânâ, diðeri de Said Nursî."</p><p> </p><p>
M. Sabir</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  M. Sabir'in Diðer Bir Mektubu</p><p> </p><p>
..................................................................................................................</p><p> </p><p>
  Bir habere göre, Menderes Hükûmeti Âlem-i Ýslâmýn ve dünyanýn büyük mütefekkiri olan Hazret-i Üstad Said Nursî'nin çok mühim Ýslâmî eserleri olan Risale-i Nur'un neþri için emir vermiþ. Bu haberden, Pakistanlý din yolunda çalýþan adamlar büyük bir sevinç içinde kalmýþtýr. Bu neþir münasebetiyle, Hazret-i Said Nursî'yi, talebelerini ve Türk din kardeþlerimizi ruh u canýmýzla tebrik eder, milleti zulüm ve istibdad ve dinsizlikten kurtaran baþta Menderes olmak üzere bütün Demokratlara teþekkür ederim.</p><p> </p><p>
  Bu hareketten dolayý, Türk Milleti aleyhinde yapýlan haricî propagandalar kýrýlacak ve Âlem-i Ýslâmýn, Türkiye'ye olan eski muhabbeti yeniden vücud bulacaktýr. Ben, bir Pakistanlý müslüman, Türkiye'ye hiç gitmedim, Said Nursî'yi görmedim, lâkin</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 688)</p><p> </p><p>
Ýstanbul Üniversitesi Nur talebelerinin neþrettikleri kitablardan bazý parçalarý mütalâa ederek, hakikî, ruhanî bir lezzet hissettim. Ve þimdi, bu uzak diyarda bir Nur þakirdi oldum.</p><p> </p><p>
  Ana dilim Orduca'da yazýlmýþ bu gibi eserler yok. Ve Nursî gibi bir din kahramaný, Hindistan ve Pakistan'da yok. Bu bir hakikattýr. Eðer bu eserler Orduca'ya tercüme edilirse, büyük Ýslâmî hizmetler olacaðýný ümid ediyoruz. Filhakika, komünizme karþý neþriyat yoluyla mücadele çok zarurîdir. Ve Demokratlar tüzüklerinde buna yer vermiþtir. Ýnþâallah, bu gibi Ýslâmî faaliyetlerle, Türklere karþý çalýþan komünistler, farmasonlar ve baþkalarý mahvolacak ve istikbalde Türkiye eski yüksek makamýna terakki edecek... Âmin!</p><p> </p><p>
M. Sabir</p><p> </p><p>
Er Râbadlý</p><p> </p><p>
Pâkistanda Bir Nur Þakirdi</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 689)</p><p> </p><p>
Karaþi Nur Talebeleri Adýna Yazýlan Bir Mektub</p><p> </p><p>
Karaþi Nur Talebeleri:</p><p> </p><p>
PAKÝSTAN</p><p> </p><p>
M. Sabir Ýhsanoðlu, M. A. (Prev)</p><p> </p><p>
Department of Ýslamic History and Culture</p><p> </p><p>
University of Karachi</p><p> </p><p>
Ýslamic Republic of Pâkistan</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
  Muhterem Efendim,</p><p> </p><p>
  Aziz ve büyük Üstadýmýz olan Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî'nin mühim eserlerini aldým. Baþka eserlerini görmemiþtim. Siz bana ilk defa olarak gönderdiniz. Ýmtihaným çok yakýn. Mayýstan sonra Hazret-i Üstad hakkýnda ve onun îmanî ve Kur'ânî hizmetlerine ait makaleler yazacaðým Ýnþâallah, sizlere burada neþrolunan nüshalardan da göndereceðim. Maddeten sizi tanýmýyorsam da, mânen tanýrým. Kur'ân-ý Kerîme göre bütün Müslümanlar hakikî bir kardeþ gibi... Ben size, sizin Ýslâmî birader ve bahusus Türkiyeli Müslüman ve Nurcu olmanýz haysiyetiyle yazýyorum. Ben bir Pakistanlýyým, Türkiyeli deðilim. Ana dilim Türkçe deðil, fakat Nur talebesiyim. Bediüzzaman Said Nursî'yi en büyük din ve fikir adamý bilirim ve kendimi bir Nur talebesi ilân ederim. Said Nursî Hazretleri deðil sizlerin, bütün Ýslâm gençliðinin üstadýdýr. Maalesef memleketimizde Türkçe bilen yoktur, bunun için Üstadýn hizmetlerine nâvâkýftýrlar.</p><p> </p><p>
  Pakistan'dan Risale-i Nur hakkýnda size malûmat veriyorum:</p><p> </p><p>
  Üstad ve Türkiye hakkýnda malûmat çok azdýr. Ýki yýldýr biraz çalýþýyorum. Pakistan, Buhara ve Birma gazetelerinde makaleler yazdým. Çok takdir edilip, benden Türkler ve Risale-i Nur hakkýnda yazýlar rica ettiler. Benim, evvelâ Üstad hakkýnda malûmatým yoktu. Bu meyanda Salih Özcan adlý bir gence, Türkiye'ye dair kitablar göndermesi için yazdým, bana gönderdiler. Bunlardan birisi Serdengeçti idi. Bunda, Risale-i Nur hakkýnda bir makale gördüm. Okudum, istifade ettim ve Nur hakkýnda</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 690)</p><p> </p><p>
malûmat toplamaya baþladým. Ben onun eserlerini okuyup yazmayý çok isterdim. O zamandan beri onun yazýlarýný okudum düþündüm; O nedir? Bana malûm oldu ki: Ona karþý Ýslâm düþmanlarý propaganda yapmýþlar. Onun hakkýnda bugüne kadar oniki makale yazdým. Davet (Delhi), Ýstiklâl (Rangoon), Tasnim (Lahore), Elmünir (Layelpur), Asia (Lahore), Müslim (Dakka), Ýnkýlâb (Karachi), Anjam ve Ceng (Karachi) ve diðer bazý gazetelerde yazmýþtým.</p><p> </p><p>
  Üstad hakkýnda yazýlan bu makaleler, diðer dillere de tercüme edilmiþtir. Bugün Onu, binlerce belki milyonlarca müslim ve gayr-ý müslim biliyor, benden, onun hakkýnda malûmat istiyorlar. Her gazete onun hakkýnda yazmak istiyor. Ýnþâallah, üç ay sonra bu konuda bütün enerjimle çalýþacaðým. Düþman-ý Ýslâmdan korkmuyorum. Karaþi'de Üstadýn kitablarýný ve baþka Türkçe kitablarý topladým ve bir küçük kütübhane tesis ettim. Türkiye'den gelen bütün kitablar buradadýr.</p><p> </p><p>
  Bu yýl "Türk-Pakistan Talebeler Birliði" adlý bir cemiyet kurmak niyetindeyiz. Nur dostlarýmýzdan rica ederim ki, Türk-Pakistan dostluðunun baðlarýný müstahkem eylesinler; Ordu lisaný da okusunlar. Bu yarýmadada yüzotuz milyon Müslümanýn millî lisaný yalnýz Orducadýr.. Bizler, burada Türkçe için çalýþýrýz. Türkçe bilen, Sibirya'dan Arnavutluða kadar altmýþ milyon Müslüman ve Türkiye'deki yirmibeþ milyon Türktür.</p><p> </p><p>
  Nur talebesi kardeþlerime söylüyorum: "Nerede olursa olsun siyonizme karþý mücadele etsinler." Komünizmin icadçýlarý yalnýz Yahudilerdir. Bugüne kadar bu komünistler, Ýdil-Ural, Kafkasya, Almanya, Kýrým, Azerbeycan, Garbî Türkistan ve komþumuz Doðu Türkistan'ý istilâ ettiler. Altmýþ milyon kardeþimizin hukuku pâyimal oldu. Hindistan dahi bir emperyalisttir. Nehru ve baþka Hindûlar, Ýslâmiyetin düþmanýdýrlar. Maalesef, Müslüman devletler bunu bilmiyorlar. Nehru, Keþmirli Müslümanlarý öldürtüyor. Said Nursî'ye gidip Hindli Müslümanlar hakkýnda söyle ki, kendi memleketinde buna karþý yazýlsýn. Said Nursî Hazretlerine burada çok hürmet vardýr. Onu severiz, onun sýhhat ve uzun hayatý için dua ederiz. Ýslâm dünyasýnda Said Nursî'nin eþi yoktur. Mýsýr'da bir Hasan-ül Banna var idi, (þehid edilmiþtir), Yutmizde Ýkbal var idi, (vefat etmiþ-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 691)</p><p> </p><p>
tir), hâlen bir Mevdudî var, baþka büyük adamlar da vardýr, lâkin Üstadýmýz gibi yoktur. Üstad, Ýslâm dünyasýnýn cevheridir. Onun hakkýnda malûmat azdýr. Onun eserleri Farsça, Ýngilizce ve Orducaya tercüme edilmemiþtir. Lâkin istikbalde olacaktýr. (Hâþiye)</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Bu temenni tahakkuk etmiþ ve kýsa bir zaman sonra eserler tercümeye baþlanmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Üstadýn kýymetli hayatý hapishanede geçmiþtir. Halkçýlar ona çok mezalim reva gördü. Elhamdülillâh, bunlarýn devr-i istibdadý gitmiþ, Demokratlar gelmiþtir. Biz Pakistanlýlar, bunun için Menderes Hükûmetinin hâmisiyiz. Eðer Demokratlar olmasaydý; ne Türk-Pakistan dostluðu olurdu, ne de Baðdad Paktý ve sizlerle taallûkat-ý îmaniye...</p><p> </p><p>
  Kusura bakma, Üstadým Hazretlerine çok çok selâmlar ve hürmetlerimi söyle, Nur dostlarýma da selâm. Üstadýn büyük ve iyi fotoðrafýný gönder.</p><p> </p><p>
            Yaþasýn Ýslâm Kardeþliði ve Türk-Pâkistan Dostluðu</p><p> </p><p>
  Ev Adresim:                                                  (Elbaki Hüvelbâki)</p><p> </p><p>
  Room No: 8                                                  Pâkistanlý Nur Þâkirdi</p><p> </p><p>
  University Hostel                                                     Er Râbadlý</p><p> </p><p>
  Mission Rd.                                                   M. Sabir</p><p> </p><p>
  Karachi                                                                   30.3.1957</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
M. Sabir'in Türkiye'de Ýslâmî Ýnkiþaf Münasebetiyle Memnuniyetini Ýzhar Eden Bir Mektubu</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Muhterem Kardeþlerimiz,</p><p> </p><p>
  Dört adet mühim mektubunuzu, fotoðraflarý ve Hazret-i Üstadýn "Sözler" adlý eserini aldým. O kadar memnun oldum ki, beyan edemem. Mektubunuzda okudum ki, Türkiye'de Risale-i Nur ve Ýslâmiyet inkiþaf ediyormuþ; buna çok memnun oldum. Maalesef, eski hükûmet Üstada karþý muarýz idi ve ona çok zulümler etti. Lâkin hakiki Müslüman olan bu Menderes, Ýslâmiyeti baskýdan</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 692)</p><p> </p><p>
kurtardý. Var olsun. Ýnþâallah Türkiye, yakýnda eski yüksek makamýný alacaktýr. Üstad ve Risale-i Nur'u neþredenler gibi mühim din adamlarý Türkiye'de vardýr; Hükûmetiniz niçin bunlarý Ýslâmî toplantýya göndermiyor. Sâlâhiyetli adamlar Türkiye'de çoktur. Kanaatým þudur ki; Üstad gibi âlim dünyada yoktur. Memleketimizden, Hazret-i Üstad gibi bir âlim çýkmadý. Maalesef ki, Kýzýl Rusya ve kâfir Çin'den çok âlimler geliyorlar; ve konferanslar vererek, gençleri yavaþ yavaþ fikren zehirlemektedirler. Eðer Türk Milleti büyük Türk âlimleri gönderirse, Pakistan'da ve bütün Ýslâm dünyasýnda büyük tesirleri olacaktýr.</p><p> </p><p>
  Biz Pakistanlýlar Türkiye'yi Ýslâm dünyasýnýn lideri olarak görmekteyiz.</p><p> </p><p>
  Türkiye, Ýslâm dünyasýnýn garbî kalesidir. Türkiyesiz ittihad-ý Ýslâm mümkün deðildir. Size, Üstada dair makalelerimi gönderdim. Üstada dair makalemi ve "Þarkî Türkistanda Çin Emperyalizmi" adlý makalemi neþrettim.</p><p> </p><p>
  Pakistanda; ne Türkçe okulu, ne kütübhanesi, ne çalýþkan adamlarý ve sefaretinizde de Orduca bilen adam yoktur. Onlar, Pâkistan'ýn gençleriyle temasta deðildirler; Orduca neþriyatlarý da yoktur. Eðer bazýlarý onlarý davet etseler iþtirak etmiyorlar. Pres Ateþeliðinizde dine dair malûmat ve kitab da yoktur.</p><p> </p><p>
  Geçen günlerde, Lâhor'da bir Ýslâmî müzakere oldu. Türkiye'den meþhur zâtlar gelmedi. Ankara Üniversitesinde öðretim görevlisi olan Dr. Rehber (Pâkistanlýdýr) Ýslâmiyetin aleyhinde konuþtu. Bütün Ýslâmi dünya ona lânetlediler... Lâkin avam gazetelerde okuyup onu Türk bildiler ve çok hayret ettiler. Bu adam, dini ve Türkleri tahkir etti. Sebilürreþad'a yazýyorum.</p><p> </p><p>
  Hazret-i Üstadýn müstakil adresi nedir? Hazret-i Üstada bir aded Kur'an-ý Kerim ve onun hakkýnda makaleler neþrolunan mecmualarý takdim etmek istiyorum. Hakkýnýzda çok makaleler yazdým. Onlarý toplayýp kitab þeklinde basacaðým.</p><p> </p><p>
  Her zaman Pâkistan'ýn mühim zâtlarý, Hazret-i Üstada ve sýhhatine dair malûmat sormaktadýrlar. Bizler, buradaki Nur Talebeleriyle, Hazret-i Üstadý buraya davet ederiz.</p><p> </p><p>
Elbaki Hüvelbaki</p><p> </p><p>
Kardeþiniz</p><p> </p><p>
M. SABÝR</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 693)</p><p> </p><p>
  Pâkistanýn En Büyük Mecmuasý "Students' Voice"da Ýslâm Kongresi Reisi "ZAFER AFAQ ANSAR"ýn "Ýslâmýn Büyük Rönesansý" Adlý Makalesinde Risale-i Nurun Muhterem ve Muazzez Müellifinden Þöyle Bahsediyor:</p><p> </p><p>
.....................................................................</p><p> </p><p>
  Bu hareketlerin asýl merkezini, Said Nursî'nin fazla mikdarda talebesi bulunan üniversite ve kültür yerleri teþkil eder. Bu talebeler, Risale-i Nur Talebeleri adýný alýr. Bu gençler, biz, Kur'aný kendimize düstur seçtik. Bizim gayemiz: Zevki, Allah'ýn yolunda aramak ve Ýslâmiyeti bütün dünyaya yaymaktýr.</p><p> </p><p>
  Siyonizm, Komünizm, Allahsýzlýk gibi Ýslâmiyete zýd olan cereyanlara karþý mücadele etmektir.</p><p> </p><p>
  Ýslâmiyeti, bütün Türk gençliðinin tam manâsýyla benimsemesine çalýþmaktýr.</p><p> </p><p>
  Türkiye'yi, her türlü tehlikeye karþý müdafaa etmektir.</p><p> </p><p>
  Irkî ve kavmî ayrýlýklarý bertaraf ederek, Ýslâm Birliðini meydana getirmektir.</p><p> </p><p>
  Hazret-i Üstad Nursî tarafýndan yazýlan ve 130 kitab ve risaleden ibaret olan Risale-i Nur Külliyatý bu talebeler tarafýndan yayýlmaktadýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
PAKÝSTAN BASININDA RÝSALE-Ý NUR VE ÜSTAD SAÝD NURSÎ HAZRETLERÝ HAKKINDAKÝ NEÞRÝYATTAN ÖRNEKLER</p><p> </p><p>
  31 Ocak 1958 tarihli Students' Voice (Talebelerin Sesi) Gazetesi, Pâkistan Ýslâm Talebe Cemiyeti Tarafýndan 15 Günde Bir Çýkarýlan ve Talebeleri (Ýstikbalin Büyüklerini) Yüksek Ýslâmî Esaslara Göre Hazýrlamayý Gaye Edinmiþ Bir Talebe Cemiyetinin Neþir Organýdýr. Bu Gazetenin "Türk Gençliði Uyanýyor" Baþlýklý Makalesinden:</p><p> </p><p>
  Bütün Ýslâm memleketlerinde Ýttihad-ý Ýslâm için çalýþan Ýslâmî teþkilâtlar tadad edilip, Türkiye'de de Nur Talebeleri bu meyanda zikrediliyor; ve en sonra Ýttihad-ý Ýslâm için çalýþan ve Pâkistan'ýn en iyi dostlarý olan Nur Talebelerini tanýdýk; Nur Talebelerinin Üstadý, seksenbeþ yaþýnda büyük bir âlim olan Üstad Said Nursî'dir. Hakikat-ý Ýslâmiye için yaptýðý mücadele, kendi ana vatanýnda -yani Türkiye'de- otuz sene iþkenceli bir hayat ve sýk sýk hapiste yatmasýna sebeb oldu ve 1952'de serbest býrakýldý. Fakat</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 694)</p><p> </p><p>
bu ihtiyarýn bakýþlarý halâ ateþlidir. Otuz yýllýk hapis ve iþkenceler onu maðlûb edemedi. Bu mücadelesiyle, birbirine çok sýký baðlý olan Nur Talebeleri kitlesini meydana getirdi. Üstad Said Nursî, Risale-i Nur eserleri vasýtasýyla Türk Gençliðini Ýslâm ideolojisinin en büyük düþmanlarý olan siyonist ve komünistlerin hilekâr tuzaklarýna düþmekten kurtarmýþtýr. Türkiye Baþvekili Adnan Menderes Risale-i Nur Külliyatýnýn neþrine müsaade ettiði zaman, Türkiye'nin Pâkistan elçisi Sayýn Selâhaddin Rifat Erbil vasýtasý ile bu büyük adama takdir ve tebriklerimizi bildirmiþtik; ve bu vesileyle, Üstad Said Nursî ve Nur Talebelerini de selâmlamýþtýk; ve bu mektubumuz Türkiye'de binlerle basýlarak daðýtýlmýþtý. Bizim proðramýmýz Türkçeye çevrildi. Biz de, birkaç önemli Risaleleri Orducaya çevirdik.</p><p> </p><p>
  Pâkistan Ýslâmî Talebe Cemiyetinin onuncu yýl dönümünde, Türkiye'deki Ýslâmî hareketi göstermek için, Türklerin, Ýslâm Edebiyatý sergisi de vardý. Bu sergide Ýlâhiyat Fakültesi, Diyanet Ýþleri yayýnlarý, bazý Türkçeye çevrilmiþ Ýslâmi eserler ve onbeþ aded Risale-i Nur külliyatýndan eserler vardý. Nur talebelerinin faaliyeti bu sergide harita ve fotoðraflarla ve grafikle izah edildi.</p><p> </p><p>
  30 Nisan 1958 Tarihli Students' Voice Gazetesi "Ýslâm Dünyasýndaki Müsbet Uyanýklýk" Baþlýklý Makalede:</p><p> </p><p>
  Her Ýslâm memleketinde, Ýslâmiyetin hakimiyeti için yapýlan övülmeye lâyýk þerefli mücadeleler anlatýlýyor... Ve Türkiye'de yapýlan mücadelelerin neticesi olarak hükûmet, din hürriyetini sýkan baðlarý gevþetmiþtir. Mehmed Âkif, materyalist milliyetçiliði takbih eden ve halk arasýnda taze bir heyecan verecek olan "Safahat" isimli eseri yazdý.</p><p> </p><p>
  Hazret-i Said Nursî yýlmadan, hakikat-ý Ýslâmiye için mücadele etmektedir. Kendisi, Türkiye'de en büyük cinayet telâkki edilen Atatürk aleyhdarý olmakla itham ve aleyhinde neþriyat yapýlmýþsa da, bu zulümler, halký onun etrafýnda toplamýþtýr. 130 parça eserin sahibi olan Üstad hapiste iken verilmiþ olan zehirlerin tesiriyle ihtiyarlýðýný geçirmekte olup, bu hal -seksen yaþýný geçtiði halde- hakikat-ý Ýslâmiye ve Ýslâmlarýn saadeti için mücadelesine mani olmamýþtýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 695)</p><p> </p><p>
(RESÝM)</p><p> </p><p>
sh: » (T: 696)</p><p> </p><p>
(RESÝM)</p><p> </p><p>
sh: » (T:697) </p><p> </p><p>
  Medine-i Münevverede Bulunan Ve Nurun Hakikatýný Tam Anlýyan ve Ýslâmiyete Hizmet Eden Bir Zâtýn Mektubudur.</p><p> </p><p>
  Gönüller fâtihi pek muhterem ve mükerrem Üstadýmýz Hazretleri!</p><p> </p><p>
  Mübarek ellerinizden öper, bütün aziz ve sadakatli talebelerinizle beraber sýhhat ve selâmette daim olmanýzý Barigâh-ý Kibriya'dan niyaz eylerim.</p><p> </p><p>
  Müslümanlar için en büyük bir bayram diye ancak vasýflandýrýlabilen beraetiniz bütün Nurcularý þad ve handan eylediði gibi, bendenizi de dünyalar kadar memnun ve mesrur eylemiþtir... Nasýl memnun etmesin ki: Sizin eserlerinizle birlikte beraetiniz demek, ruhun maddiyata, nurun zulmete, imanýn küfre, hakkýn bâtýla, tevhidin þirke ve irfanýn cehle galib gelmesi demektir.</p><p> </p><p>
  Yýllardan beri önüne sýradaðlar gibi engeller, korkunç uçurumlar gibi maniler konulan Nur çaðlayaný, en sonunda mu'cizevî bir þekilde bütün sedleri yýkmýþ, manileri aþmýþ, nur ile bütün zulmetleri târumar eylemiþtir.</p><p> </p><p>
  "Mucizevî harikalarla doðan Ýlâhi tecellilerin vasfýnda kalemler kýrýlýr, fikirler gürülder, ilhamlar yanar kül olur." derlerdi. Hakikaten bendeniz, þimdi bu müstesna zaferin karþýsýnda ayný aczi, bütün varlýðýmla hissediyorum. Zira tefekkür ve ilhamýma nihayetsiz bir ufuk açýlýyor... Cihan, muhteþem bir Nur ma'bedini andýrýyor... Civarýmdaki herþey, heryer, derin vecd ve istiðraklarla gaþyolmuþ bir halde- Her zerrede وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sýrr-ý Sübhanisi tecelli ediyor...</p><p> </p><p>
  Binaenaleyh, bilmiyorum, bu mes'ud hâdiseyi; þanlý bir zafer, þahane bir fetih, Ýlâhi bir kurtuluþ, cihanþümul bir bayram diye mi vasýflandýrayým? Zira, kudsî davanýn kazanmýþ olduðu bu Ýlâhî zafer, bütün Ýslâm ve insanlýk dünyasýndaki mücahidlerin azimlerine kuvvet, ruhlarýna can, imanlarýna hýz ve heyecan vermiþtir.</p><p> </p><p>
  Evet, azim ve imanlarý, aþk ve emelleri henüz kemale ermemiþ olan birçok müslümanlar, maalesef acýklý bir yeis içinde idiler. Böyle bir zaferin tahakkukunu, hayal ve muhal görüyorlardý. Fakat bütün feyiz ve nurunu insanlýðý tenvir ve irþad için Ýlâhi bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 698)</p><p> </p><p>
güneþ halinde Arþ-ý azamýn pürnur ufuklarýndan inen Kur'an-ý Kerim'den alan Nur neþriyatý, durgun gölleri andýran gönülleri deryalar gibi coþturmuþ, kasvet ve hicran yýllarýnýn ümid ve emellere vurduðu müdhiþ zincirleri kýrmýþtýr. O nur kaynaðýndan fýþkýran o serâpâ feyiz ve hikmetler saçan eserler; hislerin, fikirlerin ve bilhassa alevler içinde yanan ruh ve vicdanlarýn ezelî ve ebedî ihtiyaçlarýna cevab verdiði gibi; onlarý, dalga dalga boðucu karanlýklar muhitinden, tertemiz ve pýrýl pýrýl nur ufuklarýna çýkarmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Yýllarca devam eden uzun bir sükût, derin bir gaflet ve boðucu bir zulmetten sonra Ýlâhi bir güneþ halinde parlayan bu kudsî zafer, nur için yol aramakta olan periþan beþeriyetin yakýn bir gelecekte uyanacaðýný müjdelemektedir... Çünki; din ihtiyacý, sýrf müslümanlarýn deðil, bilumum insanlarýn ezelî ve ebedî ihtiyacýdýr.</p><p> </p><p>
  Bugün bedbaht insanlýk, din nimetinden mahrum olmanýn sürekli hicran ve felâketlerini baðrý yanarak çekmektedir. Bu acýklý buhranýn korkunç neticesidir ki, çeyrek asýr zarfýnda iki büyük harbe girmiþ ve üçüncüsünün de kapýsýný çalmak çýlgýnlýðýný göstermektedir.</p><p> </p><p>
  Artýk bütün insanlarý kardeþ yaparak yemyeþil Cennetlerin nurlu ufuklarýndan esen refah ve saadet, huzur ve asayiþ rüzgârýyla dalgalanan âlemþümul bir bayrak altýnda toplayacak olan yegâne kuvvet, Ýslâmdýr. Zira beþeriyetin bugünkü hali, týpký Ýslâmdan evvelki insan cemiyetlerinin acýklý halidir. Bunun için, insanlýðý o günkü ebedi felâketten kurtaran Ýslâm, bugün de kurtarabilir... Evet, milyonlarýn, milyarlarýn kalbinde asýrlardan beri kanamakta olan o derin yarayý saracak yegâne müþfik el, Ýslâmdýr. Her ne kadar ufuklarda zaman zaman bazý uydurma ýþýklar görülüyorsa da, müstakbel, bütün nur ve feyzini güneþlerden deðil, bizzat Rabb-ül Âlemînden alan ezelî ve ebedi "Yýldýz"ýndýr. O yýldýz, dünyalar durdukça duracak ve onu söndürmek isteyenleri yerden yere vuracaktýr.</p><p> </p><p>
  Cihankýymet Üstadým! Malûm-u fâzýlaneleridir ki; son günlerde mukaddes davaya hizmet eden bazý tenvir ve irþad hareketleri doðmuþ, fakat maalesef hiçbirisi "Risale-i Nur" külliyatýnýn gördüðü mühim iþi görememiþ ve ihraz ettiði Ýlâhi zaferi kazanamamýþtýr. Zira bu yol; Peygamberlerin, velilerin, âriflerin, sâlihle-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 699)</p><p> </p><p>
rin ve bilhassa  canýný cânânâ seve seve feda eden ve sayýsý milyonlara sýðmayan kahraman þehidlerin mukaddes yoludur. Artýk bu çetin yolda yürümek isteyenler, her an karþýlarýna dikilecek olan müdhiþ mânialarý daima göz önünde tutmalarý lâzýmdýr. Evet bu yolda yürüyecek olanlarýn, sizdeki sarsýlmak bilmeyen imanla, yüksek ve Ýlâhi irfanla ve bilhassa harikulâde ihlâs ve feragatla mücehhez olmalarý gerektir. Çünki, bu mühim vadide Nur davasýnýn takib ettiði teblið, tenvir ve irþad usulü bambaþka hususiyetler taþýmaktadýr. Artýk insanýn his ve fikrine, ruh ve vicdanýna bambaþka ufuklar açacak olan bu derin bahsi, dua buyurun da, müstakil ve mufassal bir eserde aziz din gönüldaþlarýmýza arzetmek þerefine nail olayým... Çünki, bu nurlu bahis o kadar derin ve o derece mühimdir ki, böyle birkaç sahifelik mektub ve makalelerle asla ifade edilemez.</p><p> </p><p>
  Ýman ve Kur'an nuru ile tertemiz gönlünü fethettiðiniz gençlik, Ýlâhi zaferinizin en parlak delilini teþkil eden en mühim varlýk ve en kýymetli cevherdir... "Nurdan Sesler"in hemen her mýsraýnda, asil ve þuurlu ruhuna hitab ettiðim tertemiz gençlik, iþte bu hak ve hakikatýn baðrý yanýk âþýký olan gençliktir. Nurlu davanýn kazanmýþ olduðu bu son zaferin verdiði bütün vecdle dolu bir ilhamla yazdýðým þu manzumeyi takdim ediyorum. Kabulünü rica ve istirham eylerim.</p><p> </p><p>
  Tekrar tekrar ellerinizden öper, kýymetli dualarýnýzý beklerim, pek muhterem Üstadým</p><p> </p><p>
Hazretleri.</p><p> </p><p>
Mânevî Evlâdlarýnýzdan</p><p> </p><p>
ALÝ ULVÝ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Risale-i Nurdan Gençlik Rehberi'nin Ýstanbul Mahkemesinde Beraeti Münasebetiyle Baðdad'dan Gelen Tebrik Telgrafý</p><p> </p><p>
  Sebilürreþad Mecmuasýna, Ýstanbul.</p><p> </p><p>
  Büyük Ýslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin beraet kararý, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde býraktý. Bu sevincimize vesile olan bu âdil hükme istinaden, Türk Mahkemesine ve fahrî avukat-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 700)</p><p> </p><p>
larýna teþekkürlerimizi, Üstad ve kardeþlerimize tebriklerimizi mecmuanýz vasýtasýyla bildiririz.</p><p> </p><p>
Irak</p><p> </p><p>
EMCED ZUHAVÝ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Pâkistan'daki Nur Talebelerinin Üstad Said Nursî'den Ýstedikleri Mesaj Münasebetiyle, Irak'taki Bir Nur Talebesinin Gönderdiði Mektub</p><p> </p><p>
  Bundan birkaç gün evvel, Pâkistan'da talebeler konferansý vardý. Hazret-i Üstaddan bir mesaj istemiþlerdi ve bunun tarihî bir tesiri olacaktý. Haber aldýk ki; Salih, Nur Talebeleri namýna bir mesaj göndermiþ. Sizlere de yazmýþlar ki, acele Hazret-i Üstada bildirirsiniz... Konferansta, Hazret-i Üstad ve Nurlar çok medhedilmiþ. Komünistler tarafýndan itirazlar yapýlmýþ. Fakat reis hepsini reddetmiþ. Hazret-i Üstadýn fotoðraflarý teþhir edilmiþ. Yakýnda Nur ve Nura ait uzun ve resimli bir yazý ile bir mecmua çýkaracaklarmýþ. Sonsuz selâm ve dualar.</p><p> </p><p>
AHMED RAMAZAN</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Baðdad'da Çýkan «Eddifa» Gazetesinin Muharriri Ýsa Abdülkadirin Arabî</p><p> </p><p>
                                        Makalesinin Tercümesi</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Baðdad'da çýkan Arabî «Eddifa» Gazetesi Risale-i Nur Talebelerinden Bahisle Diyor ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Türkiye'deki Nur Talebelirinin Ýhvan-ý Müslimîn Cemiyeti ile alâkalarý nedir, ne münasebeti var? Hem farklarý nedir? Türkiye'deki Nur Talebeleri, Mýsýr'da ve bilâd-ý Arapta Ýhvan-ý Müslimîn namýnda ittihad-ý Ýslâma çalýþan cemiyetler gibi müstakil cemiyet midirler? Ve onlar da onlardan mýdýr? Ben de cevap veriyorum ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nur Talebelerinin ve Ýhvan-ý Müslimin Cemiyetinin gerçi maksadlarý Hakaik-i Kur'aniye ve îmaniyeye hizmet ve ittihad-ý Ýslâm dairesinde Müslümanlarýn saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur Talebelerinin beþ-altý cihetle farklarý var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 701)</p><p> </p><p>
  Birinci Fark: Nur Talebeleri siyasetle iþtigal etmez, siyasetten kaçýyorlar. Eðer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapýyorlar; ta ki siyaseti dinsizliðe âlet edenlere karþý dinin kudsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut deðil.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýhvan-ý Müslimîn ise: Memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iþtigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teþkil ediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Fark: Nurcular, Üstadlarýyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur deðiller. Kendilerini Üstadlarýyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar; ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki; koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitaplarý onlarýn eline geçmekle, Üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem ellerinden geldiði kadar ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukabelesiz veriyorlar ki, okusunlar ve dinlesinler. Bu suretle büyük bir memleket, bir medrese hükmünde oluyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýhvan-ý Müslimîn ise: Umumî merkezlerinde mürþit ve reisleriyle görüþmek ve emirler ve dersler alma için ziyaretine giderler. Ve o umumi cemiyetin þubelerinde de, o büyük üstadla ve naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zâtlarla yine görüþürler, ders alýrlar, emir alýrlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem umumi merkezlerinde çýkan ceride ve mecellelerin fiatýný verip, alýp, onlardan ders alýyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Fark: Nur Talebeleri aynen âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasýtasiyle ders alýyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirlerini görmedikleri, tanýmadýklarý ve uzak olduklarý halde, birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Amma Ýhvan-ý Müslimîn ise: Memleketleri ve vaziyetleri iktizasiyle mecelleleri ve kitaplarý çýkarýyorlar, aktar-ý âleme neþrediyorlar; onunla birbirini tanýyýp ders alýyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncü Fark: Nur Talebeleri, bu zamanda ve bu günde ekser bilâd-ý Ýslâmiyede intiþar etmiþler ve çoklukla vardýrlar. Bu intiþarlarýnda ayrý ayrý hükûmetlerde bulunduklarý halde, hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki tecemmu' edip toplansýnlar ve çalýþsýnlar. Çünki, meslekleri siyaset ve cemiyet olmadýðýndan hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 702)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Amma Ýhvan-ý Müslimîn ise: Vaziyetleri itibariyle siyasete temas etmeye ve cemiyet teþkiline ve þûbeler ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarýndan, bulunduklarý yerlerdeki hükûmetten icazet ve ruhsat almaya muhtaçtýrlar ve Nurcular gibi bilinmiyor deðiller. Ve bu esas üzerine, kendilerine umumi merkezleri olan Mýsýr'da, Suriye'de, Lübnan'da, Filistin'de, Ürdün'de, Sûdan'da, Maðrip'de ve Baðdat'da çok þubeler açmýþlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beþinci Fark: Nur Talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi-sekiz yaþýndaki camilerde Kur'an okumak için elifba'yý ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen-doksan yaþýndaki ihtiyarlara varýncaya kadar kadýn-erkek hem bir köylü hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar; ve bir neferden, büyük bir kumandana kadar taifeler Nurcularda var. Bütün Nurcularýn bu çok taifelerinin umumen bütün maksadlarý, Kur'an-ý Mecidin hidayetinden ve hakaik-i îmaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalýþmalarý, ilim ve irfan ve hakaik-i imaniye neþretmektir. Bundan baþka bir þey ile iþtigal ettikleri bilinmiyor. Yirmi sekiz senedenberi dehþetli mahkemeler, dessas ve kýskanç muarýzlar bu kudsî hizmetten baþka onlarda bir maksad bulamadýklarý için onlarý mahkûm edemiyorlar ve daðýtamýyorlar. Ve Nurcular, müþterileri ve kendilerine taraftarlarý aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.... «Vazifemiz hizmettir, müþterileri aramayýz, onlar gelsinler bizi arasýnlar, bulsunlar» diyorlar. Kemmiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakiki ihlâsý taþýyan bir adamý, yüz adama tercih ediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Amma Ýhvan-ý Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-i Ýslâmiye ve marifet-i Ýslâmiye ve hakaik-i îmaniyeye temessük etmek için insanlarý teþvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasiyle, ziyadeleþmeye ve kemmiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarlarý arýyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Altýncý Fark: Hakiki ihlâslý Nurcular, menfaat-ý maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kýsmý âzamî iktisat ve kanâatla; ve fakir-ül-hal olmalarýyla beraber, sabýr ve insanlardan istiðna ile ve hizmet-i Kur'aniyede hakiki bir ihlâs ve fedakârlýkla; ve çok kesretli ve þiddetli ehl-i dalâlete karþý maðlub olmamak için ve muhtaçlarý hakikata ve ihlâsa davet etmekte bir þüphe býrakmamak için rýza-yý Ýlâhiden baþka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbir þeye âlet etmemek için bir cihette hayat-ý içti-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 703)</p><p> </p><p>
maiye faidelerinden çekiniyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Amma Ýhvan-ý Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksad itibariyle ayný mahiyette olduklarý halde, mekân ve mevzu ve bazý esbab sebebiyle Nur Talebeleri gibi dünyayý terkedemiyorlar, azamî fedakârlýða kendilerini mecbur bilmiyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               ÝSA ABDÜLKADÝR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
    Baðdat'ta Çýkan Ehemmiyetli, Siyasî Bir Ceride olan «Eddifa» Gazetesinin</p><p> </p><p>
                                  Muharriri Ýsa Abdülkadir Diyor ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nur Talebelerinin mürþidi olan Bediüzzaman Nursî hakkýnda «Eddifa» Gazetesini okuyanlar benden soruyorlar: «Türkiye'deki Nur Talebelerinden ve Üstadlarý olan Said Nursî'den bize malûmat ver.» diyorlar. Ben de bunlar hakkýnda kýsa bir cevap vereceðim. Çünki, Üstadýn, Nurun ve Nur Talebelerinin Araplarda hakký olduðu için, Araplar onlardan ciddi bahsetsinler. Zira: Ýslâmiyetin madde-i esasiyesi olan Araplar, Risale-i Nur'dan ziyadesiyle faide görmeye baþlamýþlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu Nur Talebeleri; Risale-i Nur'la, hem Türkiye'de, hem bilâd-ý Arapta komünistliðe karþý muhkem bir sed te'sis ediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ...........................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu yazý Demokratlar çýkmadan evvelki zamana bakar; onun için, Nur Talebelerinin adedi hakkýnda müddeiumuminin dediði gibi, yalnýz beþyüz bin deðil, belki þimdi Türkiye'de milyonlarý aþmýþ bulunuyor.. ve her gün de ziyadeleþiyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ...........................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur ise, öyle geniþ bir mikyas ile intiþar ediyor ki, deðil yalnýz Türkiye'de ve bilâd-ý Ýslâmiyede hatta ecnebilerde de iþtiyakla istenilir oluyor. Ve Nurun Talebelerinin þevklerini hiç bir þey kýramýyor. Ýþte, Nur Talebeleriyle, Nur Risaleleri ve onlarýn bu büyük hizmet-i Kur'aniyeleri, Demokrat Hükûmetinin bir büyük hasenesidir ki, mübarek Âlem-i Ýslâmdaki hareket-i Ýslâmiye bu hükûmet-i Demokrasiyeyi takdir ve tahsinle karþýlýyor. Bütün Irak ahali-i Müslimesi ki, Arap, Türk, Kürt, Ýran bu Ýslâmî hizmeti ve kudsî mücahedeyi kemal-i ferah ile karþýlýyor. Ve Türkiye'deki Türk kardeþlerimiz, Garbýn yanlýþ tesiratlarýna karþý bunlarla mukavemet gösteriyorlar kanaatindedirler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               ÝSA ABDÜLKADÝR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 704)</p><p> </p><p>
  Gençlik Rehberi'nin beraeti Münasebetiyle Cami-ül Ezher Üniversitesi Türk Talebelerinin Tebrik Mektubu</p><p> </p><p>
Mektub: Kahire'den 13/4/1952</p><p> </p><p>
  Muhterem Üstadýmýz Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine,</p><p> </p><p>
  Kalblerdeki îmaný nurlandýran ve umumî nizamýn direði, âhiret yolunun hakiki pusulasý olan ve ilhamýný Kur'an-ý Kerim'den alan eserlerinizden "Gençlik Rehberi" adlý risaleniz suç teþkil ettiði iddiasýyla devam eden mahkemenizin beraet kararýný ölçülmez sevinçlerimizle öðrendik. Siz mübarek Üstadýmýzý ve Demokrat Türk adliyesinin âdil hâkimlerini candan tebrik ediyoruz.</p><p> </p><p>
  Hayatýný Ýslâmiyetin sýhhati için vakfeden, Türk Milletine hizmet etmeyi þeref addeden, asrýmýzda eþine tesadüf edilmeyen bir din mücahidi bulunan Üstadýmýz! Size, Âlem-i Ýslâm ve insaniyet müteþekkirdir. Bizler, ufak bir zerresini ifade için, hürmetlerimizi, teþekkürlerimizi bildiyor, mübarek dualarýnýzý taleb ediyoruz. Allah sizden ve sizi sevenlerden razý olsun.</p><p> </p><p>
Cami-ül Ezher Üniversitesi Türk Talebeleri Namýna</p><p> </p><p>
HACI ALÝ KILINCALP</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
Ýranlý Bir Nur Talebesinin Üstad Bediüzzaman Hazretlerine Bir Mektubu</p><p> </p><p>
  (Türkiye Cumhuriyetine Tabi Isparta'nýn Barla Nahiyesinde Mukim Pek Muhterem, Faziletmeab Bediüzzaman Hazretlerine Takdim Olunur.)</p><p> </p><p>
  Pek muhterem faziletmeab Üstad-ý Muhterem Bediüzzaman Hazretlerine,</p><p> </p><p>
  Her þeyden evvel selâm ve hürmet-i mahsusumu takdim, sýhhat ve âfiyette devamýnýzý Cenab-ý Kadir-i Mutlak Hazretlerinden temenni ve niyaz eylerim. Lütfen ahval-i acizanem istifsar buyurulursa, lehülhamd velminne, vücud-u fânim, bâki Ýran'da, Rýzaiye vilayetine tabi Mergivar mahallinde Dize karyesinde imrar-ý hayat etmekte olduðumu arz eylerim.</p><p> </p><p>
  Bu geçen kýrk yýl zarfýndaki inkýlab-ý zaman dolayýsýyla müstaðrak olarak uzaklara düþmüþ bulunmaklýðým hasebiyle, sýhhat ve âfiyetinizden bîhaber kalmýþ, daima vücud-u muhtereminizi so-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 705)</p><p> </p><p>
ruþturmak,birinci emel ve arzularýmdan idi. Cenab-ý Hak Hazretlerine çok þükür, bugünlerde muhterem kardeþimiz Subay Tayyib Ýranlý vasýtasýyla sýhhat haberlerinizi aldýðýmdan son derece memnun ve mütehassis oldum. Kadir-i Zülcelal Din-i Mübin-i Ýslâm'ýn hizmet ve saadeti için sizi pek çok zaman Lûtf ve himayesinde masun ve mahfuz buyursun. Âmîn.</p><p> </p><p>
  Kýymetdar te'lifatýnýzdan "Nur'un Ýlk Kapýsý", "Asâ-yý Musa", "Rehber-üþ Þebab" ve diðer kitablarýnýzýn bir çoðu, muhterem kardeþimiz vasýtasýyla elime geçti ve son derece memnun oldum. Ýnþâallah, bunlardan behreyab oluruz. Bu ilk mektubum olmak dolayýsýyla fazla tasdi'den içtinabla hatime verir, sýhhat ve âfiyetinize mübeþþir, sýhhat ve vücud-u muhtereminizin devamýný Hâlýk-ý Mutlak'tan niyaz eylerim.</p><p> </p><p>
  Lütufnamenizi alacaðýma ümidvar, Hazretlerinden temenni ve niyaz eylerim efendim.</p><p> </p><p>
Merhum Seyyid Abdülkadirzade Muhibbiniz</p><p> </p><p>
Seyyid Abdullah</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Suriye'li küçük bir Nur talebesinin, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine gönderdiði mektub</p><p> </p><p>
  22 Þevval 1373</p><p> </p><p>
  Fahr-ül Ýslâm Üstaz-ý Âzam Bediüzzaman Hazretlerine,</p><p> </p><p>
  Kemal-i ihtiramla hâk-i pây-i zât-ý âlîlerinize yüzümü  gözümü sürerek öperim. Altý yaþýndayým. Ramazan-ý þerifin yirmi altýncý gününde Kur'an-ý Kerim'i hatmettim. Suriye'de en küçük bir Nur talebesiyim. Arkadaþlarýmdan onbir talebe daha Kur'an-ý Kerim'i hatmettiler. Hepimiz namaz kýlýyoruz. Bu mektubla fotoðrafýmý Urfa Nur talebeleri vasýtasýyla zât-ý meal-i sýfat-ý âlîlerinize gönderiyorum. Çok rica ederim, mübarek hatt-ý þerifinizle fotoðrafýn arka tarafýna bana bir-iki cümle dua yazýnýz, tekrar fotoðrafýmý iade buyurmanýzý rica ederim. Pederim Abdülhâdi, hak-i pây-i âlîlerinizden öper, dualarýnýzý taleb eder.</p><p> </p><p>
Suriye Derbasiye nahiyesine tâbi' Âliye köyünde Nur talebelerinden</p><p> </p><p>
Hüseyin Abdülhâdi</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 706)</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, Âlem-i Ýslâmda olduðu gibi Avrupa'da da hüsn-ü kabule mazhar olmuþtur. Risale-i Nur'un hüsn-ü kabule mazhariyetine nümune olarak Finlandiya'daki "Tampereen Ýslâmilaisen Sevrakume Ýmamý" Habiburrahman Þakir'in iki mektubunu dercediyoruz:</p><p> </p><p>
Ýmam Habibur-Rahman Shakir</p><p> </p><p>
(Tampereen Ýslâmilaisen seurakunuan imaami)</p><p> </p><p>
Adress: Tampere. Finland</p><p> </p><p>
Vellamonkatu 21</p><p> </p><p>
  Pek Muhterem Kardeþim,</p><p> </p><p>
وَ عَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
  Hediye olarak gönderdiðiniz pek kýymetli eser, yani "El-Mesneviy-ül Arabî Min Risalet-in Nur" isimli kitabý aldým. Bu münasebetle, cenabýnýza teþekkürlerimi bildiriyorum. Allah-ý Kerim, her dilediðinizi atâ eylesin diye dua ediyorum.</p><p> </p><p>
  Benim için bu kýymetli hediyeniz çok müfid olacak ve benim teblið iþlerimde daha yardým edecektir. Ýnþâallah. Size de daima ecir ve sevabý eriþip duracaðýnda, sadaka-i cariye kabilinden olacaðýnda elbette þübhe yoktur.</p><p> </p><p>
  Kitabýn müellifi Said Nursî Hazretlerini de bize tanýtmanýzý rica ederim. Hürmet ve selâmlarýmla...</p><p> </p><p>
Habiburrahman Þakir</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 707)</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un Avrupa'daki intiþarý ve hüsn-ü kabule mazhariyetine nümune olarak Finlandiya'daki Nur talebesi Habiburrahman Þakir'den gelen diðer bir mektub</p><p> </p><p>
Vellamonkatu 21 12/2/1958</p><p> </p><p>
  Çok Muhterem Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
وَ عَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Göndermiþ olduðunuz inayetnamenizi ve dört tane risale "Ýhlas" "Zeyl-ül Hubab" "Risale-i Nur hakkýnda müellifine gönderilen bir mektub" "Risale-i Nur hakkýnda verilen konferans"larý aldým. Teþekkürlerimi takdim ederim efendim.</p><p> </p><p>
  Evet büyük Üstad Said Nursî Hazretleri, zamanýmýzýn büyük dâhîlerinden ve Allah'ýn en büyük sevgili bendelerinden olduðunda aslâ þübhemiz yoktur. Belki bu zâta 14. asrýn müceddidlerinden deyip itikad etsek bile, mübalaða etmiþ olmayacaðýz. Hamdler olsun Allah Hazretlerine ki; Türk milleti hazinelerinden zuhur etmiþ bu cevheri, inkýlâb dalgalarýnda gark olup zayi' olmasýndan zamanýmýza kadar sakladý; asrýmýzý, bu zâtýn vücudu ile zînetledi. Musa Peygamber'i Firavun'un eteðinde beslediði gibi; bu zât-ý mübareki de dinsiz zalimler meyanýnda cefalar içinde besledi. Geleceklerde de selâmetlik ile uzun seneler yaþamasýný, bir Allah'tan temenni ederiz. Üstad Bediüzzaman hakkýnda bizim akidemiz budur.</p><p> </p><p>
  Mümkün olursa, bizim tarafýmýzdan huzurlarýna arz-ý ihlasýmýzý, gaibane muhabbetimizi bildirseniz ve özünden bizim için hayýr dualarýný vekaleten rica etseniz diye ricada kalýyoruz. Hürmet ve selâmlar ile.</p><p> </p><p>
Muhlis dinî, millî kardeþiniz</p><p> </p><p>
Habiburrahman Þakir</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 708)</p><p> </p><p>
  Washington'daki Ýslâm Cem'iyetinin ve Ýslâm Kültür Merkezinin Genel Sekreteri Dr. Muhammed Habilullah'tan, Irak'taki Nur Talebesi Ahmed Ramazan'a gelen mektub</p><p> </p><p>
  Washington Ýslâm Kültür Merkezine hediye etmek lütfunda bulunduðunuz Bediüzzaman Said Nursî'nin "Hutbet-üþ Þamiye" ve "Risale-i Nur Mizanlarý" adlý kitablara mukabil hâlis teþekkürlerimin kabulünü rica ederim.</p><p> </p><p>
  Tekrar tekrar teþekkürlerimi arzeder, iyi ve saadetli günler dilerim.</p><p> </p><p>
Ýslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri</p><p> </p><p>
El-Muhlis</p><p> </p><p>
Dr. Muhammed Habilullah</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Yunanistan'da Risale-i Nurun Neþriyatýný Yapan ve Yüzlerce Nur Talebesi Yetiþtiren Bir Zâtýn, Türkiye'deki Nurcu Kardeþlerine Yazdýðý Mektub</p><p> </p><p>
  Din ve îmana hâdim (hizmet edici), þirk ve küfrü hêdim (yýkýcý) pek aziz kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  (Abdullah, Hüsnü, Abdülkadir, Mehmed ve Süleyman Nurdaþlarým)</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Pek samimî ve hâlisane yazýlan mektubunuzu alarak derecesiz memnun oldum. Muhlis beyanlarýnýz ve derunî tebrikleriniz, hep coþkun dinî aþkýnýzdan ve has nura müstaðrak ruhunuzdan doðma olduðundan, o Nur'un elektrizasyonuyla münevver kalbleri tehyiç ve temevvüce düþürmemek mümkün deðildir. Onun için, selâm ve muhabbetlerinize mukabil selâm ve meveddetlerimiz bîpayan olduðu gibi, bu rabýta ve iþtiyak ile de sizleri kucaklar ve Ýslâmî hasret ve saffetle gözlerinizden öperim.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Gönderilmesine lütfettiðiniz "Hutbe-i Þamiye", "Þekva" ve sair mahkeme kararý ile mektublar melfufatýný alarak fevkalhad memnun oldum. Bunun cevabýný vermek üzere iken,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 709)</p><p> </p><p>
Kerkük'ten Ahmed Ramazan kardeþimizden gönderilen "Sözler Mecmuasý"ný aldým. Onun için de bînihaye tahassüslerle meþhun-u mesâr oldum. Ona da þimdi sizinle beraber teþekkür babýnda mektub yazýyorum. Bu memnuniyet ve teþekkürlere dahi cemaatimizin bütün efradý iþtirak ederek hepinizi selâmlar ve aziz Nurdaþlarýyla kardaþlanýrlar.</p><p> </p><p>
..........................................................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Gerek ben ve gerekse bütün ihvanýmýz Üstad Hazretlerine baðlýlýðý þöyle telakki ediyoruz: Âfâk ve enfüsten müstedlel âyât-ý bînihayeyi en iyi tefsir edecek bir insan-ý kâmile her asýr muhtaçtýr. Asrýmýzda, þark ve garbda fâzýl ve muktedir çok ülema yok deðildir; fakat fâni menfaatlerden mütecerrid, sýrf nur-u Bâki ile mütenevvir ve mütelezziz, gavs-ý ferîd makamýnda en ziyade bir mutemede ihtiyaç vardýr. Bu evsaf-ý mebhuse ile Üstad-ý Kebir muttasýf olduðundan, zamanýmýzýn kutbu mesabesindedir. Ona tebaiyet, tam uyulmaða lâyýk bir muktedabih'e iktida manasýndadýr. Zamanýn müceddidi, imam-ý kübrasý fetrete uðradýðýna göre, böyle bir mürþid-i azama merbutiyet vâcib derecesine varmýþtýr. Ýþte bu saika, bizi ve onlarý düþünmeðe bile sevketmeden Üstad-ý Kebir'e rabtediyor. Bunu yapan, onlardaki îman baðýnýn, kendisinde mevcud bulunan nur-u aslînin, nur kaynaðýnýn merkez sýkletindeki cazibe kuvvetine incizab ve incilabýdýr. Bunlar, bu eserleri þimdi mütalaa ve müzakere etmekle, tahsilleri az zamanda bazýsýnýn derhal husuliyle münkalib olmaktadýr...Yani derhal, Nur mevzuunu idrak kabiliyetiyle mütefeyyiz oluyorlar. هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى هذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبِّى Onun için, fazl u rahmetine karþý ne kadar hamd ü sena edilse azdýr.</p><p> </p><p>
  Bu hizmette muvaffak olmak için, sizin binbir müþkilatla ikazkâr ve irþadkâr hareketleriniz gibi, yýkýlmaz ve sarsýlmaz azim ve metanetler lâzýmdýr. Ýnþâallah her ufukta, her kuturda böyle çalýþýlmasý, Ýslâmiyetin halas-ý umumîsini mûcib ve müntic olacaktýr.</p><p> </p><p>
Hâfýz Ali</p><p> </p><p>
...................................................................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 710)</p><p> </p><p>
  Sorbon Üniversitesi Ýslâm ve Roma Mukayeseli Hukuk Kürsüsü Profesörü ve Paris Ýslâm Kültür Merkezi Fahrî Baþkanýnýn Üstad Bediüzzaman Hazretlerine Yazdýðý Mektub</p><p> </p><p>
21/Cemaziyelahir/1377</p><p> </p><p>
Ýslâmbol</p><p> </p><p>
  Allah Yolunda Mücahid Muhterem Hazret-i Üstad,</p><p> </p><p>
  Allah size uzun ömür ihsan eylesin. Göndermiþ olduðunuz kýymetli hediyeniz olan kitabýnýzý ve selâmýnýzý alarak teþekkür ettim. Allah size selâmet versin. Kýymetli yüksek eserlerinizden istifadeye muvaffak kýlsýn.</p><p> </p><p>
  Eskiden beri sizin yüksek vasýflarýnýzý ve büyük mücahedenizi iþitirdim ve daima da iþitmekteyim. Allah, birbirinden uzak olanlarý kavuþturucudur. Bizleri, sevgi ve rýzasýný kazanmakta muvaffak kýlsýn. Bu fakir ve zelil kul, yüksek ve aziz olan siz Kur'an hâdimine teþekkürlerini arzeder.</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6363</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 17:07:49 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat BED&#xDD;&#xDC;ZZAMAN VE R&#xDD;SALE-&#xDD; NUR</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6364-tarihce-i-hayat-bed%C3%BD%C3%BCzzaman-ve-r%C3%BDsale-%C3%BD-nur/</link><description><![CDATA[<p>BEDÝÜZZAMAN VE RÝSALE-Ý NUR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
RÝSALE-Ý NUR NEDÝR VE NASIL BÝR TEFSÝRDÝR?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kur'ânýn hakikatlarýný müsbet ilim anlayýþýna uygun bir tarzda izah ve isbat eden Risale-i Nur Külliyatý, her insan için en mühim mesele olan "Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceðim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatlarý nedir?" gibi suallerin cevabýný vâzýh ve kat'î bir þekilde, çekici bir üslûb ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akýllarý tenvir ve tatmin ediyor.</p><p> </p><p>
  Yirminci asrýn Kur'an Felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san'at olarak maddiyatý, diðer taraftan iman ve ahlâk olarak mâneviyatý câmi ve havi olacak Türk medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride býrakacaðýný da isbat ve ilân etmektedir.</p><p> </p><p>
  Ecdadýmýzýn bir zamanlar kalblerinde yerleþen îman ve itikad cihetiyle zemin yüzünde yüz mislinden ziyade devletlere, milletlere karþý îmanýndan gelen bir kahramanlýkla mukabele etmesi, Ýslâmiyet ve kemalât-ý mâneviyenin bayraðýný Asya, Afrika ve yarý Avrupa'da gezdirmesi ve "Ölsem þehidim, öldürsem gaziyim." deyip ölümü gülerek karþýlayarak müteselsil düþman hâdisata karþý dayanmasý gibi, milletçe medar-ý iftihar âlî seciyemizin bugün biz gençlerde inkiþafý, vatan ve millet menfaatý bakýmýndan ve istikbalimizin selâmeti noktasýndan ne derece elzem olduðu malûmdur. Mutlaka her hareket ve hizmette maddî bir ücret ve þahsî menfaatler mülâhaza etmek, Türk'ün millî tarihinin þeref ve haysiyeti ile kabil-i te'lif olamaz. Bizler, ancak rýza-yý Ýlahî için çalýþýyoruz. Bizzat hizmetinde bulunmakla aldýðýmýz telezzüz, kardeþ ve vatandaþlarýmýza, Ýslâmiyete ve insaniyete yardýmda bulunabilmek mazhariyetinden gelen ebedî hayatýmýza ait sürur ve ümid, bizim bu babda aldýðýmýz ve alacaðýmýz yegâne hakiki mukabele ve ücrettir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 656)</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, nasýl bir tefsirdir?</p><p> </p><p>
  Tefsir iki kýsýmdýr. Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur'anýn ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânalarýný beyan ve izah ve isbat ederler. Ýkinci kýsým tefsir ise: Kur'ânýn imanî olan hakikatlarýný kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kýsmýn çok ehemmiyeti var. Zâhir malûm tefsirler, bu kýsmý bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar; fakat Risale-i Nur, doðrudan doðruya bu ikinci kýsmý esas tutmuþ, emsalsiz bir tarzda muannîd feylesoflarý da susturan bir mânevî tefsirdir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur sübjektif nazariye ve mütâlâalardan uzak bir þekilde, her asýrda milyonlarca insana rehberlik yapan mukaddes kitabýmýz olan Kur'ânýn hakikatlarýný rasyonel ve objektif bir þekilde izah edip insaniyetin istifadesine arzedilen bir külliyattýr.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur!.. Kur'an Âyetlerinin nurlu bir tefsiri... Baþtan baþa îman ve tevhid hakikatlarýyla müberhen... Her sýnýf halkýn anlayýþýna göre hazýrlanmýþ... Müsbet ilimlerle mücehhez... Vesveseli þübhecileri ikna ediyor... En avamdan en havassa kadar herkese hitab edip, en muannid feylesoflarý dahi teslime mecbur ediyor...</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur!.. Nurlu bir külliyat... Yüzotuz eser... Büyüklü küçüklü risaleler halinde... Asrýn ihtiyaçlarýna tam cevab verir... Aklý ve kalbi tatmin eder... Kur'an-ý Kerim'in yirminci asýrdaki -lâfzî deðil- manevî tefsiri...</p><p> </p><p>
  Ýsbat ediyor!.. Akla gelen bütün istifhamlarý... Zerreden Güneþe kadar îman mertebelerini... Vahdaniyet-i Ýlâhiyyeyi... Nübüvvetin hakikatýný...</p><p> </p><p>
  Ýsbat ediyor!.. Arz ve Semavatýn tabakatýndan, melâike ve ruh bahsinden, zamanýn hakikatýndan, Haþir ve Âhiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlýðýndan, ölümün mahiyet-i asliyesinden ebedî saadet ve þekavetin menbaýna kadar... Akla gelen ve gelmeyen bütün imanî meseleleri en kat'î delillerle aklen, mantýken, ilmen isbat ediyor... Pozitif ilimlerin müþevviki... Riyazi meselelerden daha kat'î delillerle aklý ve kalbi ikna edip, meraklarý izale eden bir þaheser...</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 657)</p><p> </p><p>
  Az mikdarda bastýrýlabilen, hiçbir ticarî gaye ve zihniyetle çalýþýlmýyarak bayilere dahi verilmeyen bu eserlerin geliri, mütebaki eserlerin tab'ýna hasredilecektir.</p><p> </p><p>
  Büyük bir titizlik ve hassasiyetle üzerinde durduðumuz mühim bir husus da; Risale-i Nur'un lâyýk ellere geçmesi ve onun hakiki fiatý olarak en az yirmibeþ kiþinin istifade etmesinin temin edilmesidir.</p><p> </p><p>
  Bu mânevi tefsir; "Sözler", "Mektubat", "Lem'alar", "Þualar" diye dört büyük kýsýmdan müteþekkil olup, yekûnu yüz otuz risaledir.</p><p> </p><p>
Neþrinde Çalýþanlar</p><p> </p><p>
(RESÝM)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 658)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      Konuþan Yalnýz Hakikattýr</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'da isbat edilmiþtir ki, bazan zulüm içinde adalet tecelli eder. Yâni, insan bir sebeple bir haksýzlýða, bir zulme maruz kalýr, baþýna bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atýlýr. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vakýa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i Ýlâhî baþka bir sebepten dolayý cezaya mahkûmiyete istihkak kesbetmiþ olan kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptýrýr, felâkete sürer. Bu, adalet-i Ýlâhiyenin bir nevi tecellisidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben þimdi düþünüyorum... Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaþtýrýlýyor, mahkemeden mahkemeye sevkediliyorum. Bana bu zâlimane iþkenceleri yapanlarýn atfettikleri suç nedir? Dini, siyasete âlet yapmak mý? Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünki, hakikat-ý halde böyle bir þey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uðraþýyor. O býrakýyor.. diðer bir mahkeme ayný meseleden dolayý beni tekrar muhakeme altýna alýyor.  Bir müddet de o uðraþýyor.. beni tazyik ediyor.. türlü türlü iþkencelere mâruz kýlýyor. O da netice elde edemiyor, býrakýyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapýþýyor. Böylece musibetten musibete felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslý, esasý olmadýðýný nihayet kendileri de anladýlar. Onlar bu ithamý kasden mi yaptýlar, yoksa bir vehme mi kapýldýlar. Ýster kasýd,ister vehim olsun, benim böyle bir suçla münasebet ve alâkam olmadýðýný kemal-i kat'iyetle yakînen ve vicdanen biliyorum ya.. dini siyasete âlet edecek bir adam olmadýðýmý bütün insaf dünyasý da biliyor ya.. hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyor ya.. O halde neden bana bu zulmü yapmakta ýsrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masum olduðum halde böyle devamlý bir zulme ve muannid bir iþkenceye maruz kaldým? Neden bu musibetlerden kurtulamadým? Bu ahval, Adalet-i Ýlâhiyyeye muhalif düþmez mi?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir çeyrek asýrdýr bu suallerin cevaplarýný bulamýyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve iþkence yaptýklarýnýn hakiki sebebini þimdi bildim. Ben, kemal-i tees-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 659)</p><p> </p><p>
sürle söylerim ki; benim suçum hizmet-i Kur'aniyemi maddî manevî terakkiyatýma, kemâlâta âlet yapmakmýþ.. þimdi bunu anlýyorum, hissediyorum. ALLAH'a binlerle þükrediyorum ki; uzun seneler ihtiyarým haricinde olarak hizmet-i îmaniyemi maddî ve manevî kemalât ve terakkiyatýma, azaptan, cehennemden kurtulmaklýðýma, hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklýðýma yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklýðýma mânevi gayet kuvvetli mânialar beni menediyordu. Be derûnî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde býraktý. Herkes hoþlandýðý mânevî makamatý ve uhrevî saadetleri âmâl-i saliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak herkesin meþrû hakký olduðu hem de hiç kimseye hiçbir zararý bulunmadýðý halde ben, ruhen ve kalben bu ahvalden menediliyordum. Rýza-i Ýlâhiden baþka fýtrî vazife-i ilmiyyenin sevkiyle yalnýz ve yalnýz îmana hizmet hususu bana gösterildi. Çünki, bu zamanda hiç bir þeye âlet ve tâbi olmýyan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i îmaniyeyi fýtrî ubudiyetle bilmiyenlere, bilmek ihtiyacýnda olanlara te'sirli bir surette bildirmek, bu keþmekeþ dünyasýnda îmaný kurtaracak ve muannidlere kat'î kanaat verecek bu tarzda, yani hiç bir þeye âlet olmayacak bir tarzda bir Kur'an dersi vermek lâzýmdýr ki; küfr-ü mutlaký ve mütemerrid ve inatçý dalâleti kýrsýn; herkese kat'î kanaat verebilsin. Bu kanaat da, bu zamanda,  bu þerait dahilinde dinin hiçbir þahsî, uhrevî, dünyevî, maddî ve manevî bir þeye âlet edilmediðini bilmekle husule gelebilir; yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehþetli dinsizlik þahsiyet-i mâneviyesine karþý çýkan bir þahýs en büyük mânevî bir mertebede bulunsa yine vesveseleri bütün bütün izale edemez; çünki, imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: «O þahýs dehasýyla, hârika makamiyle bizi kandýrdý.» böyle der ve içinde þüphesi kalýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Allah'a binlerce þükür olsun ki: Yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamý altýnda kader-i Ýlâhi ihtiyarým haricinde dini, hiç bir þahsî þeye âlet etmemek için beþerin zâlimane eliyle mahz-ý adalet olarak beni tokatlýyor, ikaz ediyor. Sakýn diyor, îman hakikatýný kendi þahsýna âlet yapma; tâ ki, îmana muhtaç olanlar anlasýnlar ki, yalnýz hakikat konuþuyor, nefsin evhamý, þeytanýn desiseleri kalmasýn, sussun.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 660)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte Nur Risalelerinin, büyük denizlerin büyük dalgalarý gibi gönüller üzerinde husule getirdiði heyecanýn kalblerde ve ruhlarda yaptýðý tesirin sýrrý budur; baþka bir þey deðil. Risale-i Nur'un bahsettiði hakikatlerin aynýný binlerce âlimler yüzbinlerce kitaplar daha beliðâne neþrettikleri halde yine küfr-ü mutlaký durduramýyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar aðýr þerait altýnda Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sýrrý iþte budur. Said yoktur; Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur; konuþan yalnýz hakikattir, hakikat-i îmaniyedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Madem ki: Nur-u hakikat, îmana muhtaç gönüllerde tesirini yapýyor.. bir Said deðil, bin Said feda olsun. Yirmisekiz sene çektiðim eza ve cefalar, mâruz kaldýðým iþkenceler, katlandýðým musibetler helâl olsun. Bana zulüm edenlerin, beni kasaba kasaba dolaþtýranlarýn, hakaret edenlerin, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin, zindanlarda bana yer hazýrlayanlarýn hepsine hakkýmý helâl ettim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu þefkatli tokatlarýna müstahak idim. Yoksa, herkes gibi gayet meþrû ve zararsýz olan bir yol tutarak þahsýmý düþünseydim, maddî mânevî füyuzat hislerimi feda etmeseydim, îman hizmetinde bu büyük ve mânevî kuvveti kaybedecektim. Ben, maddî ve mânevî her þeyimi feda ettim, her musibete katlandým, her iþkenceye sabrettim. Bu sayede, hakikat-ý îmaniye her tarafa yayýldý. Bu sayede Nur mekteb-i irfanýnýn yüzbinlerce belki de milyonlarca talebeleri yetiþti. Artýk bu yolda hizmet-i îmaniyede onlar devam edeceklerdir; ve benim, maddî ve mânevî her þeyden feragat mesleðimden ayrýlmayacaklardýr; yalnýz ve yalnýz Allah rýzasý için çalýþacaklardýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bize iþkence edenler bilmiyerek, kader-i Ýlâhinin sýrlarýna akýl erdiremeyerek hakikat-ý îmaniyenin inkiþafýna hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnýz hidayet temennisinden ibarettir. Ben çok hastayým; ne yazmaya ne söylemeye takatim kalmadý; belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetüzzehra'nýn Risale-i Nur talebeleri bu vasiyetimi unutmasýnlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 661)</p><p> </p><p>
ÝSLAMÝYET DÜÞMANLARININ YAPTIKLARI  TAARRUZ VE HÝLÂF-I HAKÝKAT MENFÎ PROPAGANDALARINA MUKABÝL ÜNÝVERSÝTE NUR TALEBELERÝNÝN BÝR AÇIKLAMASIDIR</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerimiz,</p><p> </p><p>
  Ýmtihan ve gazanýz geçmiþ olsun der, sizi tebrik ederiz. Risale-i Nur'un tahkikî îman dersleriyle îman mertebelerinde terakki ve teali edip kuvvetli îmaný elde eden Nur Talebeleri için öyle taarruzlar, bir cihetten bir imtihandýr ve kömürle elmasý tefrik eden bir mihenktir. Nur Talebeleri için Allah'a îman, Peygambere ittiba ve Kur'an-ý Kerim'le amelden dolayý hapisler bir Medrese-i Yûsufiye'dir. Zulüm ve iþkenceler, birer kamçý, birer perçindir. Kader-i Ýlâhi bize o hücumlarla iþaret veriyor ki: "Haydi durma çalýþ!" Kur'an ve îman hizmeti uðrunda mahkemelerde konuþmak, Nur Talebelerince bir dostu ile sohbet etmektir. Karakollara götürülüp, getirilmek, çarþý pazara gidip gelmekten farksýzdýr. Kelepçeler, dînî cihâd-ý ekberin birer altýn bileziðidirler. Beþerin zulmen mahkûm etmesi ise, hakikatte Hakk'ýn beraet vereceðine bir delildir. Bütün öyle iþkence ve zulümler, Nur Talebeleri için birer þeref madalyasýdýr. Ne mutlu ki, otuz seneden beri Nur Talebeleri aðabeylerimiz bu nimetlere mazhar olmuþlar. Maalesef bizlere ki, bizler bu þereflere nail olamadýk ve olamýyacaðýz da. Zira bunlarý kazandýran devir kapanmak üzeredir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, bu vatan ve millete emniyet ve asayiþi temin eden ve kalblere birer yasakçý býrakan îmanî bir eserdir. Ýslâmiyet düþmanlarýnýn tahrikatýyla olan müteaddid mahkemelerde Risale-i Nur'a beraetler verilmiþ, Temyiz Mahkemesi ittifakla beraet kararýný tasdik ederek Risale-i Nur dâvâsý kaziye-i muhkeme halini almýþtýr. Yirmibeþ mahkeme de "Risale-i Nur'da suç bulamýyoruz" diye karar vermiþtir. Otuz seneden beri yüzbinlerle Nur talebelerinin bir tek vukuatý görülmemiþtir. Bunun için, Risale-i Nur'un neþrine mâni olmaya çalýþanlar, emniyet ve asayiþin düþmaný ve vatan ve millet haini anarþistlerin hesabýna bilerek veya bilmeyerek çalýþanlardýr. Risale-i Nur'a iliþen hükûmet deðildir; çünkü, emniyet ve zabýta anlamýþ ki, Bediüzzaman ve Nur Tale-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 662)</p><p> </p><p>
belerinde siyasî bir gaye yoktur. Bunlarýn meþguliyeti, sadece îman ve Ýslâmiyettir. Ýþte o gizli din düþmanlarýnýn taarruzlarý karþýsýnda Nur Talebeleri Risale-i Nur'daki tahkiki îman derslerinin verdiði îman kuvvetiyle metin, salâbetli ve maðlûb edilmez bir hizb-ül Kur'an ve fethedilmez bir kal'a halindedirler. Din düþmanlarý tarafýndan hücumlar oldukça, Nur Talebelerinin Risale-i Nur'a ve Üstadlarýna olan sadâkat ve sebat ve faaliyetleri ziyadeleþir, perçinleþir. Bir talebesi Üstadýmýza þöyle yazmýþ:</p><p> </p><p>
  "Ey benim aziz kahraman Üstadým! Muarýzlarýmýz arttýkça kuvvetimiz çoðalýyor.. Rabb-i Rahîmimize hadsiz þükürler olsun."</p><p> </p><p>
  Evet; o bir zamanlar ki, karanlýklý, zulümatlý ve eþedd-i zulüm ve istibdad-ý mutlak devrinde herkes susturulmuþ; fakat tek bir kimse susmamýþ ve susturulamamýþ. Bu yekta ve nâdir kimse olan Bediüzzamanýn talebeleri de maðlub edilememiþlerdir...</p><p> </p><p>
  Nur talebeleri, evvelâ kendi imanlarýný kurtarmak, bununla beraber din kardeþlerinin de îmanlarýný kurtarmak için Kur'an-ý Hakîmin yüksek ve parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur'u okumuþlar ve okutmuþlardýr. Îmanlarýný kurtarmaya çalýþtýklarý ve Rýza-yý Ýlâhi için Kur'ana ve imana Risale-i Nur'la hizmet ettikleri sýrada maruz kaldýklarý hücum ve taarruzlara hiç ehemmiyet vermeyerek o gizli din düþmanlarýnýn tasallutlarýný, saldýrýþlarýný kendileri için îman ve Kur'an hesabýna bir kamçý ve bir teþvikçi hükmüne geçtiðine kanaat getirmiþlerdir. Otuz senelik bu nevi hâdisatýn ve bu nevi tesiratýn neticeleri, bu millet-i Ýslâmiye müvacehesinde meydandadýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte Risale-i Nur'un yeni ve müþtak talebeleri olan kardeþlerimiz! Sizler de böyle bir Üstadýn ve böyle bir eserin talebeleri olduðunuzdan sizlerin de bu semerelere ve meyvelere mazhar olup Nurlara daha ziyade sarýlarak, hararet ve iþtiyakýnýz daha fazla ziyadeleþmiþ olarak Nurlarý sebat ve sadakatla okumak derecesine nail olacaðýnýzdan, hem sizleri ruh u canýmýzla tebrik ediyoruz, hem sizlere binler selâm ve dualar edip dualarýnýzý bekliyoruz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Nurlara olan taarruzlarýn bir zararý olsa yirmi faydasý vardýr. Elbette yirmi kazanca karþý bir zarar hiç hükmündedir. Taarruz-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 663)</p><p> </p><p>
lar ancak ve ancak Nur'un neþriyat ve fütuhatýnýn geniþlemesine, inkiþafýna sebebdir ve Millet-i Ýslâmiye nazarýnda itimad ve emniyet kazanmasýna medardýr. Risale-i Nur'un Anadolu geniþliðinde ve Âlem-i Ýslâm vüs'atýnda ve Avrupa ve Amerika çapýndaki maddî ve manevî tesirat ve fütuhatýna ve neþriyatýna þahid olan Ýslâmiyet düþmanlarý yine bazý taarruzlar yapmýþlar: Aldýðýmýz haberlere göre bu taarruzlardan sonra, hususan Þark vilâyetlerinde, eskisine nazaran Nur'un fütuhatý on gün içinde on misli fazlalaþmýþ. Hem böylelikle halkýn nazar-ý dikkati Risale-i Nur'a ve Üstadýmýza çevrilmiþ, uyuyanlar uyanmýþ, tenbeller harekete gelmiþ, ihtiyatsýzlar ihtiyata muvaffak olmuþlardýr. Bu acý taarruzlar gelip geçici olmakla beraber, sýrf bir korku ve evham yaymak kasdýyla yapýlan vesileler ve desiseli manevralardýr. Ahmak din düþmanlarý güya Nur Talebelerini korkutmak sevdasýyla resmî kimseleri aldatýp tahrik ve âlet etmeye çalýþýyorlar. Acaba o gâfiller bilmiyorlar mý ki, bizler Nur'un talebeleriyiz... Dinsizlerin, masonlarýn, komünistlerin mâhiyeti gayet derecede zayýftýr. Zâhiren kuvvetli gibi görünmeleri serseri bir çocuðun bir haneyi bir kibritle mahvetmesi gibi tahribatla iþ görmelerindendir. Evet, onlar son derece zayýftýrlar; çünkü, bir serçe kuþu kadar iktidarý olmayan kendi varlýklarýna güvenirler. Hem son derece zillet, meskenet ve aþaðýlýk içindedirler; çünkü, insanlara kul-köle olup onlara mürailik, riyakârlýk ve dalkavukluk ediyorlar. Ehl-i iman ise, hususan tahkiki îman ile îmaný inkiþaf edenler kavidirler, muazzezdirler. Onlarýn her biri bir abd-ý aziz ve bir abd-i küllîdirler; çünkü onlar, bir Kadîr-i Zülcelâle ve bir Hakîm-i Zülkemale ve bir Hâlik-ý Kâinata ve bir رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ  ve bir وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ e ibadet ederler.. kulluk ederler... O'na intisab ederler.. hem istinad ederler.</p><p> </p><p>
  Bu gizli din düþmanlarý ve münafýklar çoktandýr anladýlar ki, Nur Talebelerinin kefenleri boyunlarýndadýr. Onlarý, Risale-i Nur'dan ve Üstadlarýndan ayýrmak kabil deðildir. Bunun için þeytanî plânlarýný, desiselerini deðiþtirdiler. Bir zayýf damarlarýndan veya sâfiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münafýklar veya o münafýklarýn adamlarý veya adam-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 664)</p><p> </p><p>
larýna aldanmýþ olanlar dost suretine girerek, bazan da talebe þekline girerek derler ve dedirtirler ki: "Bu da Ýslâmiyete hizmettir; bu da onlarla mücadeledir. Þu malûmatý elde edersen, Risale-i Nur'a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir." gibi bir takým kandýrýþlarla sýrf o Nur Talebesinin Nurlarla olan meþguliyet ve hizmetini yavaþ yavaþ azaltmakla ve baþka þeylere nazarýný çevirip, nihayet Risale-i Nur'a çalýþmaya vakit býrakmamak gibi tuzaklara düþürmeye çalýþýyorlar. Veyahut da maaþ, servet, mevki, þöhret gibi þeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar. Risale-i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, ruhî, kalbî intibah ve uyanýklýk veriyor ki; bütün böyle aldatmalar, bizi Risale-i Nur'a þiddetle sevk ve teþvik ve o dessas münafýklarýn maksadlarýnýn tam aksine olarak bir tesir ve bir netice hâsýl ediyor. Fesübhanallah... Hattâ öyle Nur Talebeleri meydana gelmektedir ki, asýl halis niyet ve kudsî gayeden sonra -bir sebeb olarak da- münafýklarýn mezkûr plânlarýnýn inadýna, raðmýna dünyayý terk edip kendini Risale-i Nur'a vakfediyor.. ve Üstadýmýzýn dediði gibi diyorlar: "Zaman, Ýslâmiyet fedaisi olmak zamanýdýr."</p><p> </p><p>
 اَلْحَمْدُ لِلّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى</p><p> </p><p>
  Bizim hizmet-i Ýmaniyeye nazaran cam parçalarý hükmündeki siyasetle alâkamýz yoktur. Diyanet Riyaseti ehl-i vukuf raporunda: "Risale-i Nur kitablarýnda siyaseti alâkadar eden mevzular yoktur." demiþtir. Hatta o zaman, yine Afyon savcýsý da iddianâmesinde: "Bediüzzaman ve talebelerinin faaliyeti siyasî deðildir" diye hükmetmiþtir. Evet, Risale-i Nur Þakirdlerinin meþgul olduðu vazife, en muazzam olan mesail-i dünyeviyeden daha büyüktür. Siyasetle uðraþmýya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nur'a kâfi gelir. Amerika, Ýngiliz kadar servetimiz de olsa, yine îmaný kurtarmak dâvasýna hasredeceðiz. Hem bir takým siyasî iþlerle veya bir takým bâtýl cereyanlarla ve fikirlerle uðraþmaya zamanýmýz yoktur. Ömrümüz kýsadýr. Vaktimiz dardýr. Üstadýmýzýn dediði gibi, "Fena þeylerle meþguliyet fena tesir eder. Fena iz býrakýr." Hususan böyle bir asýrda "Bâtýlý, iyice tasvir etmek, safî zihinleri idlâldir." Evet menfilikleri öðrenerek mücadele edeceðim gibi saf bir niyetle baþlayýp menfî þeylerle meþgul</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 665)</p><p> </p><p>
ola ola dînî baðlarý ve dînî salâbet ve sadakatý eski haline nazaran gevþemiþ olanlar olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, nuru yerleþtirerek zulmeti izale ediyor; yok ediyor. Ýyiyi öðreterek, fenayý fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikatý ders vermekle, bâtýldan kurtarýyor ve bâtýldan mahfuz kýlýyor.</p><p> </p><p>
  Hülâsa-i kelâm: Biz, ancak Nurlarla meþgulüz.. biz mücevherat-ý Kur'aniye ile iþtigal ediyoruz.. bizler, Kur'anýn kâinat vüs'atindeki elmas gibi hakikatlarýna çalýþýyoruz.. bizler, ancak bâkiye hizmet ediyoruz.. bizler, fâni þeylere emek sarf etmeyiz.. bizim, Risale-i Nur'la olan hizmet-i îmaniyemiz, baþka þeylerle iþtigalimize ihtiyaç býrakmýyor.. her þeye kâfi geliyor...</p><p> </p><p>
  Elhasýl: Üstadýmýz Bediüzzamanla ve Risale-i Nur'la mücadele eden insafsýz gizli din düþmanlarý, acz-i mutlakla ebede kadar maðlubiyettedirler. Bediüzzaman ve Risale-i Nur ise, ebediyen muzaffer ve muvaffaktýr. Þahsý çürütmeye çalýþmakla Risale-i Nur çürütülemez. Zira, Risale-i Nur, bizatihî hüccet ve bürhandýr. O'nu ve Onun müellifini çürütmeye çalýþanlar, çürümeye mahkûm olmuþlardýr. Nümunesi, tarih müvacehesinde meydandadýr; ve hem de çürüyeceklerdir. Risale-i Nur'daki yüksek hakikat, Risale-i Nur'u ebede kadar payidar kýlacaktýr...</p><p> </p><p>
  Evet, Nur Talebeleri aðýr ceza mahkemelerinde demiþler ki: "Bizi Üstadýmýz Bediüzzamandan ve Risale-i Nur'dan ve bizi bizden ayýracak hiçbir beþeri kuvvet yoktur." Evet, o münafýklarýn atomlarý dahi, bu hususta âcizdir. Farz-ý muhal yapabilseler, hatti cesedimizi öldürseler de, ruhumuz selâmet ve saadetle ebediyete gidecektir. Hem Üstadýmýzýn Mektubat Mecmuasýnda dediði gibi deriz: "Birimiz dünyada birimiz Âhirette, birimiz Þarkta birimiz Garbda, birimiz Þimâl'de birimiz Cenubda olsak; biz yine birbirimizle beraberiz."</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz hiçbir mânevî makam iddia etmiyor. Baþkalarý tarafýndan kendine verilen büyük ve müstesna payeleri reddediyor. Fakat O'nun hal ve ahvali, fiiliyat ve harekâtý, O'nun kim olduðunu anlamaya ve isbata kâfidir. Evet Bediüzzaman'ýn ve Risale-i Nur'un Kur'an, îman ve Ýslâmiyet hizmetine mani olabilmek için, dünyayý elinde tutup çevirecek bir kuvvet lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
  Hazret-i Üstadýmýzýn idam plânlarýyla sevk edildiði mahkemedeki müdafaatlarýndan, Büyük Müdafaat kitabýndan bazý cümleler:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 666)</p><p> </p><p>
  "Risale-i Nur Talebeleri baþkalarýna benzemez; onlarla uðraþýlmaz; onlar maðlûb olmazlar. Risale-i Nur, Kur'an'ýn malýdýr. Kur'an-ý Hakîmden süzülmüþtür. Kur'an ise, Arþý Ferþle baðlayan bir zincir-i nûranidir... Kimin haddi var ki buna el uzatsýn. Risale-i Nur, bu Anadolunun sinesine yerleþmiþtir; hiçbir kuvvet onu söküp atamýyacaktýr."</p><p> </p><p>
  Meþhur ve harikulâde bir eser olan "Âyet-ül Kübra Risalesi"nden:</p><p> </p><p>
  "Risale-i Nur, yalnýz cüz'î bir tahribatý ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki külli bir tahribatý ve Ýslâmiyeti içine alan ve daðlar büyüklüðünde taþlarý bulunan bir muhit kal'ayý tamir ediyor. Ve yalnýz hususi bir kalbi ve has bir vicdaný ýslâha çalýþmýyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm eden müfsid âletlerle dehþetli rahnelenen kalb-i umumiyi ve efkâr-ý âmmeyi ve umumun ve bahusus avâm-ý mü'minînin istinadgâhlarý olan Ýslâmî esaslarýn ve cereyanlarýn ve þeairlerin kýsmen kýrýlmasýyla bozulmaya yüz tutan vicdân-ý umumiyeyi, Kur'anýn i'cazýyla; ve geniþ yaralarýný, Kur'anýn ve îmanýn ilâçlarýyla tedavi etmeye çalýþýyor. Elbette böyle küllî ve dehþetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde daðlar kuvvetinde hüccetler cihazlar ve binler tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. Ýþte bu zamanda, Kur'an-ý Mûciz-ül Beyanýn i'caz-ý mânevisinden çýkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber; îmanýn hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkiþafata medar olmuþtur ve olmaktadýr!.."</p><p> </p><p>
  Aziz kardeþlerimiz, yüzlerce ülemânýn susturulduðu ve dînî neþriyatýn yaptýrýlmadýðý ve Kur'anýn hakikatlarýný beyan ve teblið etmeye dinen muvazzaf olduklarý halde cebren yaptýrýlmadýðý ve din adamlarýnýn imha edilmesi gibi dehþetli ve tarihin görmediði bir hengâmda, Kur'an ve îman ve Ýslâmiyeti yýkmak plânlarýnýn tatbik edildiði en müdhiþ bir devirde ve küfr-ü mutlakýn ve dinsizliðin en azgýn bir zamanýnda Bediüzzaman Said Nursî, Kur'an ve îman ve Ýslâmiyetin fedakâr ve pervasýz bir müdafii ve muhafýzý olarak cihad-ý diniye meydanýnda yegâne þahýs olarak görülmüþtür. Evet, Bediüzzaman; devletlere, milletlere mukabil, deðil yalnýz bir yerdeki Firavunlara, bütün Avrupa dinsizliðine karþý tek baþýyla meydan okumuþ ve okuyor. Ve Kur'an hakikatlarýný eþedd-i zulüm ve istibdad-ý mutlak içerisinde neþrediyor..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 667)</p><p> </p><p>
 "Vazifemiz çalýþmaktýr. Bizi galib etmek, maðlûb etmek, muvaffak etmek ve Nurlarý kabul ettirmek Cenab-ý Hakka aittir. Biz, vazife-i Ýlâhiyeye karýþmayýz." demiþ ve tarihte misline rastlanmýyan zulüm ve iþkenceler içerisinde çok zâlimâne muameleler görmüþ ve kapýsýnda jandarma ve polis bekletilmek suretiyle Cuma Namazýna dahi gitmekten men' edilmiþ ve bütün bu tarihi facialarý kapatmak ve kimseye iþittirmemek için de sýký bir takyidat altýna alýnmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte böyle aðýr þartlar içerisinde Risale-i Nuru Hazret-i Üstadýmýz inayet-i Ýlâhiye ile te'lif edip, ekserisini Kur'an harfleriyle ve el yazýsýyla neþretmiþtir. Böylelikle -ayný zamanda- Kur'an hattýný da muhafaza etmiþ ve yüzbinlerle Müslüman Türk Gençleri Risale-i Nuru okuyabilmek için mukaddes kitabýmýz olan Kur'anýn yazýsýný öðrenmek nimet ve þerefine nail olmuþlardýr. Üstadýmýz, malik olduðu kuvvet-i îman ve ihlâs-ý tamme ile hakaik-i Kur'aniye ve îmaniyeyi avam ve havas talebelerinin umumunun istifade edebileceði ve asrýn anlayýþýna uygun yepyeni bir tarz-ý beyanla ifade ve izhar etmiþtir. Böylece Risale-i Nur gibi taptaze ve parlak ve yüksek bir tefsir-i Kur'aniyi inayet-i Hakla meydana getirmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bu hârikulâde eserlerdir ki, bu vatan ve milleti dinsizlik ve komünistlikten muhafaza etmiþtir. Hem þeair-i Ýslâmiyenin cebren kaldýrýldýðý ceberut devrinde, dünya hatýrý için kendini mecbur zannederek o kudsi þeairden fedakârlýk yapanlarýn ve din zararýna hareket edenlerin ve Ýslâmiyete muhalif fetvalara ve bid'alara mecbur edilenlerin çokluðu zamanýnda Bediüzzaman, ne lisan-ý halinde, ne lisan-ý kalinde ve ne de fiiliyatýnda o kadar zulümler çektiði ve idamlarla tehdid edildiði halde en küçük bir deðiþiklik bile yapmamýþtýr. Bilâkis, "Ecel birdir, tegayyür etmez... Ölüm, bu âlem-i fenadan âlem-i bekaya ve âlem-i nura gitmek için bir terhistir." deyip mücadeleye atýlmýþ; bid'alarý tanýtan ve durduran ve þeair-i Ýslâmiyeyi muhafaza eden ve Sünnet-i Seniyeyi ihya eden eserleri perde altýnda otuz seneden beri neþretmiþ ve muhitinde, âdeta Devr-i Saadet'in bir cilvesini yaþatmýþtýr. Bir Sünnet-i Seniyeye muhalif hareket etmemek için iþkenceli bir inzivayý ihtiyar etmiþtir. Otuz seneden beri milyonlara hükmeden dinsiz ve emsalsiz bir istibdad-ý mutlak, Bediüzza-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 668)</p><p> </p><p>
maný hiçbir cihetten hiçbir vakit hükmü altýna alamamýþ, bilâkis zâlim müstebidler O'na maðlûb olmuþlardýr.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, taklidî îmaný tahkiki îmana çevirip -îmaný kuvvetlendirip- iki cihanýn saadetini kazandýrýp, hüsn-ü hâtimeyi netice verir. En büyük dinsiz feylesoflarý da ilzam etmiþtir. Risale-i Nurun bir hususiyeti de þudur ki: Diðer Mütekellimîne muhalif olarak ehl-i dalâletin menfiliklerini zikretmeden, yalnýz müsbeti ders vererek, yara yapmaksýzýn tedavi etmesidir. Bu itibarla bu zamanda Risale-i Nur, vehim ve vesveseleri mahvediyor, akla gelen sualleri, istifhamlarý; nefsi ilzam, kalbi ikna ederek cevablandýrýyor. Risale-i Nur; hem aklý, hem kalbi tenvir eder, nurlandýrýr; hem nefsi müsahhar eder. Bunun içindir ki; yalnýz akýlla giden ehl-i mekteb ve ehl-i felsefe, ve kalb yoluyla giden ehl-i tasavvuf, Risale-i Nura sarýlýyorlar. Ve ehl-i mekteb ve felsefe anlýyorlar ki, hakiki münevverlik; akýl ve kalb nurunun mezciyle kabildir. Yalnýz akýlla gitmek, aklý göze indiriyor. Bu hal ise, bir kanadý kýrýk olanýn mahkûm olduðu sukutu netice veriyor. Ýhlâslý, hâlis ehl-i tasavvuf idrak ediyor ki, demek zaman eski zaman deðildir; böyle bir zamanda, hem kalb ile, hem akýl ile bizi hakikat yolunda götürecek ve hakikata vâsýl edecek Kur'ânî bir yol lâzýmdýr ki, biz zülcenaheyn olabilelim (Hâþiye-1). Ýntibaha gelmiþ olan ehl-i medrese vâkýf oluyorlar ki; eski zamanda medrese usulü ile onbeþ senede elde edilebilen imanî ve Ýslâmî netice bu zamanda, Risale-i Nur'la onbeþ haftada elde edilebiliyor. Üstadýmýz buyuruyorlar ki: "Bir sene Risale-i Nur derslerini anlayarak ve kabul ederek okuyan kimse, bu zamanýn mühim ve hakikatlý bir âlimi olabilir."</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin nûranî meþrebini ve Sahabe-i Kiramýn âlî seciyesini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Ýþte bu mezkûr vaziyet, bu-</p><p> </p><p>
________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye-1) Yetmiþ-seksen senelik bir seyr-i sülûkla kutbiyete ve gavsiyete eriþen pek ender zâtlarýn bir noktaya kadar gidip "Burasý müntehadýr, ilerisine gidilmez." dedikleri mertebeleri, Bediüzzaman, Kur'andan bulduðu bir yolla, ilimle daha ilerisine gittiðini, Arabî Mesnevî-i Nuriye mecmuasýný mütâlâa eden zâtlar söylüyorlar. Büyük bir þaheser olan bu Arabî eseri mütalâa eden o müdakkik ehl-i ilim, "Bu eserdeki çok derin ve pek ince ve gayet derecede yüksek hakikatlardan ne kadar istifade edebilsek bize kârdýr." diyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 669)</p><p> </p><p>
günkü dünyaya taptaze, nûranî bir hayat ve yepyeni bir veçhe vererek þu hakikati gösteriyor ki; çoktandýr birbirine muarýz zannedilen ehl-i mekteble ehl-i medreseyi ve ehl-i tekyeyi, Risale-i Nur tevhid ve te'lif ediyor. Hem de, muaraza halinde olan Þarkla Garbý barýþtýrýyor. Ýttihad-ý Ýslâmý meydana getirmek için çalýþan ehl-i Ýslâma yegâne çarenin Risale-i Nur olduðu, mütehassýs zatlar tarafýndan kabul ve tasdik edilmektedir. Hem, bugünkü dünyadaki ihtilâflarý halledecek olan; aklen, fikren terakki etmiþ yirminci asýr insanlarýna hak ve hakikatý anlatabilecek yepyeni bir ilmî keþfiyatý ve bir teceddüdü Amerika'da, Avrupa'da hususan Almanyada, taharri eden cereyanlar meydana gelmiþ; eðer idrak edebilirler ve görebilirlerse, iþte Risale-i Nur Külliyatý... Nitekim bu hakikatýn idrak edilmeye baþlandýðýný gösteren emareler bahtiyar Alman Milleti içinde görülmektedir. (Hâþiye-2)</p><p> </p><p>
  Eski zaman Garb feylesoflarýnýn çözemedikleri ve yeni zaman feylesoflarýnýn da: "Felsefe henüz bunu halledememiþtir" dedikleri düðümler, Risale-i Nur'da, Kur'ânýn feyziyle keþf ve halledilerek aklen ve mantýkan isbat edilmiþtir. Þarkýn dâhî hükemalarýnýn kýrk sahifede anlatmaya çalýþtýklarý müþküller, Risale-i Nur'un bir sahifesinde veciz bir þekilde ifade edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ýn 1935 senesinde idam edilmek üzere verildiði Aðýrceza Mahkemesindeki müdafaatýndan bir iki cümle: "Risale-i Nur, sönmez, söndürülemez. Risale-i Nur, söndürülmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Risale-i Nur, týlsým-ý kâinatýn muammasýný keþf ve halleden bir keþþaftýr."</p><p> </p><p>
  Hem, haþr-i cismanî meselesinde, hükemadan Ýbn-i Sina gibi meþhur bir dâhînin, "Haþir naklîdir, iman ederiz; akýl bu yolda gidemez" dediði bir hakikat, Risale-i Nur'da, hem umumun istifade edebileceði emsalsiz bir tarzda Kur'ânýn feyziyle aklen isbat edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Dalâlet-alûd Avrupa feylesoflarýnýn ve sapkýn talebelerinin bazý müteþabih Âyât-ý Kerîme ve Ehadîs-i Þerifenin zâhirî mânalarýný anlamayarak yaptýklarý kasýdlý itirazlara, Risale-i Nur'da aklen, mantýkan cevablar verilerek, o Âyetlerin ve o Hadîslerin birer mucize olduklarý isbat edilmiþtir. Böylelikle de, bu zamanda fen ve fel-</p><p> </p><p>
________________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye-2) Avrupada hristiyanlar içinde bir tek kasabada altmýþbeþ aded sarýklý genç Nur Talebesinin çýkmasý, bunun bir nümunesidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 670)</p><p> </p><p>
sefeden gelen dalâlet ve þübheleri Risale-i Nur kökünden kesmiþtir. Risale-i Nur bunu yaparken de müsbet bir usûl takib etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, fevkalâde müstesna bir edebî üstünlüðe maliktir. En meþhur eserlerle bile kabil-i kýyas olmayan ve baþlýbaþýna bir hususiyeti haiz olan üslûbunda yüksek bir belâgat, fesahat ve selâset ve i'caz vardýr. Hattâ Bediüzzaman'ýn eserlerini Âlem-i Ýslâmýn ýsrarla arzu etmesiyle Arapçaya tercüme ettirmek için büyük Ýslâm âlimlerine "Asâ-yý Mûsa Mecmuasý" götürüldüðü vakit, okumuþlar ve demiþlerdir ki: "Bediüzzaman'ýn eserlerini ancak kendisi tercüme edebilir; Risale-i Nur'daki yüksek belâgatý ve misilsiz olan fesahat ve i'cazý tercümede muhafaza etmekten ve Onun ilmini ihata etmekten âciziz!" Bu suretle o yüksek âlimler, Üstadýmýzýn faziletini ve Risale-i Nur'un kemalâtýný göstermiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, eserlerinde, hemen bütün büyük müellif ve ediblerden farklý olarak lâfýzdan ziyade mânaya ehemmiyet vermiþtir. Mânayý, lâfza feda etmemiþ; lâfzý mânaya feda etmiþtir. Üslûbda okuyucunun bir nevi hevesini nazara almamýþ, hakikatý ve mânayý esas tutmuþtur. Vücuda elbiseyi yaparken vücuddan kesmemiþ, elbiseden kesmiþtir. Risale-i Nur'daki aklý, kalbi, ruhu ve vicdaný celbeden ve hakikata râmeden o Ýlâhî cazibedendir ki; çoluðu-çocuðu, genci-ihtiyarý, âvamý-havassý o Nur'a koþuyorlar ve o câzibedar Nur'un pervanesi oluyorlar. Bu hakikatýn parlak bir misali olarak geniþ bir talebe kitlesi, az zamanda din düþmanlarýný titreten bir hale gelmiþtir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un her cihetten olduðu gibi edebî cihetten de kýymet ve ehemmiyetini ifade etmek, ediblerin hususan bizlerin bin derece haddinden uzaktýr. Bu husustaki karýnca kararýnca olan sönük, fakat samimî ve hakikatlý ifadelerimiz, Risale-i Nur'dan gördüðümüz azîm istifadeye mukabil sonsuz bir minnet ve þükranýmýzýn ifadesinden ibarettir. Yoksa bu mevzularda sahib-i salâhiyet ve sahib-i ihtisas, ancak ve ancak Risale-i Nur'un kendi müellifi olabilir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, bu asrýn ihtiyacýna tam cevab veren yegâne tefsir-i Kur'ânî olduðu, enaniyetini Hakka feda eden faziletperver Ýslâm ülemasý tarafýndan tasdik ve fevkalâde bir þekilde takdir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 671)</p><p> </p><p>
ve tahsin edilmiþ ve edilmektedir. Elli sene evvel Bediüzzaman Said Nursî'nin te'lifatýndaki hususiyetler ve bir bahr-i umman gibi Onun ilmî dehasýdýr ki; Mýsýr matbuatýnda "Bediüzzaman, Fatîn-ül asr'dýr" diye yüksek ehl-i ilme hüküm verdirmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, mukabelesiz hediye kabul etmemeyi düstur-u hayat edindiði düþmanlarýnca da tasdik edilerek, Ýslâmiyet düþmanlarýnýn ehl-i ilme yaptýðý ithamý, bu düsturuyla fiilen tekzib ve ilmin hiçbir þeye âlet olmadýðýný yine fiiliyatý ile isbat etmiþtir. Ülema-i Ýslâmýn þeref ve haysiyetini ve izzet-i Ýslâmiye ve izzet-i dinîyeyi, en zalim ve hunhar hükümdarlar karþýsýnda bile muhafaza ve müdafaa etmiþtir. Aç kaldýðý zamanlarda dahi, hayatý boyunca olan istiðna kaidesini bozmamýþ ve "Ýktisad ve kanaat iki büyük hazinedir, bunlarýn bereketi bana kâfidir" diyerek halklardan istiðna etmiþ ve etmektedir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî'nin senelerden beri hapisten hapse, zindandan zindana atýlmasý ve menfâdan menfâya sürülmesi ve kendisine daima tazyikler ve þiddetli zulüm ve dehþetli iþkenceler yapýlmasý ve onyedi defa zehir verilmesi, bir günde bir aylýk azablar çektirilmesi, kendisinin ve Risale-i Nur Külliyatýnýn hakkaniyet ve sýdkýna birer canlý mühür ve birer parlak delildir. Meselâ: Hindistan'da sormuþlar: "Bediüzzaman nasýl bir kimsedir?" Cevaben denilmiþ ki: "Hasta, garib, fakir, mazlum, hediye ve sadakalarý kabul etmeyen ve hâlen de çekmekte olduðu o kadar zulümlere raðmen altmýþ senedir dâvasýndan vazgeçmeyen bir ihtiyardýr." Onlar da: "Öyleyse o hakikat söylüyor ve küfr-ü mutlaka, dinsizlere, zýndýklara boyun eðmiyor, riyakârlýk etmiyor, dalkavukluk yapmýyor ve Kur'ân ve Ýslâmiyete tesirli ve küllî bir hizmet yapýyor ki, onlar da Ona zulüm etmiþler." demiþler.</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz Bediüzzaman hakkýnda, takdirkâr ve faziletperver zatlarýn takdirleri bir senadan ibaret deðildir; bir vâkýadýr; fiiliyat ve icraatýnýn belki yüzden birisini kýsaca âcizane ve noksan bir tarzda nakletmektir. Hem bu mevzuda Risale-i Nur talebelerinin takdirkâr makale, mektub ve fýkralarý bir medih deðildir; belki Üstadýmýzýn dinî hizmetini hedef tutan, þahsýna taarruz eden vicdan-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 672)</p><p> </p><p>
sýz ve insafsýz din düþmanlarýna karþý müsbet bir müdafaadýr. (Hâþiye)</p><p> </p><p>
  Böyle olduðu halde Üstadýmýz öyle zatlarýn ve Risale-i Nur talebelerinin hakikatlý takdir ve beyanlarýna karþý hiddetlenerek, çok defa da hatýrlarýný kýrarak der ki: "Zaman, þahýs zamaný deðil, þahs-ý mânevî zamanýdýr. Risale-i Nur'da þahýs yok, þahs-ý mânevî var. Ben bir hiçim; Risale-i Nur, Kur'ânýn malýdýr; Kur'ândan süzülmüþtür. Þeref ve hüsün Kur'ânýndýr. Þahsýmla, Risale-i Nur iltibas edilmiþ. Meziyet, Risale-i Nur'a aittir. Risale-i Nur'un neþrindeki hârika muvaffakýyet ise, Risale-i Nur talebelerine aittir; yalnýz þu kadar var ki, þiddetli ihtiyacýma binaen Cenab-ý Hak, Kur'ân-ý Hakîm'den bana ilâç ve tiryaklarý ihsan etti; ben de kaleme aldým. Her nasýlsa, bu zamanda birinci tercümanlýk vazifesi bana düþmüþ. Ben de Risale-i Nur'un talebesiyim. Bir risaleyi þimdiye kadar yüz defa okuduðum halde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaþýnýzým." der.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî'nin cihanþümûl Kur'ân ve iman ve Ýslâmiyet hizmetindeki müstesna muvaffakýyet ve zaferinin ve Risale-i Nur'daki kuvvetli tesiratýn sýrrý: Kendisinin ihlâs-ý etemmi kazanmýþ olmasýdýr. Yâni, yalnýz ve yalnýz Rýza-yý Ýlâhîyi esas maksad edinmiþtir. Bu hususta: "Mesleðimizin esasý, âzamî ihlâs ve terk-i enaniyettir. Ýhlâslý bir dirhem amel, ihlâssýz yüz batman amele müreccahtýr. Ýnsanlarýn maddî mânevî hediyelerinden, hürmet ve teveccüh-ü âmmeden, þöhretten þiddetle kaçýyorum." der. Ziyaretçi kabul etmemesinin bir hikmeti de bu sýr olsa gerek. Hem ihlasa verdiði gayet fazla ehemmiyet, yüz otuz</p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Ýns ve cinn þeytanlarý ve dinsizlerin bir desisesi de budur ki; bazan derler ve dedirtirler: "Üstâdýnýz þahsýna kýymet vermiyor; siz ise O'nun hakkýnda takdirkâr mektublar yazýp, Üstâdýnýzýn rýzâsýna uygun hareket etmiyorsunuz." Ýþte onlar, Risale-i Nur ve Üstadýmýzý Ýslâmiyet düþmanlarýna karþý müsbet ve nezih bir tarzda müdafaa etmekten menetmek için safdillik damarlarýndan istifade ile böyle bir fikir ve mugalâta ile Nur Talebelerini aldatmaya, iðfal etmeye çalýþýrlar. Evet Üstadýmýz Bediüzzaman, ihlâsýnýn iktizasý olarak þahsýna kýymet vermiyebilir; bu hâl, Üstadýmýzdaki yüksek bir kemalât ve âli bir seciyenin timsalidir. O þahsýna ne kadar kýymet vermiyorsa, bizim onda milyarlar derece fazla kýymet ve ehemmiyeti görmemiz, basiret ve insaniyetin muktezasýdýr. Bir lütf-u Ýlâhîdir. Zira Risale-i Nur gibi parlak bir tefsir-i Kur'an olan þaheser, O'nun varlýðýndan meydana gelmiþ ve fýþkýrmýþtýr. Öyle bir eserin müellifiyle yalnýz bugünkü Âlem-i Ýslâm deðil, yalnýz asr-ý hâzýr beþeriyeti deðil, nesl-i âtideki milyarlar kimsenin hayat ve memat davasý Risale-i Nur'la alâkadardýr...</p><p> </p><p>
sh: » (T: 673)</p><p> </p><p>
parça eserinden yalnýz "Ýhlâs Risalesi"nin baþýna, "Lâakal her onbeþ günde bir defa okunmalýdýr" kaydýný koymasýndan da anlaþýlýyor. "Büyük Mahkeme Müdafaatý" kitabýnda: "Risale-i Nur, deðil dünyaya, kâinata da âlet edilemez; gayemiz, Rýza-yý Ýlâhîdir." demiþtir.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu sýrr-ý ihlâstandýr ki, Ýmam-ý Gazâlî (R.A.) gibi en meþhur Ýslâm hükemalarýnýn eserlerini tetebbu eden muhakkik ve müdakkik bir ehl-i ilim diyor ki:</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'dan okuduðum bir sahifenin bana verdiði istifade, diðer eserlerin on sahifesinden daha fazladýr.</p><p> </p><p>
  Felsefî eserlerle meþgul bir muallim:</p><p> </p><p>
  Ben, bu kadar senedir ilmî ve felsefî eserlerle iþtigal ettim. Risale-i Nur kadar beni ikna eden ve Garb eserlerinden ve felsefeden aldýðým yaralarý tedavi eden ve bu zamanýn ihtiyacýna tam cevab veren bir eseri görmedim.</p><p> </p><p>
  Bir edebiyatçý:</p><p> </p><p>
  Benim aklým nursuz, kalbim mü'mindi. Risale-i Nur, hem aklýmý, hem kalbimi tenvir ve nefsimi ilzam etti. Beni, Cehennemî bir azabdan kurtardý.</p><p> </p><p>
  Bir doktor:</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'dan istifadeye baþladýðým günü, hayata gözlerimi açtýðým gün olarak biliyorum.</p><p> </p><p>
  Bahtiyar bir üniversiteli:</p><p> </p><p>
  Üstadýmýza ve Risale-i Nur'a ait bir mektubu, Ýstanbul'un bir yerinden bir yerine götürmek gibi bir hizmeti, mebusluða tercih ederim.</p><p> </p><p>
  Otuz sene evvel, ihlâslý ve faziletli ihtiyar bir ehl-i tasavvuf, Lütfü isminde bir genci göstererek: "Bu Nur talebesi benden ileridir" demiþtir ki, bunlar binler itiraflardan birer nümunedir.</p><p> </p><p>
  Yine bu azîm sýrr-ý ihlâsa binaendir ki; Risale-i Nur talebeleri, iman ve Ýslâmiyet hizmetinde aðýr þartlar ve kayýdlar ve tehdidatlar içinde muvaffak oluyorlar ve hayatlarýný, Risale-i Nur'a ve Üstadlarýna vakfetmiþler. Risale-i Nur'u, sermaye-i ömür ve gaye-i hayat edinmiþlerdir. Risale-i Nur dâvâsý, Rýza-yý Ýlâhî dâvâsý olduðu içindir ki, hamiyet-i Ýslâmiyeye mâlik mümtaz avukatlar, Risale-i Nur'un fahrî avukatý olmak ve dindar hakperest mücahid muharrirler, dünyayý istilâ edecek Nur'un ilânýnda hisse-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 674)</p><p> </p><p>
dar olmak þeref ve nimetine mazhar olmuþlardýr. Risale-i Nur'un neþriyat ve fütuhatý ve tesiratý; sessiz, büyük bir ihtiþamla muhteþem bir bahar mevsiminde intiþar eden mevcudat gibidir.</p><p> </p><p>
  Ýþte ey Risale-i Nur gibi hadsiz hamd ü senalara þâyeste olan bir nimet-i azîmeye nail olan Nur kardeþlerimiz! Böyle bir dâhî-yi âzamýn, böyle bir mütefekkir-i ekberin, böyle bir müellif-i Ýslâmýn ve ulûm-u evvelîn ve-l âhirîne vâkýf böyle bir allâme-i asrýn, böyle bir mücahid-i ekberin, böyle bir sahib-i zühd ve takvânýn hakaik-i imaniyenin varlýðýnda âdeta tecessüm eden böyle bir abd-i küllînin, Rýza-yý Ýlâhîden baþka hiçbir þeye iltifat etmeyen ve âzamî ihlâsýn mazharý olan böyle bir tilmiz-i Kur'ân ve hâdim-i Ýslâmýn ve "Bir ferdin imanýný kurtarmak için Cehenneme de atýlmaya hazýrým" diyen böyle bir halâskâr-ý imanýn ve idam için sevkedildiði Divan-ý Harb-i Örfî'de "Sen de mürtecisin" ittihamýna karþý "Eðer Meþrutiyet bir fýrkanýn istibdadýndan ibaret ise, bütün ins ve cin þâhid olsun ki ben mürteciyim. Bin ruhum da olsa, Kur'ânýn bir tek mes'elesine hepsini feda etmeye hazýrým." diyen ve beraetinden sonra da teþekkür etmeyerek, Bayezid meydanýndaki kalabalýkta "Yaþasýn zalimler için Cehennem... Yaþasýn zalimler için Cehennem!" diye baðýrarak ilerleyen ve imha plânýyla verildiði mahkemelerde yirmidört sene evvel "Ey mülhidler! Ey zýndýklar! Said, ellibin nefer kuvvetinde demiþsiniz... Yanlýþsýnýz... Kur'ana ve imana hizmetim cihetiyle ellibin deðil, elli milyon kuvvetindeyim!... Titreyiniz! Haddiniz varsa iliþiniz!...", "Benim ölümüm sizin baþýnýzda bomba gibi patlayýp, baþýnýzý daðýtacaktýr. Topraða atýlan bir tohumun yüzer sünbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikatý haykýracaktýr." Ve onbeþ sene evvel: "Saçlarým adedince baþlarým bulunsa, her gün biri kesilse, bu hizmet-i imaniyeden çekilmem." Ve "Dünyayý baþýma ateþ yapsanýz, hakikat-ý Kur'âniyeye feda olan bu baþý zýndýkaya eðmem!" diyen ve elli sene evvel Âlem-i Ýslâmý sömüren, sömürgeci cebbar ve zalim bir Ýmparatorluða karþý: "Tükürün o zalimlerin hayâsýz yüzüne" diye matbuat lisanýyla cevab veren ve Büyük Millet Meclisinde, Reise: "Kâinatta en yüksek hakikat imandýr. Ýmandan sonra namazdýr. Namaz kýlmayan haindir. Hainin hükmü merduddur. Cenab-ý Hak, Kur'ân-ý Kerîm'inde, yüz yerde edasýný emrettiði</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 675)</p><p> </p><p>
namazdan daha büyük bir hakikat olsa idi, imandan sonra onu emrederdi" diyen ve yazdýðý bir beyannameden sonra Mecliste cemaatle namaz kýlýnmasýna baþlanan ve Birinci Cihan Harbinde Gönüllü Alay Kumandaný olarak esir düþtüðü Rusya'da Moskof Çarlýðýna karþý izzet-i Ýslâmiyeyi muhafaza edip, kurþuna dizileceði hengâmda "Âhirete gitmek için bana bir pasaport lâzýmdý" diye ölümü istihkar eden böyle bir kahraman-ý Ýslâm Üstadýmýz Bediüzzaman'ýn eserlerini okumak nimet-i uzmâsýna mukabil canýmýzý da feda etsek, ömrümüzü de Ona vakfetsek, zulümden zulüme de sürüklensek, ömrümüzün nihayetine kadar þükran secdesinden  kalkmasak bize yine ucuzdur...</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz sýk sýk der ki: Mesleðimiz müsbettir; menfî hareketten Kur'ân bizi menediyor.</p><p> </p><p>
  Ey Seyyid-i senedimiz! Ey ruhumuzun ruhu, kalbimizin kalbi, canýmýzýn caný, cânânýmýz, sertâcýmýz, sevgili Üstadýmýz Efendimiz!.. Madem bize menfî harekete izin vermiyorsun. Öyle ise biz de Rahmet-i Ýlâhiyeden niyaz ederek ahdediyoruz ki; din düþmanlýðý ile Üstadýmýza zulmeden o gaddar, insafsýz zalimlerden intikamýmýzý þöylece alacaðýz: Risale-i Nur'u ölünceye kadar mütemadiyen okuyacaðýz.. ve neþrinde sebat ve sadakatla hizmet edeceðiz.. O'nu altun mürekkeblerle yazacaðýz. Ýnþâallah...</p><p> </p><p>
Üniversite Nur Talebeleri</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ÜSTADIN ZÝYARETÇÝLERE DAÝR BÝR MEKTUBU</p><p> </p><p>
Umum Dostlarýma Hususan Ziyaretçilere Bir Özrümü Beyan</p><p> </p><p>
Etmeye Mecbur Oldum</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ekser hayatým inzivada geçtiði gibi, otuz-kýrk senedir tarassut ve taarruza mâruz kaldýðýmdan, zaruretsiz sohbet etmekten çekinip tevahhuþ ediyordum. Hem eskidenberi mânevî ve maddî hediyeler bana aðýr geliyordu. Hem þimdi ziyaretçiler, dostlar çoðalmýþ; hem mânevî mukabele lâzým gelmiþ. Þimdi maddî bir lokma hediye beni hasta ettiði gibi, mânevî bir hediye olan ziyaret etmek, görüþmek, hususan baþka yerlerden musafaha için zahmet edip gelmek ziyareti dahi ehemmiyetli bir hediye-i mânevîyedir.. Ona</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 676)</p><p> </p><p>
mukabele edemiyorum; hem de ucuz deðil, mânen pahalýdýr. Ben kendimi o hürmete lâyýk görmüyorum, mânen mukabele de edemiyorum. Onun için þimdilik aynen maddî hediye gibi, bir ihsan-ý Ýlâhî olarak bana mânevî hediye gibi olan sohbetten zaruret olmadan menedildim. Bazý beni hasta eder, maddî hediyenin tam mukabilini vermediðim vakit beni hasta ettiði gibi. Onun için hatýrýnýz kýrýlmasýn, gücenmeyiniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'u okumak on defa benimle görüþmekten daha kârlýdýr. Zaten benimle görüþmek âhiret, iman, Kur'ân hesabýnadýr. Dünya ile alâkamý kestiðim için dünya hesabýna görüþmek mânasýzdýr. Âhiret, iman, Kur'ân için ise; Risale-i Nur daha bana ihtiyaç býrakmamýþ. Hattâ hizmetimdeki has kardeþlerimle de zaruret olmadan görüþemiyorum. Yalnýz bazý Risale-i Nur'un fütuhatýna ve neþriyatýna ait bazý hizmetler için bazý zatlarla görüþmek isterim. Ne vakit bu noktalar için görüþmek istesem o zaman görüþmek caiz olabilir ve bana sýkýntý vermez. Bu noktayý bilmeyen ziyarete gelenlere haber veriyorum ki, birkaç senedir ceridelerle ilân etmiþim ki, benimle görüþmek isteyenleri, hususan uzak yerden gelerek görüþemeden gidenleri hususî dualarýma dahil ediyorum.. Her sabah da dua ediyorum.. Onun için gücenmesinler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
  Gayet þiddetli hasta Üstadýmýza mühim, resmî bir zattan bir mektub geldi. Diyor ki: "Tarihçe-i Hayatýn" neþrolunmamasý için eski partinin mühim adamlarý, büyük bir tâviz ile eski partinin bazý memurlarýný bu hatâya sevketmiþler...</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz da dedi ki: Bu "Tarihçe-i Hayatýn" en mühim kýsmý üç defa Sebilürreþad tarafýndan, dört defa da otuz-kýrk seneden beri hem eski harf, hem yeni harf ile neþredilmiþ ve içindeki müdafaat parçalarý da müteaddid mahkemelerin huzurunda okunmuþ ve resmen de neþredilmiþ. Yeni olarak, Medine-i Münevvere gibi hariç yerlerden bir-iki âlim zâtýn, izah ve teþekkür nev'inden birkaç hakikatlý mektublarý var. Onun için mahkemelerin resmen bunlara iliþecek hiçbir ciheti yok.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 677)</p><p> </p><p>
  Saniyen: Risale-i Nur, kýrk-elli senede bütün ehl-i siyasetin tazyikatý altýnda tek baþýna Âlem-i Ýslâmda hârika bir tarzda neþrolduðu halde, þimdi milyonlar nâþirleri varken deðil eski bir parti, dünya toplansa ona karþý bir sed çekemez, mümkün deðil. Belki bir ilânnâme hükmüne geçer. Onun için, Nur talebeleri müteessir olmasýnlar...</p><p> </p><p>
  Salisen: Hem eski partinin bana karþý zulümlerini helâl ettiðim, hem Kur'ânýn bir kanun-u esasîyesi olan وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى yâni, birisinin hatâsý ile baþkasý, partisi, akrabasý mesul olmaz, olamaz, diye, hem Anadolu, hem vilâyet-i þarkiyede Risale-i Nur'la neþredildiði sebebiyle, âsayiþe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiþ. Demek bir mânevî zabýta hükmünde herkesin kalbinde bir yasakçý býrakýyor. Bu noktaya binaen, Risale-i Nur eski partinin dört-beþ hatâsýný yüz derece ziyadeleþtirmeye mânidir. Yüzde beþ adamýn hatâsýný, doksanbeþe de verip yirmi-otuz derece ziyadeleþtirmemiþ. Onun için umum o partinin ekserisi iktidar partisi kadar Risale-i Nur'a minnetdar olmak lâzýmdýr. Çünkü, bu dersi, bu Kanun-u Esasiye-i Kur'âniyeyi Risale-i Nur ders vermeseydi, o beþ adamýn hatâsý binler adamý da hatâkâr yapardý.</p><p> </p><p>
  Râbian: Kat'iyyen tahakkuk etmiþ ki: Risale-i Nur hariçten hücum eden küfr-ü mutlaka karþý bu milleti ve Âlem-i Ýslâmiyeti muhafaza edecek, Kur'ân-ý Hakîmin mucize-i mânevîyesinden bir derstir ki, dinsiz feylesoflardan hiçbirisi ona karþý mukabele çaresi bulamadýlar. Kat'iyyen haber aldýk ki: Hariçte bazý yerde bir milyon gençler "Müsalemet-i umumîyyeyi temin edecek Risale-i Nurdur" demiþler. Sulh-u umumî taraftarý Almanya ve Amerika gibi bazý ecnebilerin de Risale-i Nur'u tercümeye baþladýðýný haber aldýk.</p><p> </p><p>
  Hâmisen: Eðer resmî adamlar bazý yeni kanunlara yanlýþ mânalar verip bir-iki satýrýna iliþseler benim bedelime deyiniz ki: "Bir adamýn hatâsý ile yirmi bin komþusu cezalandýrýlýr mý, hapsedilir mi? Dünyada böyle hükmeden hiçbir kanun var mý?" Ýþte her sahifesi yirmi satýr olan beþ yüz sahifelik bir kitabýn bir satýrýnda bir adama þiddetli tokat vurmuþsa: Evvelâ, isim muay-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 678)</p><p> </p><p>
yen deðil, orada mesuliyet yok- Þayet olsa da, sansür gibi o satýr silinir. O kitabý müsadere etmek, onbin adamý hapse sokmak gibi kâinatta iþitilmemiþ bir kanunsuzluk, bir zulüm olduðu gibi; öteki yirmi bin satýrlar þimdiye kadar yirmi bin adamýn imanýný kuvvetlendirdiði cihetle yirmi bin hasene ve iyilik olduðundan elbette o hatâyý ve seyyieyi affettirir...</p><p> </p><p>
  Ben þiddetli hasta olmasaydým daha konuþacaktým. Siz hizmetkârlarým tashih ve ýslah edersiniz. Hattâ münasib görseniz, mânen polislerin bir vazifesini gören Risale-i Nur'un âsayiþ hizmetinde polislere büyük bir kuvvet olan derslerine polisler herkesten ziyade taraftar olmak lâzým gelirken, þimdi resmen taharri memuru suretinde polislik aleyhinde olan bu hizmeti polislere vermeye ruhum razý deðil. Onlara umumen hakkýmý helâl ettiðimi söylersiniz.</p><p> </p><p>
  Sâdisen: Þiddetli bir teessüfle "Leyle-i Mirac" vaktinde Mirac-ý Þerif, Þuhur-u Selâse hürmetine vesile beklerken, Tarihçe-i Hayat hasebiyle taharri hâdisesi þiddetli bir keder verdi. "Sadaka belâyý defeder" mealindeki hadîs-i sahihin hükmüyle, Risale-i Nur Anadolu için belâlarý defeder bir sadaka hükmüne geçtiði; ona beraetler ve serbestiyetler verildiði zaman belâlarýn def edilmesi, ona hücum edildiði zaman belâlarýn gelmesi yüz hâdisesi var ki, bazan zelzele ve fýrtýnalarla kaydedildiði gibi, bu defa da hayatýmda görmediðim tahtessýfýr onsekiz dereceye yakýn bir soðuk, taarruz ve taharrinin ayný vaktinde geldi.</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz þiddetli hastalýðýndan fazla konuþamadý. Hasta halinde hizmetkârýna dedi: Merak etmemeleri için bera-yý malûmat bazý dostlara ve bazý resmî zatlara gönderirsiniz.</p><p> </p><p>
Þiddetli hasta Üstadýmýzýn                                           Evet, hizmetkârýmýn</p><p> </p><p>
hizmetkârý.                                                                         yazdýðý doðrudur</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 679)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
  Muhterem Üstadýmýz,</p><p> </p><p>
  Mücahede-i mâneviyenize ve sabr-ý cemilinize mükâfaten Cenab-ý Hak tarafýndan ihsan buyurulan kudsî iman dâvânýzýn tahakkukunu Risale-i Nur'un serbest intiþarý ile idrak etmiþ bulunuyoruz. Senelerden beri devam edegelen bu kudsî dâvâ, bu ideal ve bu çetin mücadele, zaferle neticelenmiþ, Hakkýn istediði olmuþ, gönlümüzün emel ve arzusu yerine gelmiþ, iman küfre galebe ederek zulmet perdeleri çatýr çatýr yýrtýlarak âfâk-ý cihan Nur'un parlak ziyasý ile aydýnlanmýþtýr. Bu neticeye ve bu zafere ulaþmak, iman nimetinin sonsuz saadetine kavuþmak ve dolayýsýyla da Hakka yaklaþmak bahtiyarlýðýný bizlere, Türk Milletine ve belki bütün insanlýða bahþeden Risale-i Nur bu muazzam ve korkunç imansýzlýk savaþýnýn kurtarýcý atomu olmuþ, ruhlarýmýzý tamir, kalblerimizi takviye, gönüllerimizi fetheylemiþtir. Bu bakýmdan minnet ve þükranlarýmýzý sevgili ve muazzez Üstadýmýza arzederken, asýrlýk ömr-ü mübareklerinizin geçirdiði hayat safhalarýnýn her âný mücadele, mücahede, iþkence, eziyet, zulüm, menfa dolu korkunç bir devrin çile ve ýzdýrablarýyla geçmesine raðmen, azminizin, sadakatinizin, feragat ve cesaretinizin ve nihayet o çelikten daha kuvvetli iman ve þuurunuzun, hülâsa: Ýslâmiyeti anlayýþta, insaniyeti kavrayýþta, içte ve dýþta örnek insan oluþunuzun ve bilhassa Risale-i Nur Külliyatýnýzýn insanlýk âlemi üzerine býraktýðý tesir, aksettirdiði mâna ile daima izinizden, yolunuzdan gidecek olan, giden, gitmeye azmeden milyonlarca Nur talebeleri size meclûb, size müteþekkirdirler.</p><p> </p><p>
  Muhterem Üstadýmýz, artýk bütün yorgunluðunuza ve ihtiyarlýðýnýza raðmen çetin imtihanýnýzýn muvaffakiyetle neticelenmesi sayesinde müsterih olunuz. Artýk bu kudsî dâvâyý, bu iman ve Kur'ân dâvâsýný devam ettirecek istikbalin genç Said'leri yetiþmiþtir. Ýman nuru ve þuuru ile onlar bu kudsî ve ulvî dâvâyý yürütecekler ve Ýnþâallah kýyamete kadar devam ettirecekler ve nesilden nesile intikal ettirecekler.</p><p> </p><p>
  Muhterem Efendimiz, yarýn tarihin altýn sahifelerinde iftihar ve ihtiþamla yâdedilecek olan yeni ve mufassal "Tarihçe-i Hayat"ýnýzýn Ankara'da tâbedilip hitama ermesinin sevinci içinde</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 680)</p><p> </p><p>
bayram etmekteyiz. Zira bu "Tarihçe-i Hayat" ömrünüz boyunca ille-i gaye edindiðiniz imaný kurtarmak dâvânýz uðrundaki mücadele ve mücahede safhalarýnýzý, bin türlü mahrumiyetler içerisinde yorulmak bilmeyen bir azimle maksada vâsýl oluþunuzu ve âleme rahmet olan Risale-i Nurlarýn te'lif, tanzim ve neþri hakkýnda tatminkâr malûmat vermesi bakýmýndan büyük ehemmiyeti haizdir. Bugün milyonlarca insaný coþturup, selâmete götüren bu Nur deryasý daima kükreyecek, küfrü boðacak, zulmeti yýrtacak, insanlýða hâmi ve halâskâr olacaktýr.</p><p> </p><p>
  Size medyun-u þükranýz. En derin sevgi ve muhabbetlerimizle selâm ve hürmetlerimizi arzeder, dua-i mübareklerinize intizaren ellerinizden öperiz aziz, sevgili Üstadýmýz.</p><p> </p><p>
Ýstanbul Nur Talebeleri</p><p> </p><p>
* * *</p>]]></description><guid isPermaLink="false">6364</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 17:05:34 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat TAHL&#xDD;LLER</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6365-tarihce-i-hayat-tahl%C3%BDller/</link><description><![CDATA[<p>Tahliller</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Uzun bir ayrýlýktan sonra,</p><p> </p><p>
  Belki yirmiyedi, yirmisekiz sene oldu Üstadý görmeyeli. Onu görmek, mübarek simasýný doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediðim halde, meþguliyetten bir türlü vakit bulamadým. Fakat o, kalblerde yaþadýðý için, mânevî varlýðý ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iþtiyaký bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaþtýðýmýz zaman, onun nuranî simasýnýn verdiði zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduðunu gösterdi.</p><p> </p><p>
  Üstadla tanýþmamýz kýrk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Akif'ler, Naim'ler, Ferid'ler, Ýzmirli'lerle birlikte saatlerce tatlý tatlý musahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus þivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuþur, onun konuþmasýndaki celâdet ve þehamet bizi de heyecanlandýrýrdý. Harikulâde fýtrî bir zekâ, Ýlâhî bir mevhibe. En mu'dil meselelerde, zekâsýnýn kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima iþleyen ve düþünen bir kafa. Nakillerle pek meþgul deðil. Onun rehberi yalnýz Kur'ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynaðý bu. Bütün o lem'alar, doðrudan doðruya bu kaynaktan nebean ediyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sahibi. Kalbi bir sahabî kadar imanla dolu. Ruhunda, Ömer'in þehameti var. Yirminci Asýrda Devr-i Saadeti nefsinde yaþatan bir mü'min, bütün hedefi îman ve Kur'ân.</p><p> </p><p>
  Ýslâmýn gayetül-gayesi olan "Tevhid" ve "Allaha Ýman" esasý, onun ve Risale-i Nur'un en büyük umdesidir. Devr-i Saadette, Müslümanlýðýn ilk kuruluþ zamanlarýnda olsaydý, Hazret-i Peygamber, Kâ'be'deki putlarýn parçalanmasý vazifesini ona verirdi. Þirk'e ve putperestliðe o derece düþmandýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Mücahede ile, gönüllerde iman ve Kur'ân hakikatlerini yerleþtirmek için geçen uzun, bir asra yakýn bir ömür. Fazilet ve þehametle geçen bir ömür. Harb meydanlarýnda, mücahidlerin önünde, kýlýnç elinde, dimdik ayakta düþmana saldýran bir</p><p> </p><p>
sh: » (T: 602)</p><p> </p><p>
kahraman. Esarette, düþman kumandanýna karþý koyan bir kahraman. Ýdam sehpasýnda, düþman kumandanýný düþündüren, insafa getiren bir kahraman...</p><p> </p><p>
  Millet ve memleket için canýný vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedai. Fitnenin, bozgunculuðun en müdhiþ düþmaný. Milletin menfaati için, her türlü zulme, iþkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uðrunda ölüm, onun için basit bir þeydir.</p><p> </p><p>
  Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tegaddi eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hýrka. Çamaþýrýný kirlenmeden deðiþtirir ve temizletir. Temizliðe fevkalâde itina eder. Kaðýt parayý tutmaz ve üstünde taþýmaz. Mâmelek nâmýna dünyada hiçbir þeyi yok. Kendi için yaþamaz, cemiyet için yaþar.</p><p> </p><p>
  Yapýsý ufak tefektir, fakat heybetlidir, haþmetlidir. Gözleri birer þems-i tâban gibi nur saçar. Bakýþlarý þâhanedir. Maddeten, belki dünyanýn en fakir adamýdýr; fakat mâneviyat âleminin sultanýdýr.</p><p> </p><p>
  Seksen küsûr senenin âlâmý yüzünde bir buruþuk yapamamýþ, yalnýz saçlarýný aðartmýþtýr. Rengi, pembe beyazdýr. Sakalý yoktur. Bir delikanlý kadar zindedir. Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiði zaman bir arslan tavrý alýr, iki dizinin üstüne doðrulur, bir þâhenþâh gibi konuþur.</p><p> </p><p>
  En sevmediði þey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almýþ deðildir. Dünya þuunu ile alâkasýný kesmiþtir. Akþam namazýndan sonra ferdasý öðleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meþgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten þiddetle meneder. Memleketin her tarafýnda 600 bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri memleketin en faziletli evlâdlarýdýr. Üniversitenin muhtelif Fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden þâkirdleri pek çoktur, yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sýnýfýnýn en faziletlisi, en çalýþkaný olmasýn. Memleketin her tarafýnda bulunan bu yüzbinlerce Risale-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsayiþi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak'asý yoktur. Her Nur talebesi, millet-i Ýslamiyenin huzur ve emniyetinin tabiî birer muhafýzýdýr; âsâyiþin mânevî bekçisidir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 603)</p><p> </p><p>
  Ýstanbul seyahatinden muzdarib olup olmadýðýný sordum:</p><p> </p><p>
  -Bana ýzdýrab veren, dedi, yalnýz Ýslâmýn mâruz kaldýðý tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydý. Þimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Þimdi, mukavemet güçleþti. Korkarým ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.. çünkü düþmaný sezmez. Can damarýný koparan, kanýný içen en büyük hasmýný dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleþirse, îman kalesi tehlikededir. Ýþte benim ýzdýrabým, yegâne ýzdýrabým budur. Yoksa þahsýmýn mâruz kaldýðý zahmet ve meþakkatleri düþünmeðe bile vaktim yoktur. Keþke bunun bin misli meþakkate mâruz kalsam da, îman kalesinin istikbali selâmette olsa!</p><p> </p><p>
  -Yüzbinlerce îmanlý talebeleriniz size âtî için ümid ve teselli vermiyor mu?</p><p> </p><p>
  -Evet, büsbütün ümidsiz deðilim.</p><p> </p><p>
  ...........................................................................................</p><p> </p><p>
  Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsýlan garb cemiyeti içinde doðan bir hastalýk, bir veba, bir taûn felâketi gittikçe yeryüzüne daðýlýyor. Bu müdhiþ sârî illete karþý, Ýslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karþý koyacak? Garbýn çürümüþ, kokmuþ, tefessüh etmiþ, bâtýl formülleriyle mi? Yoksa Ýslâm cemiyetinin ter ü taze îman esaslariyle mi? Büyük kafalarý gaflet içinde görüyorum. Ýman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnýz îman üzerine mesaimi teksif etmiþ bulunuyorum.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'u anlamýyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolâstik bataklýðý içinde saplanmýþ bir medrese hocasý zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ý hazýr fen ve felsefesiyle meþgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta  bazý eserler te'lif eyledim. Fakat ben, öyle mantýk oyunlarý bilmiyorum. Felsefe düzenbazlýklarýna da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatýný, mânevî varlýðýný, vicdan ve imanýný terennüm ediyorum. Yalnýz Kur'ânýn tesis ettiði tevhid ve îman esasý üzerinde iþliyorum ki Ýslâm cemiyetinin ana direði budur. Bu sarsýldýðý gün, cem'iyet yoktur.</p><p> </p><p>
  Bana, "Sen þuna buna niçin sataþtýn?" diyorlar. Farkýnda deðilim. Karþýmda müdhiþ bir yangýn var. Alevleri göklere yükse-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 604)</p><p> </p><p>
liyor. Ýçinde evlâdým yanýyor, îmaným tutuþmuþ yanýyor. O yangýný söndürmeðe, îmanýmý kurtarmaða koþuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiþ de ayaðým ona çarpmýþ. Ne ehemmiyeti var? O müdhiþ yangýn karþýsýnda bu küçük hâdise bir kýymet ifade eder mi? Dar düþünceler! Dar görüþler!</p><p> </p><p>
  Beni, nefsini kurtarmayý düþünen hodgâm bir adam mý zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmanýný kurtarmak yolunda dünyamý da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatýmda dünya zevki namýna bir þey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarýnda, esaret zindanlarýnda, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediðim cefa, görmediðim eza kalmadý. Divan-ý harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandým. Memleket zindanlarýnda aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldým. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eðer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altýnda çürümüþ gitmiþti.</p><p> </p><p>
  Benim fýtratým, zillet ve hakarete tahammül etmez. Ýzzet ve þehamet-i Ýslâmiye beni bu halde bulunmaktan þiddetle meneder. Böyle bir vaziyete düþünce, karþýmda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düþman kumandaný olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlýðýný onun suratýna çarparým. Beni zindana atar, yahut idam sehpasýna götürür.. hiç ehemmiyeti yoktur. -Nitekim öyle oldu.- Bunlarýn hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanýn kalbi, vicdaný zulümkârlýða dayanabilseydi Said bugün asýlmýþ ve mâsumlar zümresine iltihak etmiþ olacaktý.</p><p> </p><p>
  Ýþte benim bütün hayatým böyle zahmet ve meþakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin îmaný, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamý feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünki, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon kiþinin -adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcýsý beþyüz bin demiþti. Belki daha ziyade- îmanýný kurtarmaða vesile oldu. Ölmekle yalnýz kendimi kurtaracaktým, fakat hayatta kalýp da zahmet ve meþakkatlere tahammül ile bu kadar îmanýn kurtulmasýna hizmet ettim. Allaha bin kere hamdolsun.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 605)</p><p> </p><p>
  Sonra, ben cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdasý var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmibeþ milyon Türk cemiyetinin imaný namýna bir Said deðil, bin Said feda olsun. Kur'ânýmýz yeryüzünde cemaatsiz kalýrsa Cenneti de istemem; orasý da bana zindan olur. Milletimizin îmanýný selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaða razýyým: Çünki; vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.</p><p> </p><p>
  Hazret coþmuþtu. Bir yanardað gibi lâvlar saçýyordu. Bir fýrtýna gibi gönül denizini dalgalandýrýyordu. Bir þelâle gibi haþmetli zemzemelerle ruhun en derin noktalarýna çarpýyordu. Çok heyecanlanmýþtý. Millet kürsüsünde coþmuþ bir hatib gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu. Yorulduðunu hissettim. Bu heyecanlý bahsi deðiþtireyim, dedim.</p><p> </p><p>
  -Mahkemede sýkýldýnýz mý? diye sordum.</p><p> </p><p>
  ...............................................................................................</p><p> </p><p>
  Dinî tedrisata, kadýnlarýmýzýn, muhterem hemþirelerimizin terbiye-i Ýslâmiye dairesinde iffet ve þereflerini muhafaza etmelerine taraftar olmanýn bir suç olduðuna dair kanunlarda bir madde var mý? "Kalbe gelen hakikat" gibi tâbirleri de þahsî nüfuz temini maksadýna delil göstermelerinin mânasýný da bu ilimle, hukukla meþgul doçentlerden sorarým.</p><p> </p><p>
  Üstadla görüþmemiz çok uzamýþtý. Müsaade alýp ayrýldýðým zaman vakit hayli geçmiþti.</p><p> </p><p>
1952</p><p> </p><p>
EÞREF EDÝB</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 606)(RESÝM)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 607)</p><p> </p><p>
SAÝD NUR VE TALEBELERÝ</p><p> </p><p>
  Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafý, sekiz yaþýndan seksen yaþýna kadar bütün nesiller tarafýndan sarýlmýþ. Yaþlar ayrý, baþlar ayrý, iþler ayrý, Fakat bu ayrýlýkta gayrýlýk yok! Hepsi bir þeye inanmýþ, Allaha!.. Âlemlerin Rabbý olan Allaha, Onun ulu Peygamberine.. Onun büyük kitabýna.. Kur'ân henüz yeni nâzil olmuþ gibi, herkes aradýðýný bulmuþ gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ý Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dýþlarý nur  Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir þeye baðlanmak, her yerde hâzýr, nâzýr olana, âlemlerin yaratýcýsýna baðlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalýsý olmak  Evet!.. Ne büyük saadet!</p><p> </p><p>
  Said Nur, üç devir yaþamýþ bir ihtiyar. Gün görmüþ bir ihtiyar. Üç devir; Meþrutiyet, Ýttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devriliþler, yýkýlýþlar, çökülüþlerle doludur. Yýkýlmayan kalmamýþ! Yalnýz bir adam var. O ayakta Þark yaylâlarýndan, Güneþin doðduðu yerden Ýstanbul'a kadar gelen bir adam. Ýmaný, sýradaðlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin þerirlerine karþý imanlý baðrýný siper etmiþ. Allah! demiþ. Peygamber demiþ, baþka bir þey dememiþ. Baþý Aðrý Daðý kadar dik ve maðrur. Hiçbir zalim onu eðememiþ, hiçbir âlim onu yenememiþ Kayalar gibi çetin, müdhiþ bir irade Þimþekler gibi bir zekâ Ýþte Said Nur!.. Divan-ý harbler, mahkemeler, ihtilâller, inkýlâblar... Onun için kurulan idam sehpalarý... Sürgünler... Bu müdhiþ adamý, bu mâneviyat adamýný yolundan çevirememiþ! O, bunlara îmanýndan gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karþý koymuþ. Kur'ân-ý Kerîm'de "Ýnanýyorsanýz muhakkak üstünsünüz" (Âl-i Ýmran sûresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmý, sanki Said Nur'da tecelli etmiþ!</p><p> </p><p>
  Mahkemelerdeki müdafaalarýný okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaasý deðildir; büyük bir dâvânýn müdafaasýdýr. Celâdet, cesaret, zekâ eseri, þaheseri.</p><p> </p><p>
  Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uðruna hayatý hakîr gördüðü için deðil mi? Said Nur en az bir Sokrat'týr; fakat Ýslâm düþmanlarý tarafýndan bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmedi-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 608)</p><p> </p><p>
yordu. O hapishanelerden hapishanelere atýldý. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yûsufiye oldu. Said Nur zindanlarý nur, gönülleri nur eyledi. Nice azýlý katiller, nice nizam ve ýrz düþmanlarý, bu îman âbidesinin karþýsýnda eridiler; sanki yeniden yaratýldýlar. Hepsi halim selim mü'minler haline, hayýrlý vatandaþlar haline geldiler… Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?</p><p> </p><p>
  Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vataný oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafý saf, temiz mü'minler tarafýndan sarýlýyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalýn hapishane duvarlarý, onu mü'min kardeþlerinden bir an bile ayýramadý. Büyük mürþidin, talebeleriyle arasýna yýðýlan bu maddî kesafetler; din, aþk, îman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarýnda büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarýndan baþlayarak, yer yer her tarafý sardý; üniversitelerin kapýlarýna kadar dayandý.</p><p> </p><p>
  Yýllardýr mukaddesatlarý çiðnenmiþ vatan çocuklarý, mahvedilen nesiller, îmana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koþtular. Üstadýn Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaþtý, dolaþtý. Genç-ihtiyar, cahil-münevver sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir þey aldý, onun nuruyla nurlandý. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. Ýman, tekniðe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazýldý, teksir edildi.</p><p> </p><p>
  Gözlerinin nuru sönmüþ, iç âlemlerinin ýþýðý sönmüþ, harabeye dönmüþ olan körler; bu nurdan, bu ýþýktan korktular. Bu aziz adamý, dillerden hiç eksik etmedikleri "Ýnkýlâba-lâikliðe aykýrý hareket ediyor" diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attýlar. Kaç kerre zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane... Onun nuru, Kur'ânýn nuru, Allahýn nuru vatan sýnýrlarýný da aþtý. Bütün Âlem-i Ýslâmý dolaþtý. Þimdi Türkiye'de, her teþekkülün, vatanýný seven herkesin, önünde hürmetle durmasý lâzým gelen bir kuvvet vardýr: Said Nur ve Talebeleri. Bunlarýn derneði yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patýrtýsý nutku, alâyiþi, nümayiþi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermiþlerin, kendini büyük bir dâvâya vermiþlerin þuurlu, îmanlý, inanlý kalabalýðýdýr.</p><p> </p><p>
O. Yüksek Serdengeçti</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 609)</p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN'I ZEHÝRLEDÝLER</p><p> </p><p>
  Bundan yedi sene önce; kanunlarýn çiðnendiði, beþer haklarýnýn çarmýha gerildiði, hürriyetlerin hiçe sayýldýðý, þahsî arzu ve ihtirasatýn kanunlardan üstün tutulduðu bir devr-i rezilânede, Afyon Vilâyetinin Emirdað kazasýna seksenlik bir ihtiyar, bir din âlimi sürülüyor. Nüfus kütüðüne kaydettirilip burada ikamete mecbur ediliyor. Tek gayesi, Kur'ân-ý Kerîm'in ahkâmýný teblið, insanlarý doðruya, iyiye ve namusluluða sevketmek olan bir fikir adamý, nefyediliyor... Her cephesinde kan döktüðü kendi öz yurdunda, Engizisyon Mahkemelerinin dahi insanoðluna reva görmeyeceði zulme, iþkencelere tâbi tutuluyor. Sakalýna, býyýðýna, kýlýk kýyafetine karýþýlýyor; jandarma dipçikleri altýnda ölüme mahkûm ediliyor.</p><p> </p><p>
  Sürgün olarak gönderildiði yerde dahi rahat býrakýlmýyor. Ecdadýndan misafirperverliði, ihtiyarlarýn, garib ve kimsesizlerin yardýmýna koþmayý miras alan her Türk gibi, bu kaza halký da, ilmî eserleriyle, efal ve hareketleriyle müsellem olan bu zâtýn yardýmýna koþmayý vicdanî bir vazife telakki ediyor.</p><p> </p><p>
  Ýslâmýn ve ilmin, izzet ü vakarýný þerefle muhafaza etmesini bilen ve asla dünya zevkleri için minnet kabul etmeyen bu þahsýn, siyasî hiçbir parti ve teþekkülle de kat'iyyen alâkasý yoktur.</p><p> </p><p>
  Türkiye'de iman ve karakter sahibi her fikir adamýna yapýldýðý gibi, bu kimsenin muhtelif defalar evi aranmýþ, mahkemelere verilmiþ, bütün eserleri, mektublarý en ufak teferruatýna varýncaya kadar müsadere edilerek suçsuz yere hapis-hanelerde süründürülmüþtür.</p><p> </p><p>
  Evet, suçsuz yere diyoruz. Çünkü; vali ve kaymakamýndan tutunuz da, karakoldaki jandarmasýna varýncaya kadar Üstada eza ve cefa etmek, hapishanelerde süründürmek bir vesile-i iftihar; þefin gözüne girebilmek, terfi-i makam edebilmek gibi süflî hýrslarla yanýp kavrulanlar için ise bulunmaz bir fýrsat olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Bu zulüm, bu iþkencenin sebeblerini, o devrin dine karþý olan temayülünde, vicdan hürriyetine ve Ýslâmiyete yaptýðý baskýda aramak lâzýmdýr. Bu halin, o devirde hiç de acayib olan bir tarafý yoktur. Zira o devirde memlekette; dinsiz, materyalist, behimî hislerinin zebûnu köle ruhlu bir nesil yetiþtirilmek istenirken, bu zâtýn kendi hayatýný istihkar derecesinde ortaya atýlýp hürriyetle, ah-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 610)</p><p> </p><p>
lâkla, îmanla meþbu hayvanî hislerin esiri olmayan bir gençlik istemesi ve bu uðurda çalýþmasý elbette hoþ görülmezdi. Millet haklarýný çiðneyip, milyonlarýn sýrtýndan ahtapotlar gibi geçinmeyi þiar edinenler için korkulacak bir haldir bu. Takibler, baskýlar senelerce devam etti. Onunla konuþanlarýn, mektublaþanlarýn, hizmetine koþanlarýn evleri arandý, kendileri Afyon Hapishanesinde çürütülerek çoluk çocuklarý sokaklarda sürünmeye mahkûm edildi.</p><p> </p><p>
  Onun el yazmasý Kur'ân-ý Kerîmi ile bunun tefsiri olan Risale-i Nur parçalarý birer hýyanet-i vataniye evraký imiþ gibi müsadere edilip savcýlýklara devredildi.</p><p> </p><p>
  Muhakemesine mevkufen devam edilerek yirmi ay suçsuz yere hapishanede býrakýldý.</p><p> </p><p>
  Öyle bir an geldi ki, bu vak'alarýn cereyan ettiði Afyon Hapishanesi, Allaha inanmaktan ve onun emirlerini yerine getirmekten gayri hiçbir suçu olmayan mâsum vatandaþlarla dolup taþtý. Onlara reva görülen zulüm, iþkence, þeytanlarý bile dehþete düþürdü, ayyûka çýktý; vahþet halini aldý. Nasýl Kudüs-i Þerif Yahudilerin vahþetine ve peygamberlere yapýlan zulümlere sahne olmuþsa, Afyon þehri de, insan haklarýnýn çiðnenip vatandaþ haklarýnýn çarmýha gerildiði ikinci bir þehir oldu.</p><p> </p><p>
  14 Mayýs seçimleriyle çeyrek asrýn diktatoryasý zîr ü zeber edilip çatýr çatýr yýkýlýrken, millet, kendi mukadderatýna hâkim olmaktan duyduðu hududsuz bir sevinç içerisinde bayram ediyor.</p><p> </p><p>
  ...............................................................................................</p><p> </p><p>
  14 Mayýstan sonra her þeyin deðiþeceðini beklerken yine görüyoruz ki, vali ve kaymakamlar eski alýþkanlýklarýna devamdalar.</p><p> </p><p>
  Taharri memurlarý yine konuþan iki üç vatandaþýn peþinde ve yine Bediüzzaman'ýn evi tarassud altýnda. Öyle ki, bir jandarma çavuþu bile elinde arama emri olmadan Türkiye Cumhuriyeti kanunlarýyla müeyyed bulunan mesken masuniyetine tecavüz ediyor. Ve bu cür'etkâr, bir türlü ceza görmüyor. Yine Üstadýn kýlýk kýyafetiyle uðraþýlýyor, devr-i sâbýkta olduðu gibi, ziyaretine gelenler yine kaydedilip karakollara çaðrýlýyor.</p><p> </p><p>
  .................................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kendisini milletine hasreden seksen yaþýndaki ihtiyar bir din âlimi öldürülmek isteniyor; hem de Ramazan Bayramý akþamý, iftar yemeðine zehir konulmak suretiyle.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 611)</p><p> </p><p>
  Bu ne fecî, bu ne tahammül edilmez bir haldir. Tecrid edilmiþ, daimî bir tarassud altýnda, kapýsýnda bekçi. O içerde ölümle baþbaþa býrakýlýyor.</p><p> </p><p>
  Heyhat! Geliniz ey ehl-i Ýslâm! Hep beraber aðlaþalým. Hayýr, hayýr! Gözyaþlariyle, feryad ile tedavisi mümkün deðil bu derdin. Allah için uðraþalým.</p><p> </p><p>
NÝHAT YAZAR</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NUR</p><p> </p><p>
  Büyük ve dâhî adamlarýn beþiði olan Türkiye þimdiye kadar, ne kadar mebzul mücahidler, müceddidler ve bütün mânasiyle büyük insanlar görmüþtür. Onlarýn idrak ettikleri hayat þartlarý ve gördükleri itibar, bulduklarý ve mazhar olduklarý hürmet, kadir ve kýymetlerine asla nâkise vermemekle beraber yürüdükleri hak yolunda muhakkak ki kendilerine büyük kolaylýklar temin etmiþtir. Bu þartlarýn mâkûs tecellisine ve zulmün en aðýrýna mâruz kaldýðýmýz þu geçmiþ yirmibeþ yýl, bize aðýr mücadele ve mücahedeler içinde yoðurulmuþ, dâvâsýnýn ve imanýnýn azametinden ilham almýþ ve büyüklüðünü dünyanýn en hücra köþelerine yaymýþ bir dâhî, bir nur ve fazilet timsali hediye etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Nur'u, birçok muzlim vicdanlarý aydýnlatmýþ; kudreti, birçok zayýf imanlý insanlara cesaret vermiþ, dehasý, birçok nasibsiz insanlarýn ruhuna ilham serpmiþ olan bu büyük adam, hiç þübhe yoktur ki, Said Nur Hazretleridir.</p><p> </p><p>
  Ondan fazilet ve fedakârlýk dersi alan birçok yolunu þaþýrmýþ insanlar kendilerini mes'ud ve aydýnlýk bir sahranýn ortasýnda bulmuþlardýr. Dehâsý ve celâdeti kadar îmaný da kuvvetli olan bu muhterem insan; yirmibeþ yýllýk istibdad ve zulme gözlerini kýrpmadan göðüs geren ve onun korkunç iþkence adaletsizliðine îmandan doðan bir cüretle karþý koyan tek þahsiyettir.</p><p> </p><p>
  Bütün Müslüman dünyasý, bu kutbun câzibesinden kendisini kurtaramamýþtýr. Türkiye'nin ýssýz ve tenha bir köþesinde doðan bu nur, ziyasýný Pakistan'lara, Endonezya'lara kadar yaymýþ ve</p><p> </p><p>
sh: » (T: 612)</p><p> </p><p>
kendisiyle beraber milletimizin de þan ve þerefine hâleler eklemiþtir.</p><p> </p><p>
  Ne yazýktýr ki; baðrýmýzdan fýþkýrmýþ, bize þeref kazandýrmýþ, kararmýþ gönüllerimizi aydýnlatmýþ, dalâlet yoluna sapmýþ insanlarý hak yoluna getirmiþ olan bu muhteþem ve mübarek insan, bizden hürmet yerine sadece tazyik ve zulüm görmüþtür.</p><p> </p><p>
  Fakat o, bundan ne yýlmýþ, ne de yolunu deðiþtirmiþtir. Bilâkis, o daha iyi biliyor ki; mücadelesiz, fedakârlýksýz, ýzdýrabsýz hiçbir dâvâ kök tutamaz.</p><p> </p><p>
  Ne de olsa, ne kadar biz bu güneþin ýþýðýný söndürmek istesek de onun nuru karanlýk gönüllerde birer meþ'ale gibi yanýyor ve bizi aydýnlatýyor. Bu, büyük insanýn hakký ve dâvâsýnýn meyvesidir. Ne mutlu kendisine!</p><p> </p><p>
CEVAT RIFAT ATÝLHAN</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NUR</p><p> </p><p>
  Güzel Türk vatanýnýn yetiþtirip bütün beþeriyete örnek insan olarak hediye ettiði büyük dâhî, büyük mürþid ve muhteþem bir insanýn ismidir. Doksan yýlý dolduran hayatýnýn her günü birer nur hâlesi, birer fazilet ýþýðý, bir azim ve îman halkasý halinde Türk nesillerinin ruhlarýna ve dimaðlarýna girmiþ; ve bu nur, senelerle birçok karanlýk ruhlarý aydýnlatarak onlarý; doðru, güzel ve ýþýklý yollara sevketmiþtir.</p><p> </p><p>
  Ýlâhî bir zekânýn remzi olan büyük Üstad Said Nur Hazretleri, Allahýn müstesna bir lûtuf ve keremi olan muhteþem dehasýný mü'min bir azim ve celâdetle bu aziz milletin hayrý, terakkisi ve yükseliþi uðruna harcamýþ ve onun nuru Türk hududlarýndan taþarak komþu memleketlere, Pakistan ve Endonezya'ya kadar yayýlmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Bu nurun ýþýðý ve insanlara bahþettiði ahlâk ve fazilet þulelerinin tek bir kýymet ve takdir ölçüsünde toplanmasý mümkün deðildir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ondaki azim ve irade, ondaki yüksek kanaat ve üstün insan</p><p> </p><p>
sh: » (T: 613)</p><p> </p><p>
vasfý, hepimiz için örnek teþkil edecek kadar büyüktür.</p><p> </p><p>
  Yalnýz biz deðil, yalnýz Müslümanlar deðil, bütün insanlýk bu büyük insanýn þahsiyetinde asalet ve necabetin, ahlâk ve faziletin ve bilhassa yüksek îmanýn bütün göz kamaþtýrýcý enmuzeclerini temaþa edebilir. Bütün Türk çocuklarý, vatanlarýnýn bu kadar Ýlâhî bir zekâya, bu kadar muhteþem bir þahsiyete, bu kadar temiz bir insana beþik vazifesi gördüðüne iftihar edebilirler.</p><p> </p><p>
  Evvelki gün onun bir mahkemesi vardý. Bu mahkemeden iki þey öðrendik: Biri, asil ve genç Türk neslinin fazilet ve ulüvv-ü ahlâka, yüksek inanç ve iradeye olan derin saygýsý ve yüksek alâkasý...</p><p> </p><p>
  Diðeri de, lükslerini, zenginliklerini, rütbe ve mevkilerini ve bugünkü fâni ve sefil varlýklarýný Türk milletinin sefalet ve geriliðinde arayan ve zehirli ilhamlarýný ve direktiflerini ve kuvvetlerini milletlerarasý gizli, devirici ve bozguncu Türk düþmanlarýndan alan bir soysuzlar ve nesebleri belirsiz insanlarýn takýndýðý tavýr.</p><p> </p><p>
  Binlerce münevver Türk gencinin teþkil ettiði büyük topluluktan bir mikdar irkilerek zehirli, mel'ûn ve müfsid kalemlerini korkak ve titrek dahi olsa sinsi sinsi aleyhte kullanan ve artýk modasý geçmiþ olan palavralarla bu kýymeti küçümsemek isteyen gürûh.</p><p> </p><p>
  Þöyle bir mukayese yapabiliriz: Üstad-ý Azamla (hâþâ mason üstadý deðil), muasýr olan büyük adam ve Hindistan'ýn kurtuluþ rehberi Mahatma Gandi. Biri, Ýngiliz ceberutuna, Ýngiliz emperyalizmine ve onun korkunç istilâ ve istismarýna baþ kaldýrmýþ ve yýllarca büyük dâvâsýna hizmet ederek Ýngiltere'nin bütün haþmet ve kudretini, azîm iradesi önünde âciz ve meflûç bir hale getirmiþtir. Bizim bu tipte yetiþtirdiðimiz büyük insanýn mücadele ve mesai hayatý ve þekli, birincisine çok benzemekle beraber; fazla olarak ona Cenab-ý Hakkýn bahþ buyurduðu Müslümanlýk ve îman nuru da kendi ziyasýný Güneþ gibi Ýslâm iklimlerine ve diyardan diyara aþýrýp götürmüþtür.</p><p> </p><p>
  Arada sadece büyük ve þayan-ý esef bir fark vardýr.</p><p> </p><p>
  Bu fark birincisine dörtyüz milyona yakýn bir insan topluluðunun gösterdiði sarsýlmaz inanç, hürmet ve baðlýlýk... Bizimkine karþý da -mahdud bile olsa- bazý asalet fukarasý soysuzlarýn açýða vuran istihfaf ve sinsi hücumlarý.</p><p> </p><p>
  Yarabbi! Neden bizi böyle her kýymet ve fazileti paçavraya dön-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 614)</p><p> </p><p>
dürecek kadar pespâyeleþtirdin? Biliyoruz, sana karþý günahýmýz çok ve büyüktür. Yeter yâ Ýlâhî, yeter bu sukut bize!</p><p> </p><p>
CEVAT RIFAT ATÝLHAN</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Bediüzzaman kimdir?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman mâhud ve mühlik uçurumlarla dolu olan içtimaî seyrimizi, mânevî deðerler bakýmýndan bir nur-u îmanî ve ziya-yý irþadî ile taht-ý emniyete almaða çabalayan ve bu hususta bilmenin, kendi kendini idare etmek; bilmemenin, körü körüne idare olunmak hakikatýna vücud vereceðini halk kitleleri arasýnda temessül ettiren insandýr.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, ahlâkî kýymetler ve millî hasletlerin pozitif ilimlerle müvazi olarak kat-ý mesafe edemediðini, bu mâna ve þekil müvacehesinde yetiþen çöl kadar kuru ve boþ ruhlarla bulanmýþ gençliðin, istikbalde milletimizin rü'yet ufkunda bir kara belâ olacaðý hakikat-ý kat'îyesini gözlere sokan ve çare-i hâlâsý da gösteren kimsedir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, þark ve garb arasýndaki azîm müfarakatýn, þahsiyet mefhumunun daralma ve geniþlemesinden neþ'et ettiðini gören ve asrýn maymun taklidçiliðine varan þahsiyetsizliði önünde þahsiyet mefhumunun Ýlâhî yüksekliðini gönüllerin mihrak noktasýnda sembolleþtirmeðe tevessül eden âlimdir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, hür adamlarýn, hür memleketinin Ýlâhî kuruluþ felsefesini, akýllara ve gönüllere nakþeden din adamýdýr.</p><p> </p><p>
  Bu necib millet Bediüzzaman gibi nefsindeki menfaat putunu deviren insanlarýn hizmetine çok, ama çok muhtaçtýr.</p><p> </p><p>
Hukuk Fakültesinden</p><p> </p><p>
ZÝYA NUR</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 615)</p><p> </p><p>
DEMOKRAT KARDEÞLERE TAVSÝYE</p><p> </p><p>
  Diktatörler ve þefler idaresinde memleketin dinini, îmanýný, canýný, hayatýný kasýp kavuran merhametsiz eski devrin farmason kullarýnýn þu cançekiþme devrinde Demokratlara tevcih ettikleri silâhlarýn en tesirlisi, onu kendilerinden daha dinsiz göstermeðe çalýþmalarýdýr. Bir kýsmý dindarlýk perdesine bürünerek, Demokratlarýn millete vâdettikleri din hürriyetini temin etmeyeceklerini propaganda ediyorlar. Bir kýsmý da, irticaý himaye ediyor ithamýyla Demokratlarýn din hürriyetine taraftarlýk etmesini önlemeðe kendileri gibi Demokratlarý da dini, din müesseselerini tahrib etmeðe, din ehline karþý þiddet göstermeðe sevkediyorlar.</p><p> </p><p>
  Demokrat Partinin iktidarý ele alýr almaz komünistlere karþý þiddetli davranmasý, diðer taraftan Ezan-ý Muhammedînin serbestisini temin etmesi, bu sebeble halkýn muhabbetini kazanarak kendi kuvvetinden yirmi defa daha bir kuvvet elde etmesi Halkçýlarý müdhiþ endiþeye düþürdü.</p><p> </p><p>
  Eski devrin din ehline ve Kur'an ehli olan "Nurculara" karþý takib ettiði zalimane siyasetin onlarý bu hale düþürdüðünü Demokratlar idrak edecek bir seviyede olduklarý için, onlarýn pusularýna düþmeyeceklerine itimadýmýz vardýr.</p><p> </p><p>
  Eski devrin belli baþlý þiarý malûmdur. Demokratlar, bekalarýný temin etmek isterlerse, tamamýyla bu þiara karþý bir siyaset takib etmeleri icab eder; bir taraftan komünizme karþý þiddet, diðer taraftan dini ve din ehlini himaye. Açýkça ve mertçe bu yolda yürümek mecburiyetindedir. Bu hususta göstereceði, en ufak bir zaaf, yahut en ufak bir samimiyetsizlik onu Halkçýlarýn çukuruna düþürür.</p><p> </p><p>
  Biz Nur Talebeleri, kat'iyyen siyasetle iþtigal etmeyiz. Bizim yegâne emelimiz, memlekette din hürriyetinin hakikî surette temini, dine ve din ehline ve Kur'an ehli olan Nurculara karþý çeyrek asýrdan beri devam eden zulüm ve tazyikin tamamiyle bertaraf olmasýdýr. Demokrat kardeþlere tavsiye ederiz: Devr-i sabýkýn þeytankârâne oyunlarýna, hilelerine aldanmasýnlar; onlarýn düþtükleri dalâlete düþmesinler. Milletin ruhunu ve iradesini onlar gibi istihfaf etmesinler. Komünizme ve dine karþý tuttuklarý doðru yolda azimle devam etsinler.</p><p> </p><p>
Nur Talebeleri Namýna</p><p> </p><p>
SADIK, SUNGUR, ZÝYA</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 616)</p><p> </p><p>
Bediüzzaman</p><p> </p><p>
  Bergson "Ahlâkla dinin iki kaynaðý" adlý son kitablarýndan birisinde; bilhassa ahlâkýn, bir insan cemiyetinde alçalmýþ vak'a derekesinden ulvî mefkûre seviyesine, ancak dindar ve temiz þahsiyetler sayesinde yükselebileceðini kaydeder.</p><p> </p><p>
  Bu görüþ, insanlýk ve Müslümanlýk tarihinde sayýsýz örneklerle her zaman tahakkuk eylemiþtir. Zaten psikoloji ilmine dayanan terbiye san'atý, -an'anevi yollarýnda- bu umdeye tutunduðu ve yeni bir istikamet verilecek nesilleri bu kabil örnek insanlarý taklide sevkettiði nisbette, bizden evvelki devirlerde, bizden çok mes'ud insanlar yetiþtirmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, hangi cemiyette ve hangi devirde yaþarsa yaþasýn, iþte bu iþaret ettiðimiz örnek insan vasýflarýný muhafaza eden temiz ve müstesna þahsiyetlerden birisidir. Türk Milletini mahvetmek için casus ellerle perde arkasýnda yetiþtirilmiþ ve Türk Milletini yalanla, dolanla her saniye aldatmayý kendine bir geçinme san'atý edinmiþ bir sürü vatan haini ve millet düþmaný mahlûklar, bu temiz þahsiyetin yýllardan beri hayatýný cendereye sokmuþtur. Sorarýz: (Fakat kime soracaðýz? Bu sorgudan da ne umacaðýz?) Bütün tarihimizde, her fýrsatta, en korkunç ve amansýz düþmanlýðýný isbat eden Fener Patrikleri muhteþem saraylarýnda saltanat sürerken; bu aziz topraðýn asýrlardan beri tapusunu -en az bin senelik bir mülkiyet hakkýyla- etinde ve kalbinde taþýyan Bediüzzaman, bu fesad ocaðýnýn bir kapýcýsý kadar da mý yaþamak hakkýndan mahrum kalsýn?</p><p> </p><p>
  Hangimiz, yapraklarý arasýnda fikrî ve ruhî seyahatlere kalktýðýmýz kitablarýmýzýn ansýzýn mukaddes bilinen meskenimize tecavüz edilerek, odamýzda baskýna uðrayarak ellerimizden kapýlýp gasbedilmesine tahammül edebiliriz? Böyle bir hareket -güya taklid edilen- çaðdaþ medenî cemiyetlerden en geri kalan Ýspanyada da vuku bulamaz, hele vukuundan sonra nâmütenahi asla tekerrür edemez.</p><p> </p><p>
  Biz, Bediüzzamanýn ilim, ahlâk, fazilet ve edeb sýfatlariyle bezenen temiz ve yüksek þahsiyetine gösterilen ve hele son günlerde bütün bütün þiddetlenen kötü muamelelerden ve bu</p><p> </p><p>
sh: » (T: 617)</p><p> </p><p>
muameleleri ona reva görenlerden nefret ediyoruz. Ahlâksýzlýk çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taþýp uzanarak her fazileti boðmaya koyulduðu, Türklerin bu kadar karanlýk günlerinde onun feyzini bir sýr gibi kalbden kalbe mukavemeti imkânsýz bir hamle halinde intikal eder görmekle teselli buluyoruz. Gecelerimiz çok karardý ve çok kararan gecelerin sabahlarý pek yakýn olur.</p><p> </p><p>
 اِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ</p><p> </p><p>
CEVDET SEZER</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Çok Aziz, Çok Mübarek, Çok Müþfik, Çok Sevgili Üstadýmýz Hazretleri,</p><p> </p><p>
  Risale-i Nuru himmet ve dualarýnýzla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatýnýn týlsým-ý kâinatýn muammasýný keþf ve halleden bir keþþaf olduðunu, hâl ve istikbalin bir mürþid-i ekberi ve bir rehber-i a'zamý olduðunu, yine dua ve himmetinizle idrak ediyoruz. Evet Üstadýmýz Hazretleri! Risale-i Nuru okuyan her idrak sahibi anlýyor ki; Risale-i Nur, gerek bu asrýn, gerekse önümüzdeki asrýn beþeriyetini fikir karanlýklarýndan kurtarýp, tenvir ve irþad edecektir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, yalnýz bu vatan ve millet için deðil, Âlem-i Ýslâm ve bütün beþeriyetin ihtiyacýna cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiþtir. Bugün, tarihte hiç görülmemiþ bir fecaat ve felâket içerisinde çýrpýnan beþeriyet için, halâskâr olarak Risale-i Nura sarýlmaktan ve ne bahasýna olursa olsun, Risale-i Nurun nurani ve parlak eczalarýný elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan baþka bir kurtuluþ çaresi yoktur. Risale-i Nuru okuyan herkes, bu hakikatý idrak etmiþ ve etmektedir. Eðer biz muktedir olsak; bu hakikatý, kâinata nâzýr bir mahalle çýkýp, bütün kâinata ilân edeceðiz. Fakat madem ki buna muvaffak olamýyoruz, ve mademki Risale-i Nurun cihanþümul kýymetini bu derece Üs-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 618)</p><p> </p><p>
tadýmýzýn himmetiyle idrak etmiþiz; þu halde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemalât menbaý olan Risale-i Nuru, bir dakikamýzý bile boþ geçirmeden, mütemadi ve devamlý bir þekilde her gün ve her saat okuyacaðýz, ve bu uðurda geceli gündüzlü çalýþacaðýz Ýnþâallah. Fakat, her an bütün iþlerimizde olduðu gibi, bunda da büyük Üstadýmýzýn dua ve himmetiyle muvaffak olabileceðiz.</p><p> </p><p>
  Hem þu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nurun ve müellifinin talebesidir. Risale-i Nuru okumak zaruret ve ihtiyacýndadýr. Eðer gaflet ederse, kendisini aldatan enaniyetine boyun eðip, Risale-i Nur Külliyatýný okumazsa, büyük bir mahrumiyete düçar olur. Fakat, biz idrak ettiðimiz bu muazzam hakikat karþýsýnda, beþeriyetin halâskârý ve milyarlarca insanlarýn fevkinde olan bir memur-u Rabbaniye nasýl minnetdar ve medyun olduðumuzu tarif edemiyoruz. Yine dua ve himmetinizle idrak etmiþiz ki; Kur'ân-ý Kerîmin bir mucize-i maneviyyesi olan harika Risale-i Nur Külliyatýnýn bir satýrýndan ettiðimiz istifadenin, bir mikdar-ý mukabilini dahi ödemeye gücümüz yetiþmez. Bunun için ancak, Cenab-ý Hakka þöyle yalvarmaða karar verdik:</p><p> </p><p>
  "Ya Rab! Bizi ebedî haps-i münferidden kurtarýp bâki ve sermedi bir âlemin saadetine nâil edecek bir hakaik hazinesinin anahtarýný Risale-i Nur gibi nazirsiz bir eseriyle bahþeden sevgili ve müþfik Üstadýmýzý, zâlimlerin ve düþmanlarýn su-i kasdlarýndan muhafaza eyle, Kur'an ve îman hizmetinde daima muvaffak eyle. Ona sýhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsan eyle!" diye dua ediyoruz.</p><p> </p><p>
  Evet Üstadýmýz Hazretleri! Risale-i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak nimet-i uzmasýna nail olan biz bir kýsým üniversite gençliði, bir hüsn-ü zan veya bir tahmin ile deðil, tahkiki ve tedkikî bir surette, sarsýlmaz ve sarsýlmýyacak olan ilmelyakîn bir kuvvet-i îmaniyye ile inanýyoruz ki; zemin yüzünün bu asra kadar görmediði bir vahþet ve dehþetin sebebi olan dinsizlik ve ilhadý, Bediüzzaman ortadan kaldýrmaða inayet-i Hak ile muvaffak olacaktýr.</p><p> </p><p>
  Bizim bu kanaatýmýz, safdilâne veya tahminle deðildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkik iledir. Bunun için, muarýz olan dahi bu hakikatý kalben tasdik edecektir. Dua ve þefkat buyurun Kur'an ve îman hizmetinde fedâi olalým. Risale-i Nuru, bir dakikamýzý bile kaybetmeden okuyalým, yazalým, ihlas-ý tamme muvaffak olalým.</p><p> </p><p>
Üniversite Nur Talebeleri Namýna</p><p> </p><p>
ABDÜLMUHSÝN</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 619)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Çok Mübarek Üstadýmýz Hazretleri,</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Geçenlerde alýnan Nur eczalarýnýn hepsi daðýldý; Nurun müþtaklarý sürur içinde kaldýlar. Nurdan kýsmeti olanlar, birer birer çýkýp, ona koþuyorlar. Nur arayan sineler, مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ hakikatýnca buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeþimizin getirdiði otuzdört aded Sözler kapýþýldý. Asâ-yý Musalar Ankaraya ve Anadolu'nun muhtelif yerlerine daðýlýyor.</p><p> </p><p>
  .................................................................................................................................</p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun perde arkasýndaki parlaklýðýný görmiyenler dahi ona tarafdardýrlar. Risale-i Nurun Medresetüz-zehrasý Anadolu çapýnda ve Âlem-i Ýslâm ölçüsünde geniþleyeceðini; Risale-i Nurdaki hakikatýn yüksekliðinden ve dikkat ve tefekkürle okuyan müminlerin ve ehl-i ilmin arasýnda vücuda gelen sarsýlmaz uhuvvet ve kardeþlikten anlýyoruz. Medresetüz-zehranýn bu muazzam faaliyeti, zemin yüzünde bahar mevsiminde olan Ýlâhî ve muazzam neþir gibi sessiz, gürültüsüz, þa'þaasýz, gösteriþsiz ve mütevazi ve fakat muazzam bir þekilde cereyan etmektedir. Fýtraten acul olan insanoðlu, âlemde hâkim olan kanun-u Ýlâhîyi düþünmiyerek, her mes'elenin istediði vakitte hal olmasýný istiyor; küçük dairelerdeki vazifelerini atlayýp, büyük dairelere sapýyor.</p><p> </p><p>
  Tohumlarý atýlmýþ ve sünbül vaktine gelmiþ olan Risale-i Nurun yetiþtirdiði hakiki îmanlý zatlar, Ýnþâallah yakýn zamanda Âlem-i Ýslâma birer nümune-i imtisal olup nur-u hidayeti göstereceklerdir.</p><p> </p><p>
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri Namýna</p><p> </p><p>
ABDULLAH</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ankarada Nurlarý Neþretmek Nimet-i Uzmasýna Nail Olmuþ Büyük Bir Âlim Ve Ehl-i Kalb Bir Zatýn Üstada Yazdýðý Bir Mektubdur.</p><p> </p><p>
  Sahibül-ihlâs vennur velkemal velirþad mücahid-i ekber Bediüzzaman Hazretleri!</p><p> </p><p>
sh: » (T: 620)</p><p> </p><p>
  Meydan-ý ibtilâ ve imtihana Lillâh ve Fillâh için atýldýðýnýz andan bu ana kadar hukukullah ve hukuk-u ibadý müdafaa ve muhafazasýna leyl ü nehar, Hak ve halk huzurunda, zâtýnýza has kudret-i ilmiyye ve kemaliyye ve nuriyye ve irþadiyyelerinizle fevkalâde aðýr þerait dairesinde lâyenkatý' denecek derece sa'y ü gayret ve himmetle çalýþtýðýnýza, Melek, Felek, Arþ, Kürsî, Levh, Kalem, Arz, Semavat, Âlem-i Kevn, ins ve cin, ve hariçteki ehl-i insan ve Ýslâm ve bu abd-i âciz "Eþhedü billâh ilâ âhirid-devran" Þâhid-i dâimî ve ebedîyiz.</p><p> </p><p>
  Sâhibünnur olan Bediüzzamanýmýz! Zât-ý nuraniyelerinizin, abd-i âciz, can ve gönülden dostunuzum. Bu dostluðum, gelip geçici, zevale mahkûm dostluklardan deðildir. Âlem-i mânâda, bezm-i ezel-i elestüdeki fýtrat-ý zâtiyelerimizden müntakil dostluk olduðu gibi, âlem-i þuhudumuzda bir yarým asra tekarrüb buyuran etvar ve ekval ve harekât ve sekenatýnýzdan ve bu müddet zarfýnda devr-i istibdad ve meþrutiyet ve cumhuriyette birbirinden beter iptilâ ve imtihan ve çilelerinizden; ve tevarih-i muhtelifede âzamî aðýr þerait dairesinde Dîvan-ý Harb ve sâir muhâkemelerinizden; ve meydan-ý gazalarda harb ve darbler ve meydan-ý ilimde akran ve emsalinize faik mübahesat ve münakaþat-ý ilmiyye, ve intiþar buyuran âsâr-ý celile ve cemilelerinizden; ihlâsa makrun â'mâl-i sâliha ve efkâr-ý nuriyelerinizden; cihad-ý asgar ve ekberlerinizin seyr ü temaþa ve tilâvetinden aldýðým ders-i ibret ve hikmetler, zât-ý ekmelinize olan kadim dostluðumu her an arttýrdý, son derece tarsin ve tahkim buyurdu; aþka, vecde getirdi. Bu aþk ve þevk ile, Sultan Hamid zamanýndan beri zâtýnýzýn ve Nur Talebelerinizin hukuk-u umumiyye ve hususiyyelerinizin hasbeten lillâh müdafaa ve muhafaza ve himayesi için, yakýndan uzaktan karýnca kudretince, dostluk vecibelerini mânen-maddeten îfada kusur etmemeðe âzamî çalýþtým, çalýþýyorum ve çalýþacaðým. Bu halime Hak ve halk ve Nur talebelerinizin bir kýsm-ý mühimmi âgâhdýrlar.</p><p> </p><p>
  Ýnþâallah, avn-i Hak ve imdad-ý Muhammediyye ile ve cihad-ý asgar ve ekberdeki fi zamanina bî-misal aþk-ý ihlâsiyelerinizle, kariben hak galib, batýl maðlûb olur. Âlem-i insaniyet Ýslâmiyete inkýlâb ve medeniyet-i Muhammediyye bütün þa'þaasýyla tulû buyurur; ins ve cin, melek ve felek hep birlikte iyd-i ekber eyleriz. Hassaten, bu cihanþümul bayramýmýzý doya doya ve kana</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 621)</p><p> </p><p>
kana kemal-i sýhhat ve âfiyetle seyr ü temâþalarýnýzý, rahmet-i Ýlâhiyyeden maa-âile duada berdevamýz. Cenab-ý Hak, dergâh-ý Ulûhiyetinde dualarýmýzý Habib-i Kibriya hürmetine müstecab buyursun! Âmîn! Sümme âmin!</p><p> </p><p>
  Pek mübarek kalbî, ruhî, sýrrî dostum! Bilmem, abd-i âcizi hatýrladýnýz mý? Her ihtimale karþý hatýrlatayým: Yurdun her tarafýnda mücahede-i milliyye devam ederken zât-ý hâkimanelerine, Ankarada mücahede-i milliyeye birlikte devamý mutazammýn, muhtelif eþhastan onsekizi mütecaviz davetnâmeler geldiði zaman, bu davetlere icabet edip etmemek hususunda Ýstanbulda ikametgâhýnýzda beynimizde tekarrur eden günde buluþarak istiþare buyurduðunuz alay müftülerinden dost-u kadîminiz Ankaralý Osman Nuri'yim. Son zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüðüne tayin olundum. 25 seneye karib burada müftülük yaptým. Üç sene evvel tekaüd oldum. Þimdi Ankara'da evimde ikamet ediyorum. Zâtýnýza ve ehl-i insan ve Ýslâma leyl ü nehar dua ile imrar-ý hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya gözüyle zatýnýzý görmek ve ziyaret etmek, hasbeten lillâh bir sohbetinizde bulunmaktýr. Bunu can ü gönülden arzu eyliyorum.</p><p> </p><p>
  Azizlerin azizi azizim! Kemal-i tazimat ve tekrimatla zat-ý hakîmanelerinizi ve talebe-i nuriyelerinizi aþk ve þevk ile selamlar ve hatýrlar, iki cihanda aziz olmalarýný ve olmanýzý Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden tazarru ve niyaz eyleriz. Pek mübarek ellerinizden hasret ve iþtiyakla takbil eyler, dua-yý ihlâsiyyelerini ve cevab-ý savablarýnýzý bekler, Allaha emanet eylerim, bizim bir tane Sahibinnur Velazm Velirade Velirþad Efendimiz Hazretleri.</p><p> </p><p>
اَلْبَاقِى هُوَ اْلبَاقِى</p><p> </p><p>
Yâr-ý gârýnýz,</p><p> </p><p>
 müntehâ-yý zirve-i hiçide</p><p> </p><p>
biricik abd-i gübar</p><p> </p><p>
OSMAN NURÝ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 622)</p><p> </p><p>
ÜSTAD'IN EMÝRDAÐINA GÝDÝÞÝ</p><p> </p><p>
  Üstad Said Nursî, Afyon Hapsinden tahliye edildikten sonra, yanýndaki, talebeleriyle beraber Emirdað'a gitti. Ýki sene kadar Emirdað'da kaldý. 1371 yýlýnýn Muharrem ayýnda Eskiþehir'e geldi ve bir buçuk ay kadar Yýldýz Otelinde ikamet etti. Üstadýn bu geliþi manidar idi. 1950ye kadar nefyedildiði mahallerden, hiçbir yere çýkmamýþtý, esasen çýkmasýna müsaade edilmemiþti. Çok zaman, yakýn bir köye dahi gidemiyordu.</p><p> </p><p>
  Üstad, Eskiþehir'de, müþtak talebeleri ile görüþmüþ, Risale-i Nurun yeni ve taze meyveleri olan genç Nur Talebeleri ile konuþmuþ, bir derece hayat-ý içtimaiye ile alâkadar olmuþtu. Orada her sýnýf halktan talebeleri kesretle bulunduðu gibi, askerler içinde, bilhassa havacýlardan pek çok Nur Talebeleri vardý. Bunlarýn her birisi îmanlý ve yüksek ahlâk sahibi olup, þecaat-ý milliye-i Ýslâmiye ile serefirâz, ihlâslý, kalbleri muhabbet-i Nebeviye ve cihandeðer hizmet-i Ýslâmiye ve vataniye ile meþbu kimselerdi.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bir müddet sonra, Üstad, Eskiþehir'den Isparta'ya gitti ve yetmiþ gün kadar orada kaldý. Bu sýrada, Ýstanbul'daki faal talebeleri, "Gençlik Rehberi" ni tab'ettirmiþler, bu yüzden Üstad aleyhine dava açýlmýþ ve Üstad, mahkeme için Ýstanbul'a çaðrýlmýþtý.</p><p> </p><p>
  Üstad Isparta ve Ýstanbul'da iken, "Nur Âleminin Bir Anahtarý" ismiyle neþredilen Tevhid hakkýndaki bahisleri yazmýþ ve mektub olarak talebelerine göndermiþti ki bu bahisler çok kýymetdar birer tevhid hazinesi hükmündedir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
Ýstanbul Mahkemesi</p><p> </p><p>
  Bazý üniversiteli gençler, gençliðin îman ve ahlâkýna hizmet maksadýyla "Gençlik Rehberi" ni Ýstanbulda bastýrdýlar. Bunun üzerine, müddeiumumilik tarafýndan, 163 üncü maddeye istina-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 623)</p><p> </p><p>
den eser, lâikliðe aykýrý olarak, devletin temel nizamlarýný dinî esaslara uydurmak maksadýyla yazýldýðý, propaganda ve telkin mahiyetinde olduðu iddiasýyla, Üstad, Ýstanbul Birinci Aðýr Ceza Mahkemesine sevkolunmuþtu.</p><p> </p><p>
  22/Ocak/1952 muhakeme günü olmak itibariyle, Bediüzzaman Said Nursî, Ispartadan Ýstanbul'a gelerek mahkemede hazýr bulunmuþtu. Üstadýn talebeleri genç üniversiteliler, mahkeme salonunu doldurmuþlardý. Koridorlarda büyük bir kalabalýk göze çarpýyordu. Evvelâ iddianame ve ehl-i vukuf raporu okunmuþ, Üstadýn isticvabý yapýlmýþtý. Ehl-i vukuf raporunda: "Müellifin bu eserde din düþüncesini yaymaya çalýþtýðý; gençlere rehber olacak fikirler serdeylediði, müellifin tesettür tarafdarý olduðu; kadýnlarýn yarým çýplak ve açýk bacakla dolaþmalarýnýn Ýslâmiyete aykýrý ve kadýnýn fýtratýna zýd olduðunu beyan ettiði; kadýný güzelleþtiren þeyin, terbiye-i Ýslâmiye dairesinde âdâb-ý Kur'aniye zîneti olduðunu söylediði, dinî tedrisat tarafdarý olduðu; binaenaleyh devletin temel nizamlarýný dinî esaslara uydurmak istediði..." uzun uzadýya izah edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursînin müdafaasýný Ýstanbul Avukatlarýndan Seniyyüddin Baþak, Mihri Helâv ve Abdurrahman Þeref Lâç deruhde etmiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Okunan iddianame ve rapor üzerine, Üstad Said Nursî, cevaben:</p><p> </p><p>
  Otuzbeþ senelik hayatýný misâl göstererek, siyasetle, dünyevî ve menfî cereyanlarla alâkadar olmadýðýný; kendisini meþgul eden ve nazarýný çeken tek þey, hakaik-i îmaniye ve hizmet-i Kur'aniye olduðunu, bütün kuvvetiyle îmaný kurtarmak davâsýnda gittiðini bildirir; müteaddid mahkemelerin beraet ve iade kararlarýný zikreder. "Gençlik Rehberi" adlý eserinin üniversiteli gençler tarafýndan bastýrýlmasýnýn büyük bir memnuniyeti mucib olmasý lâzým geldiðini; içinde bulunduðumuz asrýn menfî cereyanlarýna, bilhassa içtimaî bünyemizi sarsan ahlâksýzlýk ve îmansýzlýk salgýnýna karþý, Gençlik Rehberi gibi Risale-i Nurun bütün eczalarýnýn külliyetle intiþarýnýn, gençliðe ve masum evlâdlara ve kadýnlara umumen okutturulmasýnýn, vatan-millet saadeti nokta-i nazarýndan gayet elzem olduðunu belið bir surette ifade etmiþ; mezkûr gayeler için, kendi haberi olmadan genç üniversitelilerin tab'eylediðini beyan etmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 624)</p><p> </p><p>
  Mahkeme 19/Þubat/1952 gününe talik edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Ýkinci mahkeme gününde, Risale-i Nur Külliyatýndan çok istifade eden bir çok üniversite talebeleri ve ehl-i irfandan müteþekkil büyük bir kalabalýk mahkemeyi dinlemek üzere erkenden koridorlarý doldurmuþlardý. Üstad, alkýþlarla, üniversiteli Nur Talebelerinin kollarý arasýnda mahkeme salonuna girdi; maznun sandalyesine oturdu. Avukatlar da geldiler, yerlerini aldýlar. Mahkeme salonunda müdhiþ bir izdiham vardý. Binlerce kiþi mahkemeyi dinlemek üzere salona girmek istiyor, kalabalýk, dalgalar halinde kapýlardan taþýyordu. Bu hâdisenin zâhiri heybet ve ihtiþamýnýn aksettirdiði mâna, daha muazzam ve daha haþmetli idi. Ýslâmiyet nurunun mücessem bir timsâl-i müþahhasý olan Said Nursî'ye, dinî kültürden mahrum olarak yetiþtirilen gençlik, tazim ederek minnetdarlýðýný ifade ediyordu. Güya lisan-ý halleriyle: "Ey yirminci asrýn zulümatýný Kur'anýn nuruyla yaran, ehl-i Ýslâma nurlu ve beþaretli ufuklar gösteren, insanlýðý, fýtratýna münasib yüksek ve ebedi saadete davet eden büyük mücahid! Ýnsanlýða, bahusus bu vatan evlâdlarýna yaptýðýn büyük hizmeti, bizler, þükranla karþýlýyoruz. Ve istikbal dahi seni takdirle yâdedecektir. Sen mânen ölüme yüz tutan bir nesli, maneviyat âb-ý hayatýna kavuþturan bir hekim olarak çok kýymetdar ve yüksek bir hizmet ifâ ettin. Yokluða, ebedî þekavete atýlmak istenen bir milleti ve gelecek nesillerini, Kur'anýn nuriyle ebedî saadete ulaþtýrmaya ve Allaha kavuþturmaya çalýþtýðýný ve hayatýný bu uðurda feda ettiðini biliyoruz.</p><p> </p><p>
  Ýmanlý nesiller seni takib edecektir;</p><p> </p><p>
  Yýllarca, asýrlarca peþinden gidecektir.</p><p> </p><p>
diyorlar.</p><p> </p><p>
  Salondaki kalabalýðýn fazla olmasýndan, mahkemenin devamýna imkân kalmamýþtý. Ýntizamý temine tahsis edilen polisler, halkýn tehacümüne mâni olamýyordu. Nihayet mahkeme reisinin halka hitaben:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  -Hoca Efendiyi seviyorsanýz biraz meydan veriniz ki, mahkemeye devam edebilelim; demesi üzerine, halk çekilmeye baþladý. Bu suretle, mahkemenin devamýna imkân hasýl oldu.</p><p> </p><p>
  Gençlik Rehberi'ni basan matbaacý, ve sonra polisler dinlendi. Daha sonra Üstad, ehl-i vukuf raporuna karþý itiraz eyledi. Ýkin-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 625)</p><p> </p><p>
di namazý vakti geçmek üzere olduðundan, Üstad namaz kýlmak üzere müsaade istedi. Mahkeme Reisi, Üstadýn bu ricasýný kabul ederek muhakemeye nihayet verdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üstad, genç üniversitelilerin ve kendisini candan seven talebelerinin kollarý arasýnda koridorlardan geçerken, binlerce halk tarafýndan alkýþlanýyor, kendisi de iki eliyle sevgili talebelerini selâmlýyordu. Adliye binasýnýn önünde üç-dört bin kiþi toplanmýþ; Üstadý görmek üzere bekliyorlardý. Üstad, binlerce halkýn alkýþ tufaný arasýnda merdivenlerden indi. Bu arada heyecandan aðlayanlar da vardý. Bu izdiham arasýnda yaya yürümek kabil olmadýðý için, Nur Talebeleri tarafýndan Üstad bir otomobile bindirilerek Sultanahmed Camiine gidilmiþ ve cemaatle namaz kýlýnarak ikametgâhýna götürülmüþtü.</p><p> </p><p>
 * * *</p><p> </p><p>
  Üstad 5 Mart 1952, son mahkeme günü, yine genç mekteblilerle halk tabakalarýndan müteþekkil binlerce kendisini sevenlerin arasýnda mahkeme salonuna girdi. Mahkeme salonundaki izdihamýn geçen defaki gibi mahkemenin devamýna mani olacak dereceye varmamasý için, müteaddid polis müfrezeleri Adliye binasýnýn merdivenlerini ve koridorlarý muhafaza altýna almýþlar, geçitleri kapamýþlardý. Bununla beraber, mahkeme salonu kapýlara kadar hýncahýnç dolmuþtu.</p><p> </p><p>
  Mahkeme baþladý. Þahid olarak Gençlik Rehberini bastýran üniversite talebesi dinlendi. Ýfadesinde: Þark ve Garbýn eserlerini okuduðunu, sonra Risale-i Nur eline geçtiðini; bu eserlerden aklý, fikri, ruhu ve kalbi son derece müstefid bulunduðunu, irade ve ahlâký üzerinde mühim tesirler yaptýðýný; Gençlik Rehberinin, gençlerin îman ve ahlâkýný temin ve muhafaza yolunda büyük tesiri olmasý dolayýsýyla, bir hizmet-i vataniyye yapmak emeliyle bastýrdýðýný, suç mahiyetini haiz bir þey görmediðini söylemiþtir.</p><p> </p><p>
  Üstadýn Müdafaasý:</p><p> </p><p>
  Çok uzun süren mazlumane, maceralý hayatýma dair gayet kýsa maruzatta bulunacaðým. Lütfen dinlemenizi rica ederim.</p><p> </p><p>
  Mahkeme, Üstadýn müdafaasýný serbest ve rahatça yapmasýna meydan verdi. Üstad da geniþ ve ferahlý bir müdafaa yaptý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 626)</p><p> </p><p>
  -Muhterem hâkimler, yirmi sekiz sene emsalsiz ihanetlere, iþkencelere, tarassud ve hapislere maruz kaldým. Bütün bu iftira ve isnadlarýn esasý birkaç noktaya dayanýr:</p><p> </p><p>
  1- En birinci ithamlarý, beni rejim aleyhdarý olarak telâkki etmeleridir. Malûmdur ki, her hükûmette muhalifler bulunur. Asayiþe, emniyete dokunmamak þartýyla, hiç kimse vicdanýyla, kalbiyle kabul ettiði bir fikirden, bir metoddan dolayý mes'ul olmaz. Bu hukukî bir mütearifedir.</p><p> </p><p>
  Dininde çok mutaassýb ve cebbar bir hükûmet olan Ýngilizlerin yüz sene hâkimiyetleri altýnda bulunan yüz milyondan ziyade Müslümanlar, Ýngilizlerin küfür rejimlerini kabul etmeyip Kur'an ile reddettikleri halde, Ýngiliz mahkemeleri, þimdiye kadar onlara o cihetten iliþmedi.</p><p> </p><p>
  Burada ve bütün Ýslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudiler, Nasraniler tâbi olduklarý memleketin dinine, kudsî rejimine, muhalif, zýd ve muteriz bulunduklarý halde, o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o cihetten iliþmediler.</p><p> </p><p>
  Hazret-i Ömer, hilâfeti zamanýnda, âdi bir hristiyan ile mahkemede birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hýristiyan, Ýslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken, mahkemede, onun o hali nazara alýnmamasý açýkça gösterir ki, adalet müessesesi hiçbir cereyana kapýlmaz, hiçbir tarafgirliðe kaymaz. Bu din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki; komünist olmayan Þarkta, Garbda, bütün dünya adalet müesseselerinde câri ve hâkimdir.</p><p> </p><p>
  Ben de din ve vicdan hürriyetinin bu ana umdesine güvenerek yüzlerce Âyât-ý Kur'aniyeye istinaden, medeniyetin bozuk kýsmýna, hürriyet perdesi altýnda yürüyen mutlak bir istibdada, lâiklik maskesi altýnda dine ve dindarlara karþý tatbik edilen en aðýr bir baskýya muhalefet etmiþ isem kanunlar haricine mi çýkmýþ oldum?</p><p> </p><p>
  Bu hilaf-ý hakikat bir hareket sayýlabilir mi? Haksýzlýða karþý, zulme karþý, kanunsuzluða karþý muhalefet hiç bir hükumette suç sayýlmaz, bilâkis muhalefet meþru ve samimî bir muvazene-i adalet unsurudur.</p><p> </p><p>
  2- Bana zulüm ve cefayý reva gören Devr-i Sabýkýn yaptýðý is-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 627)</p><p> </p><p>
nadlarýn ikincisi, emniyet ve asayiþi ihlâldir. Bu vehim ve hayal ile, bu düzme isnad ile yirmisekiz sene bana ceza çektirdiler. Memleket memleket, mahkeme mahkeme süründürdüler. Zindandan zindana attýlar. Kimse ile görüþtürmediler. Tecrid ettiler; zehirlediler, türlü türlü hakaretlerde bulundular.</p><p> </p><p>
  Biz ki beþyüz bin fedakâr Nur talebeleri, memleketin her tarafýnda emniyet ve âsayiþin fahrî mânevî muhafýzlarýyýz; bize böyle bir isnadda bulunmalarý günahlarýn en büyüðüdür. Onlar bize o kadar zâlimane ihanetlerde bulunduklarý halde; biz asla hislerimize kapýlmayarak, gönüllerde emniyet ve âsayiþi temin yolunda, îman ve Kur'âna hizmet yolunda, gafletle anarþiye sapanlarý düþtükleri fevza gayyasýndan kurtarmak yolunda çalýþmaktan bir an hâli kalmadýk.</p><p> </p><p>
  Muhterem hâkimler, þunu kat'î olarak arzederim ki, bu delilsiz bir iddia deðildir. Bizim zulüm ve menfa sahamýz olan altý vilâyetin altý mahkemesi, uzun ve ince tedkikler neticesinde, emniyet ve âsayiþi ihlâl yolunda hiçbir vukuat kaydetmemiþtir. Bu hareketimiz isbat eder ki, Nur mekteb-i irfanýnýn talebeleri kalbler üzerinde iþler, emniyet ve asayiþin bekçisini kafalara, kalblere yerleþtirir. Bizim îman derslerimiz anarþiye karþýdýr, bozgunculuða karþýdýr, farmasonlara ve komünistlere karþýdýr. Memleketin bütün zabýta dairelerinden sorulsun, beþyüz bin Nur irfan mektebi talebesinden birinin olsun nizam ve intizama aykýrý bir vukuatý var mýdýr? Yoktur. Elbette yoktur. Çünki hepsinin kalbinde nizam ve intizamýn en saðlam muhafýzý olan îman bekçisi vardýr.</p><p> </p><p>
  Sebilürreþad'ýn 116 ncý nüshasýnda "Hakikat konuþuyor" baþlýklý makalemde bu hakikatleri uzun uzadýya izah ettim. Bütün dünyasýný, hattâ icabederse hayatýný, hattâ âhiretini dinine feda ettiði, bütün hayatý þehadet eden, otuzbeþ seneden beri siyaseti terkeden, müteaddid mahkemelerin o kadar incelemelerine raðmen bu yolda bir delil bulunamayan, sekseni aþmýþ, kabir kapýsýna gelmiþ, dünya metaýndan hiçbir nesneye mâlik olmamýþ ve ehemmiyet vermemiþ bir adam hakkýnda "Dini, siyasete âlet ediyor" diyen, yerden göðe kadar, gökten yere kadar haksýz ve insafsýzdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 628)</p><p> </p><p>
  Biz Nur mekteb-i irfaný þâkirdlerinin Kur'ân-ý Hakîmden aldýðýmýz hakikat dersi þudur ki: Evde, yahut bir gemide, bir mâsum, on câni bulunsa, Adalet-i Kur'âniye o mâsumun hakkýna zarar vermemek için o haneyi, o gemiyi yakmayý menettiði halde; on mâsumu bir tek câni yüzünden mahv için, o hâne, o gemi yakýlýr mý? Yakýlýrsa en büyük zulüm, en büyük hýyanet ve gadir olmaz mý? Bu sebeble âsayiþi ihlâl yolunda yüzde on câni yüzünden doksan masumun hayatýný tehlikeye ve zarara sokmayý adalet-i Ýlâhîye ve hakikat-ý Kur'âniye þiddetle menettiði için biz bütün kuvvetimizle bu ders-i Kur'âniyeye ittibaen âsayiþi muhafazaya kendimizi dînen mecbur biliriz.</p><p> </p><p>
  Ýþte bizi böyle haksýz isnadlarla itham eden Devr-i Sabýktaki gizli düþmanlarýmýz þübhe yok ki, ya siyaseti dinsizliðe âlet etmek istediler, yahut bilerek, bilmeyerek bozuk ideolojileri memleketimize yerleþtirmek gayretine düþtüler. Görülüyor ki, nizam ve intizamý bozan, maddî, mânevî memleketin emniyet ve âsayiþini ihlâl eden bizler deðil, asýl onlardý. Hakikî bir Müslüman, samimî bir mü'min hiçbir zaman anarþiye ve bozgunculuða taraftar olmaz. Dinin þiddetle menettiði þey, fitne ve anarþidir. Çünkü, anarþi hiçbir hak tanýmaz. Ýnsanlýk seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhirzamanda "Ye'cüc" ve "Me'cüc" komitesi olduðuna Kur'ân-ý Hakîm iþaret buyurmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte muhterem hâkimler, yirmisekiz sene bana ve talebelerime böyle eza ve cefada bulundular. Ve mahkemelerde savcýlar bize hakaretlerde bulunmaktan çekinmediler. Biz, bunlarýn hepsine tahammül ettik. Ýman ve Kur'ân'a hizmet yolunda devam ettik. Ve Devr-i Sabýk ricalinin bütün o zulüm ve cefalarýný affettik. Çünkü onlar müstehak olduklarý âkibete uðradýlar. Biz de, hak ve hürriyetimize kavuþtuk. Sizler gibi âdil ve imanlý hâkimler huzurunda söz söylemek fýrsatýný Allah bize bahþettiðinden dolayý þükrederiz. Hâzâ min fadlýrabbî.</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 629)</p><p> </p><p>
  Avukat Mihri Helâv'ýn Müdafaasýndan Parçalar:</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur müellifi, bütün müellif ve muharrirlerin en mütevaziidir. Þöhret ve tekebbürün en büyük düþmanýdýr. Bütün dünya metaýna arka çevirmiþtir. Ne mal, ne þöhret, ne nüfuz... Bunlarýn hiçbirisi onun pâyine ulaþamamýþtýr ve ulaþamaz. Gandi bile onun kadar dünyadan elini çekememiþtir. Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorba ile tegaddi eden bu büyük adam, yaþýyorsa ancak Kur'ân ve imana hizmet için yaþýyor. Baþka hiç, hiçbir þeyin, onun nazarýnda kýymet ve ehemmiyeti yoktur. Böyle iken, eserinin medh ü sitayiþinde bulundu diye onu suçlandýrmaða çalýþmak, 163 üncü maddenin cürüm aðýna sokmaða uðraþmak; hak ve adaletle, insafla, ilimle, insanî düþünce ile, hukuk fikriyle, mantýkla, akýl ve fikirle kabil-i telif midir? Burasý yüksek mahkemenin takdirine aittir.</p><p> </p><p>
            .................................................................................................................................</p><p> </p><p>
  Hükûmete muhalefet bahsi hakkýnda da birkaç söz söyleyerek mâruzatýmý neticelendirmek isterim. Karþýnýzda kemal-i saffet ve samimiyetle âdilâne kararlarýnýza intizar eden bu asýrdîde zat, ömründe hiçbir defa hilâf-ý hakikat beyanda bulunmaða tenezzül etmiþ bir adam deðildir. Ýlk celse-i muhakemede, bugünkü hükûmetten memnun olduðunu ve muvaffakýyetine dua ettiðini, onun beðenmediði ve tenkid ettiði hükûmet, eski hükûmetler olduðunu alenen söylemiþtir. Filhakika, müvekkilim, bütün milletle beraber istibdada karþý mücadele etmiþ, hürriyet ve demokrasinin tesisine çalýþmýþ ve bu hususta husule gelen muvaffakýyetten dolayý da memnun olmuþtur. Risale-i Nur'un gayesi de içtimaî nizam ve intizamý kalblere yerleþtirmektir. Siyasî rical, siyasî sahada nizam-ý içtimaîyi, milletin hak ve hürriyetlerini temine çalýþtýklarý gibi, Risale-i Nur müellifi de mânevî sahada, kalblerde bunlarý yerleþtirmeye çalýþýyor. Gayeler müþterektir. Bir mekteb-i irfan olan Risale-i Nur'un müellifi ve þâkirdleri âsayiþin, millet-i Ýslamýn huzur ve intizamýnýn fahrî ve mânevi bekçileridir. Mânevi sahada, kalblerde ve dimaðlarda anarþinin, bozgunculuðun kalkmasýna çalýþmaktadýrlar. Kemal-i samimiyetle, hiçbir ivaz ve garaz olmaksýzýn, hiçbir karþýlýk beklemeksizin, yalnýz Allah rýzasý için, millet ve memleketin menfaati için çalýþmaktadýrlar. Bunu yapmak bir cürüm ve cinayet deðil, millet ve memlekete bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 630)</p><p> </p><p>
hizmettir. Muahâzeye deðil, takdire lâyýktýr. Beraetini istemek hakkýmýzdýr. Karar yüksek mahkemenindir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Avukat Seniyyüddin Baþak'ýn Müdafaasý:</p><p> </p><p>
  Müteakiben, müellifin diðer vekili olan avukat Seniyyüddin Baþak kalkmýþ, kýsa birkaç söz söylemiþtir:</p><p> </p><p>
  -Artýk mesele aydýnlanmýþ, hakikat Güneþ gibi tezahür etmiþtir. Yüksek Mahkeme her þeye vâkýf olmuþtur. Benim buna ilâve edecek bir sözüm yoktur. Böyle kýymetli, faziletli, millet ve memleket için cansiperane ve hiçbir ivaz ve bedel mukabili olmayarak fisebilillâh çalýþan zevatý buralara getiren, cinayet sandalyalarýna oturtan zihniyet hakkýnda bazý mütalâada bulunmak isterdim; fakat onun yeri burasý deðildir. Bunun için ayrýca bir eser yazmak icabeder. Çünkü bu zihniyetle mücadele herkes için bir vazifedir. Yüksek mahkemenin yüksek vicdaný beni müdafaadan müstaðni kýlacak derecede itmi'nanbahþtýr. Müvekkilimin beraetini istemekle þeref duyarým.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Avukat Abdurrahman Þeref Lâç'ýn müdafaasý:</p><p> </p><p>
  Müteakiben, diðer mümtaz avukat arkadaþlarý gibi Üstadýn müdafaasýný fahrî olarak deruhde eden imanlý ve kudretli meþhur ve mümtaz avukat Abdurrahman Þeref Lâç müdafaaya baþladý. Evvelâ bir mukaddime yaptý. Dedi ki:</p><p> </p><p>
  -Sanýk olarak huzurunuza gelen seksen yaþýný mütecaviz bu mübarek zâtýn suçla hiçbir münasebet ve taallûku olmadýðý tamamiyla tezahür etmiþtir. Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hâsýl olduðunu, beraetine karar verileceðini de kuvvetle ümid ederim. Ancak, aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldýðým bir mâsumun müdafaasýný ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarým. Yüksek Temyiz Mahkemesinin kanaat ve nokta-i nazarýný da hesaba katmak icabeder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasýndan bir eksiklikte bulunmuþ olmamalýyým. Onun için müdafaamý yapmama yüksek mahkeme-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 631)</p><p> </p><p>
nin müsaadelerini rica ederim.</p><p> </p><p>
  -Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanýzý dinleyeceðiz. Buyurun.</p><p> </p><p>
  .................................................................................................................................</p><p> </p><p>
  -Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'ân-ý Azîmüþþanýn emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasýna, Ýslâm dininin ve bu dinin emir ve nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasanýn 70 inci maddesine göre: Þahsî masuniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neþir hak ve hürriyeti Türklerin tabiî haklarýndan olduðu.. Anayasanýn 75 inci maddesine göre de hiçbir kimse, mensub olduðu din ve mezhebden dolayý muaheze edilemeyeceðinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahþedilmiþ bulunan bu din ve neþir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî tâkibe mâruz býrakýlmasý Anayasa hükümlerine mugayirdir.</p><p> </p><p>
  .................................................................................................................................</p><p> </p><p>
  -Yukarýda izah ettiðimiz kanunî taraflarýmýz farz-ý muhal nazar-ý dikkate alýnmaz, Türk Ceza Kanununun antidemokratik 163 üncü maddesine göre müvekkilimin tâkibi mümkün farzedilirse, isnad edilen suçun tahliline geçer ve þöyle deriz:</p><p> </p><p>
  Bir Müslüman, Ak saçlý, yaþlý bir Müslüman. Saçýný baþýný ve yaþýný bütün ömrü boyunca nurla aðartmýþ bir Müslüman. Saçý, baþý, yaþý ve bütün vücudu Allahýn nuriyla yýkanmýþ tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'am-ý Hak olan hayatýný, Türk Milletinin salâh ve hakikî saadeti için vakfetmiþ; emr-i Ýlâhî olan ruhunu, feleðin hakikî mâliki Allaha teslim edinceye kadar ayný yolda yürümeðe azmetmiþ; bina-yý Sübhanî olan bedenini, yalnýz Allah yolunda yýpratmýþ olan büyük bir Müslüman, bugün "Demokrasi vardýr" denilen bir gün, kalkýyor, yalnýz "Allah" diyor, "Kitab" diyor, "Resûl" diyor ve gençliðe "Dikkat" diyor. Der demez arkasýndan savcý (dâvâyý açan savcý) yapýþýyor.</p><p> </p><p>
  -Gel buraya... Suç iþledin! diyor.</p><p> </p><p>
  Ve âfâký kapkara bir zulmet kaplamýþtýr.</p><p> </p><p>
  Fakat, bakýn þu asîl ve necib ihtiyar Müslümana! Ne kadar sakin ve ne kadar rahattýr. Zira kesrette deðil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bîfütûrdur. Belâ</p><p> </p><p>
sh: » (T: 632)</p><p> </p><p>
zindanýnda safayý seyretmektedir. Cefa sofrasýnda vefa bulan, mazhar-ý tecelli olandýr. Zira eþya hakikatlerinden haberdardýr. Kesafeti letafete kalbetmiþtir. Kaný çekilmiþ, damarlarýnda kan yerine, feyz-i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcý (dâvâyý açan savcý) bu Müslümaný kolundan yakalamýþ, hapse sürüklemektedir.</p><p> </p><p>
  Niçin? Neden? Ne yaptý bu pîr-i fânî? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslümanýn? Ne mi yaptý? Bakýn savcýya (dâvâyý açana) göre neler ve neler yaptý?</p><p> </p><p>
  "Gençlik Rehberi" adiyle bir kitab çýkardý</p><p> </p><p>
  A- Lâikliðe aykýrý hareket etti. Allah, din, iman lâikliðe aykýrý olur mu? Olur. Peki, baþka?</p><p> </p><p>
  B- Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarýný dinî esaslara uydurmak istedi. Nasýl, niçin ve ne maksadla yaptý bunlarý?..</p><p> </p><p>
  C- Þahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadýyla.</p><p> </p><p>
  Peki, ya siyasî menfaat kasdý var mý acaba? Hayýr bu yok. Ehl-i vukuf da bu maksadý görmemiþ. Savcý da bunu diyemiyor. Peki amma, madem ki siyasî menfaat kasdý yokmuþ, bu pîr-i fânînin þahsý, cüssesi, bedeni ne ki, dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?</p><p> </p><p>
  Savcý, "Ben orasýný bilmem" diyor, istiyor iþte. Hem bunu böylece bilirkiþiler de söylüyorlar.</p><p> </p><p>
  Peki, nasýl yaptý bu iþleri bu Müslüman?</p><p> </p><p>
  A- Dini, dinî hissiyatý ve dince mukaddes tanýlan þeyleri âlet etmek suretiyle.</p><p> </p><p>
  Nedir bu mukaddes tanýlan þeyler? Ýslâm dini, Müslümanlýk hisleri, Allah kelimesinin kalbdeki haþyeti, Kur'ân, tefsir... Demek savcý bunlarý biliyor. Bunlarýn mukaddesat olduðuna inanýyor.</p><p> </p><p>
  Peki amma, bunlarý bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, dâvayý açan savcýya göre âlet etmektir. Öyle ise savcý da bunlarý âlet ediyor.. hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor.. hem de bir Müslümaný mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Þu halde o da 163 üncü maddeye göre suç iþlemiyor mu?</p><p> </p><p>
  "Hayýr" der savcý, ben propaganda yapmýyorum O propaganda ve telkin yaptý. Ne dedi peki? Þunlarý söyledi:</p><p> </p><p>
  "...Bu zamanda, zýndýka dalâleti Ýslâmiyete karþý muharebe-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 633)</p><p> </p><p>
sinde nefs-i emmarenin plânýyla þeytan kumandasýna verilen fýrkalardan en dehþetlisi yarým çýplak hanýmlardýr ki, açýk bacaðýyla, dehþetli býçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldýrýyorlar. Nikâh yolunu kapamaða, fuhuþ yolunu geniþlettirmeye çalýþarak çoklarýn nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarýný kebair ile yaralýyorlar; belki o kalblerden bir kýsmýný öldürüyorlar."</p><p> </p><p>
  Peki yalan mý bunlar? Fuhþu teþvik ve nikâhý imha eden fâhiþeler gürûhu inkâr mý ediliyor? Gizli ve âþikâr fuhuþla ve devlet eliyle mücadele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuþla Mücadele Nizamnamesi ve ahlâk zabýtasý bunlarla geceli gündüzlü mücadele etmiyor mu?</p><p> </p><p>
  Var; var amma, buna biz karýþýrýz. Allah ne karýþýr? diyor savcý. Peki böyle desin. Desin amma.. kanun, zabýta ve savcý, suç iþlendikten sonra iþleyeni ve iþleteni yakalýyor. Yâni iþ olup bittikten sonra, namus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almaða kanunen imkân yok; fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sayesinde her türlü rezaletin önü alýnabileceðini bildiriyor. Ýslâm dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alýn diyor. Nasýl? Nasihat edin, ikaz edin, Allahý tanýtýn, insanýn kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateþ, Cehennem, ebedî azâb, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasýn, sevsin ve korksun; korksun ki fenalýklardan kaçsýn, hem kendisi kurtulsun, hem de cemiyet; savcý da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aþýlayýn.</p><p> </p><p>
  Nasýl yapalým bu iþi? Söyleyin, yazýn okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allahýn emirleri, Kur'ân-ý Azîmüþþanýn hikmetleri deðil mi? Din, sizin en tabiî hakkýnýz deðil mi? Kim meneder sizi bundan (Allah yolundan)? Suç diyorlar buna. Öyle mi? Allahýn emrini okuyun:</p><p> </p><p>
اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدّوُا عَنْ سَبِيلِ اللّهِ وَشَاقّوُا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى لَنْ يَضُرُّوا اللّهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ</p><p> </p><p>
  Meali: "Haberiniz olsun ki o küfür edip halký Allah yolundan meneyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karþý gelenler, hiçbir zaman Allaha zerrece bir zarar</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 634)</p><p> </p><p>
edecek deðiller. O, onlarýn amellerini heder edecektir."</p><p> </p><p>
  Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar edin; çünkü yaptýðýnýz iþ iyidir.. insanlar için, cemiyet için, millet için, hükûmet için, devlet için hayýrlýdýr; þerden, belâdan koruyucudur. Ýman edenlere deyin ki:</p><p> </p><p>
يَا اَيُّهَا الّذِينَ آمَنُوا اَطِيعُوا اللّهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلاَ تُبْطِلُوا اَعْمَالَكُمْ</p><p> </p><p>
  Meali: "Ey bütün iman edenler.. Allaha ve Resûlüne itaat edin de amellerinizi ibtal eylemeyin."</p><p> </p><p>
  Buna da inanmazlarsa, deyin ki: Tehlike.. vatan ve milletiniz için tehlike, dinde, dinin propagandasýnda deðil, dinsizliktedir. Bunu Baþvekilimiz de söyledi: "Saðcýlýðýn, memleket için tehlikeli olduðu görülmemiþtir. Bugün din propagandasýna mâni bir hal yoktur; tedbir almaða da lüzum kalmamýþtýr."</p><p> </p><p>
  Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz, fakat bir kerre de dâvâyý açan savcýya sorunuz.. bakalým hayýr diyebilecek mi? Allahýn emirleri, Kur'ân-ý Azîmüþþanýn hikmetleri gençlere anlatýlmaz, bildirilmezse, propaganda suçtur diye menedilirse, ahlâksýzlýk, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuþ, zina, katil suçlarýnýn önüne geçmek yalnýz ceza kanunlarýyla kabil midir? "Komünizm" gibi bütün dünyayý tehdid eden erzel âfetin, gizli ve âþikâr, seri ve sinsi tahribatýný tamamen ne ile önlemek mümkündür?</p><p> </p><p>
  Muhterem vatansever, Allahýna ve mukaddesatýna baðlý necib Türk hâkimleri! Þu korkunç küfür propagandasýna körpe Müslüman Türk çocuklarýnýn temiz ve saf dimaðlarýný senelerce tahrib ederek felce uðratan korkunç din düþmanlarýnýn akýttýðý zehirlere bakýn.</p><p> </p><p>
  Ne korkunç hal ve tezadlar içindeyiz. Savcý bunu görmez, Ýslâm dinine ve bütün mukaddes dinlere yapýlan bu korkunç taarruz ve hakareti tâkib etmez de, bu taarruzdan gençliðe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?</p><p> </p><p>
  Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'ân-ý Mübînin Allahýn nurunun pýrýltýlarý ile dolu olan ve yalnýz o nur-u Ýlâhîyi aksettiren Risale-i Nur Gençlik Rehberinden dolayý müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!..</p><p> </p><p>
  Muhterem, asîl ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsi-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 635)</p><p> </p><p>
niz ki, hakikî irþad âlimleri Enbiyanýn vârisleridir. Bu mübarek zatlar da kendilerine miras kalan va'z u nasihatý, Kur'ân-ý Mübînin emirlerine göre yaymakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazýn talibi deðildirler. Vazifelerini fisebilillâh yaparlar. Ancak, Allah ve Resûlünün rýzasýna talibdirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü, bu vazife onlara Allah ve Resûlünün emanetidir. Müvekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye nasýl tâkib ve tâzib edilir? Nasýl bu ihtiyar yaþýnda zayýf ve nahif bünyesi, inanamayacaðý aðýr bir teklif ile mükellef tutulur?</p><p> </p><p>
  - Gel zindana gir!</p><p> </p><p>
  Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mâni olmak vazifesi de sizlere emanet edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bütün fenalýklarý, günahlarý, ahlâksýzlýðý, rezaleti, fesad ve fitneyi imha edecek nurdur...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
................................................................................................................................. يُرِيدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّهُ اِلاَّ</p><p> </p><p>
اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ</p><p> </p><p>
  Meali: "Onlar Allahýn nurunu aðýzlarýyla söndürmek istiyorlar. Allah ise, -muhakkak- nurunu tamamlamak (tamamen parlatmak) istiyor.. kâfirler hoþlanmasalar da."</p><p> </p><p>
Avukat</p><p> </p><p>
ABDURRAHMAN ÞEREF LÂÇ</p><p> </p><p>
  Bu müdafaayý müteakib Üstad Said Nursî'ye baþka bir diyeceði olup olmadýðý mahkeme reisi tarafýndan sorulmuþ, mumaileyh ayaða kalkarak:</p><p> </p><p>
  -Yalnýz bir kelime söylemek için müsaadenizi rica ederim.</p><p> </p><p>
  -Buyurunuz.</p><p> </p><p>
  -Muhterem vekillerim benim þahsým hakkýnda söylemiþ olduklarý senakâr sözlere ben lâyýk deðilim. Ben, Kur'an ve iman hizmetinde çalýþan âciz bir adamým. Baþka bir diyeceðim yoktur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 636)</p><p> </p><p>
  Beraet kararýnýn tebliði:</p><p> </p><p>
  Bunun üzerine muhakeme hitam bulmuþ; heyet-i hâkime müþavereden sonra ittifakla beraet kararýný teblið etmiþ ve bu karar mahkemede hazýr bulunan üniversiteliler ve halk tarafýndan þiddetle alkýþlanmýþtýr. Savcýlýk tarafýndan temyiz edilmediði için karar kesinleþmiþtir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ýn Ýstanbul'a Teþrifi Münasebetiyle Üniversiteli Bir Nur Talebesinin Arkadaþýna Yazdýðý Mektub:</p><p> </p><p>
  Sevgili Üstadýmýzýn teþrifinden dolayý bizi ve Ýstanbul'u tebrikinize teþekkür ederim. Bu muhteþem, müstesna hâdiseden dolayý, koca þehir kaynadý; için için bayram yapýyor. Âlimi-cahili, fakiri-zengini, genci-ihtiyarý mahkemelerde, otelde her yerde onu görmeye ve dinlemeye koþuyor.</p><p> </p><p>
  Rüyalarýmýz dahi neþ'e ve ferahla dolu... Düþmanlarýmýzýn ise yüzleri daha ziyade karardý. Nifaklarýnýn hiçbir þey yapmadýðýný ve yapamayacaðýný artýk biliyorlar. Üstadýmýz, Ýstanbul'un þahsiyet devrinin yadigârý olan her þeye yeniden can verdiler. Kardeþlerimizin gözünde, þehrin manzarasý birdenbire deðiþti. Ayasofya, Sarayburnu'na kadar uzandý. Minarelerinde yine Ezan-ý Muhammedî (A.S.M.) okunuyor; içinde, hâfýzlar yeniden Kur'ân-ý Kerîm tilâvetine baþladýlar. Fâtih, her gün türbesinden kalkarak, fethettiði þehrin büyük ve mübarek misafirine, "Hoþ geldiniz!" diyor ve onu tebrik ediyor. Yeni Camiin þerefesinden, Beyoðlu'nun en karanlýk ve mülevves izbesine kadar nüfuz edecek ýþýk tufanýný þimdiden görür gibi oluyoruz. Hepsinin; Ayasofya'nýn, Fâtih'in, Sultan Ahmed'in, Eyyüb'ün ve Süleymaniye'nin ve bütün Müslüman Ýstanbul'un hicab perdelerini yüzlerinden atýþý ve bize daha muhteþem ve daha samimî görünmeleri, bu büyük teþriften ve bu ulvî nurdan.. Üstadýmýz, artýk bu þehrin güneþi. O giderse, ufkundaki güneþ de onu takib edecek ve milyonluk þehir kararýverecek. Tesellimiz, Fâtih þehrinin Risale-i Nur'la aydýnlanacaðý ve parlayacaðý ümididir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 637)</p><p> </p><p>
  Üstadýmýzýn teþrifini telefonla haber verdikleri zaman, cansýz vücudumdan birdenbire bir cereyan geçti. Öldürücü ve uyuþturucu deðil; dirilten, canlandýran bir cereyan... Maddî ve manevî varlýðýmýn bir anda kuvvet bulup, muazzam bir mýknatýsýn beni çektiðini hissettim. Aðýr Ceza Mahkemesine vâsýl olduðum zaman, biraz evvelki tahassüslerimin bütün cem'iyette hâkim olduðunu farkettim. Mahkemenin içi ve dýþý týklým týklým dolu idi. Kalabalýðý yararak içeri girmek istedim; fakat gözüm iki üniversiteli talebenin arasýnda yürüyen Üstad'a iliþti. Manasýyla olduðu kadar maddesi ve kýyafeti ile de bambaþka olan ve þu anda milyonlarca gözün onun üzerinde toplandýðý müstesna varlýk, sanki hiçbir þeyle alâkadar deðildi ve hiçbir hâdiseden haberi yoktu.</p><p> </p><p>
  .................................................................................................................................</p><p> </p><p>
  Mahkemenin içindeyim. Ulvî isim zikredilir edilmez, büyük adam koca bir milletin, dinin ve devrin tarihî mümessili olarak içeri girdi. Ufak bir kaynaþmayý müteakib çýt yok. Herkes, bu muhteþem ve muazzam ânýn mânasýný ve heyecanýný duymakta...</p><p> </p><p>
  Hastayým demelerine raðmen Üstadýmýzýn yerlerinden yýldýrým gibi fýrlayarak itiraz ve izahlarý.. mahkeme heyetinin hayranlýkla büyük adamý seyri... ikinci celsede daha muazzam bir kalabalýk... Üstadýmýzýn, vukufsuz ehl-i vukuf raporuna bizzat verdikleri harikulâde cevablar.. ve mahkemenin 5 Marta tâliki... titreyerek, günah ve zaaflarýma bin teessüf ve tövbe ederek yaklaþýp, mübarek ellerini sonsuz bir iþtiyakla öptüðüm ve içimi tertemiz tutmaya çabalayarak gözlerini bulmaya cesaret ettiðim o an, o gün, hâtýralarýmýn en büyük ve en nâdide yadigârý olacak. Üniversiteli diðer kardeþlerim, Üstadýmýzýn hizmetinde bulunmakla þeref-i uzmaya kavuþmuþlar. O Üstadýmýzdan, Cenab-ý Hak ebediyen razý olsun; ve bütün talebelerine ve bilhassa benim gibi biçare, zavallý ve âcizlere akýl, dirayet, azim ve ihlâs ihsan buyursun. Âmin. Evet kardeþim, bu asrýn mânevî þahý olduðu hayatý ve eserleriyle sâbit olan bir Üstadýn eserlerini biz muhtaçlara lûtfeden Cenab-ý Hakka hadsiz þükürlerle beraber; þu zamanýn yaralarýna en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatýn tehacümüne mâruz heyet-i Ýslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düþenler için en doðru bir rehber</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 638)</p><p> </p><p>
olan Risale-i Nur'u, ölünceye kadar okuyacaðýz, neþredeceðiz Ýnþâallah.</p><p> </p><p>
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
Ýstanbul Üniversitesi Nur Talebelerinden</p><p> </p><p>
KÂMÝL</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ÜSTAD'IN EMÝRDAÐ'A GÝDÝÞÝ</p><p> </p><p>
  Üstad Bediüzzaman Ýstanbul'daki muhakemesinin beraetle neticelenmesini müteakib Emirdað'a geldi. Emirdað'da Ramazan ayýnýn bir gününde kýra çýktýðý zaman, bir baþçavuþ ve üç silâhlý jandarma yanýna gönderilerek, gelecek fýkrada beyan edildiði gibi, kendisine þapka giymesi teklif ediliyor; bu sebeble karakola celbediliyor. Bunun üzerine Üstad bir istida yazarak, Adliye ve Dahiliye Vekâletine gönderiyor; Ayný zamanda Ankara'daki bir talebesine de göndererek alâkadar mebuslara hâdisenin duyurulmasýný bildiriyor. Ankara'daki talebeleri, bu þekvanýn bir nüshasýný, Samsun'da münteþir Büyük Cihad gazetesine gönderiyorlar. Yazý, Büyük Cihad'da "En Büyük Ýsbat" baþlýðý altýnda ve bir hâþiye ilâve edilerek neþrediliyor. Sonra, Ankara ve Ýstanbul Üniversitesindeki Nur talebeleri de iki-üç makale yazý, Büyük Cihad gazetesine gönderiyorlar ve neþrediliyor. Bu sýralarda Malatya hâdisesi vukua geliyor, dindarlar aleyhinde bir sürü yalan, iftira, tezvir propagandasý baþlýyor. Bu tahriklere aldanan bazý þahsiyetler, dinî gazetelerden medar-ý ittiham noktalar bulmak için çalýþýyorlar. Samsun'da da mezkûr "En Büyük Ýsbat" baþlýklý yazý ve Üniversite Nur talebelerinin makaleleri dolayýsýyla, gazete neþriyat müdürü ile Ankara'dan bu yazýlarýn bazýlarýný gönderen bir Nur talebesi tevkif edilerek mahkemeye veriliyor. Nurculuðun memlekette inkiþafý aleyhinde gazetelerde beyanatlar, kanaatlar ileri sürülüyor. 600 kadar Nur talebesinin mahkûmiyetini istihdaf eder þekilde, Türkiye'de yirmibeþ yerde taharri yapýlýp, bir kýsmýnda dâvâ açýlýyor. Neticede; Risale-i Nur'da ve Nur Ta-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 639)</p><p> </p><p>
lebelerinde medar-ý ittiham bir nokta olmayýp, suç bulunmadýðý kanaatine varýlýyor.</p><p> </p><p>
  Samsun'da açýlan dâvâda evvelâ mahkûmiyete karar verilmiþse de, mahkeme-i temyizin Risale-i Nur eserleri ve müellifi Bediüzzaman hakkýnda serdettiði mütalâa ile mahkûmiyet kararýný esastan bozmasý sebebiyle, tekrar yapýlan duruþmada, yazýlarda suç unsuru bulunmadýðý kanaatine varýlarak beraet kararý verilmiþtir.</p><p> </p><p>
  "En Büyük Ýsbat" baþlýklý yazýdan dolayý Samsun'da Üstadýmýz aleyhine de dâvâ açýlmýþtý. Samsun'a mahkemeye celbi isteniyordu.</p><p> </p><p>
  Çok rahatsýz ve ihtiyar olmasý sebebiyle kaza tabibliðinden aldýðý bir raporu nazar-ý itibare alýnmayarak, mutlaka mahkemede bulunmasý isteniyordu. Nihayet Üstad, Samsun'da mahkemede bulunmaða karar vererek Ýstanbul'a  geldi. Fakat sýhhatinin bozukluðu ve tahammül edememesinden yola devam edemeyip hey'et-i sýhhîyeden bir rapor alýp mahkemeye gönderdi. Raporda, Said Nursî'nin, yapýlan muayene neticesi, ne karadan, ne denizden ve ne de havadan Samsun'a gitmeye vücudu tahammül edemeyeceði yazýlý idi. Mahkemede, müddeiumumî þiddetli ýsrarlarla Said Nursî'nin mutlaka mahkemede bulunmasýný istemiþse de, mahkeme heyeti, sýhhýye raporuna istinaden, Bediüzzaman'ýn Ýstanbul mahkemelerinden birinde istinabe suretiyle ifadesinin alýnmasýna karar verdi. Nihayet, devam eden mahkemeler neticesinde, Samsun mahkemesi dâvâ mevzuu yazýda mahkûmiyeti icabettirecek bir kasýd görmediðinden, Said Nursî'nin beraetine karar verdi.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 640)</p><p> </p><p>
  ÜSTADIMIZ BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎ BU MÜDAFAAYI ÝSTANBUL MAHKEMESÝNDE OKUMUÞ VE MAHKEMESÝ BERAETLE NÝHAYET BULMUÞTUR</p><p> </p><p>
  Gizli düþmanlarýmýz, bu Ramazan-ý Þerifte, tekrar, adliyeyi benim aleyhime sevkettiler. Mes'ele de, bir gizli komünist komitesiyle alâkadardýr.</p><p> </p><p>
  Birisi: Bütün bütün kanun hilâfýna olarak, beni tek baþýmla ve yalnýz olarak kýrda ve daðda otururken, üç silâhlý jandarma ile bir baþçavuþ yanýma gönderdiler. "Sen baþýna þapka giymiyorsun" diye zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adaleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:</p><p> </p><p>
  Böyle beþ vecihle kanunsuzluk edip kanun namýna beþ vecihle Ýslâm kanunlarýný kýran adam, hakikî kanunsuzluk ile ittiham edilmek lâzým gelirken, onlarýn o acîb kanunsuzluðu ve bahanesiyle, iki seneden beri vicdanî azâb verdiklerinden; elbette mahkeme-i kübra-yý haþirde bunun cezasýný çekeceklerdir. Evet otuzbeþ senedir münzevî olduðu halde hiç çarþý ve kasabalarda gezmeyen bir adamý, "Sen firenk serpuþunu giymiyorsun" diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsaade eder?</p><p> </p><p>
  Yirmisekiz seneden beri beþ vilâyet ve beþ mahkeme ve beþ vilâyetin zabýtalarý onun baþýna iliþmedikleri halde, hususan bu defa Ýstanbul mahkeme-i âdilesinde yüzden ziyade polislerin gözleri önünde, hem iki ay da yaya olarak her yeri gezdiði halde, hiçbir polis iliþmediði ve hem mahkeme-i temyiz bere yasak deðil diye karar verdiði, hem bütün kadýnlar ve baþý açýk gezenler ve bütün askerî neferler ve vazifedar memurlar giymeye mecbur olmadýklarýndan ve giymesinde hiçbir maslahat bulunmadýðýndan ve benim resmî bir vazifem olmadýðýndan -ki resmî bir libastýr- bereyi giyenler de mesul olmazlar denildiði halde; hususan münzevî ve insanlar arasýna girmeyen ve Ramazan-ý Þerifin içinde böyle hilâf-ý kanun en çirkin bir þey ile ruhunu meþgul etmemek ve dünyayý hatýrýna getirmemek için has dostlarýyla dahi görüþmeyen, hattâ þiddetli hasta olduðu halde, ruhu ve kalbi vücuduyla meþgul olmamak için ilâçlarý almayan ve hekimleri çaðýrmayan bir adama; þapka giydirmek, ecnebi papazlara benzetmek için ona teklif etmek ve adliye ile tehdid etmek, elbette zerre kadar vicdaný olan bundan nefret eder.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 641)</p><p> </p><p>
  Meselâ: Ona teklif eden demiþ: "Ben emir kuluyum." Cebr-i keyfî kanun ile emir olur mu ki, emir kuluyum desin. Evet, Kur'ân-ý Hakîm'de, Yahudi ve Nasranîlere baþta benzememek için ona dair Âyet olduðu gibi, يَا اَيُّهَا الّذِينَ آمَنُوا اَطِيعُوا اللّهَ وَاَطِيعُوا الرّسُولَ وَاُولِى اْلاَمْرِ مِنْكُمْ Âyeti, ulülemre itaati emreder. Allah ve Resûlünün itaatine zýd olmamak þartýyle, o itaatin emir kuluyum diye hareket edebilir. Halbuki bu mes'elede, an'ane-i Ýslâmiye kanunlarý hastalara þefkatle incitmemek, gariblere þefkat edip incitmemek, Allah için Kur'ân ve ilm-i imanîye hizmet edenlere zahmet vermemek ve incitmemek emrettiði halde; hususan münzevî, dünyayý terketmiþ bir adama ecnebi papazlarýnýn serpuþunu teklif etmek on vecihle deðil yüz vecihle kanuna muhalif ve Ýslâmýn an'anevî kanunlarýna karþý bir kanunsuzluktur ve keyfî bir emir hesabýna o kudsî kanunlarý kýrmaktýr. Benim gibi kabir kapýsýnda, ga-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Rusun Baþkumandaný kasden önünden üç defa geçtiði halde ayaða kalkmýyan ve tenezzül etmiyen ve onun idam tehdidine karþý izzet-i Ýslâmiyeyi muhafaza için ona baþýný eðmiyen; Ýstanbulu istilâ eden Ýngiliz Baþkumandanýna ve onun vasýtasýyla fetva verenlere karþý, Ýslâmiyet þerefi için, idam tehdidine beþ para ehemmiyet vermeyen ve "Tükürün zâlimlerin o hayasýz yüzüne!" cümlesiyle ve matbuat lisanýyla karþýlayan; ve Mustafa Kemalin, elli meb'us içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip "Namaz kýlmayan haindir" diyen; ve Dîvan-ý Harb-i Örfînin dehþetli suallerine karþý, "Þeriatýn tek bir mes'elesine ruhumu feda etmeye hazýrým" deyip, dalkavukluk etmeyen ve yirmisekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayý ihtiyar eden bir Ýslâm fedaisi ve hakikat-ý Kur'aniyenin fedakâr hizmetkârýna maslahatsýz, kanunsuz denilse ki: "Sen, Yahudi ve Hýristiyan papazlarýna benziyeceksin, onlar gibi baþýna þapka giyeceksin, bütün Ýslâm ülemasýnýn icmaýna muhalefet edeceksin; yoksa ceza vereceðiz." denilse, elbette öyle herþeyini hakikat-ý Kur'aniyeye feda eden bir adam, deðil dünyevî hapis veya ceza ve iþkence, belki parça parça býçakla kesilse, Cehenneme de atýlsa, kat'iyyen; yüz ruhu da olsa, bütün tarihçe-i hayatýnýn þehadetiyle, feda edecek!</p><p> </p><p>
  Acaba, bu vatan ve dinin gizli düþmanlarýnýn bu eþedd-i zulm-ü nemrudanelerine karþý, mânevi pek çok kuvveti bulunan bu fedakârýn tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfi cihette mukabele etmemesinin hikmeti nedir? Ýþte bunu, size ve umum ehl-i vicdana ilân ediyorum ki; yüzde on zýndýk dinsizin yüzünden doksan masuma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dahildeki emniyet ve asayiþi muhafaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçý býrakmak için, Kur'an-ý Hakîm ona o dersi vermiþ. Yoksa bir günde yirmisekiz senelik zalim düþmanlarýmdan intikamýmý alabilirim. Onun içindir ki; asayiþi masumlarýn hatýrý için muhafaza yolunda haysiyetini, þerefini tahkir edenlere karþý müdafaa etmiyor ve diyor ki: Ben, deðil dünyevî hayatý, lüzum olsa âhiret hayatýmý da millet-i Ýslâmiye hesabýna feda edeceðim.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 642)</p><p> </p><p>
yet hasta, gayet ihtiyar, garib, fakir, münzevî, Sünnet-i Seniyeye muhalefet etmemek için otuzbeþ seneden beri dünyayý terkeden bir adama bu tarz muameleler kat'iyyen þek ve þübhe býrakmadý ki; komünist perdesi altýnda, anarþilik hesabýna vatan ve millet ve Ýslâmiyet ve din aleyhinde müdhiþ bir suikasd eseri olduðu gibi, Ýslâmiyete ve vatana hizmete niyet eden ve müdhiþ haricî tahribata karþý cephe alan dindar mebuslar ve Demokratlara dahi büyük bir suikasddýr. Dindar mebuslar dikkat etsinler, bu dehþetli suikasda karþý müdafaada beni yalnýz býrakmasýnlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey mübarek, Müþfik ve Muazzez Üstadýmýz Hazretleri</p><p> </p><p>
  Bu acîb madde ve dinsizlik asrýnda, nazarlar kýsalmýþ; kalbler, fenalýklar ve kötülüklerle dolmuþ; yalnýz ve yalnýz Kur'ân-ý Hakîmin bu zamandaki en hakikî ve kat'î tereþþuhatý olan Risale-i Nur; o kýsalmýþ nazarlarý, âdeta maddenin ruhuna nüfuz ettiriyor; o kötü kalblerin zindan gibi karanlýk olan içini, nurla dolduruyor. Bunun için, bu asra "Nur asrý" denmesi münasibdir.</p><p> </p><p>
  ...........................................................................................................................</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, beþeriyetin bu tamiri imkân olmayan yarasýný uhrevî ilâçlarla tedavi ediyor.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur ve onun hârika müellifi siz mübarek Üstadýmýz, binlerce münevver gence halâskârlýk vazifenizi yapmýþ ve yapmaktasýnýz. Bunun böyle olduðuna imanlarý kurtarýlan bu âcizler canlý þahidleriz. Bu dehþetli asýrda, materyalizmi, maddeciliði temelinden yýkan, mason ve komünistlerin bâtýl ideolojilerini bütün ilim ve idrak müvacehesinde zîr ü zeber eden Risale-i Nur, okuyucularýna -bu asrýn talihli insanlarýna- bu dünya ile, hattâ kâinatla bile deðiþilmez âb-ý hayatý, ebedîlik suyunu, yâni beka âleminin bileti olan îmaný bahþediyor.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 643)</p><p> </p><p>
  Ey aziz ve mübarek Üstadýmýz! Bu kadar kýymetli bir hediyeyi bizlere veren siz Üstadýmýza ne kadar hürmet ve muhabbet beslesek azdýr. Siz kurtarýcý Üstadýmýzla Risale-i Nur talebeleri arasýndaki bað, ebedî bir baðlýlýktýr. Bunu hiçbir kuvvet çözemez. Hürmetle mübarek ellerinizden öper, dualarýnýzý beklerim.</p><p> </p><p>
Üniversite Nur Talebeleri Namýna</p><p> </p><p>
Siyasal Bilgiler Fakültesinden</p><p> </p><p>
AHMED ATAK</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  BU MEKTUB SAMSUN'DA MÜNTEÞÝR BÜYÜK CÝHAD GAZETESÝNDE ÝNTÝÞAR ETMÝÞTÝR. MÜFTERÝLERÝN TAHRÝKATÝYLE SAMSUN'DA MUHAKEME AÇILMASINA VESÝLE OLMUÞTUR. MUHAKEME BERAETLE NETÝCELENMÝÞTÝR.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Âlem-i Ýslâmýn halâskârý, ehl-i imanýn sertacý, Risale-i Nurun tercümaný Üstadýmýz Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine;</p><p> </p><p>
  Bu defa dindar Demokratlarýn delâletiyle Afyon Mahkemesince Risale-i Nur'un serbestiyetine, bütün risale, mektub ve mecmualarýnýn suç mevzuu teþkil etmediðinden iadelerine karar verilmesini; senelerce evvel ilân ettiðiniz "Risale-i Nur benim deðil, Kur'ânýn malýdýr; Kur'ânýn feyzinden gelmiþtir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun sinesinden koparýp atamayacaktýr. Risale-i Nur, Kur'âna baðlýdýr; Kur'ân ise, Arþ-ý A'zamla baðlanmýþtýr; kimin haddi var ki, onu oradan söküp atsýn!" diye olan hakikatlý beyanatýnýzýn açýk bir tezahürü ve bu ulvî hizmetinizin Ýlâhî ve Kur'ânî olduðunun parlak bir delili bilerek, bu beraet kararýnýn Âlem-i Ýslâmýn ve bâhusus bu millet-i Ýslâmiyenin saadetlerinin baþlangýcý olmasý itibariyle, baþta bütün varlýðýyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatlar deryasýna kaptan tâyin edilen ve zulmet-i küfürle tuðyan etmiþ insanlýða hâdi ihsan olunan aziz, sevgili Üstadýmýz ve buna vesile olmakla ehl-i imaný kendilerine dost ve taraftar eyleyen dindar Demokratlarý ve âdil heyet-i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arzederiz ki:</p><p> </p><p>
  Uzun senelerden beri terakki ve tealisi için çalýþtýðýnýz ve uð-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 644)</p><p> </p><p>
runda feda-yý nefs ve can eylediðiniz hakikat-ý Kur'âniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapýnda ehl-i imanýn kalblerine sürûrlar getirerek fevkalâde inkiþafý, hizmetine memur kýlýndýðýnýz ve bilfiil muvaffak olduðunuz kudsî dâvâ ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve parlak olduðunu güneþ gibi isbat ediyor.</p><p> </p><p>
  Yirmibeþ-otuz seneden beri bütün mânilere ve sýkýntýlara raðmen bu kadar sabýr ve metanetiniz ve Kur'ândan kalb-i münevverinize gelen Risale-i Nurun neþri cihetinde bu hârika hizmet ve mücahedeleriniz, istikbalin nesillerine ve Ýslâmýn kahraman mücahidlerine bir nümune-i iktida ve imtisal oluyor. Kur'ân güneþinin sönmeyen nurlarý ve ebedî lem'alarý olan Nur þualarýyla cehl ve dalâlet karanlýklarýný izale ederek, milyonlar kalbleri o nurla nurlandýrýp, ehl-i imaný kendinize minnetdar ettiniz. Bu vatan ve bu millet, bu tarih ve bu toprak, sizin bu hizmetinizi, bu fedakârlýðýnýzý hiçbir zaman unutmayacaktýr. Ebediyet âlemine göç eylediðinizde dahi, sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fýþkýran bir þecere-i âliye her tarafý kaplayacak ve o Nur aðacýnýn etrafýna toplanan büyük cemaatler ve Risale-i Nur'un yükselen ebedî þualarý, o hizmetinizi ilelebed ve daha parlak ve daha þaþaalý idame edecekler.</p><p> </p><p>
  Siz, Risale-i Nur'un tercümaný haysiyetiyle ve bu iman hizmetinizin Ýslâm ufuklarýnda parlamasý cihetiyle, bu asrýn bir hidayet serdarýsýnýz.</p><p> </p><p>
  Kur'ân-ý Kerîmin Ondördüncü Asr-ý Muhammedîdeki (A.S.M.) aziz dellâlý ve o müdhiþ zamanýn müdhiþ zulümatýna karþý Nur-u Kur'ânla mukabele eden büyük fedakârý ve Risale-i Nur'un yüzbinler nüshalarýný yüzbinler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neþredip dinsizliðe ve küfr-ü mutlaka karþý bir sedd-i Kur'ânî tesis eden muhteþem kahraman sevgili Üstadýmýz!</p><p> </p><p>
  Âlemlere rahmetler ve saadetler getiren ve insanlýða selâmet ve teselliler bahþeden bu mukaddes hizmetinizle ehl-i imana zuhurunu müjde verip isbat ettiðiniz ve emareleri gözükmeye baþlayan ve bütün kýtalara þâmil hâkimiyet-i Ýslâmiyenin nurlu ve büyük bayramýný bütün ruhumuzla tebrik eder, Cenab-ý Haktan uzun ömürlerinize dualar eder, ellerinizden tâzimle öperiz.</p><p> </p><p>
Ankara Üniversitesi Nur Talebelerinden</p><p> </p><p>
ÝSMAÝL, SALÝH, ATIF, AHMED, ZÝYA, MEHMED, ABDULLAH</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 645)</p><p> </p><p>
ÜSTAD SAÝD NURSÎ'NÝN ISPARTA'DA ÝKAMETLERÝ</p><p> </p><p>
  1953 senesi yaz aylarýnda Üstad Emirdaðý'ndan Isparta'ya geldi. Isparta'da pek çok sadýk talebeleri vardý. Daha evvel gönderdiði mektublarýnda Isparta'yý taþýyla, topraðýyla mübarek olarak tavsif ediyor ve Risale-i Nur'un zuhuru ve intiþarýyla vücud bulan manevî hayatýnýn idamesine en kuvvetli medar Isparta olduðunu beyan buyuruyordu. Filhakika Isparta, Üstadýn bu iltifatýna lâyýk olduðunu uzun senelerdeki hâdiselerin þehadetiyle isbat etmiþ ve göstermiþtir. Çünkü, Risale-i Nur'un birinci medresesi ve te'lif yeri olan Barla, Isparta'nýn bir nahiyesidir. Risale-i Nur'un büyük mecmualarý burada te'lif edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'u binler kalemlerle en korkulu zamanlarda yazýp neþredenler Isparta ve köylerindeki talebelerdir. Misal olarak Sav Köyünü göstermek kâfidir. Üstad Kastamonu'da bulunduðu zaman, Isparta'nýn yalnýz Sav köyünde bin kadar kalem senelerce Nurlarý yazmýþ, çoðaltýlmasýnda çalýþmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Her birisi birer vilâyet kadar, belki daha ziyade Risale-i Nur'a alâka gösteren ve Nurlarýn yayýlmasýnda birer santral misillü çalýþan Nur merkezleri Isparta'dadýr. Gül ve Nur fabrikalarý ve bunlarýn etrafýnda Medrese-i Nuriye þakirdleri, Mübarekler Heyeti, hep Isparta vilâyeti dahilindedir.</p><p> </p><p>
  Hem her birisi hizmet-i Kur'âniyye itibariyle birer kutub hükmünde olan Nur talebelerinin medar-ý iftihar büyük kardeþleri de yine Ispartalýdýrlar.</p><p> </p><p>
  Hem Isparta adliyesi ve emniyeti daima Nurlara insafla muamele etmiþtir. Üstad, Isparta adliyesine çok defa dua etmiþ, sair vilâyetlere bu noktada da Isparta'yý hüsn-ü misal göstermiþtir.</p><p> </p><p>
  Bu ve bu gibi sebebler tahtýnda Üstad, âhir ömrünü Isparta'da geçirmek, ölümünü oradaki mübarek, sâdýk kardeþlerinin arasýnda karþýlamak, mezarýný Isparta'da Sav'da veya Barla'da vasiyet etmek üzere Isparta'ya geldi. Kira ile bir eve yerleþti. Yanýnda dört-beþ talebesi vardý. Bu talebeleriyle Üstad, hususî dershane-i Nuriyyesini vücuda getirmiþti.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ISPARTA'DAKÝ HAYATINDAN MUHTELÝF SAFHALAR</p><p> </p><p>
  Mahkeme safahatý: Afyon Mahkemesi tarafýndan kitablar ser-</p><p> </p><p>
  sh: » (T: 646)    (RESÝM)</p><p> </p><p>
   sh: » (T: 647) (RESÝM)</p><p> </p><p>
sh: » (T: 648)</p><p> </p><p>
best býrakýlmadan, Malatya hâdisesi münasebetiyle bazý vilâyet ve kasabalarda taharriler yapýldý, mahkemeler açýldý. Ezcümle: Mersin'de, Rize'de, Diyarbakýr'da Nurlar ve Nurcular aleyhine dâvâ açýldý; neticede mahkemeler beraet verdi. Birçok vilâyetlerde yapýlan taharriler ve soruþturmalar ile Nurcular aleyhine umumî bir dâvâ açýlmasý için Isparta müddeiumumîliði harekete geçti. Sekseni mütecaviz Nur talebesi hakkýnda iddianame hazýrlandý ve dosya sorgu hâkimliðine tevdi edildi.</p><p> </p><p>
  Emniyetin pek çok gizli mensublarý, Nur talebeleri arasýnda dolaþmaya, her hareketlerini kontrola baþladýlar. Ankara, Ýstanbul, Adapazarý, Safranbolu, Karabük, Dinar, Ýnebolu, Van gibi yerlerde araþtýrmalar, sorgular yapýldý. Yapýlan bütün tedkikat ve taharriler neticesi: Vatan, millet aleyhinde zerre kadar bir hareket bulunmayýp, bilâkis her vatandaþýn göðsünü iftiharla kabartacak ilmî, imanî, vatanî hizmetler, ahlâkî gayret ve faaliyetler ile hareket ettikleri, Risale-i Nur'u okumak, okutmak ve neþrine çalýþmaktan baþka bir gaye ve maksadlarý bulunmadýðý anlaþýlmasýyla, "Nurcularda suç bulamýyoruz, medar-ý mesuliyet bir hareket ve faaliyetleri görülmemiþtir" diye umumen kanaat getirildi. Bu soruþturmalar, Risale-i Nur'un hakkaniyetinin anlaþýlmasýna vesile oldu. Neticede Nurlarýn beraetine karar verildi.</p><p> </p><p>
  Urfa ve Diyarbakýr'daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriyye kurdular. Risale-i Nur'u her sýnýf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere baþladýlar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun þerefini ihya ettiler. Þark havalisinde büyük hizmet-i imaniyye ifa olundu. Bir aralýk Diyarbakýr'da orada Nurlarla imana ve Kur'ana hizmet eden faal bir Nur talebesi aleyhine dâvâ açýldý, beraetle neticelendi; mü'minlerin sürûr ve minnetdarlýðýna vesile oldu.</p><p> </p><p>
  Afyon'da da devam eden mahkeme neticelendi. 1956 tarihinde Risale-i Nur'u inceleyen Diyanet Ýþleri Müþavere Kurulu verdiði bir raporla, Risale-i Nur'un iman ve ahlâkî tekemmülâta hizmet hususundaki vasfýný ilân etti. Afyon mahkemesi de bu rapora istinaden, Risale-i Nur eserlerinin beraetine ve serbestiyetine karar verdi; hüküm kat'îleþti.</p><p> </p><p>
  Afyon Mahkemesinin beraet kararýndan sonra, Isparta Sorgu Hâkimliði de men-i muhakeme kararý verdi. Böylece, Risale-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 649)</p><p> </p><p>
 Nur, birçok adlî süzgeçlerden geçerek umumî ve küllî bir serbestiyet ve hüsn-ü kabule mazhar oldu.</p><p> </p><p>
  Nurlarýn Neþri: Anadolu'nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber; bilhassa Ankara, Ýstanbul, Diyarbakýr, Urfa Medrese-i Nuriyeleri yalnýz bulunduklarý muhitte deðil, çok geniþ bir sahada hizmet-i imaniyyede bulundular. Bu hizmetleri; yalnýz bir kiþi deðil, bir merkez deðil, yalnýz malûm þahýslar deðil; hizmet-i Kur'âniyye olduðu için, pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafýndan ifa edildi. Ýsmi bilinmeyen nice halis talebeler, sadýk mü'minler, bu hizmet-i kudsiyede çalýþtýlar, Nur-u Muhammedî'nin yayýlmasýna gayret ettiler.</p><p> </p><p>
  Ankara'da, üniversiteli talebeler ve muhterem hamiyetperver zatlar, Risale-i Nur mecmualarýný matbaalarda tab ile her tarafa neþrine, bilhassa yeni harfle istifadeye muntazýr kitlenin ellerine ulaþmasýna çalýþtýlar. Risale-i Nurun küllî neþriyatýný gençliðin, mekteblilerin deruhde etmeleri bu hususta büyük fedakârlýk göstermeleri ise; bu millet ve vatan için büyük bir saadet oldu. Çünkü, hiçbir þahsî menfaat taleb etmeden ve yalnýz rýza-yý Ýlâhî için hareket etmeleri; onlarýn, bu asîl milletin hakikî evlâdlarý olduðunu gösterdi.</p><p> </p><p>
Üstadýn Barla'ya Gidiþi</p><p> </p><p>
  Üstad, Barla'dan yirmibeþ sene evvel ayrýlmýþ ve o zamana kadar hiç gitmemiþti. Barla ile, kendi Nurs köyünden ziyade alâkadardý. Çünki, hayat-ý mâneviyesi olan Risale-i Nur burada te'lif edilmeye baþlamýþtý. Kur'an-ý Hakîmin hidayet nurlarýný temsil eden "Sözler" ve "Mektubat" ve "Lemeat-ý Nuriye" buradan etrafa yayýlmýþtý. Bu itibarla Barla, Risale-i Nur dershanesinin ilk merkezi idi.</p><p> </p><p>
  Barla'daki hayatý gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassud altýnda geçmekle acý idi; fakat Risale-i Nur hakikatlarýnýn te'lif yeri olduðundan Üstad'ýn en tatlý ve þirin hayatý da yine Barla hayatýdýr  denilebilir. Bu defa Barla'ya nefiy ile deðil, hapis ile deðil, kendi rýzasý ile ve serbest olarak gidiyordu. Güzel bir bahar günü Barla'ya geldi. Barla'daki talebelerinin mühim bir kýsmý Üstad'ý karþýladýlar. Üstad, sekiz senelik ikametgâhý olan Medrese-i Nuriyesine yaklaþýrken kendini tutamadý, mübarek gözlerinden yaþlar boþandý. Haþmetli çýnar aðacý da adeta kendisini</p><p> </p><p>
selâmlý-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 650)(RESÝM)</p><p> </p><p>
sh: » (T: 651)(RESÝM)</p><p> </p><p>
sh: » (T: 652)</p><p> </p><p>
yordu. Bir vakitler, -yani Barla'da sekiz sene ikâmetten sonra Isparta'ya celb edilmiþti. O zamanki gidiþinde mübarek çýnar aðacý Üstadý mânen teþci etmiþ, haþmetli kanatlarý olan dallarýnýn Cenab-ý Hakka olan secdevâri ubudiyetiyle Üstad'ý uðurlamýþtý. Bu defa da yine uzun bir müfarakattan sonra tekrar Üstada kavuþmanýn süruru içinde Hâlik-ý Rahmâna secde-i þükrana kapanýyordu. Üstad, o mübarek çýnar aðacýna sarýlmýþ yanýndaki talebelerine ve ahaliye kendisini yalnýz býrakmalarýný söylemiþti; zaten göz yaþlarýný tutamýyordu. Sonra, Nur Dershanesi olan odasýna girdi ve iki saat kadar kaldý, hazin aðlayýþý dýþarýdan iþitiliyordu.</p><p> </p><p>
  Evet, þübhesiz rahmet-i Ýlâhiyenin nihayetsiz tecellilerine mazhardý. Bir zamanlar Þarkî Anadoludan Isparta havalisine sürülmüþtü... Isparta'dan da, daðlar arasýndaki Barla Nahiyesine nefyedilmiþti.. burada ölüp gidecekti. Eski tarihçe-i hayatýnýn þehadetiyle çok kahraman ve fedakâr olan bu zât, doðrudan doðruya Kur'ân-ý Hakîmin hakikatlarýný benimseyen; ferdî ve millî saadeti, Ýslâmiyet hakikatlarýna sarýlmakta gören ve bunu haykýran ve delâil-i akliye ile ilim meydanýna çýkan bir kimse idi.</p><p> </p><p>
  Üç devir geçirmiþ, cebbar kumandanlara boyun eðmemiþ, kudsî dâvasýndan dönmemiþ; yaralanmýþ, zehirlenmiþ, ölmemiþ; daðlar gibi hâdiselerin dalgalarýndan yýlmamýþtý...</p><p> </p><p>
  Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri deðiþtiren, asr-ý hâzýrýn cerayanlarý, bu zâtý Kur'an ve îman davasýndaki yolundan çevirememiþti. O, ruhundaki þecaat-ý îmaniye ile kat'î inanýyordu ki, dâva ettiði hakikat bir gün milletçe benimsenecek; bir Said, binler belki yüzbinler Said olacak. Ýnsanlýk camiasýnda neþrettiði hakaik-i îmaniyenin fütuhatý ve inkiþafý baþlayacak.. ve âfâk-ý Ýslâmý saran zulmet bulutlarý Kur'andan eline verilen bu meþ'ale-i hidayetle daðýtýlacak.. ölmeye yüz tutmuþ zannedilen îman ruhu yeniden canlanacak.. canlara can katacak.. mânen ölmeye yüz tutan millet-i Ýslâmiyeyi ihya edecek.. âleme efendi olan Ýslâmiyetin -Biiznillah- cihana efendiliðinin maddî mânevî mübeþþiri olacaktý.</p><p> </p><p>
  Ýþte, bu kudsî hakikatýn hâmili ve naþiri olan ve hakikatta bugünkü beþeriyetin medar-ý iftiharý bulunan bu aziz zât, din düþmanlarýnýn plânýyla -vaktiyle- bu beldeye gönderilmiþ, Anado-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 653)</p><p> </p><p>
lu'da tesis ettirilen rejimin aleyhinde bulunmasýna, fiilî müdahalesine mümanaat olunmuþtu. Heyhat! Esasen kendisi siyasetten çekilmiþti; ehl-i dünyanýn dünyasýna karýþmýyordu; O, istikbali nurlandýracak bir hakikatýn te'lif ve neþrine çalýþýyordu. Kâinatýn sahibi ve hâdiselerin mutasarrýfý olan Allah; onun hâmisi, muîni ve yardýmcýsý idi.</p><p> </p><p>
  Ýþte, otuz sene sonra tekrar Barla'ya döndüðü zaman, hizmet-i îmaniyesinde nail olduðu büyük ikramlarý, inayetleri düþünerek, müþahede ederek mesrur oldu ve sürurundan aðlýyordu, secde-i þükrana varýyordu.</p><p> </p><p>
  Hâl-i hazýrda Üstad Isparta'da ikamet eder. Bazan Emirdaðý'na, bazan Barla'ya gider. Buralarý, Risale-i Nur'un te'lif ve inkiþaf merkezleri olduðu için ruhen çok alâkadardýr. Hem, kendisi doksan yaþýna yaklaþtýðý ve birçok defalar zehirlendiði için, rahatsýzdýr. Hastalýðý tarif edilmiyecek derecede aðýrdýr ve þiddetlidir. Ruhen, hissiyatý kuvvetli; ve âlem, bahusus Âlem-i Ýslâm, bilhassa Risale-i Nur dairesi, vücud-u manevisi hükmünde olduðundan, her iki vücudundaki ýzdýrab þediddir. Gerçi talebelerin dualarý ve neþr-i envar-ý îmaniye o ýzdýrabýna bir merhem ve deva ise de, yine de pek vâsi' þefkatý itibariyle zaman zaman ýzdýrabý þiddetlenmektedir. Bu itibarla, tebdil-i havaya çok muhtaçtýr. Bir yerde fazla kalamýyor. Tebdil-i havaya çýktýðý zaman hastalýðý kýsmen azalýyor, rahat nefes alabiliyor.</p><p> </p><p>
  Üstad, Risale-i Nur kesretle intiþar ettiðinden ve her yerde pek çok Nur talebeleri mevcud olduðundan halklarla konuþmayý tamamýyla terk etmiþtir. "Risale-i Nur, benimle sohbetten on derece ziyade faidelidir." deyip ziyaretçi de kabul etmemektedir. Hatta yanýndaki talebeleriyle dahi zaruret halinde konuþmaktadýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Artýk hayatýnýn son safhasýna geldiðini söylemekte, daima içinde yaþadýðý ayý çýkarabileceðinden þübhe eder bir vaziyette ecelini beklemektedir. Nurlarýn neþriyatýndan memnun ve müteþekkirdir. Millet ve devletçe Ýslâmiyet ve saadet yolunda atýlan her adýmý takdir</p><p> </p><p>
ve tasvible karþýlamakta. Hak yolunda yürüyen, Ýslâmî þeâiri ihya edenlere dua etmektedir. Ayný zamanda, Âlem-i Ýslâmýn maddeten ve mânen selâmet ve saadetini dilemekte ve bu yolda giriþilen dahil ve hariçteki gayretlerden hadsiz derece sevinç ve memnuniyet duymaktadýr.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 654)</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'u Kur'an-ý Hakîmin bu zamana mahsus bir mu'cizesi bilmekte, bu vataný komünizm tehlikesinden Risale-i Nur'daki hakikat-ý Kur'aniye muhafaza ettiðini beyan etmekte ve Âlem-i Ýslâmla hakiki kardeþliðe ve uhuvvete ve ittifaka medar olacaðýný, dünyevî ve uhrevî saadetimizin bu hakikata yapýþmamýzda bulunduðunu duyurmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un Anadolu'dan baþka diðer Müslüman memleketlerde yayýlmasýnýn elzem olduðu kanaatindedir. Siyasî gayret ve faaliyetlerden evvel, Risale-i Nur'un neþrolmasýnýn daha menfaatdar olacaðýný ihbar etmektedir.</p>]]></description><guid isPermaLink="false">6365</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 17:03:54 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat SEK&#xDD;Z&#xDD;NC&#xDD; KISIM - ISPARTA HAYATI</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6366-tarihce-i-hayat-sek%C3%BDz%C3%BDnc%C3%BD-kisim-isparta-hayati/</link><description><![CDATA[<p>Sekizinci Kýsým</p><p>
Isparta Hayatý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
(1950'den Sonra)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üstad Said Nursî, Afyon Hapishanesinden 1949da, bir Eylül sabahý tahliye edildi. Ýki komiser arasýnda faytonla bir eve geldi. Yanýnda hizmetine bakan talebeleri de vardý. Üstadýn Afyon hapsinden sonraki hayatýnda ve hizmet-i Nuriyesinde þu surette bir inkiþaf görünür. Bu tarihe kadar Üstad, evinde, geceleri hiç kimseyi bulundurmazdý. Akþamdan ta kuþluk vaktine kadar kapýsý kilitli olarak kalýrdý. Afyon hapsinden sonra ise, sâdýk talebelerinden bazýlarý hususi hizmetinde kaldý. Üstadýn odasý daima ayrý idi. Ancak bir hizmet olduðu vakit yanýna gelinebilirdi.</p><p> </p><p>
  Afyon hapsinden sonra Üstad -kendi tabirince- bir nevi Üçüncü Said olarak görünüyordu. Çünki, bundan sonra hizmet-i Nuriyye baþka safhalarda tezahür edecekti; külli bir inkiþaf olacaktý. Üstadýn hizmetine koþan ve Nur hizmeti için yanýna gelenler bilhassa mektebli gençlerdendi. Rahmet-i Ýlâhiye Afyon hapis musibetini çok cihetlerle rahmete çevirmiþti.</p><p> </p><p>
  Bir vech-i rahmet þu idi: Mahkeme günlerinde muhtelif vilâyet ve kazalardan gelen Nur talebeleri birbiriyle tanýþarak; hem Üstad, hem Risale-i Nur, hem hizmet-i Nuriyye hususunda malûmat sahibi olurlar; ve uhrevî ve imanî olan ve rýza-yý Ýlâhî uðrundaki Nurdan kopup gelen samimî bir uhuvvet ile bir kuvve-i maneviyye elde ederlerdi. Mahkeme günleri, Üstad ve talebelerinin kahramanlar kafilesi olarak saf halinde mahkemeye geliþleri, müminlerin kalblerinde Allah için sonsuz bir muhabbet ve yakýnlýða vesile oluyordu. Bu mahkemeler, iman ve Ýslâm davasýna hizmet için medar-ý teþvik hükmüne geçiyordu. Din düþmanlarýnýn raðmýna olarak bu musibet, Risale-i Nur hizmet-i îmaniyyesini deruhde edecek ve onunla gaye-i hayat edecek fedakârlarý, kahramanlarý netice verdi. Yeni ve münevver Nur Talebeleri meydana çýktýlar. Hapisten tahliyeden sonra, Üstadýn evinin kapýsý önünde bir-iki polis daimî nöbet bekler ve yanýna kimseyi sokmazlardý. Zaten hapis müddetince halka dehþet verecek þekilde yalan-yanlýþ propagandalarla, Bediüzzamanýn imha edileceði gibi haberler etrafa yaydýrýlmýþtý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 587)</p><p> </p><p>
  Üstad, Afyon'da iki ay kadar ikametten sonra Emirdaðý'na geldi. Emirdaðýnda bir çok Risale-i Nur talebeleri vardý. Oradaki hizmet-i Nuriyyeyi bu talebeler ifa ettiler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
AFYON HAPSÝNDEN SONRA HÝZMET-Ý NURÝYE</p><p> </p><p>
 NASIL CEREYAN ETTÝ?</p><p> </p><p>
  Isparta'da, teksir makinesiyle Nur Mecmualarýnýn neþrine devam ediliyordu. Üstad, yine âdeti vechile tashihat ile meþguldü. Yalnýz hapisten sonra hizmet-i Nuriyye birkaç kýsma inkýsam etmiþti; yalnýz teksir ile ve el yazýsý ile neþre münhasýr olmuyordu. Bu zamanlardaki hizmet safhalarý þu suretle ifade olunabilir:</p><p> </p><p>
  1- Muhtelif vilâyet, kasaba ve köylerdeki Nur Talebeleri, bulunduklarý muhitlerinde Nurlarý okumak, yazmak, okutmak ve neþrine çalýþmak..</p><p> </p><p>
  2- Isparta ve Ýnebolu'da, teksir makinesiyle Nur Risalelerinin mecmualar halinde teksiri ve etrafa neþri..</p><p> </p><p>
  3- Ankara ve Ýstanbul'da, muhtelif halk tabakalarý arasýnda, hususan üniversite ve diðer mekteb talebeleri, gençler, memurlar ve hanýmlar arasýnda Nurlarýn yayýlmasý, okunmasý, Risale-i Nur davasýna çoklarýn yakýn manevî alâkalarý. Bunlardan halis fedakârlar ve îman hâdimlerinin çýkmasý. Nur-u imanýn, bu iki büyük merkezde hararetle inkiþafý..</p><p> </p><p>
  4- Kitablarýn iadesi ve yeniden bazý yerlerde Nurlara ve talebelerine iliþmek, dolayýsýyla resmî makamlarla münasebet: Risale-i Nurun, vatan ve milletin, nesl-i âtinin saadetine vesîlesi cihetinin duyurulmasý.. isbat edilmesi.. yeni Türk Hükûmetinin, Kur'anýn bu yeni ve ekmel Nuruna takdirle bakmasý. En modern neþir vasýtasýyla hem Anadoluya, hem Âlem-i Ýslâma ve insaniyete duyurulmasýnýn temini..</p><p> </p><p>
  5- Þark Vilâyetlerinde Risale-i Nurun intiþarý..</p><p> </p><p>
  Ýþte, Said Nursî, Afyon Hapsinden tahliye edilip Emirdaðý'na geldiði zaman, nazarýndaki hizmet safhalarý bu surette idi ve merkez-i hükûmetle de hizmet itibariyle alâkadardý. Bu zamana kadar Nur hizmeti, ancak risalelerin yazýlýp çoðaltýlmasýna münhasýrdý. Üstad, ta Barladan beri daima has talebeleriyle, Nurlarýn neþrine çalýþanlarla görüþmüþ, onlarýn hizmetlerinden dolayý tebrik ve teþci etmiþti. Bu tarihten sonra mektebliler ve memurlar Nurlara müteveccih oldular. Nur hizmetini hayatlarýnýn gayesi addeden ve bu</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 588)</p><p> </p><p>
hizmetle vatan, millet ve Ýslâmiyete en büyük faydayý temin eden talebeler meydana çýkarak hizmete baþladýlar.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Afyon Mahkemesinin Risale-i Nuru müsadere kararýný, Mahkeme-i Temyiz esastan bozdu. Bozma kararýnda ileri sürdüðü sebeblerden birisi: Kararnamede suç unsuru gösterilen risalelerin, Denizli Aðýr Ceza Mahkemesinde beraet eden eserlerden olup olmadýðýnýn zikredilmediði; þayet beraet edip iade edilen eserlerden ise, kararýn yanlýþ olacaðý; hem Temyizin tasdikinden geçip kaziyye-i muhkeme haline gelen bir davanýn yeniden taht-ý muhakemeye alýnýþýnýn kanuna uygunsuz olduðudur.</p><p> </p><p>
  Temyizin bozma kararýndan sonra, Afyonda tekrar duruþma baþladý. Bu þekilde mahkeme devam ederken iktidarý ele alan Demokrat Parti Hükûmeti, umumi af ilân etti. Afyon Mahkemesi de af kanununun daire-i þümulüne girdiði için dosya ortadan kaldýrýldý. (Hâþiye)</p><p> </p><p>
                                        ***</p><p> </p><p>
  Afyon hâdisesi baþlamadan evvel Diyanet Ýþleri Reisi Ahmed Hamdi, Said Nursî'den iki takým Risale-i Nur eserlerini; bir takýmýný Diyanet Ýþleri Kütübhanesine koymak, bir takýmýný da þahsýna alýkoymak için istemiþti. Fakat hapis hâdisesi çýktý, gönderilemedi. Üstad, hapisten sonra Emirdað'a geldiði vakit, evvelce hazýrlanan iki takýmý tashih ederek Ahmed Hamdi'ye gönderdi ve aþaðýdaki mektubu kendisine yazdý:</p><p> </p><p>
  Muhterem Ahmed Hamdi Efendi!</p><p> </p><p>
  Bu hâdise-i ruhiyyemi size beyan ediyorum:</p><p> </p><p>
  Çok zaman evvel, zâtýnýz ve sizin mesleðinizdeki hocalarýn, zarurete binaen, ruhsata tâbi ve azimet-i þer'iyyeyi býrakan fikirlerine benim fikirlerim muvafýk gelmiyordu. Ben; hem onlara, hem</p><p> </p><p>
___________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Fakat mahkeme hey'eti, Risale-i Nur eserlerinin beraetine karar vermedi, müsaderesine karar verdi. Bu karar 1956 tarihine kadar devam etti. Mahkeme iki, defa Nur Risalelerine müsadere kararý verdi. Temyiz Mahkemesi bu iki kararý da bozdu. Afyon Mahkemesi Temyizin kararýna uyarak Nurlarýn beraetine karar verdi. Bu sefer Temyiz, usulde noksanlýk yüzünden bozdu ve eserlerin Diyanet Ýþlerince tedkikini istedi. Diyanet Ýþleri Müþavere Kurulunca bütün eserler tedkik ettirildi. Neticede, Nurlarýn hakikatýný bir derece belirten bir rapor verildi.</p><p> </p><p>
  Ehl-i vukufun mezkûr raporuna istinaden Afyon Mahkemesi, Haziran 1956 tarihinde, ittifakla Nurlarýn beraetine ve serbestiyetine karar verdi. Karar kat'ileþti. Artýk bu tarihten sonra, merkez-i hükûmette, Risale-i Nur mecmualarý matbaalarda tab edilmeye baþladý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 589)</p><p> </p><p>
sana hiddet ederdim. «Neden azimeti terkedip ruhsata tâbi oluyorlar?» diye Risale-i Nuru doðrudan doðruya sizlere göndermezdim. Üç-dört sene evvel kalbime, size karþý tenkidkârane bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki: «Bu senin eski medrese arkadaþlarýn olan baþta Ahmed Hamdi gibi zâtlar, dehþetli ve þiddetli bir tahribata karþý «Ehvenüþþer» düsturiyle, bir kýsým vazife-i ilmiyyeyi, mukaddesatýn muhafazasýna sarfedip tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onlarýn mecburiyetle bazý ruhsatlarýna ve kusurlarýna Ýnþâallah kefaret olur» diye kalbime þiddetle ihtar edildi. Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakittenberi yine eski medrese kardeþlerim ve ders arkadaþlarým diye hakikî uhuvvet nazariyle bakmaða baþladým. Onun için benim bu þiddetli tesemmüm hastalýðým vefatýmla neticelenmesi düþüncesiyle, Nurlara, benim bedelime hakikî sahib ve hâmi ve muhafýz olacaðýnýzý düþünerek ve üç sene evvel sizin ýsrarla bir takým Risale-i Nur'u istemenize binaen vermek niyet etmiþtim. Þimdi, -hem mükemmel deðil, hem tamamý deðil- Nur þâkirdlerinden üç zâtýn on beþ sene evvel yazdýklarý bir takýmý, sizin için, þiddetli hastalýðým içinde bir derece tashih ettim. Bu üç zâtýn kaleminin, benim yanýmda on takým kadar kýymeti var. Senden baþka bu takýmý kimseye vermeyecektim. Buna mukabil onun mânevî fiatý üç þeydir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Siz,  -mümkün olduðu kadar- Diyanet Riyasetinin þubelerine, mümkünse eski harf, deðilse yeni harf ile ve has arkadaþlarýmdan tashihe yardým için birisi baþta bulunmak þartiyle memleketteki Diyanet Riyasetinin þubelerine yirmi otuz tane teksir ederek göndermektir. Çünkü, haricî dinsizlik cereyanýna karþý böyle eserleri neþretmek Diyanet Riyasetinin vazifesidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Madem Nur Risaleleri medrese malýdýr. Siz de medreselerin hem esasý, hem baþlarý, hem þâkirdlerisiniz; Onlar, sizin hakikî malýnýzdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Tevafuklu Kur'ânýmýz -mümkünse- fotoðraf matbaasiyle tâbedilsin ki, tevafuktaki lem'a-i i'caziyye görünsün.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 590)</p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎ'NÝN VE TALEBELERÝNÝN</p><p> </p><p>
1950'DEN SONRA YAZDIÐI MEKTUBLARDAN BAZILARI</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Âlem-i Ýslâm Merkezlerindeki Mübarek Müslüman Kardeþlere,</p><p> </p><p>
  Sizleri, bütün ruh u canýmýzla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhul-i ülemanýn ve fuhul-i müfessirînin en yükseði olan Bediüzzaman Hazretlerine, kýymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafýndan yazýlmýþ olan bir tebriki takdim etmiþtik.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdýðý cevabî mektublarýnda, o kýymettar, bînazîr Üstad Bediüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiþ ve Anadolu'da Kur'ân îman kahramanlarýnýn halefleri olan Nurcularla, Arabistan'daki hakikat-ý Kur'âniyeye müteveccih Ýslâmlarý, iki kardeþ olarak hizbül-Kur'ânýn dairesi içinde çok saflardan iki muvafýk ve iki müterafýk saf teþkil ettiklerini müjdelemiþ. Ve o mü'min kardeþlerimizin Risale-i Nur'la ciddî alâkalarýyle beraber, bir kýsmýný Arabçaya tercüme edip neþretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarýný ve mübarek Ýslâm cemaatlerinin Urfa'daki Nur þâkirdleriyle ve Nur eczalarýyle himayetkârâne alâkadar olmasýný yazmaklýðýmýzý bizlere emretmiþ bulunuyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 591)</p><p> </p><p>
  Ey aziz ve necib kavm-i Arabýn nûranî âzalarý! Tarihin a'makýna gömülen ve mâziden istikbale atlayan ecdadlarýmýza, bu millet-i Ýslâmý parçalamak için bin dörtyüz seneden beri hücum eden küffar ordularý, en nihayet Birinci Harb-i Umumî'de emellerine muvaffak oldular. Türk ve Arab iki hakikî Müslüman kardeþin bin senelik sarsýlmayan muhabbetlerini pek çok desiselerle, yalanlarla söndürdüler. Ehl-i Ýslâmýn ve nev-i beþerin medar-ý fahri ve bütün mevcudatýn sebeb-i hilkati ve bütün Füyuzat-ý Ýlâhiyenin mazharý o âlî Peygamberin Ravza-i Mutahharasýna yüzler sürmek için pek büyük bir iþtiyaký kalblerinde yaþattýklarýna tahammül edemediler. O âlî Peygamber-i Zîþanýn küçücük bir iltifatýna mazhar olmak için, ruhlarýna varýncaya kadar her þeylerini feda ettiklerini hazmedemediler. Bin dörtyüz seneden beri zeminin yüzünde, zamanýn sahifeleri üzerinde ve þehidlerin ve gazilerin beyaz kýlýnç kalemleriyle kýrmýzý mürekkebleriyle yazýp tarihe emanet býraktýklarý medar-ý iftiharlarý muhteþem yazýlarýný, Müslümanlara unutturmak istediler. Bu azimle yürüyen o amansýz düþmanlar, pek acý iþkenceler altýnda ezdikleri Türk ve Arab bu iki kardeþi, bir daha ittihad etmemek için en müdhiþ muahedelerin zincirleriyle baðladýlar. Çelik zincirler altýnda senelerle inlettirdiler. Her türlü þenaati Müslümanlýða icra ettiler.</p><p> </p><p>
  Heyhat! Ýnayet-i Ýlâhiyenin tekrar yâr olacaðýný, Risale-i Nur gibi pek büyük ve pek hârika bir tefsir-i Kur'anla ve onun âlî müellifi Bediüzzaman'la, Müslümanlýðýn büyük zaferini bilemediler ve göremediler. O eserler ki, vahdaniyyet-i Ýlâhiyye ile Risalet-i Muhammediyyeyi</p><p> </p><p>
(A.S.M.) ve hakikat-ý haþriyyeyi o kadar kuvvetli ve hakikatli bürhanlarla o kadar parlak bir surette isbat ediyor ki; þimdiye kadar hiçbir feylesof, hiçbir âlim karþýsýna çýkýp itiraz edememiþ.</p><p> </p><p>
  Biz Türkler, seyyidleri, kesretle içinde bulunan ve necib kavm-i Arab olan sizlere ve sizin ecdadlarýnýz olan Sahabe-i Güzin'e, Allah namýna, Peygamber-i zîþan hesabýna sonsuz bir sevgiyi ve nihayetsiz bir hürmeti daima kalbimizde, ruhumuzda besliyoruz ve yaþatýyoruz. O âlî Peygamber-i zîþan için ve Onun âlî dini için, baþta ruhumuz ve her þeyimizi fedaya hazýrýz.</p><p> </p><p>
  Cenab-ý Hakkýn lûtf u kereminden büyük bir ümid ile yalvarýp istiyoruz ki; sevgili Üstadýmýz Bediüzzaman Hazretlerinin</p><p> </p><p>
sh: » (T: 592)</p><p> </p><p>
 verdikleri hayr-ý beþaretle, Türk ve Arab iki hakikî kardeþ millet, Ýnþâallah yakýn bir âtide ittihad edecek. Ve o ittihad sayesinde, o müdhiþ düþmanlarýn Müslümanlar içine saçtýklarý fesad tohumlarý kendi yüzlerine atýlacak. Ve zincirler altýnda inleyen dörtyüz milyon Müslümanlýk, yeniden hayat-ý kudsiyye-i Ýslâmiyye ile, nev-i beþerin baþýna geçip, sulh ve müsalemet-i umumîyeyi temin edecek, Ýnþâallah.</p><p> </p><p>
Risale-i Nurun Âciz bir þakirdi</p><p> </p><p>
HÜSREV</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
     Risale-i Nur'un Vatana, Millete ve Ýslâmiyete Büyük Hizmetini</p><p> </p><p>
        Kabul ve Takdir Eden Baþvekil Adnan Menderese Üstad'ýn</p><p> </p><p>
                                  Yazdýðý Bir Mektup,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                             بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben, çok hasta olduðum ve siyasetle alâkasýz bulunduðum halde, Adnan Menderes gibi bir Ýslâm Kahramaný ile bir sohbet etmek isterdim. Hal ve vaziyetim görüþmeye müsaade etmediði için; o surî konuþmak yerine, bu mektub benim bedelime konuþsun diye yazdým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Gayet kýsa birkaç esasý, Ýslâmiyetin bir kahramaný olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Ýslâmiyetin pek çok kanun-u esasîsinden birisi         وَلاَ تَزِرُ وَازَةٌ وِزْرَ اُخْرَى     Âyet-i Kerîmesinin hakikatýdýr ki; birisinin cinayetiyle, baþkalarý akraba ve dostlarý mes'ul olamaz. Halbuki, þimdiki siyaset-i hâzýrada particilik taraftarlýðý ile, bir câninin yüzünden pek çok mâsumlarýn zararýna rýza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden taraftarlarý veyahut akrabalarý dahi þenî gýybetler ve tezyifler edilip bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiðinden, gayet dehþetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat-ý içitimaîyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düþmanlarýn parmak karýþtýrmala-</p><p> </p><p>
sh:» (T: 593)</p><p> </p><p>
rýna tam bir zemin hazýrlamaktýr. Ýran ve Mýsýr'daki hissedilen hâdise ve buhranlar, bu esastan ileri geldiði anlaþýlýyor. Fakat, onlar burasý gibi deðil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. -Allah etmesin- bu hal bizde olsa, pek dehþetli olur.</p><p> </p><p>
  Bu tehlikeye karþý çare-i yegâne: Uhuvvet-i Ýslâmiyeyi ve esas Ýslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taþý yapýp, mâsumlarý himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasýr býrakmak lazýmdýr.</p><p> </p><p>
  Hem emniyetin ve âsayiþin temel taþý, yine bu kanun-u esasîden geliyor. Meselâ: Bir hanede veya bir gemide bir mâsum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve âsayiþ düstur-u esasîsi ile, o mâsumu kurtarýp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye iliþmemek lâzým; tâ ki mâsum çýkýncaya kadar.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu kanun-u esasî-i Kur'ânî hükmünce, asayiþ ve emniyet-i dahiliyeye iliþmek, on câni yüzünden doksan mâsumu tehlikeye atmak gazab-ý Ýlâhiyyenin celbine vesile olur. Madem Cenab-ý Hak bu tehlikeli zamanda  bir kýsým hakikî dindarlarýn baþa geçmesine yol açmýþ, Kur'ân-ý Hakîmin bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlýk edenlere karþý siper yapmak lâzým geldiðini zaman ihtar ediyor.</p><p> </p><p>
  Ýslâmiyetin ikinci bir kanun-u esasîsi þu Hadîs-i Þeriftir: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ  hakikatiyle memuriyet bir hizmetkârlýktýr; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti deðil. Bu zamanda terbiye-i Ýslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubûdiyetin za'fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuþ. Memuriyeti, hizmetkârlýktan çýkarýp, bir hâkimiyet ve müstebidane bir tahakküm ve mütekebbirane bir mertebe tarzýna getirdiðinden, abdestsiz, kýblesiz namaz kýlmak gibi; adalet olmaz esasiyle de bozulur ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibad, Hukukullah hükmüne geçemiyor ki hak olabilsin; belki nefsanî haksýzlýklara vesile olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þimdi, Adnan Menderes gibi, Ýslâmiyetin ve dinin icablarýný yerine getireceðiz diye ve mezkûr iki kanun-u esasîyeye karþý muhalefet edip tam zýddýna olarak iki dehþetli cereyan, gayet büyük rüþvet ile halklarý aldatmak ve ecnebilerin müdahalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 594)</p><p> </p><p>
  Birisi, Birinci Kanun-u Esasîye muhalif olarak, bir câni yüzünden kýrk mâsumu kesmiþ; bir köyü de yakmýþ. Bu derecede bir istibdad-ý mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet suretinde rüþvet vererek, dindar hürriyet-perverlere hücum ediliyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci hücum da, Ýslâmiyet milliyet-i kudsiyesini býrakýp -evvelki gibi- bir câni yüzünden yüz mâsumun hakkýný çiðneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatte ýrkçýlýk damariyle, hem hürriyetperver, dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmiþi sair unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem biçare Türkler aleyhine, hem Demokratýn takip ettiði siyaset aleyhine çalýþarak ve serseri ve enaniyetli nefislere gayet zevkli bir rüþvet olarak, bir ýrkçýlýk kardeþliði veriyor. O zevkli kardeþliðin içinde, o zevkli faideden bin defa daha ziyade hakikî kardeþleri düþmanlýða çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoþluðuyla hissedemiyor. Meselâ: Ýslâmiyet milliyeti ile dörtyüz milyon hakikî kardeþin, her gün</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
dua-yý umumîsi ile mânevî yardým görmek yerine, ýrkçýlýk dört yüz milyon mübarek kardeþleri, dörtyüz serseriye ve lâübalilere yalnýz dünyevî ve pek cüz'î bir menfaati için terkettiriyor. Bu tehlike; hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dindar Demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir ve öyle yapanlar da hakikî Türk deðillerdir. Necib Türkler, böyle hatâdan çekinirler. Bu iki taife her þeyden istifadeye çalýþýp, dindar Demokratlarý devirmeye çalýþtýklarý ve çalýþtýrdýklarý, meydandaki âsar ile tahakkuk ediyor. Bu acîb tahribata ve bu iki kuvvetli muarýzlara karþý, kýrk Sahabe ile dünyanýn kýrk devletine karþý meydan-ý muarazaya çýkan ve galebe eden ve bin dörtyüz sene zarfýnda ve her asýrda üçyüz, dörtyüz milyon þâkirdi bulunan hakikat-ý Kur'âniyyenin sarsýlmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saadet-i ebediyenin zevklerine o câzibedar hakikatla beraber nokta-i istinad yapmak, o mezkûr muarýzlarýnýza ve hem dahil ve hariçteki düþmanlarýnýza karþý en lâzým ve elzem ve zarurî bir çare-i yegânedir. Yoksa, o insafsýz dahilî ve haricî düþmanlarýnýz, sizin bir cinayetinizi binler yapýp ve eski-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 595)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
lerin de cinayetlerini ilâve ederek, baþkalarýn baþýna yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfi edilmiyecek bir tehlike olur. Cenab-ý Hak, sizleri, Ýslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhafaza eylesin diye, ben ve Nurcu kardeþlerimiz, yapacaðýnýz hizmete ve mezkûr hakikatý kabul etmenize mukabil dua etmeye karar vereceðiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü:  Ýslâmiyetin hayat-ý içtimaîyeye dair bir kanun-u esasîsi dahi bu Hadîs-i Þerifin</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ  كَالْبَنَانِ  الْمَرْصُوصِ  يَشُدُّ  بَعْضُهَ  بَعْضًا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hakikatýdýr. Yâni; hariçteki düþmanlarýn tecavüzlerine karþý, dahildeki adaveti unutmak ve tam tesanüd etmektir. Hattâ, en bedevî taifeler dahi bu kanun-u esasînin menfaatini anlamýþlar ki; hariçteki bir düþman çýktýðý vakit, o taife birbirinin babasýný, kardeþini öldürdükleri halde; o dahildeki düþmanlýðý unutup, hariçteki düþman defoluncaya kadar tesanüd ettikleri halde; binler teessüflerle deriz ki; benlikten, hodfürûþluktan, gururdan ve gaddar siyasetten gelen dahildeki tarafgirâne fikriyle kendi tarafýna þeytan yardým etse, rahmet okutacak,  muhalifine melek yardým etse lânet edecek gibi hâdisatlar görünüyor. Hattâ bir sâlih âlim, fikr-i siyasîsine muhalif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gýybet ettiði ve Ýslâmiyet aleyhinde bir zýndýðý, onun fikrine uygun ve taraftar olduðu için hararetle sena ettiðini gördüm ve þeytandan kaçar gibi, otuzbeþ senedenberi siyaseti terk ettim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem þimdi birisi; hem Ramazan-ý Þerife, hem Þeair-i Ýslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayeti yaptýðý vakit, muhaliflerinin, onun o vaziyeti hoþlarýna gittiði görüldü. Halbuki, küfre rýza küfür olduðu gibi, dalâlete, fýska, zulme rýza da, fýskdýr, zulümdür, dalâlettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu acîb halin sýrrýný gördüm ki; kendilerini, millet nazarýnda ettikleri cinayetlerinden mâzur göstermek damariyle, muhaliflerini, kendilerinden daha dinsiz, daha câni görmek ve göstermek istiyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 596)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Ýþte bu çeþit dehþetli haksýzlýklarýn neticeleri pek tehlikeli olduðu gibi, içtimaî ahlâký da zîr ü zeber edip, bu vatan ve millete ve hâkimiyet-i Ýslâmiyeye büyük bir suikasd hükmündedir.</p><p> </p><p>
  Daha yazacaktým, fakat bu üç nokta-i esasiyeyi þimdilik dindar hürriyetperverlere beyan etmekle iktifa ediyorum.</p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Adnan Menderes'e gönderilmek niyetiyle evvelce yazýlan içtimaî hayatýmýza ait bir hakikatýn hâþiyesini takdim ediyoruz:</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Eskilerin lüzumsuz keyfi kanunlarý ve suistimalleri neticesiyle, belki de tahrikleriyle zuhur eden Ticani mes'elesini dindar Demokratlara yüklememek ve Âlem-i Ýslâmýn nazarýnda Demokratlarý düþürmemenin çare-i yegânesi kendimce böyle düþünüyorum: Ezan-ý Muhammedinin (A.S.M.) neþriyle, Demokratlar, on derece kuvvet bulduðu gibi; Ayasofyayý, beþyüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine  çevirmek ve halen Ýslâmda çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i Ýslâmýn hüsn-ü teveccühünü kazandýran yirmisekiz sene mahkemelerin muzýr cihetini bulamadýklarý ve beþ mahkeme de beraetine karar verdikleri Risale-i Nurun resmen serbestisini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalýdýrlar. O vakit Âlem-i Ýslâmýn teveccühünü kazandýklarý gibi, baþkalarýnýn, zâlimane kabahatlarý onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, Hususan Adnan Menderes gibi zatlarýn hatýrlarý için, otuzbeþ senedenberi tekrkettiðim siyasete bir-iki saat baktým ve bunu yazdým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Ankara'daki Nur Talebelerinin Bir Mektubu</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerimiz,</p><p> </p><p>
  Mektubunuzdan, Ýslâm güneþinin bir ziyasýný sezer gibi olduk. Yüzlerce seneden beri insaniyet aleyhine, Ýslâmiyet zararýna mütecaviz fikir neþreden ehl-i küfrün tahriblerini tamir için ortaya</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 597)</p><p> </p><p>
atýlan Risale-i Nurun -sizlerin mektubunuzdan- gençlerin arasýna yayýldýðýný sezdik. Ebedî hayat yolunun hakperest yolcularý, hayâlî boþ laflarý terkedip, Risale-i Nurla küfür tohumlarýný eriteceklerdir. Nur'un talebeleri, ehl-i kalb ve imanýn hakikî kardeþleridirler. Siz kardeþlerimizin mektublarý, bizlere hýz veriyor ve verecek. Kur'ânýn tefsîri olan Risale-i Nur, bize dalâlette kalmanýn ve küfürle mücadele etmemenin bu zamanda büyük ahmaklýk olduðunu bildiriyor. Komünistliðin, anarþistliðin, masonluðun kuvvet kazandýðý bir devirde en mühim bir vazife, Nur'a hizmet etmek ve rýza-yý Ýlâhîyi tahsil için onu isteyene vermektir. Bu en baþ ve en ehemmiyetli, en kýymetli ve mübarek vazifemizden bizi döndürmek isteyen en aðýr hücumlar dahi, bizlerin hýzýný arttýracaktýr. Risale-i Nur bize öðretiyor ve isbat ediyor ki: Bu dünya, bir misafirhanedir. Ebedî hayatý isteyenler, misafirhanedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nisbette memnun edilirler. Demek ki þimdi en esaslý vazifemiz bataklýktan kurtulmak isteyen ehl-i dinin; karanlýktan usanmýþ, gýdasýz kalmýþ kalblerin yardýmýna koþmak, kendimizden baþlayarak Nur'un dellâllýðýný yapmaktýr. Bilhassa ve bilhassa þurasý çok ehemmiyetli ve pek mühimdir ki, en baþta ve en evvel Risale-i Nur'u dikkat ve tefekkürle devamlý olarak okumak ve o muazzam eser külliyatýndaki Kur'ân ve iman hakikatleriyle kendimizi teçhiz etmek ve bu esas ve þartlarla, o hârika eser külliyatýný bir an evvel ikmal etmektir. Ýþte bu nimet-i uzmâya nail olan her genç ve herkes, bire yüz, bin kuvvetinde, kendine, vatan ve milletine faideli olur. Vatan, millet, gençlik ve Âlem-i Ýslâm çapýnda hizmet edebilecek bir vaziyete gelebilir. Bunun için, baþta Hazret-i Üstadýmýz Bediüzzaman ve onun hakikî ve ihlâslý talebeleri olmaya lâyýk sizlerden dua istirham ediyoruz ki, Risale-i Nur'un mecmualarýný bir an evvel temin edelim, arayalým, bulalým, dikkat, tefekkür ve ihlâsla okuyalým. Kur'ân ve îman hizmetine bu vaziyette koþalým. Risale-i Nur'un bu asýrdaki makbuliyetine iþaret eden deliller fazlasýyla mevcud olduðuna göre, insaf sahibi her mü'min kardeþimiz, onun tabiî bir yardýmcýsýdýr.</p><p> </p><p>
  Hem madem, Risale-i Nur bu asra has hususiyetler taþýyor, hem madem, binlerce âlimlerin takdirleriyle karþýlanýyor; hem madem, Kur'ânýn dellâllýðýný yapan kahraman Üstad, eþine rastlanmayacak bir mükemmeliyetle, dürüst adýmlarla, hakikî pren-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 598)</p><p> </p><p>
sipleriyle, bütün hayatýný îman ve Ýslâmiyete vakfetmiþ, dünyevî hiçbir menfaat aramadan sýrf Allah rýzasý uðruna çalýþmýþtýr; hem mâdem, bütün kuvvetiyle Nur talebeleri de, îman ve Ýslâmiyete Ehl-i Sünnet dairesinde hizmet için hayatlarýný dahi çekinmeden veriyor ve süflî menfaat peþinde deðildirler ve madem yüz binlerce Nur talebeleri bütün tazyik ve tehdidlere raðmen bu hakikati fiilen isbat etmiþler; hem her talebe, bugün cereyan eden bâtýl felsefenin akidelerine, hakikî, mantýkî cevablar vermek üzere yetiþmiþler ve yetiþiyorlar; hem her ihtiyacýmýza Kur'ân cevab veriyor, onda lâzým olan her hakikat sarih olarak vardýr ve madem Kur'ân, en güzel þekilde ders veren Allahýn hediyesi, bir nuru ve rahmetidir... öyle ise, bu hazine-i rahmeti ve menba-ý hakikatý ders veren ve hakikî surette gençliðin ve âvamýn anlayabileceði bir þekilde bildiren Risale-i Nur'u, dikkat ve tefekkürle ve devamlý olarak müsaid vakitlerimizi boþa gidermeden okumak ve yazmak en büyük ibadet ve zevk kaynaðýdýr. Hal ve istikbalin ve biz gençlerin, çok leziz ve iþtiyakla alacaðý gayet nâfi ve vâfi bir ilâç ve bir tiryaktýr, bir mânevî kurtarýcýdýr. Bu kat'î hakikatlar meydanda iken, ona bütün kuvvetimizle sarýlmamak, baþtan aþaðý Risale-i Nur'u tedkik etmemek, alâkadar olmamak, ancak gafletin eseri olabilir.</p><p> </p><p>
  Hem, kim hakikat peþinde koþuyorsa, Risale-i Nur'dan ders almasý lâzýmdýr. Ve Nur yolunda giden her münevver, hakikî saadete kavuþacak ve yeryüzünün mahiyetini derkedecektir diye, biz Ankara Nur talebeleri dahi ittifak ediyoruz. Ebedî hayat hazinesini gösteren Kur'ân-ý Hakîm'in nuru olan Risale-i Nur, elbette bir zaman dünyayý çýnlatan nurlu sesini yükseltecektir.</p><p> </p><p>
  Madem Ýslâm âlimleri -Hadîs-i Þerife göre- dünya ikbal ve heveslerinin peþinde koþmadýkça, peygamberlerin en emin vârisleridirler. Biz de Risale-i Nur'u, onun tam vârisi biliyoruz. Risale-i Nur'un þahs-ý mânevîsi, hakikî vâris olmanýn esasýný yaþamýþ ve yaþýyor. Onun karþýsýna çýkan körler ve saðýrlar ve hissiz gafiller küçüleceklerdir. Böyle muazzam bir olgunluða sahib olan Risale-i Nur, elbette bütün feylesoflarý, dünya ilim ve hak erbabýný çaðýracak ve her akl-ý selim ve kalb-i kerim olan mübarek insanlarý talebesi yapacak. Bu da inþâallah uzakta deðil, yakýnda tahakkuk edecektir. Dünya, ekserî feylesoflarýn ve âlimlerin dediði gibi, yepyeni bir oluþun eþiðindedir. Dünya, nurunu arýyor. Hakikat</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 599)</p><p> </p><p>
þairi Mehmed Âkif:</p><p> </p><p>
  O nuru gönder Ýlâhî asýrlar oldu yeter!</p><p> </p><p>
  Bunaldý milletin âfaký bir sabah ister.</p><p> </p><p>
diye iþte bu nura iþaret ettiði, bugün bizce bir hakikattýr.</p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerimiz,</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'a lâyýk olacak þekilde çalýþmamýz için bize de dua ediniz ki, Ankara muhiti, bizi içine alýp eritmesin. Nur, her ne kadar karanlýðý gideriyorsa da, yine onu görecek göz, anlayacak kafa lâzým. Böyle bir muhitte, gözlerimize perde inmesin. Biz biçarelere dua ediniz. Allah hepimizi Risale-i Nur'a sarýlmakla aziz din-i mübinimize hizmet edenlerden eylesin; Âmin...</p><p> </p><p>
  Bir kardeþimiz dedi ki: Bugün, sabah namazýndan sonra þu mýsralar mülhem oldu, kardeþlerimize bildirelim.</p><p> </p><p>
  Dinim Ýslâm, kitabým Kur'an, Ýmaným haktýr.</p><p> </p><p>
  Bu uðurda can vermek, ebedî yaþamaktýr.</p><p> </p><p>
                                                                     Sizleri Çok Seven</p><p> </p><p>
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6366</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 17:02:57 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat YED&#xDD;NC&#xDD; KISIM - AFYON HAYATI</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6367-tarihce-i-hayat-yed%C3%BDnc%C3%BD-kisim-afyon-hayati/</link><description><![CDATA[<p>Yedinci Kýsým</p><p> </p><p>
Afyon Hayatý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMANIN TEVKÝFÝ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
1947 senesinin son aylarýnda, Afyon'dan üç sivil polis memuru, güya memleket çapýnda gizli bir dinî cemiyetin faaliyetine âþina olmak için Emirdaðý'na gelmiþlerdi. Baþta Said Nursî olarak Nur Talebelerini tesbit etmeðe çalýþýyorlardý. Sudan bahaneler icad etmeðe tevessül ettiler. Bir nümunesi þudur:</p><p> </p><p>
  Bir sivil memur, bir kâðýda yazýyor: "Said'in hizmetçisi buradan Said'e raký aldý." ve rakýcý dükkânýnda sarhoþ ve aklý yerinde olmayan bir adama bu kâðýdýn altýna imza atmasýný teklif ediyor. O adam diyor:</p><p> </p><p>
   -Tövbeler olsun, bu yalaný kim imza eder? Sonra o kâðýdý imzalatmaða çalýþan, fakat muvaffak olamayan memur; ayný gece acib bir hadisede, iþlediði hatasýnýn tokadýný yiyor. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Beraber raký içtiði adamlarla dere kenarýnda gezerken aralarýnda bir kavga cereyan eder. O bedbaht adama orada bir güzel dayak atýyorlar ve tabancasýný da alýyorlar.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Üstad, faytonla kýra çýktýðý zaman dört beþ gün müddetince beþ tayyare Üstadý takib ediyor. Üstad, evine girdiði zaman onlar da Emirdaðý'ndan çekiliyorlar. Üstadýn sýrf  îmanî, uhrevî hizmet-i Kur'aniyesine yanlýþ manalar verdirerek aleyhte propaganda yapýlýyor ve yukarý makamlara yanlýþ aksettiriliyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun teksir makinesiyle intiþarý ve Anadolu'da Nurlarýn gittikçe inkiþafý karþýsýnda bu îmanî hizmeti durdurmak maksadýyle harekete geçen gizli dinsiz komiteler, hükûmete evham verdirerek, aleyhte tahrikât yapýyorlar. Emirdað, Isparta, Kastamonu, Konya, Ýnebolu, Safranbolu, Aydýn gibi daha birçok vilâyet, kasaba ve köylerdeki Nurcularýn evlerinin aranmasýna emir veriliyor. Nihayet 1947 senesinin son ayýnda Üstad Said Nursî ve onbeþ kadar Nur talebesi Emirdað'dan alýnarak Afyona getirilir ve sorgularýný müteakip tevkif ediliyorlar. Ve diðer vilâyet-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 517)</p><p> </p><p>
lerdeki Nur Talebeleri de tevkif edilerek Afyona celbediliyor. Böylece Üçüncü Medrese-i Yûsufiyye hayatý baþlýyor.</p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMANIN AFYON MAHKEMESÝ</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, her girdiði hapisteki mahpuslarý irþad eder, hapisteki bazý câniler, koyun gibi bir hâl alýr. Hapiste dahi tecrid-i mutlak içinde býrakýldýðý halde, hapishane bir Nur mektebi vaziyetine girer. Bunun için, girdiði hapishanelere "Medrese-i Yûsufiyye" der. Hattâ Denizli Hapishanesinde bir kýsým gençler Medrese-i Yûsufiyye'den ayrýlmak istemeyerek, "Bediüzzaman daha burada kalýrsa, biz kendimizi suçlu gösterip ceza alacaðýz, ondan ayrýlmayacaðýz, Risale-i Nurdan ders alacaðýz" demiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Denizli Hapsinde "Meyve Risalesi" isimli eser te'lif edildikten sonra, hapishanede tesirli bir ýslahat müþahede ediliyor. Bu vaziyet, düþmanlarý dahi takdire sevkediyor.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun mahiyetini dikkat ve tefekkürle okuyarak anlayýp tahkikî bir imana sahib olan halis Nur talebeleri; ölümden, hapisten, zindandan ve hiçbir beþerî eza ve cefadan korkmazlar. Mukaddes Kur'an ve îman hizmetiyle, vatan ve millet ve Âlem-i Ýslâm ve beþeriyetin ebedî kurtuluþuna çalýþýrken, dinsizlerin düçar ettiði bir zulüm ve musibetle karþýlaþýrlarsa, asla fütur ve ümidsizliðe düþmezler; hapislere iftihar ve memnuniyetle girerler. Onlarýn tek bir istinad noktalarý vardýr. O da, sýrf rýza-yý Ýlahî için, ihlâsla, Kur'an ve îmana hizmetleridir. -Mâsum ve mazlumlarýn muhafýzý Cenab-ý Haktýr. Hiçbir mâniaya ehemmiyet vermiyerek, Risale-i Nuru okumaða ve neþretmeðe kahraman Üstadlarý misillü feragatla çalýþýrlar. Bunun içindir ki, yirmibeþ senelik müdhiþ bir istibdad-ý mutlak içinde Nurlara çalýþan Nur Talebeleri, îman ve Ýslâmiyet hizmetinde sarsýlmamýþlardýr. "Zâhirde zararlý gibi görünen þeyler, hakikatta nimettir. Zahmette rahmet vardýr. Ýman hizmeti uðrunda baþýmýza ne gelse hayýrdýr. Biz baþýmýza geleceði düþünmekle mükellef deðiliz; hizmet-i Kur'aniye ile mükellefiz. Biz, Rabb-i Rahîmimizin dâima inayeti altýndayýz; ölsek þehidiz, kalýrsak Kur'anýn hizmetkârýyýz. Ýslâmiyet düþmanlarý bizi müebbed dünya hapsine de mahkûm etseler, bizler yine Risale-i Nurun hizmetindeyiz." diye îman et-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 518)</p><p> </p><p>
miþler ve fakat sâdece îmanla kalmamýþlar, bilfiil de amel etmiþlerdir; meydandadýr.</p><p> </p><p>
  Bu dindar ve vefakâr millet, Bediüzzamanýn doðruluk ve büyüklüðünü ve kahramanlýðýný bilerek ona o derece itimad etmiþtir ki; onun aleyhinde ne propaganda yapýlýrsa yapýlsýn inanmýyorlar. Bediüzzamana yapýlan zulüm ve iþkenceleri iþittikçe, ona karþý kalblerinde daha ziyade bir sevgi ve baðlýlýk husule gelmektedir. Ve diyorlar ki: "Bediüzzaman gibi bir din kahramanýný ve öyle büyük ve mübarek bir zâtý hapislere koymak, onun eserlerinin serbest okunmasýna mani olmak, dini, Anadolu'dan kaldýrmaða çalýþmanýn ve Ýslâmiyeti yýkmaða çabalamanýn bir ifadesidir." diye, komünist ve dinsizlerin yaptýrdýklarý iþkence ve zulümlerin düþmaný kesiliyorlar. Bunun için, hükûmet, her iþten evvel hükûmet aleyhinde çevrilen bu plâný akîm býrakmak için, Bediüzzamaný tamamen serbest býrakmasý lâzýmdýr. Yoksa, Bediüzzaman ezildikçe, halk, hükûmet aleyhtarý (Hâþiye) olacaktýr. Din, vatan ve milletin selâmeti namýna bu hakikatý ihbar etmeyi bir vecibe biliyoruz.</p><p> </p><p>
  Evet, Bediüzzaman bin dokuz yüz kýrk dörtte Denizli Mahkemesinde beraet ettiði halde, Afyon Vilâyetine baðlý Emirdað Kazasýnda ikamete memur ediliyor. Orada, kendi âhireti ve Risale-i Nur'la meþgul olurken, bin dokuz yüz kýrk sekiz senesinde; gizli din düþmanlarý, yapýlan zulümler az geliyormuþ gibi ayný nakarat ile, "Gizli cemiyet kuruyor, halký hükûmet aleyhine çeviriyor; ihtiyarladýkça artan enerjisiyle, kuvvetiyle, rejimi yýkmaða çalýþýyor. Mustafa Kemal'e, Ýslâm Deccalý, Süfyan! diyor" gibi bir sürü bahanelerle, elli Risale-i Nur Talebesiyle birlikte Afyon Aðýr Ceza Mahkemesine sevkediliyor ve hapse konuluyor.</p><p> </p><p>
  Yapýlan derin ve uzun tahkikat neticesinde, bir tek suç delili bulunamýyor. Fakat, ne oldu ise oldu, ne yaptýlarsa yaptýlar... nihayet, mahkeme -güya kanaat-i vicdaniye ile- Bediüzzaman'a yirmi ay; ve müdakkik bir âlime onsekiz ay; yirmiiki kiþiye de altýþar ay hüküm veriyor. Diðerlerine de, "Bunlar Bediüzzamaný büyük</p><p> </p><p>
__________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Bu Hakikat 1950 seçimlerinde tamamen tahakkuk etmiþ; Bediüzzamaný, yirmibeþ sene bir istibdad-ý mutlak ve eþedd-i zulüm ve müdhiþ iþkenceler içinde býrakan din aleyhtarý eski hükûmet, büyük bir ekseriyet tarafýndan yýkýlmýþ ve dinimizin üzerindeki zulüm ve istibdadý kaldýrmakta olan Demokrat Parti iktidara getirilmiþtir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 519)</p><p> </p><p>
bir mürþid olarak bilmiþler ve içlerindeki derunî boþluðu doldurmak için Risale-i Nuru okumuþlar" diye beraet veriyor. Hüküm alanlarý da, "Bediüzzamanýn kurduðu gizli cemiyete yardým etmiþler!" diye cezalandýrýyor. Hükmü derhal infaz edip hepsini tevkif ediyorlar.</p><p> </p><p>
  Tabiî, mahkûmiyet kararý hemen temyiz ediliyor. Temyiz Mahkemesi kýsa bir zamanda tedkikatýný bitirerek, "Mâdem, Bediüzzaman Said Nursî Denizli Mahkemesinde ayný suçtan beraet etmiþ. Denizli Mahkemesinin kararý hatalý da olsa, temyizin tasdikinden geçen bir dâva tekrar taht-ý muhâkemeye alýnamaz." diye, verilen mahkûmiyet kararýný esastan bozuyor. Bunun üzerine yeniden mahkeme baþlýyor. Maznunlardan ne istedikleri soruluyor. O, tamamen mâsum olan Nur Talebeleri, temyiz Mah-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 520)</p><p> </p><p>
kemesinin kararýna uyulmasýný istiyorlar. Afyon mahkemesi, temyizin kararýna uyulup uyulmýyacaðýný uzun uzadýya düþünüyor.. nihayet uyulmasýna karar veriyor. Sonra da, noksanlarýn ikmali için çalýþmaða baþlýyor. Fakat, bu çalýþma bir türlü tamamlanmýyor ve mahkeme mütemadiyen talik ediliyor. Bediüzzaman ve talebeleri, hüküm kat'iyyet kesbetmeden verilen ceza müddetini hapishanede geçirdikten sonra tahliye edilmiþlerdir. Yukarýda anlatýldýðý veçhile, mahkeme üç seneden beri uzatýlmaktadýr. (Hâþiye).</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Milyarlar defa yazýklar olsun ki; vatana, millete ve gençliðimize ve Âlem-i Ýslâma en mukaddes îman hizmetini yapan, beþerin bütün manevî ihtiyacýný karþýlayacak derecede hârikulâde ve muazzam eserler veren bu dâhi ve misilsiz zât; mahkemelerden mahkemelere sürüklenmede, hapishanelerde çürütülmeye çalýþýlmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman; yirmi senede olduðu gibi, þu üç-dört senede de o kadar emsalsiz bir iþkenceye maruz kalmýþtýr ki, tarihte hiç bir ilim adamýna bu kadar câniyane bir su-i kasd yapýlmamýþtýr. Denizli hapsinde bir ayda çektiði sýkýntýyý, Afyonda bir günde çekmiþtir! Kendisine, bütün bütün kanunsuz muameleler yapýlmýþtýr. Hapishanede tam yirmi ay kýþýn, çok soðuk olan gayr-ý muntazam bir koðuþ içinde yalnýz býrakýlarak, tecrid-i mutlak içinde imha olmasýna intizar edilmiþtir. Kýþýn en þiddetli günlerinde, hapishane pencerelerinin iki milim buz tuttuðu zamanlarda zehir verilmiþ; ihtiyar, çok hasta haliyle, aylarca ýzdýrab çektirilmiþtir. Mübarek yataðýnda, bir taraftan bir tarafa dönemiyecek bir hale geldiði zamanlarda bile, hizmetine, bir talebesi olsun müsaade edilmemiþtir. O korkunç þerait altýnda, kendi kendine ölüp gitmesi beklenmiþtir. Hastalýðý o kadar þiddetlenmiþtir ki; günlerce, birþey yiyememiþ ve gýdasýz kalmýþ ve çok zaif bir vaziyete gelmiþtir. Böyle olduðu ve çok sýký bir tarassud ve tazyikat altýnda bulundurulduðu halde, Risale-i Nur'un te'lifinden geri kalmamýþ, her hapiste olduðu gibi, burada da gizli olarak eser te'lif etmiþtir. Mahpuslar; gizli gizli Risale-i Nuru elleriyle yazýp çoðaltmýþlar ve hapishaneden dýþarý da çý-</p><p> </p><p>
____________________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Bu Afyon mahkemesi sonra iki defa beraet vermiþ; ve nihayet 1956da bütün Risale-i Nur Külliyatýný ve umum mektublarý bilâistisna Bediüzzamana iade etmiþtir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 521)</p><p> </p><p>
kararak neþrini temin etmiþlerdir. Bediüzzaman, hapiste olduðu günler dahi Risale-i Nurun neþriyatý durmamýþ, perde altýnda yüz binlerce nüshalarý eski yazý ile neþretmeye -Nur Kahramaný Hüsrev gibi- Nur Talebeleri muvaffak olmuþlardýr.</p><p> </p><p>
  Hapishanede -zehirlenerek- ölüm döþeðinde iken, fýrsat bulup ziyaretine varabilen bir talebesine þöyle demiþtir: "Belki hayatta kalamayacaðým, bütün mevcudiyetim vatan, millet, gençlik ve Âlem-i Ýslâm ve beþerin ebedî refah ve saadeti uðrunda feda olsun. Ölürsem, dostlarým intikamýmý almasýnlar!"</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ýn hapishaneye gelmesiyle çok müstefid olan hapislerden birisi pencereden selâm verdiði zaman, "Sen Bediüzzaman'a neden selâm verdin? Neden onun penceresine bakýyorsun?" diyerek, dayak atýlmýþtýr. Çok mübarek ve çok sevgili Üstadlarýnýn hasta ve çok elîm vaziyetinde gizlice fýrsat bulup görüþmeye çalýþan talebeleri, yakalandýklarý zaman falakalara yatýrýlarak dayaktan geçirilmiþtir. Fakat onlar bu mezalimden asla yýlmamýþlar, imandan ve izzet-i Ýslâmiyeden gelen bir salâbetle, o zalimler vurdukça, onlar da her vuruluþlarýnda "Vur! Vur!" diye baðýrmýþlardýr. "Düþmanýn çizmesi boðazýmýza bastýðý zaman onun yüzüne tükür! Ruhun kurtulsun.. cesedin ezilsin." hakikatýný matbuat lisaniyle da beyan eden Üstadlarý Bediüzzaman'a ittiba etmiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Ýþte, böyle türlü türlü iþkence ve tazyikatlarla, gerek hapishane dahilinde gerek haricinde hizmetini dahi yaptýrmamaya çalýþmýþlardýr. Dünyada hiçbir kimseye yapýlmayan zulüm ve ihanet Bediüzzaman'a yapýlmýþtýr. Nihayet 20 Eylül 1949 günü ceza müddetini hapishanede tamamlayarak tahliye edilmiþtir. Bütün hapishanelerde hapisler resmî mesai saatlerinde tahliye edilirken Afyon hapishanesinde de saat onda âdet iken, Bediüzzaman'ý fevkalâde bir tezahürat ile karþýlamaða hazýrlanan halkýn istikbaline mâni olmak için, þafak vakti ile sabah namazý arasýnda hapishaneden tahliye etmiþlerdir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Hazretleri Afyon'da bir müddet ikamet etmiþtir. Bu esnada cezasýný çektiði ve temyiz mahkemesi mahkûmiyet kararýný tamamen lehine bozduðu halde, üç polise, kapýsý önünde geceli gündüzlü nöbet beklettirilmiþtir. Hapisten çýktýðýna piþman etmiþler ve zulüm ve tazyikat devam ettirilmiþtir. Ýki sene-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 522)</p><p> </p><p>
lik ezici ve eritici bir hapisten çýktýðý halde, hastalýðýný sormak için gelenler dahi yanýna býrakýlmamýþtýr. Tarihçe-i hayatýnda görüldüðü gibi; Rusya'da, Rus kumandaný ona serbestiyet verdiði halde, öz vatanýnda ve bu mübarek ve muazzez millet-i Ýslâm için her þeyini feda eden Bediüzzaman'ýn bayram ziyaretine gelenler dahi, resmî memurlar tarafýndan ziyaretten menedilmiþtir. Hattâ hizmetçisiyle konuþanlar görülünce, "Sen, Bediüzzaman'ýn hizmetçisiyle konuþtun!" diye tazyikat yapýlarak hüviyetleri tesbit edilmiþtir. Bütün böyle kanunsuzluklar, halký Bediüzzaman'a bir kat daha yaklaþtýrmýþ, eserlerini arayýp bulmak hususunda âdeta bir kamçý tesiri husule getirmiþtir. Bediüzzaman aleyhinde propaganda yapan ve yaptýranlardan ise fersahlarca uzaklaþtýrmýþtýr. Bediüzzaman'a olan teveccüh-ü âmme kýrýlmaða çalýþýldýkça, millet ve gençlik, hususan yüksek tahsil gençliðinin hürmet ve baðlýlýðý artmýþtýr. Bediüzzaman aleyhtarlýðý yapýldýkça, bu baðlar pençinleþmiþtir. Menfî propagandalardan maksad, milletin Bediüzzaman'a olan teveccühünü kýrarak, þahsýný çürütüp, Risale-i Nur'un neþriyatýný durdurmaktýr. Hâlbuki Risale-i Nur, müellifin þahsiyle baðlý deðildir. Risale-i Nur, Kur'ânýn malýdýr. Risale-i Nur, baþka eserlere benzemez. Risale-i Nur, baþlýbaþýna hüccet ve bürhan hazinesidir; yâni bizatihî bürhan ve hüccettir. Risale-i Nur'u okuyan, müellifin þahsýna bakmaz; doðrudan doðruya eserin içindeki hakikatlara, bürhan ve delillere hasr-ý nazar eder. Bu ve daha birçok hakikatlara binaendir ki; Bediüzzaman'ýn aleyhinde yapýlan çok dehþetli resmî propagandalar dahi akîm kalmýþtýr. Ve akîm kalmaya da mahkûmdur.</p><p> </p><p>
  Evet, bu Millet-i Ýslâmiye, vatan ve millete bu derece hadsiz istifade temin eden, Kur'ân ve iman hizmetini görülmemiþ bir feragat-i nefisle ve fedakârlýklarla yapan bu büyük müellif ve mütefekkirin, bu derece mahkemelerde sürüklendiðine, milyarlar teessüfler yaðdýrýyor. Vatan ve milletin maslahatý nâmýna haber veriyoruz ki: Bu iþ bir an evvel neticelendirilmeli ve mahkemelere son verilmelidir. Zira Bediüzzaman'ýn yaptýðý Kur'ânî hizmet, Ýslâm dünyasý geniþliðinde ve cihanþümûl bir çaptadýr. Bediüzzaman Said Nursî hakkýnda takdim ettiðimiz gayet yüksek hakikatlar ve gayet âlî kýymetler, delilsiz deðildir; içinde mübalâða yoktur. Þübhe edenler, henüz hayatta olan Bediüzzaman'ý yakýndan tanýmakla ve Risale-i Nur'u sebat ve devamla ve niyet-i hâli-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 523)</p><p> </p><p>
sane ile okumakla farkýna varacaklardýr ki; biz, bu tarihçe-i hayatta naklettiðimiz hakikatlarý ifade ederken, söz ve ifadelerimiz çok sönük olmuþtur. Hem kendilerinin, ihlâsla, bizden ziyade idrak edecekleri kanaatleri, bütün beþeriyete ilân etmek iþtiyakýna da sahib olacaklardýr.</p><p> </p><p>
  Bütün dünya mahkemeleri, gizli din düþmanlarýnýn yaptýklarý ithamlara nazaran Bediüzzaman'ý mahkûm etmeye çalýþsalar, o mahkemeler delile istinad ettikçe, Bediüzzaman'ý mahkûm edemezler!</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Ýslâmiyet düþmanlarý tarafýndan zehirlemelerin hastalýklarýyla daimî yatak içerisinde gün geçirmekte ve þöyle demektedir: "Kabir kapýsýný bekliyorum." Fakat biz Cenab-ý Haktan bütün kudret ve kuvvetimizle dua ve niyaz ediyoruz ki, o büyük din kahramanýna daha çok uzun ömürleri lûtuf buyursun. Zira o gibi Kur'ânýn fedai ve muhlis bir hâdimine, o gibi yüksek bir dâhîye, o gibi büyük bir mütefekkire, o gibi bir hakikat kahramanýna, o gibi nazirsiz bir Ýslâm hakîmine, bütün Âlem-i Ýslâm ve bütün cihan muhtaçtýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ýn Emirdað ve Afyon Hayatýný kendi kalemiyle belirten Onbeþinci Rica, Lem'alardan alýnmýþ olup, buraya dercedilmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               Onbeþinci Rica : (Hâþiye)</p><p> </p><p>
  Bir zaman Emirdaðý'nda ikamete memur ve tek baþýma menzilde âdeta bir haps-i münferid ve bana çok aðýr gelen tarassudlar ve tahakkümler ile bana iþkence vermelerinden hayattan usandým, hapisten çýktýðýma teessüf ettim. Ruh u canýmla Denizli hapsini arzuladým ve kabre girmeyi istedim. Ve «Hapis ve kabir, bu tarz-ý hayata müreccahtýr» diye ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inayet-i Ýlâhiyye imdada yetiþti; kalemleri teksir</p><p> </p><p>
________________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Nurun te'lif zamaný üç sene evvel bitmiþ olmasýndan bu Onbeþinci Rica, ileride bir Nurcu tarafýndan Ýhtiyarlar Lem'asýnýn tekmîline -te'lifine- me'haz olmak üzere yazýldý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 524)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
makinesi olan Medresetüz-Zehra þâkirdlerinin ellerine, yeni çýkan teksir makinesini verdi. Birden Nur'un kýymettar mecmualarýndan her tanesi, bir kalem ile beþyüz nüsha meydana geldi. Fütuhata baþlamalarý, o sýkýntýlý hayatý bana sevdirdi, «Hadsiz þükür olsun» dedirtti. Bir miktar sonra Risale-i Nur'un gizli düþmanlarý fütuhat-ý Nûriye'yi çekemediler. Hükûmeti aleyhimize sevkettiler. Yine hayat bana aðýr gelmeye baþladý. Birden inayet-i Rabbâniye tecelli etti. En ziyade Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri itibariyle müsadere edilen Nur Risalelerini kemal-i merak ve dikkatle mütalâa ettiler. Fakat Nurlar, onlarýn kalblerini kendine taraftar eyledi. Tenkid yerinde takdire baþlamalariyle Nur Dershanesi çok geniþlendi; maddî zararýmýzdan yüz derecede ziyade menfaat verdi; sýkýntýlý telâþlarýmýzý hiçe indirdi. Sonra, gizli düþman münafýklar, hükûmetin nazar-ý dikkatini benim þahsýma çevirdiler. Eski siyasî hayatýmý hatýrlattýrdýlar. Hem adliyeyi, hem maarif dairesini, hem zabýtayý, hem Dahiliye Vekâletini ehvamlandýrdýlar. Partilerin cereyanlarý ve komünistlerin perdesinde anarþistlerin tahrikâtiyle o evham geniþledi. Bizi tazyik ve tevkif ve ellerine geçen risaleleri müsadereye baþladýlar. Nur þâkirdlerinin faaliyetine tevafuk geldi. Benim þahsýmý çürütmek fikriyle bir kýsým resmî memurlar hiç kimsenin inanmayacaðý isnadlarda bulundular. Pek acib iftiralarý iþaaya çalýþtýlar. Fakat kimseyi inandýramadýlar. Sonra, pek âdi bahanelerle zemherinin en þiddetli soðuk günlerinde beni tevkif ederek, büyük ve gayet soðuk ve iki gün sobasýz bir koðuþta tecrid-i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve daima mangalýmda ateþ varken zâfiyet ve hastalýðýmdan zor dayanabilirdim. Þimdi, bu vaziyette hem soðuktan bir sýtma, hem dehþetli bir sýkýntý ve hiddet içinde çýrpýnýrken bir inayet-i Ýlâhiyye ile bir hakikat kalbimde inkiþaf etti. Mânen:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Sen hapse, Medrese-i Yûsufiye namý vermiþsin; hem Denizli'de sýkýntýnýzdan bin derece ziyade, hem ferah, hem mânevî kâr, hem oradaki mahpuslarýn Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde Nurlarýn fütuhatý gibi neticeler, size þekva yerinde binler þükrettirdi; her bir saat hapsinizi ve sýkýntýnýzý, on saat ibadet hükmüne getirdi; o fâni saatleri bâkileþtirdi. Ýnþâallah bu Üçüncü Medrese-i Yûsufiyedeki musîbetzedelerin Nurlardan istifadeleri ve teselli bulmalarý, senin bu soðuk ve aðýr sý-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 525)</p><p> </p><p>
kýntýný hararetlendirip, sevinçlere çevirecek ve hiddet ettiðin adamlar, eðer aldanmýþlarsa bilmeyerek sana zulmediyorlar. Onlar, hiddete lâyýk deðiller. Eðer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabýna seni incitiyorlar ve iþkence yapýyorlarsa, onlar pek yakýn bir zamanda, ölümün idam-ý ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine girip, daimî sýkýntýlý azab çekecekler. Sen, onlarýn zulmü yüzünden hem sevab, hem fâni saatlerini bâkileþtirmeyi, hem mânevî lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve dinîyeyi ihlâs ile yapmasýný kazanýyorsun» diye ruhuma ihtar edildi. Ben de bütün kuvvetimle «Elhamdülillâh!» dedim. Ýnsaniyet damariyle o zalimlere acýdým. «Ya Rabbi! Onlarý ýslah eyle!» diye dua ettim. Bu yeni hâdisede, ifademde Dahiliye Vekâletine yazdýðým gibi, on vecihle kanunsuz olduðunu ve kanun namýna kanunsuzluk eden o zalimler -asýl suçlu onlar olmasý gibi- öyle bahaneleri aradýlar; iþitenleri güldürecek ve hakperestleri aðlattýracak iftiralarý ve uydurmalariyle, ehl-i insafa gösterdiler ki, Risale-i Nur'a ve þâkirdlerine iliþmeye kanun ve hak cihetinde imkân bulamýyorlar, divaneliðe sapýyorlar...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ezcümle: Bir ay bizi tecessüs eden memurlar, bir þey bahane bulamadýklarýndan bir pusla yazýp ki: «Said'in hizmetkârý bir dükkândan raký almýþ ona götürmüþ.» O puslayý imza ettirmek için hiç kimseyi bulamayýp, sonra yabanî ve sarhoþ bir adamý yakalamýþlar, tehditkârâne, «Gel bunu imza et!» demiþler. O da demiþ: «Tövbeler tövbesi olsun! Bu acib yalaný kim imza edebilir?» Onlarý, puslayý yýrtmaða mecbur etmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci bir nümune: Bilmediðim ve þimdi dahi tanýmadýðým bir zat, atýný, beni gezdirmek için vermiþ. Ben de rahatsýzlýðým için teneffüs kasdi ile, ekser günlerde, yazda bir iki saat gezerdim. O at ve araba sahibine elli liralýk kitab vermeye söz vermiþtim; tâ kaidem bozulmasýn ve minnet altýna girmeyeyim. Acaba bu iþte hiçbir zarar ihtimali var mý? Halbuki, «O at kimindir?» diye, elli defa bizlerden hem vali, hem adliyeciler, hem zabýta ve polisler sordular. Gûya büyük bir hâdise-i siyasîye ve asayiþe temas eden bir vâkýadýr. Hattâ bu mânasýz soruþlarýn kesilmesi için iki zat hamiyyeten biri, «At benimdir» diðeri, «Araba benimdir» dedikleri için ikisini de benimle beraber tevkif ettiler. Bu nümunelere kýyasen, çok çocuk oyuncaklarýna seyirci olup gülerek aðladýk ve anladýk ki, Risale-i Nur'a ve þâkirdlerine iliþenler maskara olurlar...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 526)</p><p> </p><p>
  O nümunelerden lâtif bir muhavere: Benim tevkif kâðýdýmda sebeb, emniyeti ihlâl suçu yazýldýðýndan, ben daha o puslayý görmeden müddeiumuma dedim: «Seni geçen gece gýybet ettim.» Emniyet Müdürü hesabýna beni konuþturan bir polise «Eðer bin müddeiumumî ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umumîyeye hizmet etmemiþ isem, üç defa «Allah beni kahretsin» dedim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra bu sýrada, bu soðukta, en ziyade istirahata ve üþümemeðe ve dünyayý düþünmemeðe muhtaç olduðum bir hengâmda, garazý ve kasdý ihsas eder bir tarzda, beni bu tahammülün fevkinde bu tehcir ve tecrid ve tevkif ve tazyika sevkedenlere fevkalâde iðbirar ve kýzmak geldi. Bir inayet, imdada yetiþti. Mânen kalbe ihtar edildi ki: Ýnsanlarýn sana ettikleri ayn-ý zulümlerinde, ayn-ý adalet olan kader-i Ýlâhînin büyük bir hissesi var ve bu hapiste yiyecek rýzkýn var. O rýzkýn seni buraya çaðýrdý. Ona karþý rýza ve teslim ile mukabele lâzým. Hikmet ve rahmet-i Rabbaniyenin dahi büyük bir hissesi var ki, bu hapistekileri nurlandýrmak ve teselli vermek ve size sevab kazandýrmaktýr. Bu hisseye karþý, sabýr içinde, binler þükretmek lâzýmdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem senin nefsinin bilmediðin kusurlariyle onda bir hissesi var. O hisseye karþý istiðfar ve tövbe ile, nefsine: «Bu tokada müstahak oldun» demelisin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem gizli düþmanlarýn desiseleriyle bazý safdil ve vehham memurlarý iðfal ile o zulme sevketmek cihetiyle, onlarýn da bir hissesi var. Ona karþý Risale-i Nur'un o münafýklara vurduðu dehþetli  mânevî tokatlar, senin intikamýný onlardan almýþ. O, onlara yeter. En son hisse, bilfiil vasýta olan resmî memurlardýr. Bu hisseye karþý, onlarýn Nurlara tenkid niyetiyle bakmalarýnda ister istemez þüphesiz iman cihetinde istifadelerinin hatýrý için      وَالْكَاظِمِينَ  اْلغَيْظَ  وَالْعَافِينَ  عَنِ النَّاسِ   düsturiyle; onlarý affetmek bir ulûvvücenablýktýr. Ben de bu hakikatlý ihtardan kemal-i ferah ve þükür ile, bu yeni Medrese-i Yûsufiyede durmaða, hattâ aleyhimde olanlara yardým etmek için kendime mûcib-i ceza zararsýz bir suç yapmaða karar verdim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, benim gibi yetmiþbeþ yaþýnda ve alâkasýz ve dünyada sevdiði dostlarýndan, yetmiþten ancak hayatta beþi kalmýþ ve onun</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 527)</p><p> </p><p>
vazife-i Nûriye'sini görecek yetmiþbin Nur nüshalarý bâki kalýp serbest geziyorlar. Ve bir dile bedel, binler dil ile hizmet-i imaniyeyi yapacak kardeþleri, vârisleri bulunan benim gibi bir adama kabir, bu hapisten yüz derece ziyade hayýrlýdýr. Ve bu hapis dahi, haricinde hürriyetsiz tahakkümler altýndaki serbestiyetten yüz derece daha rahat, daha faidelidir. Çünkü; haricinde, tek baþýyla yüzer alâkadar memurlarýn tahakkümlerini çekmeðe mukabil, hapiste yüzer mahpuslarla beraber yalnýz müdür ve baþgardiyan gibi bir iki zatýn, maslahata binaen hafif tahakkümlerini çekmeðe mecbur olur. Ona mukabil, hapiste çok dostlardan kadeþane taltifler, teselliler görür. Hem Ýslâmiyet þefkati ve insaniyet fýtratý, bu vaziyette ihtiyarlara merhamete gelmesi, hapis zahmetini rahmete çeviriyor diye, hapse razý oldum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu üçüncü mahkemeye geldiðim sýrada zâfiyet ve ihtiyarlýk ve rahatsýzlýktan ayakta durmaða sýkýldýðýmdan, mahkeme kapýsýnýn haricinde bir iskemlede oturdum. Birden bir hâkim geldi, hiddet etti, «Neden ayakta beklemiyor?» ihanetkârâne dedi. Ben de ihtiyarlýk cihetinden bu merhametsizliðe kýzdým. Birden baktým, pek çok Müslümanlar, kemal-i þefkat ve uhuvvetle merhametkârâne bakýp etrafýmýzda toplanmýþlar, daðýlmýyorlar. Birden «Ýki Hakikat» ihtar edildi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Benim ve Nurlarýn gizli düþmanlarýmýz, benim istemediðim hakkýmdaki teveccüh-ü âmmeyi kýrmak ile Nurun fütûhatýna sed çekilir diye, bazý safdil resmî memurlarý kandýrýp, þahsýmý millet nazarýnda çürütmek fikriyle, ihanetkârane böyle muameleye sevketmiþler. Buna karþý inayet-i Ýlâhiyye, Nurlarýn îman hizmetine mukabil, bir ikram olarak, o bir tek adamýn ihanetine bedel, bu yüz adama bak! Hizmetinizi takdir ile þefkatkârane acýyarak alâkadarane sizi istikbal ve teþyî ediyorlar. Hattâ ikinci gün ben, müstantýk dairesinde müddeiumumun suallerine cevap verirken hükûmet avlusunda mahkeme pencerelerine karþý bin kadar ahali kemal-i alâka ile toplanýp lisan-ý hal ile «Bunlarý sýkmayýnýz!» dediklerini, vaziyetleriyle ifade ediyorlar gibi göründüler. Polisler onlarý daðýtamýyordular. Kalbime ihtar edildi ki: Bu ahali, bu tehlikeli asýrda tam bir teselli ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir îman ve saadet-i bâkiyeye bir doðru müjde istiyorlar ve fýtraten arýyorlar ve Nur Risalelerinde aradýklarý bulunuyor diye iþitmiþler ki, benim ehemmiyetsiz</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 528)</p><p> </p><p>
þahsýma, îmana bir parça hizmetkârlýðým için, haddimden çok ziyade iltifat gösteriyorlar.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Hakikat: Emniyeti ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh-ü âmmeyi kýrmak kasdiyle tahkirkârane aldanmýþ mahdut adamlarýn bed muamelelerine mukabil, hadsiz ehl-i hakikatýn ve nesl-i atinin takdirkârane alkýþlamalarý var diye ihtar edildi. Evet komünist perdesi altýnda anarþistliðin emniyet-i umumiyeyi bozmaða dehþetli çalýþmasýna karþý Risale-i Nur ve Þâkirdleri, îman-ý tahkiki kuvvetiyle bu vatanýn her tarafýnda o müdhiþ ifsadý durduruyor ve kýrýyor. Emniyeti ve âsâyiþi temine çalýþýyor ki, pek çok bir kesrette ve memleketin her tarafýnda bulunan Nur Talebelirinden, bu yirmi senede alâkadar üç dört mahkeme ve on vilâyetin zabýtalarý, emniyeti ihlâle dair bir vukuatlarýný bulmamýþ ve kaydetmemiþ. Ve üç vilâyetin insaflý bir kýsým zabýtalarý demiþler: «Nur talebeleri mânevî bir zabýtadýr. Âsâyiþi muhafazada bize yardým ediyorlar. Îman-ý tahkikî ile, Nur'u okuyan her adamýn kafasýnda bir yasakçýyý býrakýyorlar. Emniyeti temine çalýþýyorlar.» Bunun bir nûmunesi Denizli Hapishanesidir. Oraya Nurlar, ve o mahpuslar için yazýlan Meyve Risalesi girmesiyle, üç-dört ay zarfýnda ikiyüzden ziyade o mahpuslar öyle fevkalâde itaatli, dindarane bir salâh-ý hâl aldýlar ki, üç dört adamý öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsýz, vatana nâfi bir uzuv olmaya baþladý. Hattâ resmî memurlar, bu hale hayretle ve takdirle bakýyordular. Hem daha hüküm almadan bir kýsým gençler dediler: «Nurcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm ettireceðiz ve ceza almaya çalýþacaðýz; tâ onlardan ders alýp onlar gibi olacaðýz. Onlarýn dersiyle kendimizi ýslâh edeceðiz.» Ýþte bu mahiyette bulunan Nur Talebelerini, emniyeti ihlâl ile itham edenler, herhalde ve gayet fena bir surette aldanmýþ veya aldatýlmýþ veya bilerek veya bilmiyerek anarþistlik hesabýna hükûmeti iðfal edip bizleri eziyetlerle ezmiye çalýþýyorlar. Biz bunlara karþý deriz: Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapanmýyor ve dünya misafirhanesinde yolcular gayet sür'at ve telâþla kafile kafile arkasýnda, toprak arkasýna girip kayboluyorlar; elbette pek yakýnda birbirimizden ayrýlacaðýz. Siz zulmünüzün cezasýný dehþetli bir surette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl-i îman hakkýnda terhis tezkeresi olan ölümün, îdam-ý ebedî dar aðacýna çýkacak-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 529)</p><p> </p><p>
sýnýz. Sizin dünyada tevehhüm-ü ebediyetle aldýðýnýz fâni zevkler, baki ve elîm elemlere dönecek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Maatteessüf gizli münafýk düþmanlarýmýz, bu dindar milletin yüzer milyon velî makamýnda olan þehidlerinin kahraman gazilerinin kanýyla ve kýlýncýyla kazanýlan ve muhafaza edilen hakikat-ý Ýslâmiyete bazen «Tarikat» namýný takýp ve o güneþin tek bir þuaý olan Tarikat meþrebini o güneþin ayný gösterip hükûmetin bazý dikkatsiz memurlarýný aldatýp hakikat-ý Kur'aniyeye ve hakaik-i îmaniyeye tesirli bir surette çalýþan Nur Talebelerine «Tarikatçý» ve «Siyasî cemiyetçi» namýný vererek aleyhimize sevketmek istiyorlar. Biz hem onlara, hem onlarý aleyhimizde dinliyenler, Denizli Mahkeme-i Âdilesinde dediðimiz gibi deriz:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Yüzer milyon baþlarýn feda olduklarý bir kudsî hakikata baþýmýz dahi feda olsun. Dünyayý baþýmýza ateþ yapsanýz, Hakikat-ý Kur'aniyeye feda olan baþlar, zýndýkaya teslim-i silâh etmiyecek ve vazife-i kudsîyesinden vazigeçmiyecekler. Ýnþâallah!»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ihtiyarlýðýmýn sergüzeþtliðinden gelen aðrýlara ve me'yusiyetlere, îmandan ve Kur'andan imdada yetiþen kudsî teselliler ile bu ihtiyarlýðýmýn en sýkýntýlý bir senesini, gençliðimin en ferahlý on senesine deðiþtirmem. Hususan, hapiste farz namazýný kýlan ve tövbe edenin herbir saati, on saat ibadet hükmüne geçmesiyle ve hastalýkta ve mazlumiyette dahi herbir fâni gün, sevap cihetinde on gün bâki bir ömrü kazandýrmasiyle, benim gibi kabir kapýsýnda nöbetini bekliyen bir adama ne kadar medar-ý þükrandýr, o mânevî ihtardan bildim; «Hadsiz þükür Rabbime» dedim; ihtiyarlýðýma sevindim ve hapsime razý oldum. Çünki: Ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle, ferahla gitse, lezzetin zevali elem olmasýndan, hem teessüf, hem þükürsüzlükle, gafletle, bazý günahlarý yerinde býrakýr, fâni olur gider. Eðer hapis ve zahmetli gitse, zeval-i elem bir mânevî lezzet olmasýndan, hem bir nevi ibadet sayýldýðýndan, bir cihette bâki kalýr ve hayýrlý meyveleriyle bâki bir ömrü kazandýrýr. Geçmiþ günahlara ve hapse sebebiyet veren hatalara kefaret olur, onlarý temizler. Bu nokta-i nazardan, mahpuslardan farzý kýlanlar, sabýr içinde þükür etmelidirler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 530)</p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎ'NÝN AFYON MAHKEMESÝ</p><p> </p><p>
  Afyon mahkemesini tertib ve iftiralarla açtýran gizli dinsizler, Bediüzzamaný idam etmek plânýný çevirmiþlerdir. Bu fevkalâde ehemmiyeti hâiz büyük müdafaât, böyle imhacý zâlim dinsizlere karþý onun ölümü hiçe sayarak haykýrdýðý hakikatlerdir. Neticede, temyiz mahkemesi mahkûmiyet kararýný nakzetti. Ve ayný mahkeme iki defa Bediüzzamana beraet verdi. Nihayet bütün Risale-i Nur Külliyatý ve beþyüze yakýn mektublar bilâkayd ü þart Bediüzzamana iade edildi.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      BÜYÜK MÜDAFAATINDAN PARÇALAR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ  . وَبِهِ نَسْتَعِينُ                                                  </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  On sekiz sene sükûttan sonra -mecburiyet tahtýnda- bu istida mahkemeye ve sureti Ankara'ya makâmâta verilmiþken, tekrar vermeye mecbur olduðum iddianameye karþý itiraznamemdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Malûm olsun ki: Kastamonu'da, üç defa menzilimi taharri etmek için gelen iki müddeiumumî ve iki taharrî komiserine, ve üçüncüde polis müdürüne ve altý-yedi komiser ve polislere; ve Isparta'da Müddeiumuminin suallerine; ve Denizli ve Afyon mahkemelerine karþý dediðim ayn-ý hakikat küçük bir müdafaanýn hülâsasýdýr. Þöyleki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Onlara dedim: Ben, onsekiz-yirmi senedir münzevî yaþýyorum. Hem Kastamonu'da sekiz senedir karakol karþýsýnda ve sair yerlerde dahi yirmi senedir daima tarassut ve nezaret altýnda kaç defa menzilimi taharri ettikleri halde; dünya ile, siyaset ile hiç bir tereþþuh, hiç bir emarem görülmedi. Eðer bir karýþýk hâlim olsaydý ve oranýn adliye ve zabýtasý bilmedi veya bildi aldýrmadý ise; elbette benden ziyade onlar mes'uldürler. Eðer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meþgul olan münzevilere iliþilmediði halde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararýna bu derece iliþiyorsunuz? Biz Risale-i Nur Þâkirdleri, Risale-i Nur'u, deðil dünya</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 531)</p><p> </p><p>
cereyanlarýna belki kâinata da âlet edemeyiz.</p><p> </p><p>
  Hem, Kur'an bizi siyasetten þiddetle menetmiþ. Evet, Risale-i Nur'un vazifesi ise, hayat-ý ebediyeyi mahveden ve hayat-ý dünyeviyeyi de dehþetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karþý îmanî olan hakikatlarla gayet kat'î, en mütemerrid zýndýk feylesoflarý dahi îmana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur'ana hizmet etmektir. Onun için, Risale-i Nur'u hiç bir þeye âlet edemeyiz.</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Kur'anýn elmas gibi hakikatlerini, ehl-i gaflet nazarýnda bir propaganda-yý siyaset tevehhümiyle cam parçalarýna indirmemek ve o kýymetdar hakikatlara ihanet etmemektir.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Risale-i Nur'un esas mesleði olan þefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri þiddetle siyasetten ve idareye iliþmekten menetmiþ. Çünki tokada ve belâya müstahak ve küfr-ü mutlaka düþmüþ bir-iki dinsize müteallik yedi-sekiz çoluk-çocuk, hasta ihtiyar masumlar bulunur. Musibet ve belâ gelse, o bîçareler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husulü meþkûk olduðu halde, siyaset yoliyle idare ve âsâyiþin zararýna hayat-ý içtimaiyeye karýþmaktan þiddetle menedilmiþiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sâlisen: Bu vatanýn ve bu milletin hayat-ý içtimaiyesi bu acîb zamanda anarþilikten kurtulmak için beþ esas lâzým ve zaruridir. «Hürmet, Merhamet, Haramdan çekinmek, Emniyet, Serseriliði býrakýp itaat etmektir.» Risale-i Nur, hayât-ý içtimaiyeye baktýðý zaman, bu beþ esasý kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek âsâyiþin temel taþýný muhafaza ettiðine delil ise; bu yirmi sene zarfýnda Risale-i Nur'un, yüz bin adamý vatan ve millete zararsýz birer uzv-u nâfi haline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilâyetleri buna þahiddir. Demek Risale-i Nur'un  -ekseriyet-i mutlaka- eczalarýna iliþenler, her halde bilerek veya bilmiyerek anarþilik hesabýna vatana ve millete ve hâkimiyet-i Ýslâmiyeye hiyanet ederler. Risale-i Nur'un yüzotuz risalelerinin bu vatana yüzotuz büyük faidesini ve hasenesini, vehham ehl-i gafletin sathî nazarlarýnda kusurlu tevehhüm edilen iki-üç risalenin mevhum zararlarý çürütemez. Onlarý bunlarla çürüten, gayet derecede insafsýz bir zâlimdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer dinsizliði bir nevi siyaset zannedip, bu hâdisede bazýlarýnýn dedikleri gibi derseniz: «Bu risalelerinle, medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun.» Ben de derim: «Dinsiz bir millet yaþa-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 532)</p><p> </p><p>
yamaz.» dünyaca bir umumî düsturdur. Ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa, Cehennemden daha ziyade elîm bir âzâbý dünyada dahi verdiðini, Risale-i Nur'dan Gençlik Rehberi gayet kat'î bir surette isbat etmiþ. O risale ise þimdi resmen tabedildi. Bir müslüman «El-iyâzübillâh» eðer irtidat etse, küfr-ü mutlaka düþer, bir derece yaþatan küfr-ü meþkûkte kalmaz. Ecnebi dinsizleri gibi de olmaz; ve lezzet-i hayat noktasýnda, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aþaðý düþer. Çünki, geçmiþ ve gelecek mevcudatýn ölümleri ve ebedî müfarakatlarý, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemadiyen hadsiz firaklarý ve elemleri yaðdýrýyor. Eðer îman gelse, kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar: «Biz ölmemiþiz... mahvolmamýþýz.» lisan-ý halleriyle diyerek, o Cehennemî hâlet Cennet lezzetine çevrilir. Mâdem hakikat budur. Size ihtar ediyorum! «Kur'ana dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz... O maðlûp olmaz, bu memlekete yazýk olur. (Hâþiye) O baþka yere gider yine tenvir eder. Eðer baþýmdaki saçlarým adedince baþlarým bulunsa, her gün biri kesilse, hakikat-ý Kur'aniyeye feda olan bu baþý zýndýkaya ve küfr-ü mutlaka eðmem! Ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhasýl: Hayat-ý ebediyeyi mahveden ve hayat-ý dünyeviyeyi dehþetli birzehire çeviren ve lezzetini imha eden küfr-ü mutlaký, otuz senedenberi köküyle kesen ve tabiiyyunun dehþetli bir fikr-i küfrîlerini öldürmeðe muvaffak olan ve bu milletin iki hayatýnýn saadet düsturlarýný hârika hüccetleriyle parlak bir surette isbat eden ve Kur'anýn hakikat-ý arþiyesine dayanan Risale-i Nur, böyle küçük bir risalenin bir iki maddesiyle deðil, belki bin kusuru dahi olsa, onun binler büyük haseneleri onlarý affettirir diye dâva ediyoruz.. ve isbatýna da hazýrýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Mâdem Cumhuriyet prensipleri hürriyet-i vicdan kanuniyle dinsizlere iliþmiyor.. elbette, mümkün olduðu kadar dünyaya karýþmayan ve ehl-i dünya ile mübareze etmiyen ve âhiretine ve îmanýna  ve vatanýna dahi nâfi bir tarzda çalýþan dindarlara iliþmemek gerektir ve elzemdir. Bin senedenberi bu milletin gýda ve ilâç gibi bir hâcet-i zaruriyesi olan takvayý ve salâhatý, bu</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
___________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Dört defa mübareze zamanýnda gelen dehþetli zelzeleler, «Yazýk olur!» hükmünü isbat ettiler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 533)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mazhar-ý Enbiya olan Asya'da hükmeden ehl-i siyaset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Yirmi senedenberi münzevî yaþýyan ve yirmi sene evvelki Said'in kafasiyle sorduðu bu suallerde, bu zamanýn tarz-ý telâkkisine uygun gelmiyen kusurlarýna bakmamak insaniyetin muktezasýdýr. Vatan ve millet ve asayiþin menfaati hesabýna bunu da hatýrlatmak bir vazife-i vataniyem olmasý cihetiyle derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Böyle, bize ve Risale-i Nur'a az bir münasebetle taht-ý tevkife alýnmak, gücendirmek yüzünden; vatana ve âsâyiþe dindârâne menfaati bulunan pek çok zâtlarý idare aleyhine çevirebilir, anarþiliðe meydan verir. Evet, Risale-i Nur ile imanlarýný kurtaran ve millete zararsýz ve tam menfaatdar vaziyete girenler, yüzbinden çok ziyadedir! Hükûmet-i Cumhuriyetin belki her büyük dairesinde ve milletin her tabakasýnda faideli müstakimâne bir surette bulunuyorlar. Bunlarý gücendirmek deðil, belki himaye etmek elzemdir. Þekvamýzý dinlemiyen ve bizi söyletmiyen ve bahanelerle sýkýþtýran bir kýsým resmî adamlar, vatan aleyhinde anarþiliðe meydan açýyorlar diye kuvvetli bir vehim hatýrýmýza geliyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem maslahat-ý hükûmet namýna derim: Mâdem «Beþinci Þua» ý hem Denizli, hem Ankara mahkemeleri tetkik edip iliþmemiþler, bize verdiler; elbette onu yeniden resmiyete koyup dedikodulara meydan açmamak idarece zaruridir. Biz o risaleyi mahkemelerin ellerine geçmeden ve onu teþhirlerinden evvel gizlediðimiz gibi, Afyon hükûmet ve mahkemesi dahi onu medar-ý sual ve cevab etmemeli. Çünki kuvvetlidir, reddedilmez! Kablelvukû haber vermiþ, doðru çýkmýþ. Hem hedefi dünya deðil, olsa olsa ölmüþ gitmiþ bir þahsa müteaddid manâlarýndan bir manâsý muvafýk geliyor. Onun dostluðu taassubiyle o gaybî ihbarý ve mânâyý resmiyete koymamayý ve bizi onunla muaheze etmekle daha ziyade teþhirine yol açmamayý vatan ve millet ve âsâyiþ ve idare hesabýna ihtar etmeye vicdaným beni mecbur eyledi. Bu mes'elede, þahsýmýn veya bazý kardeþlerimin kusuriyle Risale-i Nur'a hücum edilmez. O doðrudan doðruya Kur'ana baðlanmýþ, ve Kur'an da, Arþ-ý Âzam'a baðlýdýr. Kimin haddi var ki elini oraya uzatsýn, o kuvvetli ipleri çözsün! Hem, memlekette maddî ve mânevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât-ý Kur'aniyenin iþârâtiyle ve Ýmam-ý Ali'nin (R.A.) üç keramet-i gaybiyesiyle ve Gavs-ý Âzam'ýn (R.A.) kat'î ihbariyle tahakkuk</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 534)</p><p> </p><p>
etmiþ olan Risale-i Nur, bizim âdî ve þahsî kusurlarýmýzla mes'ul olmaz.. ve olamaz.. ve olmamalý. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî, telâfi edilmiyecek derecede zararý olacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'a karþý gizli düþmanlarýmýzdan bazý zýndýklarýn þeytanetiyle çevrilen plânlar ve hücumlar Ýnþâallah bozulacaklar. Onun þâkirdleri baþkalara kýyas edilmez, daðýttýrýlmazlar, vazgeçirilmezler, Cenab-ý Hakkýn inayetiyle maðlûp edilmezler. Eðer maddî müdafaadan Kur'an bizi menetmeseydi, bu milletin can damarý hükmünde, umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o þâkirdler, Þeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz'i ve neticesiz hâdiselerle bulaþmazlar. Allah etmesin eðer mecburiyet-i kat'iyye derecesinde onlara zulüm edilse, elbette gizli zýndýklar ve münafýklar bin derece piþman olacaklar!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhasýl: Mâdem biz ehl-i dünyanýn dünyalarýna iliþmiyoruz;  onlar da bizim âhiretimize ve îmanî hizmetimize bu derece iliþmesinler!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet biz bir cemaatiz. Hedefimiz ve programýmýz; evvelâ kendimizi sonra milletimizi îdam-ý ebediden ve dâimî berzahî haps-i münferidden kurtarmak ve vatandaþlarýmýzý anarþilikten ve serserilikten muhafaza etmek ve iki hayatýmýzý imhaya vesile olan zýndýkaya karþý, Risale-i Nur'un çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhafazadýr. Ben, sizin bana vereceðiniz en aðýr cezanýza da beþ para vermem ve hiç ehemmiyeti yok. Çünki ben kabir kapýsýnda, yetmiþ beþ yaþýndayým. Böyle mazlum ve masum bir iki sene hayatý þehadet mertebesiyle deðiþtirmek, benim için büyük saadettir. Risale-i Nur'un binler hüccetleriyle kat'i îmanýn var ki; ölüm, bizim için bir terhis tezkeresidir. Eðer zâhirî idam da olsa, bizim için bir saat zahmet ebedi bir saadetin ve rahmetin anahtarý olur. Fakat siz, ey gizli düþmanlar ve zýndýka hesabýna adliyeyi þaþýrtan, hükûmeti bizimle sebebsiz meþgul eden insafsýzlar! Kat'i biliniz ve titreyiniz ki; siz îdam-ý ebedî ile ebedî mahkûm oluyorsunuz, intikamýmýzý, sizden pek çok muzaaf bir surette alýnýyor görüyoruz.. hattâ size acýyoruz. Evet, bu þehri yüz defa mezaristana boþaltan ölüm hakikatýnýn, elbette hayattan ziyade bir istediði var. Ve onun idamýndan kurtulmak çaresi, insanlarýn her mes'elesinin fevkinde, en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ý zarurisi ve kat'isidir. Acaba bu çareyi kendine bulan Risale-i Nur Þakirdlerini ve o ça-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 535)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
reyi binler hüccetleriyle bulduran Risale-i Nur'u âdî bahanelerle ittiham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adalet nazarýnda müttehem oluyor; divaneler de anlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bundan otuz sene evvel, Cenab-ý Hakkýn inayetiyle, dünyanýn muvakkat þan ü þerefinin ve enaniyetli hodfüruþluðun ve þöhretperestliðinin ne kadar fâidesiz ve mânasýz olduðunu, hadsiz þükür olsun ki, Kur'anýn feyziyle anlamýþ bir adamýn; o zamandan beri bütün kuvvetiyle, nefs-i emmaresiyle mücadele edip mahviyet etmek; benliðini býrakmak, tasannu ve riyakârlýk yapmamak için elden geldiði kadar çalýþtýðýna, ona hizmet eden veya arkadaþlýk edenler kat'i bildikleri ve þehadet ettikleri halde; ve yirmi senedenberi herkes kendi hakkýnda hoþlandýðý ziyade hüsn-ü zanna ve teveccüh-ü nas ve þahsýný mehd ü senadan ve kendinin mânevî makam sahibi olduðunu bilmekten herkese muhalif olarak bütün kuvvetiyle kaçtýðý ve hem, has þâkirdlerinin onun hakkýndaki hüsn-ü zanlarýný reddedip o halis kardeþlerinin hatýrýný kýrmasý ve yazdýðý cevabî mektublarýnda onun hakkýndaki medihlerini ve ziyade hüsn-ü zanlarýný kabul etmemesi ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün fazileti Kur'anýn  tefsiri olan Risale-i Nur'a ve dolayýsiyle Nur Þakirdlerinin þahs-ý mânevisine verip, kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'i isbat ediyor ki; þahsýný beðendirmeye çalýþmadýðý ve istemediði ve reddettiði halde; onun rýzasý olmadan bazý dostlarý, uzak bir yerden onun hakkýnda ziyade hüsn-ü zan edip medhetmeleri, bir makam vermeleriyle acaba hangi kanun ile medar-ý mes'uliyet olur ki; o bîçare, hasta ve çok ihtiyar ve garibin münzevî odasýna, büyük bir cinayet iþlemiþ gibi kilidini kýrýp taharri memurlarýný sokmak; hem evradýndan ve levhalarýndan baþka bir bahane bulamamak, acaba dünyada hiç bir kanun, hiç bir siyaset bu taarruza müsaade eder mi?..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Vatana ve millete ve ahlâka çok zararlý olan dinsizlerin kitablarýnýn intiþarýna ve komünistlerin neþriyatýna serbestiyet kanuniyle iliþilmediði halde üç mahkeme medar-ý mes'uliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanýn hayât-ý içtimaiyesini ve ahlâkýný ve âsâyiþini temine yirmi senedenberi çalýþan ve milletin hakiki bir nokta-i istinadý olan Âlem-i Ýslâmýn uhuvvetini ve bu millete dostluðunu iadeye ve o dostluðun takviyesine tesirli bir surette çabalýyan ve Diyanet Riyasetinin ulemasý, tenkid niye-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 536)</p><p> </p><p>
tiyle, Dahiliye Vekilinin emriyle üç ay tetkikten sonra, tenkid etmiyerek tam kýymetini takdir edip: «Kýymetdar eser» diye Diyanet kütüphanesine konulan «Zülfikar ve Asa-yý Musa» gibi kabr-i Peygamberi (A.S.M.) üzerinde alâmet-i makbuliyet olarak Asa-yý Musa mecmuasýný hacýlar gördükleri halde, Nur eczalarýný evrak-ý muzýrra gibi toplayýp mahkeme eline vermek; acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdan hiçbir insaf buna müsaade eder mi?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   AFYON HÜKÛMET VE ZÂBITASINA VE MAHKEMESÝNE</p><p> </p><p>
                      BÝR KAÇ NOKTA MARUZATIM VAR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Ekser Enbiyanýn Þark'da ve Asya'da zuhurlarý ve aðleb-i hükemanýn Garb'da ve Avrupa'da gelmeleri kader-i Ezelînin bir iþarettir ki; Asya'da din hâkimdir; felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen, Asya'da hüküm süren, dindar olmazsa da, din lenine çalýþanlara iliþmemeli belki teþvik etmelidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Kur'an-ý Hakîm, bu zemin kafasýnýn aklý ve kuvve-i müfekkiresidir. Eliyazübillâh; eðer Kur'an Küre-i Arzýn baþýndan çýksa, Arz divane olacak. Akýldan boþ kalan kafasýný bir seyyareye çarpmasý, bir kýyamet kopmasýna sebeb olmasý akýldan uzak deðildir. Evet Kur'an; Arþý, Ferþ ile baðlamýþ bir zincir, bir Hablullahtýr. Câzibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. Ýþte, bu Kur'an-ý Azimüþþanýn hakikî ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur; bu asýrda, bu vatanda, bu millete yirmi senedenberi tesirini göstermiþ büyük bir nimet-i Ýlâhiyye ve sönmez bir mucize-i Kur'aniyedir. Hükûmet, ona iliþmek ve talebelerini ondan ürkütüp vazgeçirmek deðil, belki onu himaye etmek ve okunmasýný teþvik etmek gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Ehl-i îmandan bütün gelenler, mâziye gidenlere maðfiret dualariyle ve hasenatlarýný onlarýn ruhlarýna baðýþlamalariyle yardýmlarýna binaen Denizli Mahkemesinde demiþtim: «Mahkeme-i Kübrada  milyarlar ehl-i îman olan dâvacýlar tara-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 537)</p><p> </p><p>
fýndan, Kur'an hakikatlerine hizmet eden Nur Talebelerini mahkûm ve periþan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki: Serbestiyet kanuniyle dinsizlerin, komünistlerin neþriyatlarýna ve anarþiliði yetiþtiren cemiyetlerine müsamahakârane bakýp iliþmediðiniz halde; vataný ve milleti anarþistlikten ve dinsizlik ve ahlâksýzlýktan ve vatandaþlarýný, ölümün îdam-ý ebedisinden kurtarmaða çalýþan Risale-i Nur Talebelerini hapisler ve tazyiklerle periþan etmek istediniz!» diye sizlerden sorulsa, ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.. onlara demiþtim. O zaman, o insaflý, adaletli zâtlar bizi beraet ettirdiler; adliyenin adaletini gösterdiler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncüsü: Ben bekliyordum ki; ya Ankara, ya Afyon, beni sorguda pek büyük mes'eleler için, Nurlarýn o mes'elelere hizmeti cihetinde bir meþveret dâiresine alýp, bir sual-cevab beklerdim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, üçyüz elli milyon Müslümanlarýn eski kardeþliðini ve muhabbetini ve hüsn-ü zannýný ve mânevî yardýmlarýný bu memleketteki millete kazandýracak çareleri bulmak ki; en kuvvetli çâre ve vesile Risale-i Nur olduðuna delil þudur: Bu sene Mekke-i Mükerremede, gayet büyük bir âlim, hem Hind lisanýna, hem Arab lisanýna Nur'un büyük mecmualarýný tercüme edip, Hindistan'a ve Arabistana göndererek, en kuvvetli nokta-i istinadýmýz olan vahdet ve uhuvvet-i Ýslâmiyeyi temine çalýþtýðý gibi; Türk Milletinin, dâima dinde ve îmanda ileri olduðunu Nur Risaleleri gösteriyor, demiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem beklerdim ki; vatanýmýzda anarþiliðe inkýlâb eden komünist tehlikesine karþý Nur'larýn tesirleri ne derecedir ve bu mübarek vatan, bu dehþetli seyelandan nasýl muhafaza edilecek gibi, dað misillü mes'elelerin sorulmasýnýn lüzumu varken, sinek kanadý kadar ehemmiyeti olmayan ve hiç bir medar-ý mes'uliyet olmýyan cüz'î ve þahsî garazkârlarýn iftiralariyle habbe, kubbeler yapýlmýþ mes'eleler için, bu aðýr þerait altýnda, hiç ömrümde çekmediðim bir periþaniyetime sebebiyet verildi. Bize, üç mahkemenin sorduðu ve beraet verdiði ayný mes'elelerden ve âdî ve þahsî bir iki mes'ele için manâsýz sualler edildi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beþincisi: Risale-i Nur'la mübareze edilmez; o maðlûb olmaz! Yirmi senedenberi en muannid feylesoflarý susturuyor; îman hakikatlerini güneþ gibi gösteriyor. Bu memlekette hükmeden, onun kuvvetinden istifade etmek gerektir.</p><p> </p><p>
sh:» (T: 538)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Altýncýsý: Benim ehemmiyetsiz þahsýmýn kusurlariyle beni çürütmek ve ihanetlerle nazar-ý âmmeden düþürmek Risale-i Nur'a zarar vermez; belki bir cihette kuvvet verir. Çünki, benim bir fâni dilime bedel, Risale-i Nur'un yüz bin nüshalarýnýn bâki dilleri susmaz, konuþur. Ve hâlis talebeleri binler kuvvetli lisanlarla, o kudsî ve küllî vazife-i Nuriyeyi þimdiye kadar olduðu gibi kýyamete kadar devam ettirecekler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yedincisi: Sabýk mahkemelerde dâva ettiðim ve hüccetlerini gösterdiðimiz gibi; bizim gizli düþmanlarýmýz ve hükûmeti iðfal ve bir kýsým erkânýný evhamlandýran ve adliyeleri aleyhimize sevkeden resmî ve gayr-ý resmî muarýzlarýmýz; ya gayet fena bir surette aldanmýþ veya aldatýlmýþ, veya anarþilik hesabýna gayet gaddar bir ihtilâlcidir; veya Ýslâmiyet ve hakikat-ý Kur'ana karþý mürtedâne mücadele eden bir dessas zýndýktýr ki; bize hücum etmek için, istibdâd-ý mutlaka cumhuriyet nâmýný vermekle; irtidad-ý mutlaký rejim altýna almakla; sefahat-i mutlakaya medeniyet namýný takmakla; cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namýný vermekle hem bizi periþan, hem hükûmeti iðfal, hem adliyeyi bizimle manâsýz meþgul eylediler. Onlarý, Kahhar-ý Zülcelâlin kahrýna havale edip, kendimizi onlarýn þerrinden muhafaz için حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  kal'asýna iltica ederiz.</p><p> </p><p>
  Sekizinci: Geçen sene Ruslar, çoklukla hacýlarý hacca gönderip, onlarla propaganda yapýp, «Ruslar, baþka milletlerden ziyade Kur'ana hürmetkâr» diye Âlem-i Ýslâmý, din noktasýnda bu vatandaki dindar millet aleyhine çevirmeye çalýþtýðý ayný zamanda Risale-i Nur'un büyük mecmualarý; hem Mekke-i Mükerremede, hem Medine-i Münevverede, hem Þâm-ý Þerifte, hem Mýsýr'da, hem Halep'de âlimlerin takdirleri altýnda kýsmen intiþariyle o komünist propagandasýný kýrdýðý ve Âlem-i Ýslâma gösterdiði gibi; Türk Milleti ve kardeþleri, eskisi gibi dinine ve Kur'anýna sahibdir vesair ehl-i Ýslâmýn dindar büyük bir kardeþi ve Kur'an hizmetinde kahraman kumandanýdýr, diye o ehemmiyetli kudsî merkezlerde o Nur Mecmualarý bu hakikatý gösterdiler. Acaba, Nur'un bu kýymetdar hizmet-i milliyesi, bu tarz iþkencelerle mukabele görse zemini hiddete getirmez mi?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dokuzuncusu: Denizli müdafaatýnda izahý ve isbatý bulunan bir mes'elenin kýsaca bir hülâsasýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 539)</p><p> </p><p>
  Bir dehþetli kumandan deha ve zekâvetiyle, ordunun müsbet hasenelerini kendine alýp ve kendinin menfi seyyielerini o orduya vererek, o efrad adedince haseneleri, gazilikleri bire indirdi. Ve seyyiesini o ordu efradýna isnad ederek, onlarýn adedince seyyieler hükmüne getirdiðinden; dehþetli bir zulüm ve hilâf-ý hakikat olmasýndan, ben, kýrk sene evvel beyan ettiðim gibi, bir Hadîsin o þahsa vurduðu tokada binaen, sâbýk mahkemelerimizde bana hücum eden bir müddeiumumiye dedim: «Gerçi onu, Hadîslerin ihbariyle kýrýyorum; fakat ordunun þerefini muhafaza ve büyük hatalardan vikâye ederim. Sen ise, bir tek dostun için, Kur'ânýn bayrakdarý ve Âlem-i Ýslâmýn kahraman bir kumandaný olan ordunun þerefini kýrýyorsun ve hasenelerini hiçe indiriyorsun!» dedim. Ýnþâallah o müddei insafa geldi, hatadan kurtuldu.</p><p> </p><p>
  Onuncusu: Adliyede adâlet hakikatý ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sýrf hak namýna çalýþmak vazifesi hükmettiðine binaendir ki; Ýmam-ý Ali Radiyallahu anhu, hilâfeti zamanýnda bir yahudi ile beraber mahkemede oturup muhâkeme olmuþlar.</p><p> </p><p>
  Hem bir adliye reisi; bir memuru, kanunca bir hýrsýzýn elini kestiði vakit, o memurun o zalim hýrsýza hiddet ettiðini gördü, o dakikada o memuru azletti. Hem çok teessüf ederek, dedi: «Þimdiye kadar, adâlet namýna böyle hissiyatýný karýþtýranlar pek çok zulmetmiþler.» Evet, hükm-ü kanunî icra etmekte o mahkûma acýmasa da hiddet edemez; etse zâlim olur. Hattâ, kýsas cezasý da olsa, hiddetle katletse bir nevi katil olur, diye o hâkim-i âdil demiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, mâdem mahkemede böyle halis ve garazsýz bir hakikat hükmediyor; üç mahkeme bizlere beraet verdiði ve bu milletin yüzde -bilseler- doksaný, Nur Talebelerinin zararsýz olarak millete ve vatana menfaatli olduklarýna pek çok emarelerle þehadet ettikleri halde, burada, o masum ve teselliye ve adaletin iltifatýna çok muhtaç Nur Talebelerine karþý ihanetler ve gayet soðuk, hiddetli muameleler yapýlýyor. Biz, her musibete ve ihanetlere karþý sabra ve tahammüle karar verdiðimizden sükût edip, Allaha havale ederek, belki bunda da bir hayýr vardýr dedik. Fakat evham yüzünden garazkârlarýn jurnalleriyle bu bîçare masumlara böyle muameleler, belâlarýn gelmesine bir vesile olacaðýndan korktum, bunu yazmaya mecbur oldum. Zaten bu mes'elede bir kusur varsa benimdir. Bu biçareler, sýrf îmanlarý ve âhiretleri için bana rýza-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 540)</p><p> </p><p>
Ýlâhi dairesinde yardým etmiþler. Pek çok takdire müstahak iken, böyle muameleler, hattâ kýþý dahi hiddete getirdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem medâr-ý hayrettir ki, bu defa da yine bir cemiyet vehmini tekrar ileri sürüyorlar. Halbuki üç mahkeme bu ciheti tetkik edip beraet vermekle beraber, mabeynimizde böyle medâr-ý itham olacak hiçbir cemiyet, hiç bir emare mahkemeler, zâbýtalar, ehl-i vukuflar bulmamýþlar. Yalnýz bir muallimin talebeleri ve dârülfünun þâkirdleri ve Kur'an dersini veren hâfýzýn hýfza çalýþanlarý gibi, Risale-i Nur Talebelerinde de bir uhrevî kardeþlik var. Bunlara cemiyet namýný veren ve onunla itham eden bütün esnaf ve mekteblilere ve vâizlere siyasî cemiyet nazariyle bakmak gerektir. Bunun için ben, böyle asýlsýz ve mânasýz ithamlarla buraya hapse gelenleri müdafaa etmeye lüzum görmüyorum. Yalnýz; hem bu memleketi, hem Âlem-i Ýslâmý çok alâkadar eden; ve maddî ve manevî  bu vatana ve bu millete pek çok bereket ve menfaati tahakkuk eden Risale-i Nur'u üç defa müdafaa ettiðimiz gibi, tekrar ayný hakikat ile müdafaamý menedecek hiç bir sebeb yok. Ve hiç bir kanun ve hiç bir siyaset yasak etmez ve edemez. Evet, biz bir cemiyetiz.. ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her bir  asýrda üçyüz elli milyon dahil mensublarý var. Ve her gün beþ defa namazla, o mukaddes cemiyetin prensiblerine kemal-i hürmetle alâkalarýný ve hizmetlerini gösteriyorlar.</p><p> </p><p>
     اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ        kudsî programiyle birbirinin yardýmýna dualariyle ve manevî kazançlariyle koþuyorlar. Ýþte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradýndanýz. Ve hususî vazifemiz de, Kur'anýn îmanî hakikatlarýný tahkikî bir surette ehl-i îmana bildirip, onlarý ve kendimizi idam-ý ebediden ve dâimî ve berzahî haps-i münferidden kurtarmaktýr. Sâir dünyevî ve siyasî ve entrikalý cemiyet ve komitelerle ve bizim medar-ý ittihamýmýz olan cemiyetçilik gibi asýlsýz ve mânâsýz gizli cemiyetle hiç bir münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz! Ve dört mahkeme inceden inceye tetkikten sonra, o cihetde bize beraet vermiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, Nur Þâkirdleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermiþim ki; þahsýma deðil bir makam, þan ü þeref ve þöhret vermek ve uhrevî ve mânevî bir mertebe kazandýrmak; belki bü-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 541)</p><p> </p><p>
tün kanaat ve kuvvetimle, ehl-i îmana bir hizmet-i îmaniye yapmak için, deðil yalnýz dünya hayatýmý ve fânî makamatýmý; belki lüzum olsa âhiret hayatýmý ve herkesin aradýðý uhrevî ve bâki mertebeleri feda etmeyi, hattâ Cehennemden bazý bîçare ehl-i îmanlarý kurtarmaya vesile olmak için, lüzum olsa Cenneti býrakýp Cehenneme girmeyi kabul ettiðimi hakikî kardeþlerim bildikleri gibi, mahkemelerde dahi bir cihette isbat ettiðim halde, beni bu ittihamla -Nur ve îman hizmetime bir ihlâssýzlýk isnad etmekle ve Nurlarýn kýymetlerini tenzil etmekle- milleti onun büyük hakikatlerinden mahrum etmektir. Acaba bu bedbahtlar.. dünyayý ebedî ve herkesi kendileri gibi, «Dini ve îmaný dünyaya âlet ediyor» tevehhümiyle, dünyadaki ehl-i dalâlete meydan okuyan; ve hizmet-i îmaniye yolunda hem dünyevî, hem lüzum olsa uhrevî hayatlarýný feda eden; ve mahkemelerde dâva ettiði gibi, bir tek hakikat-ý îmaniyeyi, dünya saltanatiyle deðiþtirmeyen; ve siyasetten ve siyasî manâsýný iþmam eden maddî ve manevî mertebelerden -ihlâs sýrrýyle- bütün kuvvetiyle kaçan; ve yirmi sene emsalsiz iþkencelere tahammül edip, siyasete, îmanî meslek itibariyle tenezzül etmiyen; ve kendini, nefsi itibariyle talebelerinden çok aþaðý bilen ve onlardan daima himmet ve dua bekliyen; ve kendi nefsini çok bîçare ve ehemmiyetsiz itikad eden bir adam hakkýnda, bazý halis kardeþleri Risale-i Nur'dan aldýklarý fevkalâde kuvvet-i îmaniyeye mukabil, onun tercümaný olan o biçareye, tercümanlýk münasebetiyle, Nur'larýn bazý faziletlerini hususî mektublarýnda ona isnad etmeleri; ve hiç bir siyaset hatýrlarýna gelmiyerek âdete binaen, insanlar, sevdiði âdî bir adama da «Sultanýmsýn, velinimetimsin» demeleri nev'inden yüksek makam vermeleri ve haddinden bin derece ziyade hüsn-ü zan etmeleri; ve eskidenberi, üstâd ve talebeler mabeyninde câri ve itiraz edilmeyen makbul bir âdet ile teþekkür manâsýnda pek fazla medh ve senâ etmeleri; ve eskidenberi, makbul kitablarýn âhirlerinde mübalâða ile medhiyeler ve takrizler yazýlmasýna binaen, hiç bir cihetle suç sayýlabilir mi? Kimsesiz, garip ve düþmanlarý pek çok ve onun yardýmcýlarýný kaçýracak çok esbab varken; insafsýz çok muterizlere karþý, sýrf yardýmcýlarýn kuvve-i mâneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübalâðalý medhedenlerin þevklerini kýrmamak için, onlarýn bir kýsým medihlerini Nurlara çevirip</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 542)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
bütün bütün reddetmediði halde, onun bu yaþta ve kabir kapýsýndaki hizmet-i îmaniyesini dünya cihetine çevirmeye çalýþan bazý resmî memurlarýn; ne derece hakdan, kanundan insafdan uzak düþtükleri anlaþýlýr. Son sözüm</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
لِكُلِّ مُصِيبَةٍ  اِنَّا لِلَّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رِاجِعُونَ dur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Afyon Mahkemesine ve Aðýr Ceza Reisine beyan ediyorum ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eskidenberi fýtratýmdaki tahakkümü kaldýramadýðým için dünyaya karþý alâkamý kesmiþtim. Þimdi o kadar manâsýz, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet aðýr gelmiþ; yaþayamýyacaðým. Hapsin haricinde yüzler resmî adamlarýn tahakkümlerini çekmeye iktidarým yok. Bu tarz-ý hayattan býktým! Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi taleb ediyorum! Þimdi kabir elime geçmiyor, hapisde kalmak bana lâzýmdýr. Makam-ý iddianýn asýlsýz isnad ettiði suçlar, siz de bilirsiniz ki, yok; beni cezalandýrmaz. Fakat beni mânen cezalandýracak vazife-i hakikiyeye karþý büyük kusurlarým var. Eðer sormak münasib ise sorunuz, cevab vereyim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, büyük kusurlarýmdan bir tek suçum, vatan ve millet ve din namýna mükellef olduðum büyük bir vazifeyi dünyaya bakmadýðým için yapmadýðýmdan, hakikat noktasýnda affolunmaz bir suç olduðuna ve bilmemek bana bir özür teþkil edemediðine þimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi. Nur Þâkirdlerinin hâlis ve sýrf uhrevî, Nurlara ve tercümanýna karþý alâkalarýna, dünyevî ve siyasî cemiyet nâmýný verip onlarý mes'ul etmeye çalýþanlar ne kadar hakikatten ve adaletten uzak düþtüklerine karþý üç mahkemenin o cihetten bize beraet vermesiyle beraber deriz ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hayat-ý içtimaiye-i insaniyenin, hususan Millet-i Ýslâmiyenin üssül-esasý: Akrabalar içinde samimane muhabbet ve kabile ve taifeler içinde alâkadârane irtibat ve Ýslâmiyet milliyetiyle mümin kardeþlerine karþý manevî fedakârane bir alâka ve hayat-ý ebediyesini kurtaran Kur'an hakikatlerine ve nâþirlerine sarsýlmaz bir rabýta ve iltizam ve baðlýlýk gibi, hayât-ý içtimaiyeyi esa-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Sh:» (T: 543)</p><p> </p><p>
siyle temin eden bu râbýtlarý inkâr etmekle; ve þimaldeki dehþetli anarþilik tohumunu saçan ve nesil ve milleti mahveden ve herkesin çocuklarýný kendine alýp karabet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beþeriyeyi ve hayat-ý içtimaiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kýzýl tehlikeyi kabul etmekle; ancak Nur Þâkirdlerine cemiyet namýný verebilir. Onun için hakikî Nur Þâkirdleri çekinmeyerek, Kur'an hakikatlarýna karþý kudsî alâkalarýnýý ve uhrevî kardeþlerine karþý sarsýlmaz irtibatlarýný izhar ediyorlar. O uhuvvet sebebiyle gelen her cezayý memnuniyetle kabul ettiklerinden, mahkemenizde hakikat-ý hali olduðu gibi itiraf ediyorlar. Hile ile, dalkavukluk ile ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenüzzül etmiyorlar.</p><p> </p><p>
   AFYON MAHKEMESÝNE, ÝDDÝANAMEYE KARÞI VERÝLEN</p><p> </p><p>
            ÝTÝRAZNAME TETÝMMESÝNÝN BÝR ZEYLÝDÝR</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Mahkemeye beyan ediyorum ki; iddianâme, Denizli ve Eskiþehir Mahkemelerimizdeki o eski iddianamelere ve aleyhimizde, sathî ehl-i vukuflarýn sathî ehl-i vukuflarýn sathî tahkikatlarýna bina edildiðinden mahkememizde dâva ettim ki: «Bu iddianamenin yüz yanlýþýný isbat etmezsem, yüz sene cezaya razýyým!» Ýþte o dâvamý isbat ettim. Yüzden ziyade yanlýþlarýn cedveleni isterseniz takdim edeceðim.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Ben, Denizli Mahkemesinde kitab ve evraklarýmýz Ankaraya gittiði sýrada, aleyhimizde hüküm verilecek diye telâþ ve me'yusiyetle beraber arkadaþlarýma yazdým ve bazý müdafaatýmýn âhirinde bulunan o yazdýðým parça þudur: «Eðer, Risale-i Nuru tenkid fikriyle tetkik eden adliye memurlarý imanlarýný onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar sonra beni idam ile mahkûm etseler; þahid olunuz, ben hakkýmý onlara helâl ediyorum; çünkü biz hizmetkârýz. Risale-i Nurun vazifesi, imaný kuvvetlendirip kurtarmaktýr. Dost ve düþmaný tefrik etmiyerek hizmet-i imaniyeyi, hiç bir tarafgirlik girmiyerek yapmaða mükellefiz.»</p><p> </p><p>
  Ýþte ey hey'et-i hâkime! Bu hakikata binaen, Risale-i Nurun cerhedilmez kuvvetli hüccetleri, elbette mahkemede kalbleri kendine çevirmiþ. Aleyhimde ne yapsanýz ben hakkýmý helâl ederim, gücenmem. Bunun içindir ki, eþedd-i zulm ile bir eþedd-i</p><p> </p><p>
sh:» (T: 544)</p><p> </p><p>
istibdad tarzýnda, þahsýmý, hiç ömrümde görmediðim ihanetlerle çürütmekle damarýma dokundurulduðu halde tahammül ettim; hattâ beddua da etmedim. Bize karþý bütün ittihamlara ve bütün isnad edilen suçlara karþý elinizdeki Risale-i Nurun mecmualarý benim mukabele edilmez müdafaanâmem ve cerhedilmez itiraznamemdirler. Medar-ý hayrettir ki; Mýsýr, Þam, Haleb, Medine-i Münevvere, Mekke-i Mükerreme allâmeleri ve Diyanet Riyasetinin müdakkik hocalarý o Nur Mecmualarý tetkik edip hiç tenkid etmiyerek takdir ve tahsin ettikleri halde iddianâmeyi aleyhimize toplayan zekâvetli (!) zât, Kur'aný, «Yüz kýrk suredir» diye acîb ve pek zâhir bir yanlýþiyle ne derece sathî baktýðý; ve Risale-i Nur bu aðýr þerait içinde ve benim gurbet ve kimsesizliðim ve periþaniyetimde ve aleyhimde dehþetli hücumlarla beraber, yüzbinler ehl-i hakikata kendini tasdik ettirdiði halde, daha Kur'anýn kaç suresi var olduðunu bilmeyen o iddiacý zat: «Risale-i Nur, Kur'anýn tefsirine  ve Hadîslerin te'viline çalýþmasiyle beraber, bir kýsmýnda, okuyanlara birþey öðretme bakýmýndan ilmî bir mahiyet ve kýymet taþýmadýðý görülmektedir.» diye tenkidi, ne derece kanundan, hakikatdan, adaletden ve hakdan uzak olduðu anlaþýlýyor.</p><p> </p><p>
  Hem size, þekva ediyorum ki: Kýrk sahifeli ve yüzer yanlýþý bulunan ve kalblerimizi yaralayan iddianâmeyi -tamamiyle- bize iki saat dinlettirdiðiniz halde, ayn-ý hakikat bir buçuk sahifeyi, ona karþý ýsrarýmla beraber iki dakika okumaða müsaade etmediðiniz için ona mukabil itiraznamemi tamamiyle okumamý adalet namýna sizden istiyorum.</p><p> </p><p>
  Salisen: Her bir hükûmette muhalifler var. Asâyiþe iliþmemek þartiyle kanunen onlara ilþilmez. Ben ve benim gibi dünyadan küsmüþ ve yalnýz kabrine çalýþanlar; elbette bin üçyüz elli senede ecdadýmýzýn mesleðinde ve Kur'anýmýzýn dâire-i terbiyesinde ve her zamanda üçyüz elli milyon müminlerin takdis ettiði düsturlarýnýn müsaade ettiði tarzda hayat-ý bâkiyesine çalýþmayý terkedip, gizli düþmanlarýmýzýn icbariyle ve desiseleriyle, fani ve kýsacýk hayat-ý dünyeviyesi için, sefihane bir medeniyetin ahlâksýzcasýna, belki bir nevi bolþevizmde olduðu gibi vahþiyane kanunlara, düsturlara tarafdar olup onlarý meslek kabul etmekliðimiz hiç mümkün müdür? Ve dünyada hiçbir kanun ve zerre miktar insafý bulunan hiç bir insan, bunlarý onlara kabul ettirmeye cebretmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 545)</p><p> </p><p>
Yalnýz o muhaliflere deriz: «Bize iliþmeyiniz biz de iliþmemiþiz.»</p><p> </p><p>
  Ýþte bu hakikata binaendir ki; Ayasofyayý puthane ve Meþihatý kýzlarýn lisesi yapan bir kumandanýn keyfi, kanun namýndaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdar deðiliz ve þahsýmýz itibariyle amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene iþkenceli esaretimde eþedd-i zulüm þahsýma edildiði halde, siyasete karýþmadýk; idareye iliþmedik; âsâyiþe dokunacak hiçbir vukuatýmýz kaydedilmedi. Ben, þahsým itibariyle hiç hayatýmda görmediðim bu âhir ömrümde ve gurbetimde þiddetli ihanetler ve damarýma dokunduracak haksýz muameleler sebebiyle yaþamaktan usandým! Tahakküm altýndaki serbestiyetten dahi nefret ettim. Size bir istida yazdým ki, herkese muhalif olarak, ben beraetimi deðil, belki tecziyemi taleb ediyorum; ve hafif cezayý deðil,  sizden en aðýr cezayý istiyorum! Çünki; bu emsalsiz, acîb muameleden kurtulmak için ya kabre veya hapse girmekten baþka çarem yok. Kabir ise, intihar caiz olmadýðýndan ve ecel gizli olmasýndan, þimdilik elime geçmediðinden, beþ-altý ay tecrid-i mutlakýnda bulunduðum hapse razý oldum. Fakat bu istidayý, masum arkadaþlarýmýn hatýrlarý için þimdilik vermedim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Rabian: Benim bu otuz sene hayatýmda ve Yeni Said tâbir ettiðim zamanýmda bütün Risale-i Nurda yazdýklarým, ve þahsýma temas eden hakikatlarýnýn tasdikiyle ve benimle ciddî görüþen ehl-i insaf zâtlarýn ve arkadaþlarýn þehadetleriyle iddia ediyorum ki; ben, nefs-i emmaremi, elimden geldiði kadar hodfüruþluktan, þöhretperestlikten, tefahurdan men'e çalýþmýþým. Ve þahsýma ziyade hüsn-ü zan eden Nur Talebelerinin, belki yüz defa hatýrlarýný kýrýp cerhetmiþim. Ben, «Mal sahibi deðilim; Kur'anýn mücevherat dükkânýnýn bir bîçare dellâlýyým.» dediðimi; hem yakýn kardeþlerimin tasdikleriyle ve emarelerini görmeleriyle, ben, deðil dünyevî makamatý ve þan ve þerefi þahsýma kazandýrmak, belki manevî büyük makamat -             faraza- bana verilse de fakat hizmetteki ihlâsýma nefsimin hissesi karýþmak ihtimaline binaen korkarak, o makamatý da hizmetime feda etmeye karar verdiðim ve  fiilen de öylece hareket ettiðim halde, mahkeme-i âlinizden güya en büyük bir siyasî mes'ele gibi, bana karþý bazý kardeþlerimin Nur'dan istifadelerine manevî bir þükran olarak ben kabul etmediðim halde, pederinden çok fazla hürmet etmesini medar-ý sual ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 546)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
cevab yaptýnýz; bir kýsmýný inkâra sevkettiniz ve bizi hayretle dinlettirdiniz. Acaba, kendi razý olmadýðý ve kendini lâyýk bulmadýðý halde, baþkalarýnýn onu medhetmeleriyle o bîçareye bir suç tevehhüm edilebilir mi?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hamisen: Kat'iyyen size beyan ediyorum ki; hiçbir cemiyetçilik ve cemiyetler ile ve siyasî cereyanlarla hiçbir alâkasý olmayan Nur Talebelerini cemiyetçilik ve siyasetçilikle itham etmek, doðrudan doðruya, kýrk senedenberi Ýslâmiyet ve îman ve aleyhinde çalýþan gizli bir zýndýka komitesi ve bu vatanda anarþiliði yetiþtiren bir nevi Bolþevizm namýna bilerek veya bilmiyerek bizimle bir mücadeledir ki; üç mahkeme cemiyetçilik cihetinde bütün Nurcularýn ve Nur Risalelerinin beraetlerine karar vermiþler; yalnýz Eskiþehir Mahkemesi, «Tesettür-ü nisa» hakkýnda bir küçük risalenin bir tek mes'elesini, belki bu gelen cümleyi «Mesmuatýma göre; merkez-i hükûmette bir kundura boyacýsý, çarþý içinde, bir büyük adamýn yarým çýplak karýsýna sarkýntýlýk edip o acîb edebsizliði yapmasý, tesettür aleyhinde olanýn hayasýz yüzüne þamar vuruyor.» diye, eskiden yazýlmýþ cümle sebebiyle, bir sene bana ve yüz yirmi adamdan onbeþ arkadaþýma altýþar ay ceza verdiler. Demek, þimdi Risale-i Nuru ve þâkirdlerini itham etmek, o üç mahkemeyi mahkûm etmek ve ihtam ve ihanet etmek demektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sadisen: Risale-i Nur ile mübareze edilmez. Onu gören bütün ulema-i Ýslâm, Kur'anýn gayet hakikatlý bir tefsiri, yani hakikatlarýnýn kuvvetli hüccetleri ve bu asýrda bir mu'cize-i maneviyesi ve þimalden gelen tehlikelere karþý, bu millet ve bu vatanýn bir kuvvetli seddi olduðundan, mahkemeniz, bunun talebelerini bundan ürkütmek deðil, belki hukuk-u âmme noktasýnda terðib etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz. Millete, vatana, asayiþe muzýr dinsizlerin ve bazý siyasî zýndýklarýn kitablarýna ve mecmualarýna  «Hürriyet-i ilmiye» serbestiyetiyle iliþilmediði halde, masum ve muhtaç bir gencin imanýný kurtarmak ve su-i ahlâktan kurtulmak için Nura Talebe olmasý; elbette deðil bir suç, belki hükûmet ve maarif dairesi teþvik ve takdir edecek bir halettir. Son sözüm: «Cenab-ý Hak hâkimleri, adalet-i hakikiyeye muvaffak etsin» âmin deyip</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 547)</p><p> </p><p>
  حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ . نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ . اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ        dir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
SON SÖZÜM</p><p> </p><p>
   Heyet-i hâkimeye beyan ediyorum ki: Hem iddianameden, hem uzun tecridlerimden anladým ki, bu mes'elede en ziyade þahsým nazara alýnýyor ve þahsýmý çürütmek maslahat görülmüþ. Güya þahsiyetimin idareye, asayiþe, vatana zararý var. Ve ben de din perdesi altýnda dünyevî maksadlar güdüyormuþum, bir nevi siyaset peþinde koþuyormuþum. Buna karþý, size bunu kat'iyetle beyan ediyorum: Bu evham yüzünden, benim þahsiyetimi çürütmek suretinde Risale-i Nur'a ve bu vatana ve bu millete fedakâr ve kýymetdar olan þakirdlerini incitmeyiniz. Yoksa bu vatana ve bu millete manevî büyük bir zarar, belki bir tehlikeye vesile olur.</p><p> </p><p>
   Bunu da size kat'iyen beyan ediyorum: Þahsýma tahkir ve ihanet ve çürütmek ve iþkence, ceza gibi ne gelse; -Risale-i Nur'a ve þakirdlerine benim yüzümden zarar gelmemek þartýyla, þimdiki mesleðim itibariyle- kabule karar vermiþim. Bunda da âhiretim için bir sevab var. Ve nefs-i emmarenin þerrinden kurtulmama bir vesiledir diye bir cihette aðlarken memnun oluyorum. Eðer bu bîçare masumlar benimle beraber bu mes'elede hapse girmese idiler, mahkemenizde pek þiddetli konuþacaktým. Siz de gördünüz ki, iddianameyi yazan, bin dereden su toplamak gibi yirmi-otuz senelik hayatýmda -mahrem ve gayr-ý mahrem bütün kitab ve mektublarýmdan- cerbezesiyle ve kýsmen yanlýþ mana vermesiyle güya umum onlar bu sene yazýlmýþ, hiç mahkemeleri görmemiþ, af kanunlarýna ve mürur-u zamana uðramamýþ gibi onun ile benim</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 548)</p><p> </p><p>
þahsiyetimi çürütmek istiyor. Ben kendim, þahsýmýn çürük olduðunu yüz defa söylediðim ve aleyhimde olanlar her vesile ile yine þahsýmý çürüttükleri halde, ehl-i siyaseti evhamlandýracak derecede teveccüh-ü âmmeye karþý faide vermediðinin sebebi: Ýmanýn kuvvetlenmesi için bu zamanda ve bu zeminde gayet þiddetli bir ihtiyac-ý kat'î ile ders-i dinde bazý þahýslar lâzýmdýr ki, hakikatý hiç bir þeye feda etmesin, hiç bir þeye âlet etmesin. Nefsine hiç bir hisse vermesin. Tâ ki, imana dair dersinden istifade edilsin, kanaat-ý kat'iye gelsin.</p><p> </p><p>
  Evet hiçbir zaman, bu zeminde bu zaman kadar böyle bir ihtiyac-ý þedid olmamýþ gibidir. Çünki tehlike hariçten þiddetle gelmiþ. Þahsýmýn bu ihtiyaca karþý gelmediðini itiraf edip ilân ettiðim halde, yine þahsýmýn meziyetinden deðil, belki þiddet-i ihtiyaçtan ve zâhiren baþkalar çok görünmemesinden þahsýmý o ihtiyaca bir çare zannediyorlar.</p><p> </p><p>
  Halbuki ben de çoktan beri buna taaccüb ve hayret ile bakýyordum ve hiç bir cihetle lâyýk olmadýðým halde, dehþetli kusurlarýmla beraber bu teveccüh-ü âmmenin hikmetini þimdi bildim. Hikmeti de þudur:</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un hakikatý ve þakirdlerinin þahs-ý manevîsi, bu zaman ve bu zeminde o þiddetli ihtiyacýn yüzünü kendine çevirmiþ. Benim þahsýmý -hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduðu halde- o hârika hakikatýn ve o hâlis muhlis þahsiyetin bir mümessili zannedip o teveccühü gösteriyorlar. Gerçi bu teveccüh hem bana zarar, hem aðýr geliyor. Hem de hakkým olmadýðý halde hakikat-ý Nuriyenin ve þahsiyet-i maneviyesinin hesabýna sükût edip o manevî zararlara razý oluyorum. Hattâ Ýmam-ý Ali (R.A.) ve Gavs-ý Azam (K.S.) gibi bazý evliyanýn ilham-ý Ýlahî ile bu zamanýmýzda Kur'an-ý Hakîm'in mu'cize-i maneviyesinin bir âyinesi olan Risale-i Nur'un hakikatýna ve hâlis talebelerinin þahs-ý manevîsine iþaret-i gaybiye ile haber verdikleri içinde benim ehemmiyetsiz þahsýmý o hakikata hizmetim cihetiyle nazara almýþlar. Ben hata etmiþim ki; onlarýn þahsýma ait bir parçacýk iltifatlarýný bazý yerde tevil edip Risale-i Nur'a çevirmemiþim. Bu hatamýn sebebi de, za'fiyetim ve yardýmcýlarýmý ürkütecek esbabýn çoðaltýlmamasý ve sözlerime itimadý kazanmak için zâhiren þahsýma bir kýsmýný kabul etmiþtim. Size ihtar ediyorum: Fâni ve kabir kapýsýndaki çürük þahsýmý çürütmeðe ihtiyaç yok ve bu kadar ehemmiyet vermeðe de lüzum yok. Fakat Risale-i Nur'la mübareze edemezsiniz ve etmeyiniz. Onu</p><p> </p><p>
sh:» (T: 549)</p><p> </p><p>
maðlub edemezsiniz. Mübarezede millet ve vatana büyük zarar edersiniz. Fakat þakirdlerini daðýtamazsýnýz. Çünki hakikat-ý Kur'aniyenin muhafazasý yolunda kýrk-elli milyon þehid veren bu vatandaki geçmiþ ecdadlarýmýzýn ahfadlarýna bu zamanda hakikat-ý Kur'aniyenin muhafazasý ve âlem-i Ýslâmýn nazarýnda eskisi gibi dindarane kahramanlýklarý terk ettirilmeyecek. Zâhiren çekilseler de, o hâlis þakirdler ruh u canýyla o hakikata baðlýdýrlar. Ve o hakikatýn bir âyinesi olan Risale-i Nur'u terkedip, o terk ile vatan ve millet ve asayiþe zarar vermeyeceklerdir. Son sözüm:</p><p> </p><p>
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
BÜTÜN VEKÂLETLERE, DÝYANET DAÝRESÝNE, TEMYÝZ</p><p> </p><p>
RÝYASETÝNE GÖNDERÝLEN BÝR ÝSTÝDADIR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Haþirdeki Mahkeme-i Kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ý Ýlâhiye bir þekvadýr. Ve bu zamanda mahkeme-i temyiz ve istikbaldeki nesl-i âti ve Darülfünunlarýn münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, bu yirmiüç senede yüzer iþkenceli musibetlerden on tanesini, Âdil Hâkim-i Zülcelâlin dergâh-ý adaletine müþtekiyane takdim ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Ben, kusurlarýmla beraber, bu milletin saadetine ve îmanýnýn kurtulmasýna hayatýmý vakfettim. Ve milyonlarla kahraman baþlarýn feda olduklarý bir hakikata (yani Kur'an hakikatýna) benim baþým  dahi feda olsun diye bütün kuvvetimle Risale-i Nurla çalýþtým. Bütün zâlimane tâziblere karþý tevfik-i Ýlâhi ile dayandým; geri çekilmedim. Ezcümle:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu Afyon hapsimde ve mahkememde, baþýma gelen çok gaddarane muamelelerden birisi, üç defa ve her defasýnda iki saate yakýn aleyhimizde garazkârane ve müfteriyane ittihamnameleri bana ve adâletden teselli bekliyen masum Nur Talebelerine cebren</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 550)</p><p> </p><p>
dinlettirdikleri halde; çok rica ettim:  «Beþ-on dakika bana müsaade ediniz ki hukukumuzu müdafaa edeyim.»  Bir-iki dakikadan fazla izin vermediler.</p><p> </p><p>
  .........................................................................</p><p> </p><p>
  Ben, yirmi ay tecrid-i mutlakta durdurulduðum halde, yalnýz üç-dört saat bir-iki arkadaþýma izin verildi. Müdafaatýmýn yazýsýnda az bir parça yardýmlarý oldu. Sonra, onlar da menedildi; pek gaddarârâne muameleler içinde cezalandýrdýlar. Müddeinin -bin dereden su toplamak nev'inden- yanlýþ mânâ vermekle, ve iftiralar ve yalan isnadlarla, garazkârâne ve onbeþ sahifesinde seksenbir hatasýný isbat ettiðim aleyhimizdeki ithamnamelerini dinlemeðe bizi mecbur ettiler; beni konuþturmadýlar. Eðer konuþtursalardý, diyecektim:  «Hem dininizi inkâr, hem ecdadýnýzý dalâletle tahkir eden ve Peygamberinizi (A.S.M.) ve Kur'anýnýzýn kanunlarýný reddedip kabul etmiyen; yahudi ve nasrani ve mecusilere, hususen þimdi bolþevizm perdesi altýndaki anarþist ve mürted ve münafýklara, (Hâþiye)  hürriyet-i vicdan, hürriyet-i fikir bahanesiyle iliþmediðimiz halde; ve Ýngiliz gibi Hýristiyanlýkta müteassýb, cebbar bir hükûmetin daire-i mülkünde ve hâkimiyetinde milyonlarla müslümanlar her vakit Kur'an dersiyle Ýngilizin bütün bâtýl âkidelerini ve küfrî düsturlarýný reddettikleri halde, onlara mahkemeleriyle iliþmediði ve her hükûmetde bulunan muhalifler, alelen fikirlerinin neþrinde, o hükûmetlerin mahkemeleri iliþmediði halde; benim kýrk senelik hayatýmý ve yüz otuz kitabýmý ve en mahrem risale ve mektublarýmý; hem Isparta hükûmeti, hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara Ceza Mahkemesi, hem Diyanet Riyaseti, hem iki defa, belki üç defa mahkeme-i temyiz tam tetkik ettikleri ve onlarýn ellerinde iki-üç sene Risale-i Nurun mahrem ve gayr-ý mahrem bütün nüshalarý kaldýðý ve bir küçük cezayý icab edecek bir tek maddeyi göstermedikleri, hem</p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Ya Üstad! Deðil yirmi milyon, üçyüz elli milyon insanlarýn maddi ve manevi hukukunu, Kur'anýn nuruyla Lillâh için müdafaa etmiþsin, Lillâh için olduðuna delil, Cenab-ý Hak seni Kur'an'ýn hizmetinde muvaffak eyledi. Musa Aleyhisselâm, Fir'avun'un zulmünden necat bulduðu gibi; Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm da, münafýklarýn lâþelerini görüp, hususan münafýklarýn reisini, mübarek kendi eliyle geberterek Cehenneme gönderdiði gibi; Risale-i Nur da, Eskiþehir'de Risale-i Münacat; Denizli'de Meyve Risalesi ve Hücceti; Afyon'da bu arzuhal ile, zýndýkanýn küfr-ü mutlakýnýn ve þakilerin canlarýný Cehenneme gönderdi. Prensiplerini, rejimlerini yýrtarak dünyanýn her köþesinde intiþar etti. Elhamdülillâh..</p><p> </p><p>
Küçük Ali</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 551)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
bu derece zâfiyetim ve mazlumiyetim ve maðlûbiyetim ve aðýr þerait ile beraber, ikiyüz bin hakikî fedakâr þakirdlere, vatan ve millet ve asayiþ menfaatinde en kuvvetli ve saðlam ve hakikatlý bir rehber olarak kendini gösteren Risale-i Nurun elinizdeki mecmualarý ve dörtyüz sahife müdafaatýmýz mâsumiyetimizi isbat ettikleri halde; hangi kanun ile, hangi vicdan ile, hangi maslahat ile, hangi suç ile bizi aðýr ceza ve pek aðýr ihanetler ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz? Elbette Mahkeme-i Kübra-yý Haþirde sizden sorulacak!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Beni cezalandýrmak için gösterdikleri bir sebeb: Benim tesettür, irsiyet, zikrullah, taaddüd-ü zevcat hakkýnda Kur'anýn gayet sarih Âyetlerine, medeniyetin itirazlarýna karþý onlarý susturacak tefsirimdir.. Onbeþ sene evvel, Eskiþehir Mahkemesine ve Ankara'ya mahkeme-i temyize ve tashihe yazdýðým ve aleyhimdeki kararnamemde yazdýklarý bu gelen fýkrayý; hem Haþirde Mahkeme-i Kübraya bir þekva, hem istikbalde münevver ehl-i maarif hey'etine bir ikaz, hem iki defa beraetimizde insaf ve adaletle feryadýmýzý dinliyen mahkeme-i temyize «Elhüccetüz-zehra» ile beraber bir nevi lâyiha-i temyiz, hem beni konuþturmýyan ve seksen hatasýný isbat ettiðimiz garazkârâne ithamname ile beni, iki sene aðýr ceza ve tecrid-i mutlak ve iki sene baþka yere nefy ve göz nezareti hapsiyle mahkûm eden hey'ete aynen o fýkrayý tekrar ediyorum!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: «Bin üçyüz elli senede ve her asýrda üçyüz elli milyon müslümanlarýn hayat-ý içtimaiyesinde kudsî ve hakikî bir düstur-u Ýlâhiyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarýna istinaden ve bin üçyüz senede geçmiþ ecdadýmýzýn itikadlarýna iktidaen tefsir eden bir adamý mahkûm eden haksýz bir kararý, elbette rû-yu zeminde adalet varsa.. o kararý red ve bu hükmü nakzedecektir..» diye baðýrýyorum! Bu asrýn saðýr kulaklarý dahi iþitsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Acaba, bu zamanýn bazý ilcaatýnýn iktizasiyle muvakkaten kabul edilen bir kýsým ecnebi kanunlarýný fikren ve ilmen kabul  etmiyen ve siyaseti býrakan ve hayat-ý içtimaiyeden çekilen bir adamý, o Âyâtýn tefsiriyle suçlu yapmakla Ýslâmiyeti inkâr ve dindar ve kahraman bir milyar ecdadýmýza ihanet ve milyonlarla tefsirleri itham çýkmaz mý?</p><p> </p><p>
sh:» (T: 552)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebeb: Emniyeti ihlâl ve asayiþi bozmaktýr. Pek uzak bir ihtimâl ve yüzde, belki binde bir imkân ile, hattâ uzak imkânatý vukuat yerinde koyup, bazý mahrem risale ve hususî mektuplardan, Risale-i Nurun yüzbin kelime ve cümlelerinden kýrk-elli kelimesine yanlýþ mânâ vererek, bir sened gösterip, bizi itham ve cezalandýrdýlar. Ben de, bu otuz-kýrk senelik hayatýmý bilenleri ve Nurun binler has þâkirdlerini iþhad ederek derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýstanbulu iþgal eden Ýngilizlerin Baþkumandaný Ýslâm içinde ihtilâf atýp, hattâ Þeyhül-Ýslâm ve bir kýsým hocalarý kandýrýp birbiri aleyhine sevkederek «Ýtilâfçý-Ýttihatçý» fýrkalarýný birbirleriyle uðraþtýrmasiyle Yunanýn galebesine ve harekât-ý milliyenin maðlûbiyetine zemin hazýrladýðý bir sýrada; Ýngiliz ve Yunan aleyhinde «Hutuvat-ý Sitte» eserimi Eþref Edib'in gayretiyle tab ve neþretmek ile, o kumandanýn dehþetli plânýný kýran ve onun idam tehdidine karþý geri çekilmiyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çaðýrdýklarý halde Ankara'ya kaçmýyan ve esarette, Rusun Baþkumandanýnýn idam kararýna ehemmiyet vermiyen ve Otuz Bir Mart Hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itaata getiren ve divan-ý harb-i örfide, mahkemedeki paþalarýn: «Sen de mürtecisin, þeriat istemiþsin!» diye suallerine karþý, idama beþ para kýymet vermeyip cevaben: «Eðer meþrutiyet, bir fýrkanýn istibdadýndan ibaret ise, bütün cin ve ins þahid olsun ki ben mürteciyim! Ve þeriatýn bir tek mes'elesine ruhumu feda etmeye hazýrým.» diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevkedip, idamýný beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken, onlara teþekkür etmiyerek «Zâlimler için yaþasýn Cehennem!» diye yolda baðýran ve Ankara'da, divan-ý riyasette, Mustafa Kemal hiddetle ona dedi: «Biz, seni buraya çaðýrdýk ki, bize yüksek fikirler beyan edesin; sen geldin, namaza dair þeyler yazdýn, içimize ihtilâf verdin.» Ona karþý, «Ýmandan sonra en yüksek hakikat namazdýr. Namaz kýlmayan haindir! Hainin hükmü merduttur.» diye kýrk elli meb'usun huzurunda söyliyen ve o dehþetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri aldýran ve altý vilâyet zabýtasýnca ve hükûmetçe, asayiþin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmiyen ve yüz binlerle Nur þâkirdlerinin hiç bir vukuatý görünmiyen; yalnýz, bir küçük talebenin haklý bir müdafada, küçük bir vukuatýndan baþka hiçbir þâkirdinden bir cina-</p><p> </p><p>
sh:» (T: 553)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
yet iþitilmeyen ve hangi hapse girmiþ ise o mahpuslarý ýslah eden ve yüz binler Risale-i Nurdan, memlekette intiþar etmekle beraber, menfaattan baþka hiçbir zararý olmadýklarýný yirmiüç senelik hayatýnýn ve üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nurun kýymetini bilen yüzbin þâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin þehadetiyle isbat eden ve münzevî mücerred, garip, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapýsýnda gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni þeyleri býrakýp, eski kusuratýna bir keffaret ve hayat-ý bâkiyesine bir medar arýyan ve dünyanýn rütbelerine hiç ehemmiyet vermiyen ve þiddet-i þefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere beddua etmiyen bir adam hakkýnda, «Bu ihtiyar münzevi asayiþi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadý dünya entrikalarýdýr. Ve muhabereleri dünya içindir. Öyle ise suçludur!» diyenler ve onu pek aðýr þerait altýnda mahkûm edenler, elbette yerden göðe kadar suçludur. Mahkeme-i Kübrada hesabýný verecekler!...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Acaba, bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itaata getiren ve kýrk sene evvel, bir makalesiyle binler adamý kendine taraftar yapan ve mezkûr üç dehþetli kumandanlara karþý korkmýyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde, «Baþýmdaki saçlarým adedince baþlarým bulunsa ve her gün biri kesilse zýndýkaya ve dalâlete teslim-i silâh edip, vatan ve millet ve Ýslâmiyete hiyanet etmem. Hakikat-ý Kur'ana feda olan bu baþýmý zâlimlere eðmem!» diyen; ve Emirdað'ýnda beþ-on âhiret kardeþi ve üç dört hizmetçilerden baþka kimse ile alâkadar olmýyan bir adam hakkýnda; ittihamnamede: «Bu Said, Emirdað'ýnda gizli çalýþmýþ, asayiþe zarar vermek fikriyle orada bir kýsým halklarý zehirlemiþ! Yirmi adam da etrafýnda onu medhedip, hususî mektuplar yazdýklarý gösteriyor ki, o adam inkýlâb ve hükûmet aleyhinde gizli bir siyaset çeviriyor.» diyerek, emsalsiz bir adâvet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid-i mutlak ile ve mahkemede konuþturmamakla tâzib edenler, ne derece haktan ve adâletten ve insaftan uzak düþtüklerini vicdanlarýna havale ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyade teveccüh-ü âmmeye mazhar ve bir nutuk ile binler adamý itaata getiren ve bir makale ile, binlerle insanlarý Ýttihad-ý Muhammedî (A.S.M.) Cemiyetine iltihak ettiren ve Ayasofya Camiinde ellibin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bu adam; üç sene</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 554)</p><p> </p><p>
  Emirdað'ýnda çalýþsýn, yalnýz beþ-on adamý kandýrsýn! Ve âhiret iþini býrakýp siyaset entrikalariyle uðraþsýn. Yakýn olduðu kabrine nurlar yerine lüzumsuz zulmetler doldursun... Hiç kabil midir? Elbette þeytan dahi bunu kimseye kabul ettiremez.</p><p> </p><p>
  Dördüncüsü: Þapka giymediðimi mahkûmiyetime ehemmiyetli bir sebeb göstermeleridir.</p><p> </p><p>
  Beni konuþturmadýlar, yoksa beni cezalandýrmaða çalýþanlara diyecektim ki; üç ay Kastamonu'da polisler ve komiser karakolunda misafir kaldým. Hiçbir vakit bana demediler þapkayý baþýna koy. Ve üç mahkemede þapkayý baþýma koymadýðým  ve baþýmý makhemede açmadýðým  alde, Afyon müstesna  bana iliþmedikleri ve yirmi üç sene bazý dinsiz zâlimlerin, o bahane ile bana gayr-ý resmî çok sýkýntýlý ve aðýr  bir nevi ceza  çektirdikleri  ve  çocuklar ve kadýnlar ve ekseri köylüler  ve dairelerde giymeðe mevbur  olmadýklarý  ve hiç bir maddî maslahat  giymesinde bulunmadýðý  halde, benim gibi münzevi;   bütün müçtehidlerin ve umum Þeyhül-Ýslamlarýn yasak ettikleri bir  serpuþu giymediðim  bahanesiyle ve uydurmalar iulâvesiyle, yirmi sene bir âdetle tekrar  beini cezalanldýrmaða  göndüzde  raký içip, namaz kýlmayanlarý  hürriyet-i  þartiye var diye, kendi fesi iken, iliþmediði halde, bu derece þiddet ve tekrarla ve ýsrarla beni bir  Kýyafetim için suçlandýrmaða çalýþan; elbette ölümün îdam-ý ebedîsini ve kabrinde dâimî hmaps-i nünferidini gördükten msonra mahkeme-i kübrada ondan bu batâsý sorulacak.</p><p> </p><p>
  Beþincisi: Otuzüç  âyâtý Kur'aniyenin tahsikârâne iþaretine mazariyetini; ve Ýman-ý Ali (Kerremallahü  Vechehü) ve Gavs-ý A'zam (Kuddise sýrruhu) gibi evliyanýn takdirlerini; ve yüzbin  ehl-i îmanýn tasdiklerini; ve yirmi senede millete ve vatana zararsýz pekçok menfatli yüksek  bin mertebeyi kazý-andýran Risale-i Nur'u  sinek kanadý  gibi bahanelerle, bazý  risealelerinin müsaderesine hattâ dörtyüz sahife  olan ve yüzbin  adamýn îmanlarýný kurtaran ve kuvvetlendiren"zülfikar - Mu'cizat-ý Ahmediye" mecmuasýný, içindeki eskiden yazýlmýþ ve mürur-u zaman ve af haklý tevsirlerine  dair, iki ahife bahanesiyle o pekçok  menfaatlli ve kýymatdar  mecmuanýn müsaderesine çalýþtýðý gibi þimdi de Nur'un kýymetter risalelerinden, her birisinin bir kelime içinde bir-iki kelimesine yanlýþ mânâ vermekle, o bin  menfaatli  risalenin müsaderesine çalýþtýðýný, bu üçüncü  iddianameyi iþiten</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 555)</p><p> </p><p>
ve neþrettiðimiz kararnameyi iþi-ne ve neþrettiðimiz  kararnameyi gören tasdik eden. Biz dahi:</p><p> </p><p>
ِلكُلِّ مُصِيبَةٍ  اِنَّا لِلَّهِ وَاِنَّآ اِلَيْهِ رَاجٍعُونَ</p><p> </p><p>
deriz.    وَنِعْمَ الْوَكِيلُ بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Altýncýsý: Nur'un þâkidlerinden bazýlarýný fevkalâde îman hüccetlerini ve sarsýlmaz  ayn-el yakîn ulûm-u îmaniyeyi nurlarda  görüp  istifade ettiklerinden bu bîçare tercüm-anýna bin nevi teþvik ve tebrik ve takdir ve teþekkür nev'inde, ziyade hüsn-ü zan ile ve müfritane medhetmeleri ile beni suçlu gösterene derim: Ben âciz, zaif, gurbette, menfi, yarým ümmî  ve aleyhimde propaganda ile haklý benden ürkütmak halleri içinde,  Kur'anýn ilâçlarýndan ve îmanýn  kudsî  hakîkatlarýndan dertlerime tam derman olanlarýn kenldime bulunduðum zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarýna dahi tam bir ilâç olduðuna tam kanaat getirdiðim için  kýymetdar hakikatleri kaleme aldým. Hattým pek noksan olmasýndan yardýmcýlara pek çok  muhtaç  iken, inayet-i  Ýlâhiyye bana sâdýk, has, metin yardýmcýlarý verdi. Elbette ben onlarýn hüsn-ü sanlarýna ve samimane medihlerini bütün bütün reddetmek ve hat‎ýrlarý‎ný‎ tekdir ile kýrmak, o hazine-i Kur'aniyeden alýnan Nurlara bir ihanet ve adâvet hükmüne geçer diye o elmasý kalemli  ve kahraman kalbli muavinleri  kaçýrmamak  için onlarýn âdi ve müflis þahsýmakarþý medh-ü senalarýný, asýl mal sahibi ve bir mânevî mu'cize-i Kur'âniye olan Risale-i Nur'a ve has þâkirdlerinin þahsiyet-i  mâneviyesine çeviriyordum. Ve bana benim  haddimden yüz derece ziyade  hisse  veriyorsunuz diye bir cihette hatýrlarýný kýrýyordum. Acaba hiç bir kanun, müstenkif olan ve râzý  olmayan bir adamý baþkalýrýnýn onu medhetmesiyle suçlu yapar mý ki, kanun namýna hareket eden resmî me'mur beni suçlu yapýyor?</p><p> </p><p>
  Her neþrettiðimiz aleyhimde yazýlan kararnamenin ellidördüncü sahifesinde: Hem Nur'un  mesleðinde hiç bir cihette  benlik,   þahsi makamlara arzu etmek. þan  ve þeref  kazanmak olmaz. Nur'daki ihlâsi bozmamak için, uhrevî makamat dahi  bana verilse, býrakmaða kendimi mecbur biliyorum diye kararnamede yazdýklarý...Ve yine kararnamede yirmiikinci ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 556)</p><p> </p><p>
 üçüncü sahifesinde "kusurunu bilmek fark ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ý Ýlâhîyeye  iltica etmek ki; o þahsiyetle kendimi herkesten ziyade bîçâre, âciz, kusurlu görüyorum. O halde, bütün halk beni medh ü sena etse, beni inandýramazlar ki iyiyim, sabib-i kemalim. Sizi bütün bütün kaçýrmamak için, üçüncü  hakikî þahsiyetimin gizli çok fenalýklarýný ve sû-i hallerini söylemiyeceðim. Cenab-ý Hak inayetiyle en etna bir nefes gibi, bu þahsýmý esrar-ý Kur'aniyede istihdam ediyor. Yüzbin þükür olsun. "Nefis cümleden etna, vazife cümleden âlâ." fýkrasýný, kararnamede yazdýklarý halde, beni baþka zâtlarýn medhile  ve Risale-i Nur mânasiyle bana bir hidayet edici  vasfýný vermekle, beni suçlu  yapanlar, elbette bu hatâlarýnýn cezasýný dehþetli çekmeðe müstehak olurlar.</p><p> </p><p>
  Baþýma gelen musîbetlerden yedincisi: Biz ve umum Nur risaleleri Denizli ve Ankara aðýr  ceza  ve  temyiz mahkemelerinin ittifakýyla beraet ettiðimiz ve umum risale ve mektublarýmýzý bize iade ettikleri  ve "Temyizin bozma kararýnda, Denizli beraetinde faraza bir hatâ  dahi olsun, o bedret ve hüküm kat'iyyen kesbetmeþtir, daha tekrar muhakeme edilmez." dedikleri  halde, ben Emirdaðýnda üç sene münzevi ve iki - üç terzi çýraðý nöbetle bana hizmet vepek nadir olarak, beþ-on dakika bazý dindar zâtlardan baþka, zaruret olmaktan konuþmayan ve tek bir yere Nurlara teþvik için haftada bir tek mektiptan teþvik ieçein haftada bir tek mektubtan baþka muhabere etmiyen ve kendi müftü kardeþine üç senedeþ üç mektubdan baka yazmayan ve yirmi otuz seneden beri devam eden te'lefini býrakan, yalnýz baütün ehl-i Kur'an îmana menfaatlðý yirmi sahifelik iki nükte, (Biri : Kur'an'daki tekrarlarýn hikmeti, diðeri: Melekler hakkýndakie bazý mes'elelerden) hiçbir risale daha te'lif etmeyen; ve yalnýzmahkemelerini iade ettikleri risalelerin büþük mecmualar yapýlmasýna  ve eski harf ile tab'edilen "Âyet-ül kübrâ" nýn beþyüz nüshasý  mahkeme tarafýndan bize teslim edildiðinden ve teksir makinesi rahmen yasak olmadýðýndan, Alem‏-i Ýslâm'ýn istifadesi fikriyle kardeþlerime neþr için teksirine izin verecek, onlarýn tasdikleri ile meþgul olan ve kat'iyyen hiç bir siyasetle alâkadar olmýyan ve memleketine gitmek için, resmen izin verildiði halde, bütün menfilere muhalif olarak dünyaya ve siyasete kaçýrmamak için, sýkýntýlý  bir gurbeti kabul edip, memlekitine  gitmeyen bir adam hakkýnda, bu üçüncü  ittihamnâmedeki  asýlsýz isnadlarla ve yalan bahisler  ve yanlýþ mânalarla  o adamý suçlu yapmaða  çalýþanlar -þimdilik söyleyemiyeceðim- dehþitli  iki mâna  hükmettiðini, bu yirmi ayda bana karþý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 557)</p><p> </p><p>
 muamelesi isbat ediyor.</p><p> </p><p>
   Ben de derim: Kabir ve sakar yeter, mahkeme-i kübra ya havale ediyorum.</p><p> </p><p>
  Sekizincisî: Beþinci Þuâ iki sene Denizli ve Ankara Mahmekelerinin ellerinde kalýp, sonra bize iade ettiklerinden, Denizli mahkemesinde beraetimizi metice veren müdafaatýmla beraber "Sirac-ün-Nur" ismindeki biyüt mecmuanýn âhirinlde yazýlmýþ.Gerçi evvelce mahrem tutuyorduk, fakat mâdem mahkemeler onu teþhir edip, beraetle, bize iade ettiler Demek bir zararý yoktur diye teksirini izin verdim. Ve o Beþinci Þuânl'ýn aslý, kýrk elli sene evvel yazýlmýþ müteþabih blir kýsým hadîslerdin, fakat  ümmette eskiden beri intiþar eden bir kýsýmýna, gerçi  bazý ehl-i hadîs bir za'fiyet  isnad  etmiþler,. fakat zâhirî manaleri mendar-ý  itiraz  olmasýndan, sýrf  ehl-i îmâný þüphe yelrden kurturmak için yazýldýðý  halde bir zaman sonra onun hârika te'vellerini bir kýsýmý göstere göründüðü  için, biz onu mahrem tutuk; tâ yanlýþ mâna verilmesin. Sonra, mütaaddit  mahkemeler onu tedkik edip, teþhirine sebep  olmakla  berabar, bize iade  ettikleri halde, þimdi bin tekrar onunla suçlu yapmak ne kadar  adâletten, haktan. insaftan uzak olduðunu bizi kanaat-ý vicdaniye ile mahkûm etmek  ve onlarý  dahi mahkeme-i kübraya havale ederek,   وَنِعْمَ الْوَكِيلُ بِاسْمِهِ سُبْحَانَهَ  deriz.</p><p> </p><p>
  Dokuzuncusu: Çok mühimdir. Fakat bizi mahkûm edenler Risale-i Nur'u mütalâa ettiklerinin hatýrý için, onlarý kýzdýrmamak fikriyle yazmadým.</p><p> </p><p>
  Onuncusu: Kuvvetli ve ehimmiyetlidir. Fakat yine onalrý küstürmemek niyetiyle þimdilik yazmadým. (Hâþiye)</p><p> </p><p>
_______________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; mu'cize-i Kübra-yý Mi'raciyle, cin ve inse ve melâikeye nübüvvetini gösterdiði ve müþrikîne ve münafýklara karþý, erkân-ý îmaniyenin kutbu olan Zât-ý Zülcelâli, Cenneti ve Cehennemi bizzat gözüyle müþahede edip, Muhammedül-Emin ismiyle müsemma olan Zât-ý mübarekiyle, Cenab-ý Hakkýn varlýðýný ve haþri ve Mahkeme-i Kübrayý bütün cin ve inse haber verdiði gibi; Risale-i Nur da, "Haþirdeki Mahkeme-i Kübraya Bir Arzuhal" olan bu risale ile bu asrýn imanî, i'tikadî olan istinad noktalarý sarsýldýðýndan, þek ve þüpheye düþen ehl-i îmana ve ehl-i vukufa ve ehl-i hâkimlere, Cenab-ý Hakkýn varlýðýný ve adâletini, Mahkeme-i Kübrayý ve haþri, âlem-i gaybý, âlem-i þehadete getirip; kat'iyyen, aslâ þekk ve þüphe olmayacak derecede; dalâlete, küfr-ü mutlaka düþenlere Cehennemi ve ehl-i îmana da Cenneti, bu dünyada gözlere göstermiþtir. Bütün nev-i beþere îman-ý tahkikiþyi hakkalyakîn isbat etmiþtir. Cenab-ý Hak, Risale-i Nur Müellifi Üstadýmýzdan ebediyen razý olsun. Âmîn!</p><p> </p><p>
Küçük Ali</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 558)</p><p> </p><p>
            BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎ'NÝN AFYON</p><p> </p><p>
         HAPÝSHANESÝNDE TECRÝD-Ý MUTLAKTA ÝKEN</p><p> </p><p>
       TALEBELERÝNE YAZDIÐI MEKTUPLARDAN BAZI</p><p> </p><p>
                                      KISIMLAR</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                                    </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sizi, taziye deðil, belki tebrik ediyorum. Mâdem kader-i Ýlâhî bizi bu üçüncü Medrese-i Yûsufiyeye bir hikmet için sevketti. Ve bir kýsým rýzkýmýzý bize burada yedirecek ve rýzkýmýz bizi buraya çaðýrdý; ve mâdem þimdiye kadar kat'î tecrübelerle</p><p> </p><p>
عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا  شَيْئًا   وَهُوَ خَيْرٌ  لَكُمْ                                            </p><p> </p><p>
sýrrýna, inayet-i Ýlâhiyye bizi mazhar etmiþ; ve mâdem Medrese-i Yûsufiyedeki yeni kardeþlerimiz herkesten ziyade Nurlardaki teselliye muhtaçtýrlar ve adliyeciler memurlardan ziyade Nur kaidelerine ve sair kudsi kanunlarýna ihtiyaçlarý var. Ve mâdem Nur nüshalarý pek kesretle hariçteki vazifenizi görüyorlar ve fütuhatlarý tevakkuf etmiyor; ve mâdem burada herbir fâni saat, bâkî ibadet saatleri hükmüne geçer.. elbette biz bu hâdiseden, mezkûr noktalar için kemâl-i sabýr ve metanet içinde merurane þükür etmemiz lâzýmdýr. Denizli hapsinde teselli için yazdýðýmýz bütün o küçük mektuplarý, size de aynen tekrar ederim. Ýnþâallah o hakikatlý fýkralar sizi de müteselli ederler.</p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Benim þahsýma edilen eziyet ve ihanetlerden müteessir olmayýnýz. Çünki Risale-i Nur'da bir kusur bulamýyorlar, onun bedeline benim ehemmiyetsiz ve çok kusurlu þahsýmla uðraþýyorlar. Ben bundan memnunum. Risale-i Nur'un selâmetine ve þerefine binler þahsî elemler, belalar, tahkirler görsem; yine müftehirane þükretmek, Nur'dan aldýðým dersin muktezasýdýr ve onun için bana bu cihette acýmayýnýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 559)</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Pek geniþ ve þiddetli ve merhametsiz bu taarruz ve hücum, þimdilik yirmiden bire indi. Binler haslar yerinde birkaç zât ve yüzbinler alâkadarlar bedeline mahdud birkaç yeni kardeþleri topladýlar. Demek inayet-i Ýlahiye ile pek hafif bir surete çevrilmiþ.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Ýnayet-i Rabbaniye ile iki sene aleyhimizde plân çeviren sâbýk vali def'oldu ve aleyhimizde pek ziyade evhamlandýrýlan Dâhiliye Vekili'nin hemþehriliði ve nesilce cedleri ziyade dindarlýk cihetiyle bu dehþetli hücumu pek çok hafifleþtirdiðine kuvvetli bir ihtimal var. Onun için me'yus olmayýnýz ve telaþ etmeyiniz.</p><p> </p><p>
  Râbian: Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat'î kanaat verecek bir tarzda, Risale-i Nur'un aðlamasýyla ya zemin titrer veya hava aðlar. Gözümüzle çok gördüðümüz ve kýsmen mahkemede dahi isbat ettiðimiz gibi; tahminimce, bu kýþ emsalsiz bir tarzda yaz gibi -bidayette- gülmesi, Risale-i Nur'un perde altýnda teksir makinesiyle gülmesine ve intiþarýna tevafuku ve her tarafta taharri ve müsadere endiþesiyle tevakkufla aðlamasýna, birdenbire kýþ dehþetli hiddeti ve aðlamasýyla tetabuku, kuvvetli bir emaredir ki, hakikat-ý Kur'aniyenin bu asýrda parlak bir mu'cize-i kübrasýdýr, zemin ve kâinat onun ile alâkadar...</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Garib ve latif iki halimi beyan etmek lâzým geldi.</p><p> </p><p>
  Bir zaman meþhur bir allâmeyi, harbin müteaddid cephesinde cihada gidenler görmüþler, ona demiþler. O da demiþ: "Bana sevab kazandýrmak ve derslerimden ehl-i imana istifade ettirmek için benim þeklimde bazý evliyalar benim yerimde iþler görmüþler." Aynen bunun gibi, Denizli'de câmilerde beni gördükleri hattâ resmen ihbar edilmiþ ve müdür ve gardiyana aksetmiþ. Bazýlarý telaþ ederek, "Kim ona hapishane kapýsýný açýyor?" demiþler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor. Halbuki benim çok kusurlu, ehemmiyetsiz þahsiyetime pek cüz'î bir hârika isnadýna bedel,</p><p> </p><p>
sh:» (T: 560)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   Risale-i Nur'un hârikalarýný isbat edip gösteren Sikke-i Gaybî Mecmuasý yüz derece, belki bin derece ziyade Nurlara itimad kazandýrýr ve makbuliyetine imza basar. Hususan Nur'un kahraman talebeleri, hakikaten hârika halleri ve kalemleriyle imza basýyorlar.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur benim bedelime sizlerle görüþür, derse müþtak yeni kardeþlerimize güzelce ders verir. Nurlarla ya okumak veya okutmak veya yazmak suretindeki meþguliyet; tecrübelerle kalbe ferah, ruha rahat, rýzka bereket, vücuda sýhhat veriyor. Þimdi Hüsrev gibi Nur kahramaný size ihsan edildi. Ýnþâallah bu medrese-i Yusufiye dahi, Medreset-üz Zehra'nýn bir mübarek dershanesi olacak. Ben þimdiye kadar Hüsrev'i ehl-i dünyaya göstermiyordum, gizlerdim. Fakat neþredilen mecmualar, onu ehl-i siyasete tamamýyla gösterdi, gizli birþey kalmadý. Onun için ben onun iki-üç hizmetini has kardeþlerime izhar ettim. Hem ben, hem o, daha gizlemek deðil, lüzum ise ayný hakikat beyan edilecek. Fakat þimdilik karþýmýzda hakikatý dinleyecekler içinde dehþetli ve tezahür etmiþ iki muannid; hem zendeka, hem komünist hesabýna -biri Emirdaðý'nda malûm olmuþ, biri de burada- gayet dessasane, aleyhimizde iftiralarla memurlarý ürkütmeðe çalýþýyorlar. Onun için biz þimdilik çok ihtiyat edip telaþ etmemek ve inayet-i Ýlahiyenin imdadýmýza gelmesini tevekkül ile beklemek lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh:» (T: 561)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ben hem Risale-i Nur'u, hem sizleri, hem kendimi, Hüsrev ve Hýfzý ve Bartýn'lý Seyyid'in kýymetdar müjdeleriyle hem tebrik, hem tebþir ediyorum. Evet bu sene hacca gidenler, Mekke-i Mükerreme'de Nur'un kuvvetli mecmualarýný büyük âlimlerin hem Arabça, hem Hindçe tercüme ve neþre çalýþmalarý gibi; Medine-i Münevvere'de dahi o derece makbul olmuþ ki, Ravza-i Mutahhara'nýn makber-i saadeti üstünde konulmuþ. Hacý Seyyid, kendi gözüyle Asâ-yý Musa mecmuasýný kabr-i Peygamberî (A.S.M.) üzerinde görmüþ. Demek makbul-ü Nebevî olmuþ ve rýza-yý Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm dairesine girmiþ. Hem niyet ettiðimiz ve buradan giden hacýlara dediðimiz gibi, Nurlar bizim bedelimize o mübarek makamlarý ziyaret etmiþler. Hadsiz þükür olsun, Nur'un kahramanlarý bu mecmualarý tashihli olarak neþretmeleriyle pekçok faidelerinden birisi de; beni tashih vazifesinden ve merakýndan kurtardýðý gibi, kalemle yazýlan sair nüshalara tam bir me'haz olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler. Cenab-ý Erhamürrâhimîn o mecmualarýn herbir harfine mukabil onlarýn defter-i hasenatlarýna bin hasene yazdýrsýn. Âmîn.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim ve hapis arkadaþlarým!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Sureten görüþmediðimizden merak etmeyiniz. Bizler manen her zaman görüþüyoruz. Benim ehemmiyetsiz þahsýma bedel, Nurdan elinize geçen hangi risaleyi okusanýz veya dinleseniz, benim âdi þahsým yerine Kur'anýn bir hâdimi haysiyetiyle beni o risale içerisinde görüp sohbet edersiniz. Zâten ben de sizinle bütün dualarýmda ve yazýlarýnýzda ve alâkanýzda hayalimde görüþüyorum ve bir dairede beraber bulunmamýzdan her vakit görüþüyoruz gibidir.Sâniyen: Bu yeni Medrese-i Yusufiye'deki Risale-i Nur'un yeni</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 562)</p><p> </p><p>
 talebelerine deriz: Kuvvetli hüccetlerle hattâ ehl-i vukufu da teslime mecbur eden iþarat-ý Kur'aniye ile Nur'un sadýk þakirdleri iman ile kabre girecekler. Hem þirket-i maneviye-i Nuriyenin feyziyle herbir þakird derecesine göre umum kardeþlerinin manevî kazançlarýna ve dualarýna hissedar olur. Güya âdeta binler dil ile istiðfar eder, ibadet eder. Bu iki faide ve netice, bu acib zamanda bütün zahmetleri, sýkýntýlarý hiçe indirir; pek çok ucuz olarak o iki kýymetdar kârlarý sadýk müþterilerine verir.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Afyon müdafaanamesinin hem bize, hem bu Nurlara, hem bu memlekete, hem âlem-i Ýslâm'a alâkadar ehemmiyetli hakikatlarý var.</p><p> </p><p>
  Herhalde bunu yeni hurufla beþ-on nüsha çýkarmak lâzýmdýr, tâ Ankara makamatýna gönderilsin. Bizi tahliye ve tecziye etseler de hiç ehemmiyeti yok. Þimdi vazifemiz; o müdafaattaki hakikatlarý hem hükûmete, hem adliyelere, hem millete bildirmektir. Belki de kader-i Ýlahî bizi bu dershaneye sevketmesinin bir hikmeti de budur. Mümkün olduðu kadar çabuk makine ile çýksýn. Bizi bugün tahliye etseler, biz yine onu bu makamata vermeðe mecburuz. Sizi aldatýp te'hir edilmesin. Artýk yeter! Ayný mes'ele için onbeþ senede üç defa bu eþedd-i zulüm ve bahaneler ve emsalsiz iþkencelere karþý son müdafaamýz olsun. Madem kanunen kendimizi müdafaa etmek için sâbýk mahkemelerde makineyi bize vermiþler, burada o hakkýmýzý bizden hiç bir kanunla men'edemezler. Eðer resmen çare bulmadýnýz ise, hariçten bizim avukat herþeyden evvel bunun -makine ile- beþ nüshasýný çýkarsýn, hem sýhhatýna çok dikkat edilsin.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh:» (T: 563)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bugün benim pencerelerimi mýhlamalarýnýn sebebi, mahpuslarla mürafaa ve selâmlaþmamaktýr. Zâhirde baþka bahane gösterdiler. Hiç merak etmeyiniz. Bilakis benim ehemmiyetsiz þahsým ile meþgul olup Nurlara ve talebelerine çok sýkýntý vermediklerinden, beni cidden ve kalben onlarýn þahsî ihanetler ve iþkencelerle tazib etmeleri, Nurlarýn ve sizlerin bedeline olduðu ve bir derece Nurlara iliþmemeleri cihetinde memnunum ve sabýr içinde þükrederim, merak etmiyorum. Siz dahi hiç müteessir olmayýnýz. Gizli düþmanlarýmýz memurlarýn nazar-ý dikkatini þahsýma çevirmesinden, Nurlarýn ve talebelerinin selâmet ve maslahatlarý noktasýnda bir inayet ve bir hayýr var diye kanaatým var. Bazý kardeþlerimiz hiddet edip dokunaklý konuþmasýnlar, hem ihtiyatla hareket etsinler ve telaþ etmesinler, hem herkese bu mes'eleden bahis açmasýnlar. Çünki safdil kardeþlerimiz ve ihtiyata daha alýþmayan yeni kardeþlerimizin sözlerinden mana çýkaran casuslar bulunur. Habbeyi kubbe yapar, ihbar edebilir. Þimdi vaziyetimiz þaka kaldýrmýyor. Bununla beraber hiç endiþe etmeyiniz. Biz inayet-i Ýlahiye altýndayýz ve bütün meþakkatlara karþý kemal-i sabýrla belki þükür ile mukabele etmeðe azmetmiþiz. Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet ve sevabý netice verdiðinden, þükretmeðe mükellefiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ýki ehemmiyetli sebeb ve bir kuvvetli ihtara binaen ben bütün vazife-i müdafaatý buraya gelen ve gelecek Nur erkânlarýna býrakmaða kalben mecbur oldum. Hususan (H,R,T,F,S) (*)</p><p> </p><p>
  (*) Hüsrev, Re'fet, Tahir, Feyzi, Sabri.</p><p> </p><p>
  Birinci Sebeb: Ben hem sorgu dairesinde, hem çok emarelerden kat'î bildim ki, bana karþý ellerinden geldiði kadar müþkilât yapmaða ve fikren onlara galebe etmemden kaçmaða çalýþýyorlar</p><p> </p><p>
sh:» (T: 564)</p><p> </p><p>
 ve resmen de onlara iþ'ar var. Güya ben konuþsam, mahkemeleri ilzam edecek derecede ve diplomatlarý susturacak bir iktidar-ý ilmî ve siyasî göstereceðim diye benim konuþmama bahanelerle mani oluyorlar. Hattâ sorguda bir suale karþý dedim: "Tahattur edemiyorum." O hâkim taaccüb ve hayretle dedi: "Senin gibi fevkalâde acib zekâvet ve ilim sahibi nasýl unutur?" Onlar Risale-i Nur'un hârika yüksekliklerini ve ilmî tahkikatýný benim fikrimden zannedip dehþet almýþlar. Beni konuþturmak istemiyorlar.</p><p> </p><p>
   Hem güya benim ile kim görüþse birden Nur'un fedakâr bir talebesi olur. Onun için beni görüþtürmüyorlar. Hattâ Diyanet Reisi dahi demiþ: "Kim onunla görüþse, ona kapýlýr.. cazibesi kuvvetlidir." Demek þimdi iþimi de sizlere býrakmaða maslahatýmýz iktiza ediyor. Ve yanýnýzdaki yeni ve eski müdafaatlarým benim bedelime sizin meþveretinize iþtirak eder, o kâfidir.</p><p> </p><p>
....................................................................................................................</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bugün manevî bir ihtar ile sizin hesabýnýza bir telaþ, bir hüzün bana geldi. Çabuk çýkmak isteyen ve derd-i maiþet için endiþe eden kardeþlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiði ayný dakikada bir mübarek hatýra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki: Beþ günden sonra çok mübarek ve çok sevablý ibadet aylarý olan þuhur-u selâse gelecekler. Her hasenenin sevabý baþka vakitte on ise, Receb-i Þerifte yüzden geçer, Þaban-ý Muazzamda üçyüzden ziyade ve Ramazan-ý Mübarekte bine çýkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir'de otuzbine çýkar. Bu pekçok uhrevî faideleri kazandýran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarý ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meþheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden þuhur-u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiye'de geçirmek, elbette büyük bir kârdýr. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ý rahmettir. Ýbadet cihetinde böyle olduðu gibi, Nur hizmeti dahi nisbeten -kemmiyet deðilse de keyfiyet itibariyle- bire beþtir. Çünki bu misafirhanede mütemadiyen giren ve çýkanlar, Nur'un derslerinin</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 565)</p><p> </p><p>
intiþarýna bir vasýtadýr. Bazan bir adamýn ihlasý, yirmi adam kadar faide verir. Hem Nur'un sýrr-ý ihlasý; siyasetkârane kahramanlýk damarýný taþýyan, Nur'un tesellilerine pekçok muhtaç bulunan mahpus bîçareler içinde intiþarý için bir parça zahmet ve sýkýntý olsa da, ehemmiyeti yok. Derd-i maiþet ciheti ise: Zâten bu üç ay âhiret pazarý olmasýndan herbiriniz çok þakirdlerin bedeline, hattâ bazýnýz bin adamýn yerinde buraya girdiðinden, elbette sizin haricî iþlerinize yardýmlarý olur diye tamamýyla ferahlandým ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir nimettir bildim.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bazý emarelerle bildim ki, gizli düþmanlarýmýz Nur'un kýymetini düþürmek fikriyle siyaset manasýný hatýrlatan mehdilik davasýný tevehhüm ile güya Nurlar buna bir âlettir diye çok asýlsýz bahaneleri araþtýrýyorlar. Belki benim þahsýma karþý bu iþkenceler, bu evhamlarýndan ileri geliyor. Ben o gizli zalim düþmanlara ve onlarý aleyhimizde dinleyenlere deriz: Hâþâ! Sümme hâþâ!.. Hiç bir vakit böyle haddimden tecavüz edip iman hakikatlarýný þahsiyetime bir makam-ý þan ü þeref kazandýrmaða âlet etmediðime bu yetmiþbeþ, hususan otuz senelik hayatým ve yüzotuz Nur Risaleleri ve benim ile tam arkadaþlýk eden binler zâtlar þehadet ederler. Evet Nur þakirdleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermiþim ki; þahsýma deðil bir makam-ý þan ü þeref ve þöhret vermek ve uhrevî ve manevî bir mertebe kazandýrmak, belki bütün kanaat ve kuvvetimle ehl-i imana bir hizmet-i imaniye yapmak için, deðil yalnýz dünya hayatýmý ve fâni makamatýmý, belki -lüzum olsa- âhiret hayatýmý ve herkesin aradýðý uhrevî bâki mertebeleri feda etmeyi; hattâ Cehennem'den bazý bîçareleri kurtarmaða vesile olmak için -lüzum olsa- Cennet'i býrakýp Cehennem'e girmeyi kabul ettiðimi hakikî kardeþlerim bildikleri gibi, mahkemelerde dahi bir cihette isbat ettiðim halde, beni bu ittihamla Nur ve iman hizmetime bir ihlassýzlýk isnad etmekle ve Nurlarýn</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 566)</p><p> </p><p>
 kýymetini tenzil etmektir.</p><p> </p><p>
  Acaba, bu bedbahtlar dünyayý ebedî ve herkesi kendileri gibi dini ve imaný dünyaya âlet ediyor tevehhümüyle dünyadaki ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem -lüzum olsa- uhrevî hayatlarýný feda eden ve mahkemelerde dava ettiði gibi, bir tek hakikat-ý imaniyeyi dünya saltanatýyla deðiþtirmeyen  ve siyasetten ve siyasî manasýný iþmam eden maddî ve manevî mertebelerden ihlas sýrrý ile bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsalsiz iþkencelere tahammül edip siyasete -meslek itibariyle- tenezzül etmeyen ve kendini nefsi itibariyle talebelerinden çok aþaðý bilen ve onlardan daima himmet ve dua bekleyen ve kendi nefsini çok bîçare ve ehemmiyetsiz itikad eden bir adam hakkýnda bazý hâlis kardeþleri, Risale-i Nur'dan aldýklarý fevkalâde kuvve-i imaniyeye mukabil onun tercümaný olan o bîçareye -tercümanlýk münasebetiyle- Nurlarýn bazý faziletlerini hususî mektublarýnda ona isnad etmeleri ve hiç bir siyaset hatýrlarýna gelmeyerek âdete binaen, insanlar sevdiði âdi bir adama da: "Sultanýmsýn, velinimetimsin" demeleri nev'inden yüksek makam vermeleri ve haddinden bin derece ziyade hüsn-ü zan etmeleri ve eskiden beri üstad ve talebeler mabeyninde carî ve itiraz edilmeyen makbul bir âdet ile teþekkür manasýnda pek fazla medh ü sena etmeleri ve eskiden beri makbul kitablarýn âhirlerinde mübalaða ile medhiyeler ve takrizler yazýlmasýna binaen, hiç bir cihetle suç sayýlabilir mi? Gerçi mübalaða itibariyle hakikata bir cihette muhaliftir; fakat kimsesiz, garib ve düþmanlarý pekçok ve onun yardýmcýlarýný kaçýracak çok esbab varken, insafsýz çok mu'terizlere karþý sýrf yardýmcýlarýnýn kuvve-i maneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübalaðalý medhedenlerin þevklerini kýrmamak için onlarýn bir kýsým medihlerini Nurlara çevirip bütün bütün reddetmediði halde onun bu yaþta ve kabir kapýsýndaki hizmet-i imaniyesini dünya cihetine çevirmeðe çalýþan bazý resmî memurlarýn ne derece haktan, kanundan, insaftan uzak düþtükleri anlaþýlýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 567)</p><p> </p><p>
ِباسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Hiç telâþ ve merak etmeyiniz, hakkýmýzdaki her hâdisede, hem perde altýnda, hem neticeler itibariyle, hem rahmet ve inayetin iltifatlarý ve tebessümleri, hem kader ve kýsmetin ve adalet ve þefkatin terbiyeleri var olduðu kat'î ve mükerrer tecrübelerle tahakkuk ettiðinden; biz, en acý vaziyet ve sýkýntýlara karþý, kemal-i sabýr içinde þükür etmekle mükellefiz. Ve cildleri ve derileri soyulan "Cercis Aleyhisselâm" gibi, binler, milyonlar hakikat mücahidlerinin hakaik-i imaniyenin kudsî hizmetinin bir nümunesine mazhar olan Nur þâkirdlerinin çektikleri zahmetler, o eski zâtlarýn zahmetlerine nisbeten binde bir olmaz. Ve ücret ve kazanç cihetinde, Ýnþâallah birdirler ve beraberdirler.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Onbir def'a bana su-i kasd eden ve dört def'a mahkemeleri aleyhimize sevkedip üç defa hapse sokan gizli düþmanlarýmýzýn Nurlar hakkýnda plânlarý akîm kaldýðýndan, bütün desiseleriyle, ehemmiyetsiz þahsýma karþý sýkýntý, tecrid-i mutlak ve kimse ile temas etmemek ve damarýma dokundurmakla iþkenceler verdirmeye çalýþýyorlar. Ben de, o iþkencelerin altýnda inayetin iltifatýný görüp tahammül ederek þükrederim. Zannederim, herbirinizden vücudca on derece zaif ve on derece ziyade sýkýntýlarýma karþý tahammülüm, sizin gibi kuvvetli ve âlicenab zâtlarýn, küçücük ve geçici ve cüz'î sýkýntýlarýnýzý nazarýnýzda hiçe indirir diye, daha size teselli vermeye lüzum görmüyorum.</p><p> </p><p>
  Salisen: Þimdi, þahsýmý çürütmeðe çalýþtýklarýndan ve sýktýklarýndan ve ihanet ettiklerinden dolayý sýkýlmayýnýz. Çünki, Nurlara ve talebelerine iliþilmediðine bir alâmettir ve tam aldandýklarýna bir emaredir. Yani: Kýymeti, hüneri þahsýmda zannedip beni sýkýyorlar, çürütmek istiyorlar. Bu aldanmalarýnda pek büyük bir maslahat ve Nurlara çok faidesi var. Benim tam yapamadýðým vazife-i þahsiyemi ve hizmet-i Nuriyemi, bu suretle menfî bir tarzda bana yaptýrýyorlar. Ýnþâallah, o nisbette sevab kazandýran kusuratlarýma keffaret olur.</p><p> </p><p>
  Rabian: Gizli münafýklar, her nasýlsa bazý resmî memurlarý aldatýp, "Said ile görüþen, dost ve Nurcu olur. Kimse temas etmesin." diye onlarý evhamlandýrmýþlar. Hattâ hey'et-i idare ve gardiyanlar dahi benden kaçýyorlar. Ben de memnun oluyorum</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 568)</p><p> </p><p>
ve bu hale þükrediyorum. Sizlerle, sureten görüþmediðimden zararý yok. Çünki bir hanede maddeten ve mânen ve ruhen ve kalben ve vazifeten ve fikren ve muaveneten daima beraberiz. Mânevî görüþüyoruz, yeter.</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, Sýddýk Kardeþlerim Ve Hizmet-i Kur'aniye Ve Ýmaniyede Fedakâr Ve Metin Arkadaþlarým,</p><p> </p><p>
  Birkaç gündür sizin ile kalemle konuþmadýðýmdan sýkýlmayýnýz. Þimdi iki noktayý beyan etmek kalbe geldi.</p><p> </p><p>
  Birincisi: اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَارَهُ اللّهُ sýrrýyla, teslim ve tevekkülden sonra teselli hissettim. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Bizi, hususen Çalýþkanlarý tahliye etmeyip ve tefrik etmiyerek tehir etmelerinde, Ýnþâallah maddî bir zarara mukabil mânevî yüz menfaat ve kazanç olacak. Meselâ: Ankara'nýn altý makamatýna gönderilen ilmî ve îmanî ve pek kuvvetli müdafaat, þimdi yirmi gündür onlarýn nazarlarýndadýr. Hem onun kýymetdar hakikatlarý, hem alâkadarlarýn merakla nazar-ý dikkatlerini celbeden mes'elemizin safahatý, o makamatý elbette lâkayd býrakmazlar. Her halde, eðer o hakikatlara maðlub olmasa idiler, þimdiye kadar bize tecavüz ve þiddetli iþ'ar ve emirler olacaktý. Eðer olsaydý, hakkýmýzda habbeyi kubbe yapanlardan tereþþuhatý hissedilecekti. Demek hakikat galebe etmiþ olsa olsa tedafüî bir vaziyetle bize hafif bir iliþmek olur. Ben kendi hesabýma, o netice için, þimdiye kadar maddî zarar ve sýkýntýlarýmýn yüz derece fevkinde mânevî kazancým var. Sizden her bir kardeþimizi, benden ziyade hissedar biliyorum. Demek, tahliyemizin tehiri hayýrlýdýr. Hem, Çalýþkanlardan üç kardeþ, pek çok Nur Þâkirdlerini buraya gelmekten kurtardýklarý gibi, haklarýnda edilen iftiralar vasýtasýyla dahi, Risale-i Nurun bir cihette, þimdiki mahkemenin nazarýndan kurtulmasýna bir vesile oldular. Bu iki kýymetdar kazanç onlarýn hususî tahliyeleriyle bozulacaktý. Hem, onlarýn Nurlara pek ciddî alâkalarý halkýn nazarýnda sönecekti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 569)</p><p> </p><p>
  Ýkinci Nokta: Mes'elemiz, Âlem-i Ýslâmý alâkadar eden pek büyük bir vazife-i Kur'aniye ve îmaniyedir. Ondan dehþet alan gizli münafýklar, ellerinden geldiði kadar küçültmek isterler. Ve çok ehemmiyet verdiklerinden, zâhiren ehemmiyetsiz göstermeye çalýþýyorlar; hükûmeti ve adliyeyi aldatýyorlar. Meselâ: Nurlara mensub feriklerden ve miralaylardan sarf-ý nazar edip, Ankara'da Nur Talebesi bir nefer askerin elinde, zararsýz birkaç risale bulunmasýyla, buradaki mahkeme, mes'eleyi uzattýrmaya vesile ediyorlar. Ve benim þahsýmýn ehemmiyetsizliðini, ihanetler ve tazyiklerle, tecrübelerle gösterip, binler derece þahsýmdan ehemmiyetli olan Nurlarýn kuvvetli derslerini ve þâkirdlerinin sarsýlmaz ve susmaz þahs-ý manevîlerini nazara almayýp güya ehemmiyet vermiyorlar. Halbuki, onun ehemmiyetinden titriyorlar ki, o kubbeleri habbe göstermek istiyorlar.</p><p> </p><p>
  Hem tam aldanmýþlar. Ýçimizde yalnýz dört-beþ kardeþimiz, ailevî ticaret cihetinde bu tehirden bir zararlarý olsa da inþâallah pek çok manevî kazançlarý o maddî zararý hiçe indirecek bir inayet altýndayýz. Hiç merak ve telâþ etmeyiniz. Vazifemiz, sabr içinde þükretmek ve mümkün oldukça Nurlarla meþgul olmaktýr ve bizden çok ziyade sýkýntýda bulunan mahpuslara teselli vermektir.</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Mücmel bir manevî ihtar ile bir mes'eleyi kalbe geldiði gibi beyan edeceðim. Altý makamata giden ve galebe eden müdafaatýn cevabý gelmiþ ve bize tecavüze çâre bulamamýþlar. Yalnýz bir makamýn, gizli bir iþ'ar ile, benim fedakâr kardeþlerimi benden soðutmak ve þiddetli alâkalarýný gevþetmek plâný var. Zaten çoktan beri-beni ihanetlerle ve iftiralarla ve tecridlerle- bu kudsî ve uhrevî ve imanî alâkayý bozmaða çalýþtýlar, muvaffak olamadýlar. Þimdi Nurcularý ürkütmek, zaif bir damar bulup nazarlarýný baþka tarafa çevirmeðe bazý bahaneleri buluyorlar. Ýnþâallah, demir gibi metin Nurcularýn kahramanane sebatlarý ve tahammülleri ve mücahid-i ekber olan Nurun hakikatlarý; onun elinde birer</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 570)</p><p> </p><p>
elmas kýlýnç bulunan þâkirdlerin þahs-ý manevisinin pek harika fedakârlýðý, onlarýn bu plânýný da akîm býrakacak. Evet, Cennet ucuz olmadýðý gibi, Cehennem dahi lüzumsuz deðil. Sizlere tekrar ile beyan edilmiþ; eski zamanýn kahraman mücahidlerine nisbeten en az zahmet, aðýr þerait ve bu zamanýn þiddet-i ihtiyaç cihetiyle çok sevab kazanan Ýnþâallah halis Nurculardýr. Ve boþu boþuna, bad-i heva, belki günahlý, zararlý giden birkaç sene ömrünü, böyle kudsî bir hizmet-i îmaniye ve Kur'aniyeye sarfeden ve onun ile ebedî bir ömrü kazanan Nur talebeleridir. Ben, kendi hisseme düþen bütün bu hücumlarýna karþý, pek çok zafiyetimle beraber tahammüle karar verdim. Ýnþâallah; kuvvetli, fedâkâr, genç, kahraman kardeþlerim benden geri kalmaz ve kaçmazlar.. ve kaçanlarý da geri çevirmeye, þimdiye kadar çalýþtýklarý gibi çalýþacaklar.</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Receb-i Þerifinizi ve yarýnki "Leyle-i Regaib"inizi ruh-u canýmýzla tebrik ederiz.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Me'yus olmayýnýz, hem merak ve telaþ etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye inþâallah imdadýmýza yetiþir. Bu üç aydan beri aleyhimizde ihzar edilen bomba patladý. Benim sobam ve Feyzilerin su bardaðý ve Hüsrev'in iki su bardaklarýnýn verdikleri haber doðru çýktý. Fakat dehþetli deðil, hafif oldu. Ýnþâallah o ateþ tamamen sönecek. Bütün hücumlarý, þahsýmý çürütmek ve Nur'un fütuhatýna bulantý vermektir. Emirdaðý'ndaki malûm münafýktan daha muzýr ve gizli zýndýklarýn elinde âlet bir adam ve bid'atkâr bir yarým hoca ile beraber bütün kuvvetleriyle bize vurmaya çalýþtýklarý darbe, yirmiden bire inmiþ. Ýnþâallah o bir dahi, bizi mecruh ve yaralý etmeyecek ve düþündükleri ve kasdettikleri bizi birbirinden ve Nurlardan kaçýrmak plânlarý dahi akîm kalacak. Bu mübarek aylarýn hürmetine ve pekçok sevab kazandýrmalarýna itimaden sabýr ve tahammül içinde þükür ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 571)</p><p> </p><p>
tevekkül etmek ve مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düsturuna teslim olmak elzemdir, vazifemizdir.</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim Ve Bu Dünyada Medar-ý Tesellilerim Ve Hakikatýn Hizmetinde Yorulmaz Arkadaþlarým,</p><p> </p><p>
  Bu mübarek aylarda ve sevabý ziyade bu çilehanede mümkün olduðu kadar bir meþgale-i Kur'aniye ve Nuriye ile sýkýntýlý vaktiniz sarfedilse, çok faideleri var. Sýkýntý hafifleþtiði gibi, kýymetdar kalb ve ruhun ferahlarýna medar, sevabý yüksek bir ibadet, o Nurlarla îman cihetinde iþtigal, hem tefekkürî bir ibadet, hem "Ýhlâs Risalesi" nin âhirinde yazýldýðý gibi beþ vecihle bir nevi ibadet sayýlabilir. Ben, bugünlerde, kýsmen müdafaatla zihnen meþguliyetimden teessüf ederken kalbe geldi ki: "O iþtigal dahi ilmidir; hakaik-i îmaniyenin neþrine ve serbestiyetine bir hizmettir ve bu cihette bir nevi ibadettir." Ben de sýkýldýkça, yüz defa temaþa ettiðim Nur mes'elelerini, yine zevkle tekrar mütalâaya baþlýyorum. Hattâ, müdafaatlarý dahi Nurun ilmî risaleleri gibi görüyorum. Eskiden bir kardeþimiz bana demiþti: "Ben, otuz defa Onuncu Sözü okuduðum halde, yine tekrar ile okumasýna iþtiyak ve ihtiyaç hissediyorum." ve bundan bildim ki, Kur'anýn mümtaz bir hassasý olan usandýrmamak; Kur'an hakikatlarýnýn bir ma'kesi, bir ayinesi, bir hakikatlý tefsiri olan Nur Risalelerine de in'ikas etmiþ bulunuyor.</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
sh: » (T: 572)</p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Bu dünyada, hususan bu zamanda, hususan musibete düþenlere ve bilhassa Nur Þâkirdlerinde dehþetli sýkýntýlara ve me'yusiyetlere karþý en tesirli çâre; birbirine teselli ve ferah vermek ve kuvve-i mâneviyesini takviye etmek ve fedakâr, hakikî kardeþ gibi birbirinin gam ve hüzün ve sýkýntýlarýn merhem sürmek ve tam þefkatle kederli kalbini okþamaktýr. Mabeynimizdeki hakikî ve uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgirlik kaldýrmaz. Mâdem ben size bütün kuvvetimle itimad edip bel baðlamýþým ve sizin için, deðil yalnýz istirahatýmý ve haysiyetimi ve þerefimi; belki sevinçle ruhumu da feda etmeye karar verdiðimi bilirsiniz.. belki de göryorsunuz. Hattâ kasemle temin ederim ki; sekiz gündür, Nurun iki rüknü -zahirî- birbirine nazlanmak ve teselli yerine, hüzün vermek olan ehemmiyetsiz hâdise, bu sýrada benim kalbime verdiði azab cihetiyle, «Eyvah! Eyvah! El'aman! El'aman! Ya Erhamürrahimin meded! Bizi muhafaza eyle! Bizi cin ve insî þeytanlarýn þerrinden kurtar! Kardeþlerimin kalblerini birbirine tam sadakat ve muhabbet ve uhuvvet ve þefkatle doldur.» diye; hem ruhum, hem kalbim, hem aklým feryad edip aðladýlar.</p><p> </p><p>
  Ey demir gibi sarsýlmaz kardeþlerim! Bana yardým ediniz.. mes'elemiz çok naziktir. Ben, sizlere çok güveniyordum ki, bütün vazifelerimi þahs-ý mânevinize býrakmýþtým. Siz de, bütün kuvvetinizle benim imdadýma koþmanýz lâzým geliyor. Gerçi hâdiseniz pek cüz'î ve geçici ve küçük idi; fakat, saatimizin zenbereðine ve gözümüzün hadekasýna gelen bir saç, bir zerrecik dahi incitir. Ve bu noktada ehemmiyetlidir ki, maddî üç patlak ve mânevî üç müþahedeler, tam tamýna haber verdiler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                  * * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 573)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Leyle-i Mi'rac, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalýþmakla kazanç birden bine çýkar. Þirket-i maneviye sýrrýyla, inþâallah herbiriniz kýrkbin dil ile tesbih eden bazý melekler gibi, kýrkbin lisan ile bu kýymetdar gecede ve sevabý çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz ve hakkýmýzda gelen fýrtýnada binden bir zarar olmamasýna mukabil, bu gecedeki ibadet ile þükredersiniz. Hem sizin tam ihtiyatýnýzý tebrik ile beraber, hakkýmýzda inayet-i Rabbaniye pek zâhir bir surette tecelli ettiðini tebþir ederiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk, muhlis kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bizler imkân dairesinde bütün kuvvetimizle Lem'a-i Ýhlas'ýn düsturlarýný ve hakikî ihlasýn sýrrýný mabeynimizde ve birbirimize karþý istimal etmek, vücub derecesine gelmiþ. Kat'î haber aldým ki, üç aydan beri buradaki has kardeþleri birbirine karþý meþreb veya fikir ihtilafýyla bir soðukluk vermek için üç adam tayin edilmiþ.</p><p> </p><p>
  Hem metin Nurcularý usandýrmakla sarsmak ve nazik ve tahammülsüzleri evhamlandýrmak ve hizmet-i Nuriyeden vazgeçirmek için sebebsiz mahkememizi uzatýyorlar. Sakýn sakýn!. Þimdiye kadar mabeyninizdeki fedakârane uhuvvet ve samimane muhabbet sarsýlmasýn. Bir zerre kadar olsa bile, bize büyük zarar olur. Çünki pek az bir sarsýntý, Denizli'de  gibi hocalarý yabanileþtirdi. Bizler birbirimize -lüzum olsa- ruhumuzu feda etmeðe, hizmet-i Kur'aniye ve imaniyemiz iktiza ettiði halde, sýkýntýdan veya baþka þeylerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirine karþý küsmeðe deðil, belki kemal-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alýr; muhabbetini, samimiyetini ziyadeleþtirmeðe çalýþýr. Yoksa habbe kubbe olup tamir edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferasetinize havale edip kýsa kesiyorum.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 574)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَرَهُ اللّهُ sýrrýyla, inþâallah mahkememizin te'hirinde ve tahliye olan kardeþlerimizin yine mahkeme gününde burada bulunmalarýnda büyük hayýrlar var.</p><p> </p><p>
  Evet Risale-i Nur'un mes'elesi; âlem-i Ýslâmda, hususan bu memlekette küllî bir ehemmiyeti bulunduðundan böyle heyecanlý toplamalar ile umumun nazar-ý dikkatini Nur hakikatlarýna celbetmek lâzýmdýr ki, ümidimizin ve ihtiyatýmýzýn ve gizlememizin ve muarýzlarýn küçültmelerinin fevkinde ve ihtiyarýmýzýn haricinde böyle þaþaa ile Risale-i Nur kendi derslerini dost ve düþmana aþikâren veriyor. En mahrem sýrlarýný en nâmahremlere çekinmeyerek gösteriyor. Madem hakikat budur, biz küçücük sýkýntýlarýmýzý kinin gibi bir acý ilâç bilip sabýr ve þükretmeliyiz, "Yâhu bu da geçer" demeliyiz.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Bu Medrese-i Yusufiye'nin nâzýrýna yazdým: Ben Rusya'da esir iken, en evvel Bolþevizm'in fýrtýnasý hapishanelerden baþladýðý gibi, Fransýz Ýhtilâl-i Kebiri dahi en evvel hapishanelerden ve tarihlerde serseri namýyla yâdedilen mahpuslardan çýkmasýna binaen; biz Nur þakirdleri, hem Eskiþehir, hem Denizli, hem burada mümkün oldukça mahpuslarýn ýslahýna çalýþtýk. Eskiþehir ve Denizli'de tam faidesi görüldü. Burada daha ziyade faide olacak ki, bu nazik zaman ve zeminde Nur'un dersleriyle geçen fýrtýnacýk (Haþiye) yüzden bire indi. Yoksa ihtilaftan ve böyle hâdiselerden istifade eden ve fýrsat bekleyen haricî muzýr cereyanlar, o baruta ateþ atýp bir yangýn çýkacaktý.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
---------------------------------</p><p> </p><p>
Haþiye :Bu fýrtýna ise, Afyon hapsinde bir isyan çýktý:hiç bir nur talebesi karýþmadý.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 575)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk, sarsýlmaz, sýkýntýdan usanýp bizlerden çekilmez kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Þimdi maddî, manevî bir sýkýntýdan nefsim sizin hesabýnýza beni mahzun eylerken, birden kalbe geldi ki; hem senin, hem buradaki kardeþlerin tek birisiyle yakýnda görüþmek için bu zahmet ve meþakkatin baþka surette on mislini çekseydiniz yine ucuz olurdu. Hem Nur'un takvadarane ve riyazetkârane meþrebi, hem umuma ve en muhtaçlara hattâ muarýzlara ders vermek mesleði, hem dairesindeki þahs-ý manevîyi konuþturmak için eski zamanda ehl-i hakikatýn senede hiç olmazsa bir-iki defa içtimalarý ve sohbetleri gibi; Nur þakirdlerinin de, birkaç senede en müsaid olan Medrese-i Yusufiye'de bir defa toplanmalarýnýn lüzumu cihetinde bin sýkýntý ve meþakkat dahi olsa ehemmiyeti yoktur. Eski hapislerimizde birkaç zaîf kardeþlerimizin usanýp daire-i Nuriyeden çekinmeleri onlara pek büyük bir hasaret oldu ve Nurlara hiç zarar gelmedi. Onlarýn yerine daha metin, daha muhlis þakirdler meydana çýktýlar. Madem dünyanýn bu imtihanlarý geçicidir, çabuk giderler. Sevablarýný, meyvelerini bizlere verirler. Biz de inayet-i Ýlahiyeye itimad edip sabýr içinde þükretmeliyiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim, bu Medrese-i Yusufiye'de ders arkadaþlarým!</p><p> </p><p>
  Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ý beþeriyenin proðramý nev'inden olmasý cihetiyle Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduðu gibi, bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anýn sevabý yirmibine çýkar. Sair vakitte on ise, þuhur-u selâsede yüze ve</p><p> </p><p>
sh: » (T: 576)</p><p> </p><p>
 bine çýkar. Ve bu kudsî leyali-i meþhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çýkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiði kadar Kur'anla ve istiðfar ve salavatla meþgul olmak büyük bir kârdýr.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                                         </p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Mübarek ramazan-ý þerifinizi bütün ruh u canýmýzla tebrik ediyoruz. Cenab-ý Hak bu ramazan-ý þerifin Leyle-i Kadrini umumunuza bin aydan hayýrlý eylesin, âmîn. Ve seksen sene bir ömr-ü makbul hükmünde hakkýnýzda kabul eylesin, Âmîn...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
***</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk, sarsýlmaz, telaþ etmez, âhireti býrakýp fâni dünyaya dönmez kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Bir parça daha burada kalmaktan, mes'elemizi bir derece geniþlendirmek istemelerinden mahzun olmayýnýz. Bilakis benim gibi memnun olunuz. Madem ömür durmuyor, zevale koþuyor. Böyle çilehanede, uhrevî meyveleriyle bâkileþiyor. Hem Nur'un ders dairesi geniþliyor. Meselâ; ehl-i vukufun hocalarý, tam dikkatle Siracünnur'u okumaða mecbur oluyorlar. Hem bu sýrada çýkmamýzla, bir-iki cihetle hizmet-i imaniyemize bir noksan gelmek ihtimali var. Ben sizlerden þahsen çok ziyade sýkýntý çektiðim halde çýkmak istemiyorum. Siz de mümkün olduðu kadar sabýr ve tahammüle ve bu tarz-ý hayata alýþmaða ve Nurlarý yazmak ve okumaktan teselli ve ferah bulmaða çalýþýnýz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 577)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            ................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Saniyen: «Risale-i Nur, Kur'anýn çok kuvvetli, hakikî bir tefsiridir.» tekrar ile dediðimizden, bazý dikkatsizler tam mânasýný bilemediðinden bir hakikatý beyan etmeye bir ihtar aldým. O hakikat þudur; tefsir iki kýsýmdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur'anýn ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânalarýný beyan ve izah ve isbat ederler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci kýsým tefsir ise: Kur'anýn imanî olan hakikatlarýný, kuvvetli hüccetlerde beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kýsmýn pek çok ehemmiyeti var. Zahir, mâlum tefsirler bu kýsmý bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat, Risale-i Nur, doðrudan doðruya bu ikinci kýsmý esas tutmuþ, emsalsiz bir tarzda, muannid feylesoflarý susturan bir manevî tefsirdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ehemmiyetli bir taraftan, ehemmiyetli ve mânidar bir sual edilmiþ. Bana sordular ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  - Siz, cemiyet olmadýðýnýza üç mahkeme ve o cihette beraet vermesiyle ve yirmi senedenberi tarassut ve nezaret eden altý vilâyetin o noktadan iliþmemeleriyle tahakkuk ettiði halde; Nurcularda öyle hârika bir alâka var ki, hiçbir cemiyette, hiçbir komitede yoktur. Bu müþkülü halletmenizi isteriz dediler. Ben de cevaben dedim ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  - Evet, Nurcular; cemiyet-memiyet, hususan siyasî ve dünyevî ve menfî ve þahsi ve cemaatî menfaat için teþekkül eden cemiyet ve komite deðiller ve olamazlar. Fakat; bu vatanýn eski</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 578)</p><p> </p><p>
kahramanlarý, kemal-i sevinçle þehadet mertebesini kazanmak için ruhlarýný feda eden milyonlar Ýslâm fedailerinin ahfadlarý, oðullarý ve kýzlarý, o fedailik damarýndan irsiyet almýþlar ki; bu harika alâkayý gösterip, Denizli mahkemesinde bu acîz, biçare kardeþlerine bu gelen cümleyi onlar hesabýna söylettirdiler. «Milyonlar kahraman baþlar feda olduklarý bir hakikata baþýmýz dahi feda olsun!» diye, onlar namýna söylemiþ; mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuþ. Demek Nurcularda; hakikî, hâlis, sýrf rýza-yý Ýlâhi için ve müsbet ve uhrevî fedailer var ki, mason ve komünist ve ifsad ve zýndýka ve ilhad ve taþnak gibi dehþetli komiteler o Nurculara çare bulamayýp; hükûmeti ve adliyeyi aldatarak lâstikli kanunlar ile onlarý kýrmak ve daðýtmak istiyorlar. Ýnþâallah bir halt edemezler. Belki Nurun ve îmanýn fedailerini çoðaltmaya sebebiyet verecekler.</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Dünkü suale benzer, kýrk sene evvel olmuþ bir sual ve cevabý size hikâye edeceðim. O eski zamanda, Eski Said'in talebeleri üstadlarýyla þiddet-i alâkalarý, fedailik derecesine geldiðinden, Van, Bitlis tarafýnda Ermeni komitesi, Taþnak fedaileri çok faaliyette bulunmasýyla Eski Said onlara karþý duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kýþlasý gibi silâhlar, kitablarla beraber bulunduðu vakit, bir asker feriki geldi, gördü dedi: "Bu medrese deðil, kýþladýr." Bitlis hâdisesi münasebetiyle evhama düþtü, emretti: "Onun silâhlarýný alýnýz." Bizden ellerine geçen onbeþ mavzerimizi aldýlar. Bir-iki ay sonra harb-i umumî patladý. Ben tüfeklerimi geri aldým. Her ne ise...</p><p> </p><p>
  Bu haller münasebetiyle benden sordular ki:</p><p> </p><p>
  -"Dehþetli fedaileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; siz Van'da Erek Daðý'na çýktýðýnýz zaman, fedailer sizden çekinip daðýlýyorlar, baþka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?"</p><p> </p><p>
sh:» (T: 579) </p><p> </p><p>
  Ben de cevaben diyordum: "Madem fâni dünya hayatý, küçücük ve menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için bu hârika fedakârlýðý yapan Ermeni fedaileri karþýmýzda görünürler. Elbette hayat-ý bâkiyeye ve pek büyük Ýslâm milliyet-i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalýþan ve "Ecel birdir" itikad eden talebeler, o fedailerden (Haþiye) geri kalmazlar. Lüzum olsa o kat'î ecelini ve zâhirî birkaç sene mevhum ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaþlarýn selâmetine ve menfaatine tereddüdsüz, müftehirane feda ederler.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk, vefadar ve þefkatli kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Ýki gündür hem baþýmda, hem asabýmda tesirli bir nezle aðrýsý var. Böyle hallerde bir derece dostlarla görüþmekten teselli ve ünsiyet almaða ihtiyacým içinde acib tecrid ve yanlýzlýk vahþeti beni sýktý. Böyle bir nevi þekva kalbe geldi: "Neden bu tazib oluyor, hizmetimize faidesi nedir?"</p><p> </p><p>
  Birden bu sabah kalbe ihtar edildi ki: Siz bu þiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa "altun mu, bakýr mý" diye mehenge vurmak ve her cihette sizi insafsýzca tecrübe etmek ve nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mý yok mu üç-dört eleklerle elenmek; hâlisane, sýrf hak ve hakikat namýna olan hizmetinize pekçok lüzumu vardý ki; kader-i Ýlahî ve inayet-i Rabbaniye müsaade ediyor. Çünki böyle meydan-ý imtihanda inadcý ve bahaneci insafsýz muarýzlarýn karþýsýnda teþhir edilmesinden herkes anladý ki: Hiç bir hile, hiç bir enaniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî, uhrevî ve þahsî menfaat karýþmayarak, tam hâlis, hak ve hakikattan geliyor. Eðer perde altýnda kalsaydý, çok manalar verilebilirdi. Daha avam-ý ehl-i iman itimad etmezdi. "Belki bizi kandýrýrlar" der ve havas kýsmý dahi vesvese ederdi. Belki bazý ehl-i makamat gibi</p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Kardeþlerim namýna âcizane diyorum ki: Lüzum olursa, inþâallah çok ileri geçeceðiz. Bizler dinde olduðu gibi, kahramanlýkta da ecdadýmýzýn vârisleri olduðumuzu göstereceðiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 580)</p><p> </p><p>
kendilerini satmak, itimad kazanmak için böyle yapýyorlar diye daha tam kanaat etmezlerdi. Þimdi imtihandan sonra, en muannid vesveseli dahi teslime mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, kârýnýz bindir inþâallah.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Medar-ý ibret ve hayret iki esaretimde þahsýma karþý bir muameleyi beyan etmek ihtar edildi. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Rusya'da Kosturma'da doksan esir zabitlerimizle beraber bir koðuþta idik. Ben o zabitlerimize arasýra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandaný geldi, gördü, dedi: "Bu Kürd gönüllü alay kumandaný olup çok askerimizi kesmiþ. Þimdi de burada siyasî ders veriyor. Ben yasak ediyorum, ders vermesin." Ýki gün sonra geldi, dedi: "Madem dersiniz siyasî deðil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle." izin verdi.</p><p> </p><p>
  Ýkinci esaretimde: Bu hapiste iken yirmi sene derslerimi dinlemiþ ve benden daha güzel ders veren bir has kardeþimin ve zarurî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanýma gelmeleri adliye memuru tarafýndan yasak edildi, tâ benden ders almasýnlar. Halbuki Nur Risaleleri baþka derslere hiç ihtiyaç býrakmýyor ve hiçbir dersimiz kalmamýþ ve hiç bir sýrrýmýz gizli kalmamýþ. Her ne ise bu uzun kýssayý kýsa kesmeye bir hal sebeb oldu.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
Sýkýntýlý musibetlerimi hiçe indiren bir hakikatlý tesellidir</p><p> </p><p>
  Birinci: Hakkýmýzda zahmet rahmete dönmesi.</p><p> </p><p>
  Ýkinci: Kader adaleti içinde rýza ve teslim ferahý.</p><p> </p><p>
sh:» (T: 581)</p><p> </p><p>
  Üçüncü: Ýnayet-i hâssanýn Nurcular hakkýnda hususiyetindeki sevinç.</p><p> </p><p>
  Dördüncü: Geçici olmasýndan zevalinde lezzet.</p><p> </p><p>
  Beþinci: Ehemmiyetli sevablar.</p><p> </p><p>
  Altýncý: Vazife-i Ýlahiyeye karýþmamak.</p><p> </p><p>
  Yedinci: En þiddetli hücumda en az meþakkat ve küçük yaralar.</p><p> </p><p>
  Sekizinci: Sair musibetzedelere nisbeten çok derece hafif.</p><p> </p><p>
  Dokuzuncu: Nur ve iman hizmetinde þiddetli imtihandan çýkan yüksek ilânatýn tesiratýndaki sürur.</p><p> </p><p>
  Dokuz aded manevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlý bir ilâçtýr ki; tarif edilmez, aðýr elemlerimizi teskin ediyor.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Haccý men'eden, zemzemi döktüren, hakkýmýzda eþedd-i zulme müsaadekâr davranan ve Zülfikar ve Siracünnur'un müsaderesine ehemmiyet vermeyen ve bizi garazkârane, kanunsuz tazib eden memurlarý terfi ettirip hanemizden çýkan mazlumane lisan-ý hal ile yüksek aðlamamýzý ve sesimizi iþitmeyen bir müstebid kabinenin zamanýnda en rahat yer hapistir. Yalnýz mümkün olsa baþka hapse naklolsak, tam selâmet olur.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Onlar nasýl zorla en mahrem risaleleri en nâmahreme okuttular.. öyle de, zorla ýsrar edip bizi cem'iyet yapmaða mecbur ediyorlar. Halbuki cem'iyet ve komiteciliðe hiç ihtiyacýmýzý hissetmiyorduk. Çünki ittihad-ý ehl-i iman cemaatýndeki uhuvvet-i Ýslâmiye; Nurcularda pek hâlisane, fedakârane inkiþaf ettiði gibi ve eski ecdadlarýmýzýn kemal-i aþkla ruhlarýný feda ettikleri bir hakikata Nur þakirdleri o milyonlar kahraman ecdadlarýndan irsiyet aldýklarý kuvvetli bir fedailik ile o hakikata baðlanmalarý,</p><p> </p><p>
sh:» (T: 582)</p><p> </p><p>
þimdiye kadar resmî veya siyasî, gizli ve aþikâr cem'iyetler ve komiteciliðe ihtiyaç býrakmýyordu. Demek þimdi bir ihtiyaç var ki, kader-i Ýlahî onlarý bize musallat ediyor. Onlar mevhum bir cem'iyet isnadýyla zulmederler. Kader ise, "neden tam ihlasla, tam bir tesanüdle, tam bir hizbullah olmadýnýz?" diye bizi onlarýn elleriyle tokatladý, adalet etti.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bu defa taarruz pek geniþ dairede.. Reis-i Hükûmet ve hazýr kabine, plânlý, dehþetli bir evham ile bir hücum etti. Benim aldýðým bir habere göre ve çok emarelerle gizli münafýklarýn yalan jurnalleri ve desiseleriyle bizi hilafet komitesiyle ve Nakþî tarîkatýnýn gizli cem'iyetiyle tam alâkadar, belki piþdar gösterip hükûmeti büyük bir telaþa sevkederek, Nur'un büyük mecmualarýnýn Ýstanbul'da cildlenip âlem-i Ýslâm'a intiþarýný ve gayet makbuliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kýskanç resmî hocalarý ve vehham memurlarý aleyhimize insafsýzca çevirdiler. Tahminlerince herhalde çok vesikalar, emareler görülecek, hem Eski Said damarýyla tahammül etmeyerek ortalýðý karýþtýracak diye kanaatlarý varmýþ. Cenab-ý Hakk'a hadsiz þükür olsun, o musibeti binden bire indirdi. Bütün taharrilerde hiç bir cem'iyet ve komitelerle bir alâkamýzý bulamadýlar. Yoktur ki, bulsunlar. Onun için savcý iftiralara, yanlýþ manalara, medar-ý mes'uliyet olmayan cüz'î isnadlara mecbur olmuþ. Madem hakikat budur, Nurlar ve biz yüzde doksandokuz derece musibetten halas olduk. Öyle ise deðil þekva, belki binler þükür etmekle inayet-i Ýlahiyenin bu cilvesinin tamamýný sabýr, þükür, istirhamla beklemeliyiz ve Nur dersleriyle bu medresenin mütemadiyen çýkan ve giren muhtaç ve müþtaklarýna teselli vererek yardým etmeliyiz.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh:» (T: 583)</p><p> </p><p>
  Üçüncü Medrese-i Yûsufiye olan Afyon Hapishanesinde Üstad Said Nursî, "Elhüccetüz-zehrâ" adlý bir risale te'lif etti. Tevhid, Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ve Fatiha'nýn tefsiri hakkýnda olan bu çok kýymetdar risale, hapiste bulunan Nur Talebeleri ve mahpuslar için ilmi ve îmani dersleri hâvi olmasýndan hapiste hayýrlý ve nurlu bir meþgale oldu. Mahkeme kararýndan sonra Üstadla beraber hapiste bulunan talebelerin yazdýklarý bir takrizi, aynen aþaðýya dercediyoruz.</p><p> </p><p>
             Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?</p><p> </p><p>
  Her asýr baþýnda Hadîsce geleceði tebþir edilen dinin yüksek hâdimleri, emr-i dinde mübtedi deðil, müttebidirler. Yani: Kendilerinden ve yeniden bir þey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ý diniyeye ve Sünen-i Muhammediyeye (A.S.M.) harfiyyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karýþtýrýlmak istenilen ebâtýlý ref ve ibtal; ve dine vâki tecavüzleri red ve imhâ; ve evâmir-i Rabbâniyeyi ikame; ve ahkâm-ý Ýlâhiyenin þerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. Ancak, tavr-ý esasiyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlariyle, zamanýn fehmine uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilât ile îfa-yý vazife ederler.</p><p> </p><p>
  Bu memurîn-i Rabbâniye, fiilîyatlariyle ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddýký olurlar. Salâbet-i imâniyelerinin ve ihlâslarýnýn âyinedarlýðýný bizzat îfa ederler. Mertebe-i îmanlarýný fiilen izhar ederler; ve ahlâk-ý Muhammediyenin (A.S.M.) tam âmili ve miþvar-ý Ahmediyenin (A.S.M.) ve hilye-i Nebeviyenin hakikî lâbisi olduklarýný gösterirler.</p><p> </p><p>
  Hülâsa: Amel ve ahlâk bakýmýndan ve Sünnet-i Nebeviyeye ittiba ve temessük cihetinden, ümmet-i Muhammed'e tam bir hüsn-ü misal olurlar ve nümune-i iktida teþkil ederler. Bunlarýn Kitabullah'ýn tefsiri ve ahkâm-ý diniyenin izahý ve zamanýn fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ý tevcihi sadedinde yazdýklarý eserler, kendi tilka-i nefislerinin ve karîha-i ulviyelerinin mahsulü deðildir. Kendi zekâ ve irfanlarýnýn neticesi deðildir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 584)</p><p> </p><p>
  Bunlar, doðrudan doðruya menba-ý vahy olan Zât-ý Pâk-i Risâletin mânevî ilham ve telkinatýdýr. «Celcelutiye» ve «Mesnevi-i Þerif» ve «Fütûhul Gayb» ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ý kudsiyeye o zevat-ý âliþan, ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ý mukaddesenin o âsâr-ý bergüzîdenin tanziminde ve tarz-ý beyanýnda bir hisseleri vardýr. Yani, bu zevat-ý kudsiye, o mânâlarýn mazharý, mir'atý ve ma'kesi hükmündedirler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur ve tercümanýna gelince:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu eser-i âliþanda þimdiye kadar emsaline rastlanmamýþ bir feyz-i ulvî ve bir kemal-i nümütenahî mevcud olduðundan ve hiçbir eserin nail olmadýðý bir þekilde meþ'ale-i Ýlâhiyye ve þems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur'ân'ýn füyûzatýna vâris olduðu meþhud olduðundan; onun esasý, Nur-u Mahz-ý Kur'ân olduðu ve evliyaullahýn âsârýndan ziyade feyz-i envar-ý Muhammedîyi hamil bulunduðu ve Zât-ý Pâk-i Risâletin ondaki hisse ve alâkasý ve tasarruf-u kudsîsi, evliyaullahýn âsârýndan ziyade olduðu ve onun mazharý ve tercümaný olan mânevî zâtýn mazhariyeti ve kemâlâtý ise, o nisbette âli ve emsalsiz olduðu Güneþ gibi âþikâr bir hakikattýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, o zat, daha hâl-i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan, zevâhiri kurtarmak üzere üç aylýk bir tahsil müddeti içinde, ulûm-u evvelîn ve âhirine ve ledünniyat ve hakaik-i eþyada ve esrar-ý kâinata ve hikmet-i Ýlâhiyeye vâris kýlýnmýþtýr ki, þimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamýþtýr; bu harika-i ilmiyyenin eþi aslâ mebsuk deðildir. Hiç þüphe edilemez ki, tercüman-ý Nur, bu haliyle baþtan baþa iffet-i mücesseme ve þecaat-ý harika ve istiðna-yý mutlak teþkil eden harikulâde metanet-i ahlâkiyesi ile bizzat bir mu'cize-i fýtrattýr; tecessüm etmiþ bir inayettir ve mevhibe-i mutlakadýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O zât-ý zîhavârik, daha hadd-i bülûða ermeden, bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ý ilme meydan okumuþ; münazara ettiði erbab-ý ulûmu ilzam ve iskat etmiþ; her nerede olursa olsun vâki olan bütün suallere, mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiþ; ondört yaþýndan itibaren  «Üstadlýk» payesini taþýmýþ ve mütemadiyen etrafýna feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmýþ. Ýzahlarýndaki incelik ve derinlik ve beyanlarýndaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basîret ve nur-u hikmet,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 585)</p><p> </p><p>
erbab-ý irfaný þaþýrtmýþ ve hakkiyle «Bediüzzaman» ünvan-ý celîlini bahþettirmiþtir. Mezâyâ-yý âliye ve fezâil-i ilmiyesiyle de, Din-i Muhammedînin neþrinde ve isbatýnda bir kemal-i tam halinde rûnüma olmuþ olan böyle bir zat, elbette Seyyidül Enbiya Hazretlerinin en yüksek iltifatýna mazhar ve en âli himaye ve himmetine naildir. Ve þüphesiz, o Nebiyy-i Akdes'in emir ve fermaniyle yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve Onun envar ve hakaikýna vâris ve ma'kes olan bir zât-ý kerîmüssýfattýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Envâr-ý Muhammediyeyi ve Maârif-i Ahmediyeyi ve füyuzat-ý þem-i Ýlâhîyi en müþa'þa bir þekilde parlatmasý ve Kur'ânî ve hadîsî olan iþarât-ý riyaziyenin kendisinde müntehî olmasý ve hitabat-ý Nebeviyeyi ifade eden Âyat-ý Celîlenin riyazî beyanlarýnýn kendi üzerinde toplanmasý delâletleriyle o zat, hizmet-i îmâniye noktasýnda Risâletin bir mir'at-ý mücellâsý ve þecere-i Risâletin bir son meyve-i münevveri; ve lisan-ý Risaletin irsiyet noktasýnda son dehan-ý hakikati ve þem-i Ýlâhînin hizmet-i îmaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduðuna þüphe yoktur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               Üçüncü Medrese-i Yûsufiyenin «Elhüccetüz-zehra»</p><p> </p><p>
                                   ve «Zühretün-Nur» olan Tek Dersini Dinleyen</p><p> </p><p>
                                                    Nur Þâkirdleri Nâmýna</p><p> </p><p>
  Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Zübeyir, Salâhaddin, Ceylan, Sungur</p><p> </p><p>
  Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermekle beraber, bu imza sahiblerini hatýrlarýný kýrmaða cesaret edemedim. Sükût ederek, o medhi, Risale-i Nur Þakirdlerinin þahs-ý mânevîsi namýna kabul ettim.</p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6367</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 17:01:53 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat ALTINCI KISIM - EM&#xDD;RDA&#xD0; HAYATI</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6368-tarihce-i-hayat-altinci-kisim-em%C3%BDrda%C3%B0-hayati/</link><description><![CDATA[<p>Altýncý Kýsým</p><p> </p><p>
Emirdað Hayatý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
MUKADDEME</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Denizli Aðýr Ceza Mahkemesinin beraet kararý neticesi olarak, Risale-i Nur, ekser vilâyet, kasaba ve köylerde yayýlmýþ ve Nur talebeleri kýsa bir zamanda yüzbinlerin fevkinde çoðalmýþtýr. Risaleler teksir ile neþre baþlanmýþ ve kýsa bir müddet içinde 1947 senesi sonlarýnda, Üstad ve talebeleri üçüncü defa olarak tekrar hapse alýnmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Evvelâ üç sene kadar Emirdaðýnda ikamet edebilen Said Nursî, hapisten sonra tekrar Emirdaðýnda üç-dört sene kadar kalmýþ ve sonra Ispartaya yerleþmiþtir. Ve þimdi doksan yaþýna yaklaþan ve tebdil-i havaya çok muhtaç olan Üstad, arasýra Emirdaðýna gelip ikametgâhý olan dershane-i Nuriyede kalmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Þimdilik Emirdað hayatýnýn ilk kýsmý ki, Afyon hapsine kadar olan safhasý zikredilecek, bilâhare Afyon Hapsini müteakib tekrar Emirdaðýndaki hayatý, hizmet-i nuriyesi beyan edilecektir. Emirdaðýndaki hayatý, evvelki hayatýna nisbeten çok daha þa'þaalýdýr. Hem, musibet ve ithamlara daha ziyade hedef olmuþ, daimî tarassuda, hattâ imhaya maruz kalmýþtýr. Bununla beraber, Risale-i Nur geniþ dairede yayýlmýþ, Üniversite, memurlar ve ehl-i siyaset muhitinde okunmaða baþlanmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Üstadýn Emirdaðýna nefyinden sonra aleyhinde pek insafsýzca iftiralar yapýldýðý ve çok geniþ bir dairede yalanlarla isnadlara giriþildiði münasebetiyle ve nurlarýn harika neþri dolayýsýyla bir hakikatý, bu mukaddemede beyan etmek lâzým geldi. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Bizim, Said Nursî'nin ayn-i hakikat olan ahvâl ve harekât ve hizmetinde görünen harikalarý beyan etmemizden muradýmýz:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Okuyucularýn nazar-ý istiðrablarýný celbedip "hâþâ!" Bediüzzamanýn fânî þahsýný insanlýðýn alkýþ tufanýna tutmak deðil; bel-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:429)</p><p> </p><p>
                                                            (RESÝM)</p><p> </p><p>
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin</p><p> </p><p>
Emirdaðý'nda kaldýðý evde</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ki, onun þahsýný ve hizmetini insafsýzca iftira ve yalanlarla lekedar etmek isteyen ve dolayýsýyla Risale-i Nurun hizmet-i îmaniyesine sed çekmeðe çalýþanlarýn mukabilinde Risale-i Nurun nurlu, müessir ve saadet-feþan hizmetini belirtmek için Kur'anýn bir þâkirdi ve Hazret-i Peygamberin bir ümmeti ve Allahýn bir abdi olarak nâil olduðu ikramlarý zikrediyoruz. Din düþmanlarýnýn bahanelerle taarruzunu ve insafsýz hücumlarýný red ve bir masumun masumiyetini beyan ediyoruz. Hattâ diyebiliriz ki: Tarihte Bediüzzaman gibi hilâf-ý hakikat olarak düþünce ve mefkûre, hizmet ve gayesinin tam zýddýnda þiddetli itham ve isnadlara maruz kalmýþ bir kimse yok gibidir. Panzehire zehir isnad etmek gibi, bu milleti ve gelecek nesilleri anarþilikten, dinsizlikten, ahlâksýzlýktan muhafaza niyet ve harekâtýna, sýrf</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:430)</p><p> </p><p>
îmansýzlýktan neþ'et eden bir dalâlet divaneliðiyle vatana ihanet, gençliði irticaa sevk ve zehirlemek ithamýný yapmak, ne kadar acý ve ehl-i insafý aðlatacak elim bir vaziyet olduðu bedihîdir. Ýþte Bediüzzaman; bir deðil, yüz deðil, binler defa böyle hilâf-ý hakikat ithamlara dûçar olmuþ bir masumdur. Hizmetinde böyle olduðu gibi hususî ahval ve ahlâký noktasýnda da ahlâk-ý hamidenin en müstesna örneklerini yaþatmýþ, edeb ve iffetin en þaheser nümunelerini nefsinde gösterebilmiþ bir nezahet ve hüsn-ü hulk âbidesidir. Hizmetini ifa eden, dâhilî ve hâricî hayat ve ef'aline âþina olan talebe ve hizmetkârlarý olan bizler, en yüksek sesimizle ilân ederiz ki:</p><p> </p><p>
  Üstadýn Kur'andan alýp ehl-i îman ve insaniyetin istifadesine arzettiði ulûm-u îmaniyedeki üstadlýðý gibi, en ince muamelât ve ahvalinde ve hususî hayatýnda da Kur'an-ý Hakîm'in hüsn-ü hulk olarak tarif ettiði ve yüksek bir velâyetin tereþþuhatý olan âsâr ve dâimî yüksek bir huzur görünür. Her zaman için her haline nazar-ý dikkat ve ferasetle bakan ehl-i kalb ve erbâb-ý fazilet, onun kalb-i münevverinin bir þems-i hakikat ve marifet halinde þûle-feþan olduðunu ve bir derya halinde dâimî temevvücde bulunduðunu kemal-i hayretle görmekte ve Ýslâmiyet aðacýnýn bu son ve kâmil meyve-i münevveriyle zemin ve zamanýn iftihar etmekte olduðunu duyurmaktadýrlar.</p><p> </p><p>
  Ey sû-i niyetleriyle ve kendi menfî ruhlarýna kýyasla bu ahlâk, edeb, îman, marifet ve hakikat âbidesine dil uzatan ve þeytanlarý dahi utandýracak derecede iftiralarla bu fazilet timsalini yok etmeðe, tezvire çalýþmýþ bedbahtlar! Bu zâta karþý savurmak istediðiniz iftiralar, saçtýðýnýz zehirler para etmedi. Hak nurunu yaktý ve parlattý. O nur ile âlemleri ziyadar eyledi. Siz ise zelil ve manen insaniyetin menfurusunuz. Size yazýklar olsun! Ýnsan libasýný taþýmanýz dahi sizin için elîm ve fecidir. Buna raðmen sizin için bir necat kapýsý var, o kapýyý çalsanýz belki kurtulursunuz. Said Nursî ahdetmiþ ve ilân etmiþ ki: "Benim idamýma çalýþanlar dahi eðer Risâle-i Nurla îmanlarýný kurtarsalar, Risâle-i Nura sarýlsalar, kardeþlerim siz þahid olunuz, ben onlara hakkýmý helâl ediyorum." Evet onu mahkûm etmek isteyenlerden çoðu ve ekser aleyhinde bulunanlar bugün ona dost olduðu gibi, tezvir ve iftirada bulunan sizler de nedamet etseniz, Nur derslerine kulak verseniz, ümid edilir ki; o þefkat kahramaný, sizin için, affýnýz için dua eder, niyaz eder. Evet Said Nursî, öyle eþsiz bir kahramandýr ki; bu kahra-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:431)</p><p> </p><p>
manlýðýný harb meydanýnda, mahkeme sandalyesinde müstebidlere karþý gösterdiði halde, gelin, siz düþmanlarý ve onu yok etmek için çalýþanlardan Nura müteveccih olanlarýn selâmet ve kurtuluþu için el açýp göz yaþlarýyla nasýl niyaz ettiðini görün; ve onun yüksek bir tevazu ile, milletin her tabakasýyla nasýl kemal-i þefkatle muamelede bulunduðunu anlayýn; insanlýðýn ulvî mertebesini bu zâtta seyreyleyin. Onun hakkýnda senakâr sözler, takdirler, ehl-i dünyanýn alkýþlanmasý nev'inden deðildir; hakikat-ý kâinatýn, bu ekmel insana ve insanýn yüksek kýymetini, müslümanlýðýn hakikî tezahürünü temsil eden mânevî þahsiyetine karþý olan takdir ve tebrikine bir iþtiraktir. Evet, Said Nursî'yi, temsil ve terennüm ettiði envar-ý hakikat itibariyle, yalnýz insanlýk deðil, belki âlem bütün enva ve ecnasýyla alkýþlýyor, tebrik ediyor. Evet, hizmet-i îmaniyyesini mâzi, müstakbel takdir ediyor...</p><p> </p><p>
  Evet, Said Nursî, Cenab-ý Hakkýn mâhiyet-i insaniyyede dercettiði hadsiz envâ-ý kemalâtýn hepsinde en ileri ve en mükemmeldir. Bazan yüksek dað baþlarýnda, büyük kayalýklar arasýnda gezer, yalnýz baþýna sessiz dolaþýr; bazan bað ve bahçeleri, nebatat ve hayvanatý temaþa ve tefekkür edip; sonra dönüp, þehre inip, en büyük siyasî içtimalarda, gayet belið ve mâkulâne hitabeler, ahlâkî, edebî nutuklar irad edebilen cevval bir ruh haletini taþýrdý. Hürriyetten evvel ve sonra Þarktaki hayatý ve Ýstanbuldaki feveranlý hayatý, buna bir þâhiddir. Bir yanda Þarkî Anadolu'da aþiretler arasýnda seyahatle onlara ahlâkî ve îmanî dersler, öðütler verirken; diðer yanda Þamda allâmelere, siyaset-i Ýslâmiye noktasýnda en keskin ve isabetli görüþ ve teþhislerle müslümanlarýn terakki ve kemalâtýnýn esaslarýný tesbit edip, 350 milyon müslümanýn saadetinin fecr-i sâdýkýný haber veriyordu. Hem, meþrutiyet zamanýnda Meclis-i Meb'usana hitabesi ve gazetelerdeki makaleleriyle, Kur'anýn kudsi kanun-u esasisinin vaz' ve tatbikinin millet-i Ýslâmiyyeye iki cihanýn saadetini kazandýrýp hakikî kemalât ve terakkiye medar olacaðýný haykýrýyor ve bu efkârýnýn Dîvan-ý Harb-i Örfîde de kahramanca müdafaasýný yapýyordu.</p><p> </p><p>
  Ýþte bir nebze beyan edilen ahvali ve hizmetleri delâletiyle bu hârika zât, âdeta muhtelif istidad ve ayrý ayrý zekâ ve kabiliyetlerden müteþekkil bir cemaat mahiyetinde idi. Ýslâmiyetin zuhurundan itibaren 1300 yýl içinde gelip geçen ve Ýslâmiyet þecere-i nuraniyesinin çeþitli çiçek ve meyveleri olarak asýrlarý tezyin eden</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:432)</p><p> </p><p>
umum ehl-i hak ve zekâvetin kemalât ve güzelliklerine sahib olmuþ, niþan ve formalarýný takmýþ gibi idi. Sanki ulûm ve maarif-i Ýslâmiye, bu zât vasýtasýyla yeni baþtan ihya ediliyordu.</p><p> </p><p>
  Büyük Peygamberin ders ve irþadýyla hakikata ulaþan ve kemâlâtta terakki eden ve her biri cemaat-ý Ýslâmiyeden bir taifeyi dâire-i tenvir ve irþadýnda yürüten kudsî üstadlar, âlim ve müçtehidler, ayrý ayrý meslek ve ilimlerine bu zâtý vâris tâyin etmiþler gibi; mâzinin bütün mehasin ve meziyetlerini giyinerek asrýmýzda ortaya çýkan bu hârika-i zaman Said Nursî Hazretleri, böylece, Kur'ân nâmýna Risale-i Nurla giriþtiði dinî hizmet ve cihad-ý mânevîsiyle, bir cemaatin, yüksek bir hey'etin, belki muazzam bir ordunun yapabileceði vazifeleri, küllî hizmetleri, izn-i Ýlâhî ile yapmýþtýr. Ýslâmiyet nurundan ve iman kardeþliðinden gelen bir kuvvet ve rabýta ile teþkil ettiði Nur þâkirdleri þahs-ý mânevîsi, ehl-i dalâletin cemaatle hücumuna mukabil çýkmýþ, bu suretle mü'minlerin nokta-i istinadý, kýzýl tehlikenin bu vataný istilâsýna karþý Kur'ânî bir sed ve Âlem-i Ýslâmýn kahraman Türk milletine eskisi gibi muhabbet, uhuvvet ve ittifakýnýn medarý olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Evet, Said Nursî, gayet câmî bir istidada mâlik bir zattýr. Bu istidadlarýn hepsinde çok ileri gitmiþtir. Cüz ile küllü, âfâkýn en geniþ dairesi ile enfüsî dairesini, meselâ zerre ile samanyolunu beraberce dikkatle tedkik eder, onlardaki envâr-ý tevhidi görür, gösterir ve isbat eder. Bir yandan Âlem-i Ýslâm ve insaniyete uzanan küllî hizmet-i imaniyye ile meþgul, bir yandan inziva hayatý geçirerek kalem-i kudretin mektubatý olan fýtratýn antika eserlerini, san'at-ý Ýlâhîyyenin mucizelerini temaþa ve tefekkür ile kitab-ý kâinatý mütalâa eder ve böylece her gün bu müteaddid ulvî vazifeleri yaparak marifet-i Ýlâhîyye ve huzurun nihayetsiz ezvak ve envarýnda terakki eder.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu hâlet-i ruhiyye ve ahval-i kudsiyye Üstadýn hayatýnýn her safhasýnda müþahede edildiði gibi, Emirdaðý'nda geçirdiði hayatý da hep bu mezkûr mâna ile doludur. Lâhikalardaki mektublarda bir derece beyan edilmiþse de nakýstýr. Bu tarihçede, ancak denizden bir katrecik ile iktifa edilmiþtir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T:433)</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ'NÝN DENÝZLÝ HAPSÝNDEN TAHLÝYESÝ</p><p> </p><p>
 VE EMÝRDAÐINA NEFYÝ</p><p> </p><p>
  Denizli Aðýr Ceza Mahkemesinin Haziran 1944 tarihli beraet kararý ile hapisten tahliye olunan Nur talebeleri, memleketlerine gitmiþler; Üstad ise, Ankara'dan bir emir alýncaya kadar Denizli'de Þehir Otelinde kalmýþtýr. Risale-i Nur talebelerinin hapsi ve muhakemeleri münasebetiyle, Denizli halký Risale-i Nur'la alâkadar olmuþtur. Adliyede iki-üç zat, mahkeme safahatý esnasýnda Nurlara yakýndan alâkadarlýk göstermiþler ve Denizli'de neþrine çalýþmýþlardýr. Bilâhare Nur dairesinde "Hâkim-i âdil" ünvanýyla anýlan mahkeme reisi ve âzalarý ve hizmetleri dokunan hamiyetperverler, âdilâne karar ve gayretleri ile bütün ehl-i imanýn süruruna vesile olmak gibi mânevî ve ebedî parlak bir makam kazanmýþlardýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Said Nursî Denizli'de iki ay kaldýktan sonra, Afyon vilâyetinin Emirdað kazasýnda ikamete memur edilir. Emirdaðý'na 1944 senesi Aðustos ayýnda nefyedilir. Ýlk önce onbeþ gün kadar bir otelde kalýr, sonra kira ile bir eve yerleþir; ev kirasýný da kendisi verir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Emirdaðý'ndaki hayatý þöyle hülâsa olunabilir:</p><p> </p><p>
  Daimî tarassud altýndadýr. Mahkemeden beraet kazanmasý ve eserlerinin iade edilmesine raðmen, serbest býrakýlmýþ deðildir. Eskisinden daha ziyade kontrol ve mütemadiyen pencere ve kapýsýndan nezarete mâruzdur. Mektublarýnda da beyan ettiði gibi: Denizli hapsinin bir aylýk sýkýntýsýný bazan bir günde Emirdaðý'nda çekiyordu. Üstada yapýlan bed muameleler ve takýnýlan tavýr, Emirdað ahalisince yakýndan bilinmektedir. Denizli Mahkemesinin beraeti üzerine, mahkeme eliyle Nurlarýn intiþarýna ve Said Nursî'nin hizmet-i imaniyyesine sed çekemeyen gizli dinsizlik komiteleri, bu defa baþka yollardan, idarî makamlarý evhamlandýrýp aleyhe geçirerek hattâ imhasýna kadar çalýþýyorlardý. Bu plân kat'î idi.</p><p> </p><p>
  Bir bekçi, kapýsý önünden ayrýlmazdý. Üstad ile görüþebilmek pek müþküldü. Emirdaðý'nda ilk defa Üstadla yakýndan alâkadar olan Çalýþkanlar Hânedaný, kasabalarýna nefyedilen bu âlim ve fâzýl ihtiyar zâta yakýndan dostluk göstermiþler, hizmetine koþ-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:434)</p><p> </p><p>
muþlar, sýrf Lillâh için olan bu irtibatlarýný sû'-i tefsir edenlerin yalan ve tezviratýna aldýrmayarak alâkalarýný gevþetmemiþlerdi. Çalýþkanlarla beraber Emirdaðý'nda birçok sâdýk mü'minler Nura talebe olmuþlar, Üstadýn hizmet-i Nuriyesine iþtirak etmiþler, (Hâþiye-1) Nur risalelerini okuyup yazmaða ve etrafa neþre baþlamýþlardý. Üstadýn Emirdaðý'nda ikametinden sonra, Risale-i Nur'un dersleriyle halkýn mühim bir kýsmýnýn ilim, iman, ahlâk ve fazilet bakýmýndan terakki ettiði herkesçe malûm olduðu gibi, resmî zatlarýn ikrarýyla da sâbittir. (Hâþiye-2)</p><p> </p><p>
  Emirdað talebeleri, Üstadýn Emirdaðý'ndaki hayatýna dair diyorlar ki:</p><p> </p><p>
  Üstad Emirdaðý'nda daimî tarassud altýnda bulunuyordu. Açýk havalarda gezmeye çýkardý. Üstadýn, bahar ve yaz mevsimlerinde mutlaka kýrlara çýkmak âdeti idi. Yalnýz baþýna gider, birkaç saat kalýr, sonra evine dönerdi. Kýrlara çýktýðý zaman, çok defa arkasýndan takib ettirilirdi. Bazan bekçiler, bazan jandarmalar takib ederdi. Hattâ bir defa arkasýndan kurþun attýrýlmýþ, fakat isabet etmemiþtir. Bir gün bir resmî memur, arkasýndan koþarak, "Dýþarý çýkmak yasak! Baþýna bere koyamazsýn, sarýk saramazsýn!" diye mütehakkimane ve mütecavizane ifadeler kullanmýþ, Üstad da geriye dönmüþtür. Bu tarz muameleler çoktur.</p><p> </p><p>
  Üstadýn Emirdað'daki hizmeti ve meþgalesi, baþka yerlerde olduðu gibi, yalnýz bir vazifeye münhasýr deðildi. Gerek Lâhikalardaki mektublardan, gerek ziyaretine gelen dostlarýn ve eski ilim arkadaþlarý ve talebelerinin ihbarýndan ve gerekse de kendine yakýndan alâkadar olan talebe, komþu ve halklarýn müþahedatýndan anlaþýlýyor ki: Hakka müteveccih, hakikatten nebean eden müteaddid hizmetleri, vazifeleri vardý ve her bir günde de bu vazifelerini ifaya çalýþýrdý. Hakaik-i Kur'âniye nurlarý olan "Sözler", "Lem'alar" gibi eserlerini te'lif, tashih ve neþr ile meþgul olmakla beraber kelimat-ý kudret olan masnuat ve mevcudatý seyr ve</p><p> </p><p>
_______________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye-1): Bugün Emirdað halký, umumiyetle, Nurlara dost ve tarafdardýr. Pek çok talebesi vardýr. Emirdaðýnda ve civar köylerde Nur dersleri okunmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Hâþiye-2 : Üstad Said Nursî, Emirdaðý'ný bir Dershane-i Nuriye mânâsýnda kabul ettiðini söyler. Sav, Barla, Emirdað, Eflâni gibi Nurlarýn ekseriyetle yayýlýp okunduðu kasaba ve köyleri, birer Dershane-i Nuriye ünvaniyle yâdeder. Ve kendi Nurs köyü gibi sað ve ölü umum ahalisine, masum çocuklar ve mübarek hanýmlarýna dua eder, mânevi kazancýna hissedar eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:435)</p><p> </p><p>
temaþaya, kitab-ý kâinatý mütalâaya çok müþtak idi. Zemin yüzünde yazýlan, bahar sahifesinde teþhir edilen rahmet ve hikmetin mucizeli eserlerini, eþcar ve nebatat ve hayvanattaki san'at-ý Ýlâhiyyenin hârikalarýný, sîmalarýnda parýldayan tevhid sikkelerini okumaða ziyadesiyle meftun idi. Böylece, hakaik-i imaniyyenin, Mârifetullahýn nihayetsiz ufuklarýnda hakkalyakîn mertebesinde kanat açýp geziyordu.</p><p> </p><p>
  Esasen, Kur'ândan aldýðý mesleðinin bir esasý, tefekkürdür. Eserlerinde insaný daima tefekküre sevkeder ve tefekkürü ders verir. Ýlim ve tefekkür ile kazanýlan marifet-i Ýlâhiyenin, ruh için kâinat vüs'atinde bir geniþlik temin ettiðini ve</p><p> </p><p>
وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ</p><p> </p><p>
herbir þeyde Sâni-i Vâhide iþaretler, delil ve âyetler bulunduðunu ifade eder;</p><p> </p><p>
تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ                   </p><p> </p><p>
sýrrýna göre hareket ederdi.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ÜSTAD'IN EMÝRDAÐDA ZEHÝRLENMESÝ</p><p> </p><p>
  Bir siyasî memurun iðfali ve "Ýmhasý için yukarýdan emir aldýk" demesine aldanan bir bekçibaþý, Üstadýn penceresine geceleyin merdivenle çýkarak yemeðine zehir atmýþ, ertesi gün Üstad zehirlenerek kývranmaya baþlamýþtýr. Zehirin tesiri çok azîm olduðu halde, kendisi: "Cevþen-ül Kebir gibi evrad-ý kudsiyelerin feyziyle ölümden muhafaza olunuyorum. Fakat hastalýk, ýzdýrab çok þiddetlidir." derdi. Bir hafta kadar aç susuz denecek bir halde periþan bir vaziyette inlemiþ, sonra biiznillâh þifa bulup, tekrar tashihat gibi Risale-i Nur vazifeleriyle iþtigale baþlamýþtý. Bu þiddetli hastalýk zamanlarýnda asla namazlarýný terketmedi. Yalnýz</p><p> </p><p>
sh: » (T:436)</p><p> </p><p>
 ikinci ve üçüncü zehirlenmek zamanýnda tahammülü gayr-ý kabil bir hastalýkta iki-üç gün farzýný yataðýnda ancak kýlabildi.</p><p> </p><p>
  Ölüm tehlikesi geçirdiði günlerde, bir gece sabaha kadar yanýnda nöbet bekleyip gözyaþlarý içinde Üstada dikkat eden iki talebesi diyor: "Sabaha yakýn, gözleri kapalý olduðu halde doðruldu, ellerini dergâh-ý Ýlâhiyyeye açýp yavaþ bir sesle birkaç kelime ile Risale-i Nur hizmetinin inkiþafýna ve talebelerinin selâmetine dua etti. Sonra bayýlmýþ vaziyette yataða düþtü."</p><p> </p><p>
  Hizmetini, sýra ile iki-üç genç talebesi ifa ederdi. Bir müddet onlar da menedilmiþse de, çalýþkan talebeleri, hizmetinden asla vazgeçmiyerek yüksek bir fedakârlýk gösterdiler.</p><p> </p><p>
  Emirdaðý'nýn resmî büyük bir memuru, bilâhare Nur'un kahraman bir talebesi olan arkadaþýna: "Gizlice Said Nursî'nin imhasý için, gizli bir plân ve emir var!" demiþtir. Ýþte Üstada yapýlan bütün muameleler, böyle bir plânýn neticesi olarak cereyan etmiþtir. Bir-iki defaya münhasýr deðil, uzun seneler müddetince daimî olduðu için, yapýlan zulüm, tarassud ve mânevî baský çok elîm ve acý idi.</p><p> </p><p>
  Üstad ilk iki sene Çarþý Camii'ne gider, cemaate iþtirak ederdi. Ekser günler ikindi namazýný camide kýlar ve yatsýya kadar orada kalýr, sonra evine gelirdi. Ýki sene böyle devam etti; sonra kaymakam, insanlarla görüþüyor diye camiden men'etti. Emirdaðý'nda ikameti zamanýnda baþta Isparta olarak çok yerlerde Nur risaleleri el yazýsýyla çoðaltýlýyordu. Risaleleri okuyup müstefid olanlardan, Üstadý görmeye gelenler pek çoktu. Fakat ziyarete gelenlerden az bir kýsmý görüþebilmeye muvaffak olurdu. Daha ziyade Risale-i Nur'a kemal-i sadakatla ve ihlasla hizmet etmeye kabiliyetli olanlar ve sýrf  lillâh için muhabbet ve uhuvvet taþýyanlar görüþebilir, Üstadýn dersini, sohbetini dinleyebilirdi. Üstad, muhtelif istidadda olan her ziyaretçinin derece-i fehim ve idrakine göre konuþur, nazarlarý Risale-i Nur'a ve hizmet-i imaniyeye çevirir, Risale-i Nur hakikatlarýyla imana hizmetin bu millete maddeten ve mânen en büyük menfaatleri temin edeceðini dâvâ ve izah ederdi. Gelen ziyaretçiler, muhtelif halk tabakalarýndan, gençlerden, ehl-i ilimden idi. Denizli beraetinden sonra memurlar arasýnda büyük intibah olmuþ, Nur'a talebe olanlar çoðalmýþtý.</p><p> </p><p>
sh: » (T:437)</p><p> </p><p>
Üstad Gelenlerle Ne Konuþurdu?</p><p> </p><p>
  Hemen umumiyetle, Risale-i Nur hizmetinin yegâne maksadý olan imanýn kuvvetlenmesinin vatan ve milleti tehdid eden dinsizlik ve komünistlik tehlikesine mâni' olduðunu; þimdi en elzem vazifenin, ferdlere ve cemiyete düþen hizmetin imaný kurtarmak ve kuvvetlendirmek bulunduðunu; zamanýn en büyük dâvâsýnýn Kur'âna sarýlmak olduðunu, Risale-i Nur bütün kuvvetiyle bu meseleye hasr-ý nazar ettiðinden, vatan ve millet düþmanlarý, gizli dinsizler, bahanelerle hücuma geçip aleyhte tahriklerde bulunduklarýný; "Fakat biz müsbet hareket etmeye mecburuz. Elimizde Nur var, siyaset topuzu yok. Yüz elimiz de olsa, ancak Nura kâfi gelir." diyerek Nur'un din düþmanlarýný maðlûb edeceðinden, müsbet hareket etmenin atom bombasý gibi tesiri bulunduðundan, Risale-i Nur'un siyasetle hiçbir alâkasý bulunmadýðýný, mesleðimizin en büyük esasýnýn ihlâs olduðunu, rýza-i Ýlâhîden baþka hiçbir maksad ittihaz edilemeyeceðini, Nur'un kuvvetinin iþte bu olduðunu; ihlâsla, müsbet hareket etmekle inayet ve rahmet-i Ýlâhiyenin Risale-i Nur'u himaye edeceðini.. ilâ âhir.. beyan ederdi.</p><p> </p><p>
  Üstadýn dersini ve sohbetini dinleyenleri iþhad ederek diyebiliriz ki:</p><p> </p><p>
  Üstad'ýn bir dersi, bir sohbeti, çok gençler için vesile-i necat olduðu gibi, Risale-i Nur'a fedakârâne hizmet için de bir menba-ý istinad olurdu. Nur'a hizmet eden fedakâr talebelerin ekserisi böyle bir veya birkaç defa Üstadýn dersinde, ikazýnda hazýr bulunmuþtur. Emirdaðý'nda iken, Ankara'ya Nur hizmeti için gönderdiði bir talebesi, hâl-i âleme bakarak, "Bu insanlar ne zaman Nur hakikatlarýný dinleyecek, kalýn zulmet perdeleri nasýl yýrtýlacak, mânevî karanlýklar nasýl izale olacak?" diye ümidsizliðe düþer. Sonra bir gün Emirdaðý'na Üstadýn yanýna döndüðü zaman, o büyük Üstad der: "Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek, Cenab-ý Hakkýn vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Sen orada: bu insanlar ne zaman Risale-i Nur'u dinleyecekler diye ümidsizliðe düþme, merak etme! Kat'iyyen bil ki; Mele-i Âlânýn hadsiz sâkinleri, bugün Risale-i Nur'u alkýþlýyorlar. Onun için, hiç ehemmiyeti yok. Kýymet, kemiyette deðil,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:438)</p><p> </p><p>
keyfiyettedir. Bazan bir halis ve fedakâr talebe, bine mukabildir." diyerek ye'sini giderir.</p><p> </p><p>
  Üstad, kýrlara ilk önce yaya olarak çýkardý. Sonra faytonla gezmeðe baþlamýþtýr. Ücretsiz bir gün dahi arabaya bindiði görülmemiþtir. Biz kendisine ancak masrafýný idare edecek derecede fiatýný söyler, "Bunun burada fiatý budur" derdik. Mutlaka bizim söylediðimizden fazlasýný bize verir ve "Fiatýný vermezsem olmaz. Nasýl mukabilini vermediðim bir lokma hediye beni hasta ediyor, bunun da ücretini vermeliyim ve vermeðe mecburum." derdi.</p><p> </p><p>
  Daha ziyade bahar, yaz ve güz mevsiminde gezer, kýþýn da arasýra kýra çýkardý. Emirdaðý'nýn dört tarafý açýklýktýr. Buralarda Nurlarýn tashihine çalýþtýðý müteaddid dershaneleri vardýr. Emirdaðý'na yerleþmesinden itibaren daimî tarassud altýnda bulunduðundan ve kýrlara çýktýðý zamanda çok defa jandarma ve bekçilerle takib edilmesinden dolayý yalnýz gezer, yalnýz oturur, yalnýz çalýþýrdý. Tâ 1947 senesine kadar böyle devam etti. Yalnýz faytonunu idare eden bir talebesi, yolda refakat eder, oturduðu zaman yalnýz baþýna kalýrdý. Kýrlarda ekseriyetle tashihatla meþgul oluyordu. Bir müddet el yazýlarýný tashihle vakit geçirirdi. Sonra Isparta ve Ýnebolu'daki fedakâr talebeleri, birer teksir makinesi elde ederek Nur mecmualarýný çoðaltmaya baþladýlar. Üstad, bundan sonra tashih için kendisine gelen mecmualarý tashihe baþladý. Üstad, Nurlarýn yazýlmasýna, teksirine çok ehemmiyet verirdi. "Risale-i Nur, bu asrý ve gelecek asýrlarý tenvir edecek olan bir mu'cize-i Kur'âniyedir." deyip, Nur'a ait hizmeti, zamanýn en büyük mes'elesi olarak kabul eder, bu ehemmiyetle davranýrdý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üstad süratli bir yazýya ve hüsn-ü hatta mâlik olmadýðý için, Risale-i Nur'un makbul, bereketli ve nurlu her günkü hizmetine, o da tashihatla iþtirak ederdi. Saatlerce çalýþýr, yorulmak nedir bilmezdi. Nur hizmetlerinin ifasý, Üstad için mânevî bir gýda hükmünde idi. Bilhassa þiddetli hastalýklý zamanýnda dahi çalýþmasý görülüyordu. Hayat-ý içtimaîyeden çekilmiþ olup kimse ile görüþmez, muhabereden de menedildiðinden, insanlarýn cemaatlerinden gelen ünsiyet ve teselliden mahrum idi. Fakat o, bu yokluk içinde tükenmez bir varlýða kavuþmuþtu. Rahmet-i Ýlâhiyye</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:439)</p><p> </p><p>
ona Nurlarý ihsan etmiþti. Evlâd ü îyâl, mal-mülk, hiçbir þey ve yeryüzünde taht-ý temellükünde bir karýþ yeri yoktu. Yalnýz bir Risale-i Nur'u vardý. Her þeyi o idi. Sevinci, medar-ý tesellisi o idi. Bütün istidadlarý ile Nurlara müteveccih idi. Fýtrî vazifesini, Nurlarýn ders ve taallümü ile insanlara neþri biliyordu.</p><p> </p><p>
  Üstadýn sözlerindeki halâvet ve hitabýndaki belâgat fevkalâdedir. Gezinti esnasýnda, rastladýðý insanlar arasýnda her sýnýf halk bulunduðu gibi, bilhassa daðlarda, kýrlarda, ormanlarda ziraat ve ticaretle uðraþan halktan pek çoklariyle görüþmüþ ve sohbet etmiþtir. Üstadýn geniþ, küllî hizmet-i Kur'âniyyesinden sarf-ý nazar, faraza bütün meþgalesi ve hizmeti eðer sohbetine ve görüþtüðü insanlara olan ders ve irþadýna münhasýr olsa dahi, yine emsalsiz denecek kadar büyük ve müessir bir hizmettir. Kendilerinin bu sahadaki hizmetleri, çok muazzamdýr. Barla'da bulunduðu müddetçe talebeliðine, kardeþliðe ve âhiret hemþireliðine kabul ettiði erkek ve kadýnlar gibi, Emirdaðý ve civar köylerde de pek çok âhiret hemþireleri, talebeleri ve kardeþleri vardý. Bilhassa mâsum çocuklarla alâkadarlýðý pek ziyadedir.</p><p> </p><p>
  Üstadýn iffet ve istikametteki hududsuzluðu, bilmüþahede sâbittir ve inkârý gayr-ý kabildir. Hayatý boyunca, hanýmlarla konuþmaktan, nazarýyle dahi meþgul olmaktan þiddetle içtinab etmiþtir. Bir mektubundan anlaþýldýðý gibi; gençliðinde dahi iffet ve istikametin zirve-i müntehasýnda olduðu, onu yakýndan tanýyan ve hayatýna âþina olanlarýn müþahedeleriyle sâbittir.</p><p> </p><p>
  Bütün ahali, Üstadýn nümune-i imtisal iffet ve istikametini görerek, kendisine uhrevî ve mânevî alâkadarlýk gösterirlerdi. Üstad, âhiret hemþireliðine kabul ettiði hanýmlara ve mânevî evlâd ve talebeleri addettiði masum çocuklara çok dua ederdi. Kadýnlarýn þefkat kahramaný olduðunu; bu zamanda, Ýslâm terbiyesi dairesinde hareket etmenin elzem olduðunu, yetiþen mâsum evlâdlarýnýn uhrevî hayatlarýndan</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:440)</p><p> </p><p>
mes'ul ve eðer dindar yetiþtirebilirlerse hissedar bulunduklarýný, kendisinin çok hasta ve periþan olup dua etmelerini istediðini, ihtiyar hanýmlara dua ettiðini, genç hanýmlardan da namazýný kýlanlara dua edip âhiret hemþiresi kabul edeceðini kýsaca söylerdi. Ve zaten fazla konuþmazdý. Mübarek taife-i nisa, Said Nursî'nin yüksek bir ehl-i hak ve hakikat olduðunu, kalblerinin safvetiyle hissederlerdi.</p><p> </p><p>
  Üstadýn mâsum çocuklarla sohbet ve muhaveresi ise; çok ibretli ve saadetlidir. Emirdaðý ve civarý köylerinde, yanýna gelen mâsumlara, büyükler gibi ehemmiyet verip, kalben onlara müteveccih olurdu. "Evlâdlarým! Siz mâsumsunuz, daha günahýnýz yoktur. Ben çok hastayým, bana dua ediniz, sizin duanýz makbuldür. Ben sizi mânevî evlâdlarým ve talebelerim olarak duama dahil ettim." derdi. O çocuklar, gözlerinden akan muhabbet nurlarýyle Üstadý selâmlarlar; Üstad, gafil büyüklerden ziyade, onlara samimî ve ciddî selâm ederdi. Ve "Bunlar istikbalin Nur talebeleridir. Bana olan bu alâka ve teveccühlerinin sebebi ise: Mâsum ruhlarý hissediyor ki; Risale-i Nur, onlarýn imdadýna gelmiþ. Ben de o Nurun bir tercümaný olmam hasebiyle, gayr-ý ihtiyarî bu fedakârane muhabbet ve alâkayý gösteriyorlar." derdi.</p><p> </p><p>
  Üstad, yanýna gelen gençlere de; daima Nur derslerini okumalarýný, zamanýn ahlâksýzlýk tehlikelerinden sakýnmalarýnýn büyük menfaat ve saadetini onlara telkin ederek, namaz kýlmalarýnýn lüzumunu ihtar ederdi. Bu tarzdaki dersinden, belki binlerce gençler intibaha gelmiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Yine kýrlarda ve yollarda rastladýðý memur ve iþçilere her birisine münasib ders verir, namaz kýlmalarýnýn ehemmiyetini söyler ve o zaman dünyevî meþgalelerinin âhiret hesabýna geçeceðini telkin ederdi. Bilhassa bu nevi dersi, "Din, terak-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T:441)</p><p> </p><p>
kiye mânidir" diyenlerin fikirlerinin ancak bir hezeyan olduðunu gösterir. Bilâkis hem o insan için, hem vatan ve millet için iman nuruna mazhar olmak, maddî-mânevî saadet ve terakkiyi temin eder. Namazýný kýlýp istikametle hareket ettiði takdirde dünyevî çalýþma ve gayretinin âhiret hesabýna geçip ebedî saadet ve nurlarý netice vermesi düþüncesi, ne kadar o vazifeyi iþtiyakla severek yapmayý temin edeceði malûmdur. Ýþte bu hakikatý, bütün memurlar, san'atkârlar ve esnaf, rehber ittihaz etmeli. Ve bu ders, umuma telkin edilmelidir. Bu zikredilen bahis, deryadan bir katre nev'inden Üstadýn saymakla bitmeyen millete menfaatdar hizmetinden bir cüz'dür. Ýslâmiyete irtica, mü'minlere mürteci diyenlere yazýklar olsun! (Hâþiye)</p><p> </p><p>
______________________________________</p><p>
          (Hâþiye): Dinî farzlarýný yerine getirmek suretiyle dünyevî çalýþmalarýn da bir ibadet hükmüne geçtiðine dair Üstadýmýzýn yanýna gelenlere verdiði derslerden birkaç nümune:</p><p> </p><p>
  1- Üstadýmýz Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte, bir gün, Eskiþehir'deki Yýldýz Otelinde bulunuyorduk. Þeker Fabrikasýndan yanýna gelen birkaç iþçi ve ustabaþýna kýsaca dedi: "Siz farz namazlarýnýzý kýlsanýz, o zaman, fabrikadaki bütün çalýþmalarýnýz ibadet hükmüne geçer. Çünki, milletin zarurî ihtiyacýný temin eden mübarek bir hizmette bulunuyorsunuz."</p><p> </p><p>
  2- Yine bir gün, Eðirdir yolu altýnda oturmuþ Rehber'i okuyorduk. Tren yolunda çalýþan birisi geldi. Ve Üstad, ona da ayný þekilde: Feraizi eda edip, kebairden çekilmek þartýyla; bütün çalýþmalarýnýn ibadet olduðunu, çünki: On saatlik bir yolu bir saatte kestirmeðe vesile olan tren yolunda çalýþtýðýndan mü'minlere, insanlara olan bu hizmetin boþa gitmeyeceðini, ebedî hayatýnda sevincine medar olacaðýný ifade etmiþtir.</p><p> </p><p>
  3- Yine bir gün vaktiyle Eskiþehir'de, tayyareciler ve subaylar ve askerlere de aynen þu dersi vermiþti: "Bu tayyareler, bir gün Ýslâmiyete büyük hizmet edecekler. Farz namazlarýnýzý kýlsanýz, kýlamadýðýnýz zaman kaza etseniz asker olduðunuz için her bir saatiniz on saat ibadet; hususan hava askeri olanlarýn bir saati, otuz saat ibadet sevabýný kazandýrýr. Yeter ki kalbinde îman nuru bulunsun ve îmanýn lâzýmý olan namazý ifa etsin.</p><p> </p><p>
  4- Hem Barla, hem Isparta, hem Emirdað'da çobanlara derdi: "Bu hayvanlara bakmak, büyük bir ibadettir. Hattâ, bazý Peygamberler de çobanlýk yapmýþlar. Yalnýz, siz farz namazýnýzý kýlýnýz, tâ hizmetiniz Allah için olsun."</p><p> </p><p>
  5- Yine bir gün, Eðirdir'de, elektrik santralýnýn inþasýnda çalýþan amele ve ustaya: "Bu elektriðin umum millete büyük menfaatý var. O umumî menfaattan hissedar olabilmeniz için, farzýnýzý kýlýnýz... O zaman bütün sa'yiniz, uhrevî bir ticaret ve ibadet hükmüne geçer." demiþtir.</p><p> </p><p>
  Bu neviden onbinler misaller var.</p><p> </p><p>
Daimî hizmetinde bulunan talebeleri</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 442)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Üstadýn, Emirdað'daki ikameti sýrasýnda onun ve talebelerinin</p><p> </p><p>
yazdýðý mektuplardan bir kýsmý</p><p> </p><p>
  Emirdað'daki Kardeþlerime,</p><p> </p><p>
  Benim hakkýmda evham edenlere deyiniz ki: Biz, hizmet ettiðimiz bu adamýn yirmi senelik hayatýnýn bütün mahrem ve gayr-ý mahrem mektuplarýný ve kitaplarýný ve esarýný hükûmet þiddetli taharriyatla elde etti. Dokuz ay; hem Isparta, hem Denizli, hem Ankara adliyeleri tetkikten sonra, bir tek gün cezayý, bir tek talebesine vermeyi mucib bir madde -beþ sandýk kitablarýnda ve evraklarýnda- bulunmadý ki; hem Ankara Ehl-i Vukufu, hem Denizli Mahkemesi ittifakla beraetine karar verdiler.</p><p> </p><p>
  Hem, bu zarurî iþlerini ihtiyarlýðýna hürmeten gördüðümüz adam, mahkemece dâvâ etmiþ ve bütün hazýr arkadaþlarýný þahit gösterip, tasdik ettirmiþ ki: Yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuþ, ne sormuþ, ne bahsetmiþ; ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vali ve bir mebusundan baþka hiç bir erkâný ve büyük memurlarýný bilmiyor ve tanýmýyor ve tanýmaða merak etmemiþ. Ve üç senedir Harb-i Umumîye ni sormuþ, ne bilmiþ, ne merak etmiþ, ne radyo dinlemiþ. Ve intiþar eden yüzotuz te'lifatýndan, yirmi sene zarfýnda yüzbin adamýn dikkatle okuduklarý halde ne idareye, ne asayiþe, ne vatana, ne millete hiçbir zararý hükûmet görmemiþ. Beþ vilâyetin dikkatli zabýtalarý ve taharri memurlarý ve mahkeme iþiyle iþtigal eden üç vilâyetin ve merkez-i hükûmetin dört adliyelerinin aðýr ceza mahkemeleri en ufak bir suç bulmamýþ ki, tahliyelerine mecbur oldular. Eðer bu adamýn dünya iþtihasý ve siyasete meyli olsaydý; hiç imkâný var mý ki, bir tereþþuhatý ve emareleri bulunmasýn! Halbuki mahkeme safahatýnda hiçbir emare bulamadýlar ki, muannid bir müddeiumumî, mecbur olup vukuat yerinde imkânatý istimal ederek mükerreren iddianamesinde «yapabilir» demiþ ve «yapmýþ» dememiþ. Yapabilir nerede? Yapmýþ nerede? Hattâ mahkemede Said ona demiþ: «Herkes bir katli yapabilir, bu iddianýz ile herkesi ve sizi mahkemeye vermek lâzým geliyor...»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhâsýl: Ya bu adam tam divanedir ki, bu derece dehþetli umur-u dünyaya karþý lâkayd kalýyor veyahut bu vatanýn ve bu milletin en büyük bir saadetine ihlâsla çalýþmak için, hiçbir þeye tenezzül etmez ve ehemmiyet vermez. Öyle ise bunu tâciz ve tazyik etmek,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 443)</p><p> </p><p>
vatan ve millete ve asayiþe bir nevi ihanettir. Ve onun hakkýnda bu çeþit evham etmek, bir divaneliktir.</p><p> </p><p>
            KENDÝ KENDÝME BÝR HASB-I HALDÝR</p><p> </p><p>
  Bu hasb-ý hâli Ankara makamâtýna iþittirmeyi ýslahdan sonra sizin tensibinize havale ederim.</p><p> </p><p>
  Hâkim, kendisi müddei olsa, elbette «Kimden kime þekva edeyim, ben dahi þaþtým,» benim gibi bîçarelere dedirtir. Evet, þimdiki vaziyetim hapisten çok ziyade sýkýntýlýdýr. Bir günü, bir ay haps-i münferit kadar beni sýkýyor. Bu gurbet ve ihtiyarlýk ve hastalýk ve yoksulluk ve zâfiyetle, kýþýn þiddeti içinde herþeyden menedildim. Bir çocukla bir hastalýklý adamdan baþka kimse ile görüþmem. Zaten ben, tam bir haps-i münferidde yirmi senedenberi azâb çekiyorum. Bu halden fazla bana tecrid ve tarassutlariyle sýkýntý vermek ise, Gayretullaha dokunup, bir belâya vesile olmasýndan korkulur. Mahkemede dediðim gibi, nasýl ki dört defa dehþetli zelzeleler, bize zulmen taarruzun ayný zamanýnda gelmesi gibi pek çok vukuat var... Hattâ tahmin ederim ki; benim hukukumu muhafaza  ve beni himaye etmek için çok güvendiðim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesindeki Risale-i Nur hakkýnda müracaatýma bilâkis ehemmiyet vermedi, beni meyus etti, adliyenin yangýnýna bir vesile oldu ihtimali var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben derim ki: Benim hakkýmda vicdanlý ve insaniyetli olan bu kazanýn hükûmeti, zabýta ve adliyesiyle beraber beni tam himaye etmek en ehemmiyetli bir vazifesidir. Çünkü, yirmi senelik bütün eserlerimi ve mektublarýmý üç adliye ve merkez-i hükûmet dokuz ay tetkikten sonra beraetimize ve tahliyemize karar verdi. Fakat, ecnebi menfaati hesabýna ve bu millet ve bu vatanýn pek büyük zararýna çalýþan bir gizli komite, bizim beraetimizi  bozmak için, her tarafta, habbeyi kubbe yaparak bir kýsým memurlarý aleyhime evhamlandýrdýlar. Bir maksatlarý; benim sabrým tükensin, artýk yeter dedirtsinler. Zaten onlarýn þimdi benden kýzdýklarýnýn bir sebebi, sükûtumdur; dünyaya karýþmamaktýr. Adeta ne için karýþmýyorsun, tâ karýþsýn maksadýmýz yerine gelsin diyorlar...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aleyhime hükûmetin bir kýsým memurlarýn evhamlandýrmakta istimal ettikleri bir iki desiselerini beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Derler: «Said'in nüfuzu var. Eserleri hem tesirli, hem kesretli-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 444)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
dir: Ona temas eden, ona dost olur. Öyle ise, onu her þeyden tecrid etmek ve ihanet etmekle ve ehemmiyet vermemekle ve herkesi ondan kaçýrmakla ve dostlarýný ürkütmekle nüfuzunu kýrmak lâzýmdýr» diye hükûmeti þaþýrtýr, beni de dehþetli sýkýntýlara sokarlar. Ben de derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey bu millet ve vataný seven kardeþler! Evet, o münafýklarýn dedikleri gibi, nüfuz var. Fakat benim deðil, belki Risale-i Nurundur. Ve o kýrýlmaz, ona iliþtikçe kuvvetleþir. Ve millet ve vatan aleyhinde hiçbir vakit istimal edilmemiþ ve edilmez ve edilemez. Ýki adliye, on sene fâsýla ile þiddetli ve hiddetli yirmi senelik evrakýmý tetkikat neticesinde, bir hakikî sebep cezamýza bulmamasý, bu dâvâya cerhedilmez bir þâhittir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, eserler tesirlidir. Fakat, millet ve vatanýn tam menfaatine ve hiçbir zarar dokundurmadan yüzbin adama kuvvetli iman-ý tahkikî dersi vermekle, saadet ve hayat-ý ebedîyelerine tam hizmette tesirlidir. Denizli hapishanesinde, kýsmen aðýr ceza ile mahkûm yüzler adam, yalnýz «Meyve Risalesi»yle, gayet uslu ve mütedeyyin suretine girmeleri; hattâ iki-üç adamý öldürenler, onun dersiyle daha tahta bitini de öldürmekten çekinmeleri ve o hapishane müdürünün ikrariyle, hapishanenin bir terbiye medresesi hükmünü almasý, bu müddeaya reddedilmez bir senettir, bir hücettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, beni herþeyden tecrid etmek, iþkenceli bir azâb ve katmerli bir zulümdür ve bu millete gadirli bir hýyanettir. Çünkü otuz-kýrk sene, hayatýmý bu millet içinde geçirdiðim halde temasýmdan hiç zarar görmediðine ve bu dindar millet çok muhtaç olduðu kuvve-i mâneviye ve teselli ve kuvvet-i imaniye menfaatini gördüðüne kat'î bir delili; bu kadar aleyhimde olan þiddetli propagandalara bakmayarak her tarafta Risale-i Nur'a fevkalâde teveccüh ve raðbet göstermeleri.. hattâ itiraf ederim, yüz derece haddimden ziyade lâyýk olmadýðým büyük iltifat etmesidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben iþittim ki; benim iaþeme ve istirahatime buradaki hükûmet müracaat etmiþ, kabul cevabý gelmiþ. Ben bunlarýn insaniyetine teþekkürle beraber, derim: En ziyade muhtaç olduðum ve hayatýmda en esaslý düstur olan, hürriyetimdir. Asýlsýz evham yüzünden,  emsalsiz bir tarzda hürriyetimin kayýdlar ve istibdatlar altýna alýnmasý, beni hayattan cidden usandýrýyor. Deðil hapis ve zindaný, belki kabri bu hale tercih ederim. Fakat, hizmet-i imaniyede zi-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 445)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
yade meþakkat ise ziyade sevaba sebep olmasý bana sabýr ve tahammül verir. Madem bu insaniyetli zatlar benim hakkýmda zulmü istemiyorlar, en evvel benim meþru dairedeki hürriyetime dokundurmasýnlar. Ben ekmeksiz yaþarým, hürriyetsiz yaþayamam. Evet, ondokuz sene bu gurbette yalnýz ikiyüz banknot ile, þiddetli bir iktisat ve kuvvetli bir riyazet içinde kendini idare ederek, hürriyetini ve izzet-i ilmiyesini muhafaza için kimseye izhâr-ý hâcet etmeyen ve minnet altýna girmeyen ve sadaka ve zekât ve maaþ ve hediyeleri kabul etmeyen bir adam, elbette iaþeden ziyade, adalet içinde hürriyete muhtaçtýr. Evet, emsalsiz bir tazyik altýndayým. Bir-iki cüz'î nümunesini beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birisi: Mahkemece, Risale-i Nur'un ilmî bir müdafaanamesi ve Ankara'nýn yedi makamatýna ve Reis-i Cumhura müdafaatýmla beraber gönderilen ve neticede Ankara Ehl-i Vukufunun takdiriyle beraetimize bir sebep olan ve hapis arkadaþlarýmýn bana bir yadigâr ve hâtýra olmak üzere güzel yazýlariyle birkaç nüshasý yazýlan ve elimde bulunan ve Denizli Zabýtasý görüp iliþmeyen ve Afyon polishanesinde bir gece ve buranýn zabýtasýnda da açýk olarak bir gece kalan «Meyve Risalesi» ile «Müdafaaname» yi, her gün endiþeler içinde, bunlarý da elimden almasýn diye saklýyorum. Belki beni taharri edecekler telâþý ile, bu gurbette tanýmadýðým adamlara, bunlarý sakla diyemediðimden çok üzülüyordum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Denizli Mahkemesi hiç iliþmediði ve Eskiþehir Mahkemesi yalnýz bir tek kelimesine iliþip, bir tek harfle cevabýný alan «Ýhtiyarlar Risalesi» ni, Ýstanbullu bir adam, burada, bir adamdan alýp Ýstanbul'a götürmüþ. Her nasýlsa aleyhimdeki bir dinsizin eline geçmiþ. Habbeyi on kubbe yaparak vilâyet zabýtasýný þaþýrtýp: «Kiminle görüþüyorlar, yanýna kimler gidiyor?» diye sýkmaða baþladýlar. Her ne ise, bunlar gibi çok acý nümuneler var... Fakat en mânâsýzý budur ki; beni konuþturmamak için, hizmetimde bir çocukla bir hastalýklý adamdan baþka herkesi ürkütüp, benden kaçýrtmalarýdýr. Ben de derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  On adamýn benden çekinmeleri yerine; onbinler, belki yüz binler Müslüman, Risale-i Nur'un dersine hiçbir mânie ehemmiyet vermeyerek devam ediyorlar. Hem bu memlekette, hem hariç Âlem-i Ýslâmda çok kuvvetli  hakikatlarý ve çok kýymetli faydalarý için tam bir revaç ile intiþar eden Risale-i Nurun binler nüshalarýndan herbiri, benim yerimde benden mükemmel</p><p> </p><p>
sh:» (T: 446)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
konuþuyor. Benim susmamla, onlar susmaz ve susturulmazlar.</p><p> </p><p>
  Hem, madem mahkemece isbat edilmiþ ki; yirmi seneden beri siyasetle alâkamý kestiðim ve hiçbir emare aksine zuhur etmediði halde elbette benimle görüþenden tevehhüm etmek pek mânasýzdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            (Kendi Kendime Hasb-ý Hal Nâmýndaki Parçaya Lâhika olarak)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Adliye Vekiliyle ve Risale-i Nur'la Alâkadar</p><p> </p><p>
Mahkemelerin Hâkimleriyle Bir Hasb-ý Haldir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Efendiler; siz, ne için sebepsiz bizimle ve Risale-i Nur'la uðraþýyorsunuz? Kat'îyyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale-i Nur, sizinle deðil mübareze, belki sizi düþünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü: Risale-i Nur ve hakikî þâkirdleri, elli sene sonra  gelen nesl-i âtiye gayet büyük bir hizmet ve onlarý büyük bir vartadan ve millet ve vataný büyük bir tehlikeden kurtarmaða çalýþýyorlar. Þimdi bizimle uðraþanlar, o zaman kabirde elbette toprak oluyorlar. Farz-ý muhal olarak o saadet ve selâmet hizmeti bir mübareze olsa da, kabirde toprak olmaða yüz tutanlarý alâkadar etmemek gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, hürriyetçilerin ahlâk-ý içtimaîyede ve dinde ve seciye-i millîyede bir derece lâübalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra; dince, ahlâkça, namusça þimdiki vaziyeti gösterdiði cihetinden; þimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr,  kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i dinîye ve ahlâk-ý içtimaîye cihetinde, ne þekle girecek elbette anlýyorsunuz. Bin senedenberi bu fedakâr millet, bütün ruh u câniyle Kur'ânýn hizmetinde emsalsiz kahramanlýk gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehþetli lekedar belki mahvedecek bir kýsým nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatý verip, o dehþetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i millîye ve vataniye bildiðimizden; bu zamanýn insanlarýný deðil, o zamanýn insanlarýný düþünüyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 447)</p><p> </p><p>
  Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sýrf âhirete bakar; gayesi Rýza-yý Ýlâhî ve imaný kurtarmak ve þâkirdlerinin ise, kendilerini ve vatandaþlarýný idam-ý ebedîden ve ebedî haps-i münferidden kurtarmaya çalýþmaktýr, fakat, dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu millet ve vataný anarþilik tehlikesinden ve nesl-i âtinin biçareler kýsmýný dalâlet-i mutlakadan kurtarmaktýr. Çünkü, bir Müslüman baþkasýna benzemez. Dini terkedip Ýslâmiyet seciyesinden çýkan bir Müslim; dalâlet-i mutlakaya düþer, anarþist olur, daha idare edilmez. Evet, eski terbiye-i Ýslâmiyeyi alanlarýn yüzde ellisi meydanda varken ve an'anât-ý milliye ve Ýslâmiyeye karþý yüzde elli lâkaydlýk gösterildiði halde; elli sene sonra, yüzde doksaný nefs-i emmareye tâbi olup millet ve vataný anarþiliðe sevketmek ihtimalinin düþünülmesi ve o belâya karþý bir çare taharrîsi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asýrdaki insanlarla uðraþmaktan kat'iyyen menettiði gibi; Risale-i Nuru, hem þâkirdlerini, bu zamana karþý alâkalarýný kesmiþ; hiç onlarla ne mübareze, ne meþguliyet yok.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Madem hakikat budur, adliyelerin, deðil beni ve onlarý itham etmek; belki, Risale-i Nur'u ve þâkirdlerini himaye etmek en birinci vazifeleridir. Çünkü, onlar bu millet ve vatanýn en büyük bir hukukunu muhafaza ettiklerinden, onlarýn karþýsýnda, bu millet ve vatanýn hakikî düþmanlarý Risale-i Nur'a hücum edip, adliyeyi þaþýrtýp, dehþetli bir haksýzlýða ve adaletsizliðe sevkediyorlar. Küçücük iki nümunesini beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ezcümle: Hapisteki arkadaþlarýmdan, selâm kelâmdan ibaret ve Arabî bir risalemin fiatý olan on banknotu, buradaki bir adama gönderip; tâ Isparta'da tâb masrafýný veren o nüshalar sahibine verilsin diye mektubu yüzünden; hem adliye, hem hükûmet bana sýkýntýlar verip; hem vasýta olan adamý taharri etti. Bu sinek kanadý kadar ehemmiyeti olmayan bir âdi mektubu, hem altý ay zarfýnda bir tek âdi muhabereyi bu kadar büyük bir mesele suretine getirmek, elbette adliyenin þerefine, haysiyetine yakýþmaz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci nümune: Benim gibi garip, ihtiyar ve zaif ve beraet etmiþ bir misafire, herkesi, hattâ hizmetçileri resmen propaganda ile ondan ürkütmek, kendini periþan bir vaziyete sokmak bu vilâyetteki hükûmetin hamiyet-i millîyesine yakýþmadýðýndan, sinek kanadý kadar mevhum bir zarara dað gibi ehemmiyet verip aleyhimde resmen propaganda yapmak, «kimin ile görüþüyor ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 448)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
yanýna kim gidiyor?» diye herkese bir telâþ vermek.. hükûmetin hikmeti ve hâkimiyeti, bu acib hâlete elbette tenezzül etmemek gerektir. Her ne ise, bu iki madde gibi, muttali olanlara hayret veren çok maddeler var...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Efendiler! Dalâlet ve fenalýklar cehaletten gelse, defetmesi kolaydýr. Fakat, fenden, ilimden gelen dalâletin izalesi çok müþküldür. Bu zamanda dalâlet fenden, ilimden geldiði için, ancak onlarý izale etmeye ve nesl-i âtiden o belâya düþen kýsmýný kurtarmaya, karþýlarýnda dayanmaya Risale-i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzýmdýr. Risale-i Nur'un bu kýymette olduðuna delil þudur ki: Yirmi senedenberi, benim þiddetli ve kesretli bulunan muarýzlarým ve þiddetli tokatlarýný yiyen feylesoflarýn hiçbirisi, Risale-i Nur'a karþý çýkmamýþ ve cerhedememiþ ve çýkamaz. Ve dokuz ay, üç adliye ve merkez-i hükûmet ehl-i vukufu, yüz kitaptan ibaret eczalarýnda, bizi mesul edecek bir tek madde bulamamalarýdýr. Ve binler ehl-i dikkat olan Risale-i Nur þâkirdlerine kanaat-ý kat'îyye veren, iþârat-ý Kur'âniyye ve ihbârat-ý gaybiye-i Aleviyye ve Gavsiyyenin, bu asýrda Risale-i Nur'un ehemmiyetine ve makbuliyetine imza basmalarýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, adliyeler, hukuklarý muhafaz etmek ve haksýzlarý tecavüzden durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle; Risale-i Nur'un yüz risalesi, yirmi senede, yüzbin adamýn saadetlerine hizmet ettiði sâbit olmakla beraber; on senedenberi, iki mahkeme ve merkez-i hükûmet ve birkaç vilâyetin zabýtalarý ve Denizli Mahkemesi münasebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr-i mahrem evraklarýmýzda ve risalelerde millete ve vatana bir zararlý maddeyi ve mucib-i ceza bir yanlýþ görmediðinden, elbette Risale-i Nur'un bu vatanda gayet küllî ve büyük hukuku var. Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayýp, âdi evraklar gibi müsadere ederek, millete ve takviye-i imana muhtaç biçarelere pek büyük bir haksýzlýðý nazara almamak ve âdi bir adamýn cüz'î ve küçük bir hakkýný ehemmiyetle nazara almak; adliyenin mahiyetine ve adaletin hakikatýna hiçbir cihetle yakýþmaz, diye size hatýrlatýyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Doktor Duzi'nin vesair zýndýklarýn eserlerine iliþmemek, Risale-i Nur'a iliþmek, gazab-ý Ýlâhînin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz. Cenab-ý Hak, size insaf ve merhamet ve bize de sabýr ve tahammül ihsan eylesin. Âmin...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                  Gayr-i resmî, fakat tecrid-i mutlakda</p><p> </p><p>
                                                                     SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 449)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (Bu istida, üç makamata gönderilmiþtir. Oradaki kardeþlerime bir</p><p> </p><p>
                           me'haz olmak için gönderildi.)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yirmi senedenberi sabredip sükût eden bir mazlumun þekvasýný dinlemenizi istiyorum! Hürriyetin en geniþ suretini veren Cumhuriyet hükûmetinde herbir hürriyetten menedilmekle beraber, düþmanlarým, benim aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi temin eden Cumhuriyet Hükûmeti ya beni tam himaye edip, garazkâr, evhamlý düþmanlarýmý sustursun veyahut bana, düþmanlarým gibi hürriyet-i kalem verip, müdafaatýma yasak demesin. Çünkü, resmen, perde altýnda her muharebeden men'im için postahanelere gizli emir verilmiþ. Su ve ekmeðimi getiren bir tek çocuktan baþka kimse ile beni görüþtürmemek için tenbihat verildiði bir zamanda, eskidenberi benim muarrýzlarým fýrsat bulup, tam mahkeme-i temyizin beraetimizi tasdik ederek, mahkemedeki ehl-i vukufun tahsin ettikleri kitaplarýmý almayý beklerken, o düþmanlarým, hiç münasebetim olmayan bir iki mahrem risalelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir iki ehl-i vukufun eline geçirip, aleyhimde fena bir rapor hazýrladýklarýný iþittim. Daha sabýr ve tahammülüm kalmadý. Ben hükûmet-i cumhuriyenin bütün erkânlarýna, belki dünyaya ilân ediyorum ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kur'an-ý Hakîmin sýrr-ý hakikatiyle ve i'cazýnýn týlsýmiyle, benim ve Risale-i Nurun programýmýz ve mesleðimiz ve bilfiil semeresini gördüðümüz ve çalýþtýðýmýz ve gaye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün îdam-ý ebedisinden îman-ý tahkiki ile biçareleri kurtarmak ve bu mübarek milleti de her nevi anarþilikten muhafaza etmektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte Risale-i Nur, üç ehl-i vukuf hey'etinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiði halde, bu iki vazife-i kudsîyeden baþka, kasdî olarak dünyaya, idareye, asayiþe dokunacak ciheti olamadýðýna, yirmi senelik hayatým ve yüzotuz Risale-i Nur meydanda cerhedilmez bir hüccettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, mahkemece dâvâ ettiðim ve benimle münasebettar bütün dostlarýmýn tasdiki altýnda, yirmi senedenberi hiç müracaat etmeyen ve on senedenberi hükûmetin erkânlarýný -birkaçý müstesna olarak- bilmeyen ve dört senedenberi dünya harbinden ve hâdisatýndan hiç haber almayan ve merak etmeyen bu biçare maz-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 450)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
lum Said, hiç imkâný var mý ki, ehl-i siyasetle uðraþsýn ve idareye iliþsin ve asayiþin ihlâline meyli bulunsun... Eðer zerre miktar bulunsaydý; «Karþýmda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardým edecek?» diye soruþturacaktý, merak edecekti, karýþacaktý, hilelerle büyüklere hulûl edecekti. En elîm cüz'î bir hâdise þudur ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Bir tecrid-i mutlak içinde her muhabereden kesilmiþ vaziyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahane bulunuz ki; beni hapse alsýnlar, bu azâbdan kurtulayým» diye bazý dostlarýma bir gizli mektub elden göndermiþtim. Tâ, benim hayatýmýn sermayesi ve neticesi ve gayet ziynetli bir surette tezyin edilmiþ Risale-i Nur'dan, Denizli'de mahkemede bulunan kitablarýma yakýn olayým ve teslim almaya çalýþayým. Maatteessüf, aleyhime olan oradaki ehl-i vukuftan bir tek adam beni müdafaa ederken, o dahi mektubumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbur olmuþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beni hapislere sokan muarýzlarýmýn bir bahaneleri de -o mahkemede ondan beraet kazandýðým- «Tarikatçýlýk» týr. Halbuki, Risale-i Nur'da daima dâvâ edip demiþim: «Zaman tarikat zamaný deðil, belki imaný kurtarmak zamanýdýr. Tarikatsýz cennete gidenler çoktur, imansýz cennete giden yoktur» diye bütün kuvvetimizle imana çalýþmýþýz. Ben hocayým, þeyh deðilim. Dünyada bir hanem yok ki... Nerede tekkem olacak?... Bu yirmi sene zarfýnda, bir tek adam yok ki; çýksýn desin: «Bana tarikat dersi vermiþ» ve mahkemeler ve zabýtalar bulmamýþlar. Yalnýz eskiden yazdýðým tarikatlarýn hakikatlarýný ilmen beyan eden "Telvihat Risalesi" var ki, bir ders-i hakikattýr ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarikat dersi deðildir. Hürriyet-i vicdaný esas tutan hükûmet-i cumhuriyetinin, elbette bu milletin milyarlar ecdadýnýn ruhlarý baðlandýðý bir hakikata ve onun yolunda dünyaya  meydan okuduklarý.. ve iman-ý tahkikîyi galibane felsefeye karþý isbat eden bir eseri ve hâdimlerini himaye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir. Yoksa o zaif hâdimin ellerini baðlayýp, binler düþmanlarýný ona saldýrtmaya, hiçbir vecihle o cumhuriyetin düstûrlarý müsaade etmez...</p><p> </p><p>
  Cumhuriyet beni dinleyecek diye þekvamý yazdým. Evet  حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  derim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 451)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ  . السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ  وَبَرَكَاتُهُ </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (Hem mânevi, hem maddî bir kaç cihette sorulan bir suale mecburiyet tahtýnda bir cevabdýr)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sual: Neden, ne dahilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemaatlere hiçbir alâka peyda etmiyorsun? Ve Risale-i Nur ve þâkirdlerini mümkün olduðu kadar o cereyanlara temastan menediyorsun?... Halbuki, eðer temas etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale-i Nur dairesine girip, parlak hakikatlarýný neþredeceklerdi; hem bu kadar sebebsiz sýkýntýlara hedef olmayacaktýn.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevab: Bu alâkasýzlýk ve içtinabýn en ehemmiyetli sebebi, mesleðimizin esasý olan «Ýhlâs» bizi menediyor. Çünkü: Bu gaflet zamanýnda, hususan tarafgirane mefkûreler sahibi, herþeyi kendi mesleðine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtýný da, o dünyevî mesleðe bir nevi âlet hükmüne getiriyor. Halbuki, hakaik-ý îmaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kâinatta hiçbir þeye âlet olamaz. Rýza-yý Ýlâhi'den baþka bir gayesi olamaz. Halbuki þimdiki cereyanlarýn tarafgirane çarpýþmalarý hengâmýnda bu sýrr-ý ihlâsý muhafaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müþkülleþmiþ. En iyi çare, cereyanlarýn kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i Ýlâhiyyeye dayanmaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýçtinabýmýzýn çok sebeblerinden bir sebebi de; Risale-i Nur'un dört esasýndan birisi olan «Þefkat etmek» zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü,      وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى   Yâni «Birisinin hatâsiyle, baþkasý veya akrabasý hatâkâr olmaz; cezaya müstahak olmaz.» olan düstur-u irade-i Ýlâhiyyeye karþý, bu zamanda</p><p> </p><p>
  اِنَّهُ كَانَ  ظَلُومًا جَهُولاًsýrriyle þedid bir zulüm ile mukabele eder.</p><p> </p><p>
Tarafgirlik hissiyle, bir câninin hâtasiyle deðil yalnýz akrabasýna, belki taraftarlarýna dahi adavat eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamýn hatâsiyle bir köye bomba</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 452)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
atar. Halbuki bir mâsumun hakký, yüz câni için feda edilmez; onlarýn yüzünden ona zulmedilmez. Þimdiki vaziyet, yüz mâsumu birkaç câni için zararlara sokar. Meselâ: Hatâlý bir adama müteallik, biçare ihtiyar valide ve pederi ve mâsum çoluk çocuklarý ezmek, periþan etmek, tarafgirane adavet etmek, þefkatin esasýna zýttýr. Müslümanlar içinde tarafgirane cereyanlar yüzünden, böyle mâsumlar zulümden kurtulamýyorlar. Hususan ihtilâle sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü daðýtýr, geniþletir. Cihad, dinî de olsa, kâfirlerin çoluk çocuklarýnýn vaziyetleri aynýdýr. Ganimet olabilir; Müslümanlar, onlarý kendi mülküne dahil edebilir. Fakat Ýslâm dairesinde birisi dinsiz olsa, çoluk çocuðuna hiçbir cihetle temellük edilmez; hukukuna müdahele edilmez. Çünkü o mâsumlar, Ýslâmiyet rabýtasiyle dinsiz pederine deðil, belki Ýslâmiyetle ve cemaat-i Ýslâmiye ile baðlýdýr. Fakat, kâfirin çocuklarý, gerçi ehl-i necattýrlar; fakat hukukta, hayatta pederlerine tâbi ve alâkadar olmasýndan, cihad darbesinde o mâsumlar memlûk ve esir olabilirler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Umum kardeþlerime birer birer selâm ve kârý binler olan Leyle-i Mi'racýnýzý tebrik ederim. Merhum Hacý Ýbrahim'in, Re'fet bey gibi müteallikatlarýna benim tarafýmdan tâziye edip, deyiniz ki: «O merhum, Risale-i Nur Talebeleri dairesi içindedir; daima onlara olan dualara mazhardýr. Biz de hususî ona dua ederiz.»</p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ  . السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ  وَبَرَكَاتُهُ </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     (Bir suale mecburi cevabýn tetimmesidir)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu yaz mevsimi, gaflet zamaný ve derd-i maiþet meþgalesi hengâmý ve Þuhur-u Selâsenin çok sevablý ibadet vakti ve zemin yüzündeki fýrtýnalarýn silâhla deðil, diplomatlýkla çarpýþmalarý zamaný olduðu  cihetle; gayet kuvvetli bir metanet ve vazife-i nuriye-i kudsiyyede bir sebat olmazsa, Risale-i Nurun hizmeti zararýna bir atâlet, bir fütûr ve tevakkuf baþlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 453)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz kardeþlerim, siz kat'î biliniz ki: Risale-i Nur ve þâkirdlerinin meþgul olduklarý vazife, rû-yi zemindeki bütün muazzam mesailden daha büyüktür. Onun için; dünyevî merak-âver mes'elelere bakýp, vazife-i bakiyenizde fütur getirmeyiniz. Meyvenin Dördüncü Mes'elesini çok defa okuyunuz, kuvve-i mâneviyeniz kýrýlmasýn.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, ehl-i dünyanýn bütün muazzam mes'eleleri; fâni hayatta zalimane olan düstur-u cidal dairesinde; gaddarane, merhametsiz ve mukaddesat-ý dinîyeyi dünyaya feda etmek cihetiyle, kader-i Ýlâhî, onlarýn o cinayetleri içinde, onlara bir mânevî cehennem veriyor. Risale-i Nur ve þâkirdlerinin çalýþtýklarý ve vazifedar olduklarý; fâni hayata bedel, bâki hayata perde olan ölümü ve hayat-ý dünyeviyenin perestiþkârlarýna gayet dehþetli ecel cellâdýnýn, hayat-ý ebediyeye birer perde ve ehl-i imanýn saadet-i ebediyyelerine birer vesile olduðunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î isbat etmektedir. Þimdiye kadar o hakikatý göstermiþiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhasýl: Ehl-i dalâlet, muvakkat hayata karþý mücadele ediyorlar. Bizler, ölüme karþý nur-u Kur'an ile cidalde, onlarýn en büyük mes'elesi  -muvakkat olduðu için-, bizim mes'elemizin en küçüðüne  -bekaya baktýðý için- mukabil gelmiyor. Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam mes'elelerimize tenezzül edip karýþmýyorlar; biz, neden kudsi vazifemizin zararýna onlarýn küçük mes'elelerini merakla takip ediyoruz?... Bu Âyet        لاَيَضُرُّ كُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَااهْتَدَيْتُمْ  ve usul-i islâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan الرَّاضِى بِالضَّرَرِ  لاَيُنْظَرُ لَهُ             yani «Baþkasýnýn   dalaleti sizin hidayetinize zarar etmez. Sizler luzumsuz, onlarýn dalâletleriyle meþgul olmayasýnýz...» Düsturun mânâsý: «Zarara kendi râzý olanýn lehinde bakýlmaz. Ona þefkat edip acýnmaz.»  Madem bu Âyet, bu düstur, bizi zarara bilerek razý olanlara acýmaktan menediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakýmýzla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun hâricindekileri mâlâyâni bilip, vaktimizi zayi etmemeliyiz. Çünki elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nûranî müdafaadýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 454)</p><p> </p><p>
  Bu tetimmenin yazýlmasýnýn sebeblerinden birisi:</p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, þimdiki siyasete karþý ne fikirdedir diye, Boðazlar hakkýnda boþboðazlýðý münasebetiyle bir iki þey sordum. Baktým, alâkadarâne ve bilerek cevab verdi. Kalben, yazýk dedim. Bu vazife-i nuriyede zararý olacak. Sonra þiddetle ikâz ettim.</p><p> </p><p>
 اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ   bir düsturumuz vardýr. Eðer insanlara acýyorsan, geçmiþ düstur onlara merhamete liyakatini selbediyor. Cennet adamlar istediði gibi, Cehennem de adam ister.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (Beþinci Þua'ýn yine kýsmen verdiði haberler tezahür ediyor.)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  ..........................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur'anýn malýdýr. Benim ne haddim var ki, sahib olayým; ta ki, kusurlarým ona sirayet etsin. Belki, o Nurun kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherat dükkânýnýn bir dellâlýyým. Benim karma karýþýk vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunamaz. Zaten Risale-i Nurun bize verdiði ders de, hakikat-ý ihlâs ve terk-i enaniyet ve dâima kendini kusurlu bilmek ve hodfüruþluk etmemektir. Kendimizi deðil, Risale-i Nurun þahs-ý mânevisini ehl-i îmana gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene, fakat hakikat olmak þartiyle, minettar oluyoruz; Allah râzý olsun deriz. Boynumuzda bir akreb bulunsa, ýsýrmadan atýlsa nasýl memnun oluruz. Kusurumuzu, -fakat garaz ve inad olmamak þartiyle ve bid'alara ve dalâlete yardým etmemek kaydiyle kabul edip minnettar oluyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz kardeþlerim; Müdâfaâtýmda onlara cevaben demiþim ki: «Onlar, bana âit deðil. Ve o kerametlere sahib olmak benim haddim deðil; belki Kur'anýn mu'cize-i mâneviyesinin tereþþuhatý ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 455)</p><p> </p><p>
lem'alarýdýr. Hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nurda, kerametler þeklini alarak, þâkirdlerinin kuvve-i mâneviyelerini takviye etmek için, ikrâmât-ý Ýlâhiyye nev'indendir. Ýkramýn izharý, bir þükürdür; câizdir; hem makbûldür.»</p><p> </p><p>
  Þimdi, ehemmiyetli bir sebebe binâen, bu cevabý bir parça izah edeceðim ve «Ne için izhar ediyorum.. ve ne için bu noktada bu kadar tahþidat yapýyorum...» diye sual edildi.</p><p> </p><p>
  Elcevap: Risale-i Nurun hizmet-i îmaniyede bu zamanda binler tahribatçýlara mukabil yüzbinler tâmiratçýsý bulunmak lâzým gelirken; hem, benimle lâakal yüzer kâtip ve yardýmcý bulunmasýna ihtiyaç varken; deðil çekinmek ve temas etmemek, belki, millet ve ehl-i idârenin, takdir ile ve teþvik ile yardým ve temas etmesi zaruri iken; ve o hizmet-i îmaniye hayât-ý bâkiyeye baktýðý için, hayât-ý fâniyenin meþgalelerine ve fâidelerine tercih etmek ehl-i îmana vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki:</p><p> </p><p>
  Beni, herþeyden ve temasdan ve yardýmcýlardan  menetmekle beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaþlarýmýn kuvve-i mâneviyelerini kýrmak; ve benden ve Risale-i Nurdan soðutmak; ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaif, garib, kimsesiz bir bîçareye, binler adamýn göreceði vazifeyi baþýna yüklemek; ve bu tecrid ve tazyiklerden, maddi bir hastalýk nev'inden, insanlar ile temas ve ihtilâttan çekilmeye mecbur olmak; hem, o derece te'sirli halklarý ürkütmek ki en ziyade merbut görülen bazý dostlarý, bana selâm vermemek, hattâ bazý namazý da terketmek derecesinde ürkütmekle kuvve-i mâneviyeyi kýrmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarým haricinde, bütün o mânilere karþý Risale-i Nur þâkirdlerinin kuvve-i mâneviyelerinin takviyesine medar ikrâmât-ý Ýlâhiyyeyi beyan ederek, Risale-i Nur etrafýnda mânevi bir tahþidat yaptýrmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tekbaþiyle, baþkalarýna muhtaç olmýyarak bir ordu kadar kuvvetli olduðunu göstermek hikmetiyle, bu çeþit þeyler bana yazdýrýlmýþ. Yoksa, hâþâ! Kendimizi satmak ve beðendirmek ve temeddüh etmek, hodfüruþluk etmek ise, Risale-i Nurun ehemmiyetli bir esasý olan ihlâs sýrrýný bozmaktýr. Ýnþâallah, Risale-i Nur kendi kendini hem müdafaa ettiði, hem kýymetini tam gösterdiði gibi; bizi de mânen müdafaa edip, kusurlarýmýzý affettirmeye vesile olacaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 456)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz kardeþlerim; Risale-i Nurun zuhurundan kýrk sene evvel geniþ bir hiss-i kablel-vuku', acib bir tarzda; hem bende, hem köyde, hem nahiyemizde tezahür ettiðine þimdi bir ihtar-ý mânevi ile kat'î kanaatým gelmiþ. Þefik ve kardeþim Abdülmecid gibi eski talebelerime bu sýrrý fâþetmek isterdim. Þimdi, Cenab-ý Hak sizlerde çok Abdülmecidleri ve çok Abdurrahmanlarý verdiði için, size beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben, on yaþýnda iken, büyük bir iftihar, hatta bazan temeddüh suretinde bir haletim vardý. Ýstemediðim halde, pek büyük bir iþ ve büyük bir kahramanlýk tavrýný takýnýyordum. Kendi kendime derdim: «Senin, beþ para kýymetin yok. Bu temeddühkârâne, hususan cesarette çok fazla gösteriþin ne içindir?» Bilmiyordum, hayret içinde idim. Bir iki aydýr, o hayretle cevab verildi ki; Risale-i Nur, kablel-vuku' kendini ihsas ediyordu. Sen, âdi odun parçasý gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkýmlarýný bilfiil kendi malýn gibi hiss-i kablel-vuku' ile hissedip hodfüruþluk ederdin. Bizim «Nurs Köyümüz» ise; hem eski talebelerim, hem hemþehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde gösteriþ ve cesarette ileri göstermek için temeddühü çok severdiler. Güya büyük bir memleketi fetheder gibi, kahramânâne bir tavýr almak istiyordular. Ben, hem kendime, hem onlara  çok hayret ederdim. Þimdi hakiki bir ihtar ile bildim ki: O masum Nurs'lu insanlar (Nurs Karyesi) Risale-i Nurun nuriyle büyük bir iftihar kazanacak; o vilâyetin, nâhiyenin ismini iþitmiyen, Nurs köyünü ehemmiyetli tanýyacak diye bir hiss-i kablel-vuku' ile, o nimet-i Ýlâhiyyeye karþý teþekkürlerini temeddüh suretinde göstermiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sizi, eski talebelerim ve eski arkadaþlarým ve kardeþim Abdülmecid ve Abdurrahmanlar bildiðimden, bu mahrem sýrrý size açtým. Evet, «Ben, yirmidört saat evvel, hassasiyetimle ve a'sâbýmýn rutubetten te'siriyle rahmet ve yaðmurun gelmesini hissettiðim gibi; aynen öyle de, ben ve köyüm ve nahiyem, kýrk dört sene evvel, Risale-i Nurdaki rahmet yaðmurunu bir hiss-i kablelvuku' ile hissetmiþiz» demektir. Umum kardeþlerimize ve hemþirelerimize selâm ve dua ederiz. Dualarýnýzý rica ederiz.</p><p> </p><p>
                                                                                                                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 457)</p><p> </p><p>
BÜYÜK BÝR MAKAMDA BÝR KUMANDAN VE</p><p> </p><p>
EHEMMÝYETLÝ BÝR ZATIN, EHEMMÝYETLÝ</p><p> </p><p>
MEKTUBUNA MECBURÝ BÝR CEVAPTIR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
              بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ  . السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ  وَبَرَكَاتُهُ </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bilmukabele, biz de Ramazanýnýzý tebrik ediyoruz. Rüyalarýnýz pek çok mübarektirler. Ýnþâallah, Cenab-ý Hak sizi büyük ihsanlara mazhar eyliyecek, diye bir iþarettir. Bence bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, îmaný kurtarmaktýr, baþkalarýn imanýna kuvvet verecek bir surette çalýþmakdýr. Sakýn, benlik ve gurura medar þeylerden çekin. Tevazu mahviyet ve terk-i enaniyet, bu zamanda ehl-i hakikata lâzým ve elzemdir. Çünki, bu asýrda en büyük tehlike benlikten ve hodfüruþluktan ileri geldiðinden; ehl-i hak ve hakikat, mahviyetkârane dâima kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir. Sizin gibi, aðýr þerait içinde kahramancasýna îmanýný ve ubudiyetini muhafaza etmesi, büyük bir makamdýr. Senin rü'yalarýnýn bir tâbiri de, bu noktadan seni tebþir etmektir. Risale-i Nur eczalarýnda tarikat hakikatýna dair «Telvihat-ý Tis'a» nâmýndaki risaleyi elde edip bakýnýz. Hem, zâtýnýz gibi metin ve îmanlý ve hakikatlý zâtlar Risale-i Nur dairesine giriniz. Çünki; bu asýrda Risale-i Nur, bütün tehâcümâta karþý maðlub olmadý. En muannid düþmanlarýna da, serbestiyetini resmen teslim ettirdi. Hattâ iki senedenberi büyük makamâtlar ve adliyeler, tedkikat neticesinde, Risale-i Nurun serbestiyetini tasdik ve mahrem ve gayr-i mahrem bütün eczalarýný sahiplerine teslime karar verdiler. Risale-i Nurun mesleði, sâir tarikatlar, meslekler gibi maðlûb olmýyarak belki galebe ederek pek çok muannidleri îmana getirmesi, pek çok hâdisatýn þehadetiyle, bu asýrda bir mu'cize-i ma'neviye-i Kur'âniye olduðunu isbat eder. O dâirenin haricinde, ekseriyetle bu memlekette ve hususi ve cüz'i ve yalnýz þahsi hizmet, veya maðlûbane perde altýnda veya bid'alara müsamaha suretinde veya te'vilât ile bir nevi tahrifat içinde hizmet-i diniye tam olmaz diye, hâdisat bize kanaat vermiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 458)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îman var; tam bir ihlâs ve tam bir mahviyetle, sebatkârâne Risale-i Nura þâkird ol. Tâ binler, belki yüzbinler þâkirdlerin þirket-i mâneviye-i uhreviyelerine hissedar ol. Tâ senin hayýrlarýn, iyiliklerin cüz'iyetten çýkýp küllileþsin; Âhirette tam kârlý bir ticaret olsun.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ  اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ  وَبَرَكَاتُهُ      </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Çok mübarek, çok kýymetdar, çok sevgili Üstadýmýz Hazretleri;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhamdülillâh, bu sene Ispartadaki talebelerinizi dünyevî meþaðil daha çok gaflete sokmadý. Hizmet-i Nuriyedeki gayretlerimiz ciddî bir surette devam ediyor. Herbirimizin kalblerimizdeki Nura karþý incizab, sîmalarýmýzda okunuyor. Sanki bu talebelerinizin kalbleri sevinçle doludur. Evet sevgili Üstadýmýz, bütün talebeleriniz hep birden diyorlar: Liyakatsizliðimiz, hiçliðimiz ile beraber sâfiyane istihdam edildiðimiz bu hizmet-i Nuriyede bedi bir Üstada hem talebe, hem kâtib, hem muhatab, hem nâþir hem mücâhid, hem halka nâsih, hem Hakka âbid olmak gibi cihandeðer güzelliklerin hepsini birden bize veren Hazret-i Allaha ne kadar þükretsek azdýr. Ve bu yapmak istediðimiz þükürler dahi, Hâlýkýmýzýn fazlý ile kalbimize gelen bir ihsan olduðunu tahattur eden biz talebelerinizin kalblerini sürur ve sevinç dolduruyor. Masum Nurs'lularýn Üstadýmýzýn küçüklüðünde geçirdikleri hayatýn müteþekkirane bir tarzý, hal ve etvarýmýzda okunuyor. Hudutsuz þükürler, nihayetsiz senalar olsun o Zât-ý Zülcelâle ki; bizleri cehl-i mutlak derelerinden, isyan ve küfran bataklýklarýndan lütuf ve keremiyle çýkarýp, gözleri kamaþtýran en parlak bir nura talebe etmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer sevgili Üstadýmýz «Ýkitran» tâbir edilen iki nimetin beraber geldiðini daha evvelden bize izah etmeseydi, çok minnettarlýklarýmýzý kalblerimize tercüman olan  kalemlerimizden okuyacaklardý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 459)</p><p> </p><p>
  Evet sevgili Üstadýmýz; biz kendimize bakýyoruz, Risale-i Nura muhatab olamýyoruz. Buna raðmen, ihtiyaç þiddetlendikçe, Hâlýk-ý Rahîmin merhametli tecellilerini müþahede ediyoruz. Kalb-i Üstad; parlak bir âyine, bir mazhar, bir ma'kes; lisan-ý Üstad; âli bir mübellið, bir muallim, bir mürþid; hâl-i Üstad; tecessüm etmiþ en güzel bir örnek, bir nümune, bir misâl oluyor. Tevâif-i beþerin ihtiyaçlarý yazýlýyor, gösteriliyor. Ýþte yedi senedenberi ateþ püsküren zâlim beþerin hâli, bugün daha çok ýzdýraplý bir hale girmiþ bulunuyor. Her bir zîidrak, acaba yarýn ne olacak düþüncesiyle kulaklarýný radyolarýn aðýzlarýna koymuþlar, mütehayyir duruyorlar. Þarkta Japonlarýn maðlûb olmasiyle, dünyanýn salâh-ý selâmete ve emn ü emâna kavuþmasý beklenirken; Deccalâne bir hareket Þimalde kendini gösterdiði görülüyor. Þu vaziyet; herkesi heyecana, endiþeye sevkediyor. Ýstikbâlin zulmetlerine gittiði zanniyle, merakla radyolarý takibe koþturuyor. Lillâhilhamd Risale-i Nur, âli beyanatý ile ruhlarýmýzý teskin ediyor. Hakiki dersleriyle kalblerimizi tatmin ediyor. Ýþte, bu günde meydana çýkan bu dehþetli cereyaný, ancak ve ancak Hýristiyanlýk âleminin müslümanlýkla ittihadý; yani Ýncil, Kur'an ile ittihad ederek ve Kur'ana tâbi olmasý neticesi elde edilecek semavî bir kuvvetle maðlûb edileceði iþ'ar buyuruluyor ki, Hazret-i Ýsa Aleyhisselâmýn da vüruduna intizar etmek zamanýnýn geldiðini mânâ-yý iþârî ile ihtar ediyor. Mesmuata göre; bu günkü Amerika, aktâr-ý âleme tedkikat için gönderdiði dört hey'etten birisini, bu günkü beþeriyetin saadetini te'min edecek sâlim bir din taharrisine me'mur etmiþtir. Bu ise, müceddidliðini mahkeme lisaniyle her tarafa ilân eden Risale-i Nur, bu muzdarip, periþan beþeriyetin en büyük bir saadeti olacaðýna îmanýmýz pek kuvvetlidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sevgili Üstadýmýz baþýmýzda ve en âli hakikatlarý taþýyan ve Kur'anýn en yüksek ve mübarek tefsiri bulunan Risale-i Nur elimizde oldukça, sevinçlerimiz hudutsuz, hududa alýnmaz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu hakikatlarýn her bir cüz'ü, sâha-i faaliyete çýksa, her tarafta merakla, zevkle kendini okutturuyor. Buna bâriz deliller pek çok var. Hususiyle, inkâr-ý haþr mefkûresini maðlûb eden «Onuncu Söz» matbu nüshalarý; ve bilhassa gizli tabedildiði halde kendini serbest okutan ve takviye-i îmanda pek yüksek harikalarý taþýyan «Âyetül-Kübra» risaleleri; ve inkâr-ý Ulûhiyyet mefkûresini zîr ü zeber eden Külliyat-ý Nur «Hüccetül-Bâliða» ve «Meyve»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 460)</p><p> </p><p>
gibi eczalarý meydanda... Ýnþâallah, Kur'anýn etrafýna çevrilmek istenilen îmansýzlýðýn emansýz sûr'unu, Risale-i Nur temelinden kaldýracak; îmansýzlýðýn emansýz ateþini söndürüp, âb-ý hayat bahþeden þarâb-ý kevserini, bütün dünyaya emanlý îman vermekle içirecektir.</p><p> </p><p>
                                                                                       اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
                                                                                          Talebeniz</p><p> </p><p>
                                                                                          HÜSREV</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  * * *</p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ  وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا      </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sizin, bayramlarýnýzý tekrar betekrar tebrik ediyoruz. Gayet ehemmiyetliiki mes'eleyi ;sizlere zekâvetinizeitimaden , Risale-i Nurda müteferrikan parçalarý bulunmalarýna binaen, gayet muhtasar konuþacaðým.</p><p> </p><p>
Birincisi:Risale-i Nurun hakiki ve hakikatli bir þâkirdi bulunan ve Kur'an-ý Mu'cizül-Beyanýn kâtibi bu defa yazdýðý mektupda, haddimden bin derece ziyade  hüsn-ü zanýna istinaden, bir hakikat soruyor. Risale-i Nurun þahs-ý mânevisinin gayet ehemmiyetli  ve kudsi vazifesini; ve hilâfet-i nübüvvetin de gayet ulvi vazifelerinden bir vazifesini benim âdi þahsýmda, Üstadý noktasýndan bir cilvesini gördüðünden, bana o hilâfet-i mâneviyenin bir mazharý nazariyle bakmak istiyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Bâki bir hakikat, fâni þahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikata zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve mübtelâ þahsiyetlerle baðlanmaz; baðlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sâniyen: Risale-i Nurun tezahürü, yalnýz tercümanýn fikriyle veyahud onun ihtiyac-ý mânevi lisaniyle Kur'andan gelmiþ yalnýz o tercümanýn istidadýna bakan feyizler deðil; belki o tercümanýn muhatablarý ve ders-i Kur'anda arkadaþlarý olan hâlis ve metin ve sâdýk zâtlarýn o feyizleri ruhen istemeleri, ve kabûl ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümanýn istidadýndan</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 461)</p><p> </p><p>
çok ziyade o Nurlarýn zuhuruna medar olduklarý gibi, Risale-i Nurun ve þâkirdlerinin þahs-ý mânevisinin hakikatýný onlar teþkil ediyorlar. Tercümanýnýn da içinde bir hissesi var. Eðer ihlâssýzlýkla bozmazsa bir takaddüm þerefi bulunabilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sâlisen: Bu zaman, cemaat zamanýdýr. Ferdî þahýslarýn dehasý, ne kadar harika da olsalar, cemaatýn þahs-ý mânevisinden gelen dehasýna karþý maðlûb düþebilir. Onun için, o mübarek kardeþimin yazdýðý gibi, Âlem-i Ýslâmý bir cihette tenvir edecek ve kudsi bir dehanýn nurlarý olan bir vazife-i îmaniye; biçâre, zaif, maðlûb, hadsiz düþmanlarý ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalýþan muannid hasýmlarý bulunan bir þahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu þahýs ihanet darbeleriyle düþmanlarý tarafýndan sarsýlsa, o yük düþer, daðýlýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Râbian: Eski zamandanberi çok zâtlar, üstadýný veya mürþidini veya muallimini veya reisini kýymet-i þahsiyelerinden çok ziyade hüsn-ü zan etmeleri, dersinden ve irþadýndan istifadeye vesile olmasý noktasýnda o pek fazla hüsn-ü zanlar bir derece kabul edilmiþ. Hilâf-ý  vâkýadýr diye tenkid edilmezdi. Fakat þimdi, Risale-i Nur þâkirdlerine lâyýk bir üstada muvafýk ulvi mertebe ve fazileti, bîçare, kusurlu bu þahsýmda kabûl ettikleri sebebiyle gayret ve þevkleriyle çalýþmalarý, bu noktada haddimden ziyade hüsn-ü zanlarý kabûl edebilir. Fakat, Risale-i Nurun þahs-ý mânevisinin malý olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir.  Fakat, baþda zýndýklar ve ehl-i dalâlet ve ehl-i siyaset ve ehl-i gaflet, hatta sâfi kalb ehl-i diyanet þahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde haksýzlar, o þahsý çürütmekle hakikatlara darbe vurmak; ve o Nurlara, benim gibi bir biçareyi mâden zannederek; bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nurlarý söndürmeye ve sâfi kalbleri de inandýrmaya çalýþýyorlar. Ezcümle, Ýkinci Mes'elede bir hâdise bu hakikatý gösteriyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Mes'ele: Bayramýn ikinci gününde, teneffüs için kýrlara çýktýðým zaman, ehemmiyetli bir me'mur tarafýndan beþ vecihle kanunsuz bir taarruza maruz kaldým. Cenab-ý Hak, rahmet ve keremiyle, belime, baþýma yüklenen Risale-i Nur eczalarýný; ve ruhuma ve kalbime yüklenen þâkirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarýný muhafaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabýr ihsan eyledi. Yoksa, bir plân neticesinde beni hiddete getirip, Risale-i Nurun, bahusus Âyetül-Kübranýn fütuhatýna karþý bir perde çekmek</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 462)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
olduðu tahakkuk etti. Sakýn, sakýn hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telâþ etmeyiniz, hem bana acýmayýnýz. Þeksiz þüphesiz inayet-i Ýlâhiyye perde altýnda bizi muhafaza etmekle    عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً  وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ  Âyetine mazhar etsin. Onlarýn, o plânlarý da yine akîm kaldý. Fakat bu vilâyetde, doðrudan doðruya büyük bir makamdan kuvvet alýp þahsýmla uðraþanlar var. Eðer mümkün olsa, buranýn havasiyle hiç imtizaç edemediðim cihetini vesile edip, münasip bir yere naklime, Denizli mahkemesini ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vasýta yapýp çalýþmak lâzým geliyor. Ben kendim yapamadýðým için, benden, bana daha ziyade alâkadar Denizli dostlarý teþebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranýn hapsine, bir daha bahane ile beni alsýnlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  * * *</p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Sebatkâr Muhlis Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem maddî hem mânevi; hem nefsim, hem benimle temas edenler gayet ehemmiyetli benden sual ediyorlar ki: «Neden herkese muhalif olarak -hiç kimsenin yapmadýðý gibi- sana yardým edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmýyorsun? Ýstiðna gösteriyorsun? Ve herkes, müþtak ve tâlibolduðu ve Risale-i Nurun intiþarýna, fütuhatýna çok hizmet edeceðine o Risale-i Nur Þâkirdlerinin haslarý müttefik olduklarý ve senden kabul ettikleri büyük makamlarý kabul etmiyorsun? Þiddetle çekiniyorsun?»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Bu zamanda ehl-i îman öyle bir hakikata muhtaçtýrlar ki; kâinatta hiçbir þeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksad onu kirletemez; ve hiçbir þüphe ve felsefe onu maðlûp edemez bir tarzda îman hakikatlarýný ders versin. Umum ehl-i Ýmanýn bin senedenberi teraküm etmiþ dalâletlerin hücumuna karþý imanlarý muhafaza edilsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu nokta içindir ki, dâhilî ve hâricî yardýmcýlara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor onlarý arayýp tâbi olmuyor.. tâ âvam-ý ehl-i îmanýn nazarýnda,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 463)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hayat-ý dünyeviyenin bâzý gayelerine basamak olmasýn; ve doðrudan doðruya hayat-ý bâkiyeden baþka hiçbir þeye âlet olmadýðýndan, fevkalâde kuvveti ve hakikatý, hücum eden þüpheleri ve tereddütleri izale eylesin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Amma, mânevî ve makbul ve zararsýz ve bütün ehl-i hakikatýn istedikleri nurânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeþlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlâsýnýza zarar gelmediði halde eðer kabul etsen, reddedilmiyecek derecede senedler, hüccetler bulunduðu halde; sen, deðil tevazu ve mahviyetle, belki þiddet ve hiddetle ve o makamý sana veren kardeþlerinin hatýrýný kýrmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçýyorsun?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Nasýlki ehl-i hamiyet bir insan, dostlarýn hayatýný kurtarmak için kendini feda eder; öyle de, ehl-i îmanýn hayat-ý ebediyelerini tehlikeli düþmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa (hem lüzum var) kendim, deðil yalnýz lâyýk olmadýðým o makamlarý, belki hakikî hayât-ý ebediyenin makamlarýný dahi feda etmeye, Risale-i Nurdan aldýðým ders-i þefkat cihetiyle feda etmeye, Risale-i Nurdan aldýðým ders-i þefkat cihetiyle terkederim. Evet her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet-i umumiyede; ve siyaset ve felsefenin galebesinde; ve enaniyet ve hofüruþluðun heyecanlý asrýnda büyük makamlar herþeyi kendine tâbi ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesatýný âlet yapar. Mânevî makamlar olsa, daha ziyade âlet eder. Umumun nazarýnda kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakýþtýrmak için bazý kudsî hizmetlerini ve hakikatlarý basamak ve vesile yapýyor diye itham altýnda kalýp, neþrettiði hakikatlar dahi tereddüdler ile revacý zedelenir. Þahsa, makama fâidesi bir ise, revaçsýzlýkla umuma zararý bindir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhasýl: Hakikat-ý ihlâs benim için þan ü þerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen þeylerden beni menediyor. Hizmet-i nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduðundan, hâlis bir hâdim olarak, hakikat-ý ihlâs ile, herþeyin fevkinde hakaik-ý îmaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamý irþad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünki: O on adam, tam o hakikatý herþeyin fevkinde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer aðaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen þüpheler ve vesveseler ile,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 464)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
o kutbun derslerini, «Hususî makamýndan ve hususî hissiyatýndan geliyor» nazariyle bakýp, maðlûb olarak daðýtýlabilirler diye, hizmetkârlýðý, makamatlara tercih ediyorum. Hattâ bu defa bana; beþ vecihle kanunsuz, bayramda, düþmanlarýmýn plâniyle bana ihânet eden o malûm adama þimdilik bir belâ gelmesin diye telâþ ettim. Çünki, mes'ele þaþaalandýðý için, doðrudan doðruya âvam-ý nas bana makam verip harika bir keramet sayabilirler diye, dedim: «Ya Rabbi, bunu ýslah et veya cezasýný ver. Fakat böyle kerametvâri bir surette olmasýn.» Bu münasebetle bir þeyi beyan edeceðim. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu defa mahkemeden bana teslim olunan talebelerin mektuplarý içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektup gördüm; belki lâhikaya girmiþ. Risale-i Nurun Þâkirdlerinin maiþet cihetindeki bereketine ve bazýlarýn tokatlarýna dâirdi. Burada, aynen Kastamonudaki tokat yiyenler gibi þüphe kalmamýþ. Beþ adam, aynen burada da tokat yediler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                ÝSTANBUL'DA KOMÜNÝST'LER ALEYHÝNDEKÝ</p><p> </p><p>
            HÂDÝSEYÝ GÖREN RÝSALE-Ý NUR TALEBELERÝNÝN</p><p> </p><p>
                              MEKTUBUNDAN BÝR PARÇA</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                        بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                           </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ dün, Nurun mânevî bir fütuhatý, bütün azamet ve dehþetiyle Ýstanbul'da görüldü. Küfr-ü mutlaký dünyaya, hususan Âlem-i Ýslâma yerleþtirmek istiyen bir cemiyet ve onlarýn nâþir-i efkârý ve mürevvic-i âmâli olan bir iki gazete matbaasý ve kütüphanesi darmadaðýn edilerek; dinsiz yaptýk, komünist yaptýk zannedilen gençlik ve mekteplilerin aðziyle ve harekâtiyle ve fiilleriyle protesto edildi. Kahrolsun komünistlik diye beddua edildi. Bu cemiyetin, binler lira maddî, milyonlar lira da manevî zararý oldu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 465)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey Nurcular! Þimdi maddî imkân hasýl olmuyor diye üzülmeyiniz! Nurun fütuhatý geniþ bir sahada devam ediyor. Küllî bir muvaffakýyet hâsýl oluyor. Hâz min fazlý Rabbi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir kaç aydanberi, aleyhime çevrilen desiseleri meydana çýktý. Hýfz-ý Ýlâhi ile o musibet, yirmiden bire indi. Hâli zamanda camiye gidiyordum. Haberim olmadan, talebeler beni üþütmemek için mahfelde bir kulübecik yapmýþdýlar. Ben de dört-beþ gündür kendi kendime karar verdim, daha gitmiyeceðim. O malûm zabit adam vâsýta olup kulübeciði kaldýrdýlar; bana da resmen teblið ettiler ki, daha câmiye gitmiyeceksin! Fakat, habbeyi kubbe yapýp bir heyecan verdiler. Hiçbir ehemmiyeti yok, hiç de merak etmeyiniz. Tahminimce, her tarafta haddimden pek fazla teveccüh-ü âmmeyi kýrmak için, bana böyle bazý bahanelerle ihanet ediyorlar. Eski zamanýmý düþünüp güya tahammül etmiyeceðim. Halbuki, Risale-i Nurun selâmet ve intiþarýna halel gelmemek þartiyle, her gün bin ihanet ve tazibler de gelse Allaha þükrederim. Ben ehemmiyet vermediðim gibi, buradaki talebeler de hiç sarsýlmýyorlar. Çoktanberi beklediðimiz bu hâdise de, inâyet-i Ýlâhiyye ile hafif geçti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Umum kardeþlerime birer birer selâm ve dua ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            NUR TALEBELERÝNÝ RÝSALE-Ý NURDAN ÇEKMEK</p><p> </p><p>
         ÝSTÝYENLERÝN DESÝSELERÝNÝ BEYAN EDÝP, ÖYLELERE</p><p> </p><p>
                NE ÞEKÝLDE CEVAP VERÝLMESÝ HAKKINDA</p><p> </p><p>
                     ÜSTADIN HÜLÂSALI BÝR MEKTUBU</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Gayet ehemmiyetli bir mes'eleyi (bundan evvel size icmalen be-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 466)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
yan ettiðim mes'eleyi) tekrar size söylememe kuvvetli, mânevî bir ihtar aldým. Þöyleki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Perde altýndaki düþmanýmýz münafýklar, þimdiye kadar yaptýklarý gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zâhirî dinsizliðe âlet edip, bize hücumlarý akîm kaldýðý; ve Risale-i Nurun fütuhatýna menfaati olan eski plânlarýný býrakýp, daha münâfýkane ve þeytaný da hayrette býrakacak bir plân çevirdiklerine dair buralarda emareleri göründü. O plânlarýn en mühim bir esasý; has, sebatkâr kardeþlerimizi soðutmak, fütur vermek, mümkün ise Risale-i Nurdan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acib yalanlarý ve desiseleri istimal ediyorlar ki, Isparta ve havalisi, gül ve nur fabrikasýnýn kahraman þâkirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lâzým ki dayanabilsin. Bazý da dost suretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evham veriyorlar. «Aman, aman! Saide yanaþmayýnýz! Hükûmet takibediyor.» diye zaifleri vazgeçirmeye çalýþýyorlar. Hatta bazý genç talebelere, hevesatlarýný tahrik için, bazý genç kýzlarý musallat ediyorlar. Hatta Risale-i Nur erkânlarýna karþý da, benim þahsýmýn kusurâtýný, çürüklüðünü gösterip; «Biz de müslümanýz, din yalnýz Saidin mesleðine mahsus deðil» deyip, bize karþý perde altýnda cephe alan zýndýklara ve anarþilik hesabýna o safdil ehl-i diyanet ve hocalarý âlet edip istimal ediyorlar. Ýnþâallah bunlarýn bu plânlarý da akîm kalacak. Böyle heriflere dersiniz:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Biz, Risale-i Nurun þâkirdleriyiz. Said de, bizim gibi bir þâkirddir. Risale-i Nurun menbaý mâdeni, esasý da Kur'andýr. Yirmi senedir emsalsiz tetkikat ve takibatla beraber, kýymetini ve galebesini en muannid düþmana da isbat etmiþtir. Onun tercümaný ve bir hizmetkârý olan Said ne halde olursa olsun, hattâ Said de El'iyazübillâh Risale-i Nurun aleyhine dönse, bizim sadakatimizi ve alâkamýzý Ýnþâallah sarsmýyacak» deyip, o kapýyý kaparsýnýz. Fakat, mümkün olduðu kadar Risale-i Nurla meþgul olmak; elinden gelirse yazmak; ve mübalâðalý propagandalara hiç ehemmiyet vermemek; ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Umum kardeþlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 467)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i Ýslâmýn teveccühünü ve hamiyetini ve uhuvvetini kýrmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliðe âlet ederek, perde altýnda küfr-ü mutlaký yerleþtirmek istiyenler, hükûmeti iðfal ve adliyeyi iki defadýr þaþýrtýp, der: «Risale-i Nur Þakirdleri dini siyasete âlet eder, emniyete zarar vermek ihtimali var.» Halbuki, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti ve umum Âlem-i Ýslâma taallûk edecek hakaiki câmi olduðu, otuzüç âyât-ý Kur'aniyenin iþaretiyle ve Ýmam-ý Alinin (R.A.) üç keramet-i gaybiyesiyle ve Gavs-ý Âzamýn kat'î ihbariyle tahakkuk etmiþ olan Risale-i Nurun, siyasetle alâkasý yoktur. Fakat, küfr-ü mutlaký kýrdýðý için, küfr-ü mutlakýn altý olan anarþilik ve üstü olan istibdad-ý mutlaký, esasiyle bozar; reddeder. Emniyeti ve asayiþi ve hürriyeti ve adâleti te'min eder. Risale-i Nura, daha vatana, idareye zararý dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez. Daha kimseyi o bahane ile inandýramazlar. Fakat, cepheyi deðiþtirip, din perdesi altýnda bazý safdil hocalarý veya bid'a taraftarlarý veya enaniyetli sofi meþreblileri, bazý kurnazlýklar ile, Risale-i Nura karþý iki sene evvel Ýstanbul'da ve Denizli civarýnda olduðu gibi istimal etmeye münafýklar belki çabalýyacaklar. Ýnþâallah muvaffak olamazlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, bu mübarek vatanýn mânevî bir halâskârý olmak cihetiyle, þimdi iki dehþetli mânevî belâyý defetmek için matbuat ile tezahüre baþlamak, ders vermek zamaný geldi veya gelecek gibidir zannederim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O dehþetli belâdan birisi: Hýristiyan dinini maðlûb eden ve anarþiliði yetiþtiren, þimalde çýkan dehþetli dinsizlik cereyanýnýn bu vataný manevî istilâsýna mukabil Risale-i Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur'anî vazifesini görebilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Âlem-i Ýslâmýn, bu mübarek vatanýn ahalisine karþý pek þiddetli itiraz ve ithamlarýný izale etmek için matbuat lisaniyle konuþmak lâzým gelmiþ, diye kalbime ihtar edildi. (Hâþiye 1).</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben, dünyanýn halini bilmiyorum, fakat Avrupada istilâkârâne hükmeden ve Edyan-ý Semaviyeye dayanmýyan bu dehþetli cereyanýn istilâsýna karþý Risale-i Nur hakikatlarý bir kal'a olduðu gi-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
_______________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye 1: Ýþte bu hakikat, Risale-i Nurun -bu mektubun yazýlýþýndan on sene sonra- Ankara'da matbaalarda tabedilmesiyle tahakkuk etmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 468)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
bi Âlem-i Ýslâmýn ve Asya Kýt'asýnýn hâl-i hazýrdaki itiraz ve ithamýný izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mu'cize-i Kur'aniyedir. Bu vatanýn, bu milletin vatanperver siyasileri sür'atle Risale-i Nuru tabettirerek resmî neþretmeleri lâzýmdýr ki, bu iki belâya karþý siper olsunlar (Hâþiye 2).</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            BÝRDEN ÝHTAR EDÝLDÝ KALEME ALMAÐA MECBUR</p><p> </p><p>
                                              OLDUM</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                        بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þimdi tam tahakkuk etti ki; resmen bana ihânet ve hakaret etmek, onunla teveccüh-ü âmmeyi hakkýmda kýrmak için gizli bir tedbir kurulmuþ. Benim bütün dostlarýmý -perde altýnda- soðutmak ve ürkütmeye çalýþýyorlar. Halbuki, «Sikke-i Tasdik-i Gaybî» onlarýn bütün propagandalarýný zir ü zeber ediyor. Gerçi, böyle dinsizlik hesabýna bana olan hakaret, bir derece beni sýkýyor; eski Saidden kalma bazý damarlarýma dokunuyor. Fakat Risale-i Nurun hârika fütuhatý ve þâkirdlerinin ehl-i hakikat nazarýnda ve rûhanî ve melâikeler yanýnda hürmet ve merhametle karþýlanmalarý, benim þahsýma gelen ihanet ve hakaretlerin sivrisinek kanadý kadar ehemmiyeti kalmaz. O bedbaht ehl-i ihanet, dindarlýk cihetiyle, ehl-i din ve ehl-i ulûm-u diniyenin hürmetini kýrmak dine bir ihanet olduðu cihetinde, rûhanî  ve melâikelerin ve ehl-i îman ve ehl-i hakikatýn nazarýnda mel'un olduðu gibi; binden ancak bir iki serserinin veya zýndýðýn aferinini kazanýrlar. O bedbahtlar bana hakaret etmekle, güya Risale-i Nurun nüfüzunu kýrýyor; þahsýmý menba zannedip beni çürütmekle, Risale-i Nur sukut edecek gibi ahmakane bir zan ile þahsýma tecavüz oluyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
_________________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye 2: Bu, dünya çapýndaki büyük þerefe ve en muazzam Ýslâmî hizmete, ancak yeni hükûmet mazhar olabilmiþ; ve büyük bir anlayýþ göstererek, Risale-i Nurun matbaalarda 1956 senesinde basýlmasýna sebeb olmakla, Millet-i Ýslâmiyenin büyük bir teveccühünü kazanmakla, kuvvetini çok fazla arttýrmak muvaffakýyetini elde etmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 469)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim: Ey bana dinsizlik hesabýna ihanet ve hakaret eden bedbahtlar! Kat'iyyen size haber veriyorum; yakýnda tövbe etmemek þartiyle, hiç çare-i halâs yok ki, ecel cellâdiyle sen, idam-ý ebedî ile ölüm daraðacý ile asýlacaksýn! Þeraretli ruhun dahi ebedî bir haps-i münferitte mahkûm olmakla beraber, ehl-i îman ve ruhanilerin nefret ve lânetini kazanacaksýn! Tövbe etmemek þartiyle, benim intikamým, senden, pek muzaaf bir suretde alýnýyor bildiðimden, hiddet deðil hatta sana acýyorum!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Amma Risale-i Nurun, senin gibi sinekler kadar ehemmiyeti olmýyanlarýn perde çekmesi, zerre kadar nüfuzunu kýramaz. Yüzbinler adam onunla îmanlarýný kurtardýklarý için, ruh-u canla hürmet ve perestiþ ederler. Amma þahsýmýn teessürü ise, kat'iyyen size haber veriyorum ki; bir iki dakika asabiyetli bir teessüratýma mukabil, birden öyle bir teselli buluyorum ki, bin derece sizlerin hakaret ve ihaneti ziyadeleþse o teselliyi kýramaz. Çünkü, Risale-i Nurun keþf-i kat'isiyle, dinsizlik hesabýna bize hücum edenler, ebedî azablar ve haps-i münferidde ve idâm-ý ebedî ile ihânetini gördükleri gibi; Risale-i Nurla îmanýný kurtaran þâkirdleri, ölümle, terhis tezkeresi ve saadet-i ebediye vesikasýný alýp, ebedî bir hürmet ve merhamet ve ikrama mazhar olacaklarýný, feylesoflarý susturan binler hüccetlerle beyan etmiþiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem bu Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve þan u þeref bulmak, kat'iyyen aleyhindedir; kabul etmez. Onun için, yirmi senedir inzivayý tercih etmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer, asayiþ ve idare hesabýna nüfuzunu kýrmak ve umumun nazarýnda çürütmek için yapýyorsanýz, pek büyük bir hata ediyorsunuz... Ýki sene üç mahkeme,  yirmi senelik hayatýmýn yüzyirmi eserinde, yüzyirmi bin Risale-i Nur þâkirdlerinden, mucib-i ihtilâl ve medar-ý mes'uliyet ve vatan ve millet aleyhinde hiçbir þey bulmadýklarýna, beraetimizle ve Risale-i Nur eczalarýnýn bütününü iade etmeleriyle gösterdiði cihetle, kat'iyyen size beyan ediyorum ki; dinsizlik hesabýna bizi ezen sizler; vatan ve millet ve asayiþ ve idare aleyhinde ve anarþilik lehinde ve müdhiþ bir ecnebi hesabýna beni sýkýþtýrýp, bir sarsýntý çýkarýp, o cereyanýn müdahelesini istiyorsunuz... Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beþ para kýymet vermem; asayiþi idâme lehinde, sabýr ve tahammüle karar verdim. Elbette dünya daimi olmadýðý gibi, hâdisatý da fýrtýnalý, daima deðiþir. Bir kaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 470)</p><p> </p><p>
binler zakkum ve azab neticeleri var. O zaman, faidesiz yüzbinler teessüf diyeceksiniz! Ben, resmî makamata ve bizimle tam alâkadar vazifedarlara yazdýðým gibi, sizin gibi bedbahtlara dahi derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Biz, Risale-i Nurla, bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini defetmeye çalýþýyoruz.. ve bilfiil çok emarelerle, hattâ mahkemede de kýsmen isbat etmiþiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir surette girmeðe çalýþan anarþiliðe karþý sed çekmek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Üçyüz elli milyon müslümanlarýn nefretlerini kardeþliðe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadýný temin etmektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Afyon Emniyet Müdürüne derim ki: Müdür Bey! Dünyada, eski zamandanberi görülmemiþ bu derece kanunsuz ve mânâsýz ve maslahatsýz tecavüzler bana geldiði halde neden aldýrmýyorsunuz? Bir misali:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Câmiye, hâli zamanda, cemaat hayrýna sahib olmak için, bazý bir iki adamdan baþka kimseyi yanýma kabul etmediðim halde, resmen, «Kat'iyyen câmiye gitmiyeceksiniz!» deyip; bu gurbette, hastalýk ve ihtiyarlýk ve yoksulluk içinde bu ihanet hangi kanunladýr? Hangi maslahat var? Haberim olmadan, caminin hâli bir yerinde iki üç tahta, bir kilimle beni üþütmemek fikriyle bir zatýn yaptýðý iki kiþilik bir settare yüzünden, ehemmiyetli bir mes'ele þeklinde, hem bana, hem umum halka mânasýz telâþ vermek hangi kanunladýr? Hangi maslahat var? Soruyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bana bu ihanetleri yapanlarýn hiçbir bahaneleri yoktur. Yalnýz teveccüh-ü âmmeyi bahane edip, bu menfi adama neden hürmet ediyorsunuz?.. Ben de derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bütün dostlarým biliyorlar ki; ben, þahsýma karþý hürmeti ve teveccüh-ü âmmeyi istemiyorum, reddediyorum. Benim hakkýmda baþkalarýnýn hüsn-ü zannýný kabul etmediðim halde, hangi kanun beni mes'ul eder ki; ihtiyarým ve rýzam haricinde, baþkasýnýn hüsn-ü zanniyle bana ihanet ediliyor. Farz-ý muhal olarak, bu teveccüh-ü âmme hakikat da olsa; vatana, millete faidesi var, zararý olmaz. Hem eðer, bir parçasýný ben de kabul etsem; bu ihtiyarlýk, hastalýk, yoksulluk ve soðuk bir oda içerisinde, dehþetli bir haps-i münferitte, zarurî hizmetlerimi görmek için bir iki insanýn dostluðunu kabul etmekliðimde hangi fenalýk var? Hangi kanun bunu meneder? Bir iki iþçi çocuktan baþkasýný benimle</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 471)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
temas ettirmemek hangi kanunladýr? O iþçi çocuklar her vakit bulunmadýðý için, kendim iþimi göremiyorum. Bu dehþetli vaziyeti, elbette bu memlekette inzibat ve hükûmet ve idare adamlarý nazar-ý ehemmiyete almak borçlarýdýr. Cidden alâkadar eder diye size beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                            Emirdaðýnda bir tecrid-i mutlakta</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                          SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Çok Aziz Sýddýk Bahtiyar Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kýzýl Rusyadan çýkarak, kýzýl ateþler, kýzýl kývýlcýmlar saçan ve birer birer dünya þehrinin mahallelerini saran ve oralarý yakýp kavuran; bazý yerlerde de nifak ve þikak ateþleri saçarak, kardeþine, «Kardeþini öldür!» diye baðýran; ve en nihayet de, Âlem-i Hýristiyaniyeti yakýp kavurup harman gibi savurduktan sonra, Âlem-i Ýslâm mahallesini saran; ve evimizin saçaklarýna kývýlcýmlarý sýçrayan; ve çok büyük ve çok dehþetli bir belâ olan komünizm gibi azîm bir yangýna karþý itfaiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nur, müslümanlarýn ve beþerin en büyük ve yegâne tahassüngâhý ve en büyük melceidir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey Fahr-i Âlemin gösterdiði doðru yoldan þaþanlar! Dünyanýn, fâni metalarýna gururlanýp taþanlar! Ve ey «Dünyamýza zararý olur» korkusiyle nur-u Kur'andan kaçanlar! Küfr-ü mutlak ateþinin bizleri sardýðý bir zamanda ancak ve ancak en müstahkem, en kavi ve yýkýlmaz ve sarsýlmaz bir tahkimat olan Risale-i Nurun nûranî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine girmekle kurtulacaksýnýz... Ve idam-ý ebedî zannettiðiniz ölümü, bir hayat-ý bakiyeye tebdil edeceksiniz. Ve iþte, o nurun mübarek tercümanýnýn ve mübarek þahs-ý mânevisinin    اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا وَاَجِرْ طَلَبَةَ رَسَآئِلِ  النُّورِ وَوَالِدَيْهِمْ  مِنَ النَّارِ ve emsali dualarýnýn kabuliyle ve þefaatiyle ve Risale-i Nuru devamlý okumakla, ben, dehþetli mânevî hastalýklardan nasýl kurtul-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 472)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
muþsam, sizler de o mübarek daire-i kudsiyeye dehalet ettiðinizde dünyevî ve uhrevî dertlerden, ateþlerden kurtulacak ve evlâd ve iyalinizin bir nevi çobaný olmak hasebiyle o sevgililerinizi de kurtaracaksýnýz. Ve nurlara çalýþmakla, herbirerleriniz, maddî ve manevî felâh ve saadete nail olacaksýnýz! Böyle olan milyonlarla Nur Talebeleri bu hakikata þahittirler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey Nurcular! Allahýn sizlere ihsan ettiði ezelî lütfuna karþý secde-i þükrandan baþýnýzý kaldýrmayýnýz! Gecenin soðuðuna aldýrmayýnýz! Sizlere lûtfu hiçbir hususda esirgemiyen Rabb-ý Rahîme, gecenin bu mübarek saatlerinde kalkarak vazife-i þükrü eda ediniz. Ve bazýlarýn düþtüðü, istikbali düþünmek derdiyle maiþeti sarsan hâdiseler karþýsýnda titremeyiniz.. korkmayýnýz! Nurun kudsî kerâmât ve imdadýný müþahede ediniz! Dünya fânidir. Binler sene yaþamak olsa, bâkî olan hayat-ý uhreviyenin yanýnda hiç-ender-hiç mesabesindedir. Fakat, fâni olmakla beraber, bâki hayatýn bâki meyvelerini verecek bir mezraasýdýr. Fýrtýnalarýn þiddeti, havanýn dehþeti sizleri sarsmasýn, korkutmasýn. Bu mübarek mezraaya, en mübarek ve nuranî ve verimli ve bereketli olan nur tohumlarýný ekiniz! Zira, «Eken biçer» atalarýmýzdan kalma mübarek bir sözdür.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey Nurcular! Din düþmanlarýnýn hücumlarýndan kat'iyyen sarsýlmayýnýz.. fütur getirmeyiniz.. çalýþýnýz, çalýþýnýz, çalýþýnýz! Ve kat'iyyen inanýnýz ki, nurun þefaati, nurun duasý, nurun himmeti sizleri kurtaracaktýr!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        Kardeþiniz</p><p> </p><p>
                                                                                       Mustafa Osman</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                        بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Geçen kýþta bana karþý su-i kasdlarýn, inâyet-i Ýlâhiyye ile ve duanýz yardýmiyle gelen sabýr ve tahammülüm neticesinde akîm kalan plâný pek geniþ bir tarzda olduðuna delil ise; bu yakýnda reisicumhur, Afyonda demiþ: «Bu vilâyette dînî cihette bir karýþýklýk çýkacaðýný zannederdik.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 473)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Demek, gizli komite beni sýkýþtýrmakla bir hâdise çýkarmak istiyordular. Bir ecnebi müdahelesi hesabýna, ve müslümanlar ve vatandaþlar arasýnda, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir tarzda, damarýma þiddetle dokunan ihanetler ve sýkýntýlarla tazibleri, onlara dünyada tam zarardýr. Âhirette Cehennem ve sakar; ve bize, dünyada mükemmel sevab ve zafer; ve âhiretde, Ýnþâallah Cennet ve âb-ý kevseri kazandýrýr. Demek bu gizli plâný heyet-i vekile ve reis hissetmiþdiler ki; buralarda umum me'murlar, hattâ vali ve kaymakam ve zabýta benimle görüþmekten kaçýyor, ürküyordular. Ben de hayret ederdim. Fakat, elimizde yalnýz Nur bulunduðunu ve siyaset topuzu bulunmadýðýný zerre kadar aklý bulunanlar anladýlar. Garibdir ki, en ziyade lehime çalýþmasý lâzým olan bazý vazifedar, aleyhimizde istimâl ve istihdâm edildi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmanýz lâzýmdýr. Çünki, manevî fýrtýnalar var; bazý dessas münafýklar her tarafa sokulur. Ýstibdad-ý mutlaka dinsizcesine taraftarken, hürriyet fýrkasýna girer; tâ onlarý bozsun ve esrarlarýný bilsin,  ifna etsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem Salâhaddinin, Asâ-yý Musayý Amerikalýya vermesi münasebetiyle deriz: «Misyonerler ve Hýristiyan ruhanileri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünki, her halde þimâl cereyaný; Ýslâm ve Ýsevî dininin hücumuna karþý kendini müdafaa etmek fikriyle, Ýslâm ve misyonerlerin ittifaklarýný bozmaya çalýþacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hürmet-i riba ile, burjuvalarý avâmýn yardýmýna dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanlarý aldatýp, onlara bir imtiyaz verip, bir kýsmýný kendi tarafýna çekebilir.» Her ne ise, bu defa sizin hatýrýnýz için kaidemi bozdum, dünyaya baktým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu sýkýntýlý zamanda nefsim sabýrsýzlýkla beni tâciz ederken, bu fýkra onu tam susturdu; þükrettirdi. Size de faidesi olur diye leffen takdim edilen bu fýkra, baþýmýn yanýnda asýlý duruyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  1- Ey nefsim! Yetmiþ üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almýþsýn. Daha hakkýn kalmadý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  2- Sen, âni ve fâni zevklerin bekasýný arýyorsun; onun için onun zevaliyle aðlamaða baþlýyorsun. Kör hissiyatýnla bu yanlýþý-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 474)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
nýn tam tokadýný yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat aðlýyorsun.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  3- Senin baþýna gelen zulümler ve musibetlerin altýnda kaderin adaleti var. Ýnsanlar, senin yapmadýðýn bir iþle sana zulüm ediyorlar. Fakat, kader senin gizli hatalarýna binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatana kefaret ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  4- Hem, yüzer tecrübenle, ey sabýrsýz nefsim! Kat'î kanaatýn gelmiþ ki; zâhiri musibetler altýnda ve neticesinde, inayet-i Ýlâhiyyenin çok tatlý neticeleri var.          عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا  وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Çok kat'î bir hakikatý ders veriyor. O dersi daima hatýra getir. Hem, feleðin çarkýný çeviren kanun-u Ýlâhî, senin hatýrýn için -o pek geniþ kanun-u kaderî-  deðiþtirilmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  5-       مَنْ اَمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ      Kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akýlsýz çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peþinde koþma! Düþün ki; fâni zevkler, sana mânevî elemler, teessüfler býrakýyor. Sýkýntýlar, elemler ise; bil'akis mânevî lezzetler ve uhrevî sevablar veriyor. Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnýz þükür için arayabilirsin. Zaten lezzetler þükür için verilmiþ...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Muhterem Kardeþim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ; Zâtýnýzýn, bir risale kadar câmi ve uzun ve müdakkikane hararetli mektubunuzu kemal-i merakla okudum. Peþin olarak size bunu beyan ediyorum ki; Risale-i Nurun üstadý ve Risale-i Nura Celcelutiye kasidesinde rumuzlu iþârâtiyle pek çok alâkadarlýk gösteren ve benim hakaik-i îmaniyede hususî  üstadým,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
«Ýmam-ý Ali» dir (R.A.) ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               قُلْ لآ اَسْئَلُكُمْ  عَلَيْهِ  اَجْرًا  اِلأَّ اْلمَوَدَّةَ  فِى اْلقُرْبَى</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 475)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Âyetinin nassiyle, Âl-i Beytin muhabbeti, Risale-i Nurda ve mesleðimizde bir esasdýr. Ve Vehhabilik damarý, hiçbir cihetle nurun hakikî þâkirdlerinde olmamak lâzým geliyor. Fakat, mâdem bu zamanda zýndýka ve ehl-i dalâlet, ihtilâftan istifade edip ehl-i îmaný þaþýrtýp ve þeairi bozarak, Kur'an ve îman aleyhinde kuvvetli cereyanlarý var; elbette bu müthiþ düþmana karþý, cüz'î teferruata dâir medar-ý ihtilâf münakaþalarýn kapýsýný açmamak gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, ölmüþ insanlarý zemmetmeye hiç lüzum yok. Onlar, dâr-ý âhirette mahall-i ceyazaya gitmiþler. Lüzumsuz zararlý, onlarýn kusurlarýný beyan etmek; emrolunan muhabbet-i Âl-i Beytin muktezasý deðildir ve lâzým da deðildir diye, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat, Sahabeler zamanýndaki fitnelerden bahs açmayý menetmiþler. Çünki, Vak'a-i Cemelde, Aþere-i Mübeþþereden Zübeyr (R.A.) ve Talha (R.A.) ve Âiþe-i Sýddîka (R.A.) bulunmasiyle, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat o harbi «Ýçtihad neticesi»  deyip, «Hazret-i Ali (R.A.) haklý, öteki taraf haksýz; fakat içtihad neticesi olduðu cihetle affedilir» derler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem Vehhabîlik damarý, hem müfrit Râfizilerin mezhebleri Ýslâmiyete zarar vermesin diye, Sýffîn Harbindeki bâðilerden de bahs açmayý zararlý görüyorlar. Haccâc-ý Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere, ilm-i kelâmýn en büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Teftazânî «Yezide lânet caizdir» demiþ; fakat, lânet vacibdir dememiþ; hayýrdýr ve sevabý vardýr dememiþ. Çünki: Hem Kur'âný hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Þimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Þer'an, bir adam hiç mel'unlarý hatýra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararý yok. Çünki, zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi deðil. Onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eðer zararý varsa, daha fena.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte; þimdi gizli münafýklar, Vehhabilik damariyle, en ziyade Ýslâmiyeti ve Hakikat-ý Kur'aniyeyi muhafazaya me'mur ve mükellef olan bir kýsým hocalarý elde edip, ehl-i hakikatý Alevilikle itham etmekle birbiri aleyhinde istimâl ederek, dehþetli bir darbeyi Ýslâmiyete vurmaða çalýþanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasýný mektubunda yazýyorsun. Hattâ sen de biliyorsun, benim ve Risale-i Nurun aleyhinde istimâl edilen en te'sirli vasýtayý hocalardan bulmuþlar. Þimdi, Haremeyn-i Þerifeyne hükmeden</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 476)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Vehhabiler ve meþhur dehþetli dâhilerden, Ýbn-i Teymiye ve Ýbn-ül Kayyým-ýl Cevzî'nin pek acib ve cazibedar eserleri, Ýstanbulda, çoktanberi hocalarýn eline geçmesiyle, hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsaadekâr meþreblerini kendilerine perde yapmak istiyen bid'alara bulaþmýþ bir kýsým hocalar, sizin, muhabbet-i Al-i Beytden gelen ve þimdiki izharý lâzým olmýyan içtihadýnýzý vesile ederek, hem sana, hem nur þâkirdlerine darbe vurabilirler. Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i þer'i yok; fakat zemde ve tekfirde hükm-ü þer'i var. Zem ve tekfir eðer haksýz olsa, büyük zararý var. Eðer haklý ise,  hiç hayýr ve sevab yok. Çünki, tekfire ve zemme müstahak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü þer'i yok, hiç zararý da yok.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, baþta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beytin, Eimme-i Ýsna-Aþer olarak Ehl-i Sünnetin mezkûr hakikata müstenid olan kanun-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, Ýslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ý bahs ve münakaþa etmeyi câiz görmemiþler; menfaatsiz, zararý var demiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem o harblerde, çok ehemmiyetli Sahabeler nasýlsa iki tarafta da bulunmuþlar. O fitneleri bahsetmekte, o hakikî Sahabelere Talha (R.A.), Zübeyr (R.A.) gibi Aþere-i Mübeþþereye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir itiraz kalbe gelir. Hata varsa da, tövbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip; lüzumsuz, zararlý, þeriat emretmeden o ahvalleri tetkik etmekten ise; þimdi bu zamanda bilfiil Ýslâmiyete dehþetli darbeleri vuran ve binler lânete, nefrete müstahak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir halet, mü'min ve müdakkik bir zâtýn vazife-i kudsiyesine muvafýk gelemez. Hattâ, Sabri ile küçücük münakaþanýz; hem Risale-i Nura, hakaik-i îmaniyenin intiþarýna ehemmiyetlei bir zarar verdiðini senden saklamam; ayný vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, senin gibi ehl-i tahkik bir âlimin, Risale-i Nura, oraca ehemmiyetli ve hizmete vesile olacak Sabrinin oraya gelmesi, ikinizden büyük bir hizmet-i nuriye beklerken, bil'akis üç cihetle Nura zarar geldiðini hissettim ve gördüm. Acaba neden bu zarar  olmuþ diye düþünürken, iki üç gün sonra haber aldým ki, Sabri, mânâsýz ve lüzumsuz seninle münakaþa etmiþ; sen de hiddete gel-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 477)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
miþsin. Eyvah! dedim. «Ya Rab! Erzurumdan imdadýma yetiþen bu iki zâtýn münakaþasýný müsalâhaya tebdil et» diye dua ettim. Risale-i Nurun Ýhlâs Lem'alarýnda denildiði gibi; þimdi ehl-i îman, deðil müslüman kardeþleriyle belki Hýristiyanýn dindar ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ý ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünki küfr-ü mutlak hücum ediyor. Senin hamiyet-i dîniyen ve tecrübe-i ilmiyen ve Nurlara karþý alâkan sebebiyle, senden rica ediyorum ki; Sabri ile geçen macerayý unutmaða çalýþ; ve onuda affet ve helâl et. Çünki; o kendi kafasiyle konuþmamýþ; eskidenberi hocalardan iþittiði þeyleri lüzumsuz münakaþa ile söylemiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bilirsin ki, büyük bir hasene  ve iyilik, çok günahlara kefaret olur. Evet, o hemþehrimiz Sabri, hakikaten Nura ve Nur vasýtasiyle îmana öyle bir hizmet eylemiþ ki, bin hatasýný affettirir. Sizin âlicenablýðýnýzdan, o Nur hizmetleri hatýrý için, dost bir hemþehri ve Nur hizmetinde bir arkadaþ nazariyle bakmalýsýnýz. Sahabelerin bir kýsmý, o harblerde, adâlet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ý þer'iyyeyi düþünüp, tâbi olarak Hazret-i Alinin (R.A.) takip ettiði adâlet-i hakikiye ve azîmet-i þer'iyye ile beraber; zâhidane, müstaðniyane, muktesidane mesleðini terkedip, muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini; hattâ, Ýmam-ý Alinin (R.A.) kardeþi Âkil ve Hibr-ül-ümme ünvanýný alan Abdullah Ýbn-i Abbas dahi, bir vakit muhalif tarafýnda bulunduklarýndan, hakikî ehl-i Sünnet Vel-Cemaat,          مِنْ مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ  اْلفِتَنِ    bir düstur-u esasiye-i þer'iyyeye binaen  طَهَّرَ اللَّهُ  اَيْدِيَنَافَلْنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapýsýný açmayý ve bahsetmeyi caiz görmüyorlar. Çünki, itiraza müstehak bir kaç tane varsa, tarafgirlik damariyle büyük Sahabelere, hattâ muhalif tarafýnda bulunan Âl-i Beytin bir kýsmýna ve Talha (R.A.) ve Zübeyr (R.A.) gibi Aþere-i Mübeþþereden büyük zatlara itiraza baþlar, zem ve adâvet meyli uyanýr diye, Ehl-i Sünnet o kapýyý kapamak taraftarýdýr. Hatta, Ehl-i Sünnetin ve Ýlm-i Kelâmýn azîm imamlarýndan meþhur Sa'deddin-i Teftazâni, Yezid ve Velid hakkýnda tel'in-u tadliline cevaz vermesine mukabil; Seyyid-i Þerif-i Cürcâni gibi Ehl-i Sünnet vel-Cemaatin allâme-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 478)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
leri demiþler: «Gerçi Yezid ve Velid zâlim ve gaddar ve fâcirdirler; fakat, sekeratta îmansýz gittikleri gaybîdir ve kat'î bir derecede bilinmediði için, þahýslarýn hakkýnda nass-ý kat'î ve delil-i kat'î bulunmadýðý vakit, îmanla gitmesi ihtimali ve tövbe etmek ihtimaliyle öyle hususî þahsa lânet edilmez. Belki,</p><p> </p><p>
                               لَعْنَةُ اللَّهِ  عَلَى الظَّالِمِينَ  وَالْمُنَافِقِينَ</p><p> </p><p>
gibi umumî bir ünvan ile lânet caiz olabilir. Yoksa zararlý, lüzumsuzdur.» diye, Sa'deddin-i Teftazanîye mukabele etmiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Senin, müdakkikane ve âlimane mektubuna karþý uzun cevab yazmadýðýmýn sebebi, hem ehemmiyetli hastalýðým ve ehemmiyetli meþgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        Kardeþiniz</p><p> </p><p>
                                                                                         SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
         DAHÝLÝYE VEKÝLÝYLE HASBIHALDEN BÝR PARÇADIR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     ........................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hiçbir tarihte ve zemin yüzünde emsali vukubulmýyan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyike hedef olmuþum. Þöyleki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, þiddetli sû-i kasd eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gayet zaif, yetmiþbir yaþýnda ihtiyar; hem, kimsesiz, acýnacak bir gurbette; hem, palto ve fanilâ ve pabucunu satmakla maiþetini temin eden fakr-ý hal; hem, yirmibeþ sene münzevî olmasýndan, binden ancak tam sâdýk bir adam ile görüþebilen bir merdümgiriz, mütevahhiþ; hem, yirmi sene hayatýný ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukufu inceden inceye tetkikten sonra bil'ittifak beraetine ve eserleri vatana, millete zararsýz olarak menfaatli olmasýna karar verilmiþ bir masum; hem, Eski Harb-i Umumîde ehemmiyetli hizmet etmiþ bir evlâd-ý vatan; hem, þimdi bu milleti, bu vataný, anarþilikten ve ecnebi ifsadlarýndan kurtarmak için, meydandaki tesirli âsâriyle bütün kuvvetiyle çalýþan bir hamiyetperver; ve mahkemede yetmiþ þahidle isbad edildiði gibi yirmibeþ senede bir gazeteyi okumýyan, merak etmiyen ve yedi sene Harb-i Umumiye bakmýyan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle siyasetten bütün bütün alâkasýný kestiðini isbat eden ve dünyanýza karýþmadýðýný adliyeleriniz resmen itiraf ettiði bir zarar-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 479)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sýz adam; hem, âhiretine ve ihlâsýna zarar gelmemek için þiddetle teveccüh-ü âmmeden kaçan ve kardeþlerinin onun hakkýndaki hüsn-ü zanlarýndan ve medihlerinden çekinen, beðenmiyen bu bîçare Saide; baþta Dâhiliye Vekili olan sen, Afyon Valisini ve Emirdað zabýtasýný musallat edip, hergün bir ay haps-i münferid azabýný çektirmek ve tecrid-i mutlak içinde tek baþiyle bir haps-i münferidde durmaða mecbur etmeðe, hangi maslahatýnýz iktiza eder? Hangi kanun bu dehþetli gadra müsaade eder diye, hukuk-u umumiyeyi muhafaza eden adliyenin yüksek dairesi vasýtasiyle dahiliye vekiline beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                  Zulmen bütün hukuk-u medeniyeden ve</p><p> </p><p>
                                        insaniyeden ve yaþamak hakkýndan mahrum edilen</p><p> </p><p>
                                                                     SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eski Dahiliye Vekili, Þimdi Parti Kâtib-i Umumisi Hilmi Bey</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Yirmi sene zarfýnda bir tek istida, Dahiliye Vekili iken sana yazdým. Fakat, yirmi senelik kaidemi bozmadým. Hem eski dahiliye vekili, hem þimdi kâtib-i umumî sýfatlariyle seninle konuþacaðým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yirmi sene hükûmetle konuþmýyan; tek bir def'a hükûmet hesabýna hükûmetin büyük bir rüknü ile konuþan adam, on saat kadar söylese azdýr. Onun için siz, benimle konuþmayý bir iki saat müsaade ediniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Saniyen: Þimdi, partinin kâtib-i umumisi itibariyle size bir hakikatý beyan etmeye kendimi mecbur biliyorum. Hakikat da þudur:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Senin kâtib-i umumî olduðun Halk Fýrkasýnýn, millet karþýsýnda gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da þudur:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bin senedenberi Âlem-i Ýslâmiyeti kahramanlýðiyle memnun eden ve vahdet-i Ýslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beþeriyetin küfr-ü mutlaktan ve dalâletten þanlý bir surette kurtulmasýna büyük bir vesile olan Türk Milleti ve Türkleþmiþ olanlarýn din kardeþleri. Eðer þimdi, eski zaman gibi kahramancasýna Kur'ana ve hakaik-i imana sahip çýkmazsanýz ve doðrudan doðruya hakaik-ý Kur'aniye ve imaniyeyi tervice çalýþmazsanýz; size kat'iyen haber veriyorum ve kat'î hüccetlerle isbat ederim ki: Âlem-i Ýslâmýn muhabbet ve uhuvveti yerine, dehþetli bir nefret</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 480)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ve kahraman kardeþi ve kumandaný olan Türk Milletine bir adavet ve þimdi Âlem-i Ýslâmý mahva çalýþan küfr-ü mutlak altýndaki anarþiliðe maðlûb olup, Âlem-i Ýslâmýn kal'asý ve þanlý ordusu olan bu Türk Milletinin parça parça olmasýna ve þark-ý þimaliden çýkan dehþetli ejderhanýn istilâ etmesine sebebiyet vereceksiniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, hariçte iki dehþetli cereyana karþý bu kahraman millet, Kur'an kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr-ü mutlaký, istibdad-ý mutlaký, sefahet-i mutlaký ve ehl-i namusun servetini serserilere ibahe etmesini âlet ederek, dehþetli bir kuvvetle gelen bir cereyaný durduracak; ancak,  Ýslâmiyet hakikatiyle mezcolmuþ, ittihad etmiþ ve bütün mâzideki þerefini Ýslâmiyette bulmuþ olan bu milletteki din kuvveti ve îman bütünlüðüdür.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, bu milletin hamiyetperverleri, milliyetperverleri herþeyden evvel; bu mümteziç, müttehit milliyetin can damarý hükmünde olan hakaik-i Kur'aniyyeyi, terbiye-i medeniye yerine ikame etmek ve düstur-u hareket yapmakla o cereyaný durdurur, Ýnþâallah...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Cereyan: Eðer siz hamiyetperver, milletperver adamlar gibi, þimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabýna mukaddesatý çiðneyen usulleri muhafazaya çalýþýp, üç-dört þahsýn inkýlâb namýndaki yaptýklarý icraatý esas tutarak, mevcud haseneleri ve inkýlâb iyiliklerini onlara verip; ve mevcud dehþetli kusurlar millete verilse; o vakit üç dört adamýn üç-dört seyyiesi, üç-dört milyon seyyie olup, bu kahraman ve dindar milleti ve Ýslâm ordusu olan Türk Milletini, geçmiþ asýrlardaki milyarlar þerefli merhum ordularýna ve milyonlarla þehidlerine ve milletine büyük bir muhalefet ve ervahýna bir mânevî azab ve þerefsizlik olmakla beraber; o üç-dört  inkýlâbcý adamýn pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücud bulan haseneleri, o üç-dört adama verilse, o üç-dört milyon iyilikler, üç-dört haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha dehþetli kusurlara kefaret olamaz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Salisen: Size karþý, elbette çok cihetlerde dahilî ve haricî muarýzlar var. Eðer bu muarýzlarýnýz hakaik-ý imaniye namýna çýksaydý, birden sizi maðlûb ederdi. Çünki; bu milletin yüzde doksaný, bir senedenberi an'ane-i Ýslâmiye ile ruh ve kalb ile baðlanmýþ. Zâhiren, muhalif-i fýtratýndaki emre itaat cihetiyle</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 481)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
serfüru etse de kalben baðlanmaz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem bir müslüman, baþka milletler gibi deðil. Eðer dinini býraksa anarþist olur, hiçbir kayd altýnda kalamaz. Ýstibdad-ý mutlaktan, rüþvet-i mutlakadan baþka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu hakikatýn çok hüccetleri, çok misalleri var. Kýsa kesip, sizin zekâvetinize havale ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu asrýn, Kur'ana þiddet-i ihtiyacýný hissetmekte Ýsveç, Norveç, Finlandiyadan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir. Siz, þimdiye kadar gelen inkýlâb kusurlarýný üç-dört adamlara verip, þimdiye kadar umumî harb vesair inkýlâblarýn icbariyle yapýlan tahribatlarý -hususan an'ane-i diniye hakkýnda- tamire çalýþsanýz; hem size istikbalde çok büyük bir þeref ve ahirette büyük kusuratlarýnýza kefaret olup, hem vatan ve millet hakkýnda menfaatli hizmet ederek, milliyetperver, hamiyetperver namýna müstahak olursunuz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Rabian: Mâdem, ölüm öldürülmüyor ve kabir kapýsý kapanmýyor ve mâdem siz de herkes gibi kabre koþuyorsunuz ve mâdem o kat'î ölüm, ehl-i dalâlet için idam-ý ebedidir. Yüzbin cemiyetçilik ve dünyaperestlik ve siyasetçilik onu tebdil edemez. Ve mâdem Kur'an, o idam-ý ebediyi, ehl-i iman için tehris tezkeresine çevirdiðini güneþ gibi isbat eden Risale-i Nur elinize geçmiþ ve yirmi senedenberi hiçbir feylesof, hiçbir dinsiz ona karþý çýkamýyor, bilâkis, dikkat eden feylesoflarý imana getiriyor. Ve bu oniki sene zarfýnda dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemadan mürekkeb ehl-i vukufunuz, Risale-i Nuru tahsin ve tasdik ve takdir edip, îman hakkýndaki hüccetlerine itiraz edememiþler. Ve bu millet ve vatana hiçbir zararý olmamakla beraber, hücum eden dehþetli cereyanlara karþý, Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur'ani olduðuna, Türk Milletinden, hususan mekteb görmüþ gençlerden yüzbin þahid gösterebilirim. Elbette benim size karþý bu fikrimi tam nazara almak ehemmiyetli bir vazifenizdir. Siz, dünyevî çok diplomatlarý her zaman dinliyorsunuz; bir parça da, âhiret hesabýna konuþan benim gibi kabir kapýsýnda, vatandaþlarýn haline aðlayan bir bîçareyi dinlemek lâzýmdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu istida, yirmi senedenberi hiç müracaat etmediðim halde, bir hiddet zamanýnda, bir defa olarak, beni tâzib eden Dahiliye Vekili Hilmi'ye hitaben yazýlmýþ; bera-yý malûmat Afyon Emniyet Müdürüne gönderilmiþ. Mânasýz, lüzumsuz dört-beþ defa</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 482)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
bana sýkýntý verdiler; «Senin yazýn böyle deðil, kim sana böyle yazmýþ!» diye, resmen beni karakola çaðýrdýlar. Ben de dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Böylelere müracaat edilmez.. yirmi sene sükûtum haklý imiþ.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey Emirdað Hükûmeti ve zabýtasý! Bu hasbýhali bir sene evvel yazmýþtým; fakat vermedim, sakladým. Þimdi beþ cihetle kanunsuz, beni hususî  ikametgâhýmda bir hizmetçiden men' ve müdahale etmeleri gibi, dünyada emsalsiz bir tarzda beni istibdad-ý mutlak altýna alýyorlar. Kanun namýna kanunsuzluk edenleri, insafa gelmek fikriyle izhar ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþim, bu fâni dünyada hamiyetli ve ciddî bir arkadaþým,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Bütün dostlarým ve hemþehrilerimden en ziyade zâtýnýz ve bazý Erzurumlu zatlarýn benim bu iþkenceli mazlumiyet hâletimde þefkatkârâne ciddî alâkadarlýðýnýza ve imdadýma fikren koþmanýza cidden çok minnettarým.. ve âhir ömrüme kadar unutmayacaðým. Size bin Maþâallah ve Barekallah derim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Saniyen: Mesleðime ve Risale-i Nur'dan aldýðým dersime bütün bütün muhalif olarak ve on senedenberi fâni dünyanýn geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur-u hayatýma da münafi olarak, sýrf senin hatýrýn ve merak ettiðin ve bu defaki uzun mektubun için, vaziyetime ve zalimlerin iþkencelerine ait birkaç maddeyi beyan edeceðim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Otuz sene evvel Darül-Hikmette âza iken bir gün arkadaþýmýzdan ve Darül-Hikmet âzasýndan Seyyid Sadeddin Paþa dedi ki: Kat'î bir vasýta ile haber aldým; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zýndýka komitesi senin bir eserini okumuþ, demiþler ki: Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleðimizi yani zýndýkayý (dinsizliði) bu millete kabul ettiremeyeceðiz.. bunun vücudunu kaldýrmalýyýz! diye, senin idamýna hükmetmiþler. Kendini muhafaza et. Ben de: «Tevekkeltü Alellah.. ecel birdir, tagayyür etmez» dedim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 483)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu komite otuz sene belki kýrk senedenberi hem tevessü' etti, hem benimle mücadelede herbir desiseyi istimal etti. Ýki defa imha için hapse ve onbir defa da beni zehirlemeye çalýþmýþlar. En son dehþetli plânlarý, sâbýk Dahiliye Vekilini ve Afyon'un sâbýk Valisini ve Emirdaðý'nýn sâbýk Kaymakam Vekilini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfuzunu bütün þiddetiyle aleyhimde istimal etmeleridir. Benim gibi zayýp, ihtiyar, merdümgiriz, fakir, garib, hizmete çok muhtaç bir biçareye o üç resmî memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda yapmýþ ve herkesteki korku o dereceye varmýþ ki, bir memur bana selâm etse, haber aldýklarý vakit deðiþtirdikleri için, casusluktan baþka hiç bir memur bana uðramadýðýný ve komþularýmýn da bazýlarý korkularýndan hiç selâm etmediklerini gördüðüm halde, inayet ve hýfz-ý Ýlâhî bana bir sabýr ve tahammül verdi. Emsalsiz bu iþkence ve bu tazyik beni onlara dehalete mecbur etmedi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ..........................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Ýki sene, iki mahkeme ellerinde tetkik edilen bütün Risale-i Nur eczalarýnda kanunca bir vesile bulamayýp (Hâþiye) bizi ve Risale-i Nur'u beraet ettirdikten sonra, zýndýka komitesi, münafýk bazý memurlarý vesile ederek, merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip, bütün bütün hilâf-ý kanun olarak bütün dostlarýmdan ve talebelerimden tecrid ve sýhhat ve hayatým noktasýnda en fena bir yerde, beni nefyetmek namý altýnda, haps-i münferid ve tecrid-i mutlak mânasýnda beni Emirdaðý'na gönderdiler. Þimdi tahakkuk etmiþ ki, iki maksatla bu muameleyi yapýyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birisi: Eskidenberi ihaneti kabul etmediðimden, beni o surette hiddete getirip, bir mesele çýkararak mahvýma yol açmaktý. Bundan bir þey çýkaramadýklarý için, zehirlendirmek vasýtasiyle mahvýma çalýþtýlar. Fakat, inayet-i Ýlâhiyye ile Nur þakirdlerinin dualarý, tiryak gibi, panzehir gibi ve sabýr ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plâný akîm býraktý. O maddî ve mânevî zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte hiçbir hükûmette bu tarz-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
__________________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Ya; hiçbir cihetle hiçbir kanun, hattâ onlarýn bazý keyfî kanunlarý bize ve Risale-i Nura iliþmiyorlar; veyahud þimdiki bazý kanunlar iliþtiði halde, koca Adliyeler ve üç büyük mahkemeler, istikbalde gelecek þiddetli nefret ve lânetten çekinmek için, Nurun ve bizin mahkûmiyetimize cesaret edemeyip, ittifakla umumumuzun beraetine ve bütün Risale-i Nurun iadesine karar verdiler. Dað gibi kuvvetli adliyeler çekindiði halde, muvakkat bir makam olan gaddar þahsiyetlerin bu zulmü yapmalarý, elbette semavatý ve arzý kýzdýrýyor.. daha hiddetime lüzum kalmýyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 484)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
da iþkenceli zulümler kanun namýna, hükûmet namýna yapýlmadýðý halde; damarlarýma dokunduracak tarzda mütemadiyen tarassutlarla, herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu.  Fakat birden kalbime ihtar edildi ki, bu zalimlere hiddet deðil, acýmalýsýn! Onlarýn herbirisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azab yerinde bin derece fazla bâkî  azablara ve maddî ve mânevî cehennemlere mâruz kalacaklar. Senin intikamýn, bin defa ziyade onlardan alýnýr. Ve bir kýsmý -aklý varsa- dünyada da kaldýkça geberinceye kadar vicdan azabý ve idam-ý ebedî korkusuyla iþkence çekecekler. Ben de onlara karþý hiddeti terkettim, onlara acýdým, «Allah ýslah etsin,» dedim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, bu azab ve iþkenceler pek büyük sevab kazandýrmakla beraber, Risale-i Nur þakirdleri yerine ve onlarýn bedeline benimle meþgul olup yalnýz beni tâzib etmeleri, Nurculara büyük bir faide ve selâmetlerine hizmet olmasý cihetinde de Cenab-ý Hakka þükrediyorum. Ve müthiþ sýkýntýlarým içinde bir sevinç hissediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncüsü: Senin mektubunda, benim istirahatýmý ve eðer iktidarým olsa benim Þam ve Hicaz tarafýna gitmeme dair sizin hükûmet-i hazýraya müracaat maddesi ise...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Biz, imaný kurtarmak ve Kur'âna hizmet için Mekke'de olsam da buraya gelmek lâzýmdý. Çünkü, en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hastalýklara mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin imanýna ve saadetine hizmet için burada kalmaða -Kur'ândan aldýðým dersle- karar verdim ve vermiþiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Saniyen: Bana karþý hürmet yerine hakaret görmek noktasýný, mektubunuzda, «Mýsýr'da, Amerika'da olsa idiniz; tarihlerde hürmetle yâdedilecektiniz!» diye yazýyorsunuz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz, dikkatli kardeþim; biz, insanlarýn hürmet ve ihtiramýndan ve þahsýmýza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden, mesleðimiz itibariyle cidden kaçýyoruz. Hususan, acib bir riyakârlýk olan þöhretperestlik ve cazibedar bir hodfüruþluk olan tarihlere þaþaalý geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nur'un bir esasý ve mesleði olan ihlâsa zýddýr ve münafidir. Onu arzulamak deðil, bilâkis þahsýmýz itibariyle ondan ürküyoruz. Yalnýz Kur'ânýn feyzinden gelen ve i'caz-ý mânevîsinin lemeatý olan ve hakikatlarýnýn tefsiri bulunan ve týlsýmlarýný açan Risale-i Nur'un</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 485)</p><p> </p><p>
revacýný ve herkesin ona ihtiyacýný hissetmesini ve pek yüksek kýymetini herkes takdir etmesini ve onun pek zâhir mânevî kerâmatýný ve iman noktasýnda, zýndýkanýn bütün dinsizliklerini maðlûp ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu rahmet-i Ýlâhiyyeden bekliyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þahsýma ait ehemmiyetsiz ve cüz'î bir maddeyi hâþiye olarak beyan ediyorum:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Madem Receb Bey ve Kara Kâzým, seninle dost ve zannýmca eski Said'le de münasebetleri var, onlardan iyilik istemek deðil, belki bana karþý, selefleri gibi mânasýz, lüzumsuz tazyik ve zulme meydan vermesinler. Hakikaten buranýn maddî ve mânevî havasiyle imtizaç edemiyorum. Sýkýntýlarým pek fazla. Ýkametgâhýmý, hem dýþarýdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnýzým. Ve bir cihetle de; komþusuz, sýkýntýlý bir odada, hasta bir halde hayatýmý geçiriyorum. Bazan bir günü, Denizli'de bir ay hapisten fazla beni sýkmýþ. Bu yirmi sene dehþetli zulüm ile hürriyetime ve serbestiyetime iliþmek artýk yeter! Zaten iki sene mahkemelerin tetkikatiyle ve aleyhimdeki münafýklarýn plânlarý akîm kalmasiyle kat'iyyen tebeyyün etmiþ ki; þahsýmda ve Nurlarda, bu vatan ve millete zarar tevehhüm etmekle daha kimseyi kandýramazlar. Ben de herkes gibi hürriyetime sahip olsam, belki tebdil-i hava için mutedil havasý bulunan bu kazanýn bazý köylerine gitmeme müsaadekâr bir iþ'ar olsa münasip olur. Size ve oradaki Nur dostlarýma çok selâm ve dua ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Maddî ve mânevî bir sual münasebetiyle hatýra gelen bir cevaptýr. </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Deniliyor ki: Neden Nur þakirdlerinin kuvvetli hüsn-ü zanlarý ve kat'î kanaatlarý, senin þahsýn hakkýnda Nurlara daha ziyade</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 486)</p><p> </p><p>
þevklerine medar olan bir makamý ve kemâlâtý þahsýna kabul etmiyorsun? Yalnýz Risale-i Nur'a verip, kendini çok kusurlu bir hâdim gösteriyorsun?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevab: Hadsiz hamd ve þükür olsun ki, Risale-i Nur'un öyle kuvvetli ve sarsýlmaz istinad noktalarý ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki; benim þahsýmda zannedilen meziyete, istidada ihtiyacý yoktur. Baþka eserler gibi müellifin kabiliyetine bakýp, makbuliyeti ve kuvveti ondan almýyor. Ýþte meydanda, yirmi senedir kat'î hüccetlerine dayanýp, þahsýmýn maddî ve mânevî düþmanlarýný teslime mecbur ediyor. Eðer þahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i istinad olsaydý, dinsiz düþmanlarým ve insafsýz vurabilirdiler. Halbuki o düþmanlar, divaneliklerdinden, yine her nevi desiselerle beni çürütmeye ve hakkýmda teveccüh-ü âmmeyi kýrmaða çalýþtýklarý halde Nurlarý fütuhatýna ve kýymetine zarar veremiyorlar. Yalnýz bazý zaif ve yeni müþtaklarý bulandýrsa da vazgeçiremiyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu hakikat için, hem bu zamanda enaniyet ziyade hükmettiði için, haddimden çok ziyade olan hüsn-ü zanlarý kendime almýyorum. Ve ben, kardeþlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem kardeþlerimin bu biçare kardeþlerine verdiði makam-ý uhrevî, hakikî dinî makam ise; Mektubat'ta, Ýkinci Mektubun âhirindeki kaideye göre, «Þahsýma verdikleri mânevî hediye olan kemâlâtý, eðer hâþâ! Ben kendimi öyle bilsem, olmamasýna delildir; kendimi öyle bilmesem, onlarýn o hediyesini kabul etmemek lâzým geliyor.» Hem kendini makam sahibi bilmek cihetinde enaniyet müdahale edebilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir þey daha kaldý ki, dünya cihetinde hakaik-i imaniyenin neþrindeki vazifedar, makam sahibi olsa, daha iyi tesir eder denilebilir. Bunda da iki mâni var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birisi: Faraza velâyet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak tarzýnda, velâyetin mahiyetindeki ihlâs ve mahviyete münafidir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahabeler gibi izhar ve dâvâ edemezler; onlara kýyas edilmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Mâni: Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fâni ve cüz'î ve muvakkat ve kusurlu bir þahýs sahib olsa, Nurlara ve hakaik-i imaniyenin fütuhatýna zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mucib-i þükrandýr; ehl-i siyasetteki düþmanlarým, mezkûr hakikatlarý bil-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 487)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
medikleri için; þerefli, izzetli eski Said'i düþünüp, mütemadiyen Nurlar bedeline benim þahsýma ihanet ve tenkis etmekle meþgul oluyorlar. Bazý mutaasýb enaniyetli hocalarý da þahsýmýn aleyhine çeviriyorlar; gûya Nurlarý söndürmeye çalýþýyorlar. Halbuki, Nurlarý daha ziyade parlattýrmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi þahsýmdan deðil, Kur'ân güneþinin menbaýndan nurlarý alýyor.</p><p> </p><p>
  ........................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu þaþaalý baharýn çiçeklerini temaþa etmek için, araba ile bir iki saat geziyorum. Hiç hayatýmda görmediðim bir tarzda, bütün çiçekli otlar âdetin fevkinde bir tarzda büyümüþ, çiçekler açmýþ, tebessümkârâne tesbihat edip, lisan-ý hal ile Sâni-i Zülcelâllerinin sanatýný takdir ve alkýþlýyorlar gibi hakkalyakîn hissettiðimden; hayat-ý dünyevîyeye müþtak hissiyatým ve gafil ve tahammülsüz nefsim, bu halden istifade ederek, dünyadan nefret ve hastalýklý ve sýkýntýlý hayattan usanmak ve berzaha gitmeye ve oradaki yüzde doksan dostlarýný görmeye iþtiyak cihetinde karar veren kalbime ve fânide bâkî zevk arayan nefsime itiraz geldi. Birden hissiyata da, damarlara da sirayet eden îman nuru, o îtiraza karþý gösterdi ki; madem toprak, bu kadar cemal ve rahmet ve hayat ve ziynetlere, maddi cihetinde mazhar olmasýndan hadsiz bir rahmetin perdesidir.. ve içine giren hiçbir þey baþýboþ kalmýyor, elbette, bütün bu zâhirî ve maddî ziynetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemal ve rahmet ve hayatýn mânevî merkezlerinin ve bir kýsým tezgâhlarýnýn faal bir nev'i toprak perdesinin altýnda ve arkasýndadýr. Elbette, bu hamiyetli annemiz olan toprak altýna girmek ve kucaðýna sýðýnmak ve o hakikî ve daimî ve mânevî çiçekleri seyretmek, daha ziyade sevilir ve iþtiyaka lâyýktýr diye, o kör hissiyatýn ve dünyaperest nefsin itirazýný tamamiyle izale ve defetti;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 488)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى نُورِ اْلاِيمَانِ  مِنْ كُلِّ وَجْهٍ   dünyaperest nefsime de dedirtti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Seksen sene ibadetli bir ömrü bahtiyarlara kazandýran Ramazan-ý mübarekte, inþâallah Nur'un þirket-i mânevîsi o kazanca mazhar olacak. Bayrama kadar elden geldiði kadar, Nurcular ihlâs ile birbirinin dualarýna mânevî âmin demeli ki, birisi o sekseni kazansa, herbiri derecesine göre hissedar olur. En zaif ve en aðýr yükü bulunan bu hasta kardeþinize elbette mânevî yardým edersiniz.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Nurlarýn erkânlarýndan bir-iki doktor, benim hastalýðýmýn þiddetiyle beraber, o hâlis, sadýk zatlara hastalýk noktasýnda müracaat etmeyip ve ilâçlarýný da yemeyip, çok aðýr hastalýklar içinde onlara meþveret etmeyerek ve þiddet-i ihtiyacým ve elemlerin içinde yanýma geldikleri vakit, hastalýða dair bahis açmadýðýmdan endiþeli bir merak onlara geldiðinden, sýrlý bir hakikatý izhara mecbur oldum. Belki size de faidesi var diye yazýyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Onlara dedim ki: Hem gizli düþmanlarým, hem nefsim, þeytanýn telkiniyle zaif bir damarýmý arýyorlar ki, beni onunla yakalayýp Nurlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin. En zaif damar ve dehþetli mâni, hastalýk damarýdýr. Hastalýða ehemmiyet verildikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder. «Zarurettir, mecburiyet var» der, ruh ve kalbi susturur. Doktoru, müstebid bir hâkim gibi yapar. Ve tavsiyelerine ve gösterdiði ilâçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise, fedakârâne ihlâsla hizmete zarar verir. Hem, gizli düþmanlarým da bu zaif damarýmdan istifadeye çalýþmýþlar ve çalýþýyorlar. Nasýl ki korku ve tama ve þan ü þeref cihetinde çalýþýyorlar... (Çünki, insanýn en zaif damarý olan korku cihetinde bir halt edemediler, idamlarýna peþ para vermediðimizi anladýlar.)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 489)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, insanýn bir zaif damarý, derd-i maiþet ve tama cihetinde çok soruþturdular; nihayetinde o zaif damardan birþey çýkaramadýlar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki; onlarýn mukaddesatýný feda ettikleri dünya malý, nazarýmýzda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukuatlarla onlarca da tahakkuk etmiþ. Hattâ bu on sene zarfýnda yüz defadan ziyade, resmen, «Ne ile yaþýyor?» diye mahallî hükûmetlerden sormuþlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, en zaif bir damar-ý insaniye olan þan ü þeref ve rütbe noktasýnda, bana çok elîm bir tarzda, o zaif damarýmý tutmak için; emredilmiþ ihanetler, tahkirler, damara dokunduracak iþkenceler yaptýlar, hiçbir þeye muvaffak olamadýlar. Ve kat'iyyen anladýlar ki, onlarýn perestiþ ettiði dünyanýn þan ü þerefini, bir riyakârlýk ve zararlý bir hodfüruþluk biliyoruz. Onlarýn fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u cah ve þan ü þeref-i dünyevîyeye beþ para ehemmiyet vermiyoruz.. belki onlarý bu cihetle divane biliyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, bizim hizmetimiz itibariyle bizde zaif damar sayýlan, fakat hakikat noktasýnda herkesin makbulü ve her þahýs onu kazanmaða müþtak olan mânevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakki etmek ve o nimet-i Ýlâhiyyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara, menfaatten baþka hiçbir zararý yok. Fakat, böyle benlik ve enaniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galabe çaldýðý bir zamanda, elbette sýrr-ý ihlâsa ve hiçbir þeye âlet olmamaða bina edilen hizmet-i imaniye, þahsî makam-ý mâneviyeyi aramamak iktiza ediyor. Harekâtýnda onlarý istememek ve düþünmemek lâzýmdýr ki, hakikî ihlâsýn sýrrý bozulmasýn.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bunun içindir ki; herkesin aradýðý keþf ü kerâmâtý ve kemalât-ý ruhîyeyi, Nur hizmetinin haricinde aramadýðýmý, zaif damarlarýmý tutmaða çalýþanlar anladýlar. Bu noktada dahi maðlûb oldular.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Umum kardeþlerimize birer birer selâm. Ve gelecek Leyle-i Kadir, herbir Nurcu hakkýnda seksen üç sene ibadetle geçmiþ bir ömür hükmüne geçmesini, hakikat-ý Leyle-i Kadri þefaatçi ederek Rahmet-i Ýlâhiyyeden niyaz ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                 Kardeþiniz</p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 490)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Leyle-i Kadirde kalbe gelen pek uzun ve geniþ bir hakikata pek kýsaca bir iþaret edeceðiz. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nev-i beþer, bu son harb-i umumînin eþedd-i zulüm ve istibdadiyle ve merhatemiz tahribatiyle ve bir düþmanýn yüzünden yüz mâsumu periþan etmesiyle ve maðlûblarýn dehþetli me'yusiyetleriyle ve galiblerin dehþetli telâþ ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarýný tamir edememelerinden gelen dehþetli vicdan azablarýyla; ve dünya hayatýnýn bütün bütün fâni ve muvakkat olmasý ve medeniyet fantaziyelerinin aldatýcý ve uyutucu olmasý umuma görünmesiyle; ve fýtrat-ý beþeriyedeki yüksek istidâdâtýn mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehþetli yaralanmasiyle ve ebedperest hissiyat-ý bâkiye ve fýtrî aþk-ý insaniyenin heyecan içinde uyanmasiyle; ve gaflet ve dalâletin en sert saðýr olan taibatýn, Kur'ânýn elmas kýlýcý altýnda parçalanmasiyle; ve gaflet ve dalâletin en boðucu, aldatýcý, en geniþ perdesi olan siyasetin, rûy-u zeminde pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti görünmesiyle; ve elbette hiçbir þüphe yok ki; Þimalde, Garbde, Amerika'da emareleri göründüðüne binaen, nev-i beþerin mâþuk-u mecazîsi olan hayat-ý dünyevîyesi böyle çirkin ve geçici olmasýndan, fýtrat-ý beþerin hakikî sevdiði ve aradýðý hayat-ý bâkýyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.. ve elbette hiç þüphe yok ki; binüçyüz altmýþ senede, her asýrda üçyüz elli milyon þâkirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvâsýna milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan; ve her dakikada milyonlar hafýzlarýn kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisanlariyle beþere ders veren ve hiçbir kitabda emsali bulunmayan bir tarzda, beþer için hayat-ý bâkiyeyi ve saadet-i ebedîyeyi müjde verip, bütün beþerin yaralarýný tedavi eden Kur'ân-ý Mucizül-Beyanýn þiddetli, kuvvetli ve tekrarlý binler âyâtýyla, belki sarihan ve iþareten onbinler defa dâvâ edip, haber verip, sarsýlmaz kat'î deliller ile þüphe getirmez hadsiz hüccetlerle, hayat-ý bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saadet-i ebediyyeyi ders vermesi, elbette  nev-i beþer bütün aklýný kaybetmezse ve maddî ve mânevî  bir kýyamet baþlarýnda kopmazsa; Ýsveç, Norveç, Finlandiya ve Ýngiltere'nin Kur'âný kabule çalýþan meþhur hatibleri ve Din-i Hakký</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 491)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
arayan Amerika'nýn çok ehemmiyetli dinî cemiyeti gibi ruy-u zeminin kýt'alarý ve hükûmetleri Kur'ân-ý Mucizül-Beyaný arayacaklar ve hakikatlarýný anladýktan sonra bütün ruh-u canlariyle sarýlacaklar. Çünkü bu hakikat noktasýnda katiyyen Kur'ânýn misli yoktur ve olamaz! Ve hiçbir þey bu Mucize-i Ekberin yerini tutamaz!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Saniyen: Madem Risale-i Nur, o Mucize-i Kübra'nýn elinde bir elmas kýlýnç hükmünde hizmetini göstermiþ ve en muannid düþmanlarý teslime mecbur etmiþ. Hem kalbi, hem ruhu, hattâ hissiyatý tam tenvir edecek ve ilâçlarýný verecek bir tarzda, hazine-i Kur'âniyyenin dellâllýðýný yapan ve ondan baþka me'haz ve mercii olmayan, bir mucize-i mânevîyesi bulunan Risale-i Nur, o vazifeyi yapýyor ve aleyhinde dehþetli propagandalar ve gayet muannid zýndýklara tam galebe çalmýþ ve dalâletin en kalýn ve boðucu ve geniþ daire-i âfâkýnda ve fennin en geniþ perdelerinde, Asâ-yý Musadaki, Meyvenin Altýncý Meselesi ve Birinci ve Ýkinci, Üçüncü ve Sekizinci  Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti daðýtýp, nur-u tevhidi göstermiþ. Elbette bizlere lâzým ve millete elzemdir ki; þimdi resmen izin verilen din tedrisatý için hususî dershaneler açýlmasýna ve izin verilmesine binaen, Nur þâkirdleri, mümkün olduðu kadar her yerde küçücük bir dershane-i Nurîye açmak lâzýmdýr. Gerçi, herkes kendi kendine bir derece istifade eder. Fakat herkes, her mes'elesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlarýnýn izahý olduðu için, hem ilim, hem marifetullah, hem ibadettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eski medreselerde beþ-on seneye mukabil, Ýnþâallah Nur medreseleri beþ-on haftada ayný neticeyi temin edecek. Ve yirmi senedir ediyor. Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat-ý dünyevîyesine ve siyasîyesine ve uhrevîyesine pek çok faidesi bulunan bu Kur'ân lemeatlarýna ve dellâlý bulunan Risale-i Nur'a, deðil iliþmek, tamamiyle terviç ve neþrine çalýþmalarý elzemdir ki, geçen dehþetli günahlara keffaret ve gelecek müthiþ belâlara ve anarþistliðe bir sed olabilsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kardeþlerim, merak etmeyiniz. Ve Nurun fevkalâde perde altýndaki fütuhatýna kanaat ediniz. Þimdiye kadar hiçbir eserin böyle aðýr þerait altýnda, bu derece tesirli intiþarýný tarih göstermiyor. Hem, tam serbestiyet verilmemesinin sebebi ve hikmeti, Nurlarýn fevkalâde kuvvetinden kokruyorlar; belki sarsýntý verecek di-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 492)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ye, tam takdir ve kabul etmek ile beraber, þimdilik resmen intiþarýndan telâþ ettiklerini, diyanet reisi büyük reisle görüþmesinde haber alýnmýþ. Eski gibi hücum yok, belki müsalâha istiyorlar. Fakat, Nurlar lehinde kuvvetli cereyanlar, Ýnþâallah o telâþý, iþtiyakla resmen neþrine çevirecek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem çok enaniyetliler, eserlerini terviç etmek için, Nurlarýn meydana çýkmalarýna kýskanmak damariyle taraftar olmuyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Salisen: Risale-i Nur; hacýlarla hariç Âlem-i Ýslâma yayýlýyor; kendi kendini lâyýk ellere  yetiþtiriyor. Ve Þam'a el yazýsiyle gönderdiðimiz Asa-yý Musa ve Zülfikar'ý hey'et-i ilmiye onbeþ gün tetkik etmiþ; tam takdir etmelerine alâmet olarak demiþler: «Biz bunu mecmualar halinde kýsým kýsým tâbedelim, hem bunu birden tâbetmeye çok para lâzým.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ; Size, hem acib, hem elîm, hem lâtif bir macera-yý hayatýmý ve düþmanlarýmýn hem þenî, hem bin ihtimalden bir tek ihtimal ile hiçbir þeytan hiçbir kimseyi kandýramadýðý bir iftiralarýný ve Nur'a karþý istimal edilecek hiçbir silâhlarý kalmadýðýný beyan etmeye bir münasebet geldi. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Tarih-i hayatýmý bilenlere malûmdur. Ellibeþ sene evvel, ben yirmi yaþlarýnda iken, Bitlis'te, merhum Vali Ömer Paþa hanesinde iki sene onun ýsrariyle ve ilme ziyade hürmetiyle kaldým. Onun altý adet kýzlarý vardý. Üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri iki sene beraber bir hanede kaldýðýmýz halde, birbirinden tefrik edip tanýmýyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hattâ bir âlim misafirim yanýma geldi, iki günde onlarý birbirinden farketti, tanýdý. Herkes bendeki hale hayret ederek bana sordular: «Neden bakmýyorsun?» Derdim: «Ýlmin izzetini muhafaza etmek beni baktýrmýyor.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem kýrk sene evvel Ýstanbul'da, Kâðýthane þenliðinin yevm-i mahsusunda, köprüden tâ Kâðýthaneye kadar, Haliç'in iki tarafýnda binler açýk saçýk Rum ve Ermeni ve Ýstanbullu karý ve kýzlar di-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 493)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
zildikleri sýrada, ben ve merhum mebus Molla Seyyid Tâhâ ve mebus Hacý Ýlyas ile beraber bir kayýða bindik. O kadýnlarýn yanlarýndan geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki, Molla Tâha ve Hacý Ýlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassut ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip, dediler: «Senin bu haline hayret ettik, hiç bakmadýn!» Dedim: «Lüzumsuz, geçici, günahlý zevklerin âkýbeti elemler, teessüfler olmasýndan istemiyorum.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, bütün tarih-i hayatýmda hediyeleri kabul etmek ve minnet altýna girip, halkýn sadaka ve ihsanlarýný almaktan çekindiðimi, benim ile arkadaþlýk edenler bilirler. Nurlarýn ve hizmet-i imaniye ve Kur'âniyenin þerefini ve selâmetini himaye etmek için, dünyanýn maddî ve içtimaî ve siyasî bütün ezvakýný ve merakýný terkettiðim ve idam gibi ehl-i garazýn bütün tehditlerine beþ para ehemmiyet vermediðim, yirmi sene iþkenceli esaretimdeki iki dehþetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat'î göründü.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, yetmiþbeþ sene devam eden bu düstur-u hayatým varken, Risale-i Nur'un fevkalâde kýymetini kýrmak fikriyle þeytanlarýn bile hatýr ve hayâline gelmeyen bir iftira, resmî makamý iþgal eden bir adam yaptý. Ve demiþ: «Gecede tablalarla baklavalar, fâhiþe ve namussuzlar yanýna gidiyorlar!» Halbuki benim kapým; gecede, dýþarýdan ve içeriden kilitli, sabaha kadar bir bekçi o bedbahtýn emriyle kapýmý bekliyordu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem buradaki komþular ve bütün dostlar bilirler ki, ben, iþa namazýndan sonra tâ sabaha kadar hiç kimseyi yanýma kabul etmemiþim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte böyle bir iftiraya, bir sefih ahmak insan, eþek olsa, sonra þeytan olsa buna ihtimal vermez. O adam anladý, o gibi plânlardan vazgeçti; buradan baþka yere cehennem olup gitti. Onun, resmiyet cihetiyle beni deðil, belki Nurcularý lekedar etmek için kurduðu plâný ile bu yeni hâdiseyi vesile edip, þâkirdlere leke sürmek istenildi. Fakat, hýfz ve himayet ve inâyet-i Ýlâhiyye, o plâný da hârika bir tarzda akîm býraktý. Bu beyanla, ben nefsimi tebrie etmiyorum; belki kudsî hizmet-i imaniye, o nefsi bütün hevesatýndan vazgeçirmiþ ve o hizmetteki mânevî zevk ona kâfi geliyor, demek istiyorum. Ve Nurcularýn, ihtiyat ve dikkate ihtiyaçlarýný beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 494)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Saniyen: Makine iþinde tecrübeli ve muktedir, hususî katibi size gönderiyorum; kendim zahmetle yazdýðýmdan, bundan sonra kýsaca yazacaðým, gücenmeyiniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ...........................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Rabian: Bu dakikada Kastamonu Hüsrevi Mehmet Feyzi'nin tebrik ve Nur fütuhatýnýn müjdelerini havi parlak güzel mektubunu aldým. Ve o kýymetli kardeþimiz baþta olarak, Hilmi, Emin, Beþ Kardeþlere, Zehralar, Lütfiyeler, Ulviyeler gibi Nurcu hemþirelerimizi hem leyali-i aþerelerini, hem bayramlarýný ruh-u canýmýzla tebrik ediyoruz. Hem Hulusi'nin, hem Feyzi'nin mektublarýný leffen gönderiyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                              SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Umum Nurcularýn mübarek bayramlarýný ve Haccül-Ekberde bulunan Nur þâkirdleriyle ve Hacdaki Nur taraftarlarýnýn bayramlarýný tebrik içinde ve çok zamandanberi esaret altýnda kalmýþ ve istiklâliyetini kaybetmiþ Hindistan, Arabistan gibi Âlem-i Ýslâmýn büyük memleketleri birer devlet-i Ýslâmiye þeklinde; Hind'de yüz milyon bir devlet-i Ýslâmiye, Cava'da elli milyondan ziyade bir devlet-i Ýslâmiye ve Arabistan'da dört-beþ hükûmet, bir cemahir-i müttefika gibi, Arap birliði ile Ýslâm birliðinin birleþmesindeki Âlem-i Ýslâmýn bu büyük bayramýnýn mukaddemesini tebrik ile, bu bayram bize müjde veriyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Saniyen: Ýstanbul'da Re'fet Beyin ve Mustafa Orucun yazdýklarýna göre, çok zaman Ýslâm ordusunu idare eden ve sonra Darülfünuna inkýlâb eden Harbiye Nezareti ve Bâb-ý Seraskerî, o muazzam binanýn alnýnda</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا . وَيَنْصُرَكَ  اللَّهُ  نَصْرًا عَزِيزًا                                </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hatt-ý Kur'ân ile o mânidar Kur'ân Âyeti yazýlmýþken, sonra da mermer taþlarla üzeri kapatýlýp o Nurlarý gizlemiþlerdi. Þimdi ye-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 495)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
niden Hatt-ý Kur'âniyyeye bir nümune-i müsaade ve Risale-i Nur'un takib ettiði maksadýna bir vesile ve üniversite ileride bir Nur Medresesi olmasýna bir iþaret olduðu gibi, Denizli Nurcularýndan Ahmed'lerin, meþhur âlim ve akýlca On Dokuzuncu Asrýn en büyüðü ve içtimaî feylesoflarýn en ilerisi Bismark'ýn eserinden aldýklarý bir fýkrada, o yüksek Bismark eserinde diyor ki: «Kur'âný her cihetle tetkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beþeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez» ve Peygambere hitaben der:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Ya Muhammed, Sana muasýr olamadýðýmdan çok müteessirim. Beþeriyet, Senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüþ, bâdema göremiyecektir. Binaenaleyh, Senin huzurunda kemal-i hürmetle eðilirim.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        BÝSMARK</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
diye imzasýný atmýþ. Ve o fýkrasýnda tahrif ve nesholunan Kütüb-ü Münzeleyi ziyade tenkis için o cümleler yazýlmamalý. Ben de iþaret ettim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O zat, On Dokuzuncu Asrýn en akýllý ve en büyük bir feylesofu ve siyasetin ve içtimaiyat-ý beþeriyenin en mühim bir þahsiyeti olmasý, hem Âlem-i Ýslâm, istiklâliyetini bir derece elde etmesi ve ecnebi hükûmetlerin hakaik-i Kur'âniyeyi aramasý ve garp ve þimal-i garbîde Kur'ân lehinde büyük cereyan bulunmasý; hem Amerika'nýn en yüksek ve meþhur feylesofu olan Mister Karlayl dahi aynen Bismark gibi demiþ: «Baþka kitaplar hiçbir cihette Kur'âna yetiþemez, hakikî söz odur. Onu dinlemeliyiz» diye kat'î karar vermesi ve Nurlarýn da her tarafta fütuhatý ve ileri gitmesi büyük bir fâl-i hayýrdýr ki, ecnebide çok Bismark ve Mister Karlayl'ler çýkacaklar ve emareleri de var diye, Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark'ýn fýkrasýný leffen gönderiyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ...................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Saniyen: Risale-i Nur'un bu kadar muarýzlarýna mukabil en büyük kuvveti ihlâs olduðundan ve dünyanýn hiçbir þeyine âlet olmadýðý gibi, tarafgirlik hissiyatýna bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temas eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarý ihlâsý kýrar, hakikatý deðiþtirir. Hattâ benim otuz senedenberi siyaseti terkettiðime sebeb; mübarek bir âlim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 496)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
takib ettiði cereyanýn tarafgirlik damarý ile sâlih ve büyük bir âlimi, onun fikrine muhalif olmasýndan, tekfir derecesinde tahkir edip; kendi fikrine muvafýk meþhur ve mütecaviz bir münafýðý gayet medih ve sena etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek, tarafgirlik hissine siyasetçilik karýþsa, böyle acib hatâlara sebebiyet veriyor diye        اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ  dedim. O zamandanberi siyaseti terkettim. O halimin neticesi olarak, sizin gibi kardeþlerim bilirsiniz ki; yirmi beþ senedenberi bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim. Ve on sene Harb-i Umumîye bakmadým, bilmedim ve merak etmedim. Ve yirmi iki sene bu iþkenceli esaretimde, tarafgirliðe ve siyasete temas etmemek için ve Nur'daki ihlâsa zarar gelmemek için, müdafaatýmdan baþka istirahatým için hiç müracaat etmediðimi bilirsiniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem bilirsiniz ki; hapisteki size yazdýðým gibi, benim idamýna hükmeden adamlar, beni iþkenceyle tâzib edenler Risale-i Nur ile imanlarýný kurtarsalar, þahit olunuz ki, ben onlarý helâl ediyorum. Ve tarafgirlik damariyle ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki-üç senede, dahilden ve hariçten gelen fýrtýnalý cereyanlara hiç temas etmedik ve kardeþlerimi de bir derece ikaz ettim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bilirsiniz ki; kendim sadaka ve yardýmlarý kabul etmediðim gibi, öyle yardýmlara da vesile olamadýðýmdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eþyamý satýp, o para ile kendi kitablarýmý yazan kardeþlerimden satýn alýyordum. Tâ, Risale-i Nur'un ihlasýna dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve baþka kardeþler de ibret alýp, hiçbir þeye âlet edilmesin. Nur'un hakikî þâkirdlerine, Nur kâfidir; onlar da kanaat etsin, baþka þereflere veya mânevî maddî menfaatlere gözünü dikmesin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem; münakaþa, münazaa ve mesail-i dinîyede damarlara dokunacak tarafgirane mübahese etmemek lâzýmdýr ki, Nur aleyhinde garazkârlar çýkmýsýn. Hattâ, bir hiss-i kablelvuku ile, Mustafa Oruç kardeþimizin, Risale-i Nur'un mesleðine muhalif olarak birisiyle mübahesesi, ayný dakikada ona gayet hiddet ve þiddetle bir gücenmek kalbe geldi. Hattâ o, Nurdan kazandýðý çok ehemmiyetli makamýndan atmak arzusu oldu. Kalben müteessir oldum. Bu, benim için bir Abdurrahmandý.. neden böyle þiddetli hiddet ettim?!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 497)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra bu bayramda yanýma geldi. Cenab-ý Hakka þükür ki, çok ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatâsýný da anladý. Ve benim burada hiddetimin ayný dakikada hatâsýný itiraf etti. Ýnþâallah o kefaret oldu, tam temiz olarak kurtuldu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dört-beþ aydanberi bir zat, bana buraya bir gazete gönderiyormuþ. Ben yeniden haber aldým ki bana gönderilmiyormuþ. Buradaki dostlarým âdetimi bildikleri içindir ki, deðil gazete, Nur'dan baþka hiçbir kitabý, hiçbir mecmuayý kabul etmediðim gibi, yeni yazýdan hiçbir harf bilmediðim için korkmuþlar, bana haber vermemiþler ve göstermemiþler. Þimdi bir zat -bir mektup içinde bir sahifesi benimle konuþan- bir gazetecinin, fakat dost ve hemþehri bir zatýn mektubun gösterdi. Dediler ki: Çoktanberi senin nâmýna bir gazete gönderiyordu, biz korktuk, sana söylemedik. Ben de dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O zata benin tarafýmdan çok selâm ediniz. O dostum, eski bildiði Said deðiþmiþ; dünya ile alâkasý kesilmiþ; hem hasta, hem hususî mektubu kardeþime de yazamadýðýmdan, o zat gücenmesin. Oradaki umum dostlara, hususan Hâfýz Emin ve Hâfýz Fahreddin gibi kardeþlerimize selâm ve bayramlarýný tekrar tebrik ediyoruz...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hadsiz þükür olsun ki, Risale-i Nur, Haremeyn-i Þerifeynce makbuliyetine bir âlamet þudur ki: Denizli kahramaný Hâfýz Mustafa, Ýstanbul'dan aldýðý  «Zülfikâr» ve «Asa-yý Musa» ve «Siracýnnur» u -ki Hindistan ulemasýna gönderilecekti- onlarý alýp, yolda bazý hacýlara okutup, beraber Medine-i Münevvere'de, Keþmirli gayet meþhur bir âlim ve Türkçeyi de güzel bilen bir zâta teslim etmiþ. O zat da çok takdir edip kat'î teminat ile Hindistan ulemasýnýn merkezine göndereceðini ve Medine-i Münevvere'ye mahsus olan mecmualar da yetiþtiðini vesair yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiþtiðini, Denizlili Hâfýz Mustafa'ya arkadaþ olup ve yolda Nurlarý okuyarak giden, hem genç hem Nurcu iki Afyonlu Hacý ve baþka hacýlar bu müjdeli haberi bana getirdiler. Ve hariçte, Risale-i Nur'un ehemmiyetli revacýný ve makbuliyetini müjdelediler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 498)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Siz hiç merak etmeyiniz... Bu yirmi sene yüzer tecrübe ile, inayet-i Ýlâhiyye bizi himaye ettiði ve dehþetli zulümlerden kurtardýðý gibi, bu yeni, mânasýz ve bütün bütün kanunsuz, dehþetli, gaddârâne zulümden bizi kurtaracaðýna kat'î kanaat etmeliyiz. Þayet bir parça sýkýntý, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyade rahmet ve ihsan-ý Ýlâhiyyeye ve sevaba mazhar olmakla beraber, pek çok biçare ehl-i imanýn imanlarýna baþka bir tarzda, bir kudsî hizmet hükmüne geçtiðini Rahmet-i Ýlâhiyyeden pek kuvvetli ümit ediyoruz. Bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduðunu beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl-i vukufun ve Ankara'nýn yedi makamatýnýn ve adliyelerin elinde iki sene Risale-i Nur tetkikle nazardan geçtiði halde, ittifakla, hiçbir muhalif kalmadan hem umum risalelerin beraetine, hem Said'le beraber yetmiþbeþ arkadaþiyle birlikte beraet edildiði ve bir gün bile ceza verilmediði halde, yeniden evrak-ý muzýrra gibi onlara el uzatmak, ne derece kanunsuzdur; zerre kadar insafý olan bilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Dersiniz ki: Beraetten sonra üç buçuk sene Emirdað'da münzevî, garib, kapýsýný hem dýþarýdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamý, zarurî bir iþ olmazsa yanýna kabul etmeyen; ve yirmi senedenberi devam eden te'lifini de býrakýp daha te'lif etmeyen bir adama, dünya siyaseti için kapýsýnýn kilidini kýrarak yanýna gelip, Arabî evradýndan ve baþýndaki bir iki levha-i imaniyeden baþka taharriciler bir þey bulamadýklarý halde, bu eziyetin ne derece hilâf-ý kanun olduðunu zerre kadar aklý bulunan anlar!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Mahkemece yetmiþ þâhidin tasdikiyle, yedi sene Ýkinci Harb-i Umumîyi bilmeyen ve merak edip sormayan; -ki þimdi on senedir ayný o halde bulunan-  ve yirmi beþ senedenberi hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz senedenberi اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ  deyip, siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan; ve yirmi iki sene iþkenceli sýkýntýlar çektiði</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 499)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
halde, ehl-i siyasetin nazar-ý dikkatini kendine celbetmemek ve siyasete karýþmamak için, bir defa istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama, dehþetli bir siyasî gibi (siyasî entrikacýsý gibi) onun menzilini ve inzivagâhýný basýp hasta halinde emsalsiz bir sýkýntý ruhuna vermek, hiçbir kanuna muvafýk gelir mi? Zerre kadar vicdaný bulunan bu hale acýyacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncüsü: Eskiþehir Mahkemesinde altý ay tetkikten sonra ve sebebi de cemiyetçilik ve tarikatçalýk olduðu evham ve bahanesiyle, büyük bir reisin ona þahsî garaz ile, onun aleyhinde bazý adliyecileri teþvik ettiði halde; cemiyetçilik tarikatçýlýk ve Risale-i Nur cihetinde beraet ettirip; yalnýz Risale-i Nur'un bir küçücük parçasý olan «Tesettür Risalesi» ni bahane ederek, kanunla deðil de yalnýz kanaat-ý vicdaniye ile, yüzyirmi þâkird içinde beþ-on þâkirde altý ay ceza verdiler ki, tetkik zamanýna kadar dört ay mevkuf, bir buçuk ay da hapis kaldýklarý ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay, cemiyetçilik ve tarikatçýlýk gibi birkaç bahane ile, bütün yirmi senelik «Mektubat» ve te'lifatlarýný inceden inceye tetkik ile beraber; Ankara'nýn Aðýr Ceza Mahkemesine beþ sandýk kitaplarý gönderdikleri ve iki sene o kitaplar ve mektuplar, Ankara ve Denizli Mahkemesindeki nazar-ý tetkikte kaldýklarý halde; o mahkemeler, ittifakla, cemiyetçilik ve tarikatçýlýk vesair bahaneleri cihetinde beraet kararý verip; o kitap ve mektuplarý aynen sahiplerine iade ve Saidi, arkadaþlariyle beraber beraet ettirdikleri halde; bir siyasî cemiyet nazariyle ve entrikacý bir siyasî adam tarzýnda onu itham etmek ve adliye memurlarýný onun aleyhinde cemiyetçilik noktasýnda sevketmek, ne kadar kanunsuz olduðunu insaniyeti sukut etmeyen bilir.</p><p> </p><p>
  Beþincisi: Bir adam ki, hakikî meslek ve meþreb ittihaz ettiði yirmi-otuz senelik hayatýnda düstur kabul ettiði bir halin zýddýyla onu itham etmek nev'inden, kanunsuz ve keyfî bu taarruz hâdisesi'nin mahiyeti þudur ki: Ben, Risale-i Nur mesleðinin esasý olan þefkat itibariyle, bir mâsuma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânilere deðil iliþmek, hattâ beddua da edemiyorum. Hattâ en þiddetli ve garazla bana zulmeden bazý fâsýk, belki dinsiz zalimlere hiddet ettiðim halde; deðil maddî, belki beddua ile de mukabeleden beni o þefkat menediyor. Çünkü o zalim gaddarýn, ya peder ve validesi gibi ihtiyar biçarelere, veya evladý gibi mâsumlara maddî ve mânevî darbe gelmemek için, o dört beþ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 500)</p><p> </p><p>
mâsumun hatýrýna binaen o zalim gaddara iliþmiyorum; bazan da helâl ediyorum.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu sýrr-ý þefkat içindir ki, idare ve asayiþe kat'iyyen iliþmediðim gibi, bütün arkadaþlarýma da o derece tavsiye etmiþim ki, üç vilâyetin insaflý zabýtalarýnýn bir kýsmý itiraf etmiþler ki: «Bu Nur þâkirdleri mânevî bir zabýtadýr, idare ve asayiþi muhafaza ediyorlar» dedikleri ve bu hakikata binler þahit ve yirmi sene hayatiyle tasdik vebinler þâkirdlerin ve zabýtaca hiçbir vukuat kaydetmemesi ile tasdik ve te'yid ettikleri halde; o biçare adamýn, ihtilâlci ve insafsýz bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsýz adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir þey bulunmamakla beraber; yüz cinayeti bulunan bir adam gibi, hattâ Kur'âný ve baþýndaki levhalarýný evrak-ý muzýrra gibi toplamak, acaba dünyada hangi kanun müsaade eder?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Altýncýsý: Bundan otuz sene evvel, Cenab-ý Hakkýn inayetiyle, dünyanýn muvakkat þan ü þerefinin ve enaniyetli hodfüruþluk ve þöhretperestliðin ne kadar zararlý ve ne kadar faidesiz ve mânasýz olduðunu -hadsiz þükrolsun ki- Kur'ânýn feyziyle anlamýþ bir adam; o zamandanberi bütün kuvvetiyle nefs-i emmaresiyle mücadele edip, mahviyetle benliði býrakmak ve tasannu ve riyakârlýk yapmamak için elden geldiði kadar çalýþtýðýna, ona hizmet veya arkadaþlýk edenler kat'î bildikleri ve þehadet ettikleri halde ve yirmi senedenberi herkes kendi hakkýnda hoþlandýðý ziyade hüsn-ü zan ve teveccüh-ü nas ve þahsýný medih ve senadan ve kendini mânevî makam sahibi olduðunu bilmekten herkese muhalif olarak bütün kuvvetiyle kaçmasý ve hem has kardeþlerinin onu hakkýndaki hüsn-ü zanlarýný reddedip, o halis kardeþlerinin onun hakkýndaki hüsn-ü zanlarýný reddedip, o halis kardeþlerinin hatýrlarýný kýrmasý ve yazdýðý cevabî mektublarýnda onlarýn, onun hakkýnda medihlerini ve ziyade hüsn-ü zanlarýný kýrmasý ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün fazileti Kur'ânýn tefsiri olan Risale-i Nur'a ve dolayýsiyle Nur þâkirdlerinin þahs-ý mânevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbat ediyor ki; þahsýný beðendirmeye çalýþmadýðý ve istemediði ve reddettiði halde; onun rýzasý olmadan bazý dostlarý, uzak bir yerden onun hakkýnda ziyade hüsn-ü zan edip, methederek bir makam vermesi ve Kütahya havalisinde tanýmadýðý bir vâizin bazý sözleriyle, acaba hangi kanunla medar-ý mesuliyet olur ki, o biçare ve hasta ve çok ihtiyar ve garib ve münzevînin odasýna, büyük bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 501)</p><p> </p><p>
cinayet iþlemiþ gibi kilidini kýrýp taharri memurlarýný sokmak; hem evradýndan ve levhalarýndan baþka bir bahane de bulmamak; acaba dünyada hiçbir kanun ve hiçbir siyaset bu taarruza müsaade eder mi?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yedincisi: Bu sýrada dahilde o kadar dahilî ve haricî heyecanlý parti cereyanlarý varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdut birkaç arkadaþýna bedel binler diplomatlarý kendisine taraftar kazanmak için zemin hazýr iken; sýrf siyasete karýþmamak ve ihlâsa zarar vermemek ve hükûmetin nazarýný kendine celbetmemek ve dünya ile meþgul olmamak için, arkadaþlarýna yazýp, «Sakýn cereyanlara kapýlmayýnýz.. siyasete girmeyiniz.. asayiþe dokunmayýnýz» dediði ve iki cereyan bu çekinmesinden ona zarar verdikleri; eskisi evhamýndan; yenisi de «Bize yardým etmiyor» diye ona çok sýkýntý verdikleri halde ve ehl-i dünyanýn dünyalarýna hiç karýþmayýp, kendi âhiretiyle meþgul olan bir bîçarenin âhiret meþguliyetine bu kadar iliþmeye hangi kanun müsaade ediyor? Ve vatana ve millete ve ahlâka çok zararlý olan dinsizlerin kitaplarýnýn intiþarýna ve komünistlerin neþriyatlarýna serbestiyet kanunu ile iliþilmediði halde; üç mahkeme, medar-ý mes'uliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanýn hayat-ý içtimaîyesini ve ahlâkýný ve asayiþini temine yirmi senedenberi çalýþan ve bu milletin hakikî nokta-i istinadý olan Âlem-i Ýslâmýn uhuvvetini ve bu millete dostluðunu iade ve takviyesine tesirli bir surette çabalayan ve diyanet riyasetinin ulemasý, tenkid niyetiyle, Dahiliye Vekilinin emriyle üç ay tetkikten sonra tenkid etmeyerek tam kýymetini takdir edip «Kýymettar eser» diye, Diyanet Kütüphanesine konulan Zülfikâr ve Asa-yý Musa gibi Nur eczalarýný, evrak-ý muzýrra gibi toplayýp mahkeme eline vermeye acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdan, hiçbir insaf müsaade eder mi?...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sekizincisi: Yirmi sene sýkýntýlý ve sebebsiz bir nefiyden sonra serbestiyet verildiði vakit, binler akraba ve ahbabý bulunan doðduðu memleketine gitmeyerek; gurbeti, kimsesizliði tercih edip -tâ ki, dünya ve hayat-ý içtimaiyeye ve siyasete temas etmesin- ve çok sevablý olan câmideki cemaatin hayrýný býrakýp odasýnda yalnýz oturmasýný tercih eden, yâni halkýn hürmetinden çekinmek gibi bir hâlet-i ruhiyeyi taþýyan ve yirmi sene hayatýnýn þehadetiyle ve yüzbinler kýymettar Türk zatlarýn tasdikiyle, bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 502)</p><p> </p><p>
dindar müttakî Türk'ü lâkayd çok Kürtlere tercih eden; hattâ mahkemede, Hâfýz Ali gibi kuvvetli imaný bulunan Türk kardeþlerini, yüz Kürde deðiþtirmediðini isbat eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zaruret olmadan halklarla görüþmeyen ve camiye gitmeyen ve kýrk senedenberi bütün kuvvetiyle ve âsâriyle Ýslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanlarýn birbirine muhabbetine çalýþan ve þedid düþmanýna karþý menfî hareket etmeyen ve hattâ onunla meþgul olmayarak bedduayý dahi etmeyen bir adam hakkýnda, resmî lisanla, ihanet için bir propaganda yapmak, dostlarýný ürkütmek için, «O Kürttür, siz Türksünüz; o Þâfiîdir, siz Hanefîsiniz» deyip, halklarý ürkütüp ondan çekindirmeye hangi maslahat, hangi kanun müsaade eder?</p><p> </p><p>
  Dokuzuncusu: Çok mühimdir, kuvvetlidir, fakat siyasete temasý için sükût ediyorum.</p><p> </p><p>
  Onuncusu: Bu da, hiçbir kanun müsaade etmediði ve hiçbir maslahat bulunmadýðý halde, sýrf mânasýz evhamdan ve bir habbeyi kubbeler yapmaktan ibaret, hiçbir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Buna da mesleðimizce bakamadýðýmýz siyasete temas etmemek için sükût ederek, böylece on vecihle kanunsuz muamelelere karþý yalnýz    حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ     deriz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Nurun ehemmiyetli mecmualarýný Mekke-i Mükerremeye götürüp, gayet büyük bir Hindli âlim Ahmed Ali Þimþiriye teslim edip, hem Hindceye tercüme etmeye ve hem de Hind'e göndermeye teminat alan Nurun ehemmiyetli kahramanlarýndan kardeþimiz Hâfýz Mustafaya binler Barekallah ve Maþâallah ve Es'adekâllah deriz. Medresetüz-Zehra, Mekke-i Mükerreme'deki o büyük zatla muhabere etsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 503)</p><p> </p><p>
  Saniyen: Bu defaki hâdisede, bir habbeyi, evham yüzünden çok kubbeler yaptýklarýný öðrendik. Bir emaresi de þudur: Dahiliye Vekilinin emriyle, gece içinde Afyon Valisi, Emniyet Müdürüyle buraya gelip, gecede menzilimi basmak istemiþler; müddei-umumî muvafakat etmediðinden sabaha kadar bekleyip, en ziyade aleyhimizde bulunan iki adamý tâyin edip, kilidimi kýrýp füc'eten baskýn vermeleri; hem ayný gün (Hâþiye) faytonla çýktýðým vakit, burada emsali vukubulmayan bir þekilde beþ tayyare pek aþaðýda uçup, benim faytonumu bildikleri için etrafýmda iki üç defa dönmeleri, ikinci gün baþka bir tarafa çok görünmiyen gizli bir dere tarafýna faytonla giderken, aþaðýda uçan beþ tayyarenin birþey arýyor gibi döndüklerini gördük, anladýk ki, bizi arýyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yine, aynen evvelki gün gibi o beþ tayyare, etrafýmýzda kasaba üstünde gezip, odamýza girdiðimiz zaman onlarýn da gitmeleri kuvvetli bir emaredir ki, bir habbe yüz kubbe yapýlmýþ. Burada, böyle mânasýz evham yüzünden bana eziyet verilmesi ve Medreset-üz-Zehranýn kahramanlarýna, buraya nisbeten, bu üç senede, on dereceden yalnýz bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta hükûmetine ve adliyesine teþekkürümü ve minnetdarlýðýmý ve onlarýn verdiði eziyetleri de helâl ettiðimi bildirirsiniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  Hey'et-i Vekiliye ve Milletvekilleri Riyasetine Cüz'î, Fakat Ehemmiyetli Bir Maruzatýmdýr.</p><p> </p><p>
  Otuz senedenberi hayat-ý siyasiyeden çekildiðim halde, bu sýrada bir defaya mahsus olarak, vatanî ve millî ve asayiþî bir mes'eleyi beyan ediyorum. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Çok emarelerle kat'î kanaatýmýz geldi ki; anarþilik hesabýna bana ve bu Emirdað kasabasýna ve dolayýsiyle bu vatana bir su-i</p><p> </p><p>
__________________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Evet buradaki Nur Þâkirdleri nâmýna tasdik ediyoruz. Hâdise aynen vuku buldu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet             Evet             Evet             Evet             Evet    Evet</p><p> </p><p>
              Terzi                       Ýsmail                  Mustafa                Hizmetkârý               Hayri      Halil</p><p> </p><p>
           Mustafa                                                             Nuri</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 504)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
kasd var ki, bir habbeyi kubbeler ve bir sinek kanadý kadar ehemmiyeti olmýyan bir hadîseyi dað gibi gösterip, sükûnete muhtaç olan bu vatanda beni bahane edip, anarþilik hesabýna ve bir ecnebi plâniyle bize, yani biçare vatandaþlarýmýzý idâm-ý ebediden ve þübehât-ý uhreviyeden kurtarmaða çalýþan Nur Þâkirdlerine, bütün bütün kanunsuz ve keyfi hücum edildi. Pek zâhir bir garaz ile, evham yüzünden, baruta ateþ atmak gibi, bu vatana ve asayiþe beni bahane edip su-i kasd edildi. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üç mahkeme, yirmi senelik mektuplarýmý ve kitaplarýmý ve hallerimi inceden inceye tetkikden sonra, bize ve kitaplarýma beraet verdiði halde ve üç seneden beri te'lifatý terkettiðim ve haftada ancak bir mektup yazabildiðim ve mecbur olmadan herbiri bir gün nöbetle zarurî hizmetimi yapan üç-dört terzi çýraðýndan baþka kimseyi kabul etmediðim halde; ve serbestiyet verildiði ve memleketime gitmediðim halde, hiç ömrümde görmediðim bir tarzda ve resmî bir surette beni hiddete getirip bir hâdise çýkarmak için, tahkir ve ihanet kasdiyle, kanunsuz ve garazla, beni taharri ile kapýmýn kilidini kýrýp, Kur'anýmý ve Arabî levhalarýmý evrak-ý muzýrra gibi alýp götürmekle beraber, adliyenin mühim bir memuru, resmen buradaki memurlara âmirane demiþ ki: «Saidi iki jandarma ile teþhir suretinde çýkarýp, zorla baþýna þapka giydirip, öylece ifadeye getirmeli idiniz. Hem ona yanaþanlarý tutunuz.» diye, ehemmiyetli bir mecliste ve ayn-ý hakikat olan ifademi okuduklarý vakit söylemiþ. Bunda þek ve þüphe kalmadý ki; beni tahkir ve ihanet edip, hiddete getirip, asayiþi bozmak garazý takibediliyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Cenab-ý Hakka hadsiz þükür olsun ki, binler haysiyet ve þerefimi  bu vatandaki bîçarelerin istirahatýna ve onlardan belâlarýn def'ine feda etmek için bana bir halet-i ruhiyeyi ihsan eylemiþ ki; ben de, onlarýn yaptýðý ve niyetinde bulunduklarý tahkirat ve ihanetlere karþý tahammüle karar vermiþim. Bu milletin asayiþine, hususan masum çocuklarýn ve muhterem ihtiyarlarýn ve bîçare hastalarýn ve fakirlerin dünyevî istirahatlarýna ve uhrevî saadetlerine binler hayatýmý ve binler þerefimi feda etmeye hazýrým...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, sinek kanadýný dað gibi yaptýklarýnýn bir emaresi þu ki; benim gibi gurbette, hasta, ihtiyar, zaif, tek baþýna bulunan bir adam için, on gün zarfýnda beþ defa Afyon Valisi ve Emniyet Müdürü</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 505)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ve iki defa Afyon Müddeiumumisi benim için buraya gelmesi ve iki günde, her bir günde beþ tayyare benim gezdiðim yerlerde beni nezaret altýna almasý; ve beþ polis hafiyesinin burada bana tarassut edenlere ilâve edilip, ahvalimi tecessüs etmek için gönderilmesi; ve postahanelere, bana ait mektuplarýn müsaderesi için resmen emir verilmesi gösteriyor ki, Þeyh Said ve Menemen hâdisesinin on misli bir hâdiseyi evhamla  düþünmüþler! Habbeyi kubbe söylemiþler ki, böyle bir vaziyet alýyorlar! Benim eski hayatýmý zannedip, ihanetle hiddete gelecek tahmin etmiþler. Bil'akis aldandýlar. Biz, bütün kuvvetimizle  anarþiliðe bir sedd-i Zülkarneyn gibi, bir sedd-i Kur'anî te'sisine çalýþýyoruz. Bize iliþenler, anarþilik ve belki komünistliðe zemin ihzar ediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, eðer eski hayatým gibi, izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için hiçbir hakareti kabul etmemek olsaydý ve vazife-i hakikiyesi, sýrf âhiret ve ölümün idam-ý ebedisinden müslümanlarý kurtarmak vazifesi olmasaydý ve bana iliþenler gibi sýrf dünyaya ve menfi siyasete çalýþmak olsaydý, o Menemen, on Þeyh Said hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarþilik hesabýna çalýþanlar sebebiyet vereceklerdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, üç mahkeme ve yirmi senede kaç vilâyetin zâbýtalarý, kýyafetime kanunca iliþmedikleri ve mazuriyetim ve inzivama binaen, tebdil-i kýyafetime hiçbir ihtar olmadýðý halde, böyle keyfî, kanunsuz, cebren ahali içinde baþýma þapkayý giydirmeye çalýþmak, kýrk senedenberi bu vatanda, hususan îman-ý tahkikî dersinde kardeþâne alâkadar olan yüz binler adam, pek büyük bir heyecan içinde zemini hiddete getirip, emsalsiz aðlamaða vesile olacaktý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Zaten ecnebi parmaðiyle, güya hakkýmda teveccüh-ü âmmeyi kýrmak fikriyle damarlarýma dokunacak kanunsuz muamelelerin mezkûr maksad için yapýldýðýna, çok emarelerle kat'î kanaatýmýz geldi. Fakat Cenab-ý Hakka hadsiz þükür olsun ki; benim gibi  kabir kapýsýnda, alâkasýz, dünyadan usanmýþ, hürmetten, teveccüh-ü âmmeden kaçmýþ ve þan ü þeref ve hodfüruþluk gibi  riyakârlýklara hiçbir meyli kalmamýþ bir vaziyette iken, bunlarýn bana karþý kanunsuz ihanetlerinin hiçbir ehemmiyeti kalmadý; Cenab-ý Hakka havale ediyorum. Bana lüzumsuz evham yüzünden eziyet edenlerin yakýnda ölümle idam-ý ebediyeye giriftar olacaklarýný düþünüp, hakikaten acýyorum. Ya Rabbi, onlarýn îmanýný Risale-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 506)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Nurla kurtar! Ýdam-ý ebediden, sýrr-ý Kur'anla terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkýmý helâl ediyorum!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursînin ders ve irþadiyle hakikata ulaþan ve Nur hizmetinde çok kýymetdar ve yüksek hizmetleri sebkat eden kahraman ve halis bir talebenin, Üstadýn mâhiyetini tarif eden ayn-ý hakikat bir ifadesidir.</p><p> </p><p>
  Bu günde, Mele-i Âlânýn Arzda medar-ý süruru.</p><p> </p><p>
  Bu günde, sekene-i Arzýn Mele-i Alâda medar-ý iftiharý.</p><p> </p><p>
  Bu günde, Habibullahýn medar-ý nazarý.</p><p> </p><p>
  Bu günde, Müslümanlýðýn sertacý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Bu günde, hak tariklerin þahý.</p><p> </p><p>
                     Bu günde, hakikatlarýn imamý.</p><p> </p><p>
                     Hem bu günde, Mahbub-u Hüda.</p><p> </p><p>
                     Hem bu günde, allâme-i asýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem bu günde, zulmetin nuru.</p><p> </p><p>
  Hem bütün günlerde serdar-ý hidayet.</p><p> </p><p>
  Hem Molla Said'-in Nursî..</p><p> </p><p>
  Hem Bediüzzaman el-Fahrüddevranî...</p><p> </p><p>
                                                            HÜSREV                                                                                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 507)</p><p> </p><p>
MERHUM HASAN FEYZÝNÝN RÝSALE-Ý NUR</p><p> </p><p>
HAKKINDAKÝ MANZUMESÝ</p><p> </p><p>
                                        بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
                                        وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَاَلمِينَ</p><p> </p><p>
Âyetinin Veraset-i Ahmediye (A.S.M.) cihetinde, mâna-yý iþarî noktasýnda, bu asýrda o Rahmetenlilâleminin bir âyinesi ve hakikat-ý Kur'aniyenin bir hakikî tefsiri olan Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir nümunesi olmasýndan; hakikat-ý Muhammediyenin (A.S.M.) bir kýsým evsafý, mânâ-yý mecâzî ile cüz'î bir vârisine verilebilir diye, bu parlak kasideye iliþmedim. Yalnýz hakikat-ý Ahmediye (A.S.M.) âyinesinin farkýna iþareten bazý kelimeler ilâve edildi.</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
  Huzur bulur bu gün seninle âlem;</p><p> </p><p>
  Ey bu asýrda rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p>
  Sürur bulur bu gün seninle âdem,</p><p> </p><p>
  Ey bir rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Bu hasta gönüller çoktan periþan;</p><p> </p><p>
                     Varsa sende eðer Lokmandan niþan;</p><p> </p><p>
                     Bir þifa sun, gel ey mahbub-u ziþan,</p><p> </p><p>
                     Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Gelmez mi sonu bu uzun hecenin,</p><p> </p><p>
  Geçmez mi gamý bu yaslý gecenin,</p><p> </p><p>
  Zâri arttý, sabrý bitti nicenin,</p><p> </p><p>
  Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Fahr-i Âlem, Arþtan bu yere indi;</p><p> </p><p>
                     Þâh-ý velâyet gelip Düldüle bindi;</p><p> </p><p>
                     Zülfikara bugün, artýk Nur dendi,</p><p> </p><p>
                     Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p>
  .........................................................................</p><p> </p><p>
sh: » (T: 508)</p><p> </p><p>
  Derdlere dermansýn, mahbub-u cansýn;</p><p> </p><p>
  Hem câmi-ül esma Vel-Kur'ansýn;</p><p> </p><p>
  Hem de Nur-u Haktan bize ihsansýn,</p><p> </p><p>
  Ey bir rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Bu âlemde madde deðil, bir özsün;</p><p> </p><p>
                     Her zerreden bakan bütün bir gözsün;</p><p> </p><p>
                     Kâinatý hayran eden bütün bir yüzsün,</p><p> </p><p>
                     Ey misal-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p>
  .....................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Çünki sensin bu asýrda Rahmetenlilâleminin cilvesi,</p><p> </p><p>
  Çünki sensin þimdi Þefi-ül Müznibînin vârisi,</p><p> </p><p>
  Aðisna ya gýyas-el müstaðisîn,</p><p> </p><p>
  Ey þule-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Þifa bulsun þimdi biraz yaramýz,</p><p> </p><p>
                     Revaç bulsun geçmez olan paramýz;</p><p> </p><p>
                     Saç nurunu, aka dönsün karamýz,</p><p> </p><p>
                     Ey ziya-ý rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p>
  ...........................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Meylimiz yok yalancý bir dünyaya,</p><p> </p><p>
  Son verdik biz bid'alara, riyaya;</p><p> </p><p>
  Kapýlmayýz öyle kuru hülyaya,</p><p> </p><p>
  Ey bir hakikat-ý rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Yok bizde cemiyet kurma hülyasý,</p><p> </p><p>
                     Yok baþka bir yola gitme sevdasý;</p><p> </p><p>
                     Olduk, ancak Nurun derdli þeydâsý,</p><p> </p><p>
                     Ey derdlilere rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p>
  .......................................................................</p><p> </p><p>
  Geçmiþiz hep medihlerden senadan,</p><p> </p><p>
  Yüz çevirdik servetlerden gýnâdan;</p><p> </p><p>
  Nur isteriz, geçmeden bu fenadan,</p><p> </p><p>
  Ey bu asýrda rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 509)</p><p> </p><p>
  .........................................................................</p><p> </p><p>
  Âþýklarýn, arþa çýkan feryadý</p><p> </p><p>
  Aðlatýyor o pâk ruhlu ecdadý;</p><p> </p><p>
  Allah için eyle bize imdadý,</p><p> </p><p>
  Ey muhtaçlara rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Gökler saldý belâ, yer verdi belâ,</p><p> </p><p>
                     Sarstý âfâký bir acý vaveylâ,</p><p> </p><p>
                     Rahmet et âleme ey Nur-u Mevlâ!</p><p> </p><p>
                     Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir yanda sel var, bir yanda kan akar,</p><p> </p><p>
  Bu belâ ateþi âlemi yakar;</p><p> </p><p>
  Aðlayan bu beþer hep sana bakar,</p><p> </p><p>
  Ey nümune-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Çevrildi ateþle bu koca dünya,</p><p> </p><p>
                     Bir Cehennem gibi kaynadý derya!</p><p> </p><p>
                     Yetiþ imdada ey þâh-ý evliya,</p><p> </p><p>
                     Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p>
  ............................................................................</p><p> </p><p>
  Zýndýkaya, küfre karþý saldýrdýn,</p><p> </p><p>
  Gönüllerden kederleri kaldýrdýn,</p><p> </p><p>
  Bizi nurun deryasýna daldýrdýn,</p><p> </p><p>
  Ey biçarelere rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Kaldýramaz sana aslâ kimse el,</p><p> </p><p>
                     Baðlýyoruz bizler sana candan bel;</p><p> </p><p>
                     Dünyalara sensin ümid ve emel,</p><p> </p><p>
                     Ey ziya-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sen ordu kurmazsýn erle, uþakla,</p><p> </p><p>
  Savaþmazsýn öyle, topla, býçakla;</p><p> </p><p>
  Nurunla þu asrý tutup kucakla,</p><p> </p><p>
  Ey þimdi rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 510)</p><p> </p><p>
                     Bitsin de, bu korkunç tufan-ý þedid,</p><p> </p><p>
                     Açýlsýn yepyeni bir devr-i mes'ud;</p><p> </p><p>
                     Onsekiz bin âlem eylesin hep îyd,</p><p> </p><p>
                     Ey ehl-i Kur'ana rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Geliyor þu karþýdan gerçi bir zulmet,</p><p> </p><p>
  Fakat sensin bugün atâ-yý rahmet,</p><p> </p><p>
  Boðacaksýn onu nurunla elbet,</p><p> </p><p>
  Ey bir rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Kýzýl ejder yuvamýza girmesin,</p><p> </p><p>
                     Zehirli eli yakamýza ermesin;</p><p> </p><p>
                     Karþý durup nurun fýrsat vermesin,</p><p> </p><p>
                     Ey seyf-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kara duman üstünden daðýlsýn,</p><p> </p><p>
  Kýzýl alev sönüp âlem ayýlsýn,</p><p> </p><p>
  Bu zaferin haþre kadar anýlsýn,</p><p> </p><p>
  Ey zülfikar-ý rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     O soydandýr nice canlar yakanlar;</p><p> </p><p>
                     O soydandýr evler barklar yýkanlar,</p><p> </p><p>
                     O soydandýr sana kinle bakanlar,</p><p> </p><p>
                     Ey hüccet-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Masumlarýn kanlarýný içerler!</p><p> </p><p>
  Ebu Cehl'i, Nemrudlarý geçerler,</p><p> </p><p>
  Ölümlerden ölümleri seçerler,</p><p> </p><p>
  Ey þimdi bir rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Bir mikrop ki, ciðerleri diþliyor,</p><p> </p><p>
                     Kanýmýzla kendisini besliyor;</p><p> </p><p>
                     Temiz yurdu telvis edip pisliyor,</p><p> </p><p>
                     Ey bir eczahane-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Gâzilerin, fatihlerin konaðý,</p><p> </p><p>
  Seyyidlerin, serverlerin otaðý</p><p> </p><p>
  Bu vatandýr, þehidlerin yataðý..</p><p> </p><p>
  Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 511)</p><p> </p><p>
                     O þehidlerin, ala dönmüþ kefeni;</p><p> </p><p>
                     Miskler kokar, güle benzer bedeni.</p><p> </p><p>
                     Öper melekler de nurlu na'þýný,</p><p> </p><p>
                     Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kur'an diyor; ölmemiþtir, diridir..</p><p> </p><p>
  Herbirisi, Hakkýn arslan eridir!</p><p> </p><p>
  Türbeleri yürekleri titretir,</p><p> </p><p>
  Ey âyine-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Armaðansýn çünki asil millete,</p><p> </p><p>
                     Düþmeyelim bir gün bile zillete..</p><p> </p><p>
                     Götür bizi þanlý büyük devlete,</p><p> </p><p>
                     Ey misal-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eyleyeler nurun ile hep savlet,</p><p> </p><p>
  Zaferlerle þanlar bulur bu millet,</p><p> </p><p>
  Þarka, garba ziya salsýn bu devlet,</p><p> </p><p>
  Ey bizlere rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Nurdan kanadýn, hem saðlam kolun var,</p><p> </p><p>
                     Nurdan senin Hakka giden yolun var.</p><p> </p><p>
                      Kabul et bir kemter Feyzi kulun var..</p><p> </p><p>
                     Ey bu asýrda rahmet-i âlem Risale-i Nur!</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ</p><p> </p><p>
  Üstadým, Efendim Hazretleri;</p><p> </p><p>
  وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَاَلمِينَ Âyetinin nurlarýndan, nurun sayesinde alabildiðim bir zerreyi bu þekilde yazdým. Ve huzur-u irfanýnýza sundum. Kabulünü rica eder, selâmlarýmýzý sunar ve mübarek ellerinizden öperiz.</p><p> </p><p>
                                                                     Biçare talebeniz</p><p> </p><p>
                                                                     HASAN FEYZÝ</p><p> </p><p>
(Rahmetullahî aleyhi ebeden dâima)</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 512)</p><p> </p><p>
  Merhum Hasan Feyzi, Nurlardan aldýðý hakikat dersini, nurlara iþaret ederek güzel tanzim etmiþ. Lâhikaya girsin.</p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
  Güzel oku! Her zerrede coþkun birer mânâ var,</p><p> </p><p>
  Derd ehline bu mânâda canlar sunan eda var.</p><p> </p><p>
  Vermek için parlaklýðý, gamlý gönül evine,</p><p> </p><p>
  Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            Derin, güzel düþünce ile incelersen bunu sen,</p><p> </p><p>
            Zaiflemiþ ruhlar için daðlar gibi gýda var.</p><p> </p><p>
            Hem dilersen, tükenmiyen sermaye-i serveti,</p><p> </p><p>
            Aç gözünü Nurlara bak, iþte sana tufan gibi gýna var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beni taný, yürü kulum yürü diye bizlere,</p><p> </p><p>
  Her nefeste þefkat ile Rabbimizden nida var.</p><p> </p><p>
  Duymuþ isen bu nîdayý her zerrenin dilinden,</p><p> </p><p>
  Müjde olsun, artýk sana Cennet denen safa var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            Uzaklara bakma! "Nurlara bak, yürü!" âlem onun âyinesi,</p><p> </p><p>
            Görmez misin, her yüzünde ayný renkte ziya var.</p><p> </p><p>
            Bir güneþtir her zerrede cilve yapýp parlayan;</p><p> </p><p>
            Bilmez misin, sende dahi o edadan eda var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eller açýp yürü bugün kana kana Risale-i Nurdan ýþýk al!</p><p> </p><p>
  Aþka uyan, nura kanan her zerrede reha var,</p><p> </p><p>
  Hüner deðil; dostu, düþman; yârý, aðyar eylemek;</p><p> </p><p>
  Yadý biliþ yapasýn ki, ancak dostta vefa var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            Hünerdir ki; yaprak atlas; toprak, elmas olmalý!</p><p> </p><p>
            Çünki bir bak, ne yaprakta ne toprakta beka var.</p><p> </p><p>
            Kýsa görüp denizleri damlalara çevirme;</p><p> </p><p>
            Hakikatta, her damlada gizli birer derya var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Damla iken aslýn senin, daðý taþý aþarsýn,</p><p> </p><p>
  Hem gökleri keþfedersin, sende ey nur, böyle deha var.</p><p> </p><p>
  Bir noktayý bir cihan yap, o cihana hâkim ol,</p><p> </p><p>
  Zira senin bir noktanda, güneþ kadar zekâ var!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 513)</p><p> </p><p>
  Her zerrenin Kâ'be'sidir kalbi, yine kendine</p><p> </p><p>
  Dikkat eyle, herbirinde yine ancak hüda var</p><p> </p><p>
  Sakýn Feyzi!. Sen gözünü Hak yüzünden ayýrma</p><p> </p><p>
  Hakký gören gerçeklere, hakký kadar atâ var.</p><p> </p><p>
(Denizli Kahramaný Merhum)</p><p> </p><p>
                                                                          HASAN FEYZÝ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  (Mekteb-i Fünunda Ve Ulûm-u Ýslâmiyede Gayet Müdakkik Ve Kýdemli Muallimlerden Hasan Feyzi'nin Bir Þiiri)</p><p> </p><p>
  HAZRETÝNÝZE BURADAN AYRILIK SÖYLEMÝÞTÝM</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Çekilip nur-u hidayet yine zindan olacak!</p><p> </p><p>
  Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak.</p><p> </p><p>
  Yine sen, yaþ yerine kan akýtýp aðla gözüm..</p><p> </p><p>
  Çünki hicran dolu kalbim yine hicran olacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            Yine göç var diye mecnûna haber verme sakýn!</p><p> </p><p>
            Yine matem, yine zâri, yine efgan olacak.</p><p> </p><p>
            Açýlan ol gül-ü tevhid, sararýp solsa gerek;</p><p> </p><p>
            Kapanýp Kâbe-i irfan, yine viran olacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Haber aldým ki yarýn yad olacakmýþ bize yâr,</p><p> </p><p>
  Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?</p><p> </p><p>
  Bu büyük derd-i elemden kime þekva edeyim?</p><p> </p><p>
  Ýþiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            O þifa-bahþ olan envarýný sen çeksen eðer,</p><p> </p><p>
            Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak?</p><p> </p><p>
            O temiz pak nefsin, âb-ý hayatý bu çölün;</p><p> </p><p>
            Onu, dûr etme ki her ferd ona reyyan olacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hele ol nur-u þerifin kime deðmiþse eðer,</p><p> </p><p>
  Küçücük zerre de olsa, mâhitaban olacak.</p><p> </p><p>
  O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe, benim</p><p> </p><p>
  Bu küçük kalb-i hazinim yine handan olacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 514)</p><p> </p><p>
            Bab-ý feyzinden ýrak olmayý asla çekemem,</p><p> </p><p>
            Dahi nezrim bu ki caným sana kurban olacak.</p><p> </p><p>
            Nazarýn erse garib baþýma ey nur-u Hüda,</p><p> </p><p>
            Bugün artýk bu hakir bendede umman olacak;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu anasýr, yüzüne her ne kadar çekse hicab;</p><p> </p><p>
  Yine haksýn, buna þahid yine Kur'an olacak.</p><p> </p><p>
  Kâb-ý Kavseynden alýp dersimi bildim ki ayân,</p><p> </p><p>
  O güzel nur-u bedi', mânevî sultan olacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            Sakýnýp, Feyzi-i biçareye bahs açma bugün;</p><p> </p><p>
            Yeni baþtan yine þeyda, yine giryan olacak.</p><p> </p><p>
  ..........................................................................................</p><p> </p><p>
Bîçare Talebeniz</p><p> </p><p>
                                                                                HASAN FEYZÝ</p><p> </p><p>
* * *</p>]]></description><guid isPermaLink="false">6368</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:58:56 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat BE&#xDE;&#xDD;NC&#xDD; KISIM - DEN&#xDD;ZL&#xDD; HAYATI</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6369-tarihce-i-hayat-be%C3%BE%C3%BDnc%C3%BD-kisim-den%C3%BDzl%C3%BD-hayati/</link><description><![CDATA[<p>Beþinci Kýsým</p><p> </p><p>
Denizli Hayatý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Risale-i Nurun neþriyat ve fütuhat dairesi gittikçe geniþliyor... Ýþtiyakla Nurlarý okuyanlar, günden güne ziyadeleþiyor. Risale-i Nurdaki hârika kuvvet ve te'siratýn neticesini müþahede eden gizli Ýslâmiyet düþmanlarý, yine bir entrika çevirip Risale-i Nura ve müellifi Bediüzzamana sûikasdla: "Bediüzzaman gizli cemiyet kuruyor, halký hükûmet aleyhine çeviriyor, inkýlâblarý kökünden yýkýyor. Mustafa Kemale deccal, süfyan, din yýkýcýsý diyor, bunu Hadîslerle isbat ediyor." gibi bir sürü bahaneler ve planlarla ittiham edilerek Kastamonu'dan Denizli Aðýr Ceza mahkemesine, yüz yirmialtý talebesiyle beraber 1943 senesinde sevkediliyor. (Hâþiye) Sonra Risale-i Nur Külliyatýnda siyasî bir mevzu olup olmadýðýný tedkik için birkaç memurdan müteþekkil bir ehl-i vukuf teþkil edilerek, müsadere edilen Nur Risaleleri ve mektublar tedkike baþlanýnca, Bediüzzaman, "Bu vukufsuz ehl-i vukuf, Risale-i Nuru tedkik edemez. Ankarada yüksek, ilmî bir ehl-i vukuf, teþkil ettirilsin. Avrupadan feylesoflar getirilsin. Eðer onlar bir suç bulurlarsa, en aðýr cezaya razýyým." der. Bunun üzerine Risale-i Nur Külliyatý ve bütün mektublar Ankarada profesörler ve yüksek âlimlerden mürekkeb bir ehl-i vukufa satýr satýr tedkik ettirilir. Ehl-i vukuf tarafýndan, "Bediüzzaman'ýn siyasî bir faaliyeti yoktur. Onun mesleðinde cemiyetçilik ve tarikatçýlýk mevcud deðildir. Eserleri ilmî ve îmanîdir, Kur'an'ýn bir tefsiridir" diye rapor veriliyor. Mahkemeye veriliþindeki ittihamlar, delilsiz ve isbatsýz olduðu için, bir takým uydurma bahane ve tertiblerden ibaret olduðu anlaþýlýyor. Neticede, Bediüzzaman büyük bir müdafaa yapýyor. Nihayet, mahkeme ittifakla 16/6/944 tarih ve 199/136 sayýlý beraet kararýný veriyor. Yüzotuz parça Risale-i Nur</p><p> </p><p>
___________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Denizli hapsinin yegâne sebebi, Risale-i Nurun Isparta ve Kastamonu merkez olarak sair vilâyetlerde intiþarý ve böylece din muhabbetinin gittikçe tezayüd etmesi idi. Hattâ, Denizli hapsinden az evvel, Yedinci Þua olan "Ayet-ül Kübra" Risalesi Ýstanbulda gizli tabedilmiþti. Ýman hakikatlarýný harika bir surette izah ve isbat eden bu eser de, îmansýzlarý telâþa düþürmüþ ve Denizli hâdisesine bir sebeb gösterilmiþti.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 375)</p><p> </p><p>
Külliyatýnýn hepsine serbestiyet verip, sahiblerine tamamen iade ediyor. Beraet kararýný, Temyiz Birinci Ceza Dairesi, 30/12/1944 tarihli ilâmla ittifakla tasdik edip, Risale-i Nur dâvâsýnýn hakkaniyeti kaziyye-i muhkeme halini alýyor.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî ve talebelerinden bir kýsmý, hapiste dokuz ay kaldýktan sonra beraet kararý üzerine tahliye ediliyor. Fakat Said Nursî Hazretlerini, hapishanede zehirliyorlar, ölüm tehlikesi geçiriyor. Cenab-ý Hakkýn inayetiyle kurtuluyorsa da, tarihte hiçbir kimseye yapýlmayan zulüm, iþkence ve ihanetlere mâruz býrakýlýyor. Bediüzzaman, gizli dinsiz münafýklarýn tahrikatýyla girdiði bütün mahkemelerde olduðu gibi, bu idam plânýyla verildiði mahkemede de hak ve hakikatý, pervasýzca ve ölümü hiçe sayarak haykýrýyor.</p><p> </p><p>
  Üstad Bediüzzaman, Denizli hapsinde "Meyve Risalesi"ni te'lif etmiþtir. Bu risale, bilâhare Asa-yý Musa mecmuasýnýn baþýnda neþredilmiþtir. Meyve Risalesini, iki Cuma gününde te'lif etmiþtir. Hapishanede bulunan bütün Nur talebeleri ve diðer mahpuslar, Meyve Risalesini yazmýþlar, o risalenin hakikatlarýyla iþtigal etmiþlerdir. Hapishaneye kâðýt sokulmuyordu. O eser, gizlice yazýlmýþtýr. Hattâ kibrit kutularýna yazmýþlar ve bu gibi þartlar altýnda çalýþmýþlardýr. (Hâþiye)</p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎNÝN DENÝZLÝ</p><p> </p><p>
MAHKEMESÝNDE YAPTIÐI MÜDAFAADAN</p><p> </p><p>
BAZI KISIMLAR</p><p> </p><p>
  Evet; biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asýrda, üçyüz elli milyon dahil mensublarý var. Ve her gün beþ defa namazla, o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemal-i hürmetle alâkalarýný ve hizmetlerini gösteriyorlar. اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ</p><p> </p><p>
  Kudsî programiyle birbirinin yardýmýna, dualariyle ve mâne-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
___________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): "On Mes'ele"den ibaret olan çok ehemmiyetli "Meyve Risalesi" nden nümune olmak üzere Altýncý ve Yedinci Mes'eleler, Denizli Hayatýnýn sonuna dercedilmiþtir, müracaat edilsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 376)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
vî kazançlariyle koþuyorlar. Ýþte biz bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradýndanýz ve hususî vazifemiz de, Kur'anýn îmanî hakikatlarýný tahkikî bir surette ehl-i îmana bildirip, onlarý ve kendimizi idam-ý ebedîden ve daimî, berzahî haps-i münferidden kurtarmaktýr. Sâir dünyevî ve siyasî ve entrikalý cemiyet ve komitelerle ve bizim medar-ý ittihamýmýz olan cemiyetçilik gibi asýlsýz ve mânâsýz gizli cemiyetle hiçbir münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.</p><p> </p><p>
  .....................................................................</p><p> </p><p>
  Dünyaya karýþmak arzusu bizde bulunsaydý, böyle sinek výzýltýsý gibi deðil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti. Divan-ý Harb-i Örfîde ve Mustafa Kemalin hiddetine karþý divan-ý riyasette þiddetli ve dokunaklý müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfýnda kimseye sezdirmeden dünya entrikalarýný çeviriyor, diye onu ittiham eden elbette bir garazla eder. Bu mes'elede, benim þahsýmýn veya bazý kardeþlerimin kusuriyle Risale-i Nura hücum edilmez! O, doðrudan doðruya Kur'ana baðlanmýþ! Ve Kur'an dahi Arþ-ý Âzam ile baðlýdýr. Kimin haddi var, elini oraya uzatsýn, o kuvvetli ipleri çözsün.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, bu memlekete maddî ve mânevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyat-ý Kur'aniyenin iþârâtý ile Ýmam-ý Ali Radiyallahu Anhýn üç keramat-ý gaybiyesiyle ve Gavs-ý Âzamýn kat-i ihbariyle tahakkuk etmiþ olan Risale-i Nur, bizim âdi ve þahsî kusurumuzdan mes'ul olmaz ve olamaz ve olmamalý! Yoksa bu memlekete hem maddî, hem mânevî, telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. (Hâþiye) Bazý zýndýklarýn þeytanetiyle Risale-i Nura karþý çevrilen plânlar ve hücumlar, Ýnþâallah bozulacaklar. Onun þakirdleri baþkalara kýyas edilmez; daðýttýrýlmaz, vazgeçirilmez, Cenab-ý Hakkýn inayetiyle maðlûb edilmezler! Eðer maddî müdafaadan Kur'an menetmeseydi, bu milletin can damarý hükmünde, umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o þâkirdler, Þeyh Said ve Menemen Hâdiseleri gibi cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaþmazlar; Allah etmesin eðer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nura hücum edilse,</p><p> </p><p>
_______________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Bu istida, Kastamonu zelzelesinden yirmi gün evvel yazýlmýþtý. Risale-i Nur bereketiyle her vilâyetten ziyade âfâttan mahfuz kalmýþtý. Þimdi âfât baþladý ve dâvamýzý tasdik etti!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 377)</p><p> </p><p>
elbette hükûmeti iðfal zýndýklar ve münafýklar bin derece piþman olacaklar!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhasýl; madem biz ehl-i dünyanýn dünyalarýna iliþmiyoruz, onlar da bizim Âhiretimize, îmanî hizmetimize iliþmesinler!</p><p> </p><p>
                                                                                            Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Efendiler!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zatlarýn, bizimle ve Risale-i Nurla münasebeti olmýyan veya az bulunanlardan baþka, istediðiniz kadar hakikî kardeþlerim ve hakikat yolunda hakikatlý arkadaþlarým var. Biz, Risale-i Nurun keþfiyat-ý kat'iyyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsýlmaz bir kanaatle bilmiþiz ki; ölüm bizim için, sýrr-ý Kur'an ile, idam-ý ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiþ; ve bize muhalif ve dalâlette gidenler için o kat'î ölüm, ya idam-ý ebedi (Eðer Âhirete kat'î îmaný yoksa), veya ebedî ve karanlýklý haps-i münferiddir. (Eðer Âhirete inansa ve sefahet ve dalâletde gitmiþ ise). Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mý ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Madem yoktur ve olamaz, neden bizimle uðraþýyorusunuz? Biz, en aðýr cezanýza karþý kendimiz, âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alýyoruz diye kemal-i metanetle bekliyoruz. Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabýna mahkûm edenleri, sizi bu meclisde gördüðümüz gibi, idam-ý ebedî ile ve haps-i münferidle mahkûm ve pek yakýn bir zamanda o dehþetli cezayý çekeceklerini müþahede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz, onlara insaniyet damariyle cidden acýyoruz. Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikatý isbat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazýrým! Deðil vukufsuz garazkâr mâneviyatta behresiz ehl-i vukufa karþý belki en büyük âlim ve feylesoflarýnýza karþý gündüz gibi isbat etmezsem her cezaya razýyým! Ýþte yalnýz bir nümune olarak, iki Cuma gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risale-i Nurun umdelerini ve hülâsa ve esaslarýný beyan ederek</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 378)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Risale-i Nurun bir müdafaanamesi hükmüne geçen Meyve Risalesini ibraz ediyorum ve Ankara makamatýna vermek için yerin harflerle yazdýrmaya müþkilâtlar içinde gizli çalýþýyoruz. Ýþte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eðer kalbiniz (nefsinize karýþmam) beni tasdik etmezse, bana þimdiki tecrid-i mutlak içinde her hakaret ve iþkenceyi de yapsanýz, sükût edeceðim!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhasýl: Yâ, Risale-i Nuru tam serbest býrakýnýz, veyahut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikatý elinizden gelirse kýrýnýz! Ben þimdiye kadar sizi ve dünyanýzý düþünmüyordum ve düþünmiyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi ikaz etmek lâzým idi ki, kader-i Ýlâhi bizi bu yola sevketti, Biz de,</p><p> </p><p>
مَنْ اَمَنَ بِالْقَدَرِ اَمَنَ مِنَ الْكَدَرِ düstur-u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sýkýntýlarýnýzý sabýr ile karþýlayacaðýz, diye azmettik.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                              Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Zaman-ý Saadetten þimdiye kadar câri bir âdet-i Ýslâmiyeye ittibaen Risale-i Nurun hususî menbalarý olan yüzer Âyât-ý meþhûreyi, büyük bir en'âm gibi «Hizb-i Kur'anî» yaptýðýmýzý, «Dinde tahrifat yapýyor» diye muaheze etmiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, bir sene cezasýný çektiðim ve mahrem tutulan zabýtnamede kaydedildiði gibi odun yýðýnlarý altýndan çýkarýlan Tesettür Risalesiyle, bu sene yazýlmýþ ve neþredilmiþ gibi bizi ittiham etmek ister.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, Ankarada hükûmetin riyasetinde bulunan birisine (Mustafa Kemal'e) söylediðim itirazlara ve aðýr sözlere mukabele etmeyip sükût eden ve o öldükten sonra onun yanlýþýný gösteren bir hakikat-ý hadîsiyeyi beyandaki fýtrî ve lüzumlu ve mahrem tenkidlerim, medar-ý mes'uliyet yapýlmýþ ölmüþ ve hükûmetten alâkasý kesilmiþ bir þahsýn hatýrý nerede? Ve hükûmetin ve mil-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 379)</p><p> </p><p>
letin bir hâtýrasý ve Cenab-ý Hakkýn bir tecelli-i hâkimiyeti olan adaletleri, kanunlarý nerede?</p><p> </p><p>
  Hem; biz, hükümet-i cumhuriye ve esaslarýndan en ziyade kendimize medar-ý istinad ve onun ile kendimizi müdafaa ettiðimiz «hürriyet-i vicdan» esasý, bizim aleyhimizde medar-ý mes'uliyet tutulmuþ, güya biz hürriyet-i vicdan esasýna muarýz gidiyoruz!</p><p> </p><p>
  Hem, medeniyetin seyyiatýný ve kusurlarýný tenkid etmesinden hatýr ve hayalime gelmiyen birþeyi, zabýtnamelerde isnad ediyor. Gûya ben, radyo (Hâþiye 1), tayyare ve þimendiferin kullanýlmasýný kabul etmiyorum, diye terakkiyat-ý hâzýra aleyhinde bulunduðumla mes'ul ediyor.</p><p> </p><p>
  Ýþte, bu nümunelerine kýyasen ne kadar hilâf-ý adalet bir muamele olduðunu, Ýnþâallah, insaflý adaletli olan Denizli müddeiumumisi ve mahkemesi göstererek, o zabýtnamelerin evhamlarýna ehemmiyet vermiyecekler.</p><p> </p><p>
  Hem en acîbi budur ki; baþka mahkemenin müddeiumumisi benden sordu: "Mahrem Beþinci Þuada demiþsin; (Ordu, dizginini o dehþetli þahsýn elinden kurtaracak.) Muradýn, orduyu hükûmete karþý itaatsizliðe sevketmektir." Ben de dedim; "Maksadým; o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu onun tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; hem gayet mahrem, sekiz senede yalnýz iki defa elime geçen ve ayný zamanda kaybedilen, hem âhirzamana ait bir Hadîsin mânâsýný küllî bir surette beyan eden, hem aslý eskiden te'lif edilen bir risale, hem bir tek nefer görmediði halde nasýl sebeb-i ittiham olur?" Maatteessüf, o insafsýzlarýn o acîb ittihamý iddianameye girmiþ.</p><p> </p><p>
  Hem en garibi þudur ki, bir yerde demiþim: Cenab-ý Hakkýn büyük nimetleri olan tayyare, þimendifer ve radyoya büyük þükür ile mukabele lâzýmken, beþer þükür etmedi. Tayyareler ile baþlarýna bomba yaðdý. Ve radyo, öyle büyük bir nimet-i Ýlâhiyyedir ki, ona mukabil þükür ise; o radyo, milyonlar dilli bir küllî</p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye 1: Radyo gibi azîm bir nimet-i Ýlâhiyyeye karþý azîm bir þükür olmak için, «Radyo, Kur'aný okuyup bütün zemin yüzündeki insanlara dinlettirip küre-i havanýn bir hâfýz-ý Kur'an olmasýdýr.» demiþtim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 380)</p><p> </p><p>
 hâfýz-ý Kur'an olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur'aný dinlettirsin (Hâþiye 2) ve Yirminci Sözde Kur'ânýn medeniyet harikalarýndan gaybî haber verdiðini beyan ederken, bir Âyetin iþareti olarak, "Kâfirler, þimendifer ile Âlem-i Ýslâmý maðlûb ederler." demiþim. Ýslâmý, bu harikalara teþvik ettiðim halde bir sebeb-i ittiham olarak, "Þimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyat-ý hâzýra aleyhinde" diye, iddianamenin âhirinde beni evvelki müddeiumumînin garazlarýna binaen ittiham eder.</p><p> </p><p>
  Hem; hiçbir münasebeti olmadýðý halde bir adam, Risale-i Nurun ikinci bir ismi olan «Risalet-ün-Nur» tabirinden, «Kur'anýn nurundan bir risalettir, bir ilhamdýr» demiþ. Ýddianamede, baþka yerin verdikleri yanlýþ mâna ile, gûya «Risale-i Nur bir Resûldür.» diye benim için bir sebeb-i ittiham tutulmuþ.</p><p> </p><p>
  Hem, müdafaatýmda yirmi yerde kat'î bir surette hüccetler ile isbat etmiþiz ki: Bütün dünyaya karþý da olsa, din ve Kur'an ve Risale-i Nuru âlet edemeyiz ve edilmez! Ve biz, onlarýn bir hakikatýný dünya saltanatýna deðiþtirmeyiz ve bilfiil öyleyiz! Bu dâvânýn emareleri yirmi senede binlerdir. Madem böyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ                                                    </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                                  </p><p> </p><p>
              Ýddianâmeye karþý itiraznamenin tetimmesidir.</p><p> </p><p>
  Bu itirazda muhatabým, Denizli mahkemesi ve müddeiumumisi deðil, belki baþta Isparta ve Ýnebolu müddeiumumileri olarak, yanlýþ ve nâkýs zabýtnameleriyle buradaki acîb iddianameyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardýr.</p><p> </p><p>
______________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye 2) Üstadýmýzýn senelerce evvel haber verdiði ve temennî ettiði bir hakikat memleketimizde de tahakkuk etmiþ bulunuyor. Elhamdülillâh, þimdi radyomuzda Kur'an okunuyor. Ýnþâallah öyle bir zaman gelecektir ki, Kur'an hakikatlarý olan Risale-i Nur, radyolarla ders verilecek, beþeriyet büyük istifadelere nail olacaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 381)</p><p> </p><p>
  Evvelâ, asl ve faslý olmayan ve hatýrýma gelmiyen bir siyâsî cemiyet nâmýný, mâsum ve siyasetle hiç alâkalarý olmayan Risale-i Nur talebelerine takýp ve o daire içine giren ve îman ve âhiretinden baþka hiçbir maksatlarý bulunmýyan bîçareleri, o cemiyetin nâþiri, ya faal bir rüknü veya mensubu veya Risale-i Nuru okumuþ veya okutmuþ veya yazmýþ diye suçlu sayýp mahkemeye vermek ne kadar adâletin mahiyetinden uzak olduðuna kat'î bir hücceti þudur ki: Kur'an aleyhinde yazýlan Doktor Duzinin ve sair zýndýklarýn o muzýr eserlerini okuyanlara «Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye» düsturiyle bir suç sayýlmadýðý halde, hakikat-ý Kur'aniyeyi ve îmaniyeyi, öðrenmeye gayet muhtaç ve müþtak olanlara güneþ gibi bildiren Risale-i Nur okumak ve yazmak bir suç sayýlmýþ. Ve hem, yüzer risale içinde, yanlýþ mânâ verilmemek için mahrem tuttuðumuz ve neþrine izin vermediðimiz iki üç risalede yalnýz birkaç cümlelerini bahane gösterip ittiham etmiþ. Halbuki o risaleleri (biri müstesna) Eskiþehir mahkemesi tetkik etmiþ, îcabýna bakmýþ. Ve müstesna ise, hem istidamda ve hem itiraznamemde gayet kat'î cevab verildiði.. ve «Elimizde nur var, siyaset topuzu yok!» diye Eskiþehir mahkemesinde yirmi vecihle kat'î isbat edildiði halde, o insafsýz müddeiler, üç mahrem ve neþrolmayan risalelerin üç dört cümlelerini bütün Risale-i Nura teþmil eder gibi, Risale-i Nuru okuyan ve yazaný suçlu ve beni de «Hükûmet ile mübareze eder» diye ittiham etmiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben ve bana yakýn ve benim ile görüþen dostlarýmý iþhad ve kasemle temin ederim ki, bu on seneden ziyadedir ki, iki reisden ve bir meb'usdan ve Kastamonu valisinden baþka hükûmetin erkânýný, vükelâsýný; kumandanlarý, me'murlarý, meb'uslarý kimler olduðunu kat'iyyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemiþim. Acaba hiç imkâný var mý ki, bir adam mübareze ettiði adamlarý tanýmasýn ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düþman mý? Karþýsýndakini tanýmasýna ehemmiyet vermesin!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu hallerden anlaþýlýyor ki; bil'iltizam, her halde beni mahkûm etmek için gayet asýlsýz bahaneleri îcad ederler. Madem keyfiyet böyledir, ben de buranýn mahkemesine deðil, belki o insafsýzlara derim: Ben, sizin bana vereceðiniz en aðýr cezanýza da beþ para vermem! Ve hiç ehemmiyeti yok! Çünki ben, kabir kapýsýnda, yetmiþ yaþýndayým. Böyle mazlum ve mâsum bir iki sene hayatý, þehadet mertebesiyle deðiþtirmek benim için büyük saadettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 382)</p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun binler hüccetleriyle kat'î îmaným var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eðer idam da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saadetin ve rahmetin anahtarý olur. Fakat siz, ey zýndýka hesabýna adliyeyi þaþýrtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meþgul eden insafsýzlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki: Siz, idam-ý ebedî ile ve ebedî haps-i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. Ýntikamýmýz sizden pek çok ve muzaaf bir surette alýnýyor görüyoruz; hattâ size acýyoruz. Evet, bu þehri yüz defa mezaristana boþaltan ölüm hakikatý, elbette hayattan ziyade bir istediði var. Ve onun idamýndan kurtulmak çaresi, insanlarýn her mes'elesinin fevkinde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ý zarurî ve kat'îsidir. Acaba bu çareyi kendine bulan Risale-i Nur þakirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale-i Nuru âdi bahaneler ile ittiham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarýnda müttehem oluyor, divaneler de anlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu insafsýzlarý aldatan ve hiçbir münasebeti olmýyan bir siyâsî cemiyet vehmini veren üç maddedir:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Eskidenberi benim talebelerim, benim ile kardeþ gibi þiddetli alâkadar olmalarý; bir cemiyet vehmini vermiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Risale-i Nurun bazý þâkirdleri, her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunlarý müsaade eden ve iliþmiyen ve cemaat-i Ýslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden bir cemiyet zannedilmiþ. Halbuki, o mahdud üç-dört þâkirdin niyetleri cemiyet memiyet deðil, belki sýrf hizmet-i îmaniyede hâlis bir kardeþlik ve uhrevî tesanüddür.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: O insafsýzlar, kendilerini dalâlet ve dünyaperestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazý kanunlarýný kendilerine müsait bulduklarýndan, fikren diyorlar ki: «Herhalde Said ve arkadaþlarý, bizlere ve hükûmetin bizim medenice nâmeþru hevesatýmýza müsait kanunlarýna muhalifdirler. Öyle ise muhalif bir cemiyet-i siyasiyedirler.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim: Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydý ve insan, içinde dâimî kalsaydý; ve insanî vazifeler yalnýz siyaset bulunsaydý, belki bu iftiranýzda bir mânâ bulunabilirdi. Hem eðer ben siyasetle iþe girseydim, yüz risalede on cümle deðil, belki bin cümleyi, siyasetvârî ve mübarezekârâne bulacaktýnýz. Hem farz-ý muhal olarak, eðer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya</p><p> </p><p>
sh:» (T: 383)</p><p> </p><p>
maksadlarýna ve keyflerine ve siyasetlerine çalýþýyoruz diye -ki, þeytan da bunu inandýrmaya çalýþamýyor ve kimseye kabul ettiremez- Haydi, böyle de olsa, madem bu yirmi senede hiçbir vukuatýmýz gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükûmette þiddetli muhalifler bulunur. Elbette yine adliye kanunu ile bizleri mes'ul etmezsiniz! Son sözüm:</p><p> </p><p>
حَسْبِىَ اللَّهُ لآاِلَهَ  اِلاَّ هُوَ  عَلَيْهِ  تَوَكَّلْتُ  وَهُوَ رَبُّ  الْعَرْشِ  الْعَظِيمِ                       </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eskiþehir mahkemesinde gizli kalmýþ, resmen zabta geçmemiþ ve müdafaatýmda dahi yazýlmamýþ bir eski hâtýrayý ve lâtif bir vâkýa-i müdafaayý beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Orada benden sordular ki: «Cumhuriyet hakkýnda fikrin nedir?» Ben de dedim: Eskiþehir mahkeme reisinden baþka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben, dindar bir cumhuriyetçi olduðumu elinizdeki tarihçe-i hayatým isbat eder. Hülâsasý þudur ki; o zaman, þimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karýncalara verirdim; ekmeðimi onun suyu ile yerdim. Ýþitenler benden soruyordular, ben de derdim: «Bu karýnca ve arý milletleri, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karýncalara verirdim.» Sonra dediler: «Sen, Selef-i Sâlihîne muhalefet ediyorsun?» Cevaben diyordum: «Hulefa-i Râþidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sýddîk-ý Ekber (R.A.), Aþere-i Mübeþþereye ve Sahabe-i kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsýz isim ve resim deðil, belki hakikat-ý adâleti ve hürriyet-i þer'iyyeyi taþýyan, mânâ-yý dindar cumhuriyetin reisleri idiler.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ey müddeimumi ve mahkeme âzâlarý! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eðer lâik cumhuriyet soruyorsanýz; ben biliyorum ki, lâik mânâsý, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahetçilere iliþmediði gibi, dindarlara ve takvacýlara da iliþmez bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 384)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hükûmet telâkki ederim. On senedir -þimdi yirmi sene oluyor- ki, hayat-ý siyasîye ve içtimaîyeden çekilmiþim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiðini bilmiyorum. El'iyazü billâh, eðer dinsizlik hesabýna, îmanýna ve âhiretine çalýþanlarý mes'ul edecek kanunlarý yapan ve kabul eden bir dehþetli þekle girmiþ ise, bunu size bilâperva ilân ve ihtar ederim ki: Bin caným olsa, îmana ve âhiretime feda etmeye hazýrým. Ne yaparsanýz yapýnýz! Benim son sözüm,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            حَسْبَنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ     olarak, siz beni idam ve aðýr ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim: Ben, Risale-i Nurun keþf-i kat'îsi ile idam olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabýna bizi ezen bedbahtlar! Ýdam-ý ebedî ile ve dâimî haps-i münferid ile mahkûm bildiðimden ve gördüðümden, tamamiyle intikamýmý sizden alarak, kemal-i rahat-ý kalble teslim-i ruh etmeye hazýrým!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                             Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ        </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Efendiler! Çok emarelerle kat'î kanaatým gelmiþ ki; hükûmet hesabýna, «hissiyat-ý diniyeyi âlet ederek emniyet-i dahiliyeyi ihlâl etmek» için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancý perde altýnda, zýndýka hesabýna, bizim, îmanýmýz için ve îmana ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiðine çok hüccetlerden bir hücceti þudur ki: Yirmi sene zarfýnda, Risale-i Nurun yirmibin nüshalarý ve parçalarýný yirmibin adamlar okuyup kabul ettikleri halde, Risale-i Nurun þâkirdleri tarafýndan emniyetin ihlâline dair hiçbir vukuat olmamýþ ve hükûmet kaydetmemiþ ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamýþ. Halbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukuatlar ile kendini gösterecekti. Demek, hürriyet-i vicdan prensibine zýd olarak, bütün dindar nasihatçýlara þâmil, lâstikli bir kanunun yüzaltmýþ üçüncü maddesi sahte bir maskedir. Zýndýklar, bazý erkân-ý hükûmeti iðfal ederek,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 385)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
adliyeyi þaþýrtýp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Madem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düþen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapýnýz. Dünyanýz baþýnýzý yesin.. ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman baþlar feda olduklarý bir kudsî hakikata, baþýmýz dahi feda olsun! Her ceza ve idamýnýza hazýrýz! Hapsin harici, bu vaziyette, yüz derece dahilinden daha fenadýr. Bize karþý gelen böyle bir istibdad-ý mutlak altýnda hiçbir hürriyet; ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdan, ne hürriyet-i diniye; olmamasýndan ehl-i namus ve diyanet ve tarafdar-ý hürriyet olanlar ya ölmek veya hapse girmekten baþka çaresi kalmaz! Biz de,</p><p> </p><p>
اِنَّا لِلَّهِ وِاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ        diyerek Rabbimize dayanýyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                            Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Mahkeme reisi Ali Rýza Bey Efendi,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricam var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazým da pek nâkýsdýr, hem beni baþkalarla görüþtürmüyorlar, âdeta tecrid-i mutlak içindeyim. Hattâ iddianame, onbeþ dakikadan sonra benden alýndý. Hem avukat tutmak iktidarým yok. Hattâ size takdim ettiðim müdafaâtýmýn, çok zahmetle, bir kýsmý gizli olarak ancak yeni harf ile bir suretini alabildim. Hem Risale-i Nurun bir nevi müdafaanamesi ve mesleðinin hülâsasý olan Meyve Risalesinin bir suretini müddeiumuma vermek için ve bir iki suretini Ankara makamatýna göndermek için yazdýrmýþtým. Birden onlarý elimden aldýlar, daha vermediler. Halbuki Eskiþehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaâtýmýzý onda, yeni harfle bir iki nüsha yazdýk; hem o mahkeme dahi yazdý. Ýþte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsaade ediniz, biz celbedeceðiz. Ta ki hem müdafaatýmý, hem Risale-i Nurun müdafaânamesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki-üç suretini alýp,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 386)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hem Adliye Vekâletine, hem hey'et-i vekileye, hem meclis-i meb'usana, hem Þûra-yý devlete göndereceðiz. Çünki, iddianâmede bütün esas, Risale-i Nurdur ve Risale-i Nura ait dâva ve itiraz, cüz'i bir hâdise ve þahsî bir mes'ele deðil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddî alâkadar edecek ve dolayýsiyle Âlem-i Ýslâmýn nazar-ý dikkatini ehemmiyetli bir surette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî  bir mes'eledir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, Risale-i Nura perde altýnda hücum eden, ecnebi parmaðýyle bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i Ýslâmýn teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kýrmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliðe âlet ederek perde altýnda küfr-ü mutlaký yerleþtirenlerdir ki, hükûmeti iðfal ve adliyeyi iki defadýr þaþýrtýp, der: «Risale-i Nur ve þâkirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hey bedbahtlar! Risale-i Nurun, gerçi siyesetle alâkasý yoktur; fakat küfr-ü mutlaký kýrdýðý için, küfr-ü mutlakýn altý olan anarþiliði ve üstü olan istibdad-ý mutlaký esasiyle bozar, reddeder. Emniyeti, asayiþi, hürriyeti, adaleti te'min ettiðine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanâmesi hükmündeki Meyve Risalesidir. Bunu, âli bir heyet-i ilmiye ve ictimaiye tedkik etsinler, Eðer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve iþkenceli idama razýyým!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                             Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Reis Beyefendi;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kararnamede üç madde esas tutulmuþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birisi: Cemiyettir. Ben buradaki bütün Risale-i Nur þâkirdlerini ve benimle görüþenleri veya okuyan ve yazanlarýný ayniyle iþhad ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiç birisine dememiþim; «Bir cemiyet-i siyasiye veya cemiyet-i nakþiye teþkil edeceðiz.» Daima dediðim budur: Biz, îmanýmýzý kurtarmaya çalýþacaðýz. Umum ehl-i îman dahil olduklarý ve üçyüz milyondan ziyade</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 387)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
efradý bulunan bir mukaddes cemaat-i Ýslâmiyeden baþka mabeynimizde medar-ý bahs olmadýðýný ve Kur'ânda «Hizbullah» nâmý verilen ve umum ehl-i îmanýn uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'âna hizmetimiz için Hizbül-Kur'ân, Hizbullah dairesinde bulmuþuz. Eðer kararnamede bu mâna murad ise, bütün ruhumuzla, kemal-i iftiharla itiraf ederiz. Eðer baþka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Madde: Kararnamenin itirafiyle, Kastamonu zâbýtasýnýn rapor ve tasdikiyle, hiç neþrolunmýyacak tarzda odun ve kömür yýðýnlarý altýnda ve mýhlý sandýklarda bulunan ve Eskiþehir Mahkemesinin tetkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayý çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan «Tesettür Risalesi» ve «Hücumat-ý Sitte ve Zeyli» risalesi gibi kitablardan bazý cümlelerine yanlýþ mânâ vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasýný çektiðimiz suç ile mes'ul etmek estiyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Madde: Kararnamede kaç yerinde: «Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir.» gibi tâbirlerle imkânât, vukuat yerinde istimâl edilmiþ. Herkes, mümkündür ki bir katl yapsýn, bu imkân ile mes'ul olabilir mi?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                            Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Reis Beyefendi!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ankara makamâtýna, Reisicumhura istida suretinde gönderildiðim müdafaanâmemi ve baþvekâletin de bunu ehemmiyetle kabul ettiklerini gösteren cevabî mektubunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam-ý iddianýn aleyhimizde beyan ettiði asýlsýz, ittihamkârâne evhamýn kat'î cevablarý bu müdafaâtýmda vardýr. Sâir yerlerin garazkârane ve sathî zabýtnamelerine bina edilen buranýn ehl-i vukuf raporunda hilâf-ý vâki ve mantýksýz çok sözler vardýr ki, onlara karþý da bu itiraznamem takdim edilmiþti. Ezcümle:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Size evvelce arzettiðim gibi Eskiþehir mahkemesine, 163' üncü</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 388)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiþtim: Hükûmet-i Cumhuriyetin ikiyüz meb'usu içinde ayný rakam 163 meb'usun imzalariyle Vandaki Dârül-Fünunuma (medreseme) yüzelli bin banknot tahsisat kabul etmeleri ve onun ile hükûmet-i Cumhuriyenin bana karþý teveccühü, bu 163'üncü maddeyi hakkýmda hükümden iskat ediyor, dediðim halde, o ehl-i vukuf, «163 meb'us Said aleyhinde takibat yapmýþlar» diye tahrif etmiþ. Ýþte makam-ý iddia da, bu ehl-i vukufun böyle bütün bütün asýlsýz ittihamlarýna binaen bizi mes'ul tutuyor. Halbuki, meclisinizin karariyle, en yüksek hey'et-i  ilmiye ve fenniyenin tetkikine ve tahkikine havale edilen Risale-i Nurun bütün eczalarý tetkikten sonra, bil'ittifak, hakkýmýzda: «Saidin ve Risale-i Nur þâkirdlerinin yazýlarýnda; dini, mukaddesatý âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teþvik veya bir cemiyet kurmak ve hükûmete karþý bir su-i maksadý bulunmak kasdýnda olduðunu gösterir bir sarahat ve emare olmadýðýný ve Saidin þâkirdleri, muhaberelerinde hükûmete karþý kötü bir kasd beslemek, bir cemiyet kurmak veya tarikat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaþýlmaktadýr diye müttefikan karar vermiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem ehl-i vukuf, «Said Nursînin yüzde doksan risalesi; hem samimî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esaslarýndan hiçbir cihetle ayrýlmamýþlar; bunlarda, dini âlet etmek veya cemiyet teþkil etmeye, emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadýðý sarihtir. Þâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursîyle muhabere mektublarý da bu nevidendirler. Beþ-on mahrem ve þekvalý ve gayr-ý ilmî olan risalelerden baþka bütün risaleleri herbiri bir Âyetin tefsiri ve bir Hadîs-i Þerifin hakikatýný nâmýna yazýlmýþlardýr. Din, îman, Allah, Peygamber, Âhiret akidelerini ve ibarelerini açýkça anlatmak için temsiller ile yazýlmýþ ve ilmî görüþleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öðütler ve hayat tecrübesinden alýnmýþ ibretli vak'alar ve faideli menkýbeleri ihtiva eden mevcudun yüzde doksanýný teþkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve asayiþe iliþecek ciheti yoktur.» diye müttefikan karar vermiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, makam-ý iddia, bu yüksek ehl-i vukufun raporuna bakmayarak eski ve müþevveþ ve nâkýs rapora binaen acîb tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkal-had müteessir bulunmaktayýz. Bu insaflý mahkemenin müsellem insaflarýna elbette yakýþtýr-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 389)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mayýz. Hattâ (temsilde hata olmasýn) bir bektaþiye: «Ne için namaz kýlmýyorsun?» demiþler. O da:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Kur'ânda     لاَتَقْرَبُوا الصَّلاَةَ        var» demiþ. Ona demiþler:  «Bunun arkasýný, yâni       وَاَنْتُمْ سُكَارَى yý da oku» denildiðinde: «Ben hâfýz deðilim.» demiþ olmasý kabilinden, Risale-i Nurun bir cümlesini tutup o cümleyi tâdil ve neticeyi beyan eden âhirini almýyarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceðim müdafaanâmemde, o iddianâmeye karþý mukayese edildiðinde bunun otuz-kýrk misali görülecektir. Bu nümunelerden lâtif bir vâkýayý beyan ediyorum:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eskiþehir mahkemesinde makam-ý iddianýn nasýlsa bir sehiv neticesi, Risale-i Nurun îman derslerine «Halklarý ifsad ediyor» gibi bir tâbir ve sonradan o tabirden vazgeçtiði halde, Risale-i Nur þâkirdlerinden Abdürrezzak nâmýnda bir zat mahkemeden bir sene sonra demiþ:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Hey bedbaht! Otuzüç Âyat-ý Kur'âniye iþârâtýnýn takdirine mazhar ve Ýmam-ý Alinin (R.A.) üç kerametinin ihbar-ý gaybisiyle ve Gavs-ý Âzamýn (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbariyle kýymet-i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfýnda idareye hiçbir zararý dokunmayan ve hiçkimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdýný tenvir ve irþad eden ve îmanlarýný kuvvetlendiren ve ahlâklarýný düzelten Risale-i Nurun irþadlarýna «ifsâd» diyorsun. Allahtan korkmuyorsun, dilin kurusun!» demiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þimdi, bu þâkirdin haklý olarak bu sözünü makam-ý iddia gördüðü halde, «Said, etrafýna fesad saçmýþ» tâbirini insafýnýza, vicdanýnýza havale ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Makam-ý iddia, Risale-i Nurun içtimaî derslerine iliþmek fikriyle, «Dinin tahtý ve makamý, vicdanýdýr; hükme kanuna baðlanmaz. Eskiden baðlanmasiyle içtimaî keþmekeþler olmuþtur» dedi. Ben de derim ki: «Din yalnýz îman deðil, belki amel-i sâlih dahi dini ikinci cüz'üdür. Acaba katl, sirkat, kumar, þarab gibi hayat-ý içtimaiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahlarý iþliyenleri onlardan menetmek için, yalnýz hapis korkusu ve hükümetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfi gelir mi? O halde; her hanede, belki herkesin yanýnda daima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzým gelir ki, serkeþ nefisler kendilerini o pisliklerden</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 390)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
çeksinler. Ýþte Risale-i Nur, amel-i sâlih noktasýnda, îman cânibinden, herkesin baþýnda her vakit bir manevî yasakçýyý bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ý Ýlâhîyi hatýrýna getirmekle fenalýktan kolayca kurtarýr.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, makam-ý iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerametkârane ve tevafukunun imza edilmesiyle, «Bir cemiyet efradý» diye mânâsýz bir emare beyan etmiþ. Acaba esnaflarýn ve hancýlarýn defterlerinde bulunan bu nevi imzalara cemiyet ünvaný verilir mi? Eskiþehirde ayný böyle bir vehim oldu. Cevab verdiðim ve Mucizat-ý Ahmediye Risalesini gösterdiðim zaman taaccüble karþýladýlar. Eðer mâbeynimizde dünyevî bir cemiyet olsaydý, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemal-i nefretle benden kaçacak idiler. Demek nasýl ben ve biz, Ýmam-ý Gazâli ile irtibatýmýz var, kopmuyor; çünki uhrevîdir, dünyaya bakmýyor aynen öyle de: Bu mâsum ve sâfi ve halis dindarlar, benim gibi bir bîçareye imân derslerinin hatýrý için bir kuvvetli alâka göstermiþler. Ondan bu asýlsýz, mevhum bir cemiyet-i siyasiye vehmini vermiþ. Son sözüm:            حَسْبُنَااللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                     Haps-i menferidde mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      BU GELEN KISIM ÇOK EHEMMÝYETLÝDÝR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               Son Sözün Mühim Bir Parçasý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Efendiler! Reis Bey, dikkat ediniz! Risale-i Nuru ve þâkirdlerini mahkûm etmek, doðrudan doðruya küfr-ü mutlak hesabýna, hakikat-ý Kur'aniye ve hakaik-ý îmaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle binüçyüz senedenberi her senede üçyüz milyon onda yürümüþ ve üçyüzmilyon müslümanlarýn hakikata ve saadet-i dareyne giden cadde-i kübrâlarýný kapatmaya çalýþmaktýr</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 391)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ve onlarýn nefretlerini ve itirazlarýný kendinize celbetmektir. Çünki o caddede gelip gidenler, gelmiþ geçmiþlere dualar ve hasenatlariyle yardým ediyorlar. Hem bu mübarek vatanýn baþýna bir kýyamet kopmaya vesile olmaktýr. Acaba, mahkeme-i kübrâda, bu üçyüz milyar dâvacýlarýn karþýsýnda sizden sorulsa ki: «Doktor Duzi'nin, baþdan nihayete kadar serâpa Ýslâmiyetiniz ve vatanýnýz ve dininiz aleyhinde ve frenkçe «Tarih-i Ýslâm» nâmýndaki eseri ki, zýndýklarýn kütübhanelerinizdeki eserlerine, kitablarýna ve serbest okumalarýna ve o kitablarýn þâkirdleri, kanununuzca cemiyet þeklini almalariyle beraber, dinsizlik ve komünistlik veya anarþistlik veya pek eski ifsad komitecilik gibi siyasetinize muhalif cemiyetlerine iliþmiyordunuz! Neden hiçbir siyasetle alâkalarý olmayan ve yalnýz îman ve Kur'an cadde-i kübrâsýnda giden ve kendilerini ve vatandaþlarýný idâm-ý ebedîden ve haps-i münferidden kurtarmak için Kur'anýn hakikî tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyâsî cemiyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarlarýn birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet nâmý verip iliþmiþsiniz? Onlarý pek acib bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz!» dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz ve sizi iðfal eden ve adliyeyi þaþýrtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlý bir surette meþgul eyleyen muarýzlarýmýz olan zýndýklar ve münafýklar, istibdad-ý mutlaka «cumhuriyet» nâmý vermekle, irtidad-ý mutlaký rejim altýna almakla, sefahet-i mutlak'a «medeniyet» ismi vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye «kanun» ismini takmakla hem sizi iðfal, hem hükûmeti iþgal, hem bizi periþan ederek, hâkimiyet-i Ýslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabýna darbeler vuruyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey efendiler! Dört senede dört defa dehþetli zelzeleler, tam tamýna dört defa Risale-i Nur þâkirdlerine þiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarýna tevafuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanýnda gelmesi; ve hücumun durmasiyle zelzelenin durmasý iþaretiyle, þimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semavî ve arzî belâlardan siz mes'ulsünüz!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                            Denizli hapishanesinde tecrid-i</p><p> </p><p>
                                                               mutlak ve haps-i münferidde</p><p> </p><p>
                                                                              Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                         SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
sh:» (T: 392)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                         بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      SON SÖZÜN BÝR KISMI</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Efendiler! Þimdiki hayat-ý içtimaiyeyi bilemediðimden, makam-ý iddianýn gidiþatýna göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahane olmak için, pek musýrrane ileri sürdüðünüz cemiyetcilik ittihamýna karþý pek çok kat'î cevablarýmýzý Ankara ehl-i vukufunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber bu derece bu noktada ýsrarýnýza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mânâ geldi: Madem, hayat-ý içtimaîyenin bir temel taþý ve fýtrat-ý beþeriyenin bir hâcet-i zaruriyesi ve aile hayatýndan tâ kabile ve millet ve Ýslâmiyet ve insaniyet hayatýna kadar en lüzumlu ve kuvvetli rabýta ve her insanýn kâinatta gördüðü ve tek baþýna mukabele edemediði medar-ý zarar ve hayret ve insânî ve Ýslâmî vazifelerin îfasýna mâni maddî ve mânevî esbabýn tehacümatýna karþý bir nokta-i istinad ve medar-ý teselli olan dostluk ve kardeþâne cemaat ve toplanmak ve samimane uhrevî cemiyet ve uhuvvet, siyasî cephesi olmadýðý halde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saadetlerine kat'î vesile olarak îman ve Kur'an dersinde hâlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaþlýk ve vatanýna ve milletine zararlý þeylere karþý bir tesanüd taþýyan Risale-i Nur þâkirdlerinin pek çok takdir ve tahsine þâyân ders-i îmanda toplanmalarýna, «cemiyet-i siyasiye» nâmýný verenler, elbette ve herhalde, ya gayet fena bir surette aldanmýþ veya gayet gaddâr bir anarþisttir ki, hem insaniyete vahþiyâne düþmanlýk eder, hem Ýslâmiyete nemrudane adâvet eder, hem hayat-ý içtimaiyeye anarþiliðin en bozuk ve mütereddi tavriyle husumet eder ve bu vatana ve millete ve hâkimiyet-i Ýslâmiyeye ve dinî mukaddesata karþý mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücadele eder. Veya  ecnebi hesabýna bu milletin can damarýný kesmeye ve bozmaya çalýþan El-Hannâs bir zýndýktýr ki, hükûmeti iðfal ve adliyeyi þaþýrtýr, tâ o þeytanlara, firavunlara, anarþistlere karþý þimdiye kadar istimal ettiðimiz mânevî silâhlarýmýzý, kardeþlerimize ve vatanýmýza çevirsin veya kýrdýrsýn.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                             Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 393)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Efendiler! Otuz-kýrk senedenberi ecnebi hesabýna ve küfür ve ilhâd nâmýna bu milleti ifsad ve bu vataný parçalamak fikriyle, Kur'an hakikatýna ve îman hakikatlarýna her vesile ile hücum eden ve çok þekillere giren bir gizli ifsad komitesine karþý, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptýklarý insafsýz ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi þaþýrtan onlarýn Müslüman kisvesindeki propagandacýlarýna hitaben, fakat sizin huzurunuzda zâhiren sizin ile birkaç söz konuþacaðýma müsaade ediniz...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (Fakat ikinci gün beraet kararý, o dehþetli konuþmayý geriye býraktý.)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                    Tecrid-i mutlakta ve haps-i münferidde</p><p> </p><p>
                                                                          Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                     SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * * </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Mühim Bir Suale Hakikatlý Bir Cevaptýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Büyük memurlardan bir kaç zât benden sordular ki: «Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaþ verip, Kürdistana ve Vilâyet-i Þarkiyeye, Þeyh Sinûsî yerine vâiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eðer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamýn hayatlarýný kurtarmaya sebeb olurdun?» dediler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmiþer-otuzar senelik hayat-ý dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadýðýma bedel, yüzbinler vatandaþa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatý kazandýrmaya vesile olan Risale-i Nur, o zâyiâtýn yerine binler derece iþ görmüþ. Eðer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir þeye âlet olmayan ve tâbi olmayan ve sýrr-ý ihlâsý taþýyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeþlerime demiþtim: Eðer Ankaraya gönderilen Risale-i Nurun þiddetli tokatlarý için beni idama mahkûm eden zatlar, Risale-i Nur ile îmanlarýný kurtarýp idam-ý ebedîden necat bulsalar, siz þahid olunuz, ben onlarý da ruh u cânýmla helâl ederim!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beraetimizden sonra Denizlide beni tarassutla taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdüriyle müfettiþlere dedim: Risale-i Nurun kabil-i inkâr olmayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatýmda, yüzer risale ve mektublarýmda ve binler þakirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cemiyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir ko-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 394)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka dokuz ay tetkikatta bulunmamasýdýr. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin. Bir tek adamýn, birkaç senedeki mahrem esrarý meydana çýksa, elbette onu mes'ûl ve mahcub edecek yirmi madde bulunacak. Mâdem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: «Pek hârika ve maðlûb olmaz bir deha bu iþi çeviriyor» veya diyeceksiniz: «Gayet inayetkârâne bir hýfz-ý Ýlâhîdir.» Elbette böyle bir deha ile mübareze etmek hatâdýr, millete ve vatana büyük bir zarardýr; ve böyle bir hýfz-ý Ýlâhî ve inâyet-i Rabbâniyeye karþý gelmek Fir'avunane bir temerrüddür.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer deseniz: «Seni serbest býraksak ve tarassut ve nezaret etmesek, derslerinle ve gizli esrarýnla hayat-ý içtimaiyemizi bulandýrabilirsin.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim: Benim derslerim, bilâ-istisna bütünü, hükûmetin ve adliyenin eline geçmiþ, bir gün cezayý mucib bir madde bulunmamýþ. Kýrk-ellibin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiði halde, menfaatten baþka hiçbir zararý hiçbir kimseye olmadýðý, hem eski mahkememin, hem yeni mahkemenin mûcib-i mes'uliyet bir madde bulamamalarý cihetiyle, yenisi ittifakla beraetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüðün hatýrý için yüzotuz risaleden beþ-on kelime bahane edip, yalnýz kanaat-ý vicdaniye ile yüz yirmi mevkuf kardeþlerimden yalnýz onbeþ adama altýþar ay ceza verilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale-i Nura iliþmeniz, mânasýz bir tevehhümle çirkin bir zulümdür! Hem daha yeni dersim yok ve bir sýrrým gizli kalmadý ki nezaretle tâdilinize çalýþsanýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben þimdi hürriyetime çok muhtacým. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksýz ve faidesiz tarassutlar artýk yeter! Benim sabrým tükendi. Ýhtiyarlýk vaziyetinden, þimdiye kadar yapmadýðým bedduayý yapmak ihtimali var. «Mazlumun âhý, ta Arþa kadar gider.» diye bir kuvvetli hakikattýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra o zalim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: «Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi baþýna koymadýn, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda baþýný açmadýn, eski kýyafetin ile bulundun. Halbuki onyedi milyon bu kýtafete girdi.»Bende dedim!On yedi milyon deðil, belki yedi milyon da deðil, belki rýzasiyle ve kalben kabuliyle ancak yedibin Avrupa-perest sarhoþlarýn kýyafetlerine ruhsat-ý þer'iyye ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 395)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
cebr-i kanûnî cihetiyle girmektense; azîmet-i þer'iyye ve takva cihetiyle, yedi milyar zâtlarýn kýyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeþ senedenberi hayat-ý içtimaiyeyi terkeden adama «inâd ediyor; bize muhalifdir.» denilmez. Haydi inad dahi olsa, mâdem Mustafa Kemâl o inadý kýrmadý ve iki mahkeme kýramadý ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadý; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin hem hükûmetin zararýna, o inadýn kýrýlmasýna çabalýyorsunuz? Haydi siyasî muhalif de olsa, mâdem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasýný kesen ve mânen yirmi senedenberi ölmüþ bir adam, yeniden dirilip, faidesiz kendine çok zararlý olarak hayat-ý siyasiyeye girerek sizin ile uðraþmaz; bu halde onun muhalefetinden tevehhüm etmek, divaneliktir. Divanelerle ciddi konuþmak dahi bir divanelik olmasýndan, sizin gibilerle konuþmayý terkediyorum. «Ne yaparsanýz minnet çekmem!» dediðim, onlarý hem kýzdýrdý, hem susturdu. Son sözüm:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     حَسْبَنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * حَسْبِىَ اللَّهُ  لآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ  تَوَكَّلْتُ  وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ  الْعَظِيمِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýslâmiyet düþmanlarý, Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebelerini mahkemelere sevkederken, ortalýða korkular ve tehdidler yayarlar, resmî makamlara bütün bütün uydurma malûmatlar yazdýrýrlar, herkesi Bediüzzaman ve Risale-i Nurdan uzaklaþtýrmak için uðraþýrlar, Nur Talebelerinin aralarýna fesad sokarak tesanüdlerini bozmak için entrikalar çevirirler.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî, Nur Talebelerinin menfî propagandalara aldanmamalarý.. ve hem de Nur Talebelerinin, sevgili Üstadlarýyla görüþmek iþtiyaký þiddetli olduðundan bu ruhî ihtiyacý tatmin için, sair zamanlarda olduðu gibi, Denizli hapsinde de yazdýðý mektublardan bir kýsmýný buraya dercediyoruz. Hapishanelerde</p><p> </p><p>
sh: » (T: 396)</p><p> </p><p>
 yazýlan mektub ve eserleri Nur Talebeleri gizlice Üstadlarýndan getirmeyi temin ederler. Zira Hazret-i Üstad, her hapishanede tecrid-i mutlak içinde býrakýlmýþ ve baþkalarýyla görüþmesi yasak edilmiþtir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  «Bu Fýkra Bir Casus Vasýtasýyla Resmî Memurlarýn Eline Geçtiði Ýçin Lâhikaya Girmiþtir.»</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
  Ramazan-ý Þerif'den birgün evvel, gizli zýndýk düþmanlarým tarafýndan verildiðine kuvvetli ihtimal verdiðimiz -doktorun tasdikiyle- bir zehirin hastalýðýyla hararetim kýrk dereceden geçmeye baþlamýþ iken, Kastamonu'da adliye müddeiumumileri ve taharrî komiserleri, menzilimi taharrî etmeye geldiler. Ben, o dakikadan sonra, baþýma gelen dehþetli taarruzu, bir hiss-i kablelvuku ile anlayarak ve "Þiddetli zehirli hastalýðým dahi ölüme gidiyor" diye Isparta Vilâyetinde kýymetdar kardeþlerimin kucaklarýnda teslim-i ruh edip o mübarek toprakta defnolmamý, kalben niyaz ettim. Hizb-ül Ekber-ül Kur'aný açtým. Birden bu Âyet-i Kerime</p><p> </p><p>
 وَاصْبِرْ ِلحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ</p><p> </p><p>
karþýma çýktý, "Bana bak!" dedi. Ben de baktým, üç kuvvetli emare ile mânâ-yý iþarî bana ve bize teselli veriyor. Þimdi baþýmýza gelen bu musibeti bir cihette hiçe indirdi ve Ispartaya mevkufen beþinci nefyimi, o kalbî duamýn kabul olmasýna delil eyledi.</p><p> </p><p>
  Birinci Emare: (Þeddeler sayýlýr) Hesab-ý ebcedî ile binüçyüz altmýþiki, bu senenin Arabî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ayný tarihine tevafuk edip, mânâsiyla der: "Sabreyle! Baþýna gelen kaza-yý Rabbâniyeye teslim ol! Sen inayet gözü altýndasýn, merak etme! Gecelerde tesbihat ve tahmidata devam eyle!"</p><p> </p><p>
  Tahlil: Üç ر altýyüz; dört ن  ikiyüz; bir س bir م  yüz; bir ص  bir ف  bir م  iki yüz on; dört ك  bir ع  yüz elli; üç ح  bir و  bir ى  kýrk; bir ل  dokuz ب  bir د  bir و  dört ا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 397)</p><p> </p><p>
altmýþ iki eder. Yekûnu binüçyüz altmýþiki  ederek, bu senenin ayný tarihine ve baþýmýza gelen musibetin ayný dakikasýna tamý tamýna tevafuku, kuvvetli bir emaredir.</p><p> </p><p>
  .........................................................................</p><p> </p><p>
  Üçüncü emarenin beyanýna þimdilik lüzum olmadýðýndan yazdýrýlmadý.</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
***</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu hâdise tesiriyle ben, kendimi mâsum kardeþlerime rýza-yý kalble feda etmeye kat'î azm ve cezmettiðim ve çaresini fikren aradýðým vakitte Celcelûtiyeyi okudum. Birden hatýra geldi ki: Ýmam-ý Ali (R.A.), «Yâ Rab! Eman ver.» diye dua etmiþ. Ýnþâallah o duanýn sýrriyle selâmete çýkarsýnýz. Evet Hazret-i Ali Radiyallahu Anhu, Kaside-i Celcelûtiyede iki suretle, Risale-i Nurdan haber verdiði gibi, «Âyetül-Kübra Risalesi» ne iþareten          وَبِاْلاَيَاتِ  الْكُبْرَى اَمِنِىِّ مِنَ الْفَجَتْ        der. Ve bu iþarette îma eder ki: Âyetül-Kübra yüzünden ehemmiyetli bir musibet, Risale-i Nur Talebelerine gelecek... «Âyetül-Kübra hakký için o füc'et ve o musibetten þâkirdlerine eman ver!» diye niyaz eder. O risaleyi ve menbaýný þefaatcý yapar. Evet, Âyetül-Kübra Risalesinin tab'ý bahanesiyle gelen musibet, aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti. Hem o kasidede Risale-i Nurun mühim eczalarýna tertibiyle iþaretlerin hâtimesinde mukabil sahifede der:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            فَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا * وَحَقِّقْ  مَعَانِيهَا  بِهَا الْخَيْرُ  تُمِّمَتْ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Yâni: «Sen, onlarýn hassalarýný topla ve mânâlarýný tahkik eyle, bütün hayýr ve saadet onlar ile tamam olur.» Harflerin mânâlarýný tahkik et, karinesiyle, mânâyý ifade etmiyen hecâi harfler murad olmayýp belki kelimeler mânâsýndaki Sözler namiyle risaleler muraddýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
لاَيَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ  اللَّهُ  * رَبَّنَا  لاَتُؤَاخِذْنَآ اِنْ نَسِينَآ اَوْ اَخْطَاْنَا                         </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 398)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Geçen Leyle-i Kadrinizi ve gelen bayramýnýzý bütün mevcudiyetimle tebrik ve sizleri Cenab-ý Erhamürrâhimînin birliðine ve rahmetine emanet ediyorum.    مَنْ اَمَنَ بِالْقَدَرِ اَمَنَ مِنَ الْكَدَرِ    sýrrýyle sizi teselliye muhtaç görmemek ile beraber derim ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
وَاصْبِرْ ِلحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Âyetinin mânâ-yý iþârisiyle verdiði teselliyi tamamiyle gördüm. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dünyayý unutmak, Ramazanýmýzý âsude geçirmek düþünürken, hatýra gelmiyen ve bütün bütün tahammülün fevkinde bu dehþetli hâdise, hem benim, hem Risale-i Nurun, hem sizin, hem Ramazanýmýz, hem uhuvvetimiz için ayn-ý inâyet olduðunu ben müþahede ettim. Bana ait cihetinin ise, çok faidelerinden yalnýz iki-üçünü beyan ederim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Ramazanda, çok þiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir iltica, bir niyaz ile müdhiþ hastalýða galebe ederek çalýþtýrdý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Herbirinize karþý bu sene de görüþmek ve yakýnýnýzda bulunmak arzusu þiddetli idi. Yalnýz birinizi görmek ve Ispartaya gelmek için bu çektiðim zahmeti kabul ederdim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Hem Kastamonu'da, hem yolda, hem burada, fevkalâde bir tarzda, bütün elîm hâletler birden deðiþiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfýna olarak bir dest-i inâyet görünüyor,     اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللَّهُ     dediriyor. En ziyade beni düþündü-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 399)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ren, Risale-i Nuru, en gafil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemal-i dikkatle okutturuyor, baþka bir sahada fütûhata meydan açýyor. Ve en ziyade rikkatime dokunan ve kendi elemimden baþka herbirinizin sýkýntýsýndan baþýma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karþý, Ramazanda bir saati yüz saat hükmüne getiren o þehr-i mübarekte, bu musibet dahi, o yüz sevabý, herbir saati on saat derecesinde ibadet yapmakla bine iblâð ettiðinden, Risale-i Nurdan tam ders alan ve dünyanýn fâni ve ticaretgâh olduðunu bilen ve herþeyi, îmaný ve âhireti için feda eden ve bu dershane-i Yusufiyedeki muvakkat sýkýntýlar, dâimî lezzetler ve faideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslý zâtlara acýmak ve rikkatten aðlamak hâletini, tebrik ve sebatýnýzý gayet istihsan ve takdir etmek haletine çevirdi. Ben de,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                   اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ  وَالضَّلاَلِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
dedim. Bana ait bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale-i Nurun hem Ramazanýmýzýn, hem sizin, bu yüzde öyle fâideleri var ki, perde açýlsa, «Yâ Rabbena! Þükür.. bu kaza ve kader-i Ýlâhî, hakkýmýzda bir inayettir,» dedirtecek, kanaatým var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâdiseye sebebiyet verenlere itâb etmeyiniz. Bu musibetin geniþ ve dehþetli plâný çoktan kurulmuþtu. Fakat mânen pek çok hafif geldi. Ýnþâallah çabuk geçer.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ  لَكُمْ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sýrriyle, me'yus olmayýnýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yakýnýnýzda bulunmakla çok bahtiyarým. Sizin hayalinizle ara sýra konuþurum, müteselli olurum. Biliniz ki, mümkün olsaydý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 400)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
bütün sýkýntýlarýnýz kemal-i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben sizin yüzünüzden, Ispartayý ve havalisini, taþiyle topraðiyle seviyorum. Hatta, diyorum ve resmen de diyeceðim: Isparta hükûmeti bana ceza verse, baþka vilâyet beni beraet ettirse, yine burayý tercih ederim. Evet ben, üç cihetle Ispartalýyým. Gerçi tarihçe isbat edemiyorum, fakat kanatim var ki, Ýsparit Nahiyesinde dünyaya gelen Saidin aslý buradan gitmiþ. Hem, Isparta Vilâyeti, öyle hakikî kardeþleri bana vermiþ ki; deðil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Saidi onlarýn herbirisine maalmemnuniye feda eylerim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Tahmin ederim, þimdi Küre-i Arzda, Risale-i Nur Þakirdlerinden, kalben ve ruhen ve fikren daha az sýkýntý çeken yoktur. Çünki, kalb ve ruh ve akýllarý, îman-ý tahkikî nurlariyle sýkýntý çekmezler. Maddî zahmetler ise, Risale-i Nur dersiyle hem geçici, hem sevablý, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i îmaniyenin baþka bir mecrada inkiþafýna vesile olmasýný bilerek, þükür ve sabýrla karþýlýyorlar. Ýman-ý tahkikî, dünyada dahi medar-ý saadettir diye halleriyle isbat ediyorlar. Evet, «Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler» deyip, metînâne bu fâni zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalýþýyorlar. Cenab-ý Erhamürrâhimîn, onlarýn emsallerini çoðaltsýn. Bu vatana medar-ý þeref ve saadet yapsýn; ve onlarý da Cennetül-Firdevsde saadet-i ebediyeye mazhar eylesin, âmin...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bayramýnýzý tekrar tebrikle beraber, sureten görüþmediðimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz. Ebed yolunda da Ýnþâallah bu beraberlik devam edecek. Ýmanî hizmetinizde kazandýðýnýz ebedî sevablar ve ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, þimdiki geçici ve muvakkat gamlarý ve sýkýntýlarý hiçe indirir kanaatýndayým. Þimdiye kadar, Risale-i Nur þâkirdleri gibi, çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamiþ. Evet Cennet ucuz deðil! Ýki hayatý imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meþakkat olsa da,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 401)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
þevk ve þükür ve sabýrla karþýlamalý. Mâdem bizi çalýþtýran Hâlýkýmýz Rahîm ve Hakîmdir; baþa gelen her þeyi rýza ile, sevinç ile, rahmetine, hikmetine itimad ile karþýlamalýyýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                              BU DEFAKÝ KÜÇÜK MÜDAFAATIMDA DEMÝÞTÝM</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nurdaki þefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten menetmiþ. Çünki; mâsumlar belâya düþerler, onlara zulmetmiþ oluruz. Bazý zâtlar bunun izahýný istediler. Ben de dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þimdiki fýrtýnalý asýrda, gaddar medeniyetten neþ'et eden hodgâmlýk ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât-ý askeriye ve dalâletten çýkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eþedd-i zulüm ve eþedd-i istibdâdât meydan almýþ ki, ehl-i hak, hakkýný kuvve-i maddiye ile müdafaa etse, ya eþedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak, o hâlette o da azlem olacak veyahut maðlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir-iki adamýn hatasiyle yirmi-otuz adamý, âdi bahanelerle vurur, periþan eder. Eðer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnýz vuraný vursa, otuz zâyiata mukabil yalnýz biri kazanýr, maðlûb vaziyetinde kalýr. Eðer mukabele-i bilmisil kaide-i zalimânesiyle o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasiyle yirmi-otuz bîçareleri ezseler, o vakit, hak namýna dehþetli bir haksýzlýk ederler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, Kur'anýn emriyle, gayet þiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karýþmaktan kaçýndýðýmýzýn hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkýmýzý tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem mâdem herþey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapýsý kapanmýyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabýr ve þükürle tevkkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbâr ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zýttýr, muhaliftir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 402)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inzibatýn ve adliye ve zâbýtanýn bizimle uðraþacak hiçbir iþleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediði ve aklý baþýnda hiçbir insanýn hoþlanmadýðý küfr-ü mutlak ve dehþetli bir tâun-u beþerî ve maddiyunluktan gelen zýndýkanýn taassubiyle, bir kýsým gizli zýndýklar þeytanetiyle bazý resmî memurlarý aldatarak evhamlanýdýrýp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Deðil böyle birkaç vehhamý, belki dünyayý aleyhimize sevketseler, Kur'ânýn kuvvetiyle, Allahýn inayetiyle kaçmayýz. O irtidadkâr küfr-ü mutlaka ve o zýndýkaya teslim-i silâh etmeyiz!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sizin sebat ve metanetiniz, masonlarýn ve münafýklarýn bütün  plânlarýný akîm býrakýyor. Evet kardeþlerim, saklamaða lüzum yok; o zýndýklar, Risale-i Nuru ve Þâkirdlerini, tarikata ve bilhassa Nakþi Tarikatýna kýyas edip, o ehl-i tarikatý maðlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve daðýtmak fikriyle bu hücumu yaptýlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleðin su-i istimalâtýný göstermek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ve Saniyen: O mesleðin erkânlarýnýn ve müntesîbinin kusuratlarýný teþhir etmek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ve Salisen: Maddiyyun felsefesinin ve medeniyetinin câzibedar sefahet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsad etmekle mâbeynlerinde tesanüdü kýrmak. Ve üstadlarýný ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazý düsturlariyle nazarlarýndan sukut ettirmektir ki, Nakþilere ve ehl-i tarikata karþý istimal ettikleri ayný silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandýlar. Çünki, Risale-i Nurun meslek-i esasý, ihlâs-ý tam ve terk-i enaniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak ve fâni ayný lezzet-i sefihanede elîm elemleri göstermek ve îmanýn bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasýný ve hiçbir felsefenin eli yetiþmediði noktalarý ve hakikatlarý ders vermek olduðundan, onlarýn plânlarýný Ýnþâallah tam akîm býrakacak ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 403)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
«Meslek-i Risale-i Nur ise, tarikatlara kýyas edilmez!» diye onlarý susturacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu eski ve yeni iki medrese-i Yusufiyedeki þiddetli imtihanda sarsýlmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakýcý çorbadan aðýzlarý yandýðý halde talebeliðini býrakmýyan ve bu kadar tehacüme karþý kuvve-i maneviyesi kýrýlmýyan zâtlarý, ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkýþlayacaklarý gibi, melâike ve ruhaniler dahi alkýþlýyorlar, diye kanatým var. Fakat, içinizde hastalýklý ve nazik ve fakirler bulunmasiyle maddî sýkýntý ziyadedir. Ve buna  karþý da, herbiriniz herbirisine birer tesellici ve ahlâkta ve sabýrda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifte birer þefkatli kardeþ ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mucîb ve güzel seciyelerin in'ikâsýnda birer ayine olmanýz, o maddî sýkýntýlarý hiçe indirir, diye düþünüp, ruhumdan ziyade sevdiðim sizler hakkýnda teselli buluyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yüzyirmi yaþýnda bulunan Mevlâna Hâlid'in cübbesini size bir gün göndereceðim. O zât, onu bana giydirdiði gibi, ben de onun nâmýna  sizin herbirinize teberrüken giydirmek için, hangi vakit isterseniz göndereceðim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kader-i Ýlâhî adâleti, bizleri Denizli Medrese-i Yusufiyesine sevketmesinin bir hikmeti; her yerden ziyade Risale-i Nuru ve þâkird-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 404)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
lerine, hem mahpuslarý, hem ahalisi, belki hem memurlarý ve adliyesi muhtaç olmalarýdýr. Buna binaen biz, bir vazife-i îmaniye ve uhreviye ile bu sýkýntýlý imtihana girdik. Evet, yirmi-otuzdan ancak bir ikisi tâdil-i erkân ile namazýný kýlan mahpuslar içinde, birden Risale-i Nur þâkirdlerinden  kýrk-ellisi umumen bilâ-istisna mükemmel namazlarýný kýlmalarý, lisan-ý hal ve fiil diliyle öyle bir ders ve irþaddýr ki, bu sýkýntý ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve þâkirdler, ef'alleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkikî imanlariyle dahi buradaki ehl-i îmaný ehl-i dalâletin evham ve þübehatýndan kurtarmalarýna medar çelikten bir kal'a hükmüne geçeceðini, rahmet ve inayet-i Ýlâhiyyeden ümid ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Buradaki ehl-i dünyanýn, bizi konuþmaktan ve temastan men'leri, zarar vermiyor. Lisan-ý hal, lisan-ý kalden daha kuvvetli ve tesirli konuþuyor. Madem hapse girmek terbiye içindir; milleti seviyorlarsa, mahpuslarý Risale-i Nur Þâkirdleriyle görüþtürsünler. Tâ bir ayda, belki bir günde, bir seneden ziyade terbiye alsýnlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikballerine ve ahiretine menfaatli birer insan olsunlar. Gençlik Rehberi bulunsa idi çok faidesi olurdu. Ýnþâallah bir zaman girer.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bugün, büyük ve merhum Kardeþim Molla Abdullah ile Ziyaeddin hakkýndaki malûmunuz muhavereyi tahattur ettim. Sonra sizi düþündüm. Kalben dedim: Eðer, perde-i gayb açýlsa, bu sebatsýz zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakýcý, ateþli hallerden sarsýlmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar, eðer herbiri bir veli, hattâ bir kutub görünse, benim nazarýmda, þimdi verdiðim ehemmiyeti ve alâkayý pek az ziyadeleþtirecek. Ve eðer birer âmî ve âdî görünse, þimdi verdiðim kýymeti hiç noksan etmiyecek, diye karar verdim. Çünkü böyle pek aðýr þerait altýnda îman kurtarmak hizmeti, herþeyin fevkindedir. Þahsî  makamlar ve hüsn-ü zanlarýn ilâve ettikleri meziyetler; böyle</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 405)</p><p> </p><p>
daðdaðalý, sarsýntýlý hallerde hüsn-ü zanlarýný kýrmakla, muhabbetleri azalýr. Ve meziyet sahibi dahi onlarýn nazarlarýnda mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sýkýntýlý vekara mecburiyet hisseder. Ýþte, hadsiz þükür olsun ki, bizler böyle soðuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  .................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kardeþlerim, gerçi bu vaziyet, hem muvafýka ve bir kýsým memurlara, Risale-i Nura karþý bir çekinmek, bir ürkmek vermiþ; fakat bütün muhaliflerde ve dindarlarda ve alâkadar memurlarda bir dikkat, bir iþtiyak uyandýrýyor. Merak etmeyiniz, o Nurlar parlayacaklar!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben tahmin ediyorum ki, hakikî ve en son müdafaanamemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risalecik olacak. Çünki evvelce bazý evham yüzünden, bir seneden beri ve aleyhimize geniþ bir tarzda çevrilen plânlar bunlardýr: Tarikatçýlýk, komitecilik ve dînî hissiyatý siyasete âlet etmek ve cumhuriyet aleyhinde çalýþmak ve idare ve asayiþe iliþmek gibi asýlsýz bahaneler ile bize hücum ettiler. Cenab-ý Hakka hadsiz þükür olsun ki, onlarýn plânlarý akîm kaldý. O kadar geniþ bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risalede, onsekiz sene zarfýndaki mektub ve kitablarda hakikat-ý imaniyeden ve Kur'aniyeden ve âhiretin tahkikinden ve saadet-i ebediyeye çalýþmaktan baþka birþey bulmadýlar. Plânlarýný gizlemek için, gayet âdî bahaneleri aramaða baþladýlar. Fakat, hükûmetin bazý erkânýný iðfal edip aleyhimize çeviren dehþetli ve gizli bir zýndýka komitesi þimdi doðrudan doðruya küfr-ü mutlak hesabýna bize hücum etmek ihtimaline karþý, Güneþ gibi zâhir ve þüphe býrakmaz ve dað gibi metin, sarsýlmaz olan «Meyve Risalesi» onlara karþý en kuvvetli bir müdafaa olup, onlarý susturacak diye bize yazdýrýldý zannediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Sh: » (T:406)</p><p> </p><p>
  Aziz kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Bu cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatýra geldiniz. "Bu musibetten kurtulmak için ne yapacaðýz?" lisan-ý hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sýký bir tesanüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünki birbirinden ve Risale-i Nur'dan ve benden çekinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanlarýn zarardan baþka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim; eðer bilseydim ki benden teberri etmekle kurtulacaksýnýz, beni tahkir ve ihanet ve gýybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmýyor; za'fýnýzdan, teberrinizden cesaret alýr, daha ziyade ezer.</p><p> </p><p>
  Hem mesleðimiz hýllet ve uhuvvet olduðundan, þahsiyet ve enaniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaîf bir bîçarenin noksaniyetlerine deðil, belki Risale-i Nur'un kemalâtýna bakmalý.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
***</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Bu dünyanýn hayatý pek çabuk deðiþmesine ve zevaline ve fenâ ve fâni akýbetsiz lezzetlerine ve firak, iftirak tokatlarýna karþý bir ehemmiyetli medar-ý teselli ise, samimî dostlar ile görüþmektir. Evet, bazan bir tek dostunu bir iki saat görmek için yirmi gün yol gider ve yüz lirayý sarfeder. Þimdi bu acîb, dostsuz zamanda, samimî kýrk-elli dostunu birden, bir iki ay görmek ve Lillâh için muhabbet etmek ve hakikî bir teselli alýp vermek elbette baþýmýza gelen bu meþakkatlar ve zayiat-ý mâliye, ona karþý pek ucuz düþer, ehemmiyeti kalmaz. Ben kendim, buradaki kardeþlerimden on sene firakdan sonra, bir tekini görmek için bu meþakkati kabul ederdim. Teþekki, kaderi tenkid ve teþekkür, kadere teslimdir.</p><p> </p><p>
                                                            SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
sh:» (T: 407)</p><p> </p><p>
  Aziz Ve Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Mâdem âhiret için, hayýr için, ibadet ve sevab için, îman ve âhiret için Risale-i Nur ile baðlanmýþsýnýz. Elbette bu aðýr þerait altýnda, her bir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise, Kur'an ve îman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kýymetdar ve yüz saat ise, böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakiki mücâhid kardeþler ile görüþmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakikî bir tesanüd ile kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetüz-Zehranýn þâkirdliðine liyakat kazanmak için açýlan bu imtihan meclisi olan þu medrese-i Yusufiyede tayinini ve kaderce takdir edilen kýsmetini almak ve mukadder rýzkýný yemek ve o yemekten sevab kazanmak için buraya gelmenize þükretmek lâzýmdýr. Bütün sýkýntýlara karþý mezkûr faideleri düþünüp sabýr ve tahammüle mukabele etmek gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk, Sebatkâr ve Vefadâr Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için deðil, belki þirket-i mâneviye-i duaiyenizden daha ziyade istifadem için ve sizin de daha ziyade itidal-i dem ve ihtiyat ve sabýr ve tahammül ve þiddetle tesanüdünüzü muhafaza için bir halimi beyan ediyorum ki; burada bir günde çektiðim sýkýntý ve azâbý, Eskiþehir'de bir ayda çekmezdim. Dehþetli masonlar, insafsýz bir masonu bana musallat eylemiþler; tâ hiddetimden ve iþkencelerine karþý, «Artýk yeter!» dememden bir bahane bulup, zâlimane tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarýný gizlesinler. Ben, hârika bir ihsan-ý Ýlâhî eseri olarak þâkirane sabrediyorum ve etmeye de karar verdim. Madem biz kadere teslim olup, bu sýkýntýlarý,        خَيْرُ الاُمُورِ اَحْمَزُهَا sýrriyle, ziyade sevab kazanmak cihetiyle mânevî bir nimet biliyoruz. Ve madem, geçici dünyevî musibetlerin sonlarý ekseriyetle ferahlý ve hayýrlý oluyor. Ve madem biz, hakkalyakîn derecesinde yakîni bir kat'î kanaatýmýz</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 408)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
var ki, biz öyle bir hakikata hayatýmýzý vakfetmiþiz ki, Güneþten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi þirindir. Elbette biz bu sýkýntýlý haller ile müftehirane, müteþekkirane «Bir mücahede-i mânevîye yapýyoruz» diye þekva etmemek lâzýmdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz kardeþlerim, evvel âhir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza; enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu müddeiumumun iddianamesinden anlaþýldý ki, hükûmetin bazý erkânýný iðfal edip aleyhimize sevkeden gizli zýndýklarýn plânlarý akîm kalýp yalan çýktý. Þimdi bahane olarak, cemiyetçilik ve komitecilik isnadiyle yalanlarýný setre çalýþýyorlar. Ve bunun bir eseri olarak benimle kimseyi temas ettirmiyorlar! Gûya temas eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sýkýntý verdirmekle kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben, gerçi sizinle sureten görüþemiyorum; fakat sizin yakýnýnýzda ve beraber bir binada bulunduðumdan çok bahtiyarým ve müteþekkirim. Ve ihtiyarým olmadan, bazan lüzumlu tedbirler ihtar edilir. Ezcümle: Birisi, yanýmdaki koðuþa masonlar tarafýndan hem yalancý, hem casus bir mahpus gönderilmiþ. Tahrip kolay olmasýndan -hususan böyle haylâz gençlerde-  o herif bana çok sýkýntý vermesi ve o gençleri ifsad etmesi ile bildim ki; sizlerin irþâd ve ýslahlarýnýza karþý zýndýka ifsada, ahlâklarý bozmaða çalýþýyor. Bu vaziyete karþý gayet ihtiyat ve mümkün olduðu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek  ve ikiliðe mey-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 409)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
dan vermemek ve itidal-i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduðu derecede bizim arkadaþlar, uhuvvetlerini ve tesanüdlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk-i enaniyetle takviye etmek gayet lâzým ve zarurîdir. Dünya iþleriyle meþgul olmak beni incitiyor. Sizin dirayetinize itimad edip zaruret olmadan bakamýyorum.</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Her ihtimale karþý, bu sabah ihtar edilen bir mes'eleyi beyan etmek lâzým geldi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bizim, Kur'ân'dan aldýðýmýz hakikatlar, Güneþ, gündüz gibi þek ve þüphe ve tereddüdü kaldýrmadýðýný, yirmi senedenberi «Acaba zýndýk feylesoflar buna karþý ne diyecekler ve dayandýklarý nedir?» diye nefsim ve þeytaným çok araþtýrdýlar. Hiçbir köþede bir kusur bulamadýklarýndan sustular. Zannederim, çok hassas ve iþ içinde bulunan nefis ve þeytanýmý susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur. Madem biz, böyle sarsýlmaz ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiat takdir edilmez derecede kýymettar ve bütün dünyasý ve caný ve cânâný pahasýna verilse yine ucuz düþen bir hakikatýn uðrunda ve yolunda çalýþýyoruz. Elbette bütün musibetlere ve sýkýntýlara, düþmanlara, kemal-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. Hem, belki karþýmýza, aldanmýþ veya aldatýlmýþ bazý hocalar ve þeyhler ve zâhirde müttâkiler çýkarýlýr. Bunlara karþý vahdetimizi ve tesanüdümüzü muhafaza edip, onlar ile uðraþmamak lâzýmdýr, münakaþa etmemek gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kastamonu'da, ehl-i takva bir zât, þekva tarzýnda dedi: «Ben sukut etmiþim, eski halimi ve zevkleri ve nurlarý kaybetmiþim.» Ben de dedim: «Belki terakkî etmiþsin ki, nefsi okþayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattýran ve hodbinlik hissini veren zevkleri, keþifleri geri býrakýp daha yüksek makama mahviyet ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 410)</p><p> </p><p>
terk-i enaniyet ve fâni zevkleri aramamak ile uçmuþsun.» Evet, bir ehemmiyetli ihsan-ý Ýlâhî; ihsanýný, enaniyetini býrakmayana ihsas etmemektir. Ta ucb ve gurura girmesin!</p><p> </p><p>
  Kardeþlerim, bu hakikata binaen, bu adam gibi düþünen veya hüsn-ü zannýn verdiði parlak makamlarý nazara alan zatlar, sizlere bakýp, içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlýk kisvesiyle görünen þâkirdleri âdî, âmî adamlar görür ve der: «Bunlar mý hakikat kahramanlarý ve dünyaya karþý meydan okuyan?... Heyhat! Bunlar nerede, evliyalarý bu zamanda âciz býrakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede?» diyerek, dost ise inkisar-ý hayâle uðrar, muarýz ise kendi muhalefetini haklý bulur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Hazretleri Denizli hapsinde iken, gayet mühim dokuz mes'eleyi ihtiva eden "Meyve Risalesi"ni iki Cuma gününde te'lif etmiþtir. Bu eser, Risale-i Nur'un hakikatlarýný hülâsaten cem'eden kýymettar bir risaledir. Hapis müddetinde Nur talebeleri bu Meyve Risalesi'ni müteaddid defalar yazmak ve okumak suretiyle meþgul olmuþlar. Ve ilk önce gayet gizli olarak kibrit kutularý içine yazýlýp koðuþlar arasýnda neþredilen Meyve Risalesi, bilâhare gayet kýymetli ve menfaatli ve hapislere tiryak gibi faydalý olduðu anlaþýlmasýyla serbest yazýlmýþ. Denizli Mahkemesine, Temyiz Mahkemesine ve Ankara makamlarýna Risale-i Nur'un hakikî müdafaasý olarak gönderilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Denizli hapsinde çok mühim tesiri olduðu ve taþýdýðý kudsî hakaik-i îmaniye itibariyle bir cihette Denizli beraetine vesile olduðu için, ehemmiyetine binaen bu Meyve Risalesi'nden Altýncý ve Yedinci Meselelerinin buraya derci münasib görülmüþtür.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
MEYVE RÝSALESÝDEN ALTINCI MESELE</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un çok yerlerinde izahý ve kat'i hadsiz hüccetleri bulunan Ýman-ý Billâh rüknünün binler küllî bürhanlarýndan bir tek bürhana kýsaca bir iþarettir.</p><p> </p><p>
sh:» (T: 411)</p><p> </p><p>
  Kastamonu'da Lise talebelerinden bir kýsmý yanýma geldiler. "Bize Hâlýkýmýzý tanýttýr, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" dediler. Ben dedim: Sizin okuduðunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ý mahsusiyle mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâliký tanýttýrýyorlar. Muallimleri deðil, onlarý dinleyiniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Mesela: Nasýl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alýnmýþ hayattar macunlar ve tiryaklar var; þüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hâkim bir eczacýyý gösterir. Öyle de, Küre-i Arz eczahanesinde bulunan dörtyüzbin çeþid nebatat ve hayvanat kavanozlarýndaki ziyahat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarþýdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olmasý nisbetinde- okuduðunuz fenn-i týp mikyasiyle- Küre-i Arz eczahane-i kübrasýnýn eczacýsý olan Hakîm-i Zülcelâl-i hattâ kör gözlere de gösterir, tanýttýrýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, meselâ: Nasýl bir hârika fabrika ki, binler çeþit çeþit kumaþlarý basit bir maddeden dokuyor; þeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli bir makinisti tanýttýrýr. Öyle de, Küre-i Arz denilen yüzbinler baþlý, her baþýnda yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbaniye ne derece bu insan fabrikasýndan büyükse, mükemmelse, o derece de - okuduðunuz fenn-i makine mikyasýyle- Küre-i Arz'ýn ustasýný ve sahibini bildirir ve tanýttýrýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem meselâ: Nasýlki, gayet mükemmel binbir çeþit erzak, etrafýndan celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiþ depo ve iaþe anbarý ve dükkân, þeksiz bir fevkalâde iaþe ve erzak malikini ve sahibini ve mumurunu bildirir. Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede muntazaman seyehat eden ve yüzbinler ve ayrý ayrý erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyehatiyle mevsimlere uðrayýp, baharý bir büyük vagon gibi, binler ayrý ayrý taamlarla doldurarak, kýþta erzaký tükenen biçare zîhayatlara getiren ve Küre-i Arz denilen bu Rahmani iaþe anbarý ve bu sefine-i Sübhâniyye ve binbir çeþit cihazatý ve mallarý ve konserve paketleri taþýyan bu depo ve dükkân-ý Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, -okuduðunuz veya okuyacaðýnýz fenn-i iaþe mikyasiyle- o kat'iyette ve o derecede Küre-i Arz deposunun sahibini, mutasarrýfýný, müdebbirini bildirir; tanýttýrýr, sevdirir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem nasýlki: Dörtyüzbin millet içinde bulunan ve her milletin istediði erzaký ayrý ve istimal ettiði silâhý ayrý ve giydiði elbisesi ayrý ve talimatý ayrý ve terhisatý ayrý olan bir ordunun mû'cizekâr</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 412)</p><p> </p><p>
bir kumandaný, tek baþýyla bütün o ayrý ayrý milletlerin ayrý ayrý erzaklarýný ve çeþit çeþit eslihalarýný ve elbiselerini ve cihazatlarýný, hiçbirini unutmýyarak ve þaþýrmýyarak verdiði o acîp ordu ve ordugâh, þüphesiz, bedahetle o hârika kumandaný gösterir, takdirkârane sevdirir. Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhýnda ve her baharda yeniden silâh altýna alýnmýþ bir yeni orduyu Sübhânide nebatat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeþit çeþit elbise, erzak, esliha, tâlim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiç birini unutmýyarak ve þaþýrmýyarak bir tek kumandan-ý âzam tarafýndan verilen Küre-i Arzýn bahar ordugâhý, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhýndan büyük ve mükemmel ise, -sizin okuyacaðýnýz fenn-i askerî mikyasiyle- dikkatli ve aklý baþýnda olanlara  o derece Küre-i Arz'ýn Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ý Akdesini hayretler ve takdislerle bildirir. Ve tahmid ve tesbihle sevdirir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem nasýlki: Bir hârika þehirde milyonlar elektrik lâmbalarý hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektirik lâmbalarý ve fabrikasý þeksiz, bedahetle elektiriði idare eden ve seyyar lâmbalarý yapan ve fabrikayý kuran ve iþtial maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayý ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanýttýrýr;« Yaþasýnlar» ile sevdirir. Aynen yöle de, bu âlem þehrinde dünya sarayýnýn damýndaki yýldýz lâmbalarý, bir kýsmý kozmoðrafyanýn dediðine bakýlsa, Küre-i Arz'dan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiþ def'a sür'atli hareket ettikleri halde, intizamýný bozmuyor; birbirine çarpmýyor sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Okuduðunuz kozmoðrafyanýn dediðine göre, Küre-i Arz'dan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaþayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyyede bir lâmba ve soba olan güneþimizin yanmasýnýn devamý için her gün Küre-i Arz'ýn denizleri kadar gazyaðý ve daðlarý kadar kömür veya bin arz kadar odun yýðýnlarý lâzýmdýr ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yýldýzlarý gazyaðsýz, odunsuz, kömürsüz yandýran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptýrmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatý, ýþýk parmaklariyle gösteren bu kâinat þehr-i muhteþemindeki dünya sarayýnýn elektirik lâmbalarý ve idareleri ne derece o misalden daha büyük, daha mükemmeldir. O derecede -sizin okuduðunuz veya okuyacaðýnýz fenn-i elektrik</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 413)</p><p> </p><p>
 mikyasiyle- bu meþher-i âzam-ý kainatýn Sultanýný, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nurani yýldýzlarý þahit göstererek tanýttýrýr. Tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiþ ettirir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem Meselâ, nasýlki; bir kitap bulunsa ki: Bir satýrýnda bir kitap ince yazýlmýþ ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur'âniye yazýlmýþ, gayet mânidar ve bütün mes'eleleri birbirini te'yid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve iktidarlý gösteren bir acîp mecmua, þeksiz, gündüz gibi kâtip ve musannifini kemâlâtýyla, hünerleriyle bildirir, tanýttýrýr. Mâþâallah, Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de: Bu kâinat kitab-ý kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek formasý olan baharda, üçyüzbin ayrý ayrý kitaplar hükmündeki üçyüzbin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlýþsýz, hatâsýz, karýþtýrmayarak, þaþýrmýyarak, mükemmel, muntazam ve bazen aðaç gibi bir kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabýn tamam bir fihristesini yazan bir kalem iþlediðini gözümüzle gördüðümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan þu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur'an-ý Ekber-i Âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel  manidâr ise, o derecede -sizin okuduðunuz fenn-i hikmet-ül eþya ve mektepte bilfiil mübaþeret ettiðiniz fenn-i kýraat ve  fenn-i kitabet geniþ mikyaslariyle ve dûrbin gözleriyle- bu kitab-ý kâinatýn Nakkaþýný, Kâtibini hadsiz kemâlâtýyla tanýttýrýr. «Allahü Ekber» cümlesiyle bildiri. «Sübhanâllah» takdisiyle tarif eder. «Elhamdülillâh» senâlarýyla sevdirir...</p><p> </p><p>
  Ýþte bu fenlere kýyasen, yüzer fünundan herbir fen, geniþ mikyasiyle ve hususî aynasiyle ve dûrbinli gözüyle ve ibretli nazariyle bu kâinatýn Hâlik-i Zülcelâlini esmasiyle bildirir. Sýfâtýný, kemâlâtýný tanýttýrýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu muhteþem ve parlak bir bürhan-ý Vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'an-ý Mûcizü'l-beyan çok tekrar ile en ziyade     خَلَقَ  السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ     ve رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ     âyetleriyle Hâlikýmýzý bize tanýttýrýyor; diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamiyle kabul edip tasdik ederek «Hadsiz þükür olsun Rabbimize ki; tam kudsi ve ayn-ý hakikat bir ders aldýk. Allah senden razý olsun." dediler!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 414)</p><p> </p><p>
  Ben de dedim: Ýnsan binler çeþit elemler ile müteellim ve binler nev'i lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîyahat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz, maddî mânevî düþmanlarý ve nihayetsiz fakriyle beraber hadsiz zâhiri ve bâtini ihtiyaçlarý bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarýný yiyen bir bîçare mahluk iken, birden îman ve ubûdiyetle böyle bir Padiþah-ý Zülcelâle intisab edip bütün düþmanlarýna karþý bir nokta-i istinat ve bütün hâcatýna medar bir nokta-i istimdat bularak herkes mensup olduðu efendisinin þerefiyle, makamiyle iftihar ettiði gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Pâdiþâha îman ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ve ilânýný kendi hakkýnda terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteþekkirâne iftihar edebilir kýyas ediniz.</p><p> </p><p>
  O mektepli gençlere dediðim gibi musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanýyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardýr. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadýr, bedbahttýr. Hattâ bir bahtiyar mazlum idam olunurken bedbaht zalimlere demiþ: "Ben idam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi idam-ý ebedi ile mahkûm gördüðümden sizden tam intikamýmý alýyorum." لآاِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ           diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.</p><p> </p><p>
 سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh:» (T: 415)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 MEYVE RÝSALESÝDEN  YEDÝNCÝ MESELE</p><p> </p><p>
)Denizli hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.)</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ                                                             </p><p> </p><p>
 وَمَآ اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ . مَا خَلَقَكٌمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ  اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ . فَانْظُرْ اِلىَ اَثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْىِ الاَرْضَ  بَعْدَ مَوْتِهَا اَنَّ ذَالِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir zaman Kastamonu'da "Hâlýkýmýzý bize tanýttýr." diyen lise talebelerine sâbýk Altýncý Mes'elede mektep fünununun dilleriyle verdiðim dersi, Denizli Hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanaat-ý îmâniye aldýklarýndan âhirete bir iþtiyak hissedip, "Bize âhiretimizi de tam bildir; tâ ki: Nefsimiz ve zamanýn þeytanlarý bizi yoldan çýkarmasýn, daha böyle hapislere sokmasýn." dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale-i Nur Þâkirdlerinin ve sâbýkan Altýncý Mes'eleyi okuyanlarýn arzularý ile, âhiret rüknünün dahi bir hulâsasýnýn beyaný lâzým geldi. Ben de Risale-i Nur'dan bir kýsacýk hulâsa ile dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nasýlki Altýncý Mes'elede biz Hâlikýmýzý Arzdan, Semavattan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile Halýkýmýzý bize  güneþ gibi  tanýttýrdýlar. Aynen biz de âhiretimizi baþta O bildiðimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'anýmýzdan, sonra sair Peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinattan soracaðýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, evvela  birinci mertebede âhireti Allah'tan soruyoruz. O da bütün gönderdiði elçileriyle ve fermanlariyle ve bütün isimleriyle ve sýfatlariyle:"Evet âhiret var ve sizi oraya sevk ediyorum." ferman ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat'i "Hakikat"lar ile Esma-i Husnâdan bir kýsým isimlerin âhirete dair cevaplarýný isbat ve izah eylemiþ. Burada, o izaha iktifâen gayet kýsa bir iþaret ederiz.</p><p> </p><p>
  Evet, madem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükâfatý ve isyan edenlere mücâzatý bulunmasýn. Elbette Rububiyyet-i Mutlaka mertebesinde bir Saltanat-ý Sermediyyenin, o saltanata</p><p> </p><p>
sh:» (T: 416)</p><p> </p><p>
îmân ile intisab ve itâat ile fermanlarýna teslim olanlarýna mükâfatý ve o izzetli saltanatý, küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtý, o Rahmet ve Cemale, o Ýzzet ve Celâle lâyýk bir tarzda olacak diye Rabbü'l-Âlemin ve Sultanü'd-Deyyan isimleri cevap veriyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem mâdem güneþ gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumi rahmeti ve ihâtalý bir þefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Mesela: O rahmet, her baharda umum aðaçlarý ve meyveli nebatlarý; Cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeþit meyveleri verip bizlere uzatýp "Haydi alýnýz, yeyiniz." dediði gibi; bir zehirli sineðin eliyle bizlere þifalý, tatlý balý yedirdiði ve elsiz bir böceðin eliyle en yumuþak ipeði bizlere giydirdiði gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamlarý bizim için saklayan ve ihtiyat zahiresi olarak o küçücük depolarda yerleþtiren bir rahmet, bir þefkat; elbette hiç þüphe olamaz ki, bu derece nâzeninâne beslediði bu sevimli ve minnettarlarý ve perestiþkârlarý olan mü'min insanlarý îdam etmez! Belki; onlarý daha parlak rahmetlere mazhar etmek için hayat-ý dünyeviye vazifesinden terhis eder diye Rahim ve Kerîm isimleri sualimize cevap veriyorlar; "El-Cennetü Hakkun" diyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki: Umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli iþliyor ve öyle bir adalet ölçüleriyle iþler dönüyor ki; akl-ý beþer onun fevkinde düþünemiyor. Mesela: Ýnsanýn bin cihâzâtýna takýlan hikmetlerinden yalnýz bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hâfýzasýnda bütün tarihçe-i hayatýný ve ona temas eden hadsiz hâdisatý o kuvvecikde yazýp, onu bir kütüphâne hükmüne getirip ve insanýn haþirde mahkemesi için neþir olacak olan defter-i âmâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatýrlatmak sýrrý ile her insanýn eline vererek dimaðýnýn cebine koyan bir ezelî hikmet; ve bütün masnuatta gayet hassas mizanlar ile âzâlarýný yerleþtiren, ve mikroptan gergedana, sinekten simurga kuþuna, bir çiçekli nebattan milyarlarla, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeðine kadar, israfsýz ölçülerle bir tenâsüp, bir muvazene, bir intizam ve bir cemâl içinde masnuatý bir hüsn-ü san'at yapan ve her zîyahatýn hukuk-u hayatýný kemâl-i mizanla veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenalýklara fena neticeler verdiren ve Âdem (A.S) zamanýndan beri tâði ve zalim kavimlere vurduðu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsas ettiren bir adâlet-i</p><p> </p><p>
sh:» (T: 417)</p><p> </p><p>
sermediye, elbette ve hiç bir þüphe getirmez ki: Güneþ gündüzsüz olmadýðý gibi, o hikmet-i Ezelîye, o adâlet-i Sermediyede, âhiretsiz olmazlar ve ölümde en büyük  zalimler ve en biçare  mazlumlarýn bir tarzda gitmelerindeki âkibetsiz  dehþetli bir haksýzlýða, ve adâletsizliðe ve hikmetsizliðe hiçbir veçhile müsaade etmezler diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim sualimize kat'i cevap veriyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem mâdem bütün zîyahat mahlûklarýn, elleri yetiþmediði ve iktidarlarý dairesinde olmayan bütün hâcatlarýný, bütün fýtrî matlablarýný bir nevi dua bulunan istidad_ý fýtrî ve ihtiyac-ý zarurî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet Rahîm ve iþitici ve þefkatli bir dest-i gaybî tarafýndan verildiðinden ve ihtiyarî olan daavât-ý insâniyenin husûsan havaslarýn ve nebilerin dualarýnýn on adetten altý yedisi hilaf-ý âdet makbul olmasýndan kat'i anlaþýlýyor ki: Her dertlinin âhýný, her muhtacýn duasýný iþiten ve dinleyen bir Semî-i Mucib perde arkasýnda var, bakar ki; en küçük bir zîyahatýn en küçük bir ihtiyacýný görür ve en gizli bir âhýný iþitir, þefkat eder, fiilen cevap verir, memnun eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elbette ve her halde hiçbir þüphe ihtimâli kalmaz ki: Mahlûklarýn en ehemmiyetlisi olan nev'i insanýn en ehemmiyetli olan ve umumî ve umum kâinatý ve umum esmâ  ve sýfât-ý Ýlâhiyyeyi alâkadar eden beka-i uhreviyeye ait dualarýný içine alan ve nev'i insanýn güneþleri ve yýldýzlarý ve kumandanlarý olan bütün peygamberleri arkasýna alýp onlara, duasýna "âmin, âmin" dedirten ve ümmetinden her gün her ferd-i mütedeyyin hiç olmazsa kaç defalar  ona selâvat getirmekle onun duasýna âmin âmin diyen ve belki bütün mahlûkat o duasýna iþtirâk ederek "Evet yâ Rabbenâ!..Ýstediðini ver;biz de onun istediðini istiyoruz."diyorlar. Ýþte Bütün bu reddedilmez þerâit altýnda beka-i uhreviye  ve saadeti ebediyye için haþrin  hadsiz esbab-ý mucibesinden Muhammed (A.S.M) yalnýz tek duasý, Cennet'in vücuduna ve baharýn icadý kadar kudretine kolay olan âhiretin icadýna kâfi bir sebeptir, diye Mucib ve Semi' ve Rahîm isimleri bizim sualimize cevap veriyorlar.</p><p> </p><p>
  Hem mâdem gündüz, bedahetle güneþi gösterdiði gibi¸zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde, küllî ölmek ve dirilmekte perde arkasýnda bir mutasarrýf; gayet intizamla koca Küre-i Arzý bir bahçe, belki bir aðaç kolaylýðýnda, ve intizamýnda ve azametli</p><p> </p><p>
sh:» (T: 418)</p><p> </p><p>
baharý bir çiçek suhuletinde ve mizanlý zînetinde, ve zemin sahifesinde üçyüzbin haþir ve neþrin numune ve misallerini gösteren üçyüz bin kitap hükmündeki nebatat ve hayvanat taifelerini zeminin yüzünde  yazar beraber ve birbiri içinde þaþýrmýyarak, karýþýk iken karýþtýrmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassýz, sehivsiz, hatâsýz, mükemmel, muntazam, mânidar yazan bir Kalem-i Kudret; bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihayetsiz bir hikmet ile iþlediði gibi; koca kâinatý bir hânesi misillü insana musahhar ve müzeyyen edip tefriþ etmek ve o insaný halife-i zemin ederek; ve daðlarýn  ve göklerin ve yerin tahammülünden çekindikleri emânet-i kübrayý ona vermesi ve sair zîhayatlar bir derece zâbitlik mertebesi ile mükerrem etmesi ve hitâbât-ý Sübhâniyyesine ve sohbetine müþerref etmekle  ile fevkalâde bir makam verdiði ve bütün semavi fermanlarda ona saadet-i ebediyyeyi ve beka-i uhreviyye kat'î vaad ve ahdettiði halde, elbette ve hiç þüphe olmaz ki: Bahar kadar kudretine kolay gelen dâr-ý saadeti o mükerrem ve müþerref insanlar için açacak ve yapacak ve haþir ve kýyameti getirecek diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hâlikýmýzdan sormamýza cevap veriyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, her baharda bütün aðaçlarý ve otlarýn köklerini aynen ihya ve nebatî ve hayvanî üçyüzbin nevi' haþrin ve neþrin nûmunelerini icad eden bir kudret, Muhammed ve Mûsa Aleyhimessalâtü Vesselâmlarýn her birinin ümmetinin geçirdiði bin senelik zaman, karþý karþýya hayalen getirilip bakýlsa, haþrin ve neþrin bin misâlini ve bin delilini ikibin baharda (*) gösterdiði görülecek. Ve böyle bir kudretten haþr-i cismâniyi uzak görmek, bin derece körlük ve akýlsýzlýktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem mâdem nev'i beþerin en meþhurlarý olan yüzyirmidört bin peygamberler ittifak ile saadet-i ebediyyeyi ve beka-yý uhrevîyi Cenâb-ý Hakk'ýn binler vaad ve ahidlerine istinaden ilân edip mu'cizeleri ile doðru olduklarýný ispat ettikleri gibi, hadsiz ehl-i velâyet keþf ile ve zevk ile ayni hakikata imza basýyorlar: Elbette o hakikat güneþ gibi zâhir olur. Þüphe eden divâne olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet bir fende ve bir san'ata mütehassýs bir iki zâtýn o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, o fende ihtisasý olmayan bin adamýn,</p><p> </p><p>
_____________</p><p> </p><p>
(*) Sâbýk her bir bahar, kýyameti kopmuþ, ölmüþ ve karþýsýndaki bahar onun haþri hükmündedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 419)</p><p> </p><p>
 -hattâ baþka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar- muhalif fikirlerini hükümden iskat ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ: Ramazan hilâlini yevm-i þekte ispat etmek, ve "Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindi bahçesi rûy-i zeminde var." diye dâva etmekte iki ispat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip dâvayý kazanýyorlar. Çünki: Ýspat eden yalnýz bir ceviz-i hindîyi veyahut yerini gösterse, kolayca dâvayý kazanýr. Onu nefiy ve inkâr eden, bütün rûy-i zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadýðýný göstermekle dâvâsýný ispat edebildiði gibi; Cenneti ve dâr-ý saadeti ihbar ve ispat eden, yalnýz bir izini, ve sinemadaki  gibi keþfen bir gölgesini, bir tereþþuhunu göstermekle dâvayý kazandýðý halde; onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinatý ve ezelden ebede kadar bütün zamanlarý görmek ve göstermekle ancak inkârýný ve nefyini ispat ile davayý kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sýrdandýr ki,« hususi bir yere bakmayan ve îmanî hakikatlar gibi umum kâinata bakan nefiyler, inkârlar -zatýnda mûhal olmamak þartý ile- ispat edilmez» diye ehl-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esâsî kabul etmiþler.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu kat'i hakikata binaen; binler feylesoflarýn muhalif fikirleri böyle îmanî mesêlelerde bir tek muhbir'i sâdýka karþý hiçbir þüphe hatta  hiçbir vesvese vermemek lâzým iken, yüzyirmidört bin ispat edici ehl-i ihtisas ve muhbir-i sâdýkýn ve hadsiz ve nihayetsiz müsbit ve mütehassýs ehl-i hakikat ve ashab-ý tahkikýn ittifak ettikleri Erkân-ý Îmaniyyede; aklý gözüne inmiþ, kalbsiz, ve mâneviyattan uzaklaþmýþ, körleþmiþ, bir kaç feylesofun inkârlarý ile þüpheye düþmek ne kadar ahmaklýk ve divânelik olduðunu kýyas ediniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem mâdem, gözümüzle gündüz gibi, hem nefsimizde, hem etrafýmýzda bir rahmet-i âmme ve bir hikmet-i þâmile ve bir inâyet-i dâime müþâhede ediyoruz. Ve dehþetli bir saltanat-ý Rubûbiyyet ve dikkatli bir adâlet-i âliyye ve izzetli icraat-ý Celâliyyenin âsârýný ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir aðacýn meyveleri ve çiçekleri sayýsýnca o aðaca hikmetler takan bir hikmet, ve her bir insanýn cihâzâtý ve hissiyyâtý ve kuvveleri adedince ihsanlar, in'amlar ona baðlamýþ bir Rahmet, ve Kavm-i Nûh ve Hûd ve Salih Aleyhimüsselâm ve Kavm-ý Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi âsî milletlere tokatlar  vuran, ve en küçük bir zîyahatýn hakkýný muhafaza eden izzetli ve inâyetli bir Adâlet; ve </p><p> </p><p>
sh:» (T: 420)</p><p> </p><p>
     وَمِنْ اَيَآتِهِ اَنْ تَقُومَ  السَّمآءُ وَالاَرْضُ بِاَمْرِهِ  ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً  مِنَ الاَرْضِ  اِذَآ اَنْتُمْ  تَخْرُجُونَ           Âyeti, azametli bir icaz ile der.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nasýlki; iki kýþlada yatan ve duran muti askerler bir kumandanýn çaðýrmasýyle bir boru sesiyle silâh baþýna ve vazife baþýna  gelmeleri gibi; aynen öyle de, bu iki kýþlanýn misâlinde ve emre itaatýnda koca semavat ve Küre-i Arz, Sultan-ý Ezelînin askerlerine iki muti kýþla gibi ne vakit Hazret-i Ýsrâfil Aleyhisselâm'ýn borusu ile o kýþlalarda ölüm ile yatanlar çaðrýlsa, derhal cesed libaslarýný giyip dýþarý fýrlamalarýný isbat edip gösteren her baharda arz kýþlasý içindekiler, Melek-i Ra'dýn borusuyla ayný vaziyeti göstermesiyle nihâyetsiz azameti anlaþýlan bir saltanat-ý Rubûbiyet; elbette  ve her halde ve hiç þüphe getirmez ki, (Onuncu Sözde isbat edildiði gibi ) o rahmet ve hikmet ve inâyet ve adâlet ve Saltanat-ý Sermediyyenin gayet kat'i istedikleri dâr-ý âhiret ve dâire-i haþir ü neþrin açýlmamasýyle o nihâyetsiz Cemâl-i Rahmet, nihâyetsiz bir çirkin merhametsizliðe inkýlâb etmesine, ve o hadsiz kemâl-i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasýz israfata dönmesine; ve o gayet þirin inâyet, gayet acý ihânetlere çevrilmesi, ve o gayet mizanlý ve hakkaniyetli adâlet, gayet þiddetli zulümlere kalb olmasýna, ve o gayet derecede haþmetli ve kuvvetli Saltanat-ý sermediye sukut etmesine, ve haþrin gelmemesiyle bütün haþmeti kaybolmasýna ve Kemâlât-ý Rubûbiyyeti acz ve kusur ile lekedar olmasýna; hiçbir cihet-i imkâný yok! hiçbir akýl bu vaziyette  ihtimal vermez, yüz muhal  birden içinde bulunur. Hem dâire-i imkân haricinde bâtýl ve mümteni'dir. Çünki nâzenin ve nâzdar beslediði ve akýl ve kalb gibi cihâzatla saadet-i ebediyeye ve âhirette beka-i dâimîye iþtiyak hissini verdiði halde onu ebedi idam etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik, ve onun yalnýz dimaðýna yüzer hikmetli ve faydalar taktýðý halde onu diriltmemek üzere bütün cihâzâtýný ve binler faideleri bulunan istidâdâtýný âkibetsiz bir ölümle faidesiz, neticesiz, hikmetsiz, bütün bütün israf etmek ne derece hilâf-ý hikmet ve binler vaad ve ahidlerini yerine getirmemekle -hâþâ- aczini ve cehlini göstermek; ne kadar o haþmet-i Saltanata ve o kemâl-i</p><p> </p><p>
sh:» (T: 421)</p><p> </p><p>
  Rubûbiyyete zýt olduðunu... her zîþuur anlar. Bunlara kýyasen inâyet ve adâleti tatbik eyle. Ýþte Hâlýkýmýzdan sorduðumuz âhirete dâir sualimize Rahman, Hakîm,  Âdl,  Kerîm ve Hâkim isimleri mezkûr hakikatlerle  cevap veriyorlar; þeksiz þüphesiz, güneþ gibi âhireti isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
  Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz öyle ihâtalý ve azametli bir hafîziyyet hükmeder ki, zîyahat her þeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüðü fýtrî vazifesinin defterini Esmâ-i Ýlâhiyeye karþý lisân-ý hal ile tesbihatýna dair sahife-i amâlini misâli levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarýnda ve levh-i mahfuzun nümunecikleri olan kuva-yý hâfýzalarýnda ve bilhassa insanýn dimaðýndaki manen pek büyük ve sureten pek küçük kütüphanesi olan kuvve-i hâfýzasýnda ve sair maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdýrýr; zabtederek muhafaza altýna alýr. Sonra mevsimi geldikçe bütün o mânevi yazýlarý maddi bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlar misaller ve deliller ve nümuneler kuvvetiyle    وَاِذَا الصُّحُفُ  نُشِرَتْ      Âyetindeki en acib bir hakikat-ý haþriyeyi, kudretin bir çiçeði olan her bahar, kendi çiçek-i ekberinde milyarlar dil ile kâinata ilân eder. Ve baþta nev'i insan olarak bütün zîyahatlar ve bütün eþya, fenâya düþmek ve ademe sukut etmek ve hiçlikte mahvolmak ve yoklukta idam edilmek için yaratýlmamýþlar. Belki bekaya terakki ederek devama tasaffi ile ve sermedî vazifeye istidadi ile girmek için halkolunduklarýný gayet kuvvetli isbat eder.</p><p> </p><p>
  Evet, her baharda müþahede ediyoruz ki: Güz mevsimi kýyametinde vefat eden hadsiz nebatat, bahar haþrinde herbir aðaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum   وَاِذَا الصُّحُفُ  نُشِرَتْ    Âyetini okuyup bir mânasýný, bir ferdini kendi diliyle, geçmiþ senelerde gördüðü vazifenin misâlleriyle tefsir ederek o azametli hafîziyyete þehadet eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
     هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ        Âyetindeki dört muazzam hakikatleri her þeyde gösterip hafîziyyeti âzami derecede, ve haþri bahar kolaylýðýnda ve kat'iyetinde bizlere ders verir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 422)</p><p> </p><p>
  Evet, bu dört ismin cilveleri en cüz'îden en külliye kadar cereyan ederler. Meselâ: Nasýlki, bir aðacýn menþei olan bir çekirdek    اَلاَوَّلُ       ismine mazhariyetle o aðacýn gayet mükemmel proðramýný ve icadýnýn noksansýz, cihâzâtýný ve teþekkülünün bütün þerâitini câmi bir kutucuktur ki: Hafîziyyetin azametini isbat eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
       وَالاَخِرُ     ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o aðacýn iþlediði bütün fýtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat-ý saniyesinin düsturlarýný ihtiva eden bir sandukçadýr ki, âzami derecede Hafîziyyete þehadet eder.</p><p> </p><p>
              وَالظَّاهِرُ   ismine mazhar olan o aðacýn sûret-i cismaniyesi ise, öyle tenasüplü ve san'atlý ve süslü bir hulle, bir libas ve ayrý ayrý nakýþlar ve zînetler ve yaldýzlý niþanlar ile tezyin edilmiþ, güya yetmiþ renkli bir hurî elbisesidir ki, Hafîziyyet içinde azamet-i Kudret ve Kemâl-i Hikmet ve Cemâl-i Rahmeti gözlere gösterir.</p><p> </p><p>
      وَالْبَاطِنُismine âyine olan o aðacýn içindeki makinesi ise; öyle muntazam ve mükemmel ve mu'cizatlý bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahane ve hiçbir dalý ve meyveyi ve yapraðý gýdasýz býrakmayan mizanlý bir kazan-ý erzaktýr ki: Hafîziyyet içinde Kemâl-i Kudret ve Adâleti ve Cemâl-i Rahmet ve Hikmeti güneþ gibi isbat eder.</p><p> </p><p>
  Aynen öyle de: Küre-i Arz, senevi mevsimler cihetinde bir aðaçtýr. Ýsm-i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde Hafîziyyete emânet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarþafýný giyen zemin yüzünün milyarlar dal-budak, meyve, veren ve  çiçek açan aðacýnýn teþkilâtýna dâir Ýlâhi emirlerin mecmuacýklarý ve kaderden gelen düsturlarýn listeleri ve geçen yazýn iþlediði vazifelerin küçücük sahife-i amelleri ve defter-i hidemâtlarýdýr ki, bilbedâhe, bir Hafîz-i Zülcelâl-i Vel'ikrâm'ýn; hadsiz kudret, adâlet, hikmet, rahmet ile iþ gördüðünü gösteriyor.</p><p> </p><p>
  Ve senevi zemin aðacýnýn âhiri ise; ikinci güzde o aðacýn gördüðü bütün vazifelerini, ve Esmâ-i Ýlâhiyyeye karþý ettiði bütün fýtrî tesbihatlarýný ve gelecek bahar haþrinde neþir olabilen bütün sahâif-i a'mallerini, zerrecik ve küçücük kutucuklarýn içine koyup Hafîz-i</p><p> </p><p>
sh:» (T: 423)</p><p> </p><p>
  Zülcelâl'in dest-i hikmetine teslim eder, هُوَ  اْلاَخِرُ  ismini hadsiz dillerle kâinat yüzünde okur.</p><p> </p><p>
  Ve bu aðacýn zâhiri ise, haþrin üçyüz bin misâllerini ve emârelerini gösteren üçyüz bin küllî ve çeþit çeþit çiçekler açýp hadsiz Rahmâniyet ve Rezzakýyyet ve Rahîmiyyet ve Kerîmiyyet sofralarýný sererek zîyahatlara ziyâfetler vermekle   هُوَ اْلظَّاهِرُ              ismini meyveleri, çiçekleri, taamlarý sayýsýnca lisanlariyle zikredip medh ü senâ eder, gündüz gibi    وَاِذَاالصُّحُفُ نُشِرَتْ        hakikatýný gösterir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu haþmetli aðacýn bâtýný ise, had ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mîzanlý fabrikalarý kemâl-i dikkat ve intizamla iþlettiren öyle bir kazan ve öyle bir tezgâhtýr ki, bir dirhemden binler batman taamlarý izhar eder piþirir, açlara yetiþtirir. Ve öyle bir mîzan  dikkatle iþler ki, zerre kadar tesadüfün karýþmasýna bir yer býrakmaz.   هُوَ اْلْبَاطِنُ        ismini zeminin iç yüzüyle yüzbinler  dil ile tesbih eden bazý melâike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbat eder.</p><p> </p><p>
  Hem arz; senevi hayatý haysiyyetiyle bir aðaç olduðu ve o dört isim içinde Hafîziyyeti, ve keza o dört  ismi haþir kapýsýna bir anahtar yaptýðý gibi, aynen öyle de, dehrî ve dünya hayatý cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarýna gönderilen bir muntazam aðaçtýr. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine, ve âhirete giden bir yol açar ki; geniþliðini ihâtaya ve tâbire aklýmýz kâfi gelmiyor. Yalnýz bu kadar deriz: Nasýlki bir saatýn saniyeleri ve dakikalarý ve saatleri; ve günleri sayan haftalýk saatin milleri birbirine benzer; birbirini isbat eder. Saniyelerin hareketini gören, sair çarklarýn hareketlerini tasdik etmeðe mecbur olur. Aynen öyle de; semavat ve Arzýn Hâlýk-ý Zülcelâlinin bir saat-ý ekberi olan bu dünyanýn saniyelerini sayan günler ve dakikalarýný hesap eden seneler, ve saatlerini gösteren asýrlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer,  ve  birbirini isbat eder. Ve bu gecenin sabahý ve bu kýþýn baharý kat'iyetinde fâni dünyanýn karanlýklý kýþýnýn bâki bir baharý ve sermedî bir sabahý geleceðini hadsiz emârelerle haber verir diye,</p><p> </p><p>
sh:» (T: 424)</p><p> </p><p>
Hafîz ismi ile   هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاَخِرُ وًالظَّاهِرُ  وَاْلْبَاطِنُ     isimleri,  Hâlikýmýzdan sorduðumuz haþir mes'elesine mezkur hakikatle cevap veriyorlar.</p><p> </p><p>
  Hem, madem gözümüzle görüyoruz ve aklýmýzla anlýyoruz ki: Ýnsan, þu kâinat aðacýnýn en son ve en cem'iyetli meyvesi; ve hakikat-ý Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi; ve kâinat Kur'anýnýn âyet-i kübrasý; ve Ýsm-i A'zamý taþýyan âyetü'l-kürsîsî; ve kâinat sarayýnýn en mükerrem misafiri; ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa me'zun en faal me'muru; ve kâinat þehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasýnda vâridat ve sarfiyatý ve zer' edilmesine                       ( ekilmesine) nezârete me'mur ve yüzer fenlerle ve binler san'atlarla techiz edilmiþ en gürültülü ve mes'uliyetli nâzýrý; ve kâniat ülkesinin arz memleketinde Pâdiþâh-ý Ezel ve Ebedin gayet dikkat altýnda bir müfettiþi; ve  bir nevi' halife-i arzý; ve cüz'i ve küllî bütün  harekâtý kaydedilen bir mutasarrýfý; ve semâvat  ve Arz ve cibalin kaldýrmasýndan çekindikleri emanet-i kübrayý omuzuna alan ve önüne iki acib yol açýlan, birinci  yolda zîyahatýn en bedbahtý ve ikinci yolda  en bahtiyarý, çok geniþ bir ubûdiyetle mükellef bir abd-i küllî; ve kâinat sultanýnýn ism-i A'zamýna mazhar ve bütün esmasýna en câmi' bir  âyinesi; ve hitâbât -ý sübhâniyyesine ve konuþmalarýna en anlayýþlý bir muhatab-ý hâssý ;ve kâinatýn zîhayatlarý içinde en ziyade ihtiyaçlýsý; ve hadsiz fakriyle ve aczi ile beraber ,hadsiz maksatlarý ve  arzularý ve nihâyetsiz düþmanlarý ve onu inciten zararlý þeyleri bulunan bir bîçare zîhayatý; ve istidatça en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi; ve lezzetleri dehþetli elemlerle âlûde ve bekaya en ziyade müþtak ve muhtaç, ve en çok lâyýk ve müstehâk; ve devamý ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla istiyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse onun bekaya karþý arzusunu tatmin etmeyen; ve ona ihsanlar eden Zâtý perestiþ derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i Kudret-i Samedaniyye ve bir acûbe-i hilkat; ve kâinatý içine alan ve ebede gitmek için yaratýldýðýna, bütün cihâzât-ý insâniyyesi þehadet eden; böyle yirmi küllî hakikatler ile Cenâb-ý Hakk'ýn Hak ismine baðlanan; ve en küçük zîyahatýn en cüz'i ihtiyacýný gören ve niyazýný iþiten ve fiilen cevap veren Hafîz-i Zülcelâl'in, Hafîz ismiyle</p><p> </p><p>
sh:» (T: 425)</p><p> </p><p>
mütemadiyen amelleri kaydedilen, ve kâinatý alâkadar edecek ef'alleri o ismin kâtîbîn-i kiramlarýyle yazýlan ve her þeyden ziyade o ismin nazar-ý dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiçbir þüphe getirmez ki; bu yirmi hakikatýn hükmiyle, insanlar için bir haþir ve neþir olacak. Ve «Hak» ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfatýný, ve kusuratýnýn mücâzâtýný çekecek. Ve «Hafîz» ismiyle cüz'î-küllî kayd altýna alýnan hem amelinden muhasebeye  ve sorguya çekilecek. Ve dâr-ý bekada saadet-i ebediye ziyafetgâhýnýn, ve þekâvet-i dâime hapishânesinin kapýlarý açýlacak. Ve bu âlemde çok taifelere kumandanlýk yapan ve karýþan ve bazan karýþtýran bir zabit, topraða girip  istediði amellerinden sual olunmamak ve uyandýrýlmamak üzere yatýp saklanmayacaktýr!...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yoksa, sineðin sesini iþitip hakk-ý hayatýný vermekle fiilen cevap verdiði halde, gök gürültüsü kuvvetinde bekaya ait hadsiz hukuk-u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatlar lisanlarý ile  edilen, ve arþ ve ferþi çýnlatan dualarýný iþitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi etmek ve sinek kanadýnýn intizamý þehadetiyle, sinek kanadý kadar israf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatlarýn baðlandýklarý insanî istidâdatý ve ebede uzanan emelleri ve arzularý ve o istidat ve arzularý besleyen kâinatýn pek çok rabýtalarýný ve hakikatlarýný bütün bütün israf etmek; öyle bir haksýzlýktýr ve  öyle imkân haricindedir ve öyle zâlimane bir çirkinliktir ki: Hak ve Hâfiz ve Hakîm ve Cemîl ve Rahîm isimlerine þehadet eden bütün mevcudat onu reddederler: yüz derece muhal ve bin vecihle mümteni'dir derler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte biz Hâlikýmýzdan haþre dair sorduðumuz suale Hak, Hafîz, Hakîm, Cemîl, Rahîm isimleri cevap verip derler: "Biz hak ve hakikat olduðumuz gibi ve hem bize þehadet eden mevcudatýn tahakkuku misillû, haþir haktýr ve muhakkaktýr."</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem mâdem.. Daha yazacaktým, fakat güneþ gibi mâlum olmasýndan kýsa kesiyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte geçmiþ misâllerde ve mâdemlerdeki maddelere kýyasen, Cenâb-ý Hakk'ýn; yüz belki bin esmâsýndan kâinata bakan isimlerinin her birisi, nasýlki mevcudattaki âyineleri ve cilveleriyle müsemmâlarýný bedâhetle isbat ederler. Aynen öyle de: Haþri ve dâr-ý âhireti de gösterirler ve kat'iyetle isbat ederler.</p><p> </p><p>
sh:» (T: 426)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem nasýl, Hâlikýmýzdan þu sorduðumuz sualimize, O Rabbimiz bütün fermanlariyle ve nâzil ettiði bütün kitaplariyle ve müsemma olduðu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat'i cevap veriyor. Aynen öyle de: Melâikeleriyle ve onlarýn diliyle daha baþka bir tarzda dedirir Þöyle ki :</p><p> </p><p>
  Melekler derler "Sizin zaman-ý Âdem'den beri hem ruhanîlerle, hem bizimle görüþmenizin yüzer tevatür kuvvetinde hâdiseleri var ve bizim ve ruhânilerin vücudlarýna ve ubûdiyetlerine delâlet eden hadsiz emâreler  ve deliller var. Ve biz âhiret salonlarýnda ve bazý dairelerinde gezdiðimizi birbirimize mutabýk olarak sizin kumandanlarýnýz olan Enbiyalar  ile görüþtüðümüz zaman söylemiþiz ve daima da söylüyoruz. Elbette bu gezdiðimiz bâki ve mükemmel salonlar ve bu salonlarýn arkalarýnda tefriþ ve tezyin edilmiþ olan saraylar ve menziller, hiç þüphemiz yoktur ki, gayet ehemmiyetli misafirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar. Size kat'i beyan ediyoruz." Diye sualimize cevap veriyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem mâdem Hâlikýmýz, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve þaþýrmaz ve þaþýrtmaz en doðru rehber olarak Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselâm-ý tâyin etmiþ. Ve en son elçi olarak göndermiþ. Biz dahi, ilmelyakîn mertebesinden aynelyakîn ve hakkalyakîn mertebelerine terakki ve tekemmül etmek üzere her þeyden evvel bu Üstadýmýzdan, Hâlikýmýzdan sorduðumuz suali sormaklýðýmýz lâzým geliyor. Çünki: O Zât, (A.S.M.) Hâlikýmýz tarafýndan herbiri birer niþane-i tasdik olan bin mu'cizâtýyle, Kur'an'ýn bir mu'cizesi olarak, Kur'an'ýn, hak ve Kelâmullah olduðunu isbat ettiði gibi; Kur'an dahi, kýrk nevi' i'caz ile, O Zâtýn(A.S.M.) bir mu'cizesi olup, O zâtýn (A.S.M.) doðru ve Resûlullah olduðunu isbat ederek ikisi beraber, biri âlem-i þehadet lisaný; - bütün hayatýnda bütün enbiya ve evliyanýn tasdikleri altýnda- diðeri, âlem-i gayb lisaný -bütün semavî fermanlarýn ve kâinat hakikatlarýnýn tasdikleri içinde- binler Âyâtýyle iddia ve isbat ettikleri hakikat-ý haþriye, elbette güneþ ve gündüz gibi bir kat'iyettedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet haþir gibi, en acib ve en dehþetli ve tavr-ý aklýn haricinde olan bir mes'ele, ancak, ve ancak böyle hârika iki üstadýn dersleriyle halledilir, anlaþýlýr.</p><p> </p><p>
sh:» (T: 427)</p><p> </p><p>
  Eski zaman peygamberleri, ümmetlerine Kur'an gibi izahat vermediklerinin sebebi; o devirler beþerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasýdýr. Ýptidai derslerde izah az olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  E l h â s ý l: Mâdem Cenâb-ý Hakk'ýn ekser isimleri âhireti iktiza edip isterler. Elbette o isimlere delâlet eden bütün hüccetler, bir cihette âhiretin tahakkukuna dahi delâlet ederler. Ve mâdem melâikeler âhiretin ve âlem-i bekanýn dâirelerini gördüklerini haber veriyorlar. Elbette melâikelerin ve ruhlarýn ve ruhâniyâtýn vücudlarýna ve ubûdiyetlerine þehadet eden deliller, dolayýsiyle Âhiretin vücuduna dahi delâlet ederler. Ve mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn bütün hayatýnda vahdâniyyetten sonra en daimi dâvasý ve müddeasý ve esasý âhirettir. Elbette, O Zâtýn nübüvvetine ve sýdkýna delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetler, bir cihette, dolayýsýyle âhiretin tahakkukuna ve geleceðine þehadet ederler. Ve mâdem Kur'an'ýn dörtten birisi haþir ve âhirettir. Ve bin âyâtýyle haþrý isbat eder. Ve onu haber verir. Elbette Kur'an'ýn hakkaniyetine þehadet ve delâlet eden bütün hüccetler ve deliller ve bürhanlar, dolayýsiyle âhiretin vücuduna ve tahakkukuna ve açýlmasýna dahi delâlet ve þehadet ederler.</p><p> </p><p>
  Ýþte bak, bu rükn-ü îmani ne kadar kuvvetli ve kat'i olduðunu gör...</p><p> </p><p>
* * *</p>]]></description><guid isPermaLink="false">6369</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:57:07 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat D&#xD6;RD&#xDC;NC&#xDC; KISIM - KASTAMONU HAYATI</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6370-tarihce-i-hayat-d%C3%B6rd%C3%BCnc%C3%BC-kisim-kastamonu-hayati/</link><description><![CDATA[<p>Dördüncü Kýsým</p><p> </p><p>
Kastamonu Hayatý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Bediüzzaman Said Nursî, Eskiþehir hapsinden çýktýktan sonra, Kastamonu Vilâyetine nefyediliyor. Uzun bir müddet polis karakolunda ikamete mecbur edildikten sonra, karakolun tam karþýsýnda, dâimî bir tarassud altýnda olan bir eve yerleþtiriliyor.</p><p> </p><p>
  Orada, sekiz sene aðýr bir istibdad ve göz hapsi altýnda bir sürgün hayatý geçirtiliyor. Fakat o, kat'iyyen boþ durmuyor, neþr-i envar-ý Kur'aniyeye gizli olarak devam ediyor. Bilhassa Ýnebolu'da çok fedakâr ve faal talebeleri yetiþiyor. Aynen Isparta talebeleri gibi, þevkle Risale-i Nur'u yazmaya ve etrafa perde altýnda neþretmeye baþlýyorlar. Karadeniz havalisinde de, Risale-i Nur eserleri böylece büyük bir raðbet görmeye baþlýyor.</p><p> </p><p>
  Hazret-i Üstad Kastamonu'da iken, Isparta'daki talebeleriyle dâima alâkadar idi. O, izn-i Ýlâhî ile biliyordu ki; Risale-i Nur'u dünyaya ilân ve neþredecek fedakârlardan ve nâþirlerden kýsm-ý âzamý Isparta'dan çýkacak.. veya Isparta merkezindeki hizmet ile bu büyük vazife ifa edilecek.</p><p> </p><p>
  ...................................................................................</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur Þâkirdleri, sevgili Üstadlarýnýn hal ve istirahatýyla çok alâkadardýrlar. Müþfik Üstadlarýndan ve Nurcu kardeþlerinin Risale-i Nur hizmetlerinden sýk sýk haber almayý arzu ederler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî, yirmiyedi sene zarfýnda, Nur Talebelerine hitaben ilmî, îmanî, Ýslâmî mevzularda ve hizmet-i îmaniyeye dâir bazý mektublar yazmýþtýr. Nur talebeleri de, çok müþtak olduklarý bu mektublarý el yazýlarýyla çoðaltarak neþretmiþlerdir. Din düþmanlarýnýn, postahanelerden Nur Risalelerini ve mektublarýný göndermeyi yasak edecek dereceye varan þiddetli tazyikatlarý zamanýnda bu mektublarý ve Nur Risalelerini, Nur Talebeleri köyden köye, kasabadan kasabaya, vilâyetten vilâyete götürmüþlerdir. Hatta kendi aralarýnda "Nur Postacýlarý" meydana getirmiþlerdir. Bütün ruh u canlarýyla gönüllü olan bu Nur Postacýlarý, bu hizmetin en kudsî bir vazife olduðuna inanmýþlardýr. Gayet ehemmiyetli ve hakikatlý olduðu kadar gayet güzel olan</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 261)</p><p> </p><p>
ve Risale-i Nur'un "Lâhika Mektublarý" ismini alan bu mektublar, Nur Talebelerinin ruhî birçok ihtiyaçlarýný tatmin etmiþtir. Hem Risale-i Nur Talebelerine, Kur'an ve îman hizmetinde birer rehber hükmüne geçmiþ; hem Ýslâmiyet düþmanlarýnýn bütün bütün yalan ve uydurma propagandalarýna aldanmamak ve intibah vermek hususunda uyandýrýcý bir tesir husule getirmiþtir. Ve bu suretle de, dinsizliðin o muvakkat þa'þaalý saltanatý devrinde -çok kimselerin ümidsizliðe ve atalete düþürüldüðü o karanlýk günlerde- kalblere inþirah ve sürur vermiþ</p><p> </p><p>
ve iman hizmeti için faaliyet aþkýný yerleþtirmiþtir. Ve böylece müminleri yeisten kurtarýp, Ýslâmiyetin, Risale-i Nur'la istikbaldeki parlak zaferlerine iþaretler edip müjdeler vermiþtir.</p><p> </p><p>
  Evet, o nûranî Lâhika mektublarý ki; ruhlarý, kalbleri cezb ve fetheden, akýllarý teshir eden hakikatlarla doludur. Bu Lâhika Mektublarýndan bazýlarý ileride yeri geldikçe dercedilecektir. Hazret-i Üstad'ýn Kastamonu'daki hayatýna dâir malûmatý, Kastamonu'dan yazdýðý mektublarýn bir kýsmýndan bazý parçalar almakla ve oradaki hâlis ve sâdýk Nur Talebelerinin mektublarýndan birkaç mektubu bu tarihçeye idhal etmek suretiyle takdim ediyoruz. Aþaðýda yazýlan mektublar beþyüz sahifeden ziyade olan Kastamonu Lâhikasýndan, Üstad'ýn, Kastamonu'dan Isparta'daki talebelerine gönderdiði mektublarýndan beþ-on mektubdur. Bu mektublarda Hazret-i Üstad, talebelerine, el yazýsýyla risaleleri yazmalarýnýn, neþretmelerinin ehemmiyetini; Risale-i Nur Talebelerinin þimdilik cüz'î gibi görünen hizmetlerinin, hakikatta, kâinatta en muazzam mes'ele olduðunu ve bir gün bu memlekette Risale-i Nur'un nuruyla geniþ çapta fütuhat olacaðýný müjdelemekte, Risale-i Nur'un dairesinin ve neþriyatýnýn temellerini, esaslarýný vaz ve tahkim etmektedir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun hizmetindeki ekser þâkirdleri birer nevi keramet ve ikram-ý Ýlâhî hissettikleri gibi; bu âciz kardeþiniz, çok muhtaç olduðu için çok nevilerini ve çeþidlerini hissediyor. Ve bu sýra-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 262)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
larda, bu havalideki þâkirdler, yeminle itiraf ediyorlar ki: «Biz Nurun hizmetinde çalýþtýkça, hem maiþetçe, hem istirahat-ý kalbce bir geniþlik, bir ferah, zâhir bir surette hissediyoruz.» Ben kendimce o kadar hissediyorum ki; nefis ve þeytaným, o bedahate karþý hayret ederek sustular.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Âhiret Kardeþlerime Mühim Bir Ýhtar:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýki Maddedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Risale-i Nura intisab eden kimsenin en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdýrmaktýr ve intiþarýna yardým etmektir. Onu yazan ve yazdýran ve okuyan, «Risale-i Nur Talebesi» ünvanýný alýr; ve o ünvan altýnda, her yirmidört saatte benim lisanýmla belki yüz defa, bazan daha ziyade hayýrlý dualarýmda ve manevî kazançlarýmla hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kýymetdar binler kardeþlerim ve Risale-i Nur Talebelerinin dualarýna ve kazançlarýna dahi hissedar olur. Hem dört vecihle dört nevi ibadet-i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde hem îmanýný kuvvetlendirmek, hem baþkalarýnýn îmanlarýný tehlikeden kurtarmaya çalýþmak, hem Hadîsin hükmiyle «Bir saat tefekkür, bazan bir sene kadar bir ibadet hükmüne geçen» tefekkür-ü îmanîyi elde etmek ve ettirmek; hem hüsn-ü hattý olmýyan ve vaziyeti çok aðýr bulunan üstadýna yardým etmekle hasenatýna iþtirak etmek gibi çok faideleri elde edebilir. Ben kasemle temin ederim ki: Bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye vermiþ hükmüne geçer. Belki her bir sahifesi, bir okka þeker kadar beni memnun eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Madde: Maatteessüf Risale-i Nurun, îmansýz ve emansýz cinnî ve insî düþmanlarý, onun çelik gibi metin kal'alarýna, elmas kýlýnç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden çok gizli desiseler ve hafî vasýtalarla, haberleri olmadan, yazanlarýn</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 263)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
þevklerin kýrmak ve fütur vermek ve yazýdan vazgeçirmek cihetinde þeytancasýna hücum edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazýcýlar pek az, düþmanlar çok dikkatli, kýsmen talebeleri mukavemetsiz olduðundan; bu memleketi, o nurlardan bir derece mahrum ediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Benim ile hakikat meþrebinde sohbet etmek ve görüþmek istiyen adam, hangi risaleyi açsa, benim ile deðil, hâdim-i Kur'an olan üstadiyle görüþür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  .....................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sabrinin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektubun mânevi tesiriyle bu Âyeti    اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا    Âyetiyle beraber düþünürken, birden hatýrýma geldi: Risale-i Nurun bu derece kuvvetli iþârât-ý Kur'aniyeye ve þakirdlerinin bu kadar kýymetli beþârât-ý Kur'aniyeye ve aktablarýn iltifatýna mazhariyetinin sýrrý ve hikmeti, musibetin azameti ve dehþetidir ki; hiç bir eserin mazhar olmadýðý bir kudsî takdir ve tahsin almýþ. Demek ehemmiyet, onun fevkalâde büyüklüðünde deðil, belki musibetin fevkalâde dehþetine ve tahribatýna karþý mücahedesi az olduðu halde, gayet büyük bir ehemmiyet kesbetmiþ ki bu iki Âyet de, iþaret ve beþaret-i Kur'aniyede ifade eder ki: «Risale-i Nur dâiresine girenler, tehlikede olan îmanlarýný kurtarýyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler.» diye müjde veriyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, bazý vakit olur ki bir nefer, gördüðü hizmet için bir müþirin fevkine çýkar, binler derece kýymet alýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ondokuzuncu Sözün âhirinde beyan edilen Kur'andaki tekrarýn ekser hikmetleri, Risale-i Nurda dahi cereyan ediyor. Bilhassa ikinci hikmeti, tam tamýna vardýr. O hikmet þudur ki: Herkes Kur'ana muhtaçdýr. Fakat herkes, her vakit bütün Kur'aný okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sureye, galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasýd-ý Kur'aniye, ekser uzun surelerde dercedilerek, herbir sure bir küçük Kur'an hükmüne geçmiþ. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için, Haþir ve Tevhid ve Kýssa-i Musa gibi bazý maksadlar tekrar edilmiþ: Ayný ehemmiyetli hikmet içindir ki; bazý defa haberim olmadan, ihtiyarým ve rýzam olmadýðý halde, bazý ince hakaik-i îmaniye ve kuvvetli hüccetle-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 264)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ri, müteaddid risalelerde tekrar edilmiþ. Ben çok hayret ederdim: «Neden onlar bana unutturulmuþ?» Sonra kat'î bir surette bildim ki, herkes bu zamanda Risale-i Nura muhtaçtýr; fakat umumunu elde edemez; elde etse de, tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiþ bir risale-i câmiayý elde edebilir ve ekser vakitlerde, muhtaç olduðu mes'eleleri ondan okuyabilir ve gýda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiði gibi, o da mütalâasýný tekrar eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduðundan; elbette rahmetin derecesinden aþmamak ve Rahmeten Lilâlemîn Zatýn mertebe-i þefkatinden taþmamak gerektir. Eðer aþsa ve taþsa, o þefkat elbette merhamet ve þefkat deðildir; belki dalâlete ve ilhâda sirayet eden bir maraz-ý ruhî ve bir sekâm-i kalbîdir. Meselâ: Kâfir ve münafýklarýn Cehennemde yanmalarýný ve azab ve cihad gibi hâdiseleri kendi þefkatine sýðýþtýrmamak ve te'vile sapmak, Kur'anýn ve edyân-ý semaviyenin bir kýsm-ý azîmini inkâr ve tekzib olduðu gibi; bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünki, mâsum hayvanlarý parçalayan canavarlara himayetkârane þefkat etmek, o bîçare hayvanlara þedit bir gadr ve vahþî bir vicdansýzlýktýr. Ve binler müslümanlarýn hayat-ý ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i îmaný sû-i âkýbete ve müdhiþ günahlara sevkeden adamlara þefkatkârane tarafdar olmak ve merhametkârane cezadan kurtulmalarýna dua etmek; elbette o dua, o zulüm, ehl-i imana dehþetli bir merhametsizliktir ve þenî bir gadirdir. Risale-i Nurda kat'iyyetle isbat edilmiþ ki; küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtýn nüzulüne vesiledir. Hattâ deniz dibinde balýklar, cânilerden þekva ederler ki;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 265) </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
«Ýstirahatýmýzýn selbine sebeb oldular.» diye rivayet-i sahiha vardýr. O halde, kâfirin ve münafýðýn azab çekmesine acýyýp þefkat eden adamlar, þefkata lâyýk hadsiz mâsumlara acýmýyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, hakaik-i Ýslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, baþka eserlere ihtiyaç býrakmýyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaþýlmýþ ki: Îmaný kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanýn en kýsa ve en kolayý, Risale-i Nurdadýr. Evet, onbeþ sene yerine onbeþ haftada, Risale-i Nur o yolu kestirir, iman-ý tahkikiye isal eder. Bu fakir kardeþiniz, yirmi sene evvel kesret-i mütalâa ile, bazan bir günde bir cild kitabý anlayarak mütalâa ederken; yirmi seneye yakýndýr ki, Kur'an ve Kur'andan gelen Risale-i Nur bana kâfi geliyordu. Bir tek kitaba muhtaç olmadým, baþka kitaplarý da yanýmda bulundurmadým. Risale-i Nur, çok mütenevvi hakaika dair olduðu halde; te'lifi zamanýnda yirmi seneden beri ben muhtaç olmadým. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lâzým gelir. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, baþkalara bakmýyorum ve meþgul olmuyorum. Siz dahi, Risale-i Nura kanaat etmeniz lâzýmdýr; belki bu zamanda elzemdir!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Esas: Ehl-i imanýn me'yusiyetine karþý, istikbalde bir nur var diye müjde verdiðidir. Bir hiss-i kablelvuku ile Risale-i Nurun istikbalde, dehþetli bir zamanda, çok ehl-i imanýn îmanlarýný takviye edip kurtarmasýný hissedip, o adese ile hürriyet inkýlâbýndaki siyaset dairelerine bakmýþ; tabirsiz, te'vilsiz tatbike çalýþmýþ, siyaset ve kuvvet ve kemmiyet noktasýnda zannetmiþ; doðru hissetmiþ, fakat tam doðru diyememiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Esas: Eski Said, bazý siyasî insanlar ve harika ediblerin hissettikleri gibi, çok dehþetli bir istibdadý hissedip, ona (istibdada) karþý cephe almýþlardý. O hiss-i kablelvuku, tabir ve te'vîle muhtaç iken, bilmiyerek; resmî, zaif ve ismî bir istibdat görüp, o siyasî ve dâhî edipler ona karþý hücum gösteriyorlardý. Halbuki onlara dehþet veren bir zaman sonra gelecek olan istibdatlarýn zaif bir gölgesini asýl zannederek öyle davranmýþlar, öyle beyan etmiþler. Maksad doðru, fakat hedef hata. Ýþte Eski Said, eski zamanda, böyle acib bir istibdadý hissetmiþ; bazý âsârýnda ona hü-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 266)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
cum ile beyanatý var. O müthiþ istibdad-ý acîbeye karþý meþrutai meþruayý bir vâsýta-i necat görüyordu. Ve «hürriyet-i þer'iyye, Kur'anýn ahkâmý dairesindeki meþveretle, o müthiþ musibeti def eder.» diye düþünüp öyle çalýþmýþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem «Münazarat Risalesi» nin ruhu ve esasý hükmünde olan hâtimesindeki Medresetüzzehra'nýn hakikatý ise, istikbalde çýkacak olan Risale-i Nur Medresesine bir zemin ihzar etmek idi ki, bilmediði halde ihtiyarsýz olarak ona sevkolunuyordu. Bir hiss-i kablelvuku ile o nuranî hakikatý maddî suretinde arýyordu. Sonra o hakikatýn maddî ciheti dahi vücuda gelmeye baþladý. Sultan Reþad (Merhum), ondokuz bin altun lirayý, Van'da temeli atýlan o Medresetüzzehra'ya verdi. Temel atýldý, fakat sâbýk harb-i umumî çýktý, geri kaldý. Beþ altý sene sonra Ankara'ya gitdim, yine o hakikata çalýþdým. Ýkiyüz meb'usdan yüzaltmýþ üç meb'usun imzalariyle, o medresemize yüzellibin banknot iblâð ederek, o tahsisat kabul edildi. Fakat, binler teessüf, medreseler kapandý, o hakikat geri kaldý. Fakat Cenab-ý Hakka hadsiz þükür olsun ki, o medresenin mânevi hüviyeti Isparta vilâyetinde te'sis edildi. Risale-i Nuru tecessüm ettirdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýnþâallah istikbalde, Risale-i Nur Þakirdleri, o âli hakikatýn maddî suretini de te'sis etmeye muvaffak olacaklar...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  ...................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun yüksek, kýymetdar hizmet-i îmaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu. O þakirdlerin gayet keskin kalb basireti þöyle bir hakikatý anlamýþ ki: Risale-i Nur ile hizmet ise, Ýmaný kurtarýyor; tarikat ve þeyhlik ise, velâyet mertebelerini kazandýrýyor. Bir adamýn îmanýný kurtarmak ise, on mü'mini velâyet derecesine çýkarmaktan daha mühim ve daha sevablýdýr. Çünki: Ýman, saadet-i ebediyeyi kazandýrdýðý için, bir mü'mine küre-i arz kadar bir saltanat-ý bâkiyeyi te'min eder. Velayet ise, mü'minin Cennetini geniþletir, parlattýrýr. Bir adamý sultan yap-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 267)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mak, on adamý vali yapmaktan daha sevablý bir hizmettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu dakik sýrrý senin Ispartalý kardeþlerinin bir kýsmýnýn akýllarý görmese de umumunun keskin kalbleri görmüþ ki; benim gibi bir bîçare, günahkâr bir adamýn arkadaþlýðýný,evliyalara -eðer bulunsaydý müctehidlere dahi- tercih ettiler. Bu hakikata binaen; bu þehre bir kutup, bir gavs-ý âzam gelse, «Seni on günde velâyet derecesine çýkaracaðým.» dese; sen, Risale-i Nuru býrakýp onun yanýna gitsen, Isparta kahramanlarýna arkadaþ olamazsýn!</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ                              * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur Talebelerinden bir kýsmý kardeþlerimin, benim haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarýný tadil etmek için ihtar edilen bir muhaveredir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bundan kýrk sene evvel, büyük kardeþim Molla Abdullah (Rahmetullahi Aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O merhum kardeþim, evliya-i azîmeden Hazret-i Ziyaeddinin (Kuddise sýrruhu) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürþidinin hakkýnda müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de, makbul gördükleri için, o merhum kardeþim dedi ki: «Hazret-i Ziyaeddin, bütün ulûmu biliyor; kâinatda, kutb-u âzam gibi herþeye ýttýlâý var.» Beni, onunla rabtetmek için hârika makamlarýný beyan etti. Ben de o kardeþime dedim ki: «Sen mübalâða ediyorsun. Ben onu görsem, çok mes'elelerde onu ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar hakiki onu sevmiyorsun. Çünki, kâinattaki ulûmlarý bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiðin bir Ziyaeddin seversin; yâni o ünvan ile baðlýsýn, muhabbet edersin. Eðer perde-i gayb açýlsa, hakikatý görülse, senin muhabbetin ya zâil olur veyahut dörtte birisine iner. Fakat ben o zât-ý mübareki, senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünki sünnet-i seniye dairesinde, hakikat mesleðinde, ehl-i îmana hâlis ve te'sirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Þahsî makamý görülse, deðil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbetde noksan olmak; bil'akis daha ziyade hürmet ve takdirle</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 268)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
baðlanacaðým. Demek ben hakiki bir Ziyaeddini, sen de hayalî bir Ziyaeddini seversin.» Benim o kardeþim, insaflý ve müdakkik bir âlim olduðu için, benim nokta-i nazarýmý kabul edip takdir etdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey Risale-i Nurun kýymetli talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeþlerim! Þahsiyetim itibariyle sizin ziyade hüsn-ü zannýnýz, belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikat-bîn zatlar; vazifeye, hizmete bakýp, o noktada bakmalýsýnýz. Perde açýlsa, benim baþtan aþaðýya kadar kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acýyacaksýnýz. Sizi kardeþliðimden kaçýrmamak için, kusuratýmý gizliyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir hafta evvelki mektubunuza karþý hüsn-ü zannýnýzý bir derecede cerheden benim cevabýmýn hikmeti þudur ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu zamanda, öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, her þeyi kendi hesabýna aldýðý için faraza hakiki beklenilen ve bir asýr sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelseydi; harekâtýný o cereyanlara kaptýrmamak için, siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini deðiþtirecek diye tahmin ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem üç mes'ele var; bir hayat, biri þeriat, biri îman. Hakikat noktasýnda ve en mühimmi ve en âzamý, îman mes'elesidir. Fakat þimdiki umumun nazarýnda ve hâl-i âlem ilcaatýnda ve en mühim mes'ele, hayat ve þeriat göründüðünden; o zat þimdi olsa da, üç mes'elenin birden umum rûy-u zeminde vaziyetlerini deðiþtirmek, nev-i beþerdeki  câri olan âdetullaha muvafýk gelmediðinden, her halde en âzam mes'eleyi esas yapýp, öteki mes'eleleri esas yapmayacak; ta ki iman hizmeti, safvetini umumun nazarýnda bozmasýn ve avâmýn çabuk iðfal olunabilen akýllarýnda, o hizmet baþka maksadlara âlet olmadýðý tahakkuk etsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem yirmi seneden beri tahribkârane eþedd-i zulüm altýnda o</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 269)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
derece ahlâk bozulmuþ ve metanet ve sadakat kaybolmuþ ki; ondan, belki yirmiden birisine itimad edilmez. Bu acib hâlâta karþý, fevkalâde sebat ve metanet ve sadakat ve hamiyet-i Ýslâmiye lâzýmdýr; yoksa akîm kalýr, zarar verir. Demek en hâlis ve selâmetli ve en mühim ve en muvaffakiyetli hizmet, Risale-i Nur þâkirdlerinin daireleri içindeki kudsî hizmettir.                                                                                                                                 SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu seneki Ramazan-ý Þerif; hem âlem-i Ýslâm için, hem Risale-i Nur Þâkirdleri için gayet ehemmiyetli, pek çok kýymetlidir. Risale-i Nur Þakirdlerinin «Ýþtirak-i a'mâl-i uhreviye» düstur-u esasiyeleri sýrrýnca, her birisinin kazandýðý miktar -kardeþlerine ayný mikdar- defter-i a'mâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i Îlâhiyenin muktezasý olmak haysiyetiyle, Risale-i Nurun dairesine sýdk ve ihlas ile girenlerin kazançlarý pek azim ve küllîdir; herbiri binler hisse alýr. Ýnþâallah, emval-i dünyeviyenin iþtiraki gibi inkýsam ve tecezzi etmeden, herbirisinin defter-i amel'ine ayný geçmesi; bir adamýn getirdiði bir lâmba, binler âyinelerin herbirisine, ayný lâmba inkýsam etmeden girmesi gibidir. Demek, Risale-i Nurun sâdýk þâkirdlerinden birisi, Leyle-i Kadir'in hakikatýný ve Ramazanýn yüksek mertebesini kazansa, umum hakiki sâdýk þakirdler, sahib ve hissedar olmak, vüs'at-i rahmet-i Ýlâhiyyeden çok kuvvetli ümidvârýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                 SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Mes'ele: Kardeþlerimizden birisinin namaz tesbihatýnda tekâsül göstermesine binaen dedim: Namazdan sonraki tesbi-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 270)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hatlar, tarikat-ý Muhammediyedir (A.S.M.) ve velâyet-i Ahmediyenin (A.S.M.) bir evradýdýr. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatý böyle inkiþaf etti:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nasýlki, Risalete inkýlâb eden velâyet-i Ahmediye, bütün velâyetlerin fevkindedir; öyle de, o velâyetin tarikatý ve o velayet-i kübrânýn evrad-ý mahsusasý olan namazýn akabindeki tesbihat, o derece sair tarikatlarýn ve evradlarýn fevkindedir. Bu sýr dahi þöyle inkiþaf etdi:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nasýl zikir dairesinde bir meclisde veyahud hatm-i Nakþiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar hey'et-i mecmuada nûranî bir vaziyet hissediliyor. Kalbi hüþyar bir zat, namazdan sonra   سُبْحَانَ اللَّهِ   سُبْحَانَ اللَّهِ      deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zât-ý Ahmediyenin (A.S.M.) muvacehesinde, yüz milyon, tesbih elinde çektiklerini mânen hisseder; o azamet ve ulviyetiyle      سُبْحَانَ اللَّهِ   سُبْحَانَ اللَّهِ   سُبْحَانَ اللَّهِ       der. Sonra o serzâkirin emr-i mâneviyesiyle    اَلْحَمْدُ لِلَّهِ   اَلْحَمْدُ لِلَّهِ      dediði vakit, o halka-i zikrin ve çok geniþ bulunan hatme-i Ahmediyenin (A.S.M.)  dairesinde yüz milyon müridlerin      اَلْحَمْدُ لِلَّهِ   اَلْحَمْدُ لِلَّهِ      larýndan tezahür eden azametli bir hamdi düþünüp içinde     اَلْحَمْدُ لِلَّهِ  ile iþtirak eder. Ve hâkeza </p><p> </p><p>
  اَللَّهُ اَكْبَرُ  اَللَّهُ اَكْبَرُ   ve duadan sonra  لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ     otuz üç defa o tarikat-ý Ahmediyenin (A.S.M.) halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasýnda sâbýk mana ile o ihvan-ý tarikatý nazara alýp, o halkanýn ser-zâkiri olan Zât-ý Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm müteveccih olup</p><p> </p><p>
اَلْفُ اَلْفِ  صَلاَةٍ  وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ  عَلَيْكَ  يَارَسُولَ اللَّهِ                            </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
der, diye anladým ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek, tes-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 271)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
bihat-ý salâtiyenin çok ehemmiyeti var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Mes'ele: Otuzbirinci Âyetin iþârâtýnýn beyanýnda    يَسْتَحِبُّونَ  الْحَيَوةَ الدُّنْيَا   bahsinde denilmiþ ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu asrýn bir hassasý þudur ki; hayat-ý dünyeviyeyi, hayat-ý bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yâni: Kýrýlacak bir cam parçasýný, bâki elmaslara, bildiði halde tercih etmek, bir düstur hükmüne geçmiþ. Ben bundan çok hayret ediyorum. Bu günlerde ihtar edildi ki; nasýl bir uzv-u insanî  hastalansa, yaralansa sair âza vazifelerini kýsmen býrakýp onun imdadýna koþar. Öyle de: Hýrs-ý hayat ve hýfz ve zevk-i hayat ve aþký taþýyan ve fýtrat-ý insaniyede dercedilen bir cihaz-ý insaniye, çok esbabla yaralanmýþ; sâir letâifi kendisiyle meþgul edip sukut ettirmeye baþlamýþ vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalýþýyor. Hem, nasýlki bir cazibedar sefihane ve sarhoþane sa'þaalý bir eðlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanýmlar dahi o câzibeye kapýlýp hakiki vazifelerini tatil ederek iþtirak ediyorlar. Öyle de:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu asrýn hayat-ý insaniye, hususan hayat-ý içtimaiyesi öyle dehþetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklý bir vaziyet almýþ ki; insanýn ulvî vazifelerini, kalb ve aklýný nefs-i emmarenin  arkasýna düþürüp pervane gibi o fitne ateþlerine düþürttürüyor. Evet; hayat-ý dünyeviyenin muhafazasý için, zaruret derecesinde olmak þartiyle, bazý umûr-u diniyeyi terkeder. Evet, insaniyetin yaþamak damarý ve hýfz-ý hayat cihazý, bu asýrda israfat ile ve iktisadsýzlýk ve kanaatsizlik ve hýrs yüzünden berekâtýn kalkmasiyle ve fakr u zaruret ve maiþet ziyadeleþmesiyle, o derece o damar yaralanmýþ ve zedelenmiþ ve mütemadiyen, ehl-i dalâlet nazar-ý dikkati þu fâni hayata celb ede ede, o derece nazar-ý dikkati kendine celbetmiþ ki; edna bir hâcet-i hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor. Bu acib asrýn bu acib hastalýðýna ve dehþetli marazýna karþý, Kur'an-ý Mucizül-Beyanýn tiryak-misal ilâçlarýnýn nâþiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metin, sarsýlmaz, sebatkâr, hâlis, sâdýk, fedakâr þakirdleri mukavemet</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 272)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
edebilir. Öyle ise, her þeyden evvel onun dairesine girmeli; sadakatle, tam metanetle ve ciddi ihlâs ve tam itimadla ona yapýþmak lâzým ki, o acib hastalýðýn te'sirinin kurtulsun.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Hâfýz Alinin kendi üstadý hakkýnda,  benim haddimden pek çok ziyade isnad ettiði meziyet ve mâsumiyeti, onun mâsum lisaniyle, hakkýmda medih olarak deðil, bir nevi dua olarak tasavvur ediyoruz. Hem Hâfýz Alinin, Sav gibi yerler, karyeler ve Isparta bir Medrese-i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale-i Nurun sâdýk þâkirdleri, harikulâde olarak günden güne yükselmeleri  ve tenevvür etmeleri bizleri, belki Anadoluyu, belki Âlem-i Ýslâmý mesrur, müferrah eden bir hakikatlý haber telâkki ediyoruz. Âhirdeki «Muhbir-i Sâdýkýn haber verdiði gibi, mânevî fütuhat yapmak ve zulümatý daðýtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmektir.» diyen fýkrasýna, bütün ruh u canýmýzla rahmet-i Ýlâhiyyeden dua ile niyaz ediyoruz, temenni ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Fakat biz Risale-i Nur þâkirdleri ise; vazifemiz hizmetdir, vazife-i Ýlâhiyyeye karýþmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamakla beraber; kemmiyete deðil, keyfiyete bakmak, hem çoktanberi sukut-u ahlâka ve hayat-ý dünyeviyeyi, her cihetle hayat-ý uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehþetli esbab altýnda, Risale-i Nurun þimdiye kadar fütuhatý ve zýndýkanýn ve dalâletin savletlerini kýrmasý ve yüzbinler bîçarelerin imanlarýný kurtarmasý ve biri yüze ve bazan bine mukabil yüzer ve binler hakiki mü'min talebeleri yetiþtirmesi; Muhbir-i Sâdýk'ýn ihbarýný aynen tasdik etmiþ, vukuatla isbat etmiþ ve ediyor. Ve inþâallah hiçbir kuvvet Anadolunun sinesinden onu çýkaramaz. Ta âhir zamanda, hayatýn geniþ dairesinin asýl sahibleri, yâni Mehdi ve þâkirdleri, Cenab-ý Hakkýn izniyle gelir; o daireyi geniþlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allaha þükrederiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                  SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 273)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Evvelce hayat-ý dünyeviyeyi hayat-ý uhreviyeye tercih etmeye dair yazýlan iki parçaya tetimmedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu acib asrýn hayat-ý dünyeviyeyi aðýrlaþtýrmasý ve yaþama þeraitini aðýrlaþtýrýp çoðaltmasý ve hâcât-ý gayr-ý zaruriyeyi, görenekle, tiryaki ve mübtelâ etmekle hâcât-ý zaruriye derecesine getirmesiyle, hayatý ve yaþamayý, herkesin her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmýþtýr. Onunla hayat-ý diniye ve ebediye ve uhreviyeye karþý sed çeker veya ikinci, üçüncü derecede býrakýr. Bu hatanýn cezasý olarak öyle dehþetli tokat yedi ki, dünyayý baþýna Cehennem eyledi. Ýþte bu dehþetli musibette, ehl-i diyanet dahi büyük bir vartaya düþüyorlar ve kýsmen anlamýyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ezcümle, gördüm ki; ehl-i diyanet, ehl-i takve bir kýsým zatlar, bizimle gayet ciddi alâkadarlýk peyda ettiler. O bir-iki zatta gördüm ki; diyaneti ister ve yapmasýný sever, ta ki hayat-ý dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, iþi rastgelsin. Hattâ tarikatý keþf ve keramet için ister. Demek âhiret arzusunu ve dinî vezâifin  uhrevî meyvelerini, dünya hayatýna bir dirsek, bir basamak gibi yapýyor. Bilmiyor ki saadet-i uhreviye gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medar olan hakaik-ý diniyenin fevaîd-i dünyeviyesi, yalnýz tercih edici ve teþvik edici derecesinde olabilir. Eðer illet derecesine çýksa ve o amel-i hayrýn yapýlmasýndaki maksad o faide olsa, o ameli ibtal eder; lâakal ihlâsý kýrýlýr, sevabý kaçar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrýn belâ ve vebasýndan ve zulüm ve zulümatýndan en mücerreb bir kurtarýcý Risâle-i Nurun mizanlarý ve müvazeneleriyle neþrettiði nur olduðuna kýrkbin þahid vardýr. Demek Risale-i Nurun dairesine yakýn bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavidir. Evet,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
             عَلَى الاَخِرَةِ   يَسْتَحِبُّونَ  الْحَيَوةَ الدُّنْيَا    iþaretiyle; bu asýr, hayat-ý dünyeviyeyi hayat-ý uhreviyeye, ehl-i Ýslama da bilerek tercih ettirdi. Hem, binüçyüz otuzdört tarihinde baþlayýp öyle bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 274)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
rejim ehl-i iman içine sokuldu. Evet                   عَلَى الاَخِرَةِ   cifr ve ebced hesabiyle binüçyüzotuz üç veya dört ederek, ayný vakitte eski harb-i umumide Ýslâmiyet düþmanlarý galebe çalmakla muahede þartýný, dünyayý dine tercih rejiminin mebdeine tevafuk ediyor. Ýki-üç sene sonra bilfiil neticeleri görüldü.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
             ÜSTAD BEDÝÜZZAMANIN ÝKÝNCÝ DÜNYA HARBÝ</p><p> </p><p>
                    ESNASINDA YAZDIÐI MÜHÝM BÝR MEKTUB</p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Þiddet-i þefkat ve rikkatten ve bu kýþýn þiddetli soðuðiyle beraber mânevî ve þiddetli bir soðuk ve musibet-i beþeriyeden  biçerelere gelen felâketler, sefaletler, açlýklar þiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde, kâfir de olsa hakkýnda bir nevi merhamet ve mükâfat vardýr ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düþer. Böyle musibet-i semaviye, mâsumlar hakkýnda bir nevi þehadet hükmünde geçiyor. Üç dört aydýr ki, dünyanýn vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Avrupa ve Rusya'daki çoluk çocuða acýyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarýn beyan ettiði taksimat, bu elîm þefkate bir merhem oldu. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O musibet-i semavîden, zalim kýsmýnýn cinayetinin neticesi olarak felâketten vefat eden ve periþan olanlar, eðer onbeþ yaþýna kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun, þehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ý mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Onbeþden yukarý olanlar, eðer masum ve mazlum ise, mükâfatý büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarýr. Çünki, âhir zamanda madem fetret derecesinde din ve Dîn-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâma bir lâkaydlýk perdesi gelmiþ ve madem âhir zamanda Hazret-i Ýsanýn (A.S.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, Ýslâmiyetle omuz omuza gelecek, elbette þimdi fetret gibi karan-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 275)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
lýkta kalan Hazret-i Ýsaya mensub Hýristiyanlarýn mazlumlarýnýn çektikleri felâket, onlar hakkýnda bir nevi þehadettir denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibet-zedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve þiddetleri altýnda musibet çekiyorlar; elbette o musibet, onlar hakkýnda medeniyetin sefahetinden ve küfranýndan ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara kefaret olmakla beraber yüz derece onlara kârdýr, diye hakikattan haber aldým. Cenab-ý Erhamürrâhimîne hadsiz þükrettim ve o elîm elemden ve þefkatten teselli buldum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer o felâketi gören, zâlimler ise ve beþerin periþaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateþ veren hodgâm, alçak insî þeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet-i Rabbaniyedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer o felâketi çekenler; mazlumlarýn imdadýna koþanlar ve istirahat-ý beþeriye için ve esasat-ý diniyeyi ve mukaddesat-ý semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlýðýn mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyükdür, o musibeti onlar hakkýnda medar-ý þeref yapar, sevdirir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Mübarek Kardeþlerim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üç gün evvel, aynen nurlu hediyeniz Kastamonuya geldiði anda, rü'yada görüyordum ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Terfi-i makam ve rütbe için bizlere ferman-ý þâhâne, mânevî bir cânibden geliyor. Kemal-i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyorlar. Biz baktýk ki o ferman-ý âli, Kur'an-ý Azimüþþan olarak çýktý. O halde, bu mâna kalbe geldi: Demek, Kur'an yüzünden Risale-i Nurun þahs-ý mânevîsi ve biz þakirdleri bir terfi ve terakki fermanýný âlem-i gaybdan alacaðýz. Þimdi tâbiri ise, o fermaný temsil eden mâsumlarýn kalemiyle mânevî tefsir-i Kur'aný aldýðýmýzdýr. Bu rü'yanýn þimdiki tabiri çýkmadan bir iki saat evvel, Feyzi ile Eminin gösterdikleri tâbir dahi hakdýr ve ehemmiyetlidir. Hem bu medar-ý sürur ve ferah olan hediye-i nuraniyeyi bir hiss-i kablel-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 276)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
vuku ile benim ruhum tam hissetmiþ, akla haber vermemiþ idi ki; o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve Eminin fýkrasýnda beyan edilen, rü'yayý gördüðüm gecenin günüde, sabahtan akþama kadar ve ikinci günü de kýsmen hiç görmediðim bir tarzda bir sevinç bir sürur hissedip, mütemadiyen bir bahane ile ferahýmý izhar edip otuz-kýrk defa tebessüm ile güldüm. Ben ve hem Feyzi, çok taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde bir defa gülmeyenin, bir günde otuz defa gülmesi, bizleri hayrette býraktý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þimdi anlaþýldý ki, o sürur ve o sevinç; mezkûr mânevî fermaný temsil eden mâsumlar ve ümmîlerin kalemlerinin yazýlarý, nesl-i âtînin sahâif-i hayatlarýna, Âlem-i Ýslâmýn sahife-i mukadderatýna ve ehl-i imanýn istikbalinin defterlerine neþr-i envar edecek olan ve o mâsumlarýn halis ve sâfi amelleri ve hizmetleriyle sahife-i âmalimize hasenatlarý yazýlýp kaydedilmesinin ve Risale-i Nur Þâkirdlerinin mukadderatýnýn mes'ûdane idamesinin haberini veren, o daha gelmiyen hediyeden geliyordu. Benim o azîm yekûndan hisseme düþen binden bir cüz'ü ruhen hissedilmiþ, beni mesrurane heyecana getirmiþti. Evet, böyle yüzer mâsumlarýn makbul amelleri ve red edilmez dualarý, sair kardeþlerimin defterlerine geçmesi misillü, benim gibi bir günahkârýn sahife-i âmaline dahi girmesi binler sürur ve sevinç verir. Böyle karanlýk bir zamanda, bu aðýr þerait altýnda, böyle mâsumane ve kahramanane çalýþmak için biz, hem mâsumlarý ve ümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve validelerini tebrik, hem köylerini tebrik, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadoluyu tebrik ederiz. Mübarek mâsumlarýn ve ümmîlerin herbirine birer hususi teþekkürname ve tebrikname yazmak elimden gelseydi, yazacaktým. Öyle ise bu arzumu bilfiil yazýlmýþ gibi kabul etsinler. Ben onlarýn isimlerini bir daire suretinde yazacaðým, dua vaktinde bakacaðým; hem onlarý Risale-i Nurun has þâkirdleri dairesine dahil edip bütün mânevî kazançlarýma hissedar edeceðim. Benim tarafýmdan onlarýn peder ve validelerine veya akrabalarýna ve üstadlarýna selâmlarýmýzý teblið ediniz. Cenab-ý Hak onlarý ve evlâdlarýný dünyaya ve âhirette mes'ud eylesin. Âmin, âmin, âmin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 277)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hakaik-i îmaniye, her þeyden evvel, bu zamanda en birinci maksad olmak ve sair þeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale-i Nurla onlara hizmet etmek en birinci vazife ve medar-ý merak ve maksud-u bizzat olmak lâzým iken.. þimdiki hal-i âlem, hayat-ý dünyeviyeyi, hususan hayat-ý içtimaiyyeyi ve bilhassa hayat-ý siyasiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefahet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab-ý Ýlâhinin bir cilvesi olan harb-i umumînin tarafgirane damarlarý ve âsablarý tehyîç edip, bâtýn-ý kalbe kadar, hatta hakaik-i imaniyenin elmaslarý derecesine, o zararlý, fani arzularý yerleþtirecek derecede bu meþ'um asýr öyle þýrýnga etmiþ ve ediyor ve öyle aþýlamýþ ve aþýlýyor ki; Risale-i nur dairesi haricinde bulunan bir kýsým sathî belki de bir kýsým zaif veliler, o siyasî ve içtimaî hayatýn rabýtlarý sebebiyle hakaik-ý îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede býrakýp, o cereyanlarýn hükmüne tabi olarak hemfikir olan münafýklarý sever; kendine muhalif olan ehl-i hakikatý, belki ehl-i velâyeti tenkid ve adavet eder. Hatta hissiyat-ý diniyyeyi o cereyanlara tabi yaparlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu asrýn bu acib tehlikesine karþý Risale-i Nurun hizmet ve meþgalesi, þimdiki siyaseti ve cereyanlarýný o derece nazarýmdan iskat etmiþ ki, bu harb-i umumîyi dört aydýr merak etmedim, sormadým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, Risale-i Nurun has talebeleri, bâki elmaslar hükmünde olan hakaik-ý imaniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarýna bakmakla vazife-i kudsiyelerine fütur vermemek ve fikirlerini bulaþtýrmamak gerektir. Cenab-ý Hak bize nur ve nurani vazife vermiþ, onlara da zulümlü ve zulümatlý oyunlarý vermiþ. Onlar bizden istiðna edip yardým etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müþteri olmadýklarý halde, onlarýn karanlýklý oyunlarýna vazifemizin zararýna bakmaya tenezzül etmek, hatadýr. Bize ve merakýmýza, dairemiz içindeki ezvak-ý mâneviye ve envar-ý îmaniye kâfi ve vâfidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 278)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bugünlerde Risale-i Nura sûikasd edenlerin ve sizlere sýkýntý verenlerin, haklarýnda bana verdiði bir hiddet neticesinde bedduaya teþebbüs ettim. Birden Ispartaya kýyamadým, beddua yerine: «Ya Rab! Isparta, Risale-i Nurun bir Medresetüzzehra'sýdýr. Oradaki fena memurlarý dahi ýslah eyle, hüsn-ü âkýbet ver» diye dua eyledim ve ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Fedakâr Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nurlar; bil'akis Isparta tevakkufuna karþý, buralarda inkiþafat ile tezahür etti.  اَلْحَمْدُ لِلَّهِ هَذَا مِنْ  فَضْلِ  رَبِّى   En ziyade bize nezaretle bizimle ve siyasetle alâkadar mühim bir zat geldi. Ona dedim ki; «Bu onsekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiç gazete okumadým. Bu sekiz aydýr bir defa, Cihanda ne oluyor? diye sormadým. Üç senedir burada iþitilen radyoyu dinlemedim, tâ ki kudsî hizmetimize mânevî zarar gelmesin. Bunun sebebi þudur ki: Ýman hizmeti, îman hakaiki, bu kâinatta herþeyin fevkindedir. Hiçbir þeye tâbi ve âlet olamaz! Fakat bu zamanda ehl-i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâki elmaslarý þiþeye tebdil eden gafil insanlar nazarýnda o hizmet-i imaniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi ve âlet telâkki etmek ve yüksek kýymetlerini umumunun nazarýnda tenzil etmek endiþesiyle, Kur'an-ý Hakîmin hizmeti bize kat'î bir surette siyaseti yasak etmiþ. Sizler ey ehl-i siyaset ve hükûmet! Evham edip bizlerle uðraþmayýnýz. Bil'akis teshilât göstermeniz lâzým. Çünki hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti tesis ile, hem asayiþi, hem inzibatý, hem hayat-ý içtimaiyeyi anarþilikten kurtarmaða çalýþýp sizin hakikî vazifenizin temel taþlarýný tesbit ediyor, takviye ve teyid ediyor.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 279)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þimdi bundan on dakika evvel cesurca fakat kalemsiz iki adam, Risale-i Nur dairesine biri birisini getirdi. Onlara dedim ki: «Bu dairenin verdiði büyük neticelere mukabil, sarsýlmaz bir sadakat ve kýrýlmaz bir metanet ister.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Isparta kahramanlarýnýn gösterdiði harikalar ve cihanpesendane hidemat-ý Nuriyenin esasý, harika sadakatleri ve fevkalâde metanetleridir. Bu metanetin birinci sebebi, kuvvet-i îmaniye ve ihlâs hasletidir. Ýkinci sebebi, cesaret-i fýtriyedir. Onlara: «Siz, cesaretle ve efelikle tanýnmýþsýnýz.. ve dünyaya ait ehemmiyetsiz þeyler için fedakârlýk gösterseniz, elbette Risale-i Nurun kudsî hizmetinde cihana deðer uhrevî neticelerine mukabil, merdane ve fedakârane cesaret gösterip sadakatinizi muhafaza edersiniz.» dedim. Onlar da tam kabul ettiler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Âlem-i insaniyette ve Ýslâmiyette üç muazzam mes'ele olan iman ve þeriat ve hayattýr. Ýçlerinde en muazzamý iman hakikatlarý olduðundan, bu hakaik-i imaniye-i Kur'aniye baþka cereyanlara, baþka kuvvetlere tâbi ve âlet edilmemek ve elmas gibi o Kur'anýn hakikatlarýný, dini dünyaya satan veya âlet eden adamlarýn nazarýnda cam parçalarýna indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan îmaný kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale-i Nurun has ve sâdýk talebeleri gayet þiddet ve nefretle siyasetten kaçýyorlar. Hatta sizin bu kardeþiniz, siz de bilirsiniz, bu onsekiz senedir, o kadar muhtaç olduðum halde siyasete, hayat-ý içtimaiyeye temas etmek için hükûmete karþý bir tek müracaatým olmadýðý gibi, bu sekiz-dokuz aydýr, küre-i Arzýn bu herc ü mercini bir tek defa ne sual ve ne de merak ettim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 280)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleðimizde benlik, enaniyet, þan ve þeref perdesi altýnda makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçýyoruz; onu ihsas eden hâletten þiddetle içtinab ediyoruz. Elbette burada, altý-yedi sene gözünüzle ve yirmi senedenberi tahkikatýnýzla anlamýþsýnýz ki ben, þahsýma karþý hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri o noktada þiddetle tekdir etmiþim. Bana, haddimden fazla mevki vermeyiniz diye size darýlýyorum. Yalnýz, Kur'an-ý Hakîmin bu zamanda bir mucize-i maneviyesi olan Risale-i Nur hesabýna ve ben de onun bir þakirdi olmak haysiyetiyle, ona karþý tasdikkârâne teslimi ve irtibatý þâkirane kabul ediyorum. Ýþte bu derece enaniyetten ve benlikden ve þan ve þeref namý altýndaki riyakârlýktan kaçmayý düstur-u hareket ittihaz eden adamlara karþý, ehl-i hükûmetin, ehl-i idare ve zâbýtanýn evhama düþmeleri, ne kadar mânasýz ve lüzumsuz olduðunu divaneler de anlar.</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu günlerde, Kur'an-ý Hakîmin nazarýnda îmandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarýný düþündüm. Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktýr. Her zaman def-i þer, celb-i nef'e râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanýnda, bu takva olan def-i mefâsid ve terk-i kebâir üssül-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesbetmiþ. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehþetlendiði için takva, bu tahribata karþý en büyük esastýr. Farzlarý yapan, kebîreleri iþlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakýyeti pek azdýr. Hem az bir amel-i sâlih, bu aðýr</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 281)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
þeriat içinde çok hükmündedir. Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünki bir haramýn terki, vâcibdir; bir vâcibi iþlemek, çok sünnetlere mukabil sevabý var. Böyle zamanlarda -binler günahýn tehacümünde- bir tek ictinab az bir amel ile yüzer günahýn terkiyle, yüzer vâcib iþlenmiþ olur. Bu ehemmiyetli nokta niyet ile, takva namiyle günahtan kaçýnmak kasdiyle, menfi ibadetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i sâlihadýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur Þâkirdlerinin bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karþý takvâyý esas tutup davranmak gerektir. Madem her dakikada, þimdiki tarz-ý hayat-ý içtimaiyede yüzer günah insana karþý geliyor! Elbette takva ile niyet-i içtinab ile, yüzer amel-i sâlih iþlenmiþ hükmündedir. Malûmdur ki bir adamýn bir günde harab ettiði bir sarayý, yirmi adam  yimi günde yapamaz ve bir adamýn tahribatýna karþý yirmi adam çalýþmak lâzýmgelirken, þimdi binler tahribatçýya mukabil, Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukavemeti ve te'siratý pek harikadýr. Eðer bu iki mütekabil kuvvetler bir seviyede olsaydý, onun tamirinde mucizevâri muvaffakiyet ve fütuhat görülecekti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ezcümle, hayat-ý içtimaiyeyi idare eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet, gayet sarsýlmýþ. Bazý yerlerde, gayet elim; ve biçare ihtiyarlar, peder ve valideler hakkýnda dehþetli neticeler veriyor. Cenab-ý Hakka þükür ki, Risale-i Nur, bu müdhiþ tahribata karþý, girdiði yerlerde mukavemet ediyor, tamir ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sedd-i Zülkarneynin tahribiyle Ye'cüc ve Me'cüclerin dünyayý fesada vermesi gibi, Þeriat-ý Muhammediye (A.S.M.) olan sedd-i Kur'anýn tezelzüliyle, Ye'cüc ve Me'cücden daha müdhiþ olan, ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarþilik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada baþlýyor. Risale-i Nur Þâkirdlerinin böyle bir hadisede mânevî mücahedeleri, Ýnþâalah zaman-ý Sahabedeki gibi, az amel ile pek büyük sevab ve amâl-i sâlihaya medar olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte böyle bir zamanda, bu dehþetli hadisâta karþý ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz «Ýþtirak-ý a'mâl-i uhreviye» düsturiyle; kalemlerle, herbiri diðerinin a'mâl-i sâliha defterine hasenat yazdýklarý gibi, lisanlariyle herbirinin takva kal'asýna ve siperine kuvvet ve imdad göndermektir. Ve bilhassa fýrtýnalý tehâcüme hedef olan bu âciz kardeþinize, bu mübarek Þuhur-u Selâsede ve eyyam-ý meþhurede yardýma koþmak, sizin gi-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 282)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
bi kahraman ve vefadâr ve þefkatkârlarýn þe'nidir. Bütün ruhumla bu imdad-ý mânevîyi sizden rica ediyorum. Ve ben dahi, îman ve sadakat þartiyle Risale-i Nur Talebelerini; bütün dualarýma ve mânevi kazançlarýma, yirmi dört saatte, «Ýþtirak-ý a'mâl-i uhreviye» düsturiyle bazan yüz defadan  ziyade Risale-i Nur Talebeleri ünvaniyle hissedar ediyorum.</p><p> </p><p>
  «Gül» ve «Nur» ve «Mübarekler» ve «Medrese-i Nuriye» hey'etleri ve ümmi ihtiyarlar ve mâsumlar baþta olarak umum kardeþlerimize ve hemþirelerimize selâm ve selâmet ve saadetlerine dua ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Cenab-ý Hakka yüz binler þükür olsun ki Risale-i Nur, kendi kendine tevessü' ediyor, her tarafta fütuhatý var. Ehl-i dalâletin hileleri, onu durdurmuyor, bil'akis çok dinsizler teslim-i silâh ediyorlar. Hâfýz Alinin dediði gibi, korkularý pek ziyadedir. Þimdi, dinsizlik taassubiyle deðil, korku cihetiyle iliþiyorlar. O korku, Risale-i Nur lehine dönecek inþâallah.                                                                                                                                 SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  ..................................................................................</p><p> </p><p>
  Hem o eski zata, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki: Kur'an-ý Mu'cizül-Beyanýn feyziyle Yeni Said, hakaik-i imaniyeye dair o derece mantýkî ve hakikatlý bürhanlar zikrediyor ki; deðil müslüman ulemasý, belki en muannid Avrupa feylesoflarýný da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma, Risale-i Nurun kýymet ve ehemmiyetine iþarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ý Azam'ýn (R.A.) ihbaratý nev'inden, Kur'an-ý Mu'cizül-Beyanýn dahi, bu zamanda bir mucize-i mâneviyesi olan Risale-i Nura nazar-ý dikkati celbetmesi, mânâ-yý iþârî tabakasýndan remiz ve îmâlarý, i'cazýnýn þe'nindendir ve o lisan-ý gaybînin belâgat-ý mucizekâranesinin muktezasýdýr. Evet; Eskiþehir Hapishanesinde, dehþetli bir zamanda, kudsî bir teselliye</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 283)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
pek çok muhtaç olduðumuz hengâmda, mânevî bir ihtarla; «Risale-i Nurun makbuliyetine dair eski evliyalardan þahid gösteriyorsun. Halbuki;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ  اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٌ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sýrrýyle, en ziyade bu mes'elede söz sahibi Kur'andýr. Acaba Risale-i Nuru Kur'an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakýyor?» denildi. O acib sual karþýsýnda bulundum. Ben de Kur'andan istimdad eyledim. Birden, otuz üç Âyetin mâna-yý sarîhinin teferruatý nev'indeki tabakatýndan mânâ-yý iþârî tabakasýnda ve o mânâ-yý iþârî külliyetinden dahil bir ferdi Risale-i Nur olduðunu ve duhûlüne ve medar-ý imtiyazýna bir kuvvetli karine bulunduðunu bir saat zarfýnda hissettim ve býr kýsmýný bir derece îzahlý, bir kýsmýný mücmelen gördüm. Kanaatýmca hiçbir þek ve þüphe ve vehim ve vesvese kalmadý. Ben de, ehl-i îmanýn îmanýný Risale-i Nurla muhafaza niyetiyle o kat'i kanaatýmý yazdým ve has kardeþlerime, mahrem tutulmak þartiyle verdim. Ve o risalede, biz demiyoruz ki Âyetin mâna-yý sarihî budur: Ta hocalar «Fihî nazarun» desin. Hem dememiþiz ki mâna-yý iþârinin külliyeti budur. Belki diyoruz ki: Mânâ-yý sarihinin tahtýnda müteaddid tabakalar var. Bir tabakasý da, mânâ-yý iþârî ve remzîdir ve o mânâ-yý iþârî de, bir küllidir. Her asýrda; cüziyyatlarý var. Risale-i Nur dahi bu asýrda, o mânâ-yý iþârî tabakasýnýn külliyetinde bir ferdidir ve o ferdin, kasden medar-ý nazar olduðuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceðine, eskidenberi ulema mabeyninde câri bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiþ iken; Kur'an Âyetini veya sarahatýný deðil incitmek, belki i'caz ve belâgatýna hizmet ediyor. Bu nevi iþârât-ý gaybiyeye itiraz edilmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ehl-i hakikatýn nihayetsiz iþârât-ý Kur'aniyeden had ve hesaba gelmiyen istihraçlarýný inkâr edemiyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez. Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamýn elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiðrab ve istib'ad edip itiraz eden zat, eðer buðday tanesi kadar bir çam çekirdeðinden dað gibi çam aðacýný halk eylemek, azamet ve kudret-i Ýlâhiyyeye delil olduðunu düþünse; elbette bizim gibi acz-i mutlak, fakr-ý mutlakta, ihtiyac-ý þedid zamanýnda böyle bir eserin zuhuru, vüs'at-i rahmet-i Ýlâhiyyeye delildir demeye mecbur olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 284)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Ben, sizi ve muterizleri, Risale-i Nurun þerefi ve haysiyetiyle temin ediyorum ki; bu iþaretler ve evliyanýn îmalý haberleri, remizleri, beni daima þükre ve hamde ve kusurlarýmdan istiðfara sevketmiþ. Hiçbir dakika nefs-i emmareye medar-ý fahr ve gurur olacak bir enaniyet ve benlik vermediðini, size bu yirmi senelik hayatýmýn göz önündeki tereþþuhatiyle isbat ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, bu hakikatle beraber, insan kusurlardan, nisyandan, sehivden hâli deðil. Benim bilmediðim çok kusurlarým var; belki de fikrim karýþmýþ; risalede, hatalar da olmuþ. Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlý milyonlar fedakârlarý bulunan meþrebler, meslekler bu dehþetli dalâlet hücumuna karþý zâhiren maðlûbiyete düþtükleri halde; benim gibi yarým ümmî ve kimsesiz, mütemadiyen tarassut altýnda, karakol karþýsýnda ve müdhiþ müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir biçare, o mesleklerden daha ileri, kuvvetli dayanan Risale-i Nura sahib deðildir. O eser, onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki doðrudan doðruya Kur'an-ý Hakîmin bu zamanda bir mucize-i mâneviyesidir ve rahmet-i Ýlâhiyye tarafýndan ihsan edilmiþtir. O adam, binler arkadaþiyle beraber, o hediye-i Kur'aniyeye el atmýþ. Her nasýlsa birinci tercümanlýk vazifesi ona düþmüþ. Onun fikri ve ilmi ve zekâsýnýn eseri olmadýðýna delil Risale-i Nurun öyle parçalarý var ki; bazý altý saatte, bazý iki saatte, bazý bir saatte ve bazý da on dakikada yazýlan risaleler var. Ben yeminle temin ediyorum ki: Eski Saidin kuvve-i hafýzasý beraber olmak þartiyle, o on dakikalýk iþi, on saatte fikrimle yapamýyorum. O bir saatlik risaleyi, iki günde istidadýmla, zihnimle yapamýyorum. O altý saatlik risale olan Otuzuncu Söz; ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar, altý günde o tahkikatý yapamaz. Ve hakeza... Demek biz, müflis olduðumuz halde, zengin bir mücevherat dükkânýnýn dellâlý ve bir hizmetçisi olmuþuz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 285)</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Aziz, sýddýk kardeþlerim;</p><p> </p><p>
  Bugünlerde sabah namazý tesbihatýnda Ýstanbul'daki ihtiyarýn garazkârane ve þahsýma karþý galiz gýybeti üzerine, Eski Said damarýyla nefs-i emmarem heyecana geldi; "Mazlumum, bu nevi zulüm çekilmez!" dedi, intikamýný almak istedi. Birden kalbime geldi: "Belki Risale-i Nur'un Ýstanbul'da neþrine bir vesile olur. Sen madem hayat-ý dünyeviyeni ve hayat-ý uhreviyeni dahi Risale-i Nur'a feda ediyorsun, bu izzet-i nefis damarýný dahi feda et. Hem sebeb-i hilkat-i kâinat Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'a mecnun tabiri istimal eden insanlar bulunduðu gibi; senin, o güneþe nisbeten zerrecik bir izzet-i nefsinin kýrýlmasýna ehemmiyet verme." diye ihtar edildi, benim de kalbim rahat etti.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýstanbul ulemasýnýn en büyüðü ve en müdakiki ve çok zaman müftiül-enam olan eski Fetva Emini meþhur Ali Rýza Efendi, Birinci Þuadaki Ýþârât-ý Kur'aniyeyi ve Ayetül-Kübra gibi Risaleleri gördükten sonra, Risale-i Nurun mühim bir talebesi olan Hâfýz Emine demiþ ki: «Bediüzzaman, þu zamanda Din-i Ýslâma en büyük bir hizmet eylediðini ve eserlerinin tam doðru olduðunu ve böyle bir zamanda ve mahrumiyet içinde tam bir feragat-ý nefs ettiðini ve onun Risale-i Nuru, müceddid-i din olduðunu kat'iyyen tasdik ederim. Cenab-ý Hak, onu muvaffak eylesin,  âmin» demiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem bazýlarýn, sakal býrakmamaklýðýna itirazlarý münasebetiyle, Mevlâna Celâleddin-i Rumînin pederleri olan Sultanül-Ulemânýn bir kýssasiyle onu müdafaa edip: «Bediüzzamanýn, elbette bir içtihadý vardýr, itiraz edenler haksýzdýr.» demiþ ve Hoca Mustafaya (merhum) emretmiþ: «Söylediðimi yaz!»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 286)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bediüzzamana, kemal-i hürmetle selâm ederim. Te'lifatýnýzýn ikmaline hýrz-ý can ile dua etmekteyim. Bazý ulema-yý sûun tenkidine uðradýðýna müteessir olma; zira «Yemiþli aðaç taþlanýr» kaziyyesi meþhurdur. Mücahedatýnýza devam buyurun. Cenab-ý Hak ve Feyyâz-ý Mutlak, âcilen murad ve matlubunuza muvaffak-ý bilhayr eylesin, âmin. Bâki Hakkýn birliðine emanet olunuz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                     Eski Fetva Emini</p><p> </p><p>
                                                                            ALÝ RIZA</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte böyle müdakkik ve ilim ve þeriat ve Kur'an cihetinde bu zamanda söz sahibi en büyük âlim böyle hükmetmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Müdakkik Müstakim Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Gayet ciddi bir ihtarla bir hakikatý beyan etmeye lüzum var. Þöyleki   لاَيَعْلَمُ الْغَيْبَ  اِلاَّ اللَّهُ    sýrriyle, ehl-i velâyet, gaybî olan þeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir veli dahi, hasmýnýn hakikî halini bilmedikleri için haksýz olarak mübareze etmesini Aþere-i Mübeþþere'nin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek iki veli, iki ehl-i hakikat, birbirini inkâr etmekle makamlarýndan sukut etmezler. Meðer bütün bütün zâhir-i þeriata muhalif ve hatasý zâhir bir içtihad ile hareket edilmiþ ola. Bu sýrra binaen,    وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ  وَالْعَافِينَ  النَّاسِ   daki ulûvv-ü cenab düsturuna ittibaen ve avâm-ý mü'minin þeyhlerine karþý hüsn-ü zanlarýný kýrmamakla imanlarýný sarsýlmadan muhafaza etmek ve Risale-i Nurun erkânlarýný haksýz itirazlara karþý haklý, fakat zararlý hiddetlerden kurtarmak lüzumuna binaen  ve ehl-i ilhâdýn, iki taife-i ehl-i hakkýn mabeynindeki husumetten istifade ederek birinin silâhiyle, itiraziyle, ötekini cerhedip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini yere vurmak ve çürütmekten içtinaben, Risale-i Nur Þâkirdleri, bu mezkûr dört esasa binaen, muarrýzlarý, hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisil ile karþýlamamalý. Yalnýz kendilerini müdafaa için, musalâhakârane, medar-ý itiraz noktalarý izah etmek ve cevab vermek gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T:287)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Çünki, bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiþ. Herkes, kameti mikdarýnda bir buz parçasý olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzur biliyor, ondan niza çýkýyor. Ehl-i hak zarar eder, ehl-i dalâlet istifade  ediyor. Malûm itiraz hadisesi îma ediyor ki, ileride meþrebini çok beðenen bazý zatlar ve hodgâm bazý sofi-meþrebler ve nefs-i emmaresini tam öldürmiyen ve hubb-u câh vartasýndan kurtulmýyan bazý ehl-i irþad ve ehl-i hak, Risale-i Nura ve þâkirdlerine karþý, kendi meþreblerini ve mesleklerinin revacýný ve etbâlarýnýn hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler. Belki dehþetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem ve sarsýlmamak ve adavete girmemek ve o muarýz taifenin de rüesalarýný çürütmemek gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Fâþetmek hatýrýma gelmiyen bir sýrrý faþetmeye mecbur oldum. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun þahs-ý mânevîsi ve o þahs-ý mânevîyi temsil eden has þakirdlerinin þahs-ý mânevîsi, «Ferid» makamýna mazhar olduklarý için; deðil hususi bir memleketin kutbu, belki ekseriyetle Hicazda bulunan kutb-u âzamýn tasarrufundan hariç olduðu gibi; onun hükmü altýna girmeye de mecbur deðil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanýmaya mecbur olmuyor. Ben, eskiden Risale-i Nurun þahs-ý mânevîsini o imamlardan birisini zannediyordum. Þimdi anlýyorum ki: Gavs-ý Azamda «Kutbiyet» ve «Gavsiyet» le beraber «Ferdiyet» dahi bulunduðundan âhir zamandaki þâkirdlerinin baðlandýðý Risale-i Nur, o ferdiyet makamýnýn mazharýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu gizlenmeye lâyýk olan bu sýrr-ý azîme binaen, Mekke-i Mükerremede dahi -farz-ý muhal olarak- Risale-i Nur aleyhinde bir itiraz kutb-u azamdan dahi gelse, Risale-i Nur Þâkirdleri sarsýlmayýp, o mübarek kutb-u âzamýn itirazýný iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medar-ý itiraz noktalarý o büyük üstadlarýna karþý izah etmek, ellerini öpmektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey kardeþlerim! Bu zamanda, öyle dehþetli cereyanlar ve hayatý ve cihaný sarsacak hadiseler içinde, hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlýk taþýmak gerektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Evet               يَسْتَحِبُّونَ  الْحَيَوةَ الدُّنْيَا عَلَى الاَخِرَة                 Âyetinin mânâ-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 288)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
yý iþarîsiyle: Âhireti bildikleri ve îman ettikleri halde, dünyayý Âhirete severek tercih etmek ve kýrýlacak þiþeyi, bâki bir elmasa bilerek rýza ve sevinçle tercih etmek; ve akibeti görmiyen kör hissiyatýn hükmiyle, hâzýr bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfi lezzete tercih etmek, bu zamanýn dehþetli bir marazý ve musibetidir. O musibet sýrriyle, hakikî mü'minler dahi, bazan ehl-i dalâlete tarafdar olmak gibi dehþetli hatada bulunuyorlar. Cenab-ý Hak, ehl-i imaný ve Risale-i Nur Þâkirdlerini, bu musibetlerin þerrinden muhafaza eylesin âmin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Ey Kardeþlerim!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu zamanda, hususan bu sýralarda, Risale-i Nur Þâkirdleri, tam bir metanet ve tesanüd ve dikkat etmeye mecburdurlar. Lillâhilhamd, Isparta ve havalisi kahramanlarý, demir gibi metanet göstermesiyle, baþka yerlere de hüsn-ü misal oldu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey Hüsrev! Tesirli ve güzel mektubunu aldým. Vazifenin baþýna geçmen, bizi fevkalâde mesrur etti. Binler safâlarla geldin. Sen, bu bir buçuk sene, maddî kalemin iþlemediðinden merak etme. Senin yerine  o kerametli kaleminin yadigârý olan mu'cizat-ý Ahmediyenin biri, vilâyât-ý þarkiyede faalâne geziyor. Diðer son yazdýðýn nüsha da, Ýstanbulda senin yerinde çalýþýp, Ýnþâallah fütuhat yapar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Senin yazdýðýn mucizeli iki Kur'an-ý Azîmüþþanýn bu havalide hususan Ramazan-ý Þerifde sana kazandýrdýklarý sevablar tahsin ve tebriklerini, Ýnþâallah yakýnda tab'a girmesiyle, Âlem-i Ýslâmdan senin ruhuna yaðacak rahmet dualarýný düþün. Allah þükret.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 289)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben, pek kat'i bir surette ve bine yakýn tecrübelerim neticesinde kat'i kanaatým gelmiþ ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale-i Nurun hizmetinde bulunduðum günde -hizmetin derecesine göre- kalbimde, bedenimde, dimaðýmda, maiþetimde bir inkiþaf, inbisat, ferahlýk, bereket görüyorum. Ve çoklarý itiraf ediyor, «Biz de hissediyoruz» derler. Hatta, size geçen sene yazdýðým gibi, benim pek az gýda ile yaþadýðýmýn sýrrý, o bereket imiþ. Hem madem Ýmam-ý Þâfiîden rivayet var ki: «Hâlis talebe-i ulûmun rýzkýna ben kefalet edebilirim» demiþ. Çünki rýzýklarýnda vüs'at ve bereket olur. Madem hakikat budur ve madem hâlis talebe-i ulûm ünvanýna Risale-i Nur Þâkirdleri bu zamanda tam liyakat göstermiþler; elbette þimdi yeni açlýk ve kahta mukabil, Risale-i Nur hizmetini býrakmak ve zaruret-i maiþet özriyle maiþet peþinde koþmak yerine en iyi çare, þükür ve kanaat ve Risale-i Nur talebeliðine tam sarýlmaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  .................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur ve ondan tam ders alan þâkirdleri; deðil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karþý da Risale-i Nuru âlet edemez ve þimdiye kadar da etmemiþ. Biz, ehl-i dünyanýn dünyalarýna karýþmýyoruz... Bizden zarar tevehhüm etmek, divaneliktir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Kur'an, bizi siyasetten menetmiþ; tâ ki elmas gibi hakikatlarý ehl-i dünya nazarýnda cam parçalarýna inmesin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sâniyen: Þefkat, vicdan, hakikat, bizi siyasetten menediyor. Çünki tokada müstehak dinsiz münafýklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi-sekiz mâsum, bîçare, çoluk-çocuk, zaif, hasta ve ihtiyarlar var. Belâ, musibet gelse, o mâsumlar o belâya düþecekler; belki o iki münafýk dinsiz daha az zarar görecek. Onun için si-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T:290)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
yaset yoliyle, idare ve asayiþi ihlâl tarzýnda neticenin husulü de meþkûk olduðu halde girmekten; Risale-i Nur'un mahiyetindeki þefkat, merhamet, hak ve hakikat þakirdlerinin menediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükûmet, ne þekilde olursa olsun, Risale-i Nura eþedd-i ihtiyaç ile muhtaçtýrlar. Deðil korkmak veyahud adavet etmek; en dinsizleri de, onun dindârâne, hak-perestâne düsturlarýna tarafdar olmak gerektir. Meðer ki, bütün bütün millete, vatana, hâkimiyet-i Ýslâmiyeye hýyanet ola. Çünki: Bu milletin ve bu vatanýn hayat-ý içtimaiyesini anarþilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için, beþ esas lâzýmdýr ve zaruridir:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Merhamet, ikincisi: Hürmet, üçüncüsü: Emniyet, dördüncüsü: Haram-helâlý bilip haramdan çekinmek, beþincisi: Serseriliði býrakýp itaat etmektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, Risale-i Nur Hayat-ý içtimaiyeye baktýðý vakit, bu beþ esasý temin edip asayiþin temel taþýný tesbit ve temin eder. Risale-i Nura iliþenler kat'iyyen bilsinler ki; onlarýn iliþmesi, anarþilik hesabýna vatan ve millet ve asayiþe düþmanlýktýr. Ýþte bunun bir hülâsasýný o casusa söyledim, dedim ki: «Seni gönderenlere söyle, hem de ki: Onsekiz senedir bir defa kendi istirahatý için hükûmete müracaat etmiyen ve yirmi bir aydýr dünyayý herc ü merc eden harblerden hiçbir haber almýyan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamlarýn dostane temaslarýný istiðna edip kabul etmiyen bir adama, ondan korkup tevehhüm edip, dünyanýza karýþmak ihtimaliyle evhama düþüp tarassutlarla sýkýntý vermekte hangi mânâ var, hangi maslahat var, hangi kanun var? Dîvaneler de bilirler ki; ona iliþmek, divaneliktir!» O casus da kalktý gitti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu defa yazýlarýnýzda Ýhlâs Risalelerini gördüðüm için, sizi, o gibi risalelerin dersine havale edip, ziyade bir derse ihtiyac görmedim. Yalnýz bunu ihtar ediyorum ki: Mesleðimiz, sýrr-ý ihlâsa dayanýp, hakaik-i imaniye olduðu için, hayat-ý dünyaya, hayat-ý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 291)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
içtimaiyeye mecbur olmadan karýþmamak ve rekabete, tarafgirliðe ve mübarezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd etmeye mselðimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki; þimdiki müdhiþ yýlanlarýn hücumuna mâruz bîçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ýsýrmasý gibi cüz'î kusuratý bahane ederek, birbirini tenkid ile, yýlanlarýn ve zýndýk münafýklarýn tahribatlarýna ve kendilerini onlarýn eliyle öldürmesine yardým ediyorlar. Gayet muhlis bir kardeþimizin mektubunda, bir ihtiyar âlim ve vâizin Risale-i Nura zarar verecek vaziyetde bulunmasý; benim gibi binler kusurlarý bulunan bir bîçarenin ehemmiyetli mâzarete binaen, bir sünneti terkettiðim bahanesiyle þahsýmý çürütüp Risale-i Nura iliþmek istemiþ:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ: Hem o zat, hem sizler biliniz ki, ben, Risale-i Nurun hizmetkârýyým ve o dükkânýn bir dellâlýyým. Risale-i Nur ise, Arþ-ý Azama baðlý olan Kur'an-ý Azîmüþþan ile baðlanmýþ bir hakiki tefsirdir. Benim þahsýmdaki kusurat ona sirayet etmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sâniyen: O vâiz ve âlim zata, benim tarafýmdan selâm söyleyiniz... Benim þahsýma olan tenkidini, itirazýný baþým üstüne kabul ediyorum. Sizler de, o zatý ve onun gibileri münakaþaya ve münazaraya sevketmeyiniz; hatta tecavüz edilse de, beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun; madem îmaný var, o noktada kardeþimizdir. Bize düþmanlýk da etse, mesleðimizce mukabele edemeyiz. Çünki daha þiddetli düþmanlar ve yýlanlar var. Elimizde nur var, topuz yok! Nur incitmez, ýþýðiyle okþar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz. Mümkün olduðu kadar</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                        وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
düsturun rehber ediniz. Hem o zat, madem evvelce Risale-i Nura girmiþ ve yaziyle de iþtirak etmiþ; o, daire içindedir. Onun fikren bir yanlýþý varsa da affediniz. Deðil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensub müslümanlar, þimdi bu acib zamanda îmaný bulunan ve fýrka-i dâlladen bile olsa, onlarla uðraþmamak ve Allahý tanýyan ve Âhireti tasdik eden Hýristiyan bile olsa, onlarla medar-ý niza noktalarý medar-ý münakaþa etmemeyi; hem bu acib zaman, hem mesleðimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 292)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun mesleði ise; vazifesini yapar, Cenab-ý Hakkýn vazifesine karýþmaz. Vazifesi tebliðdir. Kabul ettirmek, Cenab-ý Hakkýn vazifesidir. Hem kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havalide bir tek Âtýfý bulsan, yüzü bulmuþ gibidir, merak etme. Hem mümkün olduðu kadar, haricden gelen böyle iliþmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyat ile, bu atâlet mevsimi ve gaflet zamaný ve derd-i maiþet ibtilâsý zamanýnda cüz'î bir iþtigal de ehemmiyetlidir. Tevakkuf deðil; muvaffakýyetsizlik, maðlûbiyet yok; Risale-i Nurun her tarafta galibane fütuhatý var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur dünya iþlerine âlet olamaz. Dünya iþlerinde siper edilmez. Çünki, ehemmiyetli bir ibadet-i tefekküriye olduðu cihetle, dünyevî maksadlar kasden ondan istenilmez. Ýstenilse, ihlâs kýrýlýr. O ehemmiyetli ibadet þekli deðiþir. Bazý çocuklar gibi, döðüþtükleri vakit Kur'aný siper eder. Baþýna gelen darbe, Kur'ana geldiði gibi, Risale-i Nur, böyle muannid hasýmlara karþý siper istimal edilmemeli. Evet, Risale-i Nura iliþenler, tokat yerler. Yüzer vukuat þahittir. Fakat Risale-i Nur, tokatlarda istimal edilmez ve niyet ve kad ile tokatlar da gelmez. Çünki, sýrr-ý ihlâs ve sýrr-ý ubûdiyete münafidir. Bizler, bizlere zulm edenleri, bizi himaye eden, Risale-i Nurda istihdam eden Rabbimize havale ediyoruz... Evet dünyaya ait harika neticeler, bazý evrad-ý mühimme gibi, Risale-i Nurda çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez belki verilir. Ýllet olamaz. Bir faide olabilir eðer istemele olsa  illet olur, ihlâsý kýrar; o ibadeti kýsmen ibtal eder.  Evet, Risale-i Nurun o kadar dehþetli muannidlere karþý galibane mukavemeti, sýrr-ý ihlâsdan; hiçbir þeye âlet edilmemesinden ve doðrudan doðruya saadet-i ebediyeye bakmasýndan ve hizmet-i îmaniyeden baþka bir maksad takib etmemesinden ve bazý ehl-i tarika-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 293)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
týn ehemmiyet verdikleri keþf ve keramet-i þahsiyeye ehemmiyet vermemesindendir. Ve velâyet-i kübra ashablarý olan Sahabiler gibi, veraset-i Nübüvvet sýrriyle, yalnýz îman nurlarýný neþretmek ve ehl-i imanýn îmanlarýný kurtarmaktýr. Evet, Risale-i Nurun bu dehþetli zamanda kazandýrdýðý iki netice-i muhakkakasý, her þeyin fevkindedir; baþka þeylere ve makamlara ihtiyaç býrakmýyor...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine girenler, îmanla kabre gireceðine gayet kuvvetli emareler var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Risale-i Nur dairesinde, ihtiyarýmýz olmadam takarrur ve tahakkuk eden þirket-i mâneviye-i uhreviye cihetiyle, herbir hakiki sâdýk þâkird; binler dillerle, kalblerle dua etmek, istiðfar etmek, ibadet etmek ve bazý melâike gibi kýrk bin lisan ile tesbih etmektir. Ve Ramazan-ý Þerifdeki hakikat-ý Leyle-i Kadir gibi kudsî, ulvî hakikatlarý, yüz bin el ile aramaktýr. Ýþte bu gibi netice içindir ki; Risale-i Nur þâkirdleri, hizmet-i Nuriyeyi velâyet makamýna tercih eder; keþf ve keramatý aramaz ve Ahiret meyvelerinin dünyada koparmaya çalýþmaz. Vazife-i Ýlâhiyye olan muvaffakýyet ve halka kabul ettirmek ve revac vermek ve galebe ettirmek ve müstehak olduklarý þan ü þeref ve ezvak ve inayetlere mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan þeylere karýþmazlar ve harekâtýný, onlara bina etmezler. Hâlisen, muhlisen çalýþýrlar, «Vazifemiz hizmetdir, o yeter.» derler.</p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Seksen küsur sene kýymetinde bulunan ve Ramazan-ý Þerifin mecmuunda gizlenen Leyle-i Kadri kazanmak için, Risale-i Nur Þakirdlerinin þirket-i mâneviye-i uhreviyeleri muktezasýnca, herbiri mütekellim-i maal gayr sigasýnca</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                        اَجْرِنَا * اِرْحَمْنَا * اَغْفِرْ لَنَا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 294)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
gibi tabiratta, "biz" dedikleri vakit Risale-i Nurun þâkirdlerini niyet etmek gerektir. Ta herbir þâkird, umumun nâmýna münacaat edip çalýþsýn. Bu bîçare, az çalýþabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeþinize, o hüsn-ü zanlarý yanlýþ çýkarmamak için, geçmiþ Ramazan gibi yardýmýnýzý rica ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýki-üç gün evvel Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim, gördüm ki: Ýçinde hem küllî zikir, hem geniþ fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli imanî ders, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibadet-i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kýsým þâkirtlerin ibadet niyetiyle risaleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliðinin hikmetini bildim, Bârekâllah dedim, hak verdim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     % KARADAÐIN BÝR MEYVESÝ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                         بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu defa, mektub yerinde bu meyveyi gönderiyoruz. Bir Âyetin mâna-yý iþârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardýr. Teþrin-i sâni otuzuncu gün, bin üçyüz elli sekizde Karadað baþýna çýkýyordum. Ýnsanlarýn, hususan müslümanlarýn bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten baþladý ve ne vakte kadardýr, hatýra geldi. Birden, her müþkilimi halleden Kur'an-ý Mu'ciz-ül-Beyan, Sure-i              وَالْعَصْرِ    yý karþýma çýkardý. Bak! dedi. Bakdým. Her asra hitab ettiði gibi, bu asrý-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 295)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mýza da daha ziyade bakan وَالْعَصْرِ * اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ   Âyetindeki    اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ          makam-ý cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip, hürriyet inkýlâbiyle baþlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve Ýtalyan Harbleri ve Birinci Harb-i Umumî maðlûlibiyetleri ve muahedeleri ve Þeâir-i Ýslâmiyenin sarsýlmalarý ve bu memleketin zelzeleleri ve yangýnlarý ve Ýkinci Harb-i Umumînin zemin yüzünde fýrtýnalarý gibi semavî ve arzî müsibetler ile hasâret-i insaniye ile اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ         Âyetinin, bu asýrda dahi bir hakikatý, maddeten ayni tarihiyle gösterip, bir lem'a-i i'cazýný gösteriyor.          اِلاَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ âhirdeki {هـ} ت    sayýlýr. Þedde sayýlýr ise; makam-ý cifrîsi bin üçyüz ellisekiz olan bu senenin ve gelecek senenin ayný tarihini göstermekle, o hasâretlerden, bâhusus mânevî hasâretlerden kurtulmanýn çâre-i yegânesi, iman ve a'mâl-i sâliha olduðu gibi; ve mefhum-u muhalifiyle o hasâretin de sebeb-i yegânesi, küfür ve küfran, þükürsüzlük, yâni îmansýzlýk ve fýsk ve sefahet olduðunu gösterdi. Sure-i           وَالْعَصْرِ         ýn azamet ve kudsiyetini ve kýsalýðýyle beraber  gayet geniþ ve uzun hakaikýn hazinesi olduðunu tasdik ederek Cenab-ý Hakka þükrettik.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet Âlem-i Ýslâmýn, bu asrýn hasâreti olan bu dehþetli Ýkinci Harb-i Umumîden kurtulmasýnýn sebebi, Kur'andan gelen îman ve a'mâl-i sâliha olduðu gibi; fakirlere gelen acý açlýk ve kathýn sebebi, orucun tatlý açlýðýný çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiatýn sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolunun bir meydan-ý harb olmamasýnýn sebebi,   اِلاَّ الَّذِينَ اَمَنُوا          kelime-i kudsiyesinin hakikatýný fevkalâde bir surette yüzbin insanlarýn kalblerine tahkiki bir tarzda ders veren Risale-i Nur olduðunu, pek çok emarelerle ve þâkirdlerinden binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanaatlarý isbat eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 296)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
        RÝSALE-Ý NURUN KÜÇÜK VE MÂSUM ÞÂKÝRDLERÝ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nurun küçük ve mâsum þâkirdlerinden elli-altmýþ talebenin yazdýklarý nüshalar bize de gönderilmiþ. Biz de, o parçalarý üç cild içinde cemettik. Hem o mâsum þâkirdlerin bazýlarýný, isimleriyle kaydettik. Meselâ: Ömer, onbeþ yaþýnda; Bekir, dokuz yaþýnda; Hüseyin, onbir yaþýnda; Hâfýz Nebi, ondört yaþýnda; Mustafa, ondört yaþýnda; Mustafa, onüç yaþýnda; Ahmed Zeki, onüç yaþýnda; Ali, oniki yaþýnda; Hafýz Ahmed, oniki yaþýnda... Bu yaþta daha çok çocuklar var, uzun olmasýn diye yazýlmadý. Ýþte bu mâsum çocuklarýn, Risale-i Nurdan aldýklarý derslerinin ve yazdýklarýnýn bir kýsmýný bize göndermiþler. Biz de onlarýn isimlerini bir cedvelde dercettik. Bunlarýn, bu zamanda, bu ciddî çalýþmalarý gösteriyor ki; Risale-i Nurda öyle mânevî bir zevk ve câzibedar bir nur var ki, mekteblerdeki çocuklarý okumaða þevkle sevketmek için icad ettikleri her nevi eðlence ve teþviklere galabe edecek bir lezzet, bir sürur, bir þevk Risale-i Nur veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hal gösteriyor ki, Risale-i Nur kökleþiyor. Ýnþâallah daha hiçbir þey onu koparamýyacak. Ensal-i âtiyede devam edecek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aynen bu mâsum küçük þâkirdler gibi, Risale-i Nurun câzibedar dairesine giren ümmî ihtiyarlarýn dahi, kýrk-elli yaþýndan sonra Risale-i Nurun hatýrý için yazýya baþlayýp yazdýklarý kýrk-elli parçayý, iki-üç mecmua içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyarlarýn ve kýsmen çoban ve efelerin, bu zamanda, bu acib þerait içinde herþeye tercihan Risale-i Nura bu suretle çalýþmalarý gösteriyor ki, bu zamanda Risale-i Nura ekmekten ziyade ihtiyaç var ki; harmancýlar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât-ý zaruriyeden ziyade Risale-i Nura çalýþmalarý, Risale-i Nurun hakkaniyetini gösteriyorlar. Bu cildde az; sair altý cild-i âherde mâsumlarýn ve ihtiyar ümmîlerin yazýlarýnýn tashihinde çok zahmet çektim. Vakit müsaade etmiyordu. Hatýrýma geldi ve mânen denildi ki: Sýkýlma, bunlarýn yazýlarý çabuk okunmadýðýndan, acelecileri yavaþ yavaþ okumaða mecbur ettiðinden, Risale-i Nurun gýda ve taam hükmündeki hakikatlarýndan hem akýl, hem kalb, ruh; hem nefis,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 297)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hem his hisselerini alabilirler. Yoksa, yalnýz akýl cüz'î bir hisse alýr, ötekiler gýdasýz kalabilirler. Risale-i Nur, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalý. Çünki, ondaki Îman-ý tahkikî ilimleri, baþka ilimlere ve mârifetlere benzemez. Akýldan baþka çok letâif-i insaniyenin de kuvvet ve nurlarýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhasýl, mâsumlarýn ve ümmî ve ihtiyarlarýn noksan yazýlarýnda iki faide var:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi, teenni ve dikkatle okumaða mecbur etmektir.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi, o mâsumane ve hâlisane samimi ve tatlý dillerinden, derslerinden, Risale-i Nurun þirin ve derin mes'elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek, ders almaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
             ISPARTAYA GÖNDERÝLEN BÝR MEKTUP</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Namaz tesbihatýnýn sýrrýna göre; nasýlki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile hatme-i muazzama-i Muhammediyye ve zikir ve tesbih eden ve rû-yi zemin kadar geniþ bir halka-i tahmidat-ý Ahmediye dairesine tasavvuran ve niyeten girmek medar-ý füyuzat olduðu gibi; biz dahi Risale-i Nurun geniþ daire-i dersinde ve halka-i envârýnda ders alan ve çalýþan binler mâsum lisanlarýn ve mübarek ihtiyarlarýn dualarýna ve a'mâl-i sâlihalarýna hissedar olmak ve âmin demek hükmünde olarak onlara tayy-ý mekân ederek gýyaben omuz omuza, diz dize bulunmak hayaliyle ve niyetiyle ve tasavvuriyle kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kýymetdar mânevî evlâdlarý ve yüzer Abdurrahmanlarý bulmak, benim için dünyada Cennet hayatý hükmüne geçiyor. Geçen Ramazan-ý Þerifde, hastalýk münasebetiyle, herbir kardeþim, benim hesabýma bir saat çalýþmasýnýn büyük bir neticesini aynelyakin ve hakkalyakin gördüðümden, böyle dualarý reddedilmez mâsumlarýn ve mübarek ihtiyarlarýn ve üstadlarýnýn benim hesabýma olan dualarý ve çalýþ-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 298)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
malarý, benim Risale-i Nura hizmetimin uhrevî bir netice-i bâkýyesini dünyada dahi gösterdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                                  اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
                                                                                           Kardeþiniz</p><p> </p><p>
                                                                                           Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
             ISPARTAYA GÖNDERÝLEN BÝR FIKRADIR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, kendi sâdýk ve sebatkâr þâkirdlerine kazandýrdýðý çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kýymetdar neticeye mukabil; fiat olarak, o þâkirdlerden tam ve hâlis bir sadakat ve daimî sarsýlmaz bir sebat ister. Evet Risale-i Nur, onbeþ senede medresede kazanýlan kuvvetli îman-ý tahkikîyi, onbeþ haftada ve bazýlara onbeþ günde kazandýrdýðýna, yirmibin zat, tecrübeleriyle þehadet ederler. Hem «iþtirak-i a'mâl-i uhreviyye» düsturiyle, herbir þâkirdinin herbir günde binler hâlis lisanlariyle edilen makbul dualarý ve binler ehl-i salâhatýn iþledikleri a'mâl-i sâlihanýn misil sevablarýný kazandýrýp her bir hakiki sâdýk ve sebatkâr þâkirdlerini, amelce, binler adam hükmüne getirdiðine delil, kerametkârane ve takdirkârane Ýmam-ý Alinin üç ihbarý ve keramet-i gaybiye-i Gavs-ý Âzamdaki tahsinkârâne ve teþvikkârâne beþareti ve Kur'an-ý Mu'cizül-Beyanýn kuvvetli iþaretleri, o hâlis þâkirdlerin ehl-i saadet ve ehl-i Cennet olacaklarýný pek kat'i isbat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle fiat ister. Madem hakikat budur, Risale-i Nur dairesinin yakýnýnda bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofi meþreb zatlar, onun cereyanýna girmek ve ilim ve tarikattan gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve geniþlemesine çalýþmak ve þâkirdlerini teþvik etmek ve bir buz parçasý olan enaniyetini, tam bir havuz kazanmak için, o dairedeki âb-ý hayat havuzuna atýp eritmek gerektir. Yoksa baþka bir çýðýr açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur'aniyeye bilmiyerek zarar verir; belki zýndýkaya bilmiyerek bir nevi yardým hesabýna geçer.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 299)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     [Resim ]</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üstadýn, Kastamonu'dan, talebelerine gönderdiði ve kendi el yazýsiyle yazdýðý mektub.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu iddianameden anlaþýldý ki, hükûmetin bazý erkânýný iðfal edip aleyhimize sevk eden gizli zýndýklarýn plânlarý akim kalýp yalan çýktý. Þimdi bir bahane olarak, cemiyetçilik ve komitecilik isnadiyle, yalanlarýný setre çalýþýyorlar. Ve bunun bir eseri olarak, benimle kimseyi temas ettirmiyorlar. Güya temas eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar; ve bana sýkýntý verdirmekle, kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar.  Hususan      ( حا ص م دير ) ben, itiraznamenin âhirinde, bu gelen fýkrayý diye-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 300)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     [ Resim]</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
__________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
cektim; fakat bir fikir mâni oldu. Fýkra þudur: Evet, biz bir cemiyetiz, ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asýrda üçyüz milyon dahil mensuplarý var; ve her gün beþ def'a, o mukaddes cemiyetin prensipleriyle, kemal-i hürmetle alâkalarýný ve hizmetlerini gösteriyorlar;      اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kudsi programiyle, birbirinin yardýmýna, dualariyle ve mânevi kazançlariyle koþuyorlar. Ýþte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradýndanýz ve hususî vazifemiz de, Kur'anýn, îmanî hakikatlarýný tahkiki bir surette ehl-i imana bildirip, onlarý ve  kendimizi idam-ý ebediden ve dâimî haps-i münferitten kurtarmaktýr. Sair dünyevi ve siyasi ve entrikalý, cemiyet ve komiteler ile münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Sh:» (T: 301)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ  وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ  اَبَدًا دَائِمًا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz Sýddýk Kardeþlerim;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sakýn sakýn dünya cereyanlarý, hususan siyaset cereyanlarý ve bilhassa harice bakan cereyanlar, sizi tefrikaya atmasýn; karþýnýzda ittihad etmiþ dalâlet fýrkalarýna karþý sizi periþan etmesin,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
اَلْحُبُّ فِى اللَّهِ  * وَالْبُغْضُ  فِى اللَّهِ   düstur-u Rahmanî yerine   اَلْحُبُّ  فِى السِّيَاسَةِ  وَالْبُغْضُ للِسِّيَاسَةِ düstur-u þeytanî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeþine adavet ve hannas gibi bir siyaset arkadaþýna muhabbet ve tarafdarlýkla zulmüne rýza gösterip, cinayetine mânen þerik eylemesin. Evet, bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad edip, asabî ruhlarý azab içinde býrakýr. Selâmet-i kalb ve istirahat-ý ruh istiyen adam, siyaseti býrakmalý. Evet þimdi, Küre-i Arzda herkes, ya kalben ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedarlýktan azab çekiyor; periþandýr. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, merhamet-i umumiye-i Ýlâhiyyeden ve hikmet-i tamme-i Sübhaniyeden habersiz olduðundan; rikkat-i cinsiye sebebiyle nev-i beþerle alâkadar olduðundan, kendi eleminden baþka, nev-i beþerin þimdiki elim ve dehþetli elemleri ile dahi müteellim olup azab çekiyor. Çünki, lüzumsuz ve mâlâyâni bir suretde, vazife-i hakikiyelerini ve elzem iþlerini býrakýp, âfâkî ve siyasî boðuþmalara ve kâinatýn hâdiselerini merakla dinliyerek, karýþarak, ruhlarýný sersem, akýllarýný geveze etmiþler. «Zarara razý olana  merhamet edilmez.» mânasýnda</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ  لاَ يُنْظَرُ لَهُ kaide-i esasiyesiyle, þefkat hakkýný ve merhamet liyakatýný kendilerinden selbetmiþtir. Onlara acýnmaz ve þefkat edilmez. Ve lüzumsuz, baþlarýna belâ  getiriyorlar. Ben tahmin ediyorum ki, bütün Küre-i Arzýn bu yangýnýnda ve fýrtýnalarýnda selâmet-i kalbini ve istirahat-ý ruhunu muhafaza eden ve kurtaran, yalnýz hakiki ehl-i îman ve ehl-i tevekkül ve rýzadýr. Bunun için de en ziyade kendini kurtaranlar Risale-i Nur dairesine sadakatle girenlerdir. Çünki onlar, Risale-i Nurdan aldýklarý îman-ý tahkikî derslerinin nuriyle,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 302)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
göziyle her þeyde rahmet-i Ýlâhiyyenin izini, yüzünü görüp; her þeyde kemal-i hikmetini, cemal-i adaletini müþahede ettiklerinden; kemal-i teslimiyet ve rýza ile Rububiyet-i Ýlâhiyyenin icraatýndan olan musibetleri, teslimiyetle ve gülerek karþýlýyorlar, rýza gösteriyorlar. Ve merhamet-i Ýlâhiyyeden daha ileri þefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azab çeksinler. Ýþte bu hakikata binaen; deðil yalnýz hayat-ý uhreviyenin, belki dünyadaki hayatýn dahi saadet ve lezzetini istiyenler, -hadsiz tecrübeler ile- Risale-i Nurun îmanî ve Kur'anî derslerinde bulabilir ve buluyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
KASTAMONU'DA BEDÝÜZZAMAN'A SEKÝZ SENE</p><p> </p><p>
 HÝZMET EDEN MEHMED FEYZÝ ÝLE KIYMETDAR</p><p> </p><p>
BÝR NUR TALEBESÝ OLAN EMÝN'ÝN BÝR</p><p> </p><p>
 MEKTUBUDUR</p><p> </p><p>
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ</p><p> </p><p>
  Çok Sevgili, Çok Kýymetdar, Çok Müþfik Üstadýmýz Efendimiz Hazretleri;</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Leyle-i Mi'racýnýzý tebrik eder, ellerinizden öper, kusurumuzun afvýný rica ederiz.</p><p> </p><p>
  Üstadýmýzýn tercüme-i halini merak edenlere deriz ki:</p><p> </p><p>
  Kur'an-ý Hakîm, otuzüç Âyâtýnýn i'cazkâr iþaretiyle, Ýmam-ý Ali Radýyallahü Anhu Celcelûtiye ve Ercûze'sinde kerametkâr delâlâtiyle; Gavs-ý Azam Kuddise Sýrruhu, beþaretkâr beyanatýyla, Üstadýmýzýn hakiki terceme-i halini ve Risale-i Nur'un hakiki mahiyetini beyan etmiþler.</p><p> </p><p>
  Üstadýmýzýn þahs-ý mânevîsini bilmek isteyenler, Risale-i Nur'un Ýþârât-ý Kur'aniye ve Kerâmât-ý Aleviye ve Kerâmât-ý Gavsiye</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 303)</p><p> </p><p>
risalelerini ve Risale-i Nur'un sair eczalarýný dikkatle tetebbu etmeleri lâzýmdýr. Yalnýz bizim, Üstadýmýz hakkýndaki kanaat-ý kat'iyemiz þudur ki: Ýsm-i Nur ve Ýsm-i Hakîme mazhariyetle, Kur'an-ý Hakîmin hazinesinden nail olduðu hakaik ve maârifi, tahdis-i nimet maksadýyla beþere ilân eden bu allâme-i zîfünun Bediüzzaman Hazretleri, ahlâk-ý Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile tahallûk etmiþ, nefis ve heva berzahlarýndan geçmiþ, mekârim-i ahlâkýn en mümtaz ve müstesna bir timsâl-i mücessemi olarak bu asýrda bulunmuþ. Þimdiye kadar bütün hayatýnda þayan-ý hayret bir ulûvv-ü himmet ve sekinet ve iffet ve mahviyet içinde yaþamýþ. Gýna-yý kalbi, tevekkül ve kanaatý harikulâde; maiþet ve kýyafeti, pek sade ve mekârim-i ahlâký, pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez.</p><p> </p><p>
  Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatta muhafaza etmiþ ki; asla kimseye arz-ý iftikar etmemek, hayatýnýn en mühim bir düsturu olmuþtur. Dünya kendilerine teveccüh etmiþse de, ondan yüz çevirmiþ olan Üstadýmýz; emr-i maaþta Cenab-ý Hakk'ýn inayetiyle, iffet ve nezahetini daima muhafaza eder; sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakinen biliyoruz ki; Kastamonu'da bulunduklarý zaman, oturduklarý evin îcarýný vermek için yorganýný sattýlar da, yine hiç bir suretle hediye kabul etmediler.</p><p> </p><p>
  Hem Üstadýmýz, tekellüf ve taazzumdan asla hoþlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydýndan âzade olmalarýný emreder. Ve buyururlar ki: "Tekellüf, þer'an ve hikmeten fenadýr; çünki tekellüf sevdasý, insaný, hadd-i mârufu tecavüze sevkeder. Mütekellif olanlar, bazan hodbinane bir tezahür ve tefâhur tavrý ve muvakkat soðuk bir riyakâr vaziyeti takýnmaktan kurtulmaz. Halbuki bunlarýn ikisi de ihlâsý zedeler."</p><p> </p><p>
  Hem Üstadýmýz, gayet mütevazidir. Tefevvuk ve temeyyüz dâiyelerinden, þöhret sevdalarýndan ziyadesiyle sakýnýrlar. Kendilerine mahsus sâfi meþrebi, o gibi can sýkacak þeylerden âlîdir. Herkese, hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rýfk ve mülâyemetle uhuvvetkârane bir muamele-i hâlisanede bulunurlar. Mübarek yüzlerinde, mehâbet ve beþâþetle karýþýk bir nur-u vakar lemean eder. Heybetle beraber âsar-ý üns ve ülfet dahi görünür. Daima mütebessim bulunurlar. Fakat bazan tecelliyatýn muktezasý olarak mehâbet ve celâl nazarý o derece tezahür eder ki,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 304)</p><p> </p><p>
artýk o zaman yanýnda bulunup da söz söylemek isteyen adamýn, âdeta dili tutulur, ne söylemek istediði anlaþýlmaz. Bu âcizler, çok defa bu hali müþahede ettik.</p><p> </p><p>
  Üstadýmýzýn, az söylemek âdetidir. Fakat söylediðini veciz söyler; her halde düstur-u hikmet olarak pek mânidar ve pek þümullü birer câmiül-kelimdirler.</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz, ne kimseyi zemmeder ve ne de yanýnda kimseyi gýybet ettirir. Bunlardan asla hoþlanmaz. Kusur ve hatalarý setrederler. Hem o kadar hüsn-ü zanna mâliktir ki, hatta kendisi hakkýnda bir nâseza söz teblið edene; "Haþa! bu yalandýr. Bu sözü söyledi dediðin zat, böyle söylemez." buyururlar.</p><p> </p><p>
  Üstadýmýzýn nefisle mücahedede bir rüsuh ve ihtisasý vardýr ki, asla huzûzat-ý nefsaniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfi gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib-i dikkat bir hal-i hâþiâne ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kýþ, bu âdetleri tahallüf etmez. Teheccüd ve münâcat ve evradlarýný asla terketmezler. Hatta bir Ramazan-ý Þerifte pek þiddetli hastalýkta, altý gün birþey yemeden savm-ý visâl içinde ubudiyetteki mücahedelerini terketmediler. Komþularý her zaman derler ki: "Biz, sizin Üstadýnýzýn sekiz sene yaz ve kýþ geceleri, ayný vakitlerde sabaha kadar hazin ve muhrik sadasýyla münâcat seslerini dinler ve böyle fasýlasýz devamlý mücahedesine hayretler içinde kalýrdýk."</p><p> </p><p>
  Hem Üstadýmýz, taharet ve nezafet-i þer'iyeye son derece riayet eder; her zaman abdestli olarak bulunur; asla mübarek vaktini boþ geçirmez. Ya Risale-i Nur te'lifiyle veya tashihiyle meþgul veya Münâcât-ý Cevþeniyeyi kýraat ve secdegâh-ý ubudiyete kaim veya tefekkür-ü âlâ-i Ýlâhî bahrine müstaðrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamaný þehre uzak ormanlýk dað vardý. Üstadýmýzla oraya giderdik. Yolda, hem Risale-i Nur tashih ederler, hem bu âciz talebelerinin okuduklarý risaleye dikkat ederler ve tashih için hatalarýný söylerler veyahut eski müellefatýndan birisinden ders verirler; bu suretle yolda bile mübarek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet biz itiraf ediyoruz ki, Üstadýmýzýn nutkundaki letâfet ve ülfetindeki halavet o derece feyiz bahþederdi ki; insan, sabahtan akþama kadar o vaziyette ders alsa, yol yürüse, asla sýkýlmak ihtimali yoktu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 305)</p><p> </p><p>
  Hem Üstadýmýz, Risale-i Nur hizmetini herþeye tercih ederler ve buyururlardý ki: "Yirmi senedir Kur'an-ý Hakîm'den ve Risale-i Nur'dan baþka bir kitabý ne mütalâa etmiþim ve ne de yanýmda bulundurmuþum; Risale-i Nur kâfi geliyor." Evet, Feyyaz-ý Mutlak tarafýndan bütün hakaik-i Kur'aniye kalb-i münevverine ilham ve ilka-i küllî ile ifaza olunur da, Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'dan baþka neye muhtaç olur? Bundan þübhesi olanlar, Risale-i Nur'a dikkat etsinler. Cenab-ý Hak, Üstadýmýza, Risale-i Nur'un te'lifinde öyle bir iktidar-ý bedî ihsan etmiþtir ki, bu herkese nasib olacak hasletlerden deðildir. O hârika Nur Risaleleri, her biri; gurbette, hastalýk içinde, daðda baðda, kâtibsiz, tahammülü müþkil gayet aðýr þerait dahilinde, zâhirî nice müþkilâtlarla meydana gelmiþ ve mü'minlerin imdadýna yetiþmiþtir. Fakat Cenab-ý Hakka þükrolsun ki, inayet-i Ýlâhiyye, hârika bir tarzda Üstadýmýza fevkalâde muvaffakýyet ihsan etmiþtir. Ýþte bu sýrdandýr ki Cenab-ý Hak, ona kâinatý bir kitab-ý semavî ve arzý bir sahife gibi keþf ve þuhudla bihakkalyakin okuyacak bir iktidar vermiþ; mahz-ý inayetle böyle kudsî bir esere sahib kýlmýþtýr. Evet, âyât-ý teþriiyeyi hâvi Kur'ân-ý Mucizül-Beyanýn hakaik ve maarifini ve âyât-ý kevniyeyi þâmil kitab-ý kebir-i kâinatýn vezâif ve meânisini beyan edip, mârifetullahýn en yüksek derecatýna urûca nev-i beþeri teþvik eden ve bugünkü günde, ölmeye yüz tutan kalbleri bile izn-i Ýlâhî ile ihtizaza getirecek kadar harika bir eser-i bedîa, bir sereyan-ý serîa olan Risale-i Nur ile neþr-i hakaik eden bu vücud-u mes'ud ile beþeriyet iftihar etmek lâzým gelirken; çok garibdir ki, ehl-i þekavet tarafýndan zehir verilmeye cesaret ve taþ attýrýlmaya bile cür'et ediliyor. Evet</p><p> </p><p>
اَشَدُّ الْبَلاَءِ عَلَى اْلاَنْبِيَاءِ ثُمَّ اْلاَوْلِيَاءِ sýrrýyla, Enbiyanýn vârisi olanlarýn türlü türlü belâlara uðramalarý, hikmet-i Ýlâhiyye iktizasýndan olmasýyla, o zümre-i mübareke gibi, Üstadýmýz dahi nice belâlara hedef olmuþtur. Hattâ Kastamonu'ya ilk teþrif ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht þaki tarafýndan teþvik edilip, abdest almak için çeþmeye çýktýklarý vakit taþ atmýþlar... Fakat Üstadýmýz daima gördüðü eza ve cefalara ulülazmane sabýr ve tahammül eder. Hem safâ-i sadre ve selâmet-i kalbe mâlik olduklarýndan, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardý ki: "Bunlar, Sure-i Yâsin'den mühim bir âyetin nüktesini keþfime</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 306)</p><p> </p><p>
sebeb oldular" diye onlara dua ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadýmýzýn dualarý bereketiyle þâyân-ý hayret bir hal kesbettiler ki; Üstadýmýzý uzak-yakýn nerede görürlerse, koþarak yanýna gelirler, mübarek elini öperler, duasýný alýrlardý.</p><p> </p><p>
  Hem Üstadýmýzýn hârika hâlâtý ve þâyân-ý hayret garaib-i ahvali, baþta Risale-i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki; Üstadýmýz bizim hâtýrat-ý kalbimizi bizden ziyade okur, çok defa haberimiz olmadýðý bir meseleden bizleri þiddetli telâþla ikaz ederler, bizi hayrette býrakýrlar. Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadýmýzýn ikaz ettiði þeyle karþýlaþýr, aklýmýz baþýmýza gelirdi. Üstadýmýzla daða gittiðimiz zaman, daha þehre dönme zamaný gelmeden, birden Üstadýmýz kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediðimizde: "Acele gidelim, Risale-i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar." Hakikaten, þehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale-i Nur þâkirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiðini komþular haber verirlerdi. Yine bir gün, Mevlânâ Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Küçük Âþýk nâmýnda bir talebesinin neslinden mübarek bir haným, yanýnda (Hâþiye) çok senelerden beri muhafaza ettiði Mevlâna Hazretlerinin cübbesini, Ramazan-ý Þerifte teberrüken Üstadýmýzýn yanýnda kalsýn diye Feyzi ile gönderir. Üstadýmýz hemen Emin kardeþimize yýkamak için emrederek Cenab-ý Hakk'a þükretmeye baþlar. Feyzi'nin hatýrýna: "Bu haným, benim ile yirmi gün için gönderdi! Üstadým neden sahib çýkýyor?" diye hayretler içinde kalýr. Sonra o hanýmý görür, o haným Feyzi'ye der ki: "Üstad hediyeleri kabul etmediðinden, bu suretle belki kabul eder diye öyle söylemiþtim. Fakat emanet onundur, canýmýz dahi feda olsun." der, o kardeþimizi hayretten kurtarýr. Evet, mübarek Üstadýmýzýn o cübbeyi kabulü, Mevlânâ Halid'den sonra vazife-i teceddüd-ü dinin kendilerine intikaline bir alâmet telâkki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzým. Çünki hadîs-i sahihte:</p><p> </p><p>
 اِنَّ اللّهَ يَبْعَثُ لِهذِهِ اْلاُمَّةِ عَلَى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا buyurulmuþ. Mevlânâ Hazretlerinin velâdeti bin yüzdoksanüç, Üstadýmýz Hazretlerinin ise bin ikiyüz doksanüçtür. Bu hadîsin tam izahý Risale-i Gavsiye'de vardýr.</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): O haným "Asiye"dir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 307)</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz, arasýra bizlere hususan Feyzi'ye, lâtife tarzýnda buyururlardý ki: "Cezanýz var, tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz..." diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip; hem bizi ikaz, hem kablelvuku' bir mühim hâdiseyi keþfen beyan ediyorlardý. Hakikaten çok geçmedi, Üstadýmýzýn dediði çýktý.</p><p> </p><p>
  Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: "Kardeþlerim, çoktandýr sekiz seneden fazla bir yerde kalmamýþým. Þimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene, herhalde ya vefat edeceðim veya baþka yere nakledeceðim" diye Kastamonu'dan teþrifini haber veriyorlardý.</p><p> </p><p>
  Hem Denizli hapsi musibetinden evvel Üstadýmýz buyururlardý ki: "Kardeþlerim, Risale-i Nur'a birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyade ihtiyat ediniz." Hakikaten çok geçmedi, Ýstanbul'da bir ihtiyar hoca, bilmeyerek, bir risalenin bir mes'elesine itiraz ediyor. Sonra eski fetva emini merhum Ali Rýza Efendi Hazretleri,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
o hocanýn itirazýný red ve Risale-i Nur'un hakkaniyetini tam tasdik ediyor.</p><p> </p><p>
  ............................................................</p><p> </p><p>
  Bir müddet sonra, bir hayvan ürküp, Üstadýmýzýn bacaðýný incitiyor. Aylarca, ýzdýrablar içinde, vazife-i ubudiyetini ve Risale-i Nur'un hizmet-i kudsiyesini çok müþkilâtla ifa edebildi. Sonra daðda müdhiþ bir zehirlenmeden mütevellid gayet aðýr surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çýktý. Fakat o ferd-i ferîd, tahammülü pek müþkil bu dehþetli halde, hem hizmet-i imaniye ve Kur'aniyedeki azm-i metinini, hem ubudiyetteki vezâifi ifaya son derece gayret edip asla fütur getirmeden ulülazmâne bir sabýr ile sebat ediyordu. Yine, Üstadýmýz tevkifimizden evvel mükerreren buyururlardý ki: "Ehl-i dünya, Risale-i Nur'a iliþmesinler, iliþirlerse, âfetlerin hücumuna sebeb olurlar." Hakikaten herkesçe malûmdur ki, Risale-i Nur þâkirdleri tevkif edilir edilmez her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalýklar baþlardý; tâ Risale-i Nur'un hakkaniyeti tasdik olunup vatana faideli olduðu itiraf edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle, Kastamonu'da zelzele devam etti. Hattâ Kastamonu'nun tarihî yüksek kal'asý (ki bazý risalelerin medresesi hükmüne geçti) Risale-i Nur'a ve müellifi olan Üstadýmýza iþtiyak ve hasretinden matem tutup, en saðlam köklü taþlarýný aþaðý atarak, Üstadýmýzýn ihbar-ý gaybîsini maddeten tasdik etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz, tevkifimizden mukaddem buyururlardý ki: "Risale-i Nur'a müdhiþ bir hücum plâný var, fakat merak etmeyiniz. Müjde,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 308)</p><p> </p><p>
inâyet-i Ýlâhiyye imdadýmýza yetiþecek. Þöyle ki: Bugün, okumak için Hizb-i Âzam-ý Nurî'yi açmýþtým, birden karþýma وَاصْبِرْ ِلحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ Âyeti çýktý. Manen, "Bana bak!" dedi. Ben de baktým, gördüm ki; manasýnýn çok tabakalarýndan hususan mânâ-yý iþarîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musibetine, hem necatýmýza iþaret ve bize beþaret ediyor." buyurdular. Ýþte Denizli mahkemesi, beraet kararý vermezden dokuz ay evvel, bilâtereddüd bu Âyetin definesinden aldýðý cevheri izhar edip, hem bu Âyet-i Kerimenin mühim nükte-i i'cazýný keþf, hem de bu kuvve-i mâneviyeye muhtaç zaif talebelerini tebþir etmekle bizleri mesrur eylemiþlerdir. Bu Âyetin tam izahý, Denizli Müdafaasýnda ve Lâhikasýndadýr.</p><p> </p><p>
  Nüsha-i nâdire-i zaman olan Üstadýmýz, gayet þeci' ve metin ve ulülazmâne bir cesaret-i fevkalâdeye mâlik bir lisan-ül haktýr ki, hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm-i lâimden korkmazlar. Bir gün, "Bismillâh" yazýlý kabir taþlarýný lâðýmlar üzerine konurken görürler. Orada, dünyaca mühim zatlar hazýr olduklarý halde, kimsenin söyleyemediði gayet acý sözlerle o haksýz iþe ve daha baþka haksýz iþlere de sedd-i sedid olmuþlardýr.</p><p> </p><p>
  Hem memleketimizde her kim Üstadýmýzý rencide etmeye cesaret etmiþse, Risale-i Nur'a zarar getirmiþse, mutlaka sû-i âkibete uðramýþlardýr. Bazýlarý dehalet edip akýllarý baþlarýna gelmiþ ise de, bazýlarý da cezalarýný çekmiþlerdir. Bu vak'alarýn bazýlarý Lâhikada yazýlmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Elhasýl mübarek Üstadýmýzýn evsaf-ý kemalini ve mehâsin-i ahvalini bizim gibi âcizlerin bihakkýn tasvir ve târif edebilmesine imkân yoktur. Hâlýk-ý Zülcelâl Velcemal Hazretleri, Üstadýmýzý, bir vücud-u müstesna olarak yaratmýþ ve tevfik-i Ýlâhiyyesine mazhar kýlmýþtýr. Ne saadet ona ki; onun bizzat iþtigal ettiði ve ehemmiyetle teþvik ve tavsiye ettiði Risale-i Nur ile hizmet-i Kur'aniye ve imaniyede buluna ve Risale-i Nur'dan dersini almýþ ola...</p><p> </p><p>
  Üstadýmýz, memlekette bulundukça, fâsýlasýz neþr-i hakaik eylemiþ ve bizim saadetimiz için feyiz bahþeden mübarek nefesini sarfetmiþtir. Cenab-ý Erhamürrâhimînden bütün ruh u canýmýzla niyaz ederiz ki: "Mahþer gününde dahi bizleri اَلسَّعِيدُ سَعِيدٌ فِى بَطنِ اُمِّهِ Hadîs-i Þerifine mazhar</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 309)</p><p> </p><p>
olan Üstadýmýz define-i ulûm ve fünûn, bedî-ül beyan allâme-i Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haþretsin. Tâ ki, o korkulu günde nurlu, müþfik, mübarek eliyle elimizi tutsun, huzur-u Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bizi götürsün, Ýnþâallah! "</p><p> </p><p>
Risale-i Nur Þakirdlerinden</p><p> </p><p>
                                                                     FEYZÝ, EMÝN</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ÂYET-ÜL KÜBRA HAKKINDA BÝRKAÇ SÖZ</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu'da iken, "Âyet-ül Kübra" nâmýyla, Cenab-ý Hakkýn varlýðýný, birliðini, kâinattaki mevcudatýn lisanlarýyla isbat eden muazzam bir risale yazmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Bu risale için Üstadýmýz, "Þimdiki dehþetli tahribata karþý bir hakikat-ý Kur'aniye ve bir sedd-i âzamdýr" demiþtir.</p><p> </p><p>
  Kalbe geldiði gibi acele olarak yazdýrýlmýþ, birinci müsvedde ile iktifa edilmiþtir. Üstad, "Yazdýðým vakit irade ve ihtiyarým ile olmadýðýný hissettiðimden, kendi fikrimle tanzim veya ýslah etmeyi muvafýk görmedim." buyurmuþtur.</p><p> </p><p>
  Bu risale, ilk defa gizli olarak tab'edilmesinden dolayý, Üstad ve talebelerinin hapsine sebeb olmuþsa da, bilâhare Denizli ve Ankara Aðýr Ceza Mahkemeleri, iki senelik tedkikatlarýndan sonra beraetlerine ve risalenin iadesine ittifakla karar vermiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Ýmam-ý Ali (R.A.) gayb-âþina nazarýyla bu risaleyi görmüþ, "Kaside-i Celcelutiye"sinde bu risalenin ehemmiyetine ve makbuliyetine iþaret edip وَ بِاْلآيَتِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ fýkrasýyla onu þefaatçi yaparak dua etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bu Âyet-ül Kübra'nýn tedkiki neticesinde Üstad ve talebelerinin beraetle hapisten kurtulmalarý, Ýmam-ý Ali (R.A.)ýn bu duasýnýn kabulünü isbat etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bu asýrdaki dalâlet cereyanlarý, Müslümanlarýn imanlarýnda þiddetli bir tahribat yapmak teþebbüsüne karþý, bu hakikat-ý Kur'aniyenin, bir sedd-i âzam olarak makam münasebetiyle buraya dercedilmesi muvafýk görüldü.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 310)</p><p> </p><p>
Ayet-Ül Kübra</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
KAÝNATTAN HÂLIKINI SORAN BÝR SEYYAHIN</p><p> </p><p>
MÜÞAHEDATIDIR.</p><p> </p><p>
(Tevhid hakkýnda iki makamdan ibaret Yedinci Þua  olan Ayet-ül Kübra</p><p> </p><p>
Risalesinin Ýkinci Makamýnýn  bir kýsmýdýr)</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمِنِ الرَّحِيمِ                                                             </p><p> </p><p>
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَواتِ وَالاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ  شَىْءٍ اِلاَّ يُسَّبِّحُ بِحَمْدِهِ                              </p><p> </p><p>
وَلَكِنْ لاَتَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اَنَّهُ كَانَ حَلِيمَاً غَفُورًا                                    </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu Âyet-i muazzama gibi pek çok Âyât-ý Kur'âniye; bu kâinat Hâlýkýný bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakýp zevk ile mütalaâ ettiði en parlak bir sahife-i tevhid olan semâvatý en baþta zikretmelerinden, en baþta ona baþlamak muvafýktýr.</p><p> </p><p>
  Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açýp baktýkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyafetgâh; ve gayet san'atkârâne bir teþhirgâh, ve gayet haþmetkârâne ve ordugâh ve talimgâh; ve gayet hayretkârâne ve þevk-engizâne bir seyrangâh ve temaþâgâh; ve gayet mânidârâne ve hikmetperverâne bir mütalâagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ý kebirin müellifini ve bu muhteþem memleketin sultanýný tanýmak ve bilmek için þiddetle merak ederken, en baþta göklerin, nur yaldýzý ile yazýlan güzel yüzü görünür. "Bana bak, aradýðýný sana bildireceðim!" der. O da, bakar görür ki: Bir kýsmý, Arzýmýzdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir  kýsmý top güllesinden yetmiþ derece sür'atli yüzbinler ecram-ý semâviyeyi direksiz düþürmeden durduran; ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk, beraber gezdiren; yaðsýz, söndürmeden, mütemadiyen o hadsiz lâmbalarý yandýran; ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çýkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden; ve Güneþ ve Kamer'in vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûklarý vazifelerle</p><p> </p><p>
sh: » (T: 311)</p><p> </p><p>
 çalýþtýran; ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarýna sýkýþmayan bir nihayetsiz uzaklýk içinde, ayný zamanda, ayný kuvvet ve ayný tarz ve ayný sikke-i fýtrat ve ayný surette, beraber, noksansýz tasarruf eden; ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taþýyanlarý, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren; ve o nihayetsiz kalabalýðýn enkazlarý gibi, göðün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren; ve bir  muntazam ordu manevrasý gibi manevra ile gezdiren; ve Arzý döndürmesiyle, o haþmetli manevranýn baþka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarýný her gece ve her sene sinema levhalarý gibi seyirci mahlûkatýna gösteren bir tezâhür-ü Rubûbiyyet; ve o Rubûbiyyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavzif'ten mürekkep bir hakikat, bu azameti ve ihâtâtý ile o semâvat Hâlýkýnýn vücub-u vücuduna ve vahdetine; ve mevcudiyeti, semâvatýn mevcudiyetinden daha zâhir bulunduðuna bilmüþahede þehadet eder mânasiyle Birinci makam'ýn Birinci Basamaðýnda:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                    لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ  فِى وَحْدَتِهِ السَّمَوَاتُ بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا  بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  التَّسْخِيرِ وَالتَّدْبِيرِ  وَالتَّدْوِيرِ  وَالتَّنْظِيمِ  وَالتَّوْظِيفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ   بِالْمُشَاهَدَةِ                         </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i semâ denilen ve mahþer-i acaib olan feza, gürültü ile konuþarak baðýrýyor; "Bana bak! Merakla aradýðýný ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin." der.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O misafir, onun ekþi, fakat merhametli yüzüne bakar. Müthiþ, fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki: Zemin ile âsuman ortasýnda muallâkda durdurulan bulut, gayet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ý hayat getirir ve harareti -yâni yaþamak ateþinin þiddetini- tadil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadýna yetiþir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczalarý istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra, "Yaðmur baþýna arþ!"</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 312)</p><p> </p><p>
emrini aldýðý anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfýnda toplanýp cevvi doldurur, bir kumandanýn emrini bekler gibi durur!</p><p> </p><p>
  Sonra o yolcu, cevdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerîmane istihdam olunur ki, güya o câmid havanýn þuursuz zerrelerinden herbir zerresi, bu kâinat sultanýndan gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri býrakmýyarak, o kumandanýn kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyet ile zeminin bütün nüfuslarýna nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri  ve sesleri  nakletmek ve nebatatýn telkihine vasýta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafýndan gayet þuurkârâne ve alîmâne ve hayatperverâne istihdam olunuyor...</p><p> </p><p>
  Sonra yaðmura bakýyor, görür ki: O lâtif ve berrak ve tatlý ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki, güya rahmet, tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbâniyeden akýyor mânasýnda olduðundan, yaðmura "rahmet" nâmý verilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Sonra þimþeðe bakar ve ra'dý -gök gürültüsü- dinler, görür ki: Pek acîb ve garip hizmetlerde çalýþtýrýlýyorlar.</p><p> </p><p>
  Sonra gözünü çeker, aklýna bakar, kendi kendine der ki: Atýlmýþ pamuk gibi bu câmid,þuursuz bulut; elbette bizleri bilmez ve bize acýyýp imdadýmýza kendi kendine koþmaz ve emirsiz meydana çýkmaz ve gizlenmez; belki gayet Kadîr ve Rahîm bir kumandanýn emriyle hareket eder ki, bir iz býrakmadan gizlenir ve def'aten meydana çýkar, iþ baþýna geçer ve gayet faal ve müteâl ve gayet cilveli ve haþmetli bir Sultanýn fermaniyle, ve kuvvetiyle vakit bevakit cevv âlemini doldurup, boþaltýr ve mütemadiyen, hikmetle yazar ve paydos ile bozar ve tahtasýna ve mahv ve isbat levhasýna ve haþir ve kýyamet suretine çevirir; ve gayet lütufkâr ve ihsanperver, ve gayet keremkâr ve Rubûbiyyetperver bir Hâkim-i Müdebbir'in tedbiriyle rüzgâra biner ve daðlar gibi yaðmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetiþir. Güya onlara acýyýp aðlayarak, göz yaþlariyle, onlarý çiçeklerle güldürür, güneþin þiddet-i ateþini serinlendirir; ve sünger gibi bahçelerine su serper; ve zemin yüzünü yýkar, temizler.</p><p> </p><p>
  Hem o meraklý yolcu kendi aklýna der: "Bu câmid, hayatsýz, þuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsýz, fýrtýnalý, daðdaðalý, sebatsýz, hedefsiz þu havanýn perdesiyle ve zâhiri suretiyle vücuda gelen</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 313)</p><p> </p><p>
yüzbinler hakîmane ve râhimane ve san'atkârane iþler ve ihsanlar ve imdadlar bilbedâhe isbat eder ki: Bu çalýþkan rüzgârýn ve bu cevvâl hizmetkârýn kendi baþýna hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm; ve gayet Hakîm ve Kerîm bir âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir iþi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden her bir emr-i Rabbânîyi dinler, itaât eder ki; bütün hayvanatýn teneffüsüne ve yaþamasýna ve nebatatýn telkîhine ve büyümesine ve hayatýna lüzumlu maddelerin yetiþtirilmesine ve bulutlarýn sevk ve idaresine ve ateþsiz sefinelerin seyr ü seyehatýna; ve bilhassa seslerin: ve bilhassa telsiz  telefon ve telgraf ve radyo ile konuþmalarýn îsaline; ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden baþka, azot ve müvellidülhumuza -oksijen- gibi iki basit maddeden ibaret olan havanýn zerreleri birbirinin misli iken zemin yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbâni san'atlarda kemâl-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafýndan çalýþtýrýlýyor görüyorum."</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Demek,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
   وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ  الْمُسَخَّرِ  بَيْنَ السَّمَآءِ وَالاَرْضِ                               </p><p> </p><p>
  Âyetinin tasrihiyle, rüzgârýn tasrifiyle, hadsiz Rabbâni hizmetlerde istimal; ve bulutlarýn teshiriyle, hadsiz Rahmâni iþlerde istihdam; ve havayý o surette icad eden, ancak Vâcibü'l-Vücud ve Kadir-i Küll-i Þey ve Âlim-i Küll-i Þey bir Rabb-i Zülcelâl-i Vel-Ýkramdýr der hükmeder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra yaðmura bakar, görür ki: Yaðmurun taneleri sayýsýnca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reþhalarý mikdarýnca hikmetler, içinde bulunuyor. Hem o þirin ve lâtif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki, fýrtýnalar ile çalkalanan ve  büyük þeyleri çarpýþtýran þiddetli rüzgârlar onlarýn muvazene ve intizamlarýný bozmuyor; katreleri birbirine çarpýp, birleþtirip, zararlý kütleler yapmýyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne iþlerde ve bilhassa zîhayatta çalýþtýrýlan basit ve câmid ve þuursuz müvellidülma ve müvellidülhumuza -hidrojen, oksijen- gibi iki basit maddeden terekküp eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve þuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Demek bu tecessüm etmiþ ayn-ý rahmet olan yaðmur, ancak bir Rahman-ý Rahîm'in hazine-i gaybîye-i rahmetinde yapýlýyor; ve nüzuliyle</p><p> </p><p>
      وَهُوَ الَّذِى يُنَزِّلُ الْغَيْثُ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ            </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 314)</p><p> </p><p>
Âyetini maddeten tefsir ediyor.</p><p> </p><p>
  Sonra ra'dý dinler ve berk'e -þimþeðe- bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acîbe-i cevviye tamtamýna          وَيُسَبِّحُ  الرَّعْدُ  بَحَمْدِهِ veيَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ  يَذْهَبُ  بِالاَبْصَارِ </p><p> </p><p>
           Âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yaðmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuþturmak ve fevkalâde bir nur ve nâr ile zulmetli cevvi ýþýkla doldurmak ve daðvarî pamuk- misal ve dolu ve kar ve su tulumbasý hükmünde olan bulutlarý ateþlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle, baþ aþaðý , gafil insanýn baþýna tokmak gibi vuruyor. "Baþýný kaldýr, kendini tanýttýrmak isteyen faal ve kudretli bir zâtýn hârika iþlerine bak. Sen, baþý boþ olmadýðýn gibi, bu hâdiseler de baþý boþ olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peþinde koþturuluyorlar. Bir müdebbir-i Hakîm tarafýndan istihdam olunuyorlar."diye ihtar ediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu meraklý yolcu, bu cevv'de; bulutu teshirden, rüzgârý tasrifden, yaðmuru tenzilden ve hâdisat-ý cevviyeyi tedbirden terekküp eden bir hakikatýn yüksek ve âþikâr þehadetini iþitir, Âmentü Billâh der. Birinci Makam'daki  </p><p> </p><p>
         لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ الْجَوُّ    بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا  بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  التَّسْخِيرِ وَالتَّصْرِيفِ وَالتَّنْزِيلِ وَالتَّدْبِيرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ   بِالْمُشَاهَدَةِ</p><p> </p><p>
fýkrasý, bu yolcunun cevve dâir mezkûr müþâhedâtýný ifade eder. (Ýhtar)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, o seyehat-i fikriyeye alýþan o mütefekkir misafire, Küre-i Arz, lisan-ý haliyle diyor ki: "Gökde, fezada, havada ne geziyorsun?</p><p> </p><p>
-----------------------</p><p> </p><p>
  Ý H T A R : Birinci Makamda geçen otuzüç merteb-i tevhidi bir parça içah etmek isterdim. Fakat þimdiki vaziyetim ve halimin sümaadesizliði cihetiyle, yalnýz gayet muhtasar bürhanlarýna ve meâlinin tercümesine iktifaya mecbur oldum. Risale-i Nur'un, otuz, belki yüz risalelerinde; bu otuzüç mertebe delilleriyle, ayrý ayrý tarzlarda, herbir risalede bir kýsým mertebeler beyan edildiðinden, tafsili onlara havale edilmiþ.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 315)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Gel  ben sana aradýðýný tanýttýracaðým. Gördüðüm  vazifelerime bak ve sahifelerimi oku."</p><p> </p><p>
O da bakar, görür ki: Arz, meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, Haþr-ý Â'zamýn meydaný etrafýnda çiziyor. Ve zîhayatýn yüzbin envaýný bütün erzak ve levazýmatlariyle içine alýp feza denizinde kemal-i muvazene ve nizamla gezdiren, ve Güneþ etrafýnda seyehat eden muhteþem ve musahhar bir sefine-i Rabbâniyedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, sahifelerine bakar, görür ki: Bablarýndaki herbir sahifesi, binler âyâtiyle Arzýn Rabbýný tanýttýrýyor. Umumunu okumak için vakit bulamadýðýndan, yalnýz bir tek sahife olan zîhayatýn bahar faslýnda îcad ve idaresine bakar, müþahede eder ki: Yüzbin envaýn hadsiz efradlarýnýn suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açýlýyor ve gayet rahîmane terbiye ediliyor; ve gayet mu'cizâne, bir kýsmýnýn tohumlarýna kanatçýklar verip, onlarý uçurmak suretiyle neþrettiriliyor, ve gayet müdebbirâne idare olunuyor; ve gayet müþfikâne iaþe ve it'am ediliyor; ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeþit çeþit ve lezzetli ve tatlý rýzýklarý, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farklarý pek az ve kemik gibi köklerden,  çekirdeklerden, su katrelerinden yetiþtiriliyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüzbin nevi' et'ime ve levazýmat, kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin þefkatli sinelerinde asýlan þekerli süt tulumbacýklarýný göndermek, o kadar þefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahman-ý Rahîmin gayet müþfikâne ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsaný olduðunu isbat eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  E l h a s ý l: Bu sahife-i hayatiye-i bahariye, Haþr-i A'zamýn yüzbin nümunelerini ve misallerini göstermekle, فَانْظُرْ اِلّى اَثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِى الاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا  اِنَّ ذَالِكَ  لَمُحْيِى الْمَوْتَى    وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ                         </p><p> </p><p>
         Âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiði gibi; bu Âyet dahi, bu sahifenin mânalarýný mu'cizane ifade eder. Ve Arzýn, bütün sahifeleriyle, Arzýn büyüklüðü nisbetinde ve kuvvetinde         لآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ         dediðini anladý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 316)</p><p> </p><p>
  Ýþte; Küre-i Arz'ýn yirmiden ziyade büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar þehadeti ile, o yolcunun sair vecihlerin sahifelerindeki müþahedatý mânasýnda olarak ve o müþahedatlarý ifade için, Birinci Makam'ýn Üçüncü Mertebesinde böyle denilmiþ:</p><p> </p><p>
لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ  فِى وَحْدَتِهِ الاَرْضُ    بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا</p><p> </p><p>
  وَمَا فِيهَا عَلَيْهَا بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  التَّسْخِيرِ وَالتَّدْبِيرِ وَالتَّرْبِيَةِ وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْزِيعِ الْبُذُورِ  وَالْمُحَافظَةِ  وَالاِدَارَةِ وَاْلاِعَاشَةِ لِجَمِيعِ ذَوِىِ الْحَيَاتِ  وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّحِيمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ  الْمُكَمَّلَةِ   بِالْمُشَاهَدَةِ</p><p> </p><p>
  Sonra, o mütefekkir yolcu, her sahifeyi okudukça saadet anahtarý olan îmaný kuvvetlenip ve mânevî terakkiyatýn miftahý olan mârifeti ziyadeleþip ve bütün kemalâtýn esasý ve madeni olan Îman-ý Billâh hakikatý bir derece daha inkiþaf edip mânevi çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakýný þiddetle tahrik ettiðinden; "Sema", "Cevv" ve "Arz'ýn" mükemmel ve kat'i derslerini dinlediði halde          هَلْ مِنْ مُرِيدٍ  deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûþ u hurûþla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini iþitir. Lisan-ý hâl ve lisan-ý kâl ile "Bize de bak, bizi de oku!" derler. O da bakar, görür ki:</p><p> </p><p>
  Hayatdârane mütemadiyen çalkanan ve daðýlmak ve dökülmek ve istilâ etmek fýtratýnda olan denizler, Arzý kuþatýp, Arz ile beraber gayet süratli bir surette bir senede yirmibeþ bin senelik bir daierede koþturulduðu halde; ne daðýlýrlar, ne dökülürler ve ne de komþularýndaki topraða tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zatýn emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.</p><p> </p><p>
  Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki; gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden baþka, binlerce çeþit hayvanatýn iaþe ve idareleri ve tevvellüdat ve vefiyatlarý o kadar muntazamdýr, basit bir kum ve acý bir sudan verilen erzaklarý ve tâyinatlarý o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadir-i Zülcelâl'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in idare ve iaþesiyle olduðunu isbat eder.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 317)</p><p> </p><p>
  Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatlarý o kadar hakîmane ve rahîmanedir, bilbedahe isbat eder ki; bütün ýrmaklar, pýnarlar, çaylar büyük nehirler, bir Rahman-ý Zülcelâl-i Ve'l-Ýkram'ýn hazine-i rahmetinden çýkýyorlar ve akýyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, "Dört nehir Cennetten geliyorlar."diye rivayet edilmiþ. Yâni; zâhiri esbabýn pek fevkýnde olduklarýndan, mânevî bir Cennetin hazinesinden ve yalnýz gaybî tükenmez bir menbaýn feyzinden akýyorlar demektir.</p><p> </p><p>
  Meselâ: Mýsýr'ýn kumistanýný bir Cennete çeviren Nil-i Mübarek, Cenup tarafýndan, Cebel-i Kamer denilen bir daðdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akýyor. Altý aydaki sarfiyatý dað þeklinde toplansa ve buzlansa, o daðdan büyük olur. Halbuki o daðdan ona ayrýlan yer, mahzen altý kýsmýndan bir kýsým olamaz. Varidatý ise; o mýntýka-i harrede pek az gelen ve susamýþ toprak çabuk yuttuðu için mahzene az giden yaðmur, elbette o muvazene-i vâsiayý muhafaza edemediðinden, O Nil-i mübarek âdet-i Arziye fevkýnde bir gaybî Cennetten çýkýyor diye rivayeti, gayet mânidar ve güzel bir hakikatý ifade ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarýnýn ve þehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu,  bil'icma, denizlerin büyüklüðü nisbetinde bir  kuvvetle    لآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ         der; ve bu þehadete denizler mahlûkatý adedince, þâhidler gösterir diye anladý. Ve denizlerin, nehirlerin umum þehadetlerini irade ederek ifade etmek mânasýnda, Birinci Makam'ýn Dördüncü Mertebesinde:</p><p> </p><p>
لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   ا لْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ  فِى وَحْدَتِهِ  جَمِيعُ الْبِحَارِ وَالاَنْهَارِ  بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا</p><p> </p><p>
  وَمَا فِيهَا عَلَيْهَا بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  التَّسْخِيرِ  وَالْمُحَافظَةِ  وَالاِدِّخَارِ  وَالاِدَارَةِ  اْلوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ  بِالْمُشَاهَدَةِ</p><p> </p><p>
denilmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra daðlar v.e sahralar, seyahat-ý fikriyede bulunan o yolcuyu</p><p> </p><p>
sh: » (T: 318)</p><p> </p><p>
çaðýrýyorlar, "Sahifelerimizi de oku" diyorlar. O da bakar, görür ki:</p><p> </p><p>
  «Daðlarýn küllî vazifeleri ve umumi hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akýllarý hayret içinde býrakýr.» Meselâ: daðlarýn zeminden emr-i Rabbâni ile çýkmalarý ve zeminin içinde, inkýlâbat-ý dahiliyeden neþ'et eden heyecanýný ve gazabýný ve hiddetini, çýkmalariyle teskin ederek; zemin o daðlarýn fýþkýrmasiyle ve menfeziyle teneffüs edip, zararlý olan sarsýntýlardan ve zelzele-i muzýrradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarýný bozmuyor.</p><p> </p><p>
  Demek, nasýlki sefineleri sarsýntýdan vikâye ve muvazenelerini muhafaza  için; onlarýn direkleri üstünde kurulmuþ; öyle de, daðlar, zemin sefinesinde bu mânada hazineli direkler olduklarýný Kur'an-ý Mu'cizü'l-Beyan:</p><p> </p><p>
 وَالْجِبَالُ اَوْتَادًا * وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ * وَالْجِبَالَ اَرْسَهَا           gibi çok Âyetlerle ferman ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem meselâ: Daðlarýn içinde zîhayata lâzým olan her nevi' menba'lar, sular, madenler, maddeler, ilaçlar o kadar hakimâne ve müdebbirane ve kerîmane ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiþ ki; bilbedahe, kudreti nihayetsiz bir Kadîr'in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm'in hazineleri ve anbarlarý ve hizmetkârlarý olduklarýný isbat ederler, diye anlar. Ve sahra ve daðlarýn dað kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kýyas edip, daðlarýn ve sahralarýn umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri þehadeti ve söyledikleri    لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ  tevhidini, daðlar kuvvetinde ve sebatýnda ve sahralar geniþliðinde ve büyüklüðünde görür. Âmentü Billâh der.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu mânayý ifade için, Birinci Makam'ýn Beþinci Mertebesinde:</p><p> </p><p>
 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   جَمِيعُ الْجِبَالِ وَالصَّحَارَى  بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا وَعَلَيْهَا بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  اْلاِدِّخَارِ  وَالاِدَارَةِ وَ نَشْرِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالتَّدْبِيرِ</p><p> </p><p>
الاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ  اْلوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ  الْمُنْتَظَمَةِ اَلْمُكَمَّلَةِ   بِالْمُشَاهَدَةِ</p><p> </p><p>
   denilmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 319)</p><p> </p><p>
  Sonra o yolcu, daðda ve sahrada fikriyle gezerken, eþcar ve nebâtat âleminin kapýsý fikrine açýldý. O'nu içeriye çaðýrdýlar: "Gel, dairemizde de gez, yazýlarýmýzý da oku." Dediler. O da girdi, gördü ki:</p><p> </p><p>
  Gayet muhteþem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve þükür teþkil etmiþler. Bütün eþcar ve nebatatýn enva'larý; bil' icma, beraber     لآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ</p><p> </p><p>
    diyorlar gibi lisan-ý hallerinden anladý. Çünki bütün meyvedar aðaç ve nebatlar; mizanlý ve fesahatli yapraklarýnýn dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlý ve belâgatlý meyvelerinin  kelimeleriyle beraber müsebbihâne þehadet getirdiklerine  ve     لآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ</p><p> </p><p>
      dediklerine delâlet ve þehadet eden üç büyük küllî hakikatý gördü.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  B i r i n c i s i: Pek zâhir bir surette kasdî bir  in'am ve ikram ve ihtiyari bir ihsan ve imtinan mânasý ve hakikatý herbirisinde hissedildiði gibi; mucmuunda ise, güneþin zuhurundaki ziyasý gibi görünüyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ý k i n c i s i: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkâný olmayýna kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve tasvir mânasý ve hakikatý enva' ve efradda gündüz gibi âþikâre görünüyor ve bir Sâni-i Hakîm'in eserleri ve nakýþlarý olduklarýný gösterir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ü ç ü n c ü s ü: O hadsiz masnuâtýn yüzbin çeþit ve ayrý ayrý tarz ve þekilde olan suretleri, gayet muntazam, mizanlý, zînetli olarak, mahdut ve mâdut ve birbirinin misli ve basit ve Câmid ve birbirinin ayný veya az farklý ve karýþýk olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüz bin nevi'lerin fârikalý ve intizamlý, ayrý ayrý, muvazeneli, hayatdar, hikmetli, yanlýþssýz, hatâsýz bir vaziyette umum efradýnýn suretlerinin fethi ve açýlýþý ise öyle bir hakikattýr ki, Güneþten daha parlaktýr; ve baharýn çiçekleri ve meyveleri ve yapraklarý ve mevcudatý sayýsýnca o hakikatý isbat eden þahidler var diye, bildi. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ  عَلَى نِعْمَةِ  اْلاِيمَانِ  dedi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Ýþte bu mezkûr hakikatlarý ve þehadetleri ifade manasýyle, Birinci Makam'ýn Altýncý Mertebesinde:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 320)</p><p> </p><p>
لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ  اِجْمَاعُ جَمِيعِ اَنْوَاعِ الاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَتِ  بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا  الْمَوْزُونَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَأَزْهَارِهَا  الْمُزَيَّنَاتِ الْجَزِيلاَتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلِيغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  الاِنْعَامِ وَالاِكْرَامِ وَالاِحْسَانِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ  وَحَقِيقَةِ التَّمْيِيزِ وَالتَّزْيِينِ وَالتَّصْوِيرِ بِاَرَادَةٍ وَ حِكْمَةٍ مَعَ قَطْعِيَّتِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ جَمِيعِ  صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ  الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ  الْغَيْرِ  الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَاتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَىٍ  مَحْصُورَةٍ  مَعْدُودَةٍ</p><p> </p><p>
          denilmiþ.</p><p> </p><p>
  Sonra, seyehat-ý fikriyede bulunan o meraklý ve terakki ile zevki ve þevki artan dünya yolcusu bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i mârifet ve îman alýp gelirken; hayvanat ve tuyur âleminin kapýsý hakikat bin olan aklýna ve mârifet_âþina olan fikrine açýldý. Yüzbin ayrý ayrý seslerle ve çeþit çeþit dillerle onu içeriye çaðýrdýlar. "Buyurun" dediler. O da girdi ve gördü ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bütün hayvanat ve kuþlarýn bütün nevi'leri ve taifeleri ve milletleri, bil'ittifak, lisan-ý kal ve lisan-ý halleriyle    لآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ  deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmiþler; her biri bizzat birer kaside-i Rabbanî, birer kelime-i Sübhâni ve mânidar birer harf-i Rahmanî hükmünde sâni'lerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanlarýn ve kuþlarýn duygularý ve kuvâlarý ve cihazlarý ve âzâlarý ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir, ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzaklarýna þükür ve vahdaniyyetine þehadet getirdiklerine kat'î delâlet eden üç muazzam ve muhit hakikatlarý müþahede etti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  B i r i n c i s i: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve þuursuz</p><p> </p><p>
sh: » (T: 321)</p><p> </p><p>
 tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hakîmâne îcad ve san'atperverâne ibda' ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk ve inþa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandýrmak ve ihya etmek hakikatýdýr ki; zîruhlar adedince þahidleri bulunan bir bürhan-ý bâhir olarak,  Zât-ý Hayy_ý Kayyûm'un vücub-u vücuduna ve sýfat-ý seb'asýna ve vahdetine þehadet eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ý k i n c i s i: O hadsiz masnu'larda  biribirinden simaca fârikalý ve  þekilce  zinetli ve miktarca mîzanlý ve suretçe intizamlý bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki, Kadir-i Küll-i Þey ve Âlim-i Küll-i Þeyden baþka hiçbir þey, bu her cihetle binlerle hârikalarý ve hikmetleri gösteren ihâtalý fiile sahip olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimal yok.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ü ç ü n c ü s ü: Birbirinin misli ve ayný veya az farklý ve birbirine benziyen mahsur ve mahdud yumurtalardan ve yumurtacýklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanlarýn yüzbinler çeþit tarzlarda ve birer mu'cize-i hikmet mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatâsýz bir hey'ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattýr ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikatý tenvir eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu üç hakikatýn ittifakiyle, hayvanlarýn bütün envaý, beraber öyle bir  لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ deyip þehadet getiriyorlar ki; güya zemin, büyük bir insan gibi, büyüklüðü nisbetinde    لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ</p><p> </p><p>
diyerek semavat ehline iþittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldý. Birinci Makam'ýn Yedinci Mertebesinde bu mezkûr hakikatlarý ifade mânasýyle:</p><p> </p><p>
 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى</p><p> </p><p>
 وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ جَمِيعِ اَنْوَاعِ </p><p> </p><p>
الْحَيْوَانَاتِ  وَالطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ  الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ  حَوَاسِّهَا  وَقُواَهَا  وَحِسِّيَّاتِهَا وَلَطَائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ  اْلفَصِيحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَجَوَارِحِهَا  وَاَعْضَائِهَا وَاَلاَتِهَا  الْمُكَمَّلَةِ  الْبَلِيغَاتِ بِشَهَادَةِ  عَظَمَةِ  اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  الاِيجَادِ وَالصُّنْعِ  وَالاِبْدَاعِ  بِالْاِرَادِةِ  وَحَقِيقَةِ  التَّمْيِيزِ وَالتَّزْيِينِ بِالْقَصْدِ  وَحَقِيقَةِ  التَّقْدِيرِ وَالتَّصْوِيرِ   بِالْحِكْمَةِ  مَعَ قَتْعِيَةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ  جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ  الْمُخَالِفَةِ  الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ  الْمَحْصُورَةِ مِنْ  بِيضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةِ مُتَشَابِهَةٍ  مَحْصُورَةٍ  مَحْدُودَةٍ  </p><p> </p><p>
sh: » (T: 322)</p><p> </p><p>
       denilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Sonra o mütefekkir yolcu, mârifet-i Ýlâhiyyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakýnda ve envarýnda daha ileri gitmek için insanlar âlemine ve beþer dünyasýna girmek isterken, baþta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiþ zamanýn menziline baktý, gördü ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nev'i beþerin en nûranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler (Aleyhimüsselâm), bil'icma' beraber      لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ        deyip zikrediyorlar; ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarýnýn kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beþeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çýkarmak için, onlarý Ýman-ý Billâha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nuranî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki: Meþahir-i insâniyenin en yüksekleri ve namdarlarý olan o üstadlarýn herbirisinin elinde Hâlýk-ý kâinat tarafýndan verilmiþ niþane-i tasdik olarak mu'cizeler bulunduðundan, herbirinin ihbarý ile beþerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doðru zatlarýn icma' ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'i olduðunu kýyas edebildi. Ve bu kuvvette bu kadar muhbir-i sâdýklarýn hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatý inkâr eden ehl-i dalâlet ne derece hadsiz bir hatâ, bir cinâyet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azâba mestahak olduklarýný anladý. Ve onlarý tasdik edip îman getirenler ne kadar haklý ve hakikatlý olduklarýný bildi; îman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.Evet, Enbiyayý (Aleyhimüsselâm) Cenâb-ý Hak tarafýndan fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizatlarýndan ve hakkaniyetlerini</p><p> </p><p>
sh: » (T: 323)</p><p> </p><p>
gösteren, muarýzlarýna gelen semavî pek çok tokatlarýndan ve hak olduklarýna delâlet eden þahsî kemalâtlarýndan ve hakikatlý tâlimatlarýndan; ve doðru olduklarýna þehadet eden kuvvet-i îmanlarýndan ve tam ciddiyetlerinden ve fedâkarlýklarýndan ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarýndan ve onlarýn yollarý doðru ve hak olduðuna þehadet eden ittiba'lariyle hakikata, kemâlâta, nura vâsýl olan hadsiz tilmizlerinden baþka, onlarýn ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmâý ve ittifâký ve tevâtürü ve isbatta tevâfuku ve tesânüdü ve tetâbuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet, karþýsýna çýkamaz ve hiçbir þüphe ve tereddüdü býrakmaz. Ve îmanýn erkânýnda umum enbiyayý (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dahil olmasý, o tasdik büyük bir kuvvet menbaý olduðunu anladý. Onlarýn derslerinden çok feyz-i îmanî aldý. Ýþte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade mânasýnda Birinci Makam'ýn Sekizinci Mertebesinde:</p><p> </p><p>
 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ جَمِيعِ الأَنْبِيَاءِ  بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمْ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ</p><p> </p><p>
             denilmiþ.</p><p> </p><p>
  Sonra îmanýn kuvvetinden ulvî bir zevk alan o seyyah-ý talib, Enbiya Aleyhimüsselâm'ýn meclisinden gelirken, ulemanýn ilmelyakîn suretinde kat'i ve kuvetli delillerle, enbiyalarýn (Aleyhimüsselâm) dâvalarýný isbat eden ve asfiya sýdd^ýkîn denilen mütebahhir müctehid muhakkikler, onu dershanelerine çaðýrdýlar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhî ve yüzbinlerle müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kýl kadar bir þüphe býrakmayan tedkikat-ý amikalarýyla, baþta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i îmâniyeyi isbat ediyorlar. Evet, istidatlarý ve meslekleri muhtelif olduðu halde usul ve erkân-ý îmaniyede onlarýn müttefikan ittifaklarý ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarýna istinadlarý öyle bir hüccettir ki; onlarýn mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarýnýn umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise karþýlarýna ancak öyle çýkabilir. Yoksa o münkirler, yalnýz cehalet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmýyan menfî mes'elelerde inad ve göz kapamak suretiyle karþýlarýna çýkabilirler. Gözünü kapayan, yalnýz kendine gündüzü gece yapar.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 324)</p><p> </p><p>
  Bu seyyah; bu muhteþem ve geniþ dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadlarýn neþrettikleri nurlar, zeminin yarýsýný bin seneden ziyâde ýþýklandýrdýðýný bildi. Ve öyle bir kuvve-i mâneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kýl kadar þaþýrtmaz ve sarsmaz. Ýþte bu yolcunun dershaneden aldýðý derse bir kýsa iþaret olarak Birinci Makam'ýn Dokuzuncu Mertebesinde:</p><p> </p><p>
 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ  جَمِيعِ  الاَصْفِيَآءِ بِقُوَّةٍ</p><p> </p><p>
بَرَاهِيْهِمُ  الزَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ  الْمُتَّفِقَةِ</p><p> </p><p>
       denilmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, îmanýn daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkiþafýnda ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertesebine terakkisindeki envarý ve ezvaký görmeye çok müþtak olan o mütefekkir yolcu medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telâhukýyle tevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra geniþliðinde bir tekyede, bir hangâhda, bir zirikhande, bir irþadgâhda ve cadde-i kübra-yý Muhammedýnin (A.S.M) ve mi'rac-ý Ahmedinin (A.S.M) gölgesinde hakikate çalýþan ve hakka eriþen ve aynelyakîne yetiþen binlerle ve milyonlarla kudsi mürþidler onu dergâha çaðýrdýlar. O da girdi, gördü ki: O ehl-i keþf ve keramet mürþidler; keþfiyatlarýna ve müþahedelerine ve karemetlerine istinaden bil'icma müttefikan    لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ        diyerek, vücub u vücud ve vahdet-i Rabbâniyyeyi kainata ilân ediyorlar. Güneþin ziyasýndaki yedi renk ile güneþi tanýmak gibi, yetmiþ renk ile, belki esma-i hüsna adedince, Þems-i Ezelî'nin ziyasýndan tecelli eden ayrý ayrý nurlu renkler ve çeþit çeþit ziyalý levnler ve baþka baþka hakikatlý tarikatlar ve muhtelif doðru meslekler ve mütenevvi haklý meþreblerde bulunan o kudsî dâhilerin ve nuranî âriflerin icma' ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduðunu aynelyakîn müþahede etti ve enbiyanýn (Aleyhimüsselâm) icmaý ve asfiyanýn ittifaký ve evliyanýn tevâfuku ve bu üç icmaýn birden ittifaký, Güneþi gösteren gündüzün ziyasýndan daha parlak gördü. Ýþte, bu misafirin tekyeden aldýðý feyze kýsa bir iþaret olarak, Birinci Makam'ýn Onuncu Mertebesinde:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 325)</p><p> </p><p>
 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ    اِجْمَاعُ  الْاَوْلِيَآءِ  بِكَشْفِيَاتِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ  الْمُحَقَّقَةِ  الْمُصَدَّقَةِ</p><p> </p><p>
        denilmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, kemalât-ý insaniyenin en mühimmi ve en büyüðü, belki, bilcümle kemalât-ý insaniyenin menbaý ve esasý, Îman-ý Billâhdan ve mârifetullahdan neþ'et eden muhabbetullah olduðunu bilen o dünya seyyahý, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, îmânýn kuvvetinde ve mârifetin inkiþafýnda daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle baþýný kaldýrdý ve semavata baktý. Kendi aklýna dedi ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Mâdem kâinatta en kýymetdar þey hayattýr ve kâinatýn mevcudatý hayata musahhardýr; ve madem zîhayatýn en kýymetdârý zîruhdur ve zîruhun en kýymetdarý zîþuurdur; ve madem bu kýymetdarlýk için küre-i zemin, zîhayatý mütemadiyen çoðaltmak için her asýr, her sene dolar boþalýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elbette ve her halde, bu muhteþem ve müzeyyen olan semâvatýn dahi kendisine münasip ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîþuurlardan vardýr ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M) Sahabelere görünen Hazret-i Cebrail (A.S) in temessülü gibi melâikeleri görmek ve onlarla konuþmak hâdiseleri tevatür suretinde eskidenberi nakl ve rivayet ediliyor. Öyle ise, keþke ben semâvat ehli ile dahi görüþseydim; onlar ne fikirde olduklarýný bilseydim. Çünki, "Hâlik-ý kâinat hakkýnda en mühim söz onlarýndýr." diye düþünürken, birden semâvi þöyle bir sesi iþitti: Mâdem bizim ile görüþmek ve dersimizi dinlemek istersin.. bilki: Baþta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ý Mu'ciz'ül-Beyan olarak bütün Peygamberlere vasýtamýzla gelen mesail-i îmâniyeye en evvel biz îman etmiþiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan ervah-ý tayyibe, bilâistisna ve bil'ittifak, bu kâinat Hâlikýnýn vücub-u vücuduna ve vahdetine  ve sýfât-ý kudsiyesine þahadet edip birbirine muvafýk ve mutabýk olarak ihbar etmiþler. Bu hadsiz ihbârâtýn tevâfuku ve tetâbuku, Güneþ gibi sana bir rehberdir, dediklerini bildi. Ve onun nur-u îmaný parladý. Zeminden göklere çýktý. Ýþte bu yolcunun melâikeden aldýðý derse kýsa bir iþaret olarak Birinci Makam'ýn Onbirinci Mertebesinde:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 326)</p><p> </p><p>
لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ اَلْوَاجِبُ الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ  اِتِّفَاقُ الْمَلَئِكَةِ اَلْمُتَمَثِّلِينَ ِلاَنْظَارِ</p><p> </p><p>
 النَّاسِ وَالْمُتَكَلِّمِينَ مَعَ خَوَاصِّ  الْبَشَرِ  بِاِخْبَارَاتِهِمْ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ   </p><p> </p><p>
             denilmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra, pür-merak ve pür-iþtiyak o misafir, âlem-i þehadet ve cismânî ve maddî cihetinde mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ý hallerinden ders aldýðýndan, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalâa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan; ve kâinatýn meyvesi olan insanýn çekirdeði hükmünde bulunan ve küçüklüðü ile beraber, mânen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akýllarýn selim ve nuranî kalblerin kapýsý açýldý. Baktý ki: Onlar, âlem-i gayb ve âlem-i þehadet ortasýnda insanî berzahlardýr ve iki âlemin birbiriyle temaslarý ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüðünden; kendi akýl ve kalbine dedi ki: "Gelin, bu emsalinizin kapýsýndan hakikata giden yol daha kýsadýr. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldýðýmýz gibi deðil, belki îman noktasýndaki ittisaflarýndan ve keyfiyet ve renklerinden, mütalâamýz ile istifade etmeliyiz." Dedi, mütalâaya baþladý. Gördü ki:</p><p> </p><p>
  Ýstidatlarý gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametli ve nurlu akýllarýn îman ve tevhiddeki ittisafkârane ve rasihâne itikadlarý, tevâfuk; ve sebatkârane ve mutmainâne kanaat ve yakînleri tetâbuk ediyor. Demek, tebeddül etmiyen bir hakikata dayanýp baðlanmýþlar; ve kökleri, metin bir hakikata girmiþ kopmuyor. Öyle ise bunlarýn nokta-i îmaniyede ve vücub ve tevhidde icma'larý, hiç kopmaz bir zincir-i nûranîdir; ve hakikate açýlan ýþýklý bir penceredir.</p><p> </p><p>
  Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meþrebleri birbirine mübayin olan o umum selim ve nuranî kalblerin erkân-ý îmaniyedeki müttefikane ve itmi'nankârane ve müncezibâne keþfiyat ve müþahedatlarý birbirine tevâfuk; ve tevhidde birbirine mutabýk çýkýyor. Demek, hakikate mukabil ve vâsýl ve mütemessil bu küçücük birer arþ-ý mârifet-i Rabbâniyye ve bu câmi birer âyine-i samedâniyye olan nuranî kalbler, Þems-i Hakikate karþý açýlan pencerelerdir; ve umumu birden Güneþe âyinedarlýk eden bir</p><p> </p><p>
sh: » (T: 327)</p><p> </p><p>
deniz gibi, bir âyine-i a'zamdýr. Bunlarýn vücub-u vücudda ve vahdette ittifaklarý ve icma'larý hiç þaþýrmaz ve þaþýrtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürþid-i ekberdir. Çünki, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikattan baþka bir vehim ve hakikatsýz bir fikir ve asýlsýz bir sýfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihane, bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsýn, galat-ý hisse uðratsýn. Buna ihtimal veren bozulmuþ ve çürümüþ bir akla, bu kâinatý inkâr eden ahmak sofestailer dahi razý olmazlar, reddederler diye anladý. Kendi akýl ve kalbiyle beraber âmentü Billâh dediler. Ýþte, bu yolcunun müstakim akýllardan ve münevver kalblerden istifade ettiði mârifet-i îmâniyeye kýsa bir iþaret olarak Birinci Makam'ýn Onüçüncü Mertebesinde:</p><p> </p><p>
       لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ اَلْوَاجِبُ الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِجْمَاعُ  الْعُقُولِ الْمُسْتَقِيمَةِ  الْمُنَوَّرَةِ بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وِبِقَنَاعَاتِهَا  وَيَقِينَاتِهَا الْمُطَآبِقَةِ مَعَ تَخَالُفِ  الاْسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ وَكَذا دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ النُّورَانِيَّةِ بِكَشْفِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ  مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ</p><p> </p><p>
         denilmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sonra; âlem-i gaybe yakýndan bakan ve akýl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapýyý da þöyle bir fikir ile çaldý. Yâni: Mâdem bu cismanî âlem-i þehadette, bu kadar zînetli ve  san'atlý hadsiz masnu'lariyle kendini tanýttýrmak ve bu kadar tatlý ve süslü nihayetsiz ni'metleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mucizeli ve meharetli hesabsýz eserleriyle gizli kemâlâtýný bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen istiyen ve hâl diliyle bildiren bir zat, perde-i gayb tarafýnda bulunduðu bilbedahe anlaþýlýyor. Elbette ve her halde, fiilen ve hâlen olduðu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuþur, kendini tanýttýrýr, sevdirir, Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde O'nu O'nun tezahüratýndan bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye</p><p> </p><p>
sh: » (T: 328)</p><p> </p><p>
girdi, akýl gözüyle gördü ki:</p><p> </p><p>
  Gayet kuvvetli bir tezahüratla, vahiylerin hakikatý, âlem-i gaybýn her tarafýnda, her zamanda hükmediyor. Kâinatýn ve mahlûkatýn þehadetlerinden çok kuvvetli bir þehadet, vücud ve tevhid, Allâmü'l-Guyub'dan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnýz masnularýnýn þehadetlerine býrakmýyor. Kendisi, kendine lâyýk bir kelâm-ý ezelî ile konuþuyor. Her yerde, ilim ve kudretiyle hâzýr ve nâzýrýn kelâmý dahi hadsizdir; ve kelâmýnýn mânasý O'nu bildirdiði gibi, tekellümü dahi, O'nu, sýfâtýyle bildiriyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle, ve ihbaratlarýnýn vahy-i Ýlâhîye mazhariyet noktasýnda ittifaklariyle; ve nev'i beþerden ekseriyet-i mutlakanýn tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedasý; ve vahyin semereleri ve vahy-i meþhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin delâil ve mu'cizatlariyle, hakikat-ý vahyin tahakkuku ve sübutu, bedahet derecesine geldiðini bildi; ve vahyin hakikatý beþ hakikat-ý kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladý.</p><p> </p><p>
  B i r i n c i s i: لِلتَّنَزُّلاَتِ الاِلَهِيَّةِ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ  </p><p> </p><p>
     denilen, beþerin akýllarýna ve fehimlerine göre konuþmak bir tenezzül-ü Ýlâhidir. Evet, bütün zîruh mahlûkatýný konuþturan ve konuþmalarýný bilen, elbette kendisi dahi o konuþmalara konuþmasiyle müdahele etmesi, Rubûbiyyetin muktezasýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ý k i n c i s i: Kendini tanýttýrmak için kâinatý, bu kadar hadsiz masraflarla, baþtan baþa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtýný söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanýttýracak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ü ç ü n c ü s ü: Mevcudatýn en müntehabý ve en muhtacý ve en nâzenini ve en müþtaký olan hakiki insanlarýn münâcatlarýna ve þükürlerine, fiilen mukabele ettiði gibi, kelâmiyle de mukabele etmek, Hâlikýyyetin þe'nidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  D ö r d ü n c ü s ü: Ýlim ile hayatýn zaruri bir lâzýmý ve ýþýklý bir tezâhürü olan mükâleme sýfatý, elbette ihâtalý bir ilmi ve sermedî bir hayatý taþýyan zatta, ihâtalý ve sermedi bir surette bulunur.</p><p> </p><p>
  B e þ i n c i s i: En sevimli ve muhabbetli ve endiþeli ve nokta-i istinada</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 329)</p><p> </p><p>
 en muhtac ve sâhibini ve mâlikini bulmaða en müþtak; hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarýna; acz ve iþtiyaký, fakr ve ihtiyacý ve endiþe-i istikbali ve muhabbeti ve perestiþi veren bir zat, elbette kendi vücudunu onlara tekellümü ile iþ'ar etmek, Ulûhiyyetin muktezasýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte: Tenezzül-ü Ýlâhi ve taarrüf-ü Rabbâni ve mukabele-i Rahmâni ve mükâleme-i Sübhâni ve iþ'ar-ý Samedânî hakikatlarýný tazammun eden umumî, semavî vahiylerin, icma ile, Vâcibü'l-Vücud'un vücuduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki Güneþ'in þuââtýnýn Güneþ'e þehadetinden daha kuvvetlidir, diye anladý. Sonra ilhamlar cihetine baktý, gördü ki: Sâdýk ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi' mükâleme-i Rabbâniyyedir, fakat iki fark vardýr.</p><p> </p><p>
  Birincisi : Ýlhamdan çok yüksek olah vahyin, ekseri melâike vasýtasiyle; ve ilhamýn, ekseri vasýtasýz olmasýdýr. Meselâ:</p><p> </p><p>
  Nasýlki bir  padiþahýn iki  suretle konuþmasý ve emirleri var. Birisi: Haþmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yâverini, bir vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtiþamýný ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazan, vasýta ile beraber bir içtima yapar, sonra ferman teblið edilir.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi : Sultanlýk unvanýyla ve padiþahlýk umumî ismiyle deðil, belki kendi þahsiyle, hususî bir münasebeti ve cüz'i bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile, veya bir âmi raiyyetiyle ve hususî telefoniyle hususî konuþmasýdýr. Öyle de; Padiþah-ý Ezelînin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlýký unvaniyle, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören þümullü ilhamlariyle mükâlemesi olduðu gibi; herbir ferdin herbir zîhayatýn Rabbi ve Hâliki olmak haysiyetiyle, hususî bir surette, fakat perdeler arkasýnda onlarýn kabiliyetine göre bir tarz-ý mükâlemesi var.</p><p> </p><p>
  Ýkinci fark: Vahiy; gölgesizdir, sâfidir, havassa hasdýr. Ýlham ise; gölgelidir, renkler karýþýr, umumîdir; melâike ilhamlarý ve insan ilhamlarý ve hayvanat ilhamlarý gibi, çeþid çeþid, hem pekçok enva'lariyle, denizlerin katreleri kadar kelimat-ý Rabbâniyyenin teksirine medar bir zemin teþkil ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
        لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا  لِكَلِمَاتِ  رِبِّى لَنَفِدَ  الْبَحْرُ  قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ  كَلِمَاتُ رَبِّى                </p><p> </p><p>
sh: » (T: 330)</p><p> </p><p>
    âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladý.</p><p> </p><p>
  Sonra, ilhamýn mahiyetine ve hikmetine ve þehadetine baktý, gördü ki. Mahiyeti ile hikmeti, ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.</p><p> </p><p>
  B i r i n c i s i: Tevveddüd-ü Ýlâhî denilen, kendini mahlûkatýna fiilen sevdirdiði gibi, kavlen ve huzuren ve sohbeten dahi sevdirmek, Vedûdiyyetin ve Rahmâniyyetin muktezasýdýr.</p><p> </p><p>
  Ý k i n c i s i: Ýbâdýnýn dualarýna fiilen cevap verdiði gibi, kavlen dahi perdeler arkasýnda icabet etmesi, Rahîmiyyetin þe'nidir.</p><p> </p><p>
  Ü ç ü n c ü s ü: Aðýr beliyyelere ve þiddetli hallere düþen mahlûkatlarýnýn istimdadlarýna ve feryadlarýna ve tazarruatlarýna fiilen imdad ettiði gibi, bir nevi' konuþmasý hükmünde olan ilhâmî kaviller ile de imdada yetiþmesi, Rubûbiyyetin lâzýmýdýr.</p><p> </p><p>
  D ö r d ü n c ü s ü:  çok âciz ve çok zaif; ve çok fakir ve ihtiyaçlý; ve kendi mâlikini ve hâmisini ve Müdebbirini ve Hafîzini bulmaða pekçok muhtaç ve müþtak olan zîþuur musnularýna, vücudunu ve huzurunu ve  himayetini fiilen ihsas ettiði gibi, bir nevi' mükâleme-i Rabbâniyye hükmünde sayýlan bir kýsým sâdýk ilhamlar perdesinde, mahsus ve bir mahlûka bakan has bir vecihde, onun kabiliyetine göre, onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, þefkat-i Ulûhiyyetin ve rahmet-i Rubûbiyyetin zaruri ve vacib bir muktezasýdýr; diye anladý.</p><p> </p><p>
  Sonra ilhamýn þehadetine baktý, gördü: Nasýlki Güneþin -faraza- þuuru ve hayatý olsaydý; ve o halde, ziyasýndaki yedi rengi, yedi sýfâtý olsaydý o cihette ýþýðýnda bulunan þualarý ve cilveleri ile bir tarz konuþmasý bulunacaktý. Ve bu vaziyette, misâlinin ve aksinin þeffaf þeylerde bulunmasý ve her âyine ve her parlak þeyler ve cam parçalarý ve kabarcýklar ve katrelerle hattâ þeffaf zerreler ile herbirinin kabiliyetine göre konuþmasý; ve onlarýn hâcâtýna cevap vermesi; ve bütün onlar, Güneþ'in vücuduna þehadet etmesi; ve hiçbir iþ, bir iþe mâni olmamasý; ve bir konuþmasý, diðer konuþmaya müzahemet etmemesi bilmüþahede görüleceði gibi... aynen öyle de:</p><p> </p><p>
  Ezel ve ebedin Zülcelâl Sultaný ve bütün mevcudatýn Zülcemal Hâlik-ý Zîþâný olan Þems-i Sermedî'nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti gibi, küllî ve muhît olarak herþey'in kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual, bir suale; bir iþ, bir iþe; bir hitab bir hitaba mâni olmamasý ve karýþtýrmamasý bilbedahe</p><p> </p><p>
sh: » (T: 331)</p><p> </p><p>
anlaþýlýyor. Ve bütün o cilveler, o konuþmalar ve ilhamlar, birer birer ve beraber bil'ittifak o Þems-i Ezelî'nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve Vahdetine ve Ehadiyetine delâlet ve þehadet ettiklerini aynelyakîne yakýn bir ilmelyakîn ile bildi.</p><p> </p><p>
  Ýþte, bu meraklý misafirin âlem-i gaybdan aldýðý ders-i mârifetine kýsa bir iþaret olarak, Birinci Makam'ýn Ondördüncü ve Onbeþinci mertebelerinde:</p><p> </p><p>
لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   الْوَاجِبُ الْوُجُودِ  الْوَاحِدُ الاَحَدِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِجْمَاعُ</p><p> </p><p>
جَمِيعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزَّلاَتِ اْلاِلَهِيَّةِ  وَلِلْمُكَالَمَاتِ  السُّبْحَانِيَّةِ  وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ  وَلِلْمُقَابَلاَتِ الرَّحْمَانِيَّةِ  عِنْدَ مُنَاجَاتِ  عَبَادِهِ وَلِلْعِشَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ  لِوُجُودِهِ  لِمَخْلُوقَاتِهِ  وَكَذَا دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِتِّفَاقُ الاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ  الْمُتَضَمِّنَةِ  لِلتَّوَدُّدَاتِ اْلاِلَهِيَّةِ  وَلِلْاِجَابَاتِ  الرَّحْمَانِيَّةِ  لِدَعَوَاتِ  مَخْلُوقَاتِهِ  وَلِلْاِمْدَادَاتِ  الرَّبَّانِيَّةِ  لِاِسْتِغَاثَاتِ  عِبَادِهِ وَلِلْاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ  لِمَصْنُوعَاتِهِ</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Sonra, o dünya seyyahý kendi aklýna dedi ki: Mâdem bu kâinatýn mevcudatýyle Mâlikimi ve Hâlikimi arýyorum; elbette herþeyden evvel bu mevcudatýn en meþhuru, ve a'dasýnýn tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandaný ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseði ve akýlca en parlaðý ve ondört asrý fazileti ile ve Kur'aný ile ýþýklandýran Muhammed-i Arabî Vesselâm'ý ziyaret etmek ve aradýðýmý ondan sormak için Asr-ý Saadete beraber gitmeliyiz diyerek, akliyle beraber o asra girdi gördü ki:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 332)</p><p> </p><p>
  O asýr hakikâten, o Zat (A.S.M) ile bir saadet-i beþeriye asrý olmuþ. Çünki en bedevî, en ümmî bir kavmi, getirdiði Nur vasýtasiyle, kýsa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiþ.</p><p> </p><p>
  Hem kendi aklýna dedi : Biz, en evvel, bu fevkalâde Zatýn (A.S.M) bir derece kýymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratýnýn doðruluðunu bilmeliyiz. Sonra Hâlikýmýzý ondan sormalýyýz.; diyerek taharriye baþladý. Bulduðu hadsiz kat'i delillerden, burada, yalnýz "Dokuz Külliyeti" ne birer kýsa iþaret edilecek.</p><p> </p><p>
  B i r i n c i s i: Bu Zâtda (A.S.M) - hattâ düþmanlarýnýn tasdiki ile dahi,- bütün güzel huylarýn ve hasletlerin bulunmasý; ve  وَانْشَقَّ الْقَمَرُ * وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ  وَلَكِنَّ  اللَّهَ رَمَى                 ayetlerinin sarahatýyla, bir parmaðýnýn iþaretiyle kamer iki parça olmasý; ve bir avucu ile a'dasýnýn ordusuna attýðý az bir toprak , umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmalarý; ve susuz kalmýþ kendi ordusuna, beþ parmaðýndan kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat'i ile ve bir kýsmý tevatür ile yüzer mu'cizatýn onun elinde zâhir olmasýdýr. Bu mu'cizattan üçyüzden ziyade bir kýsmý, Ondokuzuncu Mektup olan Mu'cizat-ý Ahmediye (A.S.M) namýndaki hârika ve kerametli bir Risalede kat'i delilleriyle beraber beyan edildiðinden, onlarý ona havale ederek dedi ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Bu kadar ahlâk-ý hasene ve kemalâtla beraber, bu kadar mu'cizat-ý bâhiresi bulunan bir zat (A.S.M), elbette en doðru sözlüdür. Ahlâksýzlarýn iþi olan hileye, yalana, yanlýþa tenezzül etmesi kabil deðil.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ý k i n c i s i: Elinde, bu kâinat sahibinin bir fermaný bulunduðu; ve o fermaný her asýrda üçyüz milyondan ziyade insanlarýn kabul ve tasdik ettikleri; ve o ferman olan Kur'an-ý Azîmüþþan'ýn, yedi vecihle hârika olmasýdýr. Ve bu Kur'an'ýn, kýrk vecihle mu'cize olduðu ve kâinat Hâlikýnýn sözü bulunduðu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeþinci Söz, ve Mu'cizat-ý Kur'aniye namlarýndaki Risale-i Nur'un bir Güneþi olan meþhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-i hak ve hakikat bir fermanýn tercümaný ve teblið edicisi bir zatta (A.S.M) fermana cinayet ve ferman sahibine hýyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 333)</p><p> </p><p>
  Ü ç ü n c ü s ü: O zat (A.S.M), öyle bir þeriat ve bir Ýslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir dua ve bir dâvet ve bir îman ile meydana çýkmýþ ki; onlarýn ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuþ ve ne de bulunur. Çünki: Ümmî bir Zatta (A.S.M) zuhur eden o þeriat, ondört asrý ve nev'i beþerin, humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlariyle idare etmesi emsâl kabul etmez.</p><p> </p><p>
  Hem, ümmî bir Zâtýn (A.S.M) ef'al ve akvâl ve ahvalinden çýkan Ýslâmiyet, her asýrda, üçyüz milyon insanýn rehberi ve mercii; ve akýllarýnýn muallimi ve mürþidi; ve kalblerinin münevviri ve musaffisi, ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi; ve ruhlarýnýn medar-ý inkiþafý ve mâden-i terakkiyatý olmasý cihetiyle, misli olamaz ve olmamýþ.</p><p> </p><p>
  Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtýn bütün envaýnda en ileri olmasý..ve herkesten ziyade takvada bulunmasý..ve Allah'tan korkmasý..ve fevkalâde daimi mücahedat ve daðdaðalar içinde tamtamýna ubûdiyetin en ince esrarýna kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmiyerek, ve tam mânasiyle ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida hem intihayý birleþtirerek yapmasý; elbette misli görülmez ve görülmemiþ.</p><p> </p><p>
  Hem binler dua ve münâcatlarýndan Cevþenü'l Kebir ile, öyle bir mârifet-i Rabbaniyye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yeiþememeleri gösteriyor ki; duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcatýn baþýnda, Cevþenü'l-Kebirin doksandokuz fýkrasýndan bir fýkrasýnýn kýsacýk bir mealinin beyan edildiði yere bakan adam, Cevþen'in dahi misli yoktur diyecek.</p><p> </p><p>
  Hem, teblið-i Risalette ve nâsý hakka dâvette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiþ ki; büyük devletler, büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcasý ona þiddetli adavet ettikleri halde; zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâþ, bir korkaklýk göstermemesi; ve tek baþiyle bütün dünyaya meydan okumasý ve baþa da çýkarmasý; ve Ýslâmiyeti dünyanýn baþýna geçirmesi isbat eder ki, teblið ve dâvette dahi misli olmamýþ ve olamaz.</p><p> </p><p>
  Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yâkin ve mu'cizane bir inkiþaf ve cihaný ýþýklandýran bir ulvi itikad taþýmýþ ki, o zamanýn hükümraný olan bütün efkârý ve akideleri ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 334)</p><p> </p><p>
hükemanýn hikmetleri ve ruhani reislerin ilimleri ona muarýz ve muhalif ve münkir olduklarý halde; onun ne yakînine, ne îtikadýna, ne îtimadýna, ne itmi'nanýna hiçbir þüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi; ve maneviyatta ve merâtib-i îmâniyede terakki eden baþta Sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, Onun, her vakit, mertebe-i îmanýndan feyz almalarý ve O'nu en yüksek derecede bulmalarý bilbedahe gösterir ki, îmaný dahi emsalsizdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, böyle emsal-siz bir þeriat ve misilsiz bir Ýslâmiyet ve hârika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendane bir davet ve mu'cizane bir îman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladý, ve aklý dahi tasdik etti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  D ö r d ü n c ü s ü: Enbiyalarýn (Aleyhimüsselâm) icmaý, nasýl ki vücud ve vahdaniyyet-i Ýlâhiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zatýn (A.S.M) doðruluðuna ve risaletine gayet saðlam bir þehadettir. Çünki, Enbiya Aleyhimüsselâm'ýn doðruluklarýna ve Peygamber olmalarýna medar olan ne kadar kudsî sýfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa, O Zatda (A.S.M) en ileride olduðu tarihçe musaddaktýr. Demek onlar, nasýlki lisan-ý kal ile, Tevrat, Ýncil, Zebur ve Suhuflarýnda bu Zatýn (A.S.M) geleceðini haber verip insanlara beþaret vermiþler ki kütüb-ü mukaddesenin o beþaretli iþârâtýndan yirmiden fazla ve Pek zâhir bir kýsmý, Ondokuzuncu Mektupta güzelce beyan ve isbat edilmiþ. Öyle de, lisan-ý halleriyle yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtý tasdik edip dâvasýný imza ediyorlar; ve lisan-ý kal ve icma' ile vahdâniyyete delâlet ettikleri gibi, lisan-ý hal ile ve ittifak ile de, bu Zâtýn sâdýkýyetine þehadet ediyorlar, diye anladý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  B e þ i n c i s i: Bu Zâtýn düsturlariyle ve terbiyesi ve tebaiyyetiyle ve arkasýndan gitmeleriyle; hakka, hakikata, kemâlâta, kerâmata, keþfiyata, müþahedata yetiþen binlerce evliya vahdâniyyete delâlet ettikleri gibi; üstadlarý olan bu Zâtýn sâdýkýyetine ve risaletine, icma ve ittifakla þehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiði haberlerin bir kýsmýný, nur-u velâyetle müþahede etmeleri; ve umumunu, nur-u îmanile, ya ilmeyakînveya aynelyakîn veya hakkalyakîn îtikad ve tasdik etmeleri; üstadlarý olan bu Zâtýn, derece-i hakkaniyet ve sâdýkýyetini Güneþ gibi gösterdiðini gördü.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 335)</p><p> </p><p>
  A l t ý n c ý s ý: Bu Zâtýn ümmîliðiyle beraber; getirdiði hakaik-i kudsiye ve ihtira ettiði ulûm-u âliye ve keþfettiði mârifet-i Ýlâhiyyenin dersiyle ve tâlimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetiþen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sýddîkîn-i muhakkikîn ve dâhi hükema-i mü'minin, bu Zâtýn üssü'l-esas dâvasý olan vahdâniyyeti kuvvetli bürhanlariyle bil'ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallîm-i ekberin ve bu üstâd-ý âzamýn hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduðuna ittifak ile þehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sâdýkýyetidir. Meselâ Risale-i Nur, yüz parçasiyle, bu Zâtýn sadâkatinin bir tek bürhanýdýr.</p><p> </p><p>
  Y e d i n c i s i: Âl ve Ashab namýnda, ve nev'i beþerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meþhuru, ve en muhterem ve en namdarý, ve en dindar ve en  keskin nazarlý taife-i azîmesi, kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle bu Zâtýn bütün gizli ve aþikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiþ ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtýn, dünyada en sâdýk ve en yüksek ve en haklý ve hakikatlý olduðuna ittifak ile ve icma' ile sarsýlmaz tasdikleri ve kuvvetli imanlarý, Güneþin ziyasýna delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladý.</p><p> </p><p>
  S e k i z i n c i s i: Bu kâinat, nasýlki kendini îcad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitap gibi, bir sergi gibi, bir temaþagâh gibi tasarruf eden sâniine ve kâtibine ve nakkaþýna delâlet eder; öyle de: Kâinatýn hilkatindeki makasýd-ý Ýlâhiyyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtýndaki Rabbâni hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane harekâtýndaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kýymetini ve içindeki mevcudatýn kemâlâtýný ilan edecek ve o kitab-ý kebîrin mânalarýný ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doðru keþþaf, bir muhakkik üstad, bir sâdýk muallim istediði ve iktiza ettiði ve herhalde bulunmasýna delâlet ettiði cihetiyle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu Zâtýn hakkaniyetine, ve bu kâinat Hâlikýnýn en yüksek ve sâdýk bir me'muru olduðuna þehadet ettiðini bildi.</p><p> </p><p>
  D o k u z u n c u s u: Mâdem bu san'atlý ve hikmetli masnûatýyla kendi hünerlerini ve san'atkârlýðýnýn ve kemâlâtýný teþhir etmek; ve bu süslü, zînetli nihayetsiz mahlûkatýyla kendini tanýttýrmak ve sevdirmek; ve bu lezzetli ve kýymetli hesapsýz ni'metleriyle kendine teþekkür ve hamd ettirmek; ve bu þefkatli ve himayetli umumî</p><p> </p><p>
sh: » (T: 336)</p><p> </p><p>
 terbiye ve iaþe ile, hattâ aðýzlarýn en ince zevklerini ve iþtihalarýn her nev'ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbâni it'amlar ve ziyafetler ile, kendi rubûbiyyetine karþý, minnettârâne ve müteþekkirâne ve perestiþkârâne ibadet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili ve ihtilafý gibi, azametli ve haþmetli tasurrufat ve icraat ve dehþetli ve hikmetli faaliyet ve hallâkýyyet ile kendi Ulûhiyyetini izhar ederek, o Ulûhiyyetine karþý îman ve teslim ve inkýyad ve itaat ettirmek; ve her vakit iyiliði ve iyileri himaye, fenalýðý ve fenalarý izale ve semavi tokatlar ile zalimleri ve yalancýlarý imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasýnda birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî Zât'ýn yanýnda en sevgili mahlûku ve en doðru abdi; ve O'nun mezkûr maksatlarýna tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatýn týlsýmýný ve muammasýný hall ve keþfeden, ve daima o Hâlikýnýn namýna hareket eden, ve O'ndan istimdat eden, ve muvaffakiyet isteyen, ve O'nun tarafýndan imdada ve tevfika mazhar olan ve Muhammed-i Kureyþî denilen bu Zât olacak. (A.S.M)</p><p> </p><p>
  Hem aklýna dedi: Mâdem bu mezkur dokuz hakikatlar bu Zâtýn sýdkýna þehadet ederler; elbette bu âdem, benî -Âdemin medar-ý þerefi ve bu Âlemin medar-ý iftiharýdýr; ve O'na, Fahr-i âlem ve Þeref-i benî-âdem denilmesi pek lâyýktýr; ve O'nun elinde bulunan ferman-ý Rahman olan Kur'an-ý Mu'cizü'l Beyanýn haþmet-i saltanat-ý mâneviyesinin nýsf-ý Arzý istilâsý ve þahsî kemâlâtý ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur; Hâlikýmýz hakkýnda en mühim söz, O'nundur.</p><p> </p><p>
  Ýþte gel, bak: Bu hârika Zâtýn yüzer zâhir ve bâhir kat'i mu'cizelerinin kuvvetine, ve dinindeki binler âli ve esaslý hakikatlarýna istinaden, bütün dâvalarýnýn esasý ve bütün hayatýnýn gayesi, Vacibü'l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sýfâtýna ve esmasýna delâlet ve þehadet, ve o Vâcibü'l-Vücudu isbat ve ilân ve i'lam etmektir.</p><p> </p><p>
  Demek; bu kâinatýn mânevi güneþi ve Hâlikýmýzýn en parlak bir bürhaný bu Habibullah denilen Zâtdýr ki; O'nun þehadetini te'yid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma' var.</p><p> </p><p>
  B i r i n c i s i: "Eðer perde-i gayb açýlsa yakînim ziyadeleþmiyecek" diyen, Ýmam-ý Ali (radiyallahü anh); ve yerde iken Arþ-ý Â'zamý ve Ýsrâfil'in azamet-i heykelini temaþa eden Gavs-ý</p><p> </p><p>
sh: » (T: 337)</p><p> </p><p>
  Â'zam (K.S) gibi keskin nazar ve gayb-bîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azîmeyi câmi ve âl-i Muhammed nâmiyle þöhretþiâr-ý âlem olan cemaat-ý nurâniyenin icma' ile tasdikleridir.</p><p> </p><p>
  Ý k i n c i s i: Bedevi bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ý içtimaiyeden ve efkâr-ý siyasiyeden hâli ve kitapsýz, ve Fetret Asrýnýn karanlýklarýnda bulunan ve pek az bir zamanda en medeni ve mâlûmatlý ve hayat-ý içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak; Þarktan Garba kadar cihanpesendane idare eden, ve Sahâbe namiyle dünyada nâmdar olan cemaat-i meþhurenin ittifakla, can ve mallarýný, peder ve aþiretlerini feda ettiren bir kuvvetli îmanla tasdikleridir.</p><p> </p><p>
  Ü ç ü n c ü s ü: Her asýrda binlerle efradý bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalýþan, ve ümmetinde yetiþen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasýnýn cemaat-ý uzmasýnýn tevâfukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek; bu Zâtýn Vahdâniyyete þehadeti þahsî ve cüz'i deðil, belki, umumî ve küllî ve  sarsýlmaz ve bütün þeytanlar toplansa, karþýsýna hiçbir cihetle çýkamaz bir þehadettir, diye hükmetti. Ýþte, Asr-ý Saadette aklýyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun o medrese-i nuraniyeden aldýðý derse kýsa bir iþaret olarak, Birinci Makam'ýn Onaltýncý Mertebesinde böyle:</p><p> </p><p>
 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   الْوَاجِبُ الْوُجُودِ  الْوَاحِدُ الاَحَدِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ  فَخْرُ عَالَمٍ</p><p> </p><p>
 وَشَرَفُ نَوْعِ  بَنِى اَدَمَ بِعَظَمَةِ  سَلْطَنَةِ  قُرْاَنِهِ وَحِشْمَةِ  وُسْعَةِ دِينِهِ وَكَثْرَةِ كَمَالَاتِهِ وَعُلْوِيَّةِ اَخْلاَقِهِ حَتَّى بِتَصْدِيقِ اَعْدَآئِهِ  وَكَذَا شَهِدَ  وَبَرْهَنَ  بِقُوَّةِ  مِآتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاةِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدِّقَةِ  الْمُصَدَّقَةِ  وِبِقُوَّةِ اَلاَفِ حَقَآئِقِ دِينِهِ السَّاطِعَةِ  الْقَاطِعَةِ بِاِجْمَاعِ اَلِهِ ذَوْىِ اْلاَنْوَارِ وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ  ذَوىِ اْلاَبْصَارِ وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّقِى اُمَّتِهِ ذَوىِ الْبَرَاهِينِ  وَالْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ                    </p><p> </p><p>
sh: » (T: 338)</p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Sonra, bu dünyada hayatýn gayesi ve hayatýn hayatý îmân olduðunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: «Aradýðýmýz Zâtýn sözü ve kelâmý denilen bu dünyada en meþhur ve en parlak ve en Hâkim ve ona teslim olmýyan herkese, her asýrda meydan okuyan Kur'an-ý Mu'cizü'l_Beyan namýndaki kitaba müracaat edip, O ne diyor, bilelim. Fakat, en evvel bu kitap, bizim Hâlikýmýzýn kitabý olduðunu isbat etmek lâzýmdýr »diye taharriye baþladý.</p><p> </p><p>
   Bu seyyah, bu zamanda bulunduðu münasebetiyle, en evvel mânevi i'câz-ý Kur'aniyenin lem'alarý olan Risale-i Nur'a baktý ve onun yüzotuz risaleleri, Âyât-ý Furkâniyenin nükteleri ve ýþýklarý ve esaslý tefsirleri olduðunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asýrda her tarafa hakaik-ý Kur'aniyeyi mücâhidane neþrettiði halde, karþýsýna kimse çýkamadýðýndan isbat eder ki, onun üstadý ve menbaý ve mercii ve güneþi olan Kur'an, semâvidir, beþer kelâmý deðildir. Hattâ Resaili'n-Nur'un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur'aniyesi olan Yirmibeþinci Söz ile Ondokuzuncu Mektubun âhiri, Kur'an'ýn kýrk vecihle mu'cize olduðunu öyle isbat etmiþ ki; kim görmüþse, deðil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarýna hayran olmuþ; takdir ederek çok sena etmiþ.</p><p> </p><p>
  Kur'an'ýn vech-i i'cazýný ve hak Kelâmullah olduðunu isbat etmek cihetini Risaleti'n-Nur'a havale ederek, yalnýz kýsa bir iþaretle büyüklüðünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.</p><p> </p><p>
  B i r i n c i  N o k t a: Nasýlki Kur'an, bütün mu'cizatiyle ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikýyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn bir mu'cizesidir. Öyle de; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizatiyle ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemalât-ý ilmiyesiyle Kur'an'ýn bir mu'cizesidir ve Kur'an Kelâmullah olduðuna bir hüccet-i katýasýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ý k i n c i  N o k t a: Kur'an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlý bir surette bir tebdil-i hayat-ý içtimaiye ile beraber, insanlarýn; hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarýnda, hem akýllarýnda, hem hayat-ý þahsiyelerinde, hem hayat-ý içtimaiyelerinde, hem hayat-ý siyasiyelerinde öyle bir inkýlâb yapmýþ ve idame etmiþ ve idare etmiþ ki, ondört asýr müddetinde, her dakikada, altýbin altýyüz altmýþaltý Âyetleri, kemâl-i ihtiramla,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 339)</p><p> </p><p>
  hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanlarýn dilleriyle okunuyor ve insanlarý terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor ruhlara, inkiþaf ve terakki ve akýllara, istikamet ve nur ve hayata, hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabýn misli yoktur, hârikadýr, fevkalâdedir, mu'cizedir.</p><p> </p><p>
  Ü ç ü n c ü  N o k t a: Kur'an, o asýrdan tâ þimdiye kadar öyle bir   belaðat göstermiþ ki; Kâbe'nin duvarýnda altýnla yazýlan en meþhur ediblerin "Muallekat-ý Seb'a" namiyle þöhretþiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid'in kýzý, babasýnýn kasidesini Kâbe'den indirirken demiþ: "âyâta karþý bunun kýymeti kalmadý."</p><p> </p><p>
  Hem bedevî bir edib: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرْ  Âyeti okunurken iþittiði vakit secdeye kapanmýþ. O'na demiþler "Sen müslüman mý oldun?" O demiþ, "Hayýr, ben bu Âyetin belâðatýna secde ettim."</p><p> </p><p>
  Hem ilm-i belâðatýn dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahþeri gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla karar vermiþler ki: "Kur'an'ýn belâðatý, tâkat-ý beþerin fevkýndedir, yetiþilmez."</p><p> </p><p>
  Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ý muârazaya dâvet edip, maðrur ve enaniyetli ve ediblerin ve beliðlerin damarlarýna dokundurup, gururlarýný kýracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz..." diye ilân ettiði halde; o asrýn muannid beliðleri bir tek  surenin mislini getirmekle kýsa bir yol olan muârazayý býrakýp, uzun olan, can ve mallarýný tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki; o kýsa yolda gitmek mümkün deðildir.</p><p> </p><p>
  Hem, Kur'an'ýn dostlarý, Kur'an'a benzemek ve taklid etmek þevkiyle ve düþmanlarý dahi Kur'an'a mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdýklarý ve yazýlan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabi kitablar ortada geziyor, Hiçbirisinin Ona yetiþemediðini, hattâ en âdi adam dahi dinlese, elbette diyecek:« "Bu Kur'an, bunlara benzemez ve onlarýn mertebesinde deðil. Ya onlarýn altýnda veya umumunun fevkýnde olacak.» Umumunun altýnda olduðunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez... Demek mertebe-i belâðatý, umumun fevkýndedir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 340)</p><p> </p><p>
   Hattâ bir adam     سَبَّحَ لِلَّهِ  مَا فِى السَّمَوَاتِ  وَالاَرْضِ      Âyetini okudu. Dedi ki: "Bu Âyetin hârika telâkki edilen belâðatýný göremiyorum." Ona denildi: "Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle." O da, kendini Kur'andan evvel orada tahayyül ederken gördü ki: Mevcudat-ý âlem; periþan, karanlýk, câmid ve þuursuz ve vazifesiz olarak; hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada; kararsýz fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'an'ýn lisanýndan bu Âyeti dinlerken gördü. Bu Âyet, kâinat üstünde, dünyanýn yüzünde öyle bir perde açtý ve ýþýklandýrdý ki; bu ezeli nutuk ve bu sermedi ferman asýrlar sýralarýnda dizilen zîþuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat, bir câmi-i kebir hükmünde, baþta semâvat ve arz olarak umum mahlûkatý, hayatdarane zikir ve tesbihde,  vazife baþýnda cûþ u hurûþla mes'udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müþahede etti, Ve bu Âyetin derece-i belâðatýný zevkederek sair Âyetlerin buna kýyasla Kur'an'ýn zemzeme-i belâðatý arzýn nýsfýný ve nev'i beþerin humsunu istila ederek haþmet-i saltanatý kemâl-i ihtiramla ondört asýr bilâ-fâsýla idame ettiðinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladý.</p><p> </p><p>
  D ö r d ü n c ü  N o k t a: Kur'an, öyle hakikatlý bir halâvet göstermiþ ki; en tatlý birþeyden dahi usandýran çok tekrar, Kur'aný tilâvet edenler için deðil usandýrmak, belki kalbi çürümemiþ ve zevki bozulmamýþ adamlara tekrar-ý tilâveti halâvetini ziyadeleþtirdiði eski zamandan beri herkesce müsellem olup, darb-ý mesel hükmüne geçmiþ. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve þebâbet ve garabet göstermiþ ki, on dört asýr yaþadýðý ve herkesin eline kolayca girdiði halde, þimdi nâzil olmuþ gibi tazeliðini muhafaza ediyor. Her asýr, kendine hitab ediyor gibi bir gençlikte görmüþ; Her taife-i ilmiye, Ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarýnda bulundurduklarý ve üslub-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, O, üslûbundaki ve tarz-ý beyanýndaki garabetini aynen muhafaza ediyor.</p><p> </p><p>
  B e þ i n c i s i: Kur'an'ýn, bir cenahý mâzide, bir cenahý müstakbelde, kökü ve bir kanadý  eski Peygamberlerin ittifaklý hakikatlarý olduðu ve bu, onlarý tasdik ve te'yid ettiði ve onlar dahi tevâfukun lisan-ý hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi.. öyle de: Evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 341)</p><p> </p><p>
þecere-i mübarekelerinin hayatdar, feyizdar ve hakikat-medar olduðuna delâlet eden ve ikinci kanadýnýn himayesi altýnda yetiþen ve yaþayan velâyetin bütün hak tarikatlarý ve Ýslâmiyetin bütün hakikatlý ilimleri, Kur'an'ýn, ayn-ý hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyyette misilsiz bir hârika olduðuna þehadet eder.</p><p> </p><p>
  A l t ý n c ý s ý: Kur'an'ýn altý ciheti nuranîdir, sýdk ve hakkaniyeti gösterir. Evet, altýnda, hüccet ve bürhan direkleri; üstünde, sikke-i i'caz lem'alarý; önünde ve hedefinde, saadet-i dareyn hediyeleri; arkasýnda nokta-i istinadý, vahy-i semâvi hakikatlarý; saðýnda, hadsiz ukul-ü müstakîmenin delillerle tasdikleri; solunda, selim kalblerin ve temiz vicdanlarýn ciddî itmi'nanlarý ve samimî incizablarý ve teslimleri, Kur'an'ýn fevkalâde, hârika, metin ve hücum edilmez bir kal'a-i semâviye-i arziye olduðunu isbat ettikleri gibi, altý makamdan dahi O'nun ayn-ý hak ve sâdýk olduðuna ve beþerin kelâmý olmadýðýna hem yanlýþ olmadýðýna imza eden, baþta, bu kâinatta daima güzelliði izhar, iyiliði ve doðruluðu himaye ve sahtekârlarý ve müfterîleri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatýn mutasarrýfý, o Kur'ana âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimane bir makam-ý hürmet ve bir mertebe-i muvaffakiyet vermesiyle O'nu tasdik ve imza ettiði gibi, Ýslâmiyetin menbaý ve Kur'an'ýn tercümaný olan Zât'ýn (A.S.M) herkesten ziyade O'na îtikad ve ihtiramý ve nüzulü zamanýnda uyku gibi bir vaziyet-i nâimânede bulunmasý ve sair kelâmlarý O'na yetiþememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiþ ve gelecek hakiki hâdisat-ý kevniyeyi, gaybiyâne Kur'an ile tereddütsüz ve itmi'nan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin altýnda hiçbir hile, hiçbir yanlýþ vaziyeti görülmiyen o tercümanýn, bütün kuvvetiyle, Kur'an'ýn herbir hükmüne îman edip tasdik etmesi ve hiçbir þey O'nu sarsmamasý, Kur'an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlik-i Rahîminin mübarek kelâmý olduðunu imza ediyor.</p><p> </p><p>
  Hem, nev'i insanýn humsu, belki kýsm-ý âzâmý, göz önündeki o Kur'an'a müncezibane ve dindarane irtibatý ve hakikatperestane ve müþtâkane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vâkýalarýn ve keþfiyatýn þehadetiyle, cin ve melek ve ruhânilerin dahi, tilâveti vaktinde pervane gibi hakperestane etrafýnda toplanmasý, Kur'an'ýn kâinatça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduðuna bir imzadýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 342)</p><p> </p><p>
  Hem, nev'-i beþerin umum tabakalarý, en gabî ve âmiden tut, tâ en zeki  ve âlime kadar herbirisi, Kur'an'ýn dersinden tam hisse almalarý ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve  ulûm-u Ýslâmiyenin ve bilhassa þeriat-ý kübrânýn müçtehidleri ve Usûl-üd-din ve Ýlm-i Kelâm'ýn dâhi muhakkikleri gibi, her taife kendi ilimlerine ait bütün hâcâtýný ve cevaplarýný Kur'an'dan istihrac etmeleri, Kur'an menba-ý hak ve mâden-i hakikat olduðuna bir imzadýr.</p><p> </p><p>
  Hem edebiyatça en ileri bulunan Arab edibleri, -Ýslâmiyete girmeyenler- þimdiye kadar muârazaya pekçok muhtaç olduklarý halde Kur'an'ýn i'cazýndan yedi büyük vechi varken, yalnýz birtek  vechi olan belâðatýnýn (tek bir sûrenin) mislini getirmekten istinkâflarý ve þimdiye kadar gelen ve muâraza ile þöhret kazanmak istiyen meþhur beliðlerin ve dâhi  âlimlerin O'nun hiçbir vech-i i'câzýna karþý çýkamamalarý ve âcizane sükût etmeleri; Kur'an, mu'cize ve tâkat-i beþerin fevkýnde olduðuna bir imzadýr. Evet, bir kelâm, "kimden gelmiþ ve kime gelmiþ ve niçin?" denilmesiyle kýymeti ve ulviyeti ve belâðati tezahür etmesi noktasýnda Kur'an'ýn misli olamaz ve O'na yetiþilemez. Çünki: Kur'an, bütün alemlerin Rabbi ve Hâlikýnýn hitabý ve konuþmasý ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare bulunmýyan bir mükâlemesi ve bütün insanlarýn belki bütün mahlûkatýn namýna meb'us ve nev'-i beþerin en meþhur ve namdar muhatabý bulunan ve o muhatabýn kuvvet ve vüs'at-i îmaný, koca Ýslâmiyeti tereþþuh edip sahibini «Kab-ý Kavseyn» makamýna çýkararak muhatab-ý Samedaniyyeye mazhariyeti‏yle nüzul eden ve saadet-i dareyne dair ve hilkat-i kâinatýn neticelerine ve ondaki Rabbâni maksatlara ait mesâili ve o muhatabýn bütün hakaik-i Ýslâmiyeyi taþýyan en yüksek ve en geniþ olan imânýný beyan ve izah eden ve koca kâinatýn bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafýný gösterip, çevirip, onlarý yapan san'atkârý tavriyle ifade ve tâlim eden Kur'an-ý Mu'ciz-ül-Beyan'ýn elbette mislini getirmek mümkün deðildir ve derece-i i'câzýna yetiþilmez.</p><p> </p><p>
  Hem, Kur'an'ý tefsir eden ve bir kýsmý otuz-kýrk, hattâ yetmiþ cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlý müdakkik binlerle mütefennin ulemânýn, senetleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur'andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sýrlarý ve âli mânalarý ve umûr-u gaybiyenin her nev'inden kesretli</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 343)</p><p> </p><p>
 gaybî ihbarlarý izhar ve isbat etmeleri ve bilhassa Risale-i Nur'un yüzotuz kitabýnýn herbiri, Kur'an'ýn bir meziyetini, bir nüktesini kat'i bürhanlarla isbat etmesi ve bilhassa «Mu'cizât-ý Kur'aniye Risalesi;» þimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarýndan çok þeyleri Kur'an'dan istihraç eden «Yirminci Söz'ün Ýkinci Makamý» ve Risale-i Nura ve elektriðe iþaret eden Âyetlerin iþârâtýný bildiren Ýþârât-ý Kur'aniye namýnda «Birinci Þuâ» ve Huruf-u Kur'aniye, ne kadar muntazam , esrarlý ve mânalý olduðunu gösteren «Rumuzat-ý Semâniye» namýndaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Feth'in âhirki Âyeti beþ vecihle ihbar-ý gaybî cihetinde mu'cizeliðini isbat eden küçük bir risale gibi Risale-i Nur'un her bir cüz'ü; Kur'an'ýn bir hakikatýný, bir nurunu izhar etmesi; Kur'an'ýn misli olmadýðýna ve mu'cize ve hârika olduðuna ve bu âlem-i þehâdette âlem-i gaybýn lisaný ve bir Allâm-ül-Guyûb'un kelâmý bulunduðuna bir imzadýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte; altý noktada ve altý cihette ve altý makamda iþaret edilen, Kur'an'ýn mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haþmetli hâkimiyet-i nurâniyesi ve azametli saltanat-ý kudsiyesi, asýrlarýn yüzlerini ýþýklandýrarak zemin yüzünü dahi binüçyüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiramla devam etmesi, hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur'an'ýn herbir harfi, hiç olmazsa on sevabý ve on hasenesi olmasý ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kýsým Âyâtýn ve surelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabý ve kýymeti on'dan yüzlere çýkmasý gibi kudsî imtiyazlarý kazanmýþ, diye dünya seyyahý anladý ve kalbine dedi: "Ýþte böyle her cihetle mu'cizatlý bu Kur'an; surelerinin icmâiyle ve Âyâtýnýn ittifakýyle ve envârýnýn tevâfukiyle ve semerat ve âsârýnýn tetabukiyle birtek Vâcib-ül-Vücud'un vücuduna ve vahdetine ve sýfât ve esmâsýna delillerle isbat suretinde öyle þehadet etmiþ ki, bütün ehl-i imânýn hadsiz þehadetleri, O'nun þehadetinden tereþþüh etmiþler."</p><p> </p><p>
  Ýþte bu yolcunun Kur'an'dan aldýðý ders-i tevhid ve îmânâ kýsa bir iþaret olarak Birinci makamýn Onyedinci Mertebesinde böyle:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 344)</p><p> </p><p>
 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   الْوَاجِبُ الْوُجُودِ  الْوَاحِدُ الاَحَدِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ اَلْقُرْاَنُ  الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ اَ لْمَقْبُولُ  الْمَرْغُوبُ  ِلاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالاِنْسِ  وَالْحَآنِّ الْمَقْرُوءُ كُلُّ آيَاتِهِ  فِى كُلِّ دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ  اْلاِحْتِرَامِ بِاَلْسِنَةِ  مِأَتِ مِلْيُونٍ  مِنْ نَوْعِ  اْلاِنْسَانُ الدَّآئِمُ سَلْطَنَةُ الْقُدْسِيَّةُ عَلَى اَقْطَارِ  اْلاَرْضِ  وَالاَكْوَانِ  وَعَلَى وُجُوهِ اْلاَعْصَارِ  وَالزَّمَانُ  وَالْجَآرِى حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلَى نِصْفِى  اْلاَرْضِ وَخَمُسِ اْلبَشَرْ  فِى اَرْبَعَةِ عَشَرَ  عَصْرًا بِكَمَالِ  اِحْتِشَامْ .. وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ  سُوَرِةِ  الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ وَبِاِتِّفَاقِ اَيَاتِهِ  النُّورَانِيَّةِ  اْلاِلَهِيَّةِ وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ  وَاَنْوَارِهِ  وَبِتَطَابُقِ  حَقَائِقِهِ  وَثَمَرَاتِهِ  وَاَثَارِهِ  بِالْمُشَاهَدَةِ  وَالْعَيَانِ</p><p> </p><p>
         denilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Sonra, bir fakir insana deðil fâni ve muvakkat  bir tarlayý, bir haneyi belki koca kâinatý ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi kazandýran; ve bir fânî adama, ebedi bir hayatýn levâzýmatýný bulduran ve ecelin daraðacýný bekleyen bir biçâreyi idam-ý ebedîden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kýymetdar sermaye-i insaniyenin îman olduðunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki:</p><p> </p><p>
  "Haydi, ileri!" Ýmanýn hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinatýn hey'et-i mecmuasýna müracaat edip, "O da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânýndan ve eczasýndan aldýðýmýz dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz." diye, Kur'andan aldýðý geniþ ve ihâtalý bir dürbün ile baktý, gördü:</p><p> </p><p>
  Bu kâinat, o kadar mânidar ve muntazamdýr ki; mücessem bir kitab-ý Sübhanî ve cismanî bir Kur'an-ý Rabbânî ve müzeyyen bir saray-ý Samedanî ve muntazam</p><p> </p><p>
sh: » (T: 345)</p><p> </p><p>
 bir þehr-i Rahmanî suretinde görünüyor. O kitabýn bütün sûreleri, âyetleri ve kelimatlarý; hattâ harfleri ve bablarý ve fasýllarý ve sayfalarý ve satýrlarý; umumunun, her vakit mânidarane mahv ve isbatlarý ve hakîmâne taðyir ve tahvilleri; icma' ile, bir Alîm-i Küll-i Þey'in ve bir Kadîr-i Küll-i Þey'in ve bir musannifin, herþeyde herþey'i gören ve herþey'in herþey'i ile münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkaþ-ý Zülcelâlin ve bir Kâtib-i Zülkemâlin vücudunu ve mevcudiyetini bilbedahe ifade ettikleri gibi; bütün erkân ve envaiyle ve ecza ve cüz'iyatiyle ve sekeneleri ve müþtemilâtiyle ve vâridat ve masârýfatiyle ve onlarda maslahatkârane tebdilleriyle ve hikmetperverane tecditleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iþ gören âli bir ustanýn ve misilsiz bir Sâniin mevcudiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinatýn azametine münasib iki büyük ve geniþ hakikatýn þehadetleri, kâinatýn bu büyük þehadetini isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
  Birinci Hakikat : Usûlu'd-Din ve Ýlm-i Kelâm'ýn dâhi ulemasýnýn ve hükema-i Ýslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla isbat ettikleri hudûs ve imkân hakikatlarýdýr. Onlar demiþler ki: "Mâdem, âlemde ve herþeyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olamaz. Mâdem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni' var. Ve mâdem herþey'in zâtýnda vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsavidir, elbette vacib ve ezelî olamaz... Ve mâdem muhal ve bâtýl olan devir ve teselsül ile birbirini îcad etmek mümkün olmadýðý kat'i bürhanlarla isbat edilmiþ, elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücud un mevcudiyeti lâzýmdýr ki: Nazîri mümteni', misli muhal, ve bütün mâadasý mümkün, ve masivasý mahlûku olacak. "Evet hudus hakikatý, kâinatý istilâ etmiþ, çoðunu göz görüyor; diðer kýsmýný akýl görüyor. Çünki: Gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; herbirisinin hadsiz efradý bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi' nebatat ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefattýr ki; haþir ve neþirlerine medar olan; ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hârikalarý bulunan çekirdekleri ve tohumlarý ve yumurtacýklarý baharda yerlerinde býrakýp, defter-i a'mallerini ve gördükleri vazifelerin proðramlarýný onlarýn ellerine vererek, Hafiz-i Zülcelâl'in himayesi altýnda, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde, haþr-i âzamýn yüzbin misâli</p><p> </p><p>
sh: » (T: 346)</p><p> </p><p>
ve nûmune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden aðaçlar ve kökler ve bir kýsým hayvancýklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kýsmýnýn dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri îcad ve ihya olunuyor. Ve geçen baharýn mevcudatý, iþledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neþredip          وَاِذَا الصُّحُفُ  نُشِرَتْ             Âyetinin bir misâlini gösteriyorlar.</p><p> </p><p>
  Hem; hey'et-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus, o kadar muntazam cereyan ediyor; ve o vefat ve hudusda, gayet intizam ve mizanla o kadar nevi'lerin vefiyatlarý ve huduslarý oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar; ve seyyal âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.</p><p> </p><p>
  Ýþte; bu dünyada böyle hayattar dünyalarý ve vazifedar kâinatlarý kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla, ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve îcad edip, Rabbâni maksadlarda ve Ýlâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde Kadîrane istimal ve Rahîmane istihdam eden bir Zât-ý Zülcelâl'in Vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe, Güneþ gibi akýllara görünüyor. Hudus mesâilini Risale-i Nura ve Muhakkîkîn-i kelâmiyenin kitaplarýna havale ile o bahsi kapýyoruz...</p><p> </p><p>
  Amma imkan ciheti ise: O da kâinatý istila ve ihâta etmiþ. Çünki, görüyoruz ki herþey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun, arþtan ferþe, zerrattan seyyârâta kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir þahsiyet ve has sýfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlý cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki; o mahsus zâta ve o mahiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek; hem, suretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakýþlý ve fârikalý ve münasib o muayyen sureti giydirmek; hem, hemcinsinden olan eþhasýn mikdarýnca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda, o lâyýk þahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem, sýfatlarýn nevi'leri ve mertebeleri sayýsýnca imkânlar ve ihtimaller içinde þekilsiz ve mütereddit bulunan o masnua, o has ve muvafýk maslahatlý sýfatlarý yerleþtirmek, hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunmasý mümkün olmasý noktasýnda hadsiz imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 347)</p><p> </p><p>
 sergerdan, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihazlarý takmak ve teçhiz etmek, elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinat adedince ve her mümkünün mezkûr mahiyet ve hüviyet, hey'et ve sûret, sýfat ve vaziyetinin imkânatý adedince tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdâs edici bir Vâcibü'l-Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine; ve hiçbir þey ve hiçbir þe'n, O'ndan gizlenmediðine, ve hiçbir þey O'na aðýr gelmediðine; ve en büyük bir þey, en küçük bir þey gibi O'na kolay geldiðine; ve bir baharý bir aðaç kadar, ve bir aðacý bir çekirdek kadar suhuletle îcad edebildiðine iþaretler ve delâletler ve þehadetler, imkân hakikatýndan çýkýp kâinatýn bu büyük þehadetinin bir kanadýný teþkil ederler.</p><p> </p><p>
  Kâinatýn þehadetini, her iki kanadý ve iki hakikatiyle Risale-i Nur eczalarý ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözler, ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektuplar tamamiyle isbat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek bu pek uzun kýssayý kýsa kestik.</p><p> </p><p>
  Kâinatýn hey'et-i mecmuasýndan gelen büyük ve küllî þehadetin ikinci kanadýný isbat eden:</p><p> </p><p>
  Ý k i n c i  H a k i k a t: Bu mütemadiyen çalkanan inkýlâplar ve tahavvülâtlar içinde vücudunu ve hizmetini ve zîhayat ise, hayatýný muhafazaya ve vazifesini yerine getirmeðe çalýþan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teavün hakikatý görünüyor. Meselâ: Unsurlarý, zîhayatýn imdadýna.. hususan bulutlarý, nebatatýn mededine.. ve nebatatý dahi hayvanatýn yardýmýna ve hayvanat ise, insanlarýn muavenetine, ve memelerin kevser gibi sütleri, yavrularýn beslenmelerine.. ve zîhayatlarýn iktidarlarý haricindeki pek çok hacetleri ve erzaklarý, umulmadýk yerlerden onlarýn ellerine verilmes; hattâ zerrat-ý taamiye dahi hüceyrât-ý bedeniyenin tâmirine koþmalarý gibi, teshîr-i Rabbânî ile ve istihdam-ý Rahmânî ile, hakikat-ý teavünün pek çok misalleri doðrudan doðruya, bütün kâinatý bir saray gibi idare eden bir Rabb'ül-Âlemîn'in umumî ve, Rahîmâne Rubûbiyyetini gösteriyorlar.</p><p> </p><p>
   Evet; câmid ve þuursuz ve þefkatsiz olan, ve birbirine þefkatkârâne, þuurdarane vaziyet gösteren muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-ý Zülcelâl'in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardýma koþturuluyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 348)</p><p> </p><p>
   Ýþte kâinatta câri olan teâvün-ü umumî, seyyârattan tâ zîhayatýn aza ve cihazat ve zerrat-ý bedeniyesine kadar kemal-i intizamla cereyan eden muvazene-i âmme ve muhafaza-i þâmile; ve semâvâtýn yaldýzlý yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyin, ve Kehkeþandan ve Manzume-i Þemsiyeden tâ mýsýr ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim, ve Güneþ ve Kamerden ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arýlarýna kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatlarýn büyüklükleri nisbetindeki þehadetleri, kâinatýn þehadetinin ikinci kanadýný isbat ve teþkil ederler. Mâdem Risale-i Nur bu büyük þehadeti isbat ve izah etmiþ, biz burada bu kýsacýk iþaretle iktifa ederiz.</p><p> </p><p>
  Ýþte dünya seyyahýnýn kâinattan aldýðý ders-i îmânîye kýsa bir iþaret olarak birinci Makam'ýn Onsekizinci Mertebesinde böyle: لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   الْوَاجِبُ الْوُجُودِ  الْمُمْتَنْعْ نَظِيرُهُ  الْمُمْكِنُ  كُلُّ مَا سِوَاهُ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ هَذِهِ الْكَائِنَاتُ اْلكِتَابُ  اْلكَبِيرُ الْمُجَسَّمْ وَالْقُرْاَنُ الْجِسْمَانِىُّ  الْمُعَظَّمْ وَالْقَصْرُ  الْمُزَيَّنُ  الْمُنَظَّمْ وَالْبَلَدُ  الْمُحْتَشَمُ  الْمُنْتَظَمْ بِاِجْمَاعِ  سُوَرِهِ وَاَيَاتِهِ  وَكَلِمَاتِهِ  وَحَرُوفِهِ  وَاَبْوَابِهِ  وَفُصُولِهِ  وَصُحُفِهِ  وَسُطُورِهِ  وَاِتِّفَاقِ  اَزْكَانِهِ  وَاَنْوَاعِهِ وَاَجْزَآئِهِ  وَجُزْئِيَّاتِهِ  وَسَكَنَتِهِ وَمُشْتَمَلاَتِهِ  وَوَارِدَاتِهِ  وَمَصَارِفِهِ  بِشَادَةٍ عَظَمَةِ  اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ  وَاْلاْمْكَانِ  بِاِجْمَاعِ جَمِيعِ  عُلَمَآءِ عِلْمِ الْكَلاَمِ  وَبِشَهَادَةِ  حَقِيقَةِ  تَبْدِيلِ صُورَتِهِ وَمُشْتَمَلاَتِهِ  بِالْحِكْمَةِ  وَاْلاِنْتِظَامِ  وَتَجْدِيدِ  حُرُوفِهِ  وَكَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَالْمِيزَانِ  وَبِشَهَادَةِ  عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ  التَّعَاوُنِ وَالتَّجَاوُبِ  وَالتَّسَانُدِ  وَالتَّدَاخُلِ  وَالْمَوَازَنَةِ</p><p> </p><p>
sh: » (T: 349)</p><p> </p><p>
 وَالْمُحَافَظَةِ  فَى مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ</p><p> </p><p>
                  denilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Sonra, dünyaya gelen ve dünyanýn yaradanýný arayan ve onsekiz adet mertebelerden çýkan ve arþ-ý hakikate yetiþen bir mi'rac-ý îmânî ile gaibane mârifetten hâzýrane ve muhâtabâne bir makama terakki eden meraklý ve müþtak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fâtiha-i Þerîfede, baþýndan tâ     اِيَّاكَ        kelimesine kadar gaibane medh-ü sena ile bir huzur gelip     اِيَّاكَ        hitabýna çýkýlmasý gibi, biz dahi doðrudan doðruya gaibane aramayý býrakýp, aradýðýmýzý aradýðýmýzdan sormalýyýz; her þeyi gösteren Güneþi, Güneþten sormak gerektir.  Evet, her þeyi gösteren, kendini her þeyden ziyade gösterir. Öyle ise Þemsin þuââtý ile onu görmek ve tanýmak gibi, Hâlikýmýzýn esmâ-i hüsnâsiyle ve Sýfât-ý Kudsiyesiyle, O'nu kabiliyetimizin nisbetinde tanýmaya çalýþabiliriz.</p><p> </p><p>
  Bu maksadýn hadsiz yollarýndan iki yolu, ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi, ve o iki mertebenin pek çok hakikatlarýndan ve pek çok uzun tafsilâtýndan yalnýz iki hakikatý icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyan edeceðiz.</p><p> </p><p>
  B i r i n ci  H a k i k a t: Bilmüþahede gözümüzle görünen, ve muhit ve daîmî ve muntazam ve dehþetli, ve semavî ve arzî olan  bütün mevcudatý çeviren ve tebdil ve tecdid eden ve kâinatý kaplýyan faaliyet-i müstevliye hakikatý,  görmesi ve o her cihetle hikmetmedar faaliyet hakikatinin içinde tezâhür-ü Rubûbiyyet hakikatýnýn bilbedahe hissedilmesi, ve o her cihetle, rahmet-feþan tezâhür-ü Rubûbiyyet hakikatinin içinde tebârüz-ü Ulûhiyyet hakikati bizzarure bilinmiþ olmasýdýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte; bu Hâkimane ve Hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin arkasýnda bir Fâil-i Kadir ve Alîm'in ef'âli görünür gibi hissedilir. Ve bu mürebbiyâne ve müdebbirâne ef'ali Rabbâniyyeden ve perdesinin arkasýndan, her þeyde cilveleri bulunan Esmâ-i Ýlâhiyye hissedilir derecesinde bedahetle bilinir. Ve bu celâldârâne ve cemalperverâne cilvelenen Esmâ-i Hüsnâ'dan ve perdesinin arkasýnda sýfât-ý sab'a-i kudsiyenin, ilmelyakîn, belki aynelyakîn,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 350)</p><p> </p><p>
  belki hakkalyakîn derecesinde vücudlarý ve tahakkuklarý anlaþýlýr. Ve bu yedi kudsî sýfâtýn dahi, bütün masnuatýn þehadetiyle, hem hayattarâne, hem kadîrâne, hem alîmâne, hem semiâne, hem basîrâne, hem mürîdâne, hem mütekellimane nihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve biilmelyakîn bir mevsuf-u Vâcibü'l Vücud'un ve bir müsemma-i Vâhid-i Ehad'in ve bir Fâil-i Ferd-i Samed'in mevcudiyeti Güneþten daha zâhir, daha parlak bir tarzda, kalbdeki îman gözüne görünür gibi kat'î bilinir. Çünki: Güzel ve mânidar bir kitap ve muntazam bir hâne, bedahetle, yazmak ve yapmak fiilellerini; ve güzel yazmak ve intizamlý yapmak fiilleri dahi, bedahetle, yazýcý ve dülger namlarýný; yazýcý ve dülger ünvanlarý ise, bedahetle, kitabet ve dülgerlik san'atlarýný ve sýfatlarýný; ve bu san'at ve sýfatlar, bedahetle, herhalde bir zâtý istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemma ve fâil olsun. Failsiz bir fiil ve müsemmasýz bir isim mümkün olmadýðý gibi; mevsufsuz bir sýfat, san'atkârsýz bir san'at dahi mümkün deðildir.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat; bütün mevcudatiyle beraber, kaderin kalemiyle yazýlmýþ, kudretin çekiciyle yapýlmýþ mânidar hadsiz kitaplar, mektuplar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde -her biri binler vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile Rabbânî ve Rahmânî nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin menþe'leri olan binbir esmâ-i Ýlâhiyyeyi hadsiz cilveleriyle, ve o güzel isimlerin menbaý olan yedi sýfat-ý sübhâniyyenin nihayetsiz tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sýfatlarýn mâdeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât-ý Zülcelâl'in vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz iþaretler ve nihayetsiz þehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kýymetler, kemâller dahi, ef'âl-i Rabbaniyyenin ve Esmâ-i Ýlâhiyyenin ve Sýfât-ý Samedâniyyenin ve þuûnât-ý Sübhâniyyenin, kendilerine lâyýk ve muvâfýk kudsî cemallerine ve kemallerine, ve hepsi birden, Zât-ý Akdes'in kudsî cemâline ve kemâline bedahetle þehadet ederler.</p><p> </p><p>
  Ýþte; faaliyet hakikatý içinde tezahür eden Rubûbiyyet hakikatý; Ýlim ve hikmetle halk ve îcad ve sun' ve ibda'; nizam ve mîzan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir; kasd ve irade ile tahvil ve debdil ve tenzil ve tekmil; þefkat ve rahmetle it'am ve in'am ve ikram ve ihsan gibi þuûnâtiyle ve tasarrufatiyle kendini gösterir ve tanýttýrýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 351)</p><p> </p><p>
  Ve tezahür-ü Rubûbiyyet hakikatý içinde bedahetle hissedilen ve bulunan Ulûhiyyetin tebarüz hakikatý dahi, esma-i hüsnânýn rahîmane ve kerîmâne cilveleriyle ve "Yedi Sýfât-ý Subûtiyye" olan "Hayat", "Ýlim", "Kudret", "Ýrade", "Sem'", "Basar" ve "Kelâm" sýfatlarýnýn celâlli ve cemâlli tecillileriyle kendini tanýttýrýr, bildirir.</p><p> </p><p>
  Evet, nasýlki kelâm sýfatý, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ý Akdesi tanýttýrýr; öyle de, kudret sýfatý dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlý eserleriyle o Zât-ý Akdesi bildirir; ve kâinatý baþtan baþa bir fürkan-ý cismanî mahiyetinde gösterip, bir Kadîr-i Zülcelâli tavsif ve târif eder. Ve ilim sýfatý dahi; hikmetli, intizamlý, mizanlý olan bütün masnuat miktarýnca, ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyin ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince mevsuflarý olan bir tek Zât-ý Akdesi bildirir. Ve hayat sýfatý ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün intizamlý ve hikmetli ve mizanlý ve zînetli suretler, haller, ve sâir sýfatlarý bildiren bütün deliller, sýfat-ý hayatýn delilleriyle beraber, hayat sýfatýnýn tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatlarý þâhid göstererek, Zât-ý Hayy-ý Kayyûmu bildirir. Ve kâinatý, serbeser her vakit taze taze ve ayrý ayrý cilveleri ve nakýþlarý göstermek için, daima deðiþen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine-i ekber suretine çevirir. Ve bu kýyasla görmek ve iþitmek, ihtiyar etmek ve konuþmak sýfatlarý dahi, herbiri birer kâinat kadar Zât-ý Akdesi bildirir, tanýttýrýr.</p><p> </p><p>
  Hem o sýfatlar, Zât-ý Zülcelâl'in vücuduna delâlet ettikleri gibi, hayatýn vücuduna ve tahakkukuna ve o Zâtýn hayattar ve diri olduðuna dahi bedahetle delâlet ederler. Çünki, Bilmek, hayatýn alâmeti; iþitmek, dirilik emâresi, görmek, dirilere mahsus; irade, hayat ile olabilir. Ýhtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin iþidir.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu noktalardan anlaþýlýr ki; hayat sýfatýnýn yedi defa kâinat kadar delilleri, ve kendi vücudunu ve mevsufun vücudunu bildiren bürhanlarý vardýr ki; bütün sýfatlarýn esasý ve menbaý ve Ýsm-i A'zamýn masdarý ve medarý olmuþtur. Risale-i nur, bu birinci hakikatý kuvvetli bürhanlar ile isbat ve bir derece izah ettiðinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile þimdilik iktifa ediyoruz...</p><p> </p><p>
  Ý k i n c i  H a k i k a t: Sýfat-ý Kelâm'dan gelen tekellüm-ü Ýlâhidir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 352)</p><p> </p><p>
 لَوْكَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ  رِبِّى               </p><p> </p><p>
   âyetinin sýrrýyle: Kelâm-ý Ýlâhi, nihayetsizdir. Bir Zâtýn vücudunu bildiren en zâhir alâmet, konuþmasýdýr. Demek bu hakikat, nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelînin mevcudiyetine ve vahdetine þehadet eder. Bu hakikatýn iki kuvvetli þehadeti, bu Risalenin Ondördüncü ve Onbeþinci Mertebelerinde beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle; ve geniþ bir þehadeti dahi, Onuncu Mertesebinde iþaret edilen Kütüb-ü Mukaddese-i Semâviye cihetiyle; ve çok parlak ve Câmi bir diðer þehadeti dahi, Onyedinci Mertebesinde Kur'an-ý Mu'cizü'l-Beyan cihetiyle geldiðinden, bu hakikatýn beyan ve þehatedini o mertebelere havale edip; o hakikatý, mu'cizane ilân eden ve þehadetini sair hakikatlarýn þehadetleriyle beraber ifade eden </p><p> </p><p>
 شَهِدَ اللَّهُ اَنَّهُ لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ  وَالْمَلئِكَةُ  وَاُولُو اْلعِلْمِ  قَآئِمًا  بِالْقِسْطِ  لآاِلَهَ اِلاَّ  هُوَ الْعَزِيزُ    الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
          Âyet-i muazzamanýn envarý ve esrarý, bizim bu yolcuya kâfi ve vâfi gelmiþ ki, daha ileri gidememiþ. Ýþte bu yolcunun, bu makam-ý kudsîden aldýðý dersin kýsa bir meâline bir iþaret olarak, Birinci Makamýn Ondokuzuncu Mertebesinde:</p><p> </p><p>
 لآ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   وَاجِبُ الْوُجُودِ  الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ لَهُ الأَسْمَآءُ الْحَسْنَى  وَلَهُ الصِّفَاتُ اْلعُلْيَا وَلَهُ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى اَلَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ فِى  اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ بِاِجْمَاعِ  جَمِيعِ  صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ  الْمُحِيطَةُ وَجَمِيعِ اَسْمَآئِهِ  الْحُسْنَى الْمُتَجَلِّيَّةِ بِاِتِّفَاقِ جَمِيعِ شُؤُنَاتِهِ وَاَفْعَاَلِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَقِيقَةِ تَبَارُزِ اْلاُلُوهِيَّةِ  فِى تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ فِى دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ  بِفِعْلِ الاِيجَادِ</p><p> </p><p>
sh: » (T: 353)</p><p> </p><p>
وَالْخَلْقِ وَالصُّنْعِ وَالاِبْدَاعِ بِاِرِادَةٍ وَقُدْرَةٍ وَبِفِعْلِ  التَّقْدِيرِ  وَالتَّصْوِيرِ  وَالتَّدْبِيرِ وَالتَّدْوِيرِ بِاِخْتِيَارٍ وَحِكْمِةٍ  وِبِفِعْلِ التَّصْرِيفِ وَالتَّنْظِيمِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالاِدَارَةِ  وَالاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ  وَرَحْمَةٍ وَبِكَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ وَالْمَوَازَنَةِ وَبِشَهَادِةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ اَسْرَارٍ =  شَهِدَ اللَّهُ اَنَّهُ لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ  وَالْمَلئِكَةُ  وَاُولُو اْلعِلْمُ  قَآئِمًا  بِالْقِسْطِ  لآاِلَهَ اِلاَّ  هُوَ الْعَزِيزُ   الْحَكِيمُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
denilmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
(RESÝM)</p><p> </p><p>
sh: » (T: 354)</p><p> </p><p>
  Üçüncü Þua olan bu Münâcât Risalesi Âyet-ül Kübra ve beþ altý risaleler ile birlikte Kastamonu'da te'lif edilmiþtir. Üstadýn Kastamonu'daki hayatýnýn seyrine ve meþguliyetine ve hizmetinin hangi mes'eleler etrafýnda döndüðüne parlak bir nümunedir. Evet, Said Nursî, bu risalelerdeki hakikatlarýn delâletiyle, millet ve Ýslâmiyet için en elzem hizmet olan imanýn takviyesi için çalýþýyordu.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      MUKADDEME</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu Sekizinci Hüccet-i Ýmaniyye, Vücub-u Vücuda ve Vahdaniyete delâlet ettiði gibi, hem delâil-i kat'îyye ile Rububiyetin ihatasýna ve kudretinin azametine delâlet eder; hem hâkimiyetinin ihatasýna ve rahmetini þümulüne dahi delâlet ve isbat eder, hem kâinatýn bütün eczasýna hikmetinin ihatasýný.. ve ilmin þümulünü isbat eder.</p><p> </p><p>
  Elhâsýl: Bu Sekizinci Hüccet-i Ýmaniyyenin herbir mukaddemesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddemelerin her birinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbat eder ki; bu cihette bu Sekizinci Hüccet-i Ýmaniyyede yüksek meziyetler vardýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                        SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 355)</p><p> </p><p>
Münacat</p><p> </p><p>
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ</p><p> </p><p>
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ  وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ  وَالنَّهَا رِ  وَالْفُلْكِ الَّتِى  تَجْرِى  فِى الْبَحْرِى  بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ  وَمَآ اَنْزَلَ  اللَّهُ  مِنَ السَّمَآءِ مِنْ مَآءٍ  فَاَحْيَابِهِ اْلاَرْضَ  بَعْدَ مَوْتِهَا  وَبَثَّ فِيهَا  مِنْ كُلِّ  دَآبَّةٍ  وَتَصْرِيفِ  الرِّيَاحِ  وَالسَّحَابِ  الْمُسَخَّرِ بَيْنَ  السَّمَآءِ  وَاْلاَرْضِ  لَاَيَاتٍ  لِقَوْمٍ  يَعْقِلُونَ</p><p> </p><p>
  Ya Ýlahî ve ya Rabbî! Ben imanýn gözüyle ve Kur'anýn talimiyle ve nuruyla ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn dersiyle ve Ýsm-i Hakîm'in göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamýyla senin mevcudiyetine iþaret ve delalet etmesin. Ve hiçbir ecram-ý semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarýyla, senin rububiyetine ve vahdetine þehadeti ve iþareti olmasýn. Ve hiçbir yýldýz yoktur ki; mevzun hilkatýyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yýldýzlara mümaselet ve müþabehet sikkesiyle senin haþmet-i Uluhiyetine ve Vahdaniyetine iþaret ve þehadette bulunmasýn. Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yýldýz yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlý vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücub-u vücuduna þehadet ve Saltanat-ý Uluhiyetine iþaret etmesin!..</p><p> </p><p>
  Evet gökler; sekeneleriyle, herbiri tek baþýyla þehadet ettikleri</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 356)</p><p> </p><p>
gibi, heyet-i mecmuasýyla derece-i bedahette, -ey zemin ve gökleri yaratan yaratýcý!- senin vücub-u vücuduna öyle zâhir þehadet.. -ve ey zerratý, muntazam mürekkebatýyla tedbirini gören ve idare eden; ve bu seyyare yýldýzlarý manzum peykleriyle döndüren, emrine itaat ettiren!- senin vahdetine ve birliðine öyle kuvvetli þehadet ederler ki, göðün yüzünde bulunan yýldýzlar sayýsýnca nurani bürhanlar ve parlak deliller o þehadeti tasdik ederler. Hem bu safi, temiz, güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecramýyla muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarýyla süslenmiþ bir saltanat donanmasý vaziyetini göstermek cihetiyle, Senin Rububiyetinin haþmetine ve herþeyi icad eden kudretinin azametine zâhir delalet.. ve hadsiz semavatý ihata eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatý kucaðýna alan rahmetinin hadsiz geniþliklerine kuvvetli iþaret.. ve bütün mahlukat-ý semaviyenin bütün iþlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herþeye ihatasýna ve hikmetinin her iþe þümulüne þübhesiz þehadet ederler. Ve o þehadet ve delalet o kadar zâhirdir ki; güya yýldýzlar, þahid olan göklerin þehadet kelimeleri ve tecessüm etmiþ nurani delilleridirler. Hem semavat meydanýnda, denizinde, fezasýndaki  yýldýzlar ise; muti' neferler, muntazam sefineler, hârika tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat-ý uluhiyetinin þaþaasýný gösteriyorlar. Ve o ordunun efradýndan bir yýldýz olan güneþimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delalet ve ihtarýyla, güneþin sair arkadaþlarý olan yýldýzlarýn bir kýsmý âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz deðiller; belki bâki olan âlemlerin güneþleridirler.</p><p> </p><p>
  Ey Vâcib-ül Vücud! Ey Vâhid-i Ehad! Bu hârika yýldýzlar, bu acib güneþler, aylar; senin mülkünde, senin semavatýnda, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif edilmiþlerdir. Bütün o ecram-ý ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Hâlýk'a tesbih ederler, tekbir ederler, lisan-ý hal ile "Sübhanallah, Allahü Ekber" derler. Ben</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 357)</p><p> </p><p>
 dahi onlarýn bütün tesbihatýyla seni takdis ederim.</p><p> </p><p>
  Ey þiddet-i zuhurundan gizlenmiþ ve ey azamet-i kibriyasýndan ihtifa etmiþ olan Kadîr-i Zülcelal! Ey Kadir-i Mutlak! Kur'an-ý Hakîminin dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle anladým: Nasýlki gökler, yýldýzlar, Senin mevcudiyetine ve vahdetine þehadet ederler.. öyle de; Cevv-i sema bulutlarýyla ve þimþekleri ve ra'dlarý ve rüzgârlarýyla ve yaðmurlarýyla, Senin vücub-u vücuduna ve vahdetine þehadet ederler.</p><p> </p><p>
  Evet camid, þuursuz bulut, âb-ý hayat olan yaðmuru, muhtaç olan zîhayatlarýn imdadýna göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karýþýk tesadüf karýþamaz. Hem elektriðin en büyüðü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine iþaret ederek ondan istifadeye teþvik eden þimþek ise, Senin fezadaki kudretini güzelce tenvir eder. Hem yaðmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayý konuþturan ve tesbihatýnýn gürültüsüyle gökleri çýnlatan ra'dat dahi, lisan-ý kal ile konuþarak Seni takdis edip, Rububiyetine þehadet eder. Hem zîhayatlarýn yaþamasýna en lüzumlu rýzký ve istifadece en kolayý ve nefesleri vermek, nüfuslarý rahatlandýrmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binaen "levh-i mahv ve isbat" ve "yazar, ifade eder, sonra bozar tahtasý" suretine çevirmekle, Senin faaliyet-i kudretine iþaret ve senin vücuduna þehadet ettiði gibi, Senin merhametinle bulutlardan saðýp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle, Senin vüs'at-i rahmetine ve geniþ þefkatine þehadet eder.</p><p> </p><p>
  Ey Mutasarrýf-ý Fa'al ve ey Feyyaz-ý Müteâl! Senin vücub-u vücuduna þehadet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yaðmur; birer birer þehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasýyla keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardým etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliðine gayet kuvvetli iþaret ederler. Hem koca fezayý mahþer-i acaib yapan ve bazý günlerde birkaç defa doldurup boþaltan Rububiyetinin haþmetine.. ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 358)</p><p> </p><p>
o geniþ cevvi, yazar deðiþtirir bir levha gibi ve sýkar ve onunla zemin bahçesini sulandýrýr bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir þeye þümulüne þehadet ettikleri gibi; umum zemine ve bütün mahlukata cevv perdesi altýnda bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz geniþliklerine ve herþeye yetiþmelerine delalet eder. Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane vazifelerde istihdam ve bulut ve yaðmur, o kadar alîmane faidelerde istimal olunur ki; herþeye ihata eden bir ilim ve herþeye þamil bir hikmet olmazsa, o istimal, o istihdam olamaz.</p><p> </p><p>
  Ey Fa'alün Limâ Yürid! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haþir ve kýyamet göstermek, bir saatte yazý kýþa ve kýþý yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü þuunatta bulunan kudretin; dünyayý âhirete çevirecek ve âhirette þuunat-ý sermediyeyi gösterecek iþaretini veriyor.</p><p> </p><p>
  Ey Kadîr-i Zülcelal! Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yaðmur, berk ve ra'd; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle müsahhar ve vazifedardýrlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlukatý, gayet sür'atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek, rahmetini medh ü sena ederler.</p><p> </p><p>
  Ey Arz ve Semavatýn Hâlýk-ý Zülcelali! Senin Kur'an-ý Hakîminin talimiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn dersiyle iman ettim ve bildim ki: Nasýl semavat yýldýzlarýyla ve cevv-i feza müþtemilatýyla Senin vücub-u vücuduna ve Senin birliðine ve vahdetine þehadet ediyorlar. Öyle de: Arz bütün mahlukatýyla ve ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatý  adedince þehadetler ve iþaretler ederler. Evet zeminde hiçbir tahavvül ve aðaç ve hayvanlarýnda her senede urbasýný deðiþtirmek gibi hiçbir tebeddül -cüz'î olsun, küllî olsun- yoktur ki; intizamýyla, senin vücuduna ve vahdetine iþaret etmesin. Hem hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacýnýn derecesine göre verilen rahîmane rýzkýyla ve yaþamasýna lüzumu bulunan cihazatýn</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 359)</p><p> </p><p>
hakîmane verilmesiyle, senin varlýðýna ve birliðine þehadeti olmasýn. Hem, her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at-ý acibesiyle ve latif zînetleriyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamýyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin. Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikalarý ve mu'cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteþabih olan yumurta ve yumurtacýklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlýþsýz, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalý olarak yaratýlýþlarý, Sâni'-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir þehadettir ki, ziyanýn güneþe þehadetinden daha kuvvetli ve parlaktýr. Hem; hava, su, nur, ateþ, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, þuursuzluklarýyla beraber, þuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsýz, heryere daðýlmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin birliðine ve varlýðýna þehadeti bulunmasýn.</p><p> </p><p>
  Ey Fâtýr-ý Kadîr! Ey Fettah-ý Allâm! Ey Fa'al-i Hallak! Nasýl Arz, bütün sekenesiyle Hâlýkýnýn Vâcib-ül-Vücud olduðuna þehadet eder.. öyle de: Senin -ey Vâhid-i Ehad, ey Hannan-ý Mennan, ey Vehhab-ý Rezzak!- vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardým etmek ve onlara bakan rububiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine þehadet, belki mevcudat adedince þehadetler eder. Hem nasýl zemin bir ordugâh, bir meþher, bir talimgâh vaziyetiyle.. ve nebatat ve hayvanat fýrkalarýnda bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrý ayrý cihazatlarý muntazaman verilmesiyle, senin rububiyetinin haþmetine ve kudretinin herþeye yetiþmesine delalet eder; öyle de: Hadsiz bütün zîhayatýn ayrý ayrý rýzýklarý, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmane,  kerimane verilmesi ve hadsiz o efradýn kemal-i müsahhariyetle evamir-i Rabbaniyeye itaatleri, rahmetinin herþeye</p><p> </p><p>
sh: » (T: 360)</p><p> </p><p>
 þümulünü ve hâkimiyetinin herþeye ihatasýný gösteriyor. Hem zeminde deðiþmekte bulunan mahlukat kafilelerinin sevk ve  idareleri; mevt ve hayat münavebeleri ve hayvan ve nebatatýn idare ve tedbirleri dahi, herþeye taalluk eden bir ilim ile ve herþeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine ve hikmetine delalet eder. Hem, zeminde kýsa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaþayacak gibi istidad ve manevî cihazat ile techiz edilen ve zemin mevcudatýna tasarruf eden insan için, bu talimgâh-ý dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ý zeminde ve bu muvakkat meþherde; bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyat-ý rububiyet, bu hadsiz hitabat-ý Sübhaniye ve bu gayetsiz ihsanat-ý Ýlahiye, elbette ve herhalde bu kýsacýk ve hüzünlü ömre ve bu karýþýk kederli hayata, bu belalý ve fâni dünyaya sýðýþmaz. Belki, ancak baþka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ý saadet için olabildiði cihetinden, âlem-i bekada bulunan ihsanat-ý uhreviyeye iþaret, belki þehadet eder.</p><p> </p><p>
  Ey Hâlýk-ý Küll-i Þey! Zeminin bütün mahlukatý, senin mülkünde, senin arzýnda, senin havl ve  kuvvetinle ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve müsahhardýrlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müþahede edilen bir rububiyet, öyle ihata ve þümul gösteriyor. Ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastýr... ve her taraftaki icraatý öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzi kabul etmeyen bir küll ve inkýsamý imkânsýz bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rububiyet olduðunu bildiriyor... Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ý kalden daha zâhir hadsiz lisanlarla Hâlýkýný takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ý halleriyle Rezzak-ý Zülcelalinin hamd ve medh ü senasýný ediyorlar...</p><p> </p><p>
  Ey þiddet-i zuhurundan gizlenmiþ ve ey azamet-i kibriyasýndan istitar etmiþ olan Zât-ý Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatýyla; seni, kusurdan, aczden, þerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarýyla sana hamd ve þükrederim.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 361)</p><p> </p><p>
  Ey Rabbu'l-Berri Ve'l-Bahr! Kur'an'ýn dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle anladým  ki: Nasýl gökler ve feza ve zemin senin birliðine ve varlýðýna þehadet ederler.. öyle de: Bahirler, nehirler ve çeþmeler ve ýrmaklar, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine bedahet derecesinde þehadet ederler. Evet bu dünyamýzýn menba-ý acaib buhar kazanlarý hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcud, hattâ hiçbir katre su yoktur ki. vücuduyla, intizamýyla, menfaatýyla ve vaziyetiyle Hâlýkýný bildirmesin. Ve basit bir kumda ve basit bir suda rýzýklarý mükemmel bir surette verilen garib mahluklardan ve hilkatlarý gayet muntazam hayvanat-ý bahriyeden, hususan bir tanesi, bir milyon yumurtacýklarý ile denizleri þenlendiren balýklardan hiç birisi yoktur ki, hilkatýyla ve vazifesiyle ve idare ve iaþesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanýna iþaret ve Rezzakýna þehadet etmesin.</p><p> </p><p>
  Hem denizde; kýymetdar, hasiyetli, zînetli cevherlerden hiç birisi yoktur ki, güzel hilkatýyla ve cazibedar fýtratýyla ve menfaatli hasiyetiyle seni tanýmasýn, bildirmesin. Evet, onlar birer birer þehadet ettikleri gibi; hey'et-i mecmuasýyla, beraberlik ve birbiri içinde karýþmak ve sikke-i hilkatte birlik ve icadça gayet kolay ve efradça gayet çokluk noktalarýndan, senin vahdetine þehadet ettikleri gibi; arzý, topraðýyla beraber bu küre-i arzý kuþatan muhit denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve daðýtmadan güneþin etrafýnda gezdirmek ve topraðý istila ettirmemek.. ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanatýný ve cevherlerini halketmek.. ve erzak ve sair umûrlarýný küllî ve tam bir surette idare etmek ve tedbirlerini görmek.. ve yüzünde bulunmak lâzým gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarýndan, senin varlýðýna ve Vâcib-ül-Vücud olduðuna mevcudatý adedince iþaretler ederek þehadet eder.</p><p> </p><p>
   Ve senin saltanat-ý rububiyetinin haþmetine ve herþeye muhit olan kudretinin azametine pek zâhir delalet ettikleri gibi, göklerin fevkindeki gayet büyük ve muntazam yýldýzlardan,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 362)</p><p> </p><p>
tâ denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iaþe edilen balýklara kadar herþeye yetiþen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz geniþliklerine delalet.. ve intizamatýyla ve faideleriyle ve hikmetleriyle ve mizan ve mevzuniyetleriyle, senin herþeye muhit ilmine.. ve herþeye þamil hikmetine iþaret ederler. Ve senin bu misafirhane-i dünyada yolcular için böyle rahmet havuzlarýn bulunmasý ve insanýn seyr ü seyahatýna ve gemisine ve istifadesine müsahhar olmasý iþaret eder ki, yolda yapýlmýþ bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zât, elbette makarr-ý saltanat-ý ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuþ  ki, bunlar onlarýn fâni ve küçük nümuneleridirler. Ýþte denizlerin böyle gayet hârika bir tarzda arzýn etrafýnda vaziyet-i acibesiyle bulunmasý ve denizlerin mahlukatý dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe gösterir ki, yalnýz senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irade ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine müsahhardýrlar. Ve lisan-ý halleriyle Hâlýkýný takdis edip "Allahü Ekber" derler.</p><p> </p><p>
  Ey daðlarý zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelal! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle ve Kur'an-ý Hakîminin dersiyle anladým ki, nasýl denizler acaibleriyle seni tanýyorlar ve tanýttýrýyorlar.. öyle de: Daðlar dahi, zelzele tesiratýndan zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkýlabat fýrtýnalarýndan sükûtuna ve denizlerin istilasýndan kurtulmasýna ve havanýn gazat-ý muzýrradan tasfiyesine ve suyun muhafaza ve iddiharlarýna ve zîhayatlara lâzým olan madenlerin hazinedarlýðýna ettiði hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanýyorlar ve tanýttýrýyorlar. Evet daðlardaki taþlarýn enva'ýndan ve muhtelif hastalýklara ilâç olan maddelerin aksamýndan ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzým ve çok mütenevvi olan madeniyatýn ecnasýndan ve daðlarý, sahralarý çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle þenlendiren nebatatýn esnafýndan hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamýyla,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 363)</p><p> </p><p>
 hüsn-ü hilkatýyla, faideleriyle.. hususan madeniyatýn;  tuz, limontuzu, sulfato ve þap gibi sureten birbirine benzemekle beraber tadlarýnýn þiddet-i muhalefetiyle.. ve bilhassa nebatatýn basit bir topraktan; çeþit çeþit enva'larýyla, ayrý ayrý çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr nihayetsiz Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahetle þehadet  ettikleri gibi; hey'et-i mecmuasýndaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve menþe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylýk ve çokluk ve yapýlmakta çabukluk noktalarýndan, Sâniin vahdetine ve ehadiyetine þehadet ederler.</p><p> </p><p>
  Hem nasýlki: daðlarýn yüzünde ve karnýndaki masnu'lar, zeminin her tarafýnda, herbir nev'i ayný zamanda, ayný tarzda, yanlýþsýz, gayet mükemmel ve çabuk yapýlmalarý ve bir iþ bir iþe mani olmadan, sair neviler ile beraber karýþýk iken, karýþtýrmaksýzýn icadlarý; senin rububiyetinin haþmetine ve hiçbir þey ona aðýr gelmeyen kudretinin azametine delalet eder; öyle de: Zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahluklarýn hadsiz hacetlerini,  hattâ mütenevvi hastalýklarýný, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrý ayrý iþtihalarýný tatmin edecek bir surette, daðlarýn yüzlerini ve içlerini muntazam eþcar ve nebatat ve madeniyatla doldurmak ve muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, senin rahmetinin hadsiz geniþliðine ve hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atine delalet.. ve toprak tabakatý içinde, gizli ve karanlýk ve karýþýk bulunduðu halde; bilerek, görerek, þaþýrmayarak, intizamla, hacetlere göre ihzar edilmeleriyle, senin herþeye taalluk eden ilminin ihatasýna ve herbir þeyi tanzim eden hikmetinin bütün eþyaya þümulüne ve ilâçlarýn ihzaratý ve madenî maddelerin iddiharatýyla rububiyetinin rahîmane ve kerimane olan tedabirinin mehasinine ve inayetinin ihtiyatlý letaifine pek zâhir bir surette iþaret ve delalet ederler.</p><p> </p><p>
  Hem bu dünya hanýnda misafir yolcular için, koca daðlarý levazýmatlarýna ve istikbaldeki ihtiyaçlarýna muntazam ihtiyat deposu ve cihazat anbarý ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde iþaret,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 364)</p><p> </p><p>
belki delalet, belki þehadet eder ki; bu kadar kerim ve misafir-perver ve bu kadar hakîm ve þefkat-perver ve bu kadar kadîr ve rububiyet-perver bir Sâniin, elbette ve herhalde, çok sevdiði o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsanatýnýn ebedî hazineleri vardýr. Buradaki daðlara bedel, orada yýldýzlar o vazifeyi görürler.</p><p> </p><p>
  Ey Kadir-i Küll-i Þey! Daðlar ve içindeki mahluklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve eden Hâlýkýný takdis ve tesbih ederler.</p><p> </p><p>
  Ey Hâlýk-ý Rahman! Ve ey Rabb-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle ve Kur'an-ý Hakîminin dersiyle anladým: Nasýl ki sema ve feza ve arz ve deniz ve dað, müþtemilât ve mahluklarýyla beraber seni tanýyorlar ve tanýttýrýyorlar.. öyle de: Zemindeki bütün aðaç ve nebatat, yapraklarý ve çiçekleri ve meyveleriyle, seni bedahet derecesinde tanýttýrýyorlar ve tanýyorlar. Ve umum eþcarýn ve nebatatýn cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarýndan ve zînetleriyle, Sâniinin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerinden ve letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkâný olmayan hârika san'at içindeki nizam ve nizam içindeki mizan ve mizan içindeki zînet ve zînet içindeki nakýþlar ve nakýþlar içindeki güzel ve ayrý ayrý kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlariyla, nihayetsiz Rahîm ve Kerim  bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahet derecesinde þehadet ettikleri gibi, hey'et-i mecmuasýyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte müþabehet ve tedbir ve idarede münasebet ve onlara taalluk eden icad fiilleri ve Rabbanî isimlerde muvafakat ve o yüzbin enva'ýn hadsiz efradlarýný birbiri içinde þaþýrmayarak birden idareleri gibi noktalar, o Vâcib-ül Vücud Sâniin bilbedahe vahdetine ve ehadiyetine dahi þehadet ederler.</p><p> </p><p>
  Hem nasýlki onlar Senin vücub-u vücuduna ve vahdetine þehadet ediyorlar.. öyle de, rûy-i zeminde dört yüz bin milletlerden teþekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efradýn</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 365)</p><p> </p><p>
yüzbinler tarzda iaþe ve idareleri; þaþýrmayarak, karýþtýrmayarak mükemmel yapýlmasýyla, senin rububiyetinin vahdaniyetteki haþmetine ve bir baharý bir çiçek kadar kolay icad eden kudretinin azametine.. ve herþeye taallukuna delalet ettikleri gibi, koca zeminin her tarafýnda, hadsiz hayvanatýna ve insanlara, hadsiz taamlarýn çeþit çeþit aksamýný ihzar eden rahmetinin hadsiz geniþliðine ve o hadsiz iþler ve in'amlar ve idareler ve iaþeler ve icraatlar kemal-i intizamla cereyanlarý ve herþey hattâ zerreler o emirlere ve icraata itaat ve müsahhariyetleriyle, hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delalet etmekle beraber o aðaçlarýn ve nebatlarýn ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir þeyini, herbir iþini bilerek, görerek; faidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapýlmakla, senin ilminin her þeye ihatasýna ve hikmetinin herþeye þümulüne pek zâhir bir surette delalet ve hadsiz parmaklarýyla iþaret ederler... Ve senin gayet kemaldeki cemal-i san'atýna ve nihayet cemaldeki kemal-i nimetine hadsiz dilleriyle sena ve medhederler.</p><p> </p><p>
  Hem, bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kýsa bir zamanda ve az bir ömürde, eþcar ve nebatatýn elleriyle, bu kadar kýymetdar ihsanlar ve nimetler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar iþaret, belki þehadet eder ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ý Rahîm, bütün ettiði masrafý ve ihsaný, kendini sevdirmek ve tanýttýrmak neticesinin aksiyle, yani: bütün mahlukat tarafýndan: "Bize tattýrdý, fakat yedirmeden bizi idam etti" dememek ve dedirmemek ve saltanat-ý uluhiyetini iskat etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müþtak dostlarýný mahrumiyet cihetinde düþmanlara çevirmemek noktalarýndan, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî býrakacaðý abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet'e lâyýk bir surette  meyvedar eþcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiþtir. Buradakiler ise, müþterilere göstermek için nümunelerdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 366)</p><p> </p><p>
  Hem aðaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrýca seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedi' bir surette, etleri çok muhtelif, san'atlarý çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yapýlarak.. o yemek tablalarýný aðaçlarýn ellerine verip ve nebatlarýn baþlarýna koyarak.. zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ý hal olan tesbihatlarý, zuhurca lisan-ý kal derecesine çýkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatýnla, senin rahmet ve hikmetinle müsahhardýrlar.. ve senin herbir emrine muti'dirler.</p><p> </p><p>
  Ey þiddet-i zuhurundan gizlenmiþ ve ey kibriya-yý azametinden tesettür etmiþ olan Sâni'-i Hakîm ve Hâlýk-ý Rahîm! Bütün eþcar ve nebatatýn, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; seni kusurdan, aczden, þerikten takdis ederek hamd ü sena ederim.</p><p> </p><p>
  Ey Fâtýr-ý Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle ve Kur'an-ý Hakîm'in dersiyle anladým ve iman ettim ki, nasýl nebatat ve eþcar seni tanýyorlar, senin sýfât-ý kudsiyeni ve esma-i hüsnaný bildiriyorlar.. öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kýsmý olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki, cisminde, gayet muntazam saatler gibi iþleyen ve iþlettirilen dâhilî ve haricî âzalarýyla ve bedeninde gayet ince bir nizam ve gayet hassas bir mizan ve gayet mühim faideler ile yerleþtirilen âlât ve duygularýyla ve cesedinde gayet san'atlý bir yapýlýþ ve gayet hikmetli bir tefriþ ve gayet dikkatli bir müvazene içinde konulan cihazat-ý bedeniyesiyle, senin vücub-u vücuduna ve sýfatlarýnýn tahakkukuna þehadet etmesin. Çünki: Bu kadar basirane nazik san'at ve þuurkârane ince hikmet ve müdebbirane tam müvazeneye, elbette kör kuvvet ve þuursuz tabiat ve serseri tesadüf karýþamazlar ve onlarýn iþi olamaz ve mümkün deðildir. Ve kendi kendine teþekkül edip öyle olmasý ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki: O halde herbir zerresi, herbir þeyini ve cesedinin teþekkülünü,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 367)</p><p> </p><p>
 belki dünyada alâkadar olduðu herþeyini bilecek, görecek, yapabilecek.. âdeta ilah gibi ihatalý bir ilim ve kudreti bulunacak. Sonra teþkil-i cesed ona  havale edilir.. ve "kendi kendine oluyor" denilebilir.</p><p> </p><p>
  Ve heyet-i mecmuasýndaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev'iye ve vahdet-i cinsiye.. ve umumun yüzlerinde; göz, kulak, aðýz gibi noktalarda ittifak cihetinde müþahede edilen sikke-i fýtratta birlik ve herbir nev'in efradý sîmalarýnda görülen sikke-i hikmette ittihad.. ve iaþede ve icadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, senin vahdetine kat'î þehadette bulunmasýn! Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin ehadiyetine iþareti olmasýn.</p><p> </p><p>
  Hem, nasýlki insan ile beraber hayvanatýn, zeminin bütün yüzünde yayýlan yüzbin enva'ý, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve müsahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüðe kadar, rububiyetin emirleri intizamla cereyanlariyla o rububiyetinin derece-i haþmetine ve gayet çoklukla beraber gayet kýymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapýlmalarý ve gayet san'atlý olmakla beraber gayet kolay yapýlýþlarýyla kudretinin derece-i azametine delalet ettikleri gibi; þarktan garba, þimalden cenuba kadar yayýlan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuþa kadar bütün onlarýn rýzýklarýný yetiþtiren rahmetinin hadsiz vüs'atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fýtriyyesini yapmak  zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ý silâha alýnmýþ bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz geniþliðine kat'î delalet ederler.</p><p> </p><p>
   Hem nasýlki hayvanattan herbirisi, kâinatýn bir küçük nüshasý ve bir misal-i musaggarý hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakik bir hikmetle, karýþýk eczalarý karýþtýrmayarak ve bütün hayvanlarýn ayrý ayrý suretlerini þaþýrmayarak hatasýz, sehivsiz, noksansýz yapýlmalariyla, ilminin herþeye ihatasýna ve hikmetinin herþeye þümulüne, adedlerince iþaretler</p><p> </p><p>
sh: » (T: 368)</p><p> </p><p>
 ederler; öyle de: Herbiri birer mu'cize-i san'at ve birer hârika-i hikmet olacak kadar san'atlý ve güzel yapýlmasýyla, çok sevdiðin ve teþhirini istediðin san'at-ý Rabbaniyenin kemal-i hüsnüne ve gayet derecede güzelliðine iþaret ve herbirisi, hususan yavrular gayet nazdar, nazenin bir surette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularýnýn tatmini cihetiyle, senin inayetinin gayet þirin cemaline hadsiz iþaretler ederler.</p><p> </p><p>
  Ey Rahmanürrahîm! Ey Sadýk-ul Va'd'il-Emin! Ey Mâlik-i Yevmiddin! Senin Resûl-i  Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmýnýn talimiyle ve Kur'an-ý Hakîminin irþadýyla anladým ki: Madem kâinatýn en müntehab neticesi hayattýr.. ve hayatýn en müntehab hülâsasý ruhtur.. ve zîruhun en müntehab kýsmý zîþuurdur.. ve zîþuurun en câmii insandýr.. ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardýr ve onun için çalýþýyor.. ve zîhayatlar, zîruhlara müsahhardýr, onlar için dünyaya gönderiliyorlar.. ve zîruhlar, insanlara müsahhardýr, onlara yardým ediyorlar.. ve insanlar fýtraten Hâlikýný pek ciddî severler ve Hâliklarý onlarý hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir.. ve insanýn istidadý ve cihazat-ý maneviyesi, baþka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakýyor.. ve insanýn kalbi ve þuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor.. ve lisaný, hadsiz dualarýyla beka için Hâlikýna yalvarýyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanlarý dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratýlmýþ iken, ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil deðildir. Belki baþka bir ebedî âlemde mes'udane yaþamasý hikmetiyle, bu dünyada çalýþmak ve onu kazanmak için gönderilmiþtir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kýsa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onlarýn âyinesi olan insanlarýn, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarýna iþaret ederler.</p><p> </p><p>
  Evet, ebedînin sadýk dostu, ebedî olacak. Ve Bâkinin âyine-i zîþuuru, bâki olmak lâzým gelir.</p><p> </p><p>
  Hayvanlarýn ruhlarý bâki kalacaðýný.. ve Hüdhüd-ü Süleymanî (A.S.) ve Neml'i ve Naka-i Sâlih (A.S.) ve Kelb-i Ashab-ý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 369)</p><p> </p><p>
Kehf gibi bazý efrad-ý mahsusa; hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceði.. ve herbir nev'in arasýra istimal için birtek cesedi bulunacaðý.. rivayet-i sahihadan anlaþýlmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve rububiyet öyle iktiza ederler.</p><p> </p><p>
  Ey Kadîr-i Kayyum! Bütün zîhayat, zîruh, zîþuur senin mülkünde, yalnýz senin kuvvet ve kudretinle.. ve ancak senin irade ve tedbirinle.. ve rahmet ve hikmetinle, rububiyetinin emirlerine teshir ve fýtrî vazifelerle tavzif edilmiþler. Ve bir kýsmý, insanýn kuvveti ve galebesi için deðil, belki fýtraten insanýn za'fý ve aczi için, rahmet tarafýndan ona müsahhar olmuþlar. Ve lisan-ý hal ve lisan-ý kal ile Sâni'lerini ve Mabudlarýný kusurdan, þerikten takdis ve nimetlerine þükür ve hamd ederek, herbiri ibadet-i mahsusasýný yapýyorlar.</p><p> </p><p>
  Ey þiddet-i zuhurundan gizlenmiþ ve ey azamet-i kibriyasýndan perdelenmiþ olan Zât-ý Akdes! Bütün zîruhlarýn tesbihatýyla seni takdis etmek niyet edip سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَىٍّ diyorum.</p><p> </p><p>
  Ya Rabb-el Âlemîn! Ya Ýlah-el-Evvelîne Ve'l Âhirîn! Ya Rabb-es Semavat-ý Ve'l Aradîn! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn talimiyle ve Kur'an-ý Hakîm'in dersiyle anladým ve iman ettim ki: Nasýl sema, feza, arz, berr ve bahr, þecer, nebat, hayvan; efradiyla, eczasiyla, zerratiyla seni biliyorlar, tanýyorlar ve varlýðýna ve birliðine þehadet ve delalet ve iþaret ediyorlar; öyle de: Kâinatýn hülâsasý olan zîhayat ve zîhayatýn hülâsasý olan insan ve insanýn hülâsasý olan enbiya, evliya, asfiyanýn hülâsasý olan kalblerinin ve akýllarýnýn müþahedat ve keþfiyat ve ilhamat ve istihracatiyla, yüzer icma' ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat'iyetle senin vücub-u vücuduna ve senin vahdaniyet ve ehadiyetine þehadet edip, ihbar ediyorlar. Mu'cizat ve keramat ve yakînî bürhanlarýyla, haberlerini isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 370)</p><p> </p><p>
  Evet kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zâta bakan hiçbir hatýrat-ý gaybiye ve ilham edici bir zâta baktýran hiçbir ilhamat-ý sadýka ve hakkalyakîn suretinde sýfât-ý kudsiye ve esma-i hüsnaný keþfeden hiçbir itikad-ý yakîne ve enbiya ve evliyada; bir Vâcib-ül Vücud'un envarýný aynelyakîn ile müþahede eden hiçbir nurani kalb ve asfiya ve sýddýkînde, bir Hâlýk-ý Külli Þey'in âyât-ý vücubunu ve berahin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, isbat eden hiçbir münevver akýl yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve sýfât-ý kudsiyene ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma-i hüsnana þehadet etmesin, delaleti bulunmasýn ve iþareti olmasýn. Ve bilhassa, bütün enbiya ve evliya ve asfiya ve sýddýkînin imamý ve reisi ve hülâsasý olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn ihbarýný tasdik eden hiçbir mu'cizat-ý bâhiresi ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-ý âliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatlý kitablarýn hülâsatü'l hülâsasý olan Kur'an-ý Mu'cizü'l-Beyan'ýn hiçbir âyet-i tevhidiye-i katýasý.. ve mesail-i imaniyeden hiçbir mes'ele-i kudsiyesi yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve kudsî sýfatlarýna ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma ve sýfâtýna þehadet etmesin ve delaleti olmasýn ve iþareti bulunmasýn!..</p><p> </p><p>
  Hem, nasýlki bütün o yüzbinler muhbir-i sâdýklar, mu'cizatlarýna ve kerâmâtlarýna ve hüccetlerine istinad ederek, senin varlýðýna ve birliðine þehadet ederler; öyle de: Herþeye muhit olan Arþ-ý Âzam'ýn külliyat-ý umûrunu idareden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz'î hatýratýný ve arzularýný ve dualarýný bilmek ve iþitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rububiyetinin derece-i haþmetini.. ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eþyayý birden icad eden hiçbir fiil bir fiile, bir iþ bir iþe mani olmadan, en büyük bir þeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icma' ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
  Hem nasýlki bu kâinatý zîruha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve Cenneti ve saadet-i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatý unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalýþan</p><p> </p><p>
sh: » (T: 371)</p><p> </p><p>
 rahmetinin hadsiz geniþliðini.. ve zerrattan tâ seyyarata kadar bütün enva'-ý mahlukatý emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizat ve hüccetleriyle isbat ederler; öyle de: Kâinatý, eczalarý adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ý kebir hükmüne getiren.. ve Levh-i Mahfuz'un defterleri olan Ýmam-ý Mübin ve Kitab-ý Mübin'de bütün mevcudatýn bütün sergüzeþtlerini kaydedip yazan.. ve umum çekirdeklerde umum aðaçlarýnýn fihristlerini ve proðramlarýný ve zîþuurun baþlarýnda bütün kuvve-i hâfýzalarda, sahiblerinin tarihçe-i hayatlarýný yanlýþsýz, muntazaman yazdýran ilminin herþeye ihatasýna; ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir aðaçta meyveleri sayýsýnca neticeleri verdiren; ve herbir zîhayatta âzalarý, belki eczalarý ve hüceyratlarý adedince maslahatlarý takib eden; hattâ insanýn lisanýný çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamlarýn tatlarý adedince zevkî olan mizancýklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir þeye þümulüne; hem bu dünyada nümuneleri görülen celalî ve cemalî isimlerinin tecellileri daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceðine ve bu fâni âlemde nümuneleri müþahede edilen ihsanatýnýn daha þaþaalý bir surette Dâr-ý Saadette istimrarýna ve bekasýna ve bu dünyada onlarý gören müþtaklarýn ebedde dahi refakatlarýna ve beraber bulunmalarýna bil'icma', bil'ittifak þehadet ve delalet ve iþaret ederler.</p><p> </p><p>
  Hem yüzer mu'cizat-ý bâhiresine ve Âyât-ý katýasýna istinaden, baþta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ý Hakîm'in olarak, bütün ervah-ý neyyire ashabý olan Enbiyalar ve kulûb-u nuraniye aktabý olan Evliyalar ve ukûl-ü münevvere erbabý olan Asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede, Senin çok tekrar ile ettiðin va'dlerine ve tehdidlerine  istinaden ve Senin kudret ve rahmet ve inayet ve hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sýfatlarýna ve þe'nlerine ve izzet-i celaline ve saltanat-ý rububiyetine itimaden ve keþfiyat ve müþahedat ve ilmelyakîn itikadlarýyla, saadet-i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar. Ve ehl-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 372)</p><p> </p><p>
dalalet için Cehennem bulunduðunu haber verip ilân ediyorlar ve iman edip þehadet ediyorlar...</p><p> </p><p>
  Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ý Rahîm! Ey Sadýk-ul Va'd-il Kerim! Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ý Zülcelal! Bu kadar sadýk dostlarýný ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sýfât ve þuunatýný tekzib edip, saltanat-ý rububiyetinin kat'î mukteziyatýný.. ve sevdiðin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbul ibadýnýn hadsiz dualarýný ve davalarýný reddederek, küfür ve isyan ile ve Seni va'dinde tekzib etmekle, Senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran.. ve uluhiyetinin haysiyetine iliþen ve þefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalalet ve ehl-i küfrü, haþrin inkârýnda tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin.. ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin! Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten Senin nihayetsiz adaletini ve cemalini ve rahmetini takdis ediyorum!</p><p> </p><p>
سُبْحَانَهُ وَ تَعَالَى عَمّا يَقُولُونَ عُلُوّ ًا كَبِيرًا Âyetini, vücudumun bütün zerratý adedince söylemek istiyorum! Belki senin o sadýk elçilerin ve  doðru dellâl-ý saltanatýn hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde Senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada ihsanatýnýn definelerine ve dâr-ý saadette tamamýyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine þehadet, iþaret, beþaret ederler. Ve bütün hakikatlarýn mercii ve güneþi ve hâmisi olan "Hak" isminin en büyük bir þuaý, bu hakikat-ý ekber-i haþriye olduðunu iman ederek, senin ibadýna ders veriyorlar.</p><p> </p><p>
  Ey Rabb-ül Enbiya Ve-s Sýddýkîn! Bütün onlar senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile, senin irade ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile müsahhar ve muvazzaftýrlar. Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile Küre-i Arz'ý bir zikirhane-i azam, bu kâinatý bir mescid-i ekber hükmünde göstermiþler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 373)</p><p> </p><p>
  Ya Rabbî ve ya Rabb-es Semavatý Ve-l Aradîn! Ya Hâlýkî ve ya Hâlýk-ý Külli Þey! Gökleri yýldýzlarýyla, zemini müþtemilatýyla ve bütün mahlukatý bütün keyfiyatýyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakký için, nefsimi bana müsahhar eyle! Ve matlubumu bana müsahhar kýl! Kur'ana ve imana hizmet için, insanlarýn kalblerini Risale-i Nur'a müsahhar yap! Ve bana ve ihvanýma, iman-ý kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi ve Hazret-i Ýbrahim Aleyhisselâm'a ateþi ve Hazret-i Davud Aleyhisselâm'a daðý, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Þems ve Kamer'i teshir ettiðin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akýllarý müsahhar kýl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve þeytanýn þerrinden ve kabir azabýndan ve Cehennem ateþinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kýl! Âmîn, âmîn, âmîn!..</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Kur'andan ve münacat-ý Nebeviye olan Cevþen-ül Kebir'den aldýðým bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ý Rahîmimin dergâhýna arzetmekte kusur etmiþsem, kusurumun afvý için Kur'aný ve Cevþen-ül Kebir'i þefaatçý ederek rahmetinden afvýmý niyaz ediyorum.</p><p> </p><p>
Said Nursî</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6370</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:56:01 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat &#xDC;&#xC7;&#xDC;NC&#xDC; KISIM - ESK&#xDD;&#xDE;EH&#xDD;R HAYATI</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6371-tarihce-i-hayat-%C3%BC%C3%A7%C3%BCnc%C3%BC-kisim-esk%C3%BD%C3%BEeh%C3%BDr-hayati/</link><description><![CDATA[<p>Üçüncü Kýsým</p><p>
Eskiþehir Hayatý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Risale-i Nur'un gittikçe inkiþaf ettiðini, iman ve Ýslâmiyet'in kuvvetlenmeye baþladýðýný anlayan gizli din düþmanlarý, "Bediüzzaman; gizli cem'iyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimin temel nizamlarýný yýkýyor!" gibi uydurma ve hükûmeti aldatýcý tertib ve ittihamlarla 1935 senesinde Eskiþehir Aðýr Ceza Mahkemesinde, idam kasdýyla ve muhakkak surette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkýnda dâva açtýrýlýyor. Bunun üzerine Dâhiliye Vekili ve Jandarma Umum Kumandaný, teçhiz edilmiþ askerî bir kýt'a ile birlikte Isparta'ya geliyorlar. Isparta-Afyon yolu boyunca süvari askerleri yerleþtiriliyor. Isparta Vilâyeti ve civarý askerî birliklerle kontrol altýnda bulunduruluyor. Bir sabah vakti; masum ve mazlum Bediüzzaman inzivagâhýndan çýkarýlarak, talebeleriyle beraber, elleri kelepçeli olarak kamyonlarla Eskiþehir'e sevkediliyor. Yolda, Bediüzzaman ve talebelerine yakýn bir alâka duyan Müfreze Kumandaný Ruhi Bey, kelepçeleri çözdürüyor. Bu suretle, namazlar kazaya býrakýlmadan yola devam ediliyor. Hakikatý ve Bediüzzaman'ýn masumiyetini idrak eden Müfreze Kumandaný, Bediüzzaman ve talebelerinin bir dostu olmuþtur...</p><p> </p><p>
  Yüz yirmi talebesiyle Eskiþehir Hapishanesine getirilen Said Nursî, tam bir tecrid-i mutlak içerisine alýnarak, kendisine ve talebelerine dehþetli iþkenceler tatbikine baþlanýyor… Bediüzzaman Said Nursî; kendisine yapýlan bu iþkence ve azablara raðmen, Otuzuncu Lem'a ve Birinci ve Ýkinci Þualarý te'lif ediyor. Hapisteki birçok kimseler Üstad Bediüzzaman hapse girdikten sonra ýslah-ý nefs ederek mütedeyyin bir hale geliyorlar.</p><p> </p><p>
  Gizli dinsizler, Isparta havalisinde: "Bediüzzaman ve talebeleri idam edilecek" diye propagandalar yaptýrarak, korku ve dehþet saçýyorlar. (Haþiye) Diðer taraftan Bediüzzaman hapse konulma-</p><p> </p><p>
__________________________________________</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Evet; zulmün sonu, zalimin mahvýna olarak öyle tecelli eder ve etmiþtir ki; o plânlarý yapanlar, þimdi ölümün idam-ý ebedisine mahkûm bir vaziyette Cehennemin esfel-i safilînine yuvarlanmakta, tam maðlubiyet ve Cehennem azabýndan daha þedid azablar içerisinde þevketi sönmüþ olarak zelilane bir ömür geçirmektedirler.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman ise; iman ve Ýslâmiyetin bahadýr ve kahraman bir hâdimi olarak, Ýslâmî bir izzet ve imanî bir þehametle hâlâ yaþamakta, Kur'an ve iman hizmetini devam ettirmekte ve Ýslâmî zaferleriyle Müslüman Türk Milletine ve Âlem-i Ýslâma manevî bayramlar idrak ettirmektedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 198)</p><p> </p><p>
sýndan mütevellid muhtemel bir isyan hareketinin vukuundan korkan istibdad ve ceberut devrinin hükûmet reisi, Þark Vilayetlerine seyahate çýkýyor.</p><p> </p><p>
  Halbuki Bediüzzaman, ömrü boyunca müsbet hareket etmeyi düstur edinmiþ; "Birkaç adamýn hatasýyla yüzer adamlarýn zarar görmesine sebeb olunamaz" demiþtir. Bunun içindir ki, yapýlan o kadar gaddarane zulümlar esnasýnda bir tek hadise meydana gelmemiþ ve Bediüzzaman Said Nursî, talebelerine daima sabýr ve tahammül ve yalnýz iman ve Ýslâmiyete çalýþmayý tavsiye etmiþtir. Ve bu gibi evhamlarýn, dinsizlik hesabýna, maksad-ý mahsusla husule getirildiðini herkes anlamýþtýr.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman yüz yirmi talebesiyle beraber 1935'te Eskiþehir Aðýr Ceza Mahkemesine sevkediliyor. Ani yapýlan araþtýrmalarla elde edilen bütün risale ve mektublar meydanda olduðu halde, mahkûmiyetlerini intaç edecek bir delile rastgelinememiþ ve neticede kanaat-ý vicdaniye ile keyfi bir surette Said Nursî'ye onbir ay ve onbeþ arkadaþýna da altýþar ay ceza vererek; mütebaki kalan yüz beþ kiþiyi beraet ettirmiþtir. Halbuki isnad edilen suç sabit olsaydý, Bediüzzaman Said Nursî'nin idamýna ve arkadaþlarýnýn da hiç olmazsa aðýr hapsine hükmedilecekti. Nitekim bu yersiz karara Bediüzzaman itiraz etmiþ ve bu cezanýn bir beygir hýrsýzýna veya bir kýz kaçýrýcýsýna lâyýk olduðunu belirterek kendisinin ya beraetine veya idamýna veyahut yüz bir sene hapse mahkûmiyetine hükmedilmesini ýsrarla istemiþtir.</p><p> </p><p>
  Burada, harika bir hâdiseyi nakletmeden geçemeyeceðiz. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman hapiste iken, bir gün, o zamanýn Eskiþehir Müddeiumumîsi Üstadý çarþýda görür. Hayret ve taaccüble ve vazifesine son vereceði ihtarýyla, hapishane müdürüne:</p><p> </p><p>
  -Ne için Bediüzzamaný çarþýya çýkardýnýz? Þimdi çarþýda gördüm, der. Müdür de:</p><p> </p><p>
  -Hayýr efendim. Bediüzzaman hapishanede, hattâ tecriddedir; bakýnýz, diye cevab verir.</p><p> </p><p>
  Bakarlar ki, Üstad yerindedir. Bu hârika vakýa adliyede þayi</p><p> </p><p>
_______________________________</p><p> </p><p>
sh: » (T: 199)</p><p> </p><p>
olur. Hâkimler, "Bu hale akýl erdiremiyoruz" diye birbirlerine naklederler. (Hâþiye)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎ'NÝN ESKÝÞEHÝR</p><p> </p><p>
 MAHKEMESÝ MÜDAFAATINDAN BÝR KISMI</p><p> </p><p>
1935</p><p> </p><p>
  Eskiþehir Mahkemesinde, Said Nursî'nin siyasî þeylerle meþgul olmadýðý tahakkuk etmiþ, sadece bir Âyet-i Kerimeyi tefsir eden bir risalesinden dolayý ceza verilmiþtir ki, Âyet-i Kerime tefsirinden dolayý bir müfessiri cezalandýrmak, dünyanýn hiçbir mahkemesinde görülmemiþtir; elbette ve elbette büyük bir adlî hatadýr.</p><p> </p><p>
O Müdafaadan Bir Parça</p><p> </p><p>
  Ey hey'et-i hâkime: Beni, dört-beþ madde ile ittiham edip tevkif ettiler.</p><p> </p><p>
  Birinci Madde: Ýrtica fikriyle dini âlet edip, emniyet-i umumiyeyi ihlâl edebilecek bir teþebbüs niyeti olduðu ihbar edilmiþ.</p><p> </p><p>
  Elcevab: Evvelâ; imkânat baþkadýr, vukuat baþkadýr. Herbir ferd, çok adamlarý öldürebilmesi mümkündür. Bu imkân-ý katil</p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Aynen bunun gibi bir vakýa da, Bediüzzaman Denizli hapsinde iken olmuþtur. Üstadý, halk iki-üç defa muhtelif camilerde sabah namazýnda görür. Savcý iþitir, Hapishane müdürüne pürhiddet:</p><p> </p><p>
  -Bediüzzamaný sabah namazýnda dýþarýya, camiye çýkarmýþsýnýz" der. Tahkikat yapar ki, Üstad hapishaneden dýþarý kat'iyen çýkarýlmamýþ.</p><p> </p><p>
  Eskiþehir hapishanesinde iken de; bir Cuma günü, hapishane müdürü, kâtib ile otururken bir ses duyuyor:</p><p> </p><p>
  -Müdür bey! Müdür bey!</p><p> </p><p>
  Müdür bakýyor. Bediüzzaman yüksek bir sesle:</p><p> </p><p>
  -Benim mutlaka bugün Ak Camide bulunmam lâzým.</p><p> </p><p>
  Müdür: "Peki Efendi Hazretleri" diye cevab veriyor. Kendi kendine: "Herhalde, Hoca Efendi kendisinin hapiste olduðunu ve dýþarýya çýkamayacaðýný bilemiyor" diye söylenir ve odasýna çekilir. Öðle vakti; Bediüzzaman'ýn gönlünü alayým, Ak Camiye gidemeyeceðini izah edeyim düþüncesiyle Üstad'ýn koðuþuna gider. Koðuþ penceresinden bakar ki, Bediüzzaman içeride yok! Hemen jandarmaya sorar, "Ýçeride idi, hem kapý kilitli" cevabýný alýr. Derhal camiye koþar. Bediüzzaman'ýn ileride, birinci safta, sað tarafta namaz kýldýðýný görür. Namazýn sonlarýnda Bediüzzamaný yerinde göremeyip, hemen hapishaneye döner; Hazret-i Üstadýn "ALLAHÜ EKBER" diyerek secdeye kapandýðýný hayretler içerisinde görür. (Bu hadiseyi bizzat o zamanki hapishane müdürü anlatmýþtýr.)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 200)</p><p> </p><p>
cihetiyle mahkemeye verilir mi? Herbir kibrit, bir haneyi yakmasý mümkündür. Bu yangýn imkânýyla, kibritler imha edilir mi?</p><p> </p><p>
  Saniyen: Yüzbin defa hâþâ! Ýþtigal ettiðimiz ulûm-u imaniye, Rýzâ-yý Ýlâhiyeden baþka hiçbir þeye âlet olamaz. Evet, Güneþ Kamer'e peyk ve tâbi olmadýðý gibi, saadet-i ebediyyenin nuranî ve kudsî anahtarý ve hayat-ý uhreviyyenin bir Güneþi olan îman dahi, hayat-ý içtimaiyyenin aleti olamaz. Evet, bu kâinatýn en muazzam mes'elesi ve þu hilkat-ý âlemin en büyük muammasý olan sýrr-ý imandan daha ehemmiyetli bir mes'ele-i kâinat yoktur ki, bu mes'ele-i sýrr-ý iman ona âlet olsun.</p><p> </p><p>
  Ey hey!et-i hâkime! Eðer bu iþkenceli tevkifim, yalnýz hayat-ý dünyeviyeme ve þahsýma ait olsa idi; emin olunuz ki, on seneden beri sükût ettiðim gibi yine sükût edecektim. Fakat tevkifim, çoklarýn hayat-ý ebediyelerine ve muazzam týlsým-ý kâinatýn keþfini tefsir eden Risale-i Nur'a ait olduðundan, yüz baþým olsa ve her gün biri kesilse, bu sýrr-ý azimden vaz geçmeyeceðim; ve sizin elinizden kurtulsam, elbette ecel pençesinden kurtulamýyacaðým. Ben ihtiyarým, kabir kapýsýndayým. Ýþte o müdhiþ týlsým-ý kâinat keþþafý olan Kur'an-ý Hakîmin o muazzam keþfini göze gösterir bir surette tefsir eden Risale-i Nur'un, o týlsýma ait yüzer mes'elelerinden, bu herkesin baþýna gelecek olan ecele ve kabre ait yalnýz bu sýrr-ý imana bakýnýz ki:</p><p> </p><p>
  Acaba; bu dünyanýn bütün muazzam mesail-i siyasiyesi, ölüme ecele inanan bir adama daha büyük olabilir mi ki; bunu, ona alet etsin. Çünki; vakit muayyen olmadýðýndan, her vakit baþ kesebilen ecel, ya idam-ý ebedidir veyahut daha güzel bir âleme gitmeye terhis tezkeresidir. Hiçbir vakit kapanmýyan kabir; ya hiçlik ve zulûmat-ý ebediye kuyusunun kapýsýdýr veyahut daha dâimî ve daha nuranî bâki bir dünyanýn kapýsýdýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte; Risale-i Nur, keþfiyat-ý kudsiye-i Kur'aniyenin feyziyle, iki kere iki dört eder derecesinde kat'iyetle gösterir ki, eceli, idam-ý ebediden terhis vesikasýna ve kabri dipsiz, hiçlik kuyusundan müzeyyen bir bahçe kapýsýna çevirmeleri, þübhesiz, kat'î bir çaresi var. Ýþte bu çareyi bulmak için, bütün dünya saltanatý benim olsa bilâ-tereddüd feda ederim. Evet, hakikî aklý baþýnda olan feda eder...</p><p> </p><p>
  Ýþte efendiler, bu mes'ele gibi yüzer mesail-i imaniyeyi keþf ve izah eden Risale-i Nur'a, evrak-ý muzýrra gibi, haþa yüzbin defa</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 201)</p><p> </p><p>
haþa! siyaset cereyanlarýna alet edilmiþ garazkâr kitablar nazarýyla bakmak... Hangi insaf müsaade eder, hangi akýl kabul eder, hangi kanun iktiza eder? Acaba istikbal nesl-i atisi ve hakikî istikbal olan âhiretin ehli ve Hâkim-i Zülcelâli, bu suali, müsebbiblerinden sormayacaklar mý? Hem, bu mübarek vatanda bu fýtraten dindar millete hükmedenler, elbette dindarlýða tarafdar olmasý ve teþvik etmesi, vazife-i hâkimiyet cihetiyle lâzýmdýr. Hem madem lâik cumhuriyet, prensibiyle bitarafane kalýr ve o prensibiyle dinsizlere iliþmez; elbette dindarlara dahi bahaneler ile iliþmemek gerektir.</p><p> </p><p>
  Salisen: Bundan oniki sene evvel Ankara reisleri, Ýngilizlere karþý "Hutuvat-ý Sitte" namýndaki mücahedatýmý takdir edip beni oraya istediler. Gittim. Gidiþatlarý, benim ihtiyarlýk hissiyatýma uygun gelmedi. "Bizimle çalýþ" dediler. Dedim: "Yeni Said öteki dünyaya çalýþmak istiyor, sizinle çalýþamaz; fakat size de iliþmez."</p><p> </p><p>
  Evet iliþmedim ve iliþenlere de iþtirâk etmedim. Çünki: An'anât-ý milliye-i Ýslâmiye lehinde istimal edilebilir bir deha-yý askeriyi, an'ane aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesile oldu. Evet; ben, Ankara reislerinde, hususan reisicumhurda bir deha hissettim ve dedim: "Bu dehayý, kuþkulandýrmakla an'anat aleyhine çevirmek caiz deðildir." Onun için, ne kadar elimden gelmiþse dünyalarýndan çekindim, karýþmadým. Onüç seneden beri siyasetten çekildim; hattâ bu yirmi bayramdýr, bir-ikisinden baþka umumlarýnda, bu gurbette, kendi odamda yalnýz mahpus gibi geçirdim; tâ ki siyasete bulaþmam tevehhüm edilmesin. Hükûmetin iþlerine iliþmediðime ve karýþmak istemediðime delalet eden;</p><p> </p><p>
  Birinci Delil: Onüç senedir, siyaset lisaný olan gazeteleri bu müddet zarfýnda hiç okumadýðým dokuz sene oturduðum Barla köyünde, dokuz ay ikamet ettiðim Isparta'da dostlarým biliyorlar. Yalnýz; Isparta tevkifhanesinde, gayet insafsýz bir gazetecinin, dinsizcesine, Risale-i Nurun talebelerine hücumunun bir fýkrasý, istemediðim halde kulaðýma girdi.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Delil: On senedir Isparta Vilâyetinde bulunuyordum. Dünyanýn çok tahavvülâtý içinde siyasete karýþmak teþebbüsüne</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 202)</p><p> </p><p>
dâir hiçbir emare, hiçbir tereþþuhat görülmediðidir.</p><p> </p><p>
  Üçüncü Delil: Hiçbir hatýra gelmeyen, âni olarak benim ikametgâhým bastýrýldý, tam taharrî edildi. On seneden beri en mahrem evrakýmý ve kitablarýmý aldýlar. Hem vali dairesi, hem polis dairesi, bu kitablarýmda siyaset-i hükûmete iliþecek hiçbir maddeyi bulamadýklarýný itiraf etmeleridir. Acaba; on sene deðil, belki on ay benim gibi sebebsiz nefyedilen ve merhametsizce zulüm gören ve iþkenceli tazyik ve tarassud edilen bir adamýn en mahrem evraký meydana çýksa, zalimlerin yüzlerine savrulacak on madde çýkmaz mý?</p><p> </p><p>
  Eðer denilse: "Yirmiden ziyade mektublarýn yakalandý?" Ben de derim: O mektublar, birkaç sene zarfýnda yazýlmýþlar. Acaba, on sene zarfýnda on dosta, on ve yirmi ve yüz mektub çok mu? Madem muhabere serbesttir ve dünyanýza iliþmezler, bin olsa da bir suç teþkil etmezler.</p><p> </p><p>
  Dördüncü Delil: Müsadere edilen bütün kitablarýmý görüyorsunuz ki, siyasete arkalarýný çevirip, bütün kuvvetleri ile imana ve Kur'âna, âhirete müteveccih olmalarýdýr. Yalnýz iki-üç risalelerde Eski Said sükûtu terkederek bazý gaddar me'murlarýn iþkencelerine karþý hiddet etmiþ; hükûmete deðil, belki vazifesini sû-i istimal eden o memurlara itiraz eylemiþ, mazlumane þekvasýný yazmýþ. Fakat, yine o iki-üç risaleyi mahrem deyip neþrine izin vermedim, has bir kýsým dostlarýma münhasýr kalmýþlardýr. Hükûmet ele bakar ve zâhire dikkat eder. Kalbe bakmak, gizli ve hususî iþlere bakmak hakký yoktur ki, herkes kalbinde ve hanesinde istediðini yapabilir ve padiþahlarý zemmeder, beðenmez.</p><p> </p><p>
  Ezcümle: Yedi sene evvel -daha yeni ezan çýkmadan- bir kýsým me'murlar sarýðýma, hem hususî Þafiîce ibadetime müdahale etmek istemelerine mukabil, bir kýsa risale yazýldý. Bir zaman sonra yeni ezan çýktý; ben o risaleyi mahrem dedim, intiþarýný menettim. Hem: Ezcümle, Dar-ül Hikmet-il Ýslâmiyede bulunduðum zaman, tesettür Âyeti aleyhinde Avrupa'dan gelen itiraza karþý bir cevab yazmýþtým. Bundan bir sene evvel, eski matbu risalelerimden alýnan ve "On Yedinci Lem'a" namýndaki risalenin bir mes'elesi olarak kaydedilmiþ ve sonra "Yirmi Dördüncü Lem'a" ismini alan kýsacýk Tesettür Risalesi, ilerideki kanunlara temas etmemek için, o Tesettür Risalesini setrettim. Her nasýlsa, yanlýþlýkla bir yere gönderilmiþ. Hem o risale; medeniyetin, Kur'anýn Âyeti-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 203)</p><p> </p><p>
ne ettiði itiraza karþý, müskit ve ilmî bir cevabdýr. Bu hürriyet-i ilmiye, cumhuriyet zamanýnda elbette kayýd altýna alýnamaz.</p><p> </p><p>
  Beþinci Delil: Dokuz senedir, bir köyde inzivayý ihtiyar ettiðim ve hayat-ý içtimaiyeden ve siyasetten sýyrýlmak istediðim; ve bu defa gibi, müteaddid baþýma gelen bütün iþkencelere tahammül edip, dünya siyasetine karýþmamak için bu on senede hiç müracaat etmediðimdir. Eðer müracaat etseydim, Barla yerine Ýstanbul'da oturabilirdim. Ve belki, bu defadaki gaddarane tevkifimin sebebi; müracaatsýzlýktan küsen ve gururlarýna dokunan Isparta Valisinin ve hükûmetin bazý me'murlarýnýn, garazlarýndan veya iktidarsýzlýklarýndan habbeyi kubbe yapýp, Dahiliye Vekâletini evhamlandýrmasýdýr.</p><p> </p><p>
  Elhasýl: Benim ile temas eden bütün dostlarým bilirler ki; siyasete deðil karýþmak, deðil teþebbüs, belki düþünmesi dahi esas maksadýma ve ahval-i ruhiyeme ve hizmet-i kudsiye-i imaniyeme muhaliftir; ve olamýyor. Bana nur verilmiþ, siyaset topuzu verilmemiþ. Bu halin bir hikmeti þudur ki; hakaik-i imaniyeye müþtak ve me'muriyet mesleðine giren bir çok zatlarý, bu hakaike, endiþeli ve tenkidkârane baktýrmamak, onlardan mahrum etmemek için, Cenab-ý Hak kalbime siyasete karþý þiddetli bir kaçýnmak ve bir nefret vermiþtir kanaatýndayým.</p><p> </p><p>
.............................................................................................................</p><p> </p><p>
  Binbaþý Merhum Asým Bey isticvab edildi; eðer doðru dese, Üstadýna zarar gelir ve eðer yalan dese, kýrk senelik namuskârane ve müstakimane askerliðinin haysiyetine çok aðýr gelir diye düþünüp, "Ya Rab, canýmý al!" diyerek o dakikada teslim-i ruh eyledi. Ýstikamet þehidi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemiyeceði bir muavenet-i hayriyeye ve bir tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarýna kurban oldu. Evet; Risale-i Nurdan tam ders alan, bir su içer gibi, kolayca terhis tezkeresi telâkki ettiði ecel þerbetini içer. Eðer benden sonra dünyada kalan kardeþlerimin teellümlerini düþünmeseydim, ben de, âlicenab kardeþim Asým Bey gibi "Ya Rab! Canýmý da al" diyecektim. Her ne ise. Benim sebeb-i ittihamýmdan olan;</p><p> </p><p>
  Üçüncü Madde: Risale-i Nur'un müsaade-i hükûmet alýnmadan intiþarý ve hissiyat-ý îmaniyeyi kuvvetleþtirmesiyle, ileride belki hükûmetin serbestane prensiplerine sed çeker ve emniyet-i umumiyeyi ihlâl eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 204)</p><p> </p><p>
  Elcevab: Risale-i Nur, nurdur. Nurdan zarar gelmez; siyaset topuzunu onüç seneden beri elinden atmýþtýr; ve bu vatanýn ve bu milletin hayatlarýnýn temel taþlarý olan hakikat-ý kudsiyeyi tesbit eder; ve bu mübarek milletin yüzde doksan dokuzuna zararsýz menfaati olduðuna, eczalarýný okuyan bütün zatlarý iþhad edebilirim. Haydi biri çýksýn, desin: "Bunda bir zarar gördüm."</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Benim matbaam yok ve müteaddid kâtiblerim yok. Birisini zor ile bulabilirim. Ve hüsn-ü hattým yok, yarým ümmîyim, bir saatte ancak bir sahifeyi çok noksan yazýmla yazabilirim. Merhum Asým Bey gibi bazý zatlar benim için bir yadigâr olarak güzel yazýlarýyla yardým ettiler. Benim, çok hazin gurbetimdeki hatýratýmý yazdýlar. Sonra,  envar-ý îmaniyeyi derdine tam derman bulan bir kýsým zâtlar onlarý okumak istediler ve okudular; hayat-ý ebediyelerine tam bir tiryak olduðunu hakkalyakîn gördüler, kendilerine istinsah ettiler. Elinize geçen ve nazar-ý teftiþinizde bulunan "Fihriste Risalesi" gösteriyor ki; Risale-i Nur'un her bir cüz'ü, bir Âyet-i Kur'aniyenin hakikatýný tefsir eder; ve hususan erkân-ý imaniyeye dair âyetleri öyle vuzuhla tefsir eder ki, Avrupa feylesoflarýnýn bin seneden beri Kur'an aleyhinde hazýrladýklarý hücum plânlarýný ve esaslarýný bozuyor. Þimdilik elinizde "Ýhtiyar Risalesi" nin Onbirinci Ricasýnda binler îmanî ve tevhidî bürhanlardan bir tek bürhan var. Nümune için ona bakýnýz; dikkat ediniz, dâvâm doðru mudur, yanlýþ mýdýr? Anlarsýnýz. Hem bu vatana ve bu millete ne kadar menfaatli olduðunu, nümune için, Risale-i Nurun eczalarýndan olan "Ýktisad Risalesi" ve hastalara, imandan gelen yirmibeþ devalý risale; ve ihtiyarlara, imandan gelen onüç rica ve teselli risaleleri, bu mübarek milletin yarýsýndan ziyade bir yekûn teþkil eden fakirler, hastalar, ihtiyarlar taifelerine gayet kýymetdar bir hazine-i servet ve tiryak ve ziya olduðunu insaf ile bakan herkes kabul eder kanaatýndayým.</p><p> </p><p>
  Hem vazife-i tahkikatýnýza yardým için derim: Fihriste Risalesi yirmi senelik risalelerimin bir kýsmýnýn fihristesidir. Ýçindeki risalelerin bir kýsmýnýn asýllarý Dârülhikmetten baþlar. Fihristedeki numaralar, te'lif tertibiyle deðildirler. Meselâ: Yirmiikinci Söz, Birinci Söz'den daha evvel te'lif edilmiþ ve Yirmiikinci Mektub, Birinci Mektub'dan daha evvel yazýlmýþ. Bunlar gibi çok var...</p><p> </p><p>
  Salisen: Ýman ilminden ibaret olan Risale-i Nur eczalarý, emniyet ve asayiþi temin ve te'sis ederler. Evet, güzel seciyelerin ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 205)</p><p> </p><p>
iyi hasletlerin menþe' ve menbaý olan iman; elbette emniyeti bozmaz, temin eder. Ýmansýzlýktýr ki, seciyesizliði ile emniyeti ihlâl eder.</p><p> </p><p>
  Hem bunu biliniz ki, yirmi-otuz sene evvel bir gazetede gördüm ki; Ýngilizlerin bir Müstemlekât Nâzýrý demiþ: "Bu Kur'an Müslümanlarýn elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayýz... Bunun kaldýrýlmasýna ve çürütülmesine çalýþmalýyýz." Ýþte; bu kâfir muannidin bu sözü, otuz senedir nazarýmý Avrupa feylesoflarýna çevirmiþ olduðundan, nefsimden sonra onlar ile uðraþýyorum. Dahiliyeye pek bakamýyorum ve dahildeki kusuru, Avrupa'nýn hatasý, ifsadýdýr derim. Avrupa feylesoflarýna hiddet ediyorum, onlarý vuruyorum, Felillâhilhamd, Risale-i Nur, o muannid kâfirin hülyasýný kýrdýðý gibi; maddiyyun, tabiiyyun feylesoflarýný tam susturur bir vaziyete girmiþtir. Dünyada, hangi þekilde olursa olsun, hiçbir hükûmet yoktur ki kendi memleketinin böyle mübarek mahsulünü ve sarsýlmaz bir maden-i kuvve-i mâneviyesini yasak etsin ve nâþirini mahkûm eylesin! Avrupa'da rahiblerin serbestiyeti gösteriyor ki; hiçbir kanun, târik-i dünya olanlara ve âhirete ve imana kendi kendine çalýþanlara iliþmez.</p><p> </p><p>
  Elhâsýl: On sene kadar sebebsiz bir nefye mahkûm; ihtilâttan, muhabereden memnu gurbetzede bir ihtiyar adamýn, saadet-i ebediyenin anahtarý olan imanýna dair hâtýrat-ý ilmiyesini yazmasýný, dünyada hiçbir kanun ona yasak diyemez ve demez kanaatindeyim. Ve þimdiye kadar hiçbir âlim tarafýndan tenkid edilmemesi, elbette o hatýrat, ayn-ý hak ve mahz-ý hakikat olduðunu isbat eder.</p><p> </p><p>
  Benim ittihamým ve tevkifime sebeb gösterilen,</p><p> </p><p>
  Dördüncü Madde: Devletçe yasak edilen tarikat dersini vermekle ihbar edilmiþ olmaklýðýmdýr.</p><p> </p><p>
  Elcevab: Evvelâ, elinizdeki bütün kitablarým þahiddirler ki, ben hakaik-i imaniye ile meþgulüm. Hem müteaddid risalelerde yazmýþým ki: "Tarikat zamaný deðil, belki imaný kurtarmak zamanýdýr. Tarikatsýz Cennete giden pek çok, fakat imansýz Cennete girecek yok. Onun için imana çalýþmak zamanýdýr" diye beyan etmiþim.</p><p> </p><p>
  Saniyen: On senedir Isparta Vilâyetinde bulunuyorum. Biri çýksýn, bana "Tarikat dersi vermiþ" desin. Evet bazý has âhiret kardeþlerime ulûm-u îmaniye ve hakaik-i âliye dersini hocalýk itibariyle vermiþim. Bu, tarikat talimi deðil, belki hakikat tedrisi-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 206)</p><p> </p><p>
dir. Yalnýz bu kadar var. Ben Þafiîyim, namazdan sonraki tesbihatým Hanefî tesbihatýndan biraz farklýdýr. Hem, akþam namazýndan yatsý namazýna kadar ve fecirden evvel hiç kimseyi kabul etmemek þartýyla, kendi kendime günahlarýmdan istiðfar ve Âyetler okumak gibi þeylerle meþguliyetim var. Zannederim, dünyada hiçbir kanun bu hale yasak diyemez. Bu mes'ele-i tarikat münasebetiyle hükûmet ve mahkeme memurlarý tarafýndan benden soruluyor:</p><p> </p><p>
  -Ne ile yaþýyorsun?</p><p> </p><p>
  Elcevab: Dokuz sene ikamet ettiðim Barla halkýnýn müþahedesiyle, þiddet-i iktisad berekâtýyla, tam kanaat hazinesiyle, ekser günlerde her bir gün yüz para ile, bazý daha az bir masrafla yaþadýðýmý, benimle temas eden dostlarým bilirler. Hattâ yedi sene zarfýnda; elbise, pabuç gibi þeylere yedi banknot ile idare ettim.</p><p> </p><p>
  Hem, elinizde bulunan tarihçe-i hayatýmýn þehadetiyle, bütün hayatýmda halklarýn hediye ve sadakalarýndan istinkâf edip, en sadýk dostlarýmýn hatýrlarýný rencide ederek hediyesini reddetmiþim. Eðer mecburiyetle hediye almýþ isem, mukabilini vermek þartýyla aldýðýmý, bana hizmet eden dostlarým bilirler. Dârül-Hikmetil-Ýslâmiyede aldýðým maaþtan çoðunu, o zaman yazdýðým kitablarýn tab'ýna sarfettim; az bir kýsmýný, hacca gitmek için sakladým. Ýþte o cüz'î para, iktisad ve kanaat berekâtýyla on sene bana kâfi geldi ve yüz suyumu döktürmedi; daha o mübarek paradan biraz var.</p><p> </p><p>
  Ey heyet-i hâkime! Bu uzun ifâdâtýmý dinlemekten usanmamak gerektir. Çünki, yirmi-otuz kitab, benim tevkifnamemin evraký içine girmiþler. Bu kadar itham evrakýma karþý, elbette bu uzun ifade kýsa kalýr. Ben, onüç senedir dünya siyasetine karýþmadýðýmdan, kanunlarý bilmiyorum. Hem, kendimi müdafaa için aldatmaða tenezzül etmediðime tarihçe-i hayatým þahiddir. Ben hakikat-ý hâli olduðu gibi beyan ettim. Sizin vicdanýnýz var ve kanunlarýn gadirsiz vech-i tatbiklerini bilirsiniz, hakkýmda hükmünüzü verirsiniz. Bunu da biliniz ki: Bazý iktidarsýz memurlarýn iktidarsýzlýklarýndan veya evhamlarýndan veya keçi ve kurt bahanesi nev'inden veya kendilerine pâye vermek veya hükûmete yaranmak fikriyle, yeni serbestî kanunlarýnýn tatbiklerine zemin hazýrlamak entrikalarýndan, hakkýmda dürbün ile bakarak habbeyi kubbe gösterdiler. Sizlerden ümidimiz þudur ki; iktidarýnýzdan, onlarýn evhamlarýnýn kubbesinin habbe olduðunu göstermektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 207)</p><p> </p><p>
Yani onlarýn dürbünlerini aksine çevirip bakarsýnýz... Hem bir ricam var: Müsadere edilen kitablarýmýn, bin liradan ziyade bence kýymetleri var. Bana iade ediniz. Onlarýn mühim bir kýsmý oniki sene evvel Ankara kütübhanesine iftihar ve teþekkür ile kabul edildiðini, kütübhane nâzýrý gazete ile ilân etmiþtir. Þimdilik hayatýma hükümleri geçen hey'etinizin re'yile, bu ifademin bir suretini müdde-i umumîye verip beni bu zarara sokanlar aleyhinde ikame-i dâvâ etmek; ve bir suretini Dahiliye Vekâletine; ve bir suretini de Meclis-i Meb'usana vermek istiyorum.</p><p> </p><p>
YUKARIDAKÝ MÜDAFAATIMIN BÝRÝNCÝ TETÝMMESÝ</p><p> </p><p>
  Beni istintak eden zatýn ve hey'et-i hâkimenin nazar-ý dikkatlerine! Evvelki ifademe üç maddeyi ilâve ediyorum.</p><p> </p><p>
  Birinci Madde: Bizi hayrette býrakan ve gayet þaþýrtan ve bir garazý ihsas eden ve bil'iltizam hiçten bir sebeb-i ittiham icad etmek nev'inden, musýrrâne, bir cemiyet ve teþkilât varmýþ gibi soruyorlar. "Bu teþkilâtý yapmak için nereden para alýyorsunuz?" diyorlar.</p><p> </p><p>
  Elcevab: Evvelâ, ben dahi soranlardan soruyorum: Böyle bir cemiyet-i siyasîyenin, bizim tarafýmýzdan vücuduna dair hangi vesika, hangi emareler var; ve para ile teþkilât yaptýðýmýza hangi delil, hangi hüccet bulmuþlar ki, bu kadar musýrrane soruyorlar? Ben, on senedir Isparta Vilâyetinde þiddetli tarassud altýnda bulunmuþum. Bir-iki hizmetkâr ve on günde bir-iki yolcudan baþka adamlarý görmeyen garib, kimsesiz, dünyadan usanmýþ, siyasetten gayet þiddetle nefret etmiþ; ve kuvvetli siyasî muhalif cem'iyetlerin ne kadar aksülâmeller ile zararlý ve akîm kaldýðýný mükerrer müþahedatla görmüþ; ve kendi kavim ve binler dostlarý içinde, en mühim fýrsatta, siyasî cemiyet ve cereyanlarý reddetmiþ ve karýþmamýþ; ve îman-ý tahkikinin gayet kudsî ve hiç bir þeyle zedelenmesi caiz olmayan hizmeti bozmak ve aðraz-ý siyasî ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telakkî ederek þeytandan kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri, اَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ  kendine düstûr eden; ve hileyi hilesizlikte bulan, asabî ve bilâ-perva esrarýný fâþeden; on sene koca Isparta Vilâyetinin hassas ve cessas memurlarýna böyle teþkilât sezdirmeyen bu adamdan, "Böyle bir teþkilat var ve siyasî bir dolabý çeviriyorsunuz" diyen-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 208)</p><p> </p><p>
lere karþý, yalnýz ben deðil, belki Isparta Vilâyeti ve bütün beni tanýyanlar, belki bütün ehl-i akýl ve vicdan, onlarýn iftiralarýný nefretle karþýlar ve "Garazkâr plânlar ile onu itham ediyorsunuz" diyecekler.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Mes'elemiz imandýr. Ýman uhuvvetiyle bu memlekette ve Isparta'nýn yüzde doksandokuz adamlarý ile uhuvvetimiz var. Halbuki cemiyet ise, ekser içinde ekalliyetin ittifakýdýr. Bir adama karþý, doksandokuz adam cemiyet olmaz. Meðer, gayet insafsýz bir dinsiz, herkesi (hâþâ) kendi gibi dinsiz tevehhüm edip, bu mübarek ve dindar milleti tahkir etmek niyetiyle böyle iþâa eder...</p><p> </p><p>
  Salisen: Benim gibi pek ciddî bir muhabbetle Türk Milletini seven; ve Kur'ânýn senasýna mazhariyetleri cihetiyle Türk Milletini pek çok takdir eden; ve altý yüz seneden beri bütün dünyaya karþý koyan ve Kur'ânýn bayraktarý olan bu millete karþý gayet þiddetli taraftar bulunan; ve bin Türkün þehadetiyle, bin milliyetçi Türkçüler kadar Türk Milletine bilfiil hizmet eden ve kýymettar otuz-kýrk Türk gençlerini, namazsýz otuz bin hemþehrilerine tercih etmekle bu gurbeti ihtiyar eden ve hocalýk haysiyetiyle izzet-i ilmiyeyi muhafaza eden ve hakaik-i imaniyeyi pek vâzýh bir surette ders veren bir insanýn; on sene ve belki yirmi-otuz sene zarfýnda, yirmi-otuz deðil, belki yüz, belki binler talebesi, sýrf iman ve hakikat ve âhiret noktasýnda onunla fedakârane baðlansa ve âhiret kardeþi olsalar çok mudur ve zararý mý var? Hiç ehl-i vicdan ve insaf bunlarý tenkide cevaz verir mi? Ve bunlara cemiyet-i siyasîye nazariyle bakabilir mi?</p><p> </p><p>
  Rabian: On sene zarfýnda yüz banknot ile idare eden ve günde, bazan kýrk para ile geçinen ve yetmiþ yamalý bir abayý yedi sene giyen bir adam hakkýnda: "Nereden para alýp yaþýyorsun ve teþkilât yapýyorsun?" diyenler, ne kadar insaftan uzak düþtüklerini ehl-i insaf anlar.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Madde: Menemen Hâdisesinin bir yalancý taklidini yapýp; millete dehþet verip, serbestî kanunlarý kolayca tatbik etmek desisesiyle hükûmeti iðfal ederek, gûya "Hükûmetin serbestî kanunlarýný kabul ettirmesine yardým ediyor" entrikasiyle, beni Barla'dan Ispartaya cebren celbettiler. Baktýlar; ben, öyle fitnelere âlet olamýyorum ve öyle her cihetçe vatana, millete, dine zararlý olan akîm teþebbüslere hiçbir meylim yoktur, anladýlar ki,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 209)</p><p> </p><p>
o vakit plânlarýný deðiþtirdiler. Benim beðenmediðim bir þöhret-i kâzibemden istifade edip, hiç hatýr ve hayâlimize gelmeyen entrikalarla baþýmýza Menemen hâdise-i mazlumesinin bir mevhum taklidini geçirdiler. Hem millete, hem hükûmete, hem masum, mevkuf birçok efrad-ý millete büyük zarar verdiler. Þimdi yalanlarý meydana çýktýkça, kurdun keçiye bahane bulmasý nev'inden bahaneleri bulup, me'murîn-i adliyeyi þaþýrtmak istiyorlar. Adliye me'murlarýnýn bu mes'elede çok dikkate ve ihtiyata muhtaç olduklarýný müdafaa-i millîye hukukum noktasýnda hatýrlatýyorum. Asýl ittiham edilecek onlardýr ki, hükûmetin bazý erkânýna dalkavukluk edip ve sahtekârlýkla, bir yalancý cemiyet maskesi altýnda, bazý safdil mâsumlarý, biçareleri tehyiç ederek küçük bir hâdise çýkarýr; sonra þeytan gibi habbeyi kubbe gösterip, hükûmeti þaþýrtýr, çok mâsumlarý ezdirir, memlekete büyük zarar verir, kabahati baþkalara yükler. Ýþte bu mes'elemiz aynen böyledir.</p><p> </p><p>
  Üçüncü Madde: Hükûmetin daireleri içinde en ziyade hürriyetini muhafaza etmeye ve te'sirat-ý hâriciyeden en ziyade bîtarafane, hissiyatsýz bakmakla mükellef olan elbette mahkemedir. Ben, mahkemenin hürriyet-i tâmmesine istinaden, hürriyetle, hukuk-u hürriyetimi bu suretle müdâfaa etmeye hakkým vardýr. Evet, her yerde, adliyede mal ve can mes'eleleri var. Eðer, hâkim þahsî hiddet edip bir katili katletse, o hâkim katil olur. Demek adliye memurlarý, hissiyattan ve te'sirat-ý hariciyeden bütün bütün âzade ve serbest olmazsa, sureten adalet içinde müdhiþ günahlara girmek ihtimali var. Hem; cânilerin, kimsesizlerin ve muhaliflerin dahi bir hakký var. Ve hakkýný aramak için, gayet bîtarafane bir merci isterler. Adalet noktasýndan tarafgirlik fikrini verip, adaletin mahiyetini zulme çeviren, hakkýmda sarfedilen bir tâbirdir ki, Isparta'da ve burada bazý isticvablarda ismim Said Nursî iken, her tekrarýnda "Said Kürdî" ve "bu Kürd" diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeþlerimin hamiyet-i milliyelerine iliþip aleyhime bir his uyandýrmak, hem mahkeme ve adaletinin mahiyetine bütün bütün zýd ve muhalif bir cereyan vermektir. Evet, hâkim ve mahkeme tarafgirlik þâibesinden müberra ve gayet bîtarafane bakmasý birinci þart-ý adalet olduðuna dair binler vukuat-ý tarihiyeden, Hazret-i Ali Radýyallahü Anh'ýn hilâfeti zamanýnda bir Yahudi ile mahkemede beraber oturmalarý ve çok padiþahlarýn, âdi adamlar ile mahkeme-i ada-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 210)</p><p> </p><p>
lette görülmesi gibi çok hâdisat-ý tarihiye varken, benim hakkýmda bir yabanilik hissini veren ve nazar-ý adaleti þaþýrtmak isteyen adamlara derim:</p><p> </p><p>
  Ey efendiler! Ben, herþeyden evvel Müslümaným ve Kürdistan'da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuþ ve en çok hayatým Türkler içinde geçmiþ ve en sâdýk ve en hâlis kardeþlerim Türklerden çýkmýþ ve Ýslâmiyet ordularýnýn en kahramaný Türkler olduðundan, meslek-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezasý olduðundan; bana Kürd diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamlarýn bini kadar Türk Milletine hizmet ettiðimi, hakikî ve civanmerd bin Türk gençlerini iþhâd edebilirim.</p><p> </p><p>
  Hem, hey'et-i hâkimenin ellerinde bulunan otuz-kýrk kitabýmý; hususan Ýktisad, Ýhtiyarlar, Hastalar Risalelerini iþhad ediyorum ki: Türk Milletinin beþten dört kýsmýný teþkil eden musibetzede, fakirler ve hastalar ve dindar müttakiler taifelerine bin Türkçü kadar hizmet eden o kitablar, Kürdlerin ellerinde deðil, belki Türk gençlerinin ellerindedirler. Heyet-i hâkimenin müsaadesiyle, bizi bu belâya sokan ve hükûmetin mühim bazý erkânýný iðfal eden ve milliyetperverlik perdesi altýnda entrikalarý çeviren mülhid zalimlere derim:</p><p> </p><p>
  Ey efendiler! Benim hakkýmda tesbit edilmeyen ve tesbit edilse dahi bir suç teþkil etmeyen ve suç olsa bile yalnýz beni mes'ul eden bir madde yüzünden, kýrktan fazla Türkün en kýymettar gençlerini ve en muhterem ihtiyarlarýný, büyük bir cinayet iþlemiþler gibi bu belâya atmak, milliyetperverlik midir? Evet, sebebsiz böyle iþkenceli tevkife düþenler içinde Türk gençlerinin medar-ý iftiharý olacak bir kýsým zatlar var ki; (Hâþiye) uzaktan kýymetini hissedip, ona yalnýz bir selâm veya imanî bir risale göndermemle, onu bir câni gibi çoluk ve çocuklarý içinden alýp bu belâya atmak milliyetçilik midir? Ben ki, sizin nazarýnýzda yabanî millettenim diyorum. Bu mevkuf olan civanmerd ve muhterem Türk gençleri ve ihtiyarlarý içinde öyleleri var ki; onlarýn bir tanesini, kendi milletimden yüz adama deðiþtirmem. Ýçinde öyleleri var ki; on sene bana zulüm eden memurlara, beþ seneden beri onlarýn hatýrlarý için, o zâlimlere bedduayý býraktým. Ve onlarýn içinde öyleleri</p><p> </p><p>
_______________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): O zatlar, men-i mahkeme ile, iki aylýk sýkýntýlý tevkiften sonra tahliye edilmiþlerdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 211)</p><p> </p><p>
var ki; âlî seciyelerin en halis nümunelerini o âlicenab Türk arkadaþlarda kemal-i hayret ve takdirle gördüm. Ve Türk Milletinin sýrr-ý tefevvukunu onlarla anladým. Ben, vicdanýmla ve çok emarelerle temin ederim ki; eðer bu mâsum mevkuflar adedince vücudlarým bulunsaydý veyahud onlarýn umumuna gelen her nevi meþakkatlerini alabilseydim, kasem ederim ki, müftehirâne o kýymettar zatlara bedel çekmek isterdim. Benim bunlara karþý bu hissim, onlarýn kýymet-i zatiyeleri içindir; yoksa þahsýma karþý faidesi dokunmasý deðildir. Çünki, bir kýsmýný yeni görüyorum. Bir kýsmý, belki o benden faide görmüþ, ben ondan zarar görmüþüm. Fakat binler zarar görsem, yine onlarýn kýymeti nazarýmda tenzil etmez.</p><p> </p><p>
  Ýþte, ey Türkçülük dâvâ eden mülhid zâlimler! Türk Milletinin medar-ý iftiharý olabilecek bu kadar zatlarý gayet âdi ve ehemmiyetsiz bahaneler ile -sizin tâbirinizle- benim gibi bir Kürd yüzünden periþan etmek, tezlil etmek milliyetçilik midir? Türkçülük müdür? Vatanperverlik midir? Haydi, o insafsýz vicdanýnýza havale ediyorum.</p><p> </p><p>
  Ýþte mahkeme-i âdile, onlarýn mâsumiyetini anlamakla çoklarýný tahliye etti. Eðer ortada bir suç varsa, o suç benimdir. Onlar, ulüvv-ü cenablarýndan, benim gibi garib bir ihtiyar hocaya; soba yakmak, su getirmek, yemek piþirmek ve kendime mahsus bir risalemi tebyîz etmek gibi cüz'î iþlerimi sýrf Lillah için yapmýþlar ve benim hatýrým için hâtýra defterim hükmünde olan o iki risalemin âhirlerinde, bir hâtýra olmak üzere imzalarýný atmýþlar. Acaba dünyada, böyleleri, böyle bahanelerle muahaze edecek bir kanun, bir usûl ve bir maslahat var mý?</p><p> </p><p>
MÜDAFAATIMIN ÝKÝNCÝ TETÝMMESÝ</p><p> </p><p>
  Ey hey'et-i hâkime! Gelecek beyanatýmda, belki vazifenizce lüzumsuz þeyler bulunacak. Fakat bu mes'eleler ile umum memleket, belki dünya alâkadardýr. Yalnýz siz deðil, onlar dahi mânen dinliyorlar. Hem beyanatýmda intizamsýzlýk göreceksiniz. Sebebi ise, mühim bir hakkým bana verilmedi. Benim hüsn-ü hattým yok. Çok rica ettim ki, bu, hayat-memat mes'elesidir, bir yazýcý bana veriniz; tâ hakkýmý müdafaa için bir istida yazdýrayým. Vermediler. Belki beni iki ay, gayet insafsýzcasýna bütün bütün konuþmaktan menettiler. Onun için, gayet noksan ve müþevveþ yazýmla</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 212)</p><p> </p><p>
intizamlý yazamadým. Ýþte âhir beyanatým budur:</p><p> </p><p>
  Eðer farz-ý muhal olarak, müfsidlerin, muhbirlerin ihbar ettikleri gibi, Risale-i Nur, hükûmetin bir takým siyasetiyle ve bazý kanunlarýyla tevfik edilmiyor, muaraza ediyor; belki baþka siyasî kanaatlardýr ve ayrý ayrý fikirlerdir; ve umum risaleler, imandan deðil, belki siyasetten bahseder diye, gayet zâhir bir iftira farz ve kabul edilse, cevaben derim: Madem hürriyetin en geniþ þekli cumhuriyettir ve madem hükûmet ise, cumhuriyetin en serbest suretini kabul etmiþtir; elbette hakikî ve kat'î ve reddedilmez kanaat-ý ilmiyeyi ve efkâr-ý saibeyi âsâyiþe dokunmamak þartýyla, cumhuriyetin hürriyeti, o hürriyet-i ilmiyeyi istibdad altýna alamaz ve onu bir suç tanýmaz. Evet; dünyada hiçbir hükûmet var mýdýr ki, bütün bir tek kanaat-ý siyasîyede bulunsun. Haydi -farz-ý muhal olarak- ben, perde altýnda kendi kendime kanaat-ý siyasîyemi yazmýþým ve bir kýsým has dostlarýma göstermiþim; bunda suç var diyen kanunlarý iþitmemiþim. Halbuki Risale-i Nur, iman nurundan bahseder; siyaset zulmetine sukut etmemiþ ve tenezzül etmez.</p><p> </p><p>
  Eðer faraza, lâik cumhuriyetin mahiyetini bilmeyen bir dinsiz dese: "Senin risalelerin, kuvvetli bir dinî cereyan veriyor, lâdinî cumhuriyetin prensiplerine muaraza ediyor."</p><p> </p><p>
  Elcevab: Hükûmetin lâik cumhuriyeti dini dünyadan ayýrmak demek olduðunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hatýra gelmeyen dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduðunu, gayet ahmak bir dinsiz kabul eder. Evet, dünyada hiçbir millet dinsiz olarak yaþamadýðý gibi; Türk milleti misillü bütün asýrlarda mümtaz olarak, bütün aktar-ý cihanda, nerede Türk varsa Müslümandýr. Sair anâsýr-ý Ýslâmiyenin küçük de olsa yine bir kýsmý, Ýslâmiyet haricindedir. Böyle pek ciddî ve hakikî dindar ve bin sene kadar Hak dininin kahraman ordusu olarak zemin yüzünde, mefahir-i milliyesini milyonlar menabi-i diniye ile çakan ve kýlýnçlarýnýn uçlarýyla yazan bu mübarek milleti, "Dini reddeder veya dinsiz olur" diye itham eden yalancý dinsizler ve milliyetsizler, öyle bir cinayet iþliyorlar ki, Cehennemin esfel-i sâfilîn tabakasýnda ceza görmeye müstehak olurlar. Halbuki Risale-i Nur, hayat-ý içtimaiyenin kanunlarýný da ihata eden dinin geniþ dairesinden bahsetmez. Belki asýl mevzuu ve hedefi; dinin en has ve en yüksek kýsmý olan imanýn erkân-ý azîmesinden bahseder. Hem ekseriyetle muhatabým, evvel kendi nefsim, sonra Avru-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 213)</p><p> </p><p>
pa feylesoflarýdýr. Böyle mesail-i kudsiyeden, doðru olmak þartýyla, zarar tevehhüm eden, yalnýz þeytanlar olabilir tasavvurundayým. Yalnýz üç-dört risale, tenkidkârane þekva suretinde bir kýsým me'murlara bakmýþ. Fakat o risaleler, hükûmetle mübareze ve tenkid için deðil, belki bana zulmeden ve me'muriyetini sû-i istimâl eden bir kýsým me'murlara karþýdýr. Hem sonra da, sû-i tefehhüme medar olmamak için, o üç-dört risalelere "Mahremdir" deyip neþrini menetmiþiz. Sair risalelerin ekser-i mutlakasý, dört-beþ sene evvel,  bir kýsmý sekiz sene evvel, bir kýsmý onüç sene evvel te'lif edilmiþlerdir. Yalnýz Ýktisad ve Ýhtiyarlar ve Hastalar Risaleleri geçen sene te'lif edilmiþler. Ve bununla beraber, risaleler, hükûmetin kanunlarýna mugayir olmadýðý ve âsâyiþi ihlâl ve halký idlâl mahiyetinde bulunmadýðýný ve bil'akis hükûmetçe takdirler ile karþýlanmasý lâzýmgeleceðini, zerre mikdar aklý bulunan, risaleleri bîtarafane tedkik eden, tasdik eder. Ve eðer farz-ý muhal olarak, hükûmetin nokta-i nazarýna çok noktalarý muhalif olsa bile 28 Temmuz 933 tarihinde, evvelki cürümlerin bu kýsýmlarýný affetmekte olan ve âhiren neþredilen Af Kanunu mucibince o risaleleri takibe mahal kalmadýðýný iddia edip, bize edilen haksýzlýðýn bir an evvel defedilmesi ve risalelerin iade olunmasýný taleb ederim.</p><p> </p><p>
  Eðer insaniyetin mahiyetini, hayvaniyetin en bedbaht ve en aþaðý derecesinde telâkki ve dünyayý daimî ve lâyezel tevehhüm ve insaný bâkî ve lâyemût tahayyül eden bir sarhoþ vicdansýz tarafýndan denilse: "Senin bütün risalelerin, îmanî pek kuvvetli ders veriyor. Dünyadan soðutuyor. Nazarý, âhirete çeviriyor. Biz ise, bütün kuvvet ve dikkat ve zihnimizle dünya hayatýna müteveccih olmamýz ile bu zamanda yaþayabiliriz. Çünki þimdi yaþamak ve düþmanlardan sakýnmak çok müþkilleþmiþtir."</p><p> </p><p>
  Elcevab: Ýman-ý tahkikînin dersleri, gerçi nazarý âhirete baktýrýyor; fakat dünyayý, o âhiretin mezraa ve çarþýsý ve bir fabrikasý göstermekle, daha ziyade dünya hayatýna çalýþtýrýr. Hem, imansýzlýktaki müdhiþ bir surette kýrýlan kuvve-i mânevîyeyi, gayet kuvvetli bir tarzda kazandýrýr. Ve me'yusiyet içinde atalet ve lâkaydlýða düþenleri þevk u gayrete, sa'ye sevkeder, çalýþtýrýr. Acaba, bu dünyada yaþamak isteyenler; böyle, hayat-ý dünyeviyenin lezzetini, hem çalýþmaya þevki, hem hadsiz musibetlerine karþý dayanmaya medar kuvve-i mânevîyesini temin eden ve itiraz kabul etmeyen deliller ile isbat edilen îman-ý tahkikînin derslerine yasak denecek bir kanunun vücudunu kabul ederler mi ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 214)</p><p> </p><p>
öyle bir kanun olabilir mi?</p><p> </p><p>
  Eðer; idare-i millet ve asayiþ-i memleketin hakikî esaslarýný bilmeyen bir cahil hamiyet-füruþ dese: "Senin risalelerin, asayiþi bozanlara ve idareyi karýþtýranlara bir medar olabilir cihetiyle ve sen dahi ihtiyatsýzlýk edip idare-i hâzýraya itiraz etsen, risalelerin kuvvetiyle bir gaile açmak ihtimaliyle sana iliþiyoruz."</p><p> </p><p>
  Elcevab: Risale-i Nur'dan ders alan, elbette, çok mâsumlarýn kanýný ve hukukunu zâyi eden fitnelere girmez ve bilhassa tecrübeleriyle, mükerreren akîm ve zararlý kalan fitnelere hiçbir cihetle yanaþmaz. Ve bu on senedeki on fitnelere, Risale-i Nur'un þâkirdlerinin ondan birisi, belki asla hiçbirisi karýþmadýðý gösterir ki, risaleler bu fitnelere zýd ve asayiþi temine medardýrlar. Acaba idarece ve asayiþi muhafazaca, bin imanlý adam mý, yoksa on dinsiz serseri mi daha kolaydýr? Evet iman, güzel seciyeler vermekle hem merhamet hissini, hem zarar vermekten sakýnmak meylini verir. Amma benim ihtiyatsýzlýðým ise, bu onüç senedir imkân dairesinde ne kadar elimden gelmiþse hükûmetin nazar-ý dikkatini celbetmemek ve onunla uðraþmamak ve iþlerine karýþmamak için Isparta Vilâyetine malûm olan hârika bir surette münzeviyane ve merdüm-girîzâne ve müþfikkârane ve siyasetten müçtenibane yaþadýðýmý bu memleket bilir.</p><p> </p><p>
  Ey beni bu belaya sevkeden insafsýzlar! Anlaþýlýyor ki, âsayiþ aleyhinde hareket etmediðimden benden kýzdýnýz, hiddet ettiniz. Asâyiþe düþmanlýk damarýyla beni tevkif ettirdiniz. Evet, âsâyiþi bozmak ve idareyi karýþtýrmak isteyenler, benim hakkýmda hükûmeti iðfal ederek, adliyeyi lüzumsuz iþgal edip beni tevkif ettirenlerdir. Onlarýn hakkýnda deðil yalnýz biz, belki memleket namýna, baþta müdde-i umumî olarak hey'et-i hâkimeye dâvâ etmelidir.</p><p> </p><p>
  Eðer denilse: "Sen vazifesizsin, milletin hürmetini kabul edip vazifedarlar gibi dinî ders veremezsin. Hem, dinî ders verecek resmî bir daire var; onun müsaadesi lâzýmdýr."</p><p> </p><p>
  Elcevab: Evvelâ, benim matbaam ve kâtiblerim yoktur ki, vazife-i neþri yapsýn. Bizimki hususîdir. Hususî iþlere, hususan imanî ve vicdanî olsa, hürriyet-i vicdan düsturu, onun serbestiyetini temin eder.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Hükûmet-i Ýttihadiye, ittifaklarýyla, Darül Hikmetil Ýslâmiyede Avrupa'ya karþý hakaik-i Ýslâmiyeyi isbat edecek ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 215)</p><p> </p><p>
millete ders verecek bir vazife ile tavzif etmeleri ve Diyanet Riyasetinin Van'da beni vaiz tâyin etmesi ve þimdiye kadar yüz risaleden ziyade eserlerim ülema ellerinde gezmesi ve tenkid edilmemesi isbat eder ki, millete ders vermeye hakkým var!</p><p> </p><p>
  Salisen: Eðer, kabir kapýsý kapansaydý ve insan dünyada lâyemût kalsaydý, o vakit vazifeler yalnýz askerî ve idarî ve resmî olurdu. Madem her gün lâakal otuz bin þahid, cenazeleriyle اَلْمَوْتُ حَقّ ٌ dâvâsýný imza ediyorlar; elbette dünyaya ait vazifelerden daha ehemmiyetli îmanî vazifeler var. Ýþte Risale-i Nur o vazifeleri Kur'ânýn emriyle ifa ediyor. Madem Risale-i Nur'un âmirî hâkimi kumandaný olan Kur'ân, kumandasý üçyüzelli milyona hükmedip talimat yaptýrýyor; ve her gün laâkal beþ defa, beþten dördünün ellerini dergâh-ý Ýlâhiyeye açtýrýyor; ve bütün camilerde ve cemaatlerde, namazlarda, kudsî, semavî fermanlarýný hürmetle okutturuyor; elbette onun hakikî tefsiri ve o güneþin bir nuru ve onun bir memuru olan Risale-i Nur, o vazife-i imaniyesini, Biiznillâh sadmelere uðratmayarak görecektir. Öyle ise; ehl-i dünya ve ehl-i siyaset, onunla mübareze deðil, belki ondan istifade etmeye pek çok muhtaçtýrlar. Evet, þu týlsým-ý kâinatýn muðlâkýný keþfeden ve mevcudatýn nereden nereye ve ne olacaklarýnýn týlsýmýný açan Risale-i Nur'un eczalarýndan Yirmidokuzuncu Söz ve tahavvülât-ý zerratýn muammasýný keþfeden Otuzuncu Söz; ve kâinatta mütemadiyen fena ve zeval içindeki faaliyet ve hallâkiyet-i umumiye týlsým-ý acîbini hâl ve keþfeden Yirmidördüncü Mektub; ve tevhidin en derin ve en mühim muammasýný keþf ve hâll ve izah eden ve haþr-i beþerî, bir sinek ihyasý kadar kolay olduðunu isbat eden Yirminci Mektub; ve tabiat-perestlerin fikr-i küfürlerini esasýyla bozan ve tahrib eden "Tabiat Risalesi" namýndaki "Yirmiüçüncü Lem'a" gibi Risale-i Nur'un çok cüzleri var. Bunlarýn yalnýz birisindeki muammayý keþfeden bir âlim, bir edib, bir profesör, hangi hükûmette olsa, takdirle mükâfat ve ikramiye verileceðini, bu risaleleri dikkatle mütalaa eden tasdik eyler.</p><p> </p><p>
  Bu beyanatýma, sadedden hariç tafsilât nazarýyla bakmamak gerektir. Çünkü; Risale-i Nur'un yüzden ziyade risaleleri benim evrak-ý tevkifiyem hükmüne geçmiþ olduðundan, hem hey'et-i hâkime tedkik ile mükelleftir, hem ben, izah ve cevab vermeye,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 216)</p><p> </p><p>
Kur'âna ve Âlem-i Ýslâma ve istikbale alâkadarlýðý cihetiyle mecburum. Madem bir mes'elenin tam tenevvürü, herhalde uzak ve yakýn bütün ihtimalleri beyan etmekle olur. Mes'elemize ait uzak bir ihtimali beyan etmeye ihtiyaç var. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Eðer dinsizliði ve küfrü kendine meslek ittihaz eden bedbaht bir kýsým adamlar, bir maksad-ý siyasînin perdesi altýnda hükûmetin bazý erkânýna hulûl edip iðfal etseler veya memuriyet mesleðine girseler, ve Risale-i Nur'u desiselerle imha ve beni tehdidleriyle susturmak için deseler: "Taassub zamaný geçti. Mâziyi unutmak ve istikbale bütün kuvvetimizle müteveccih olmak lâzým gelirken, senin irticakârane bir surette dinî ve imanî kuvvetli ders vermen iþimize gelmez!..."</p><p> </p><p>
  Elcevab: Evvelâ o mâzi zannedilen zaman ise, istikbale inkýlâb etmiþ. Ve hakikî istikbal odur. Ve oraya gideceðiz.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Risale-i Nur, tefsir olduðu haysiyetiyle, Kur'ân-ý Hakîm ile baðlanmýþ, Kur'ân ise, Küre-i Arz'ý Arþa baðlayan, cazibe-i umumîye gibi bir hakikat-ý cazibedardýr. Asya'da hükmedenler; Kur'ânýn Risale-i Nur gibi tefsirleriyle mübareze edemezler. Belki musalâha ederler, ondan istifade ederler ve himaye ederler.</p><p> </p><p>
  Amma benim susmam ise; madem âdi bir keþif yolunda ve ehemmiyetsiz bir fikr-i siyasî peþinde ve dünyevî bir haysiyet yüzünden çok ehl-i izzetin baþlarý feda edilse; elbette koca Cennetin fiatý olacak bir servet ve hayat-ý ebediyeyi kazandýracak bir âb-ý hayat ve bütün feylesoflarý hayrette býrakacak bir keþfiyat yolunda, vücudum zerreleri adedince baþlarým bulunsa ve feda edilmesi lâzýmgelse, bilâtereddüd feda edilir. Hem, beni tehdid veya imha suretiyle susturmak, bir dil yerine bin dil konuþturacak. Yirmi seneden beri ruhlara yerleþen Risale-i Nur, susmuþ bir dilime bedel, binler dilleri söylettirmesini Rahîm-i Zülcelâlden ümitvarým.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
Ehemmiyetsiz Fakat Ehemmiyetli Bir Suç Olarak</p><p> </p><p>
Bana Sorulan Bir Mes'ele</p><p> </p><p>
  Diyorlar ki: "Sen, þapkayý baþýna koymuyorsun; mahkeme gibi çok resmî yerlerde baþýný açmýyorsun. Demek, o kanunlarý reddediyorsun. O kanunlarý reddetmenin cezasý þiddetlidir!"</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 217)</p><p> </p><p>
  Elcevab: Bir kanunu reddetmek baþkadýr ve o kanunla amel etmemek bütün bütün baþkadýr. Evvelkinin cezasý idam ise; bunun cezasý ya bir gün hapis ve bir lira ceza-yý nakdî, veya bir tekdir, veya bir ihtardýr: Ben o kanunlarla amel etmiyorum; hem amel etmekle dahi mükellef olamýyorum. Çünki münzevî yaþýyorum. Bu kanunlar hususî menzillere girmez.</p><p> </p><p>
  Bir ihtar: Bu iki aydýr gayet dikkatle ve ince elekle elemek suretiyle; hem Isparta, hem Eskiþehir mahkemeleri, hem Dahiliye Vekâleti on seneden beri teraküm eden mahrem kitablarýmý ve hususî mektublarýmý müsadere edip teftiþ ettikleri halde gizli bir komite ve cemiyet gibi medar-ý itham hiçbir maddeyi tesbit etmediklerini itirafla beraber, daha tedkike devam ediyorlar. Ben de derim:</p><p> </p><p>
  Ey efendiler! Beyhude yorulmayýnýz... Eðer aradýðýnýz varsa, hiçbir ucunu bu kadar zaman bulamadýðýnýzdan, biliniz ki; onu idare eden öyle acîb bir deha vardýr ki, maðlûb edilmez ve mukabele edilmez. Çare-i yegâne, onunla müsalâhadýr. Yoksa, bu kadar mâsumlara zarar vermek ve ezmek yeter! Belki gayretullaha dokunur, galâ (kýtlýk) ve veba gibi belâlara vesile olur. Halbuki benim gibi asabî ve en gizli olan sýrrýný yabanî adamlara çekinmeyerek söyleyen ve Divan-ý Harb-i Örfî'de meþhur ve pek merdane ve fedakârane müdafaatý yapan; ve ihtiyarlýk zamanýnda en ziyade âkibeti tehlikeli ve meçhul sergüzeþtlerden sakýnmaða meslekçe mecbur olan bir adama, böyle hiç keþfedilmeyecek komiteciliði isnad etmek, belâhet derecesinde bir safdilliktir, veyahut bir entrikadýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hey'et-i hâkimeden bir hakkýmý isterim. Benden müsadere edilen kitablarýmýn bence bin liradan ziyade kýymetleri var. Ve onlarýn mühim bir kýsmý, oniki sene evvel Ankara kütübhanesinde iftihar ve teþekkürler ile kabul edilmiþ. Hususan, sýrf uhrevî ve imanî olan Ondokuzuncu Mektub ile Yirmidokuzuncu Sözün benim için çok ehemmiyetleri var; benim mânevî servetim ve netice-i hayatýmdýrlar; ve i'caz-ý Kur'ânînin on kýsmýndan bir kýsmýnýn cilvesini göze gösterdikleri için fevkalâde bence kýymetleri var. Hem, onlarý, kendime mahsus olarak yazdýrýp yaldýzlatmýþým. Hem ihtiyarlýðýmýn gayet hazin hâtýratýna dair olan Ýhtiyarlar Risalesi'nin üç-dört nüshalarýndan bir tanesini kendime mahsus yazdýrmýþtým. Madem muahaze edilecek hiçbir dünyevî madde içlerinde yoktur; onlarý ve arabî risalelerimi bana iade et-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 218)</p><p> </p><p>
menizi bütün ruhumla istiyorum. Hapiste ve kabirde dahi olsam, o kitablarým, bu garib dünyanýn</p><p> </p><p>
bana yüklediði beþ elîm ve hazin gurbetlerde enislerim ve arkadaþlarýmdýrlar. Onlarý benden ayýrmakla, tahammülsüz bir altýncý gurbete düþeceðim ve bu çok aðýr gurbetin tazyikinden çýkan âhlardan sakýnmalýsýnýz.</p><p> </p><p>
Mahkemenin Reis Ve A'zalarýndan Ehemmiyetli Bir Hakkýmý Taleb Ederim</p><p> </p><p>
  Þöyle ki: Bu mes'elede yalnýz þahsým medar-ý bahis deðil ki, siz beni tebrie etmekle ve hakikat-ý hale muttali olmanýzla mes'ele hallolsun. Çünki, ehl-i ilim ve ehl-i takvânýn þahs-ý mânevîsi, bu mes'elede nazar-ý millette itham altýna girdiði ve hükûmete dahi ehl-i takvâ ve ilme karþý bir emniyetsizlik geldiði ve ehl-i takva ve ilim, tehlikeli ve zararlý teþebbüslerden nasýl sakýnacaðýný bilmesi lâzým olduðu için; benim müdafaatýmýn kendim kaleme aldýðým bu son kýsmýný, herhalde yeni huruf ile, matbaa vasýtasýyla intiþarýný isterim. Tâ ki ehl-i takvâ ve ehl-i ilim, entrikalara kapýlmayýp; zararlý, tehlikeli teþebbüslere yanaþmasýnlar; ve hükûmetin þahs-ý mânevîsi nazar-ý millette ithamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl-i ilim hakkýnda emniyet etsin ve bu anlaþýlmamazlýk ortadan kalksýn. Ve hükûmete ve millete ve vatana çok zararlý düþen bu gibi hâdiseler ve anlaþmamazlýk daha tekerrür etmesin.</p><p> </p><p>
  ..................................................................................................</p><p> </p><p>
  Elhak, bundan dokuz sene evvel Onuncu Söz, sekizyüz nüsha yayýlmasýyla, ehl-i dalâletin kalblerindeki inkâr-ý haþri kalblerinde sýkýþtýrýp lisanýna getirmeye meydan vermedi, aðýzlarýný týkadý ve hârika bürhanlarýný gözlerine soktu. Evet; Onuncu Söz, haþir gibi bir rükn-ü azîm, imanýn etrafýnda çelikten zýrh oldu; ehl-i dalâleti susturdu. Elbette Hükûmet-i Cumhuriye bundan memnun oldu ki meb'usanýn ve valilerin ve büyük me'murlarýn ellerinde kemal-i serbestiyet ile Onuncu Sözün nüshalarý gezdi.</p><p> </p><p>
  .........................................................................................</p><p> </p><p>
  Dört aydan beri, bu hayat-memat mes'elesinde, hiçbir yerden benim acýnacak halim bir mektubla dahi sordurulmadýðý; ve benim hakkýmda halký tenfir edecek bir surette teþhir etmekle nefret-i âmmeyi aleyhime celbedip bütün bütün teshilât ve muavenetten</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 219)</p><p> </p><p>
mahrum kalmýþ, garib ve kimsesiz halimi tasvir eden, itiraznamemde izah ettiðim bir hikâye:</p><p> </p><p>
  Bir zaman, bir padiþahýn mübtelâ olduðu bir hastalýðýn ilâcý, bir çocuðun kaný imiþ! O çocuðun pederi, çocuðu, hâkimin fetvasýyla bir para mukabilinde padiþaha vermiþ. Çocuk, mecliste aðlamak ve þekva yerine gülmüþ. Sormuþlar:</p><p> </p><p>
  -Neden istimdad etmiyorsun, þikâyet etmiyorsun, gülüyorsun?</p><p> </p><p>
  Demiþ ki: -Ýnsan, musibete giriftar olduðu vakit; evvel pederine, sonra hâkime, sonra padiþaha þekva eder. Benim pederim, beni kesilmek için satýyor; iþte hâkim de ölmekliðime karar veriyor; iþte padiþah benim kanýmý istiyor... Bu antika ve pek garib ve þekli çok çirkin ve hiç görülmemiþ bu hale karþý, ancak gülmek ile mukabele edilir.</p><p> </p><p>
  Ýþte, ey Þükrü Kaya Bey! Biz de o çocuk hükmüne geçtik. Derdimizi; evvel mahallî hükûmetteki valiye, sonra mahkeme adaletine, sonra Dahiliye Vekâletine müracaat edip mazlumiyetimizi beyan ederek zalimlerden bizi kurtarmak için arzuhal etmek mukteza-yý hal iken, gördük ki: En son þekvamýzý dinleyecek Dahiliye Vekilinin hakkýmýzda kapýldýðý asýlsýz evhamýna bir hakikat rengi vermek ve hatâsýný örtmek fikriyle hatâsýnda ýsrar etmesi daha büyük bir hatâ olduðunu düþünmediðinden; dûçar olduðu gurur hastalýðýna, kanýmýzý isteyerek bizi asýlsýz bahanelerle periþan etmek istiyor. Biz de Þükrü Kaya'nýn þahsýný, Dahiliye Vekili olan Þükrü Kaya Bey'e þekva ediyoruz. (Hâþiye) Eðer ser-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
__________________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Þükrü Kayanýn ne derece asýlsýz evhama kapýlýp garaz ettiðine delil þudur ki: Benim gibi kimsesiz ve üç-dört bîçare arkadaþlarýmý mahkemeye vermek için, kendisi, Ankara'dan yüz jandarma ve onbeþ-yirmi polis beraber alýp, güya Isparta'daki jandarma kuvveti ve bir fýrka asker kâfi gelmiyormuþ gibi ortalýða bir dehþet vermesidir. Acaba bir tek polisin ve bir tek jandarmanýn eli ile yapýlacak bir vazifeyi, millete iki-üç bin lira zarar verdirip, sonra tahliye edilen bîçare masumlarý; Isparta'dan tâ Eskiþehire beþyüz lira nakliyata sarfettirmek ve o bîçareleri binlerce zararlara uðratmaktan baþka, hayat-ý içtimaî arasýndaki mevkilerini sarsýntýlara düçar etmek gibi mühim hadiseleri icad etmekle, ne derece Dahiliye Vekâletinin tedvirine ve asayiþi te'mine ve bu biçare milletin istirahatla çalýþmalarýna zarar verdiðini gösteriyor. Demek bil'iltizam, hiçten büyük bir hadiseyi icad etmek garazýyla o vaziyeti göstermiþ; habbeyi yüz kubbe yaparak, dahiliyenin en ziyade sükûnete muhtaç olduðu bir zamanda böyle her tarafý sarsacak bir vaziyeti icad etmek ve kanunsuz kanun namýna amel etmek, kanunca mühim bir cürüm yaptýðýný iddia edip, Þükrü Kaya'nýn þahsýný, Dahiliye Vekili olan Þükrü Kaya Beye þekva ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 220)</p><p> </p><p>
bestiyeti tam muhafaza etmek isteyen ve hiçbir te'sir karþýsýnda maðlûp olmayan ve vicdanlarýndaki hiss-i adaletle hükmeden bu mahkeme; bizi, Þükrü Kaya Beyin þahsý hakkýnda dinleyeceklerini bilseydim, en evvel biz, Þükrü Kaya'nýn þahsý aleyhine ikame-i dâvâ edecektik. Çünki; bir seneden beri, her gün veya her hafta hakkýmýzda rapor isteye isteye aleyhimize casuslarýn, zabýtalarýn nazar-ý dikkatini celbettirip, kurban koyunu gibi kesmek için bizi beslettiriyordu. Mahkeme ise; adaletten baþka hiçbir þey düþünmemek lâzým gelirken ve hakikaten mahkeme içindeki zatlar da adalete tam baðlý olduklarý halde, yüksek makamdaki Þükrü Kaya gibi þahsýn te'siratýna karþý dayanamadýklarý için, bizi tahliye edemeyip süründürüyorlar. Mahall-i hükûmet olan Isparta Valisi ve zabýtasý ise, herkesten ziyade bizi ve Isparta'lý bîçare, masum mevkuflarý himaye etmek ve bir an evvel kurtulmasýna sa'yetmeleri vazife-i vicdaniyeleri iken, bilâkis çok mânasýz ve asýlsýz bahaneler ile Isparta mevkuflarýnýn, hususan muhtaç ve fakirlerin tayinlerini verdirmeyip, açlýkla sefalete düþmeleri için onlarý ezdirmeye çalýþýyorlar. Ýþte bu hale þekva deðil, belki aðlamanýn nihayet derecesini gösteren bu acý hale, o çocuk gibi gülmek ile mukabele ediyoruz ve tevekkül edip, iþimizi Aziz-i Cebbara havale ediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Masum Kardeþlerimin Mazlumiyetinden Gelen</p><p> </p><p>
Feryadlarýnýn Ýþitilmediði Ve Benim De Onlarla</p><p> </p><p>
Konuþturulmadýðým Bir Zamanda, Onlarýn</p><p> </p><p>
 Me'yusiyetlerine Bir Teselli Vermek Için Yazdýðým Bir</p><p> </p><p>
Fýkradýr.</p><p> </p><p>
(Bu makam münasebetiyle ilâve edilmiþtir.)</p><p> </p><p>
  Hafîz-i Zülcelâlin hýfz ve himayetine bakýnýz ki; mes'elemiz münasebetiyle Risale-i Nur'un risaleleri adedine muvafýk olarak, yüz yirmi küsûr adamýn mahrem evraklarý ile istintakta olduklarý halde; ve ecnebilerin entrikalarýyla ve muhalif komitecilerin dolaplarýyla mevcud ve münteþir müteaddid cemiyetlerin hiçbirisiyle, Risale-i Nur'un hiçbir þakirdinin münasebetdarlýðýný gösterecek hiçbir madde bulunmamasý, gayet zâhir ve parlak bir himaye-i Rabbaniyedir. Muhafaza-i Ýlâhiyeye ve Ýmam-ý Ali (R.A.) ve Gavs-ý A'zam (K.S.), Risale-i Nur'a ait keramet-i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir inayet-i Rahmaniyedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 221)</p><p> </p><p>
Kýrk ikilik bir top güllesini, kýrk iki mâsum ve mazlum kardeþlerimizin dergâh-ý Ýlâhiyeye açýlan elleriyle doldurup, geri çevirip, atanlarýn baþlarýnda mânen patlattýrdý. Bizlere; yalnýz ehemmiyetsiz, sevablý, hafif birkaç yara bereden baþka olmadý. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hârikadýr. Böyle pek büyük bir nimete karþý, þükür ve sürur ve sevinç ile mukabele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatýmýz bize ait olamaz; çünkü müfsidlerin plânlarýna göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatý kendimize deðil, belki hak ve hakikata vakfetmeliyiz. Þekva deðil, þükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalýþmalýyýz.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Garib ve bana pek çok aðýr gelen ve üç günde bir bardak ayran ve bir bardak sütten baþka birþey yedirmeyen grip hastalýðýnýn üçüncü gününde, füc'eten hatýrýma ihtar edildi. Ben de o hatýrayý teberrük için, mahkemedeki müdafaamýn bir mukaddemesi olarak yazdým. Þiddet ve kusur varsa, hastalýðýma aittir. Evet, yüz adamýn müdafaa edeceði bir hakikatý yalnýz baþýma müdafaaya mecbur olduðumdan; teab-ý dimaðî ve periþaniyete ve daha çok müz'iç ahval içinde hakikatý doðru olarak, olduðu gibi, bu kadar beyan edebildim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (Son müdafaata sonradan bir hikmete binaen ilhak edilmiþ bir mukaddemedir.)</p><p> </p><p>
  Müdafaatýmýn bütün safahatýnda gizli ve müdhiþ bir komiteye karþý mübareze vaziyetini gösteren tarz-ý ifademdeki maksadým þudur:</p><p> </p><p>
  Nasýlki Hükûmet-i Cumhuriye "Dîni dünyadan tefrik edip bîtarafane kalmak" prensibini kabul etmiþ; dinsizlere, dinsizlikleri için iliþmediði gibi; dindarlara da, dindarlýklarý için iliþmemesi o prensibin icabatýndandýr. Öyle de; ben dahi bîtaraf ve hürriyetperver olmasý lâzým gelen Hükûmet-i Cumhuriyeyi, dinsizliðe tarafdar ve entrikalarý çeviren ve hükûmetin me'murlarýný iðfal eden gizli menfi komitelerden tefrik edilip, hükûmetin onlardan uzak olmasýný istiyorum; o entrikacýlarla mübareze ediyorum. O komitelerden, tesadüfle hükûmetin me'muriyetine girenler, ciddi dindarlara takmak için iki kulp elinde tutmuþ, garaz ettikleri</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 222)</p><p> </p><p>
dindarlara takýyorlar ve hükûmeti iðfále çalýþýyorlar. O iki kulpun birisi: O mülhidlerin, dinsizliðine temayül göstermemek mânasýyla "irtica" kulpunu takýyor. Diðeri: Hâþâ ve hâþâ! Dinsizliði, bu Hükûmet-i Ýslâmiyenin ayn-ý siyaseti telâkki etmediðimiz mânasýnda "Dini siyasete âlet etmek" kulpu ile lekelemek istiyorlar.(Hâþiye)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, Hükûmet-i Cumhuriye, o gizli müfsidlerin vatana ve millete muzýr efkârlarýný elbette terviç etmez ve tarafdar olamaz. Menetmek, cumhuriyet kanunlarýnýn muktezasýdýr. Ve öyle müfsidlere tarafdarlýk ile, cumhuriyetin esaslý prensiplerine zýddý zýddýna gidemez. Hükûmet-i Cumhuriye, bizim ile o müfsidler mabeyninde hakem hükmünü alsýn. Hangimiz zâlim ise ve tecavüz ediyorsa; o vakit, hakem hükmünü versin ve hâkimlik noktasýnda hükmünü icra etsin.</p><p> </p><p>
  Evet inkâr edilmez ki; kâinatta, dinsizlik ile dindarlýk, Âdem zamanýndan beri cereyan edip geliyor ve kýyamete kadar gidecektir. Bu mes'elemizin künhüne vakýf olan herkes, bize olan bu hücumun, doðrudan doðruya dinsizlik hesabýna dindarlýða bir taarruz olduðunu anlar. Ekser-i hükemanýn Garbda ve Avrupa'da zuhuru; ve aðleb-i Enbiyanýn Þarkta ve Asya'da tulu'larý Kader-i Ezelînin bir iþaret ve remzidir ki; Asya'da hâkim, galib, din cereyanýdýr. Elbette, Asya'nýn ileri kumandaný olan bu Hükûmet-i Cumhuriye, Asya'nýn bu fýtrî hâsiyetinden ve mâdeninden istifade edecek. Ve bîtarafane prensibini, deðil dinsizlik tarafýna, belki dindarlýk tarafýna temayül ettirecektir.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Madde: Risale-i Nur'un eczalarýnda mevadd-ý kanuniyeye muarýz mes'eleler bulunmasý ortaya konulabilir. Bu cihet mahkemeye aittir. Fakat Risale-i Nur, kendi baþýyla yüz manevî keþfiyatý havi bir eserdir. Bu keþfiyatýn bir tekini bile, keþþafýn hakk-ý keþfini siyanet etmekle, ziyaa uðratmamak lâzým gelir. Keþfiyatýn ehemmiyeti, ehl-i hakikat ve ehl-i ilim ve edibler ortasýnda gayet büyüktür ve ehemmiyeti var. Bir kimse, diðerinin keþfiyatýný temellük edemez. Eðer etse onun aleyhine ikame-i dâva etmek, bütün memleketlerde câri olan bir kanundur. Ýleride hükûmetin</p><p> </p><p>
______________________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Yani "Hükûmet bir siyaset takib etmiyor, hâþâ sümme hâþâ! Hükûmetin siyaseti dinsizliktir." diye tevehhüm eden o mülhidlerin nazarýnda, benim, Kur'ân-ý Hakîmin nüsûs-u kat'iyyesinden tereþþuh eden Risale-i Nur ile takib ettiðim hakaik-i imaniyeye hizmetimi muhalif bir siyaset demekle, dünyada en þenî bir iftirayý eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 223)</p><p> </p><p>
müsaadesini istihsal suretiyle neþretmek istediðim ve yirmi-otuz seneden beri keþif ve te'lifine çalýþtýðým ve elli seneden beri devam eden tedkikat ve mücahedat-ý fikriye ve muhtelif menba'lardaki taharriyat ve mesaimin neticesi ve semeresi olarak yazdýðým ve manevî yüz keþfiyatý gösteren ve binlerce hakikatý havi yüzden ziyade risaleden ibaret olan Risale-i Nur'un te'lifinden sonra neþredilen -bazý kanunlara uygun gelmeyen- onbeþ noktasýný ortaya atarak müttehem bir vaziyete koymak, bu hakikatlarýn ve benim onlara taallûk eden hukuklarýmýn ziya'ýný mucib olmakla beraber, diðerin intikal ve sirkatine ve temellük ve kendine mâletmesine zemin ihzar ettiðinden; bu babda, evvelemirde ve herþeyden ziyade hakikat namýna ve hukuk hesabýna hakkýmýn muhafazasý, âdil mahkemenizin nazara alacaðý ilk cihettir. Ve bir cürüm âleti olmak tevehhümüyle müsadere edilen risalelerimin tazammun ettiði hakaik, ehl-i fen ve felsefeye ve Akademi Muhakkiklerine karþý isbatýma medar olmak üzere elimde bulunmasý lâzým geleceðinden; bu keþfiyat ve münazarat-ý ilmiye üzerinde hazýrlýðýmý tesbit etmek için tarafýma iadesini isterim. Beni mahkûm etseniz de, onlar mahkûm olamaz; ve hapiste dahi benim arkadaþým olmalýdýrlar. Mahkemelerin ihkak-ý hak cihetindeki haysiyetine, þerefine mühim bir nakise belki zýd olan garazkârlarýn telkinatýna tebaiyete, elbette mahkeme-i adalet tenezzül etmeyecek ve garazkârlarýn entrikalarýný akîm býrakacaktýr. Ve adaletten ve ihkak-ý haktan daha büyük bir makam vazife cihetinde tanýmayan mahkemenin, her türlü te'sirattan âzâde olarak vazifesini yapacaðý esas adaletin muktezasý olduðuna istinaden; þahsým namýna deðil, belki çok hakikatlarýn ve bir çok masum hukuklarýn kendine baðlý olduðu bir hakikat-ý âliye namýna, hakkýndaki asýlsýz evhamlarýný bir an evvel Risale-i Nur'un hürriyetini ilân etmekle refetmektir.</p><p> </p><p>
  Üçüncü Madde: Bize isnad edilen mevhum suç ise; umumî bir tabir ile ve kuyûd-u ihtiraziye nazara alýnmayarak, Ceza Kanununun 163'üncü maddesi, yalnýz zâhirine ve umumiyetine temas ettirip, mahkûmiyetim istilzam edilmek istenildiði anlaþýlýyor. Bize isnad edilen birkaç maddenin katî ve hakikî cevablarý zabtýnýza geçen müdafaatýmda bulunmakla beraber; on veya onbeþ nokta yüzünden, manevî yüz keþfiyatý havi, yüzler hakikat-ý mühimmeyi câmi' yüzden ziyade cüzden ibaret olan Risale-i Nur, mükâfat ve takdir yerine mücazat ve tenkid ile karþýlanmýþ-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 224)</p><p> </p><p>
týr. Mahkemenizden bu hakkýmý ve Risale-i Nur'un hürriyet hakkýný istemek, büyük bir hakkýmdýr. Bu cihetin halli ve faslý lâbüd ve zaruridir.</p><p> </p><p>
  Dördüncü Madde: Þimdiye kadar bana hücum eden ve hükûmeti aleyhimize çeviren kimselerin garazkâr olduklarý ve sýrf garaz ile iliþtikleri bununla anlaþýlýyor ki, bizi vurmak için her kapýya baþvurdular. Evvelâ, "Tarîkatçýlýk" -birþey bulamadýlar-, sonra "Cemiyetçilik", sonra "Siyasetçilik ve inkýlâba muhalif hareket ve muhalif komitecilik ve izinsiz neþriyatçýlýk" gibi çok cihetlerle itham etmek ve bizi vurmak için çalýþtýklarý halde; bunlarýn hiç birinde tutunacak bir emare bulamadýklarýndan, en nihayet bir madde-i kanuniyenin, kuyud-u ihtiraziyeyi nazara almayarak, zâhirî umumiyetinden istifade edip, hiçbir zîakýl kabul etmeyecek ve onlara hak vermeyecek bir nokta ile bizi itham ve mahkûm etmek istiyorlar. Evet, bahsedeceðimiz noktayý, dünyada hiçbir zîakýl, hakikat olarak kabul etmez; ve zerre mikdarý insafý olan, "Ýftiradýr" diyecek. O nokta þudur:</p><p> </p><p>
  "Said-i Kürdî dîni siyasete alet ediyor!" tabiridir. Bu tabirdeki ithamý çürütecek onbeþ-yirmi delilden ziyade ve beþ-on kadarý müdafaatýmda zabtýnýza geçirilenlerden birisi þudur ki:</p><p> </p><p>
  Yüzler þâhidin þehadetiyle isbat etmeye hazýr olduðum þu beyan edeceðim hâlim, o ithamý esasýyla çürütüyor. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Dokuz sene oturduðum Barla Köyü halkýnýn müþahedesiyle ve dokuz ay ikamet ettiðim Isparta'daki dostlarýmýn þehadetleriyle ve beni yakýndan tanýyan dostlarýmýn iþhadýyla, onüç senedir ki, siyaset lisaný olan hiçbir gazeteyi, ne okudum ve ne de dinledim ve ne de istedim. Hattâ birkaç hâdisede, þahsýmla alâkadar zannedilen ve herkesi meraka sevkeden vâkýalardan bahseden gazeteleri okumak arzusu bulunmadý ve okumadým ve okutmam.</p><p> </p><p>
  Onbeþ maddeden baþka bütün mesaili, âhiretime ve îmanýma ve hakikata müteveccih olduðu hükûmetin tedkikat-ý amîkasýyla tezahür eden Risale-i Nur ile, Said, dini siyasete alet ediyor; yani kâinatta yüksek ve mukaddes tanýdýðý bir hakikat-ý kudsiye olan din-i Hakký ve îman-ý tahkikiyi, siyasete, yani ihtilâlkârane, en tehlikeli ve en günahlý ve çok hukukun ziyaýna sebebiyet veren akîm, süfli bir maksada alet etmiþ denilir mi?.. Böyle diyenler, ne kadar dâire-i akýl ve insaf ve vicdandan uzak düþtükleri ve uzak hükmettikleri anlaþýlmaz mý? Elbette, mahkeme-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 225)</p><p> </p><p>
adâlet, böyle asýlsýz bu evham ve isnadatlarý def'edip, hakkýmýzda ihkak-ý hak edecektir. Gerçi, kanunlarý bilmemek eksere göre bir mâzeret teþkil etmez. Fakat haksýz olarak, hücra bir köyde, tarassud altýnda, yabancý bir yerde, þiddetle dünyadan küstürüp, nefiy ile ikame ettirip, mütemadiyen tarassud ile ta'ciz edilen bir adamýn kanunlarý bilmemesi; elbette ehl-i insafýn nazarýnda bir özür teþkil eder.</p><p> </p><p>
  Ýþte ben o adamým. Ve beni yanlýþ bir vehim ile muaheze ettikleri mevadd-ý kanuniyenin hiç birini bilmezdim. Hattâ yeni hurufla imzamý atamazdým. Bazan hizmetçimden baþka, on günde bir adam ile görüþmedim. Herkes bana muavenetten kaçar. Avukat tutmaya iktidarým yok. Bütün hayatýmda "En menfaatli ve en iyi hile, hilesizlik olduðu" düstur olduðundan, bütün müdafaatýmda hak ve hakikat ve sýdk ve doðruluk esasýný takib ettim. Bu hakikata binaen, müdafaatýmda veyahut bazan nadiren bir-iki risalelerimde, zamân-ý hâzýrýn kanunlarýna ve resmî merasimlerine tevafuk etmeyen ifâdâtýma nazar-ý müsamaha ile bakmak adâletin mukteziyat ve îcâbâtýndandýr. Benim müdâfaâtýmda mücmel kalan noktalar, iddianameye karþý yazdýðým itiraznamemde vardýr ve itiraznamemde mücmel kalan noktalarýn, müdâfaâtýmda izahatý vardýr; birbirini tekmil eder. 163'üncü Madde-i Kanuniyenin tazammun ettiði -manen- kuyud-u ihtiraziye ile beraber ve vâzý-ý kanunun irade ettiði maksad, asayiþin ihlâline medar olmamak olduðuna binaen; ihlâl-i asayiþe iþaret ve delâlet edecek hiçbir emare ve tereþþuhat, benim ve risalelerim yüzünde görülmediði ve zabtýnýza geçen müdafaatýmda yirmi defa kat'î bir surette bu kanunun mes'elemizle alâkasý olmadýðýný ve kat'iyen cezayý müstelzim bir cihet bulunmadýðýný isbat ettiðim halde; her nasýlsa, bidayetteki evhamýn te'siratýyla, o madde-i kanuniye ile bizi muaheze etmek için mezkûr maddeyi ileri sürmek hiçbir vecihle þân-ý adâlete yakýþmayacaðýndan, beraetimi taleb eyleyerek, en son sözüm:</p><p> </p><p>
 حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ { فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 226)</p><p> </p><p>
ÝDDÝANAMEYE KARÞI ÝTÝRAZNÂMEM</p><p> </p><p>
  Ey hey'et-i hâkime ve ey müddeiumumi! Bu iddianamede sebeb-i ittihamým herbir maddeye karþý, istintak dairesinde zabtýnýza geçen müdafaatýmda cevablarý vardýr. Hususan "Son Müdafaâtým" nâmýndaki otuzbeþ sahifelik bir müdâfaânameyi, itiraz yerine, size takdim ediyorum. Bu noktaya nazar-ý adâlet ve insafý çevirmek için derim ki:</p><p> </p><p>
  On seneden beri Isparta Vilâyetinde, mazlum bir surette, tazyik altýnda asayiþ-i dahiliye ve emniyet-i umumiyeye zarar verecek hiçbir emare, hiçbir tereþþuhat olmadýðý halde, emniyet-i dahiliyeyi ihlâl etmek teþebbüsü ile ittiham edilmekliðime hangi insaf, hangi vicdan müsaade</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
eder? Eðer 163'üncü madde-i kanuniye mânâsý bizim hakkýmýzda da vech-i tatbiki gibi mana verilse, o vakit baþta Diyanet Riyaseti, bütün imamlar, hatibler ve vaizlere teþmil etmek lâzým</p><p> </p><p>
gelir. Çünki, hayat-ý diniyeyi telkin etmekte onlarla beraberiz. Eðer telkinât-ý diniyye, emniyet-i dahiliyeyi, mutlaka ihlâl etmek gibi mânâsýz bir fikir ileri sürülse, umûma þâmil olur. Evet benim, onlarýn fevkinde bir cihet var ki; o da kat'iyyetle, þübhesiz þeksiz hakaik-i imaniyeyi izah etmektir. Bu ise; farz-ý muhal olarak, umum ehl-i dine bir itiraz gelse, bu hal bizi itirazdan kurtarmaða vesile olur. Benim hakkýmda bu kadar tahkikatla beraber daha tesbit edilmeyen ve tesbit edilse de, adâlet-i hakikiye noktasýnda bir suç teþkil etmeyen ve bir suç teþkil etse de, yalnýz beni mes'ul eden bir madde yüzünden, yirmi kadar masum ve bîgünah kimseleri; çoluk çocuðundan, iþinden alýkoyup hapiste periþan etmek, elbette adliyenin nazar-ý adaletine uygun gelmez. Benim ile ednâ bir temasý bulunan çok bîçare masumlar, tevkif ile mühim zararlara dûçar oldular.</p><p> </p><p>
  Þark hâdisesi münasebetiyle nefyedilmem, iddiânâmede iþtiraki ihsas ettiði cihetle cevab veriyorum ki: Hükûmetin dosyalarýnda, benim künyem altýnda hiçbir meþruhat yoktur; sýrf ihtiyat yüzünden nefyedildiðim, hükûmetçe sabit olmuþtur. Ben, o zaman da, þimdiki gibi münzevi yaþýyordum. Bir daðýn maðarasýnda, bir hizmetçi ile yalnýz otururken; beni tutup, on sene bilâ-sebeb, müracaat etmediðim için, dokuz sene bir köyde, bir sene de Isparta'da ikamete mahkûm edip, ahirinde bu musibete giriftar ettiler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 227)</p><p> </p><p>
Üçüncü Ýddiânâme</p><p> </p><p>
  "Barlada iken te'sis-i münasebet edildiði, uzaðýnda ve yakýnýnda bulunan bu eþhasýn maddî ve manevî yardýmlarýný te'min ederek faaliyete giriþtiði ve hey'et-i umumiyesine Risale-i Nur adýný verdiði ve kýsým kýsým yazdýrdýðý bu eserlerini muhtelif vasýtalarla gizli gizli çoðalttýrarak Antalya, Aydýn, Milas, Eðirdir, Dinar ve Van gibi mýntýkalarda, adamlarýnýn delâletiyle neþr ve tamim ettirdiði, bu eserlerden devletin emniyet-i dahiliyesini ihlâl edebilecek olanlarýna mahrem ve yarým mahrem diyerek iþaretler koyduðu ve bu suretle istihdaf ettiði gayesini kendisinin de kabul ve izhar etmiþ bulunduðu" hakkýndaki fýkraya karþý, þu kat'î ve izahlý cevabýn, sizin evvelce zabtýnýza geçen "Son Müdafaa" namýndaki otuzbeþ sahifelik müdafaatýmý itirazname olarak takdim ile beraber derim ki:</p><p> </p><p>
  Yüzbin defa hâþâ!.. Ýman ilmini rýza-yý Ýlâhiden baþka bir þeye âlet etmemiþim ve edemiyorum ve kimsenin de hakký yoktur ki edebilsin. Ve Risale-i Nur namý altýndaki yüz yirmi beþ risale, yirmi sene zarfýnda te'lif edilmiþ.</p><p> </p><p>
  Mahrem dediðimiz risaleler ise, üç tanesi bize gurur ve riyaya medar olmamak için mahrem demiþim. Þimdi ise, o setr-i mahremin bir köþesini fâþetmeye mecbur olarak derim ki: O mahremlerden birisi, Keramet-i Gavsiye; ikinci, Keramet-i Aleviyye; üçüncü, sýrr-ý ihlasa ait risalelerdir ki; o iki keramet, benim haddimden yüz derece fazla ve hizmet-i Kur'aniyemi takdir suretinde, Hazret-i Ali ile Hazret-i Gavs'ýn iþaretleridir. Ve riyadan, gururdan, enaniyetten kurtaracak sýrr-ý ihlâsa dair risaleye, en has kardeþlerime mahsus olarak, mahrem denmiþtir. Asayiþ-i dahiliye ile bunlarýn ne münasebeti var ki, onlar medar-ý itham oluyorlar! Ýkinci kýsým mahremler ise; "Darül-Hikmet" de ve dokuz sene evvel Avrupa itirazatýna ve Doktor Abdullah Cevdet'in dinsizce hücumlarýna karþý yazdýðým bir-iki risale, ve bazý me'murlarýn bana insafsýzcasýna ve gaddarane tecavüzlerine karþý þekva suretinde yazdýðým iki küçük risaledir ki; son müdafaatýmda bahsetmiþim. Bu dört risalenin te'lifinden bir zaman sonra, serbestî kanunlarýna ve hükûmetin iþine hiçbir cihette temas etmemek için, onlarýn neþrini men'edip, "Mahremdir" demiþim; en has bir-iki kardeþime mahsus kalmýþtýr. Delilim de þudur ki: Bu kadar taharriyatýnýzda, o mahrem denilen risalelerin hiçbir yerde</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 228)</p><p> </p><p>
bulunmamasýdýr. Yalnýz umumunun fihristesi elinize geçmiþ, o fihristeye göre bu noktalardan istizaha lüzum görülmüþ; ben de cevab vermiþim, o cevab da zabtýnýza geçmiþtir.</p><p> </p><p>
  Ýddiânâmede, müteaddid mýntýkalar ve Risale-i Nur'un neþr ve tamimine adamlar vasýtasýyla çalýþtýðým beyan ediliyor. Cevaben derim ki:</p><p> </p><p>
  Ben bir köyde, gurbette, kimsesiz, hüsn-ü hattým yok iken; tarassud altýnda, herkes benim muavenetimden çekinirken; yalnýz gayet mahdud dört-beþ ahbabýma bir yâdigâr olarak hâtýrât-ý îmaniyeyi gönderdiðime "Neþr ve tamime çalýþýyor" demek, ne kadar hilâf-ý hakikat olduðunu elbette takdir edersiniz. Benim gibi haddinden çok fazla teveccüh-ü âmmeye mazhar bir insanýn, onbeþ sene Van'da tedris ile meþgul olduðum halde, bir tek dostuma bir-iki îmanî risalelerimi göndermekle buna nasýl neþriyat denilir? Benim matbaam yok, kâtiblerim yok, hüsn-ü hattým yok, elbette neþriyat yapamadým. Demek Risale-i Nur; câzibedardýr, kendi kendine intiþar ediyor. Yalnýz bu kadar var ki; "Onuncu Söz" namýnda haþre dair olan risaleyi, daha yeni harfler çýkmadan evvel tab'ettirdik. Hükûmetin büyük me'murlarýnýn ve meb'uslarýnýn ve vâlilerinin ellerine geçti, kimse itiraz etmedi. Ondan, sekizyüz nüsha intiþar etti. Onun intiþarý münasebetiyle, onun gibi sýrf uhrevî ve îmanî bir kýsým risaleler, kendi kendine bir kýsým insanlarýn eline geçti. Elbette ihtiyarsýz, kendi kendine bu intiþar benim hoþuma gitmiþ. Ben de bazý hususi mektublarýmda, bu takdirimi teþvik tarzýnda yazmýþým. Bu üç aydýr, bu kadar taharriyat-ý amîka neticesinde, koca bir memlekette, onbeþ-yirmi adamýn ellerinde kitablarýmý bulmuþlar. Benim gibi otuz sene te'lifat ve tedrisatla ömrü geçen bir adamýn, yirmi hususi dostunda bazý hususî risaleleri bulunmasý, ne suretle neþriyat olur? "O neþriyat ile nasýl bir hedefi takib edebilir?" denilir.</p><p> </p><p>
  Efendiler! Eðer ben dünyevî veyahud siyasî bir maksadý takib etseydim, bu on sene zarfýnda, onbeþ-yirmi deðil, yüzbin adamlar ile alâkadarlýðým tezahür edecekti. Her ne ise, bu noktaya dair son müdafaatýmda daha fazla izahat ve tafsilât vardýr.</p><p> </p><p>
  .............................................................................................</p><p> </p><p>
   لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ اْلاُنْثَيَيْنِ { َفِلاُمِّهِ السُّدُسُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 229)</p><p> </p><p>
Ayetlerinin eskiden beri medeniyetin itirazýna karþý bütün tefsirlerde bulunan bir hakikat ve gayet kat'i ve þübhesiz bir cevab-ý ilmî, iddiânâmede benim aleyhimde nasýl istimâl edilebilir?</p><p> </p><p>
  Ýddiânâmede, yine fihristeden naklen, Huruf-u Kur'aniye ve zikriyenin tercümeleri yerlerini tutmadýklarýndan medar-ý tenkid beyan ediliyor. Bu mes'ele, sekiz sene mukaddem olmuþ bir mes'eledir ve hiçbir itiraz kabul etmez bir hakikat-ý ilmiyedir. Ondan hayli zaman sonra, bu zamanýn bazý mukteziyatýna göre tercüme edilmesinin hükûmetçe kabûlü ne suretle o hakikat-ý ilmiyeyi aleyhime çevirir.</p><p> </p><p>
  Mescidimizin kapanmasý münasebetiyle, dört noktadan ibaret, bana vahþiyane zulmeden Nahiye Müdürüyle birkaç arkadaþý ve Kaza Kaymakamýnýn, þahýslarýna ve memuriyetlerinin sû'-i istimallerine karþý bir þekvanamedir ki; o risaleyi kimseye vermedim. Çünki, hiç kimsede bulunmamýþtýr.</p><p> </p><p>
  .........................................................................</p><p> </p><p>
  Onuncu Sözün tevafukatýndandýr ki; Onuncu Sözün satýrlarý hem te'lif tarihine, hem dini dünyadan tefrik eden lâdinî cumhuriyetin ilânýna tevafuk ediyor ki, haþrin inkârýna bir emaredir. Yani o fýkranýn meali budur: "Madem cumhuriyet dine, dinsizliðe iliþmiyor, prensibiyle bîtarafane kalýyor; ehl-i dalâlet ve ilhad, cumhuriyetin bu bîtaraflýðýndan istifade etmekle, haþrin inkârýný izhar etmeleri muhtemeldir." demektir. Yoksa hükûmete bir taarruz deðildir; belki hükûmetin bîtarafane vaziyetine iþarettir. Elhak, bundan dokuz sene evvel, Onuncu Söz, sekizyüz nüsha yayýlmasýyla, ehl-i dalâletin kalblerindeki inkâr-ý haþri sýkýþtýrdý; lisanlarýna getirmelerine meydan vermedi, aðýzlarýný týkadý. Onuncu Sözün harika bürhanlarýný gözlerine soktu.</p><p> </p><p>
  Evet Onuncu Söz, haþir gibi bir rükn-ü azim, imanýn etrafýnda çelikten bir sur oldu ve ehl-i dalâleti susturdu. Elbette Hükûmet-i Cumhuriye bundan memnun oldu ki, meclisteki meb'usanýn ve valilerin ve büyük memurlarýn ellerinde kemal-i serbestî ile gezdi.</p><p> </p><p>
  .................................................................................</p><p> </p><p>
  Avrupa medeniyet ve felsefesi namýna ve belki Ýngilizlerin ifsad-ý siyaseti hesabýna "Tesettür Âyeti"ne ettikleri itiraza karþý, gayet kuvvetli ve müskit bir cevab-ý ilmîdir. Böyle bir cevab-ý ilmî,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 230)</p><p> </p><p>
deðil bundan onbeþ sene evvel, her zaman takdir ile karþýlanýr. Bu hürriyet-i ilmiyeyi, elbette hürriyet-perver bir Hükûmet-i Cumhuriye tahdid etmez.</p><p> </p><p>
  ....................................................................................</p><p> </p><p>
  Ey hey'et-i hâkime! Risale-i Nur'un hedefi dünya olsaydý veya bir maksad-ý dünyevi, içinde niyet edilseydi yüzyirmi risale içinde, nazarýnýzda onbinler medar-ý tenkid noktalar bulunacaktý. Böyle yüzyirmi bin tatlý meyveler içinde, sizce sulfato gibi acý gelmiþ yalnýz onbeþ meyveler bulunmasýyla, o mübarek bahçeyi yasak etmek ve bahçe sahibini mes'ul etmek caiz olabilir mi? Adalet-perver olan vicdanýnýza havale ediyorum. Ben, son müdafaatýmda beyan etmiþim ki; otuz senedir, Avrupa feylesoflarýna ve Avrupa feylesoflarý hesabýna dahilde ecnebi dolablarý hesabýna çalýþan mülhidlere karþý muaraza ederek cevab vermiþim ve veriyorum. Muhatabým, ekseriya nefsimden sonra onlar olduðunu, risalelerimi takib eden anlar. Þimdi ben sizlerden soruyorum: Böyle Avrupa feylesoflarýnýn baþýna ve ecnebi entrikalarý hesabýna çalýþan dinsiz her bir mülhidin yüzüne indirdiðim kuvvetli ilmî bir tokat, hangi suretle hükûmet hesabýna geçiyor? Böylelere ait olan tokadý, hükûmet hesabýna almak bizim havsalamýz almýyor ve ihtimal de vermiyoruz. Hükûmet namýna ve kanun hesabýna bu haklý ilmî tokatlarý medar-ý mes'ul tutmak deðil, belki Hükûmet-i Cumhuriyenin hürriyet-perverliði, bu tokatlarý alkýþlar.</p><p> </p><p>
ÝTÝZAR</p><p> </p><p>
  (Üç gün müddetle teblið edilen iddianameye karþý itiraznâme yazmak)</p><p> </p><p>
  Birinci günü geç geldiði için, akþama kadar ancak okundu. Ýkinci gün, kýsm-ý âzamý tercüme edildi. Ancak beþ-altý saat fýrsat bulup, acele bu uzun itiraznameyi yazdým. Evvelki müdafaatýmda dediðim gibi: Kanunlarý, hususan þimdiki resmî iþleri bilmediðimden; çoktan beri</p><p> </p><p>
ihtilâttan memnu' olduðumdan ve dört-beþ saatta yazýlan uzun itiraznâme, elbette çok müþevveþ ve noksan olacaktýr. Nazar-ý müsamaha ile bakmanýzý temenni ederim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 231)</p><p> </p><p>
CEZA HÂKÝMÝNE SON MÜDAFAA</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p>
  Altmýþ küsûr sahifeden ibaret olan ithamkârane kararnâmedeki -oniki sahife- þahsýma ait kýsmýna karþý müdafaamdýr:</p><p> </p><p>
  Kararnâmede aleyhimizde zikredilen maddelere karþý, mahkemenin zabtýna geçen müdafaatýmda kat'î cevablarý vardýr. Bu kararnâme namýndaki asýlsýz ve vehimli ithamnâmeye karþý, ondokuz sahifeden ibaret itiraznâmemi ve yirmidokuz sahifeden ibaret son müdafaatýmý ibraz ediyorum. Bu iki müdafaa, sorgu hâkimlerinin kararnâmelerinin bütün muaheze noktalarýný ve esas ithamlarýný kat'i bir surette reddile çürütüyor, asýlsýz olduðunu gösteriyor. Yalnýz burada, bu kararnâmenin istinad ettiði ve itham edenlerin nereden aldandýklarýný, bu asýlsýz muahazeyi nereden iktibas ettiklerini gösterir "Beþ Umde" olarak söyliþyeceðim.</p><p> </p><p>
  Birincisi: Risale-i Nur'un, yüzyirmi parçasýndan iki-üç-dört parçasýnda onbeþ fýkrayý bahane tutup, beni ve Risale-i Nur'u hükûmetin prensiplerine muhalif ve rejimine karþý muarýz ve emniyet-i dahiliyeyi ihlâle teþebbüs ithamý ile gayet asýlsýz bir davaya elcevab:</p><p> </p><p>
  Ben de derim: Acaba umum Avrupa'nýn mâl-ý müþterekesi olan medeniyet ve yalnýz bu zaman ilcaatýna binaen Hükûmet-i Cumhuriyenin o medeniyetin bir kýsým kanunlarýný kabul etmesiyle, o medeniyetin menfaatli deðil, belki kusurlu kýsmýna, hakaik-i Kur'aniye hesabýna olan müdafaat-ý ilmiyeme hangi suretle "Hükûmetin prensibine ve hükûmetin rejimine muhalif" ve "Hükûmetin inkýlâbý aleyhine hareket" namý veriliyor? Acaba bu Hükûmet-i Cumhuriye, Avrupa medeniyetinin kusurlu kýsmýnýn dâva vekilliðine tenezzül eder mi? O kusurlu medeniyetin Ýslâmiyete muhalif kanunlarý, eski zamandan beri hükûmetin hedefi midir? Hükûmete muarýz vaziyet almak nerede; bu bir kýsým kusurlu medeniyet kanunlarýna karþý hakaik-i Kur'aniyeyi ilmî bir surette müdafaa etmek nerede? Kur'an-ý Hakîmin Âyat-ý kat'iyesiyle, binüçyüz seneden beri, milyonlar tefsirlerinde ve halen kütübhanelerde dolu tefsirlerde</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 232)</p><p> </p><p>
  لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ اْلاُنْثَيَيْنِ { َفِلاُمِّهِ السُّدُسُ { يَا اَيُّهَا النّبِىُّ قُلْ ِلاَزْوَاجِكَ { فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ ilaahir gibi Âyetlerin hakaik-i kudsiyelerini Avrupa feylesoflarýnýn itiraz ve tecavüzatýna karþý otuz seneden beri yazdýðým müdafaat-ý ilmiyemi "Hükûmetin inkýlabýna, prensibine ve rejimine muhalif kasdý var" diye beni itham etmek, öyle bir zâhir garaz ve öyle bir esassýz vehimdir ki; buradaki mahkeme-i âdileye taallûk etmeseydi, müdafaa ve cevab vermeyi lâyýk görmezdim.</p><p> </p><p>
  Hem acaba eskiden beri bu vatan ve millete zarar niyetiyle, Avrupanýn dinsiz komiteleri hesabýna ve Rum, Ermeniler cemiyeti vasýtasýyla dinsizlik ve ihtilâf ve fesad tohumlarýný saçan mülhidlere karþý müdafaat-ý ilmiyem, hangi suretle hükûmet aleyhine alýnýyor? Ve hangi sebeble hükûmete bir taarruz manasý veriliyor? Hangi insafla böyle dinsizliði hükûmete mâledip ittiham ediliyor? Hükûmet-i Cumhuriyenin kuvvetli esaslarý böyle dinsizlerin aleyhinde olduðu halde; dinsizliði, hükûmetin bazý prensiplerine mâledip, benim, vatan ve millet ve hükûmet hesabýna öyle müfsidlere karþý yirmi seneden beri galibane müdafaat-ý ilmiyeme "Dini siyasete âlet ve hükûmet aleyhine teþvik" manasýný vermek, hangi insaf kabul eder ve hangi vicdan razý olur?</p><p> </p><p>
  Evet, deðil bu mahkemeye, belki bütün dünyaya ilân ediyorum: Ben, hakaik-i kudsiye-i imaniyeyi, Avrupa feylesoflarýna ve bilhassa dinsiz feylesoflara ve bilhassa siyaseti dinsizliðe âlet edenlere ve asayiþi manen ihlâl edenlere karþý müdafaa etmiþim ve ediyorum.</p><p> </p><p>
  Ben, Hükûmet-i Cumhuriyeyi, ilcaat-ý zamana göre bir kýsým Kanun-u Medenîyi kabul etmiþ ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarýna meydan vermeyen bir Hükûmet-i Ýslâmiye biliyorum. Kararname namýndaki ithamnâmede, vazifesini yapan müstantýklara deðil, belki müstantýklarýn istinad ettiði mülhid zalimlerin evham ve entrikalarýna karþý derim:</p><p> </p><p>
  Siz beni: "Dini siyasete âlet etmek" ile itham ediyorsunuz. Ve o itham, zâhir bir iftira olduðu ve esassýz, çürük bulunduðunu, yüz delil-i kat'i ile isbat etmekle beraber; bu aðýr iftiranýza mukabil, ben de sizi, siyaseti dinsizliðe âlet etmek istiyorsunuz diye itham ediyorum!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 233)</p><p> </p><p>
  Bir zaman, cerbezeli bir padiþah, adalet niyetiyle çok zulüm ediyormuþ. Bir muhakkik âlim ona demiþ: "Ey hâkim! Sen raiyetine adalet namýyla zulüm ediyorsun. Çünki tenkidkârane cerbezeli nazarýn, zamanen müteferrik kusûratý birden toplar; bir zamanda tasavvur edip, sahibini þiddetli bir cezaya çarpýyorsun. Hem bir kavmin müteferrik efradýndan vücuda gelen kusûratý o tenkidkâr cerbezeli nazarýnda topluyorsun. Sonra o perde ile, o taifenin herbir ferdine karþý bir nefret, bir hiddet size gelir; haksýz olarak onlara vurursun. Evet, senin bir sene zarfýnda attýðýn tükürük, bir günde senden çýkmýþ bulunsa, içinde boðulacaksýn. Müteferrik zamanda istimâl ettiðin sulfato gibi acý ilâçlarý, bir günde birkaç kiþi istimal etse, hepsini de öldürebilir. Ýþte ayný bunun gibi; mehasinin ortalarýnda bulunmasýyla, arasýra kusuratý setretmek lâzým gelirken; sen raiyetine karþý kusuratý izale eden mehasini düþünmeden, cerbezeli nazarýnla müteferrik kusuratý toplayýp, aðýr ceza veriyorsun." Ýþte o padiþah, o muhakkik âlimin ikazatýyla, adalet namýna yaptýðý zulümden kurtuldu.</p><p> </p><p>
  .......................................................................................</p><p> </p><p>
  Gizli bir kuvvet, bil'iltizam beni mahkûm etmek istiyor. Ve her bahaneyi bulup, bin dereden su getirmek gibi her bir çareye müracaat edip, kurdun keçiye bahanesinden daha garib bahanelerle beni itham altýna almak ve mahkûm ettirilmek istenildiðimi hissediyorum. Meselâ, üç aydýr bu kelimeyi tekrar ediyorlar: "Said-i Kürdî, dini siyasete âlet ediyor!" Ben de bütün mukaddesata yemin ediyorum ki: Bin siyasetim olsa, hakaik-i imaniyeye feda ediyorum. Ben, nasýl hakaik-i imaniyeyi dünya siyasetine âlet edebilirim? Ben, yüz yerde bu ithamý çürüttüðüm halde, yine mânâsýz nakarat gibi tekrar edip ileri sürüyorlar. Demek bil'iltizam ve herhalde beni</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mes'ul etmek arzusunda bulunuyorlar. Ben de, aleyhimizdeki mülhid zâlimleri, siyaseti dinsizliðe âlet etmeleri ile itham ediyorum. Ve onlarýn medar-ý ittihamý olan bu müdhiþ manayý bildirmemek için bana isnad ettikleri: "Said, dini siyasete âlet ediyor" cümlesiyle setre çalýþýyorlar. Madem öyledir, her halde beni mahkûm etmek istiyorlar. Ben de ehl-i dünyaya derim: Bu ihtiyarlýktaki bir-iki senelik ömür için lüzumsuz tezellüle tenezzül etmem.</p><p> </p><p>
  ............................................................................................</p><p> </p><p>
sh: » (T: 234)</p><p> </p><p>
  Beþinci Umde: "Dört Nokta"dýr.</p><p> </p><p>
  Birinci Nokta: Kararnamede, kelimeler üzerinde oynanýlýyor. Bir kelimenin, kasdî olmadýðý halde, bir manasýnda târiz çýkarýyorlar. Halbuki, Risale-i Nur'da hedef bütün bütün ayrý olduðundan, kelimatýndaki kasda makrun olmayan târizler deðil, belki tasrihler de bulunsa þayan-ý afv ve müsamahadýr. Bu noktayý izah eden bu misal, mikyastýr. Meselâ:</p><p> </p><p>
  Ben bir maksadýmý hedef ederek yoluma koþup gidiyorum. Ýhtiyarsýz, yolumda koþarken büyük bir adama çarpýp, o adam yere düþse. Desem: "Efendim, affet! Ben, maksadýma gidiyordum. Bilmeyerek çarpýldým." Elbette affeder ve gücenmez. Eðer kasdî olarak bir parmaðý o adama taciz suretinde kulaðýna iliþtirsem, hakaret telâkki edecek ve benden gücenecek.</p><p> </p><p>
  ............................................................................................</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un hedefi iman ve ahiret olduðundan, harekât-ý ilmiye ve fikriyesinde ehl-i dünyanýn siyasetine çarpsa ve þiddetli kelimat bulunsa, þayan-ý afv ve müsamahadýr. Maksadýmýz size iliþmek deðildir, hedefimizde yürüyoruz.</p><p> </p><p>
  ............................................................................................</p><p> </p><p>
  Dünyada hiç misli görülmemiþ bir haksýzlýða maruz kaldým. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Son müdafaatým ve üç itiraznamem ile, yirmi cihetle kat'i delillerle 163'üncü maddenin bana temas etmediðini ve yirmi senede yazýlan 120 risalemin içinde, kendilerince medar-ý tenkid yirmi kelimeden aþaðý mahdud birkaç nokta bulunmasýyla, ayrý ayrý zamanda yazýlmýþ kýymetdar ve menfaatli ve uhrevî ve Avrupa feylesoflarýnýn dinsiz ve mülhid þakirdlerine karþý, -Darül-Hikmetil-Ýslâmiyenin azalýðý münasebetiyle- hakiki ve ilmî müdafaatým; çok zaman sonra ilcaat-ý zamana göre kabul edilen Kanun-u Medeninin bazý maddelerine, yüzbin kelimat içinde on-onbeþ kelimenin muvafýk gelmemesi sebebiyle hem benim mahkûmiyetim taleb edilmiþ; hem mühim keþfiyat-ý maneviyeyi havi yüzyirmi kitab olan Risale-i Nur'un elde bulunan nüshalarý müsadere edilmiþ ve indelmuhakeme bütün ilmî ve mantýkî ve kanunî iddia ve müdafaatým esbab-ý mucibe gösterilmeksizin sebebsiz ve kanunsuz reddedilmiþtir. 163'üncü madde-i kanuniye asayiþi ihlâl edebilecek hissiyat-ý diniyeyi tahrik edenler mealinde bulunan þu kanunun, elbette bu hadsiz geniþlik içinde</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 235)</p><p> </p><p>
bir tefsiri var. Elbette kuyud-u ihtiraziyesi bulunacak. Yoksa; bu madde, bu geniþ mânâ ile beni mahkûm ettiði gibi, bütün ehl-i diyaneti ve baþta Diyanet Riyaseti olarak, bütün vaizlere ve bütün imamlara, bana teþmil edildiði gibi teþmil edilebilir. Çünki; yüz sahifeden fazla müdafaat-ý kat'iyye ve hakikiyem ile beraber; bana temas ettirilebilecek bir mana veriliyor ki o mânâ her nasihat eden kimseye ve hatta bir dostunu iyiliðe sevketmek için irþad eden herkesi daire-i hükmü altýna alabilir. Bu madde-i kanuniyenin mânâsý þu olmak gerektir ki; taassub perdesi altýnda muhalif bir siyaseti takib ve terakkiyat-ý medeniyeye sed çekenlere sed çekmek içindir. Bu maddenin bu mânâda çok kat'î delillerle isbat etmiþiz ki, bize bir cihet-i temâsý yoktur.</p><p> </p><p>
  Evet bu madde, bu mânâda, tefsirsiz ve kuyud-u ihtiraziyesiz ve garazkâr, istediði adamlarý onunla çarpmasýna müsaid hududsuz bir manada olamaz. Evet ben on sene nezaret ve dikkat altýnda ve yirmi senede te'lif ettiðim yüzyirmi risale ile bu kadar hakkýmdaki tedkikat-ý amîka neticesinde cüz'i bir derece asayiþi ihlâl etmiþ bir emare, ne bende ve ne de o risaleleri okuyanlarda bulunmadýðý halde yirmi vechile isbat ettiðim ve beni yakýndan tanýyan zatlarýn þehadetiyle, onüç seneden beri þeytandan kaçar gibi siyasetten kaçtýðýmý ve hükûmetin iþine karýþmadýðýmý ve tahammül-ü beþer fevkinde iþkencelere tahammül edip dünyaya karýþmadýðým ve iman hizmetini bu dünyada en büyük maksad telâkki ettiðim halde; "Said dini siyasete âlet edip, asayiþi ihlâle teþebbüse niyet ediyor" diye, beni 163'üncü maddeye temas ettirmek, mahkûm etmek bütün rûy-i zemindeki adliye ve mahkemelerin haysiyetine iliþecek ve nazar-ý dikkati celbedecek hiç görülmemiþ bir hâdise-i adliyedir kanaatindeyim.</p><p> </p><p>
  Ýþte, cihangir hükümdarlarýn ve kahraman kumandanlarýn küçük mahkemelerde diz çöküp kemal-i inkýyad ile mutavaat göstermeleri, mahkemenin, hiçbir cihet ile zedelenmeyecek bir haysiyet ve þerefinin mevcudiyetini isbat eder. Ýþte mahkemelerin bu yüksek ve manevî haysiyetine dayanýp, hukukumu, hürriyetle müdafaa ediyorum. Bir makale içindeki zararlý görülen dört-beþ kelime sansür edildikten sonra mütebakisinin neþrine izin verilirken; yüzyirmi kitabýn, birbirinden ayrý ve ayrý ayrý zamanlarda te'lif edildiði halde, yalnýz bir-iki risalede þimdiki nazarlara zararlý tevehhüm edilen onbeþ kelime yüzünden, yüzonbeþ masum ve menfaatdar</p><p> </p><p>
sh: » (T: 236)</p><p> </p><p>
ve mühim bir kýsmý Ankara Kütübhanesinde mevcud olup iftiharla kabul edilen kitablarýn ele geçenlerini müsadere ile mahkûm edilmesi, rûy-i zemindeki adliyenin þerefine elbette iliþecek mahiyettedir. Elbette Mahkeme-i Temyiz bu haysiyet ve þerefi sýyanet eder.</p><p> </p><p>
  En ziyade tenkid edilen ve umum kitablarýmý muahazeye sebebiyet veren beþ-on mes'ele içinde en mühimmi, gelecek bu iki mes'eledir:  لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ اْلاُنْثَيَيْنِ { َفِلاُمِّهِ السُّدُسُ Âyetleridir. Ýþte benim ve kitablarýmýn mahkûmiyeti beþ-altý mes'eleden, en birinci bu iki mes'eledir. Ben hakikî, menfaatli medeniyete karþý deðil, belki kusurlu ve zararlý "mimsiz" tabir ettiðim medeniyete karþý otuz-kýrk seneden beri i'caz-ý Kur'aný esas tutup, o medeniyetin muhalif noktalarýný aþaðý düþürüp, medeniyetin aczi ile i'caz-ý Kur'aný isbat etmek esasý üzerine matbu ve gayr-ý matbu, Arabça ve Türkçe çok kitablar yazdým. Ýrsiyet hakkýndaki kanun-u medeninin, Kur'anýn bu iki Âyetine muhalif maddelerini vaktiyle müvazene etmiþim. Onlarýn muannid feylesoflarýný da ilzam edecek deliller göstermiþim. Hükûmet-i Cumhuriyenin ilcaat-ý zamana göre kabul ettiði bir kýsým kanun-u medenînin bir kýsým maddelerini kabulden evvel, bu mes'eleleri, medeniyete ve feylesoflara karþý yazmýþým ve müdafaa etmiþim. Kurun-u Ulâ ve Vustâdaki zayi olan kadýnlýk hukukunu, Kur'an-ý Hakîm gayet ehemmiyetle muhafaza ettiðini beyan etmiþim. Þimdi, bu iki mes'eledeki beyanatým, Hükûmet-i Cumhuriyenin kanununa muhaliftir diye, 163'üncü madde ile muaheze edildim. Ben de adliyenin en yüksek mahkemesine derim ki:</p><p> </p><p>
  Bin üçyüz elli senede ve her asýrda, üçyüz elli milyon insanlarýn hayat-ý içtimaiyesinde en kudsi ve hakikî ve hakikatlý bir düstur-u Ýlahînin üçyüz elli bin tefsirlerin tasdikine ve aynen hükümlerine istinaden, ve bütün ecdadýmýzýn ruhlarýna hürmeten, i'caz-ý Kur'aný Avrupa mülhidlerine karþý göstermek için, iki nass-ý Âyeti, onbeþ sene evvel ve on sene evvel ve dokuz sene evvel üç kitabýmda zikretmekliðim, beni þimdiki þerait dahilinde ve ahvâl-i sýhhiyem noktasýnda yaþayamýyacaðým bir mahpusiyete mahkûm edip ve dolayýsýyla, bir cihette âdeta idamýma hükmeden ve yüz onbeþ risalemi bunun gibi bir-iki mes'ele yüzünden mahkûm eden haksýz bir kararý; elbette rûy-i zeminde adalet varsa, bu kararý red ve bu hükmü nakzedecektir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 237)</p><p> </p><p>
  En ziyade bizi gayet hayretle, nihayet bir me'yusiyete düþüren þudur ki: Isparta'da habbeyi kubbe yapýp, hiçbir hakikata istinad etmeyen evham ve ihbarata binaen hakkýmda verdikleri karara karþý, mezhebimizde yalana hiçbir cihetle cevaz verilmediðinden, aleyhimde de olsa, hak ve doðru söylemek mecburiyetiyle, yüz yirmi sahife kuvvetli ve mantýki delillerle kendimi müdafaa ettiðim ve bu kanunla hiçbir cihetle temasým olmadýðýný isbat ettiðim halde; bu müdafaatýmý ve isbatýmý hiç nazara almayarak, te'lif tarihiyle istinsah tarihlerini, hatta bir þahsa irsal eylediðim tarihleri dahi birbirine maðlâta ile karýþtýrýp ve yirmi senelik iþi, bir sene zarfýnda olmuþ gibi görerek nakarat gibi, Isparta'daki evhamlý kararý; hem sorgu hâkimlerinin kararnamesinde, hem makam-ý iddianýn iddianamesinde, hem bizi mahkûm eden mahkemenin son kararýnda aynen, haklý müdafaatýmýz nazara alýnmadan tekrar edilmiþ ve bizi mahkûm etmiþlerdir. Ehl-i hak ve hakikatý titreten bu haksýzlýðýn bir an evvel ref'i ve Risale-i Nur'un masumiyetinin ilânýný, þiddetle adliyenin en yüksek makamý olan mahkemeden beklerim. Eðer pek haklý ve kuvvetli bu feryadýmý -farz-ý muhal olarak- adliyenin yüksek makamý iþitip dinlemezse, þiddet-i me'yusiyetimden diyeceðim:</p><p> </p><p>
  Ey beni bu belaya sevkedip, bu hâdiseyi icad eden mülhid zalimler!.. Madem ve her halde, manen ve maddeten beni idam etmeye niyet etmiþtiniz, neden umum mazlumlarýn ve biçarelerin hukuklarýný muhafaza eden adliyenin çok ehemmiyetli haysiyetini rahnedar edecek entrikalarla, dolaplarla adliyenin eliyle yürüdünüz? Doðrudan doðruya karþýmda merdane çýkýp, "Senin vücudunu bu dünyada istemiyoruz" demeli idiniz.</p><p> </p><p>
  Sorgu hâkimlerinin dört aya yakýn bir zamanda -Yüzonyedi adamýn isticvabý ve tahkikatýyla- meþgul olduðu bir mes'eleyi bir buçuk günde Aðýr Ceza Mahkemesi gayet sathi bir nazarla bakýp, onlarýn içindeki noksan ve hatalarý görmiyerek ve bilhassa Akademi Heyeti müvacehesinde izah ve isbat edeceðimi iddia ettiðim Risale-i Nur'daki mühim keþfiyat-ý maneviyeye ait ilmî müdafaatým, esbab-ý mucibe ile red ve cerhedilmeksizin, sathi bir nazarla hükümde istical ettiklerinden, hakperest ve adaletperver olmalarýna, bu sathi nazar sebebiyle, pek yanlýþ olan bu kararýn isabet-i kanuniyesi olmadýðýndan, mucib-i tedkik ve nakzdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 238)</p><p> </p><p>
  NETÝCE: Bu babda duruþma evrakýnýn ve bilhassa müsadere edilen matbu ve gayr-ý matbu risalelerimin tedkik ve mütalâasýndan anlaþýlacaðý üzere, ilmî ve mantýkî ve kanunî bütün itirazat ve müdafaatým nazar-ý teemmüle alýnmamýþ. Gerek Sorgu Hâkimliðince ve gerek mahkemece esbab-ý mucibe gösterilmeksizin, delilsiz ve kanunsuz, indî mütalâalarla açýktan reddedilmiþ ve bu sebeble, otuz senedir Avrupa feylesoflarýna ve medeniyetin sefih kýsmýna karþý Türk-Ýslâm hukukunu müdafaa eden ve týlsým-ý kâinatýn muammasýný açan ve manevî keþfiyatý hâvi risalelerim müsadere olunduktan baþka; ahvâl-i sýhhýyem noktasýnda tahammül edemeyeceðim cismânî ceza ile mahkûm edilmiþ olduðumdan, gerek yukarýda serdedilen sebebler ve gerekse iddianameye karþý verdiðim itiraznamem ve son celse-i muhakemede esasa dair beþ umdeyi hâvi tahrirî takdim ettiðim ikinci itiraznamem ve son müdafaatýmda tafsilen izahata ve ilmî ve kanunî sebeblere ve indettedkik tesadüf buyurulacak nevakýs-ý kanuniyeye binaen, pek açýk ve sarih bir surette maðduriyetimi istilzam eden bu hükmünüzün nakzýyla, adaletin izharýný hey'etinizden beklerim.  وَاُفَوِّضُ اَمْرِى اِلَى اللّهِ اِنَّ اللّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ der, ve tevekkül ile Cenab-ý Hakk'a iltica eylerim.</p><p> </p><p>
  Sâbýk yüz küsur sahifeden ibaret yedi safha müdafaatým müteaddid defa mahkemede okunmakla beraber; müteaddid mahkemenin defterlerinde zabta geçmiþ bu gelecek tashih lâyihasý ise, daha temyiz evrakýmýz gelmediðinden okunmamýþ ve zabta geçmemiþtir; elbette yakýnda o da zabta geçer.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Mahkeme-i Temyizin dâvâmýzý nakzetmeyip tasdiki takdirinde, tashih-i dâvâ için Hey'et-i Vekileye yazýlmýþ bir arzuhaldir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (Orada zâhiren görülecek þekva ise, hükûmete þekva etmektir, ve tenkidler, hükûmeti iðfale çalýþan entrikacýlarý tenkid etmektir.)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey ehl-i hâl ve akd! Dünyada emsali nâdir bulunan bir haksýzlýða giriftar edildim. Bu haksýzlýða karþý sükût etmek hakka karþý bir hürmetsizlik olduðundan, bilmecburiye gâyet ehemmiyetli bir hakikatý fâþetmeye mecburum. Diyorum ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 239)</p><p> </p><p>
  Ya benim idamýmý ve yüzbir sene cezayý istilzam edecek kusurumu kanun dairesinde gösteriniz; veyahud bütün bütün divane olduðumu isbat ediniz; veyahud benim ve risalelerimin ve dostlarýmýn tam serbestiyetimizi verip, zarar ve ziyanýmýzý müsebbiblerinden alýnýz. (Hâþiye).</p><p> </p><p>
  Evet, her bir hükûmetin bir kanunu, bir usulü var, o kanuna göre ceza verilir. Hükûmet-i Cumhuriyetin kanunlariyle beni ve dostlarýmý en aðýr bir cezaya müstehak edecek esbab bulunmazsa; elbette takdir ve mükâfat ve tarziye ile beraber, tam hürriyetimizi vermek lâzým gelir. Çünki meydandaki gayet ehemmiyetli hizmet-i Kur'aniyem eðer hükûmetin aleyhinde olsa, böyle bir senelik bana ceza, birkaç dostuma altýþar ay mahkûmiyetle olamaz. Belki yüzbir sene ve idam gibi ceza bana ve en aðýr cezalarý da benim ile ciddi hizmetime irtibat edenlere vermek lâzým gelir. Eðer hizmetimiz hükûmetin aleyhinde olmazsa; o vakit deðil ceza, hapis, ittiham; belki takdir, mükâfatla karþýlanmak lâzým gelir. Çünki, bir hizmet ki, yüzyirmi risale, o hizmetin tercümanlarý olmuþ. Ve o hizmetle, koca Avrupa feylesoflarýna meydan okuyup, esaslarý zîr ü zeber edilmiþ. Elbette o tesirli hizmet ya dahilde gayet müdhiþ bir netice verir, veyahud gayet nâfi ve yüksek ve ilmî bir semere verecek. Onun için, göz boyamak nevinde ve efkâr-ý âmmeyi aldatmak tarzýnda ve hakkýmýzda zalimlerin entrikalarýný, yalanlarýný setretmek suretinde, çocuk oyuncaðý gibi bana bir sene ceza verilmez. Benim emsalim, ya idam olur, daraðacýna müftehirane çýkarlar, veyahud lâyýk olduðu makamda serbest kalýrlar.</p><p> </p><p>
  Evet, binler lira kýymetinde elmaslarý çalabilen mâhir bir hýrsýz, on kuruþluk bir cam parçasýna hýrsýzlýk etmekle elmas çalmýþ gibi ayný cezaya kendini mahkûm etmek; dünyada hiçbir hýrsýzýn, belki hiçbir zîþuurun kârý deðildir. Böyle bir hýrsýz kurnaz olur. Böyle nihayet derecede eblehane hareket etmez.</p><p> </p><p>
  Ey efendiler! Haydi, vehminiz gibi ben o hýrsýz gibi oldum. Ben Isparta nahiyelerinde periþan, bir köyde dokuz sene inzivada bu-</p><p> </p><p>
____________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Mahkeme-i Temyizden dâvâmýzý nakz yerine tasdik geldiði takdirde, Heyet-i Vekileye ve hem Meclis-i Meb'usana, hem Dâhiliye Vekâletine ve hem Adliye Nezaretine vermek üzere, dâvâmýzý tashih münasebetiyle yazýlmýþ bir lâyihadýr. Eðer bu haklý derdimi ve ehemmiyetli hakkýmý bu mercilere dinlettiremezsem, bu hayata veda etmek bana vâcib olur. Çünki, sükûtumla þahsi bir hakkýmla beraber, binler muhterem hukuk zâyi olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 240)</p><p> </p><p>
lunan ve þimdi benimle beraber gayet hafif bir cezaya mahkûm olan safdil beþ-on biçarelerin fikirlerini hükûmet aleyhine çevirmekle, kendini ve gaye-i hayatý olan risalelerini tehlikeye atmaktan ise; eski zamanda olduðu gibi, Ankara'da veya Ýstanbul'da büyüt bir me'muriyette oturup, binler adamý takip ettiðim maksada çevirebilirdim. O vakit, böyle zelilâne mahkûmiyet deðil, belki mesleðime ve hizmetime münasip bir izzetle dünyaya karýþabilirdim. Evet, fahr ve temeddüh niyetiyle deðil, belki mecburiyet ve mahcubiyetle, hodfüruþane eski bir kýsým riyakârlýðýmý hatýrlatmakla; beni ehemmiyetsiz, vücudundan istifade edilmez, âdi mertebeye sukut ettirmek isteyenlerin yanlýþlarýný göstermek için derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Ýki Mekteb-i Musibet Þehadetnamesi» namýndaki matbu eski müdafaatýmý görenlerin tasdikiyle, Otuz Bir Mart Hâdisesinde bir nutuk ile, isyan etmiþ sekiz taburu itaate getiren ve bir zaman gazetelerin yazdýklarý gibi, Ýstiklâl Harbinde «Hutuvat-ý Sitte» nâmýnda bir makale ile, Ýstanbul'daki efkâr-ý ûlemayý Ýngiliz aleyhine çevirip, harekât-ý milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden ve Ayasofya'da binler adama nutkunu dinlettiren ve Ankara'daki Meclis-i Meb'usanýn þiddetli alkýþlamasiyle karþýlanan; ve yüz elli bin banknot, yüz altmýþ üç meb'usun imzasýyle Medrese ve Darül-Fünuna tahsisatý kabul ettiren; ve Reisicumhurun hiddetine karþý, divan-ý riyasette (Hâþiye) kemal-i metanetle fütur getirmeyerek mukabele edip, namaza davet eden; ve Darül-Hikmetil-Ýslâmiyede, hükûmet-i ittihadiyenin ittifakiyle, hikmet-i Ýslâmiyeyi Avrupa hükemasýna tesirli bir suretde kabul ettirmek vazifesine lâyýk görünen; ve cephe-i harbde yazdýðý ve þimdi müsadere edilen «Ýþârâtül-Ý'caz» o zamanýn baþ kumandaný olan Enver Paþaya o derece kýymetdar görünmüþ ki; kimseye yapmadýðý bir hürmetle, istikbaline koþtuðu o yadigâr-ý harbin hayrýna, þerefine hissedar olmak fikriyle, Ýþârâtül-Ý'cazýn tab'ý için kâðýdýný vererek, müellifinin harbdeki mücâhedâtý tak-</p><p> </p><p>
___________________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Eski Said söz istiyor, diyor ki: "Onüç senedir beni konuþturmadýnýz. Þimdi, madem beni nazara alýp, sizi ittiham altýna alýyorlar ve sizden korkuyorlar; elbette benim onlarla konuþmam lâzým geliyor. Gerçi benlik, enaniyet çirkindir; fakat maðrur ve muannid enaniyetlilere karþý, haklý bir surette ve sýrf kendisini müdafaa ve muhafaza etmek için benlik göstermek lâzým geliyor. Onun için, Yeni Said gibi; mahviyetle, mülâyimane konuþamýyacaðým." Ben de ona söz verdim. Fakat enaniyetlerine, temeddühlerine iþtirak etmiyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 241)</p><p> </p><p>
dirkârâne yâdedilen bir adam; böyle âdi bir beygir hýrsýzý veyahud kýz kaçýrýcý ve bir yankesici gibi en aþaðý bir cinayetle kendini bulaþtýrýp, izzet-i ilmiyesini ve kudsiyet-i hizmetini ve kýymetdar binler dostlarýný rezil edip sukut edemez ki; siz onu bir senelik ceza ile mahkûm edip, âdi bir keçi, koyun hýrsýzý gibi muamele edesiniz... Ve sebepsiz, on sene sýkýntýlý bir tarassudla ta'zib ettikten sonra; þimdi de bir sene hapis ile beraber, bir sene de nezaret altýnda tutmak suretiyle (padiþahýn tahakkümünü kaldýramadýðý halde) garazkâr bir hafiyenin veya âdi bir polisin tahakkümü altýnda azab vermekten ise, idam edilmesini daha evlâ görür. Eðer böyle bir adam dünyaya karýþsaydý ve karýþmaya arzusu olsaydý ve hizmet-i kudsiyesi müsaade etseydi, Menemen Hâdisesinin ve Þeyh Said vâkýasýnýn onar misli olacak bir tarzda karýþýrdý. Dünyaya iþittirecek bir top sadasýna, bir sinek sadasý inmiyecekdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, Hükûmet-i Cumhuriyenin nazar-ý dikkatine arzediyorum ki; beni bu belâya sevkeden gizli komitenin yaptýðý tedabir ve ettiði propaganda ve entrikalar bu hali gösteriyor. Çünki, hiç bir hâdisede görülmemiþ bir tarzda umumî bir propaganda, bir entrika ve bir dehþet aleyhimize döndüðüne delil þudur ki: Altý aydýr, yüzbin dostum varken, hiç biri bana bir mektub yazamadý, bir selâm gönderemedi; hükûmeti iðfale çalýþan entrikacýlarýn ihbârâtiyle Vilâyât-ý Þarkiyeden, ta Vilâyât-ý Garbiyeye kadar her yerde istintaklar, taharriyatlar devam ettiðidir. Ýþte, entrikacýlarýn çevirdikleri plân, benim gibi binler adamý en aðýr cezaya çarpacak bir hâdiseye göre tertip edilmiþ; halbuki en âdi bir adamýn, en âdi bir hýrsýzlýðý gibi bir hâdiseyi andýracak bir ceza vaziyetini netice verdi. Yüzonbeþ adamdan, onbeþ masumlara beþ altý ay ceza verildi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Acaba dünyada hiçbir zîakýl, elinde gayet keskin elmas kýlýnç bulunsa, müdhiþ bir arslanýn veya ejderhanýn kuyruðuna hafifçe iliþtirip, kendine musallat eder mi? Eðer maksadý tahaffuz veya döðüþmek ise, kýlýncý baþka yere havale eder. Ýþte sizin nazarýnýzda ve vehminizde beni o adam gibi telâkki etmiþsiniz ki; beni bu tarzda cezaya, mahkûmiyete çarptýnýz. Eðer bu derece hilâf-ý þuur ve muhalif-i akýl hareket ediyorsam, koca memlekete dehþet verip propaganda ile efkâr-ý âmmeyi aleyhime çevirmek deðil, belki âdi bir divane gibi týmarhaneye gönderilmem lâzým gelir. Eðer verdiðiniz ehemmiyete mukabil bir adam isem, elbette arslaný kendine</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 242)</p><p> </p><p>
saldýrtmak ve ejderhayý kendine hücum ettirmek için, o keskin kýlýncý onlarýn kuyruklarýna uzatmaz; belki mümkün olduðu kadar kendini muhafaza edecek... Nasýl ki on sene ihtiyarî bir inzivayý ihtiyar edip, tâkat-ý beþerin fevkinde sýkýntýlara tahammül ederek, hükûmetin iþine hiçbir cihetle karýþmadým ve karýþmak arzu etmedim. Çünki hizmet-i kudsiyem beni menediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey ehl-i hall ve akd! Acaba hiç mümkün müdür ki, yirmi sene evvel gazetelerin yazdýðý gibi, bir makale ile otuzbin adamý kendi fikrine çeviren; ve koca Hareket Ordusunun nazar-ý dikkatini kendine çeviren ve Ýngiliz Baþ Papazýnýn, altýyüz kelime ile istediði suallerine altý kelime  ile cevab veren ve bidayet-i hürriyette en meþhur bir diplomat gibi nutuk söyliyen bir adamýn yüzyirmi risalesinde dünyaya, siyasete bakacak yalnýz onbeþ kelime mi bulunur? Hiçbir akýl kabul eder mi ki bu adam siyaseti takib ediyor ve maksadý dünyadýr ve hükûmete iliþmektir? Eðer fikri, siyaset ve hükûmete iliþmek olsaydý, böyle bir adam, bir tek risalesinde sarihan, iþareten yüz yerde maksadýný ihsas edecekti. Acaba o adamýn maksadý siyasetçe tenkid olsa idi, yalnýz tesettür ve irsiyete dair eski zamandanberi cârî bir-iki düsturdan baþka medar-ý tenkid bulamaz mý idi? Evet, koca bir inkýlâbý yapan bir hükûmetin rejimine muhalif bir fikr-i siyaseti takib eden bir adam, bir-iki malûm maddeler deðil, yüzbinler madde-i tenkid bulabilirdi. Güya Hükûmet-i Cumhuriyenin -yalnýz- inkýlâbý, bir-iki küçük mes'elesidir. Ben de, onu hiçbir tenkid maksadým olmadýðý halde, eski yazdýðým bir-iki kitabýmda zikrettiðim bir-iki kelime varmýþ diye, hükûmetin rejimine ve inkýlâbýna hücum ediyor denilmiþ. Ýþte, ben de soruyorum: Böyle en edna bir cezaya medar olamayan ilmî bir maddeye, koca bir memleketi meþgul edip endiþe verecek bir þekil verilir mi?...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, beni ve beþ-on dostlarýmý bu âdi, ehemmiyetsiz cezaya çarpmak; umum memlekette aleyhimize bir þiddetli propaganda ve milleti korkutup bizden nefret ettirmek ve Dahiliye Nâzýrýný, mühim bir kuvvetle -Isparta'da bir tek neferin göreceði iþi görmek için- Isparta'ya celbedilmesi ve Hey'et-i Vekile Reisi Ýsmet Vilâyât-ý Þarkiyeye o münasebetle gitmesi ve iki ay benim hapisde bütün bütün konuþmaktan menedilmem ve bu gurbette, kimsesizlikte, hiç kimse hâlimi sormak ve selâm göndermeye meydan verilmemek gösteriyor ki; dað gibi bir aðaçda, nohut gibi bir tek</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 243)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
meyve bulundurup; mânâsýz, hikmetsiz, kanunsuz bir vaziyettir ki, deðil Hükûmet-i Cumhuriye gibi en ziyade kanunperest ve kanunî bir hükûmet, belki hikmetle iþ görmek manasiyle hükûmet namý verilen dünyada hiçbir hükûmetin iþi olamaz. Ben hukukumu, kanun dairesinde istiyorum. Kanun namýna kanunsuzluk edenleri, cinayetle ittiham ediyorum. Böyle cânilerin keyiflerini, elbette Hükûmet-i Cumhuriyenin kanunlarý reddeder ve hukukumu iade eder ümidindeyim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                     Eskiþehir hapsinde</p><p> </p><p>
                                                                       tecrid-i  mutlakda</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               Mevkuf</p><p> </p><p>
                                                                               Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     [ Resim ]</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî hazretleri Dar-ül-Hikmet-ül-Ýslamiye a'zasý iken Hicrî 22- zilkade- 1326- Miladî 1907 tarihinde Osmanlý Hilafet Makamýnca en yüksek ilmî derece olan (MAHREC) payesinin kendisine tevcih edildiðine dair Þeyhül Ýslam tarafýndan tebliði edilen vesika.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 244)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                Onaltýncý Mektub</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
 اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اِيمَانًا وَ قَالُوا حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þu mektub   فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا  sýrrýna mazhar olmuþ, þiddetli yazýlmamýþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Çoklar tarafýndan sarihan ve mânen gelen bir suale cevaptýr.</p><p> </p><p>
  Þu cevabý vermek benim için hoþ deðil, arzu etmiyorum. Her þeyimi, Cenab-ý Hakk'ýn tevekkülüne baðlamýþtým. Fakat ben kendi hâlimde ve âlemimde rahat býrakýlmadýðým ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said deðil, bilmecburiye Eski Said lisaniyle, þahsým için deðil, belki dostlarýmý ve sözlerimi ehl-i dünyanýn evham ve eziyetinden kurtarmak için hakikat-ý hali, hem dostlarýma, hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme beyan etmek için «BEÞ NOKTA» yý beyan ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                BÝRÝNCÝ NOKTA</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Denilmiþ: Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaþmýyorsun?</p><p> </p><p>
  Elcevap: Dokuz-on sene evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vasýtasiyle dine ve ilme hizmet edeceðim diye beyhude yoruldu ve gördü ki: O yol meþkûk ve müþkilâtlý ve bana nisbeten fuzuliyâne, hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlý bir yoldur. Çoðu yalancýlýk ve bilmeyerek ecnebi parmakðýna âlet olmak ihtimali var. Hem siyasete giren, ya muvâfýk olur veya muhalif olur. Eðer muvâfýk olur. Eðer muvâfýk olsam, ma'dem memur ve meb'us deðilim, o halde siyasetçilik bana fuzulî ve mâlâyani bir  þeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhude karýþayým. Eðer muhalif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karýþacaðým. Eðer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünki mesâil tavazzuh etmiþ, herkes benim gibi bilir. Beyhude çene çalmak mânâsýzdýr. Eðer kuvvet ile ve hâdise çýkarmak ile muhalefet etsem, husulü meþkûk bir maksad için, binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzün-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 245)</p><p> </p><p>
den çoklar belâya düþer. Hem on ihtimalden bir-iki ihtimale binaen günahlara girmek, mâsumlarý günaha atmak, vicdaným kabul etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terketti. Buna kat'î þâhid, o vakittenberi sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduðumu ve dinlediðimi, biri çýksýn söylesin. Halbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu. Hem beþ senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezaret ediliyor.. Siyaset-vâri bir tereþþuh gören söylesin. Halbuki benim gibi asabî ve</p><p> </p><p>
  اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ    düsturiyle, en büyük hîleyi hilesizlikte bulan pervasýz, alâkasýz bir insanýn, deðil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iþtihasý ve arzusu olsaydý; tetkikata, taharriyata lüzum býrakmýyarak top güllesi gibi sada verecekti!...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                ÝKÝNCÝ NOKTA</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yeni Said ne için bu kadar þiddetle siyasetten tecennüb ediyor?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Milyarlar seneden ziyade olan hayat-ý ebediyeye çalýþmasýný ve kazanmasýný, meþkûk bir-iki sene hayat-ý dünyeviyeye lüzumsuz, fuzulî bir surette karýþma ile feda etmemek için, hem en mühim, en lüzumlu, en saf ve en hakikatli olan hizmet-i îman ve Kur'an için, þiddetle siyasetten kaçýyor. Çünki diyor: Ben ihtiyar oluyorum.. bundan sonra kaç sene yaþayacaðýmý bilmiyorum.. öyle ise, bana en mühim iþ, hayat-ý ebediyeye çalýþmak lâzým geliyor.. Hayat-ý ebediyeyi kazanmakta en birinci vasýta ve saadet-i ebediyenin anahtarý îmandýr; ona çalýþmak lâzým geliyor. Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için, þer'an hizmete mükellef olduðumdan hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat-ý içtimaiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fýrtýnalý bir zamanda saðlam edilmez. Onun için o ciheti býrakýp en mühim en lüzumlu hizmet  en selâmetli olan îmana hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandýðým hakaik-i imaniyeyi ve nefsimde tercübe ettiðim mânevî ilâçlarý, sâir insanlarýn eline geçmek için o kapýyý açýk býrakýyorum. Belki Cenab-ý Hak bu hizmeti kabul eder ve eski günahýma kefaret yapar. Bu hizmete karþý þeytan-ý racîmden baþka hiç kimsenin, -mü'min olsun kâfir olsun, sýddýk olsun, zýn-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 246)</p><p> </p><p>
dýk olsun- karþý gelmeye hakký yoktur. Çünki îmansýzlýk baþka þeylere benzemiyor. Zulümde, fýskda, kebâirde birer menhus lezzet-i þeytaniye bulunabilir. Fakat îmansýzlýkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir; zulmet içinde zulmettir; azab içinde azaptýr. Ýþte böyle hadsiz bir hayat-ý ebediyeye çalýþmayý ve îman gibi kudsî bir nura hizmeti býrakmak, ihtiyarlýk zamanda lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarýna atýlmak, benim gibi alâkasýz ve yalnýz ve eski günahlarýna kefaret aramaða mecbur bir adamda ne kadar hilâf-ý akýldýr, ne kadar hilâf-ý hikmettir, ne derece bir divaneliktir divaneler de anlayabilirler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Amma Kur'an ve îmanýn hizmeti ne için beni menediyor dersen; ben de derim ki: Hakaik-i îmaniye ve Kur'aniye birer elmas hükmünde olduðu halde, siyaset ile âlûde olsa idim, elimdeki o elmaslar iðfal olunabilen avam tarafýndan «Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset deðil mi?» diye düþünürler. O elmaslara, âdi þiþeler nazariyle bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kýymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer. Ýþte ey ehl-i dünya! Neden benim ile uðraþýyorusunuz? Beni kendi halimde býrakmýyorsunuz?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer derseniz: Þeyhler bazen iþimize karýþýyorlar. Sana da bazen þeyh derler!....</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim: Hey efendiler! Ben þeyh deðilim.. ben hocayým... Buna delil, dört senedir buradayým; bir tek adama tarikat verseydim þüpheye hakkýnýz olurdu. Belki yanýma gelen herkese demiþim: Îman lâzým, Ýslâmiyet lâzým, tarikat zamaný deðil.</p><p> </p><p>
  Eðer derseniz: Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet-perverlik fikri var; o iþimize gelmiyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Saidin yazdýklarý meydanda. Þâhid gösteriyorum ki: Ben</p><p> </p><p>
  َاْلاِسْلاَمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ     ferman-ý kat'îsiyle eski zamandanberî, menfî milliyet ve unsuriyet-perverliðe, Avrupa'nýn bir nevi firenk illeti olduðundan, bir zehr-i katil nazariyle bakmýþým. Ve Avrupa o firenk illetini Ýslâm içine atmýþ, tâ tefrika versin, parçalasýn, yutmasýna hazýr olsun, diye düþünür. O firenk illetine karþý, eskidenberi tedaviye çalýþtýðýmý talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar. Madem böyledir; hey efendiler; herbir hâdiseyi bahane tutup, bana sýkýntý vermiye sebeb nedir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 247)</p><p> </p><p>
acaba? Þarkta bir nefer hata etse, garbta bir nefere askerlik münasebetiyle zahmet ve ceza vermek.. veya Ýstanbul'da bir esnafýn cinayetiyle, Baðdat'ta bir dükkâncýyý esnaflýk münasebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise-i dünyeviyede bana sýkýntý vermek, hangi usul iledir? Hangi vicdan hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                ÜÇÜNCÜ NOKTA</p><p> </p><p>
  Halimi, istirahatýmý düþünen ve her musîbete karþý sabr ile sükûtumu istiðrab eden dostlarýmýn þöyle bir sualleri var ki:</p><p> </p><p>
  Sana gelen zahmetlere sýkýntýlara nasýl tahammül ediyorsun? Halbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, edna bir tahkire tahammül edemezdin?</p><p> </p><p>
  Elcevap: Ýki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabýný alýnýz.    </p><p> </p><p>
  Birinci Hikâye: Ýki sene evvel, benim hakkýmda, bir müdür; sebepsiz, gýyabýmda tezyifkârane hakaretli sözler söylemiþti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damariyle müteessir oldum. Sonra Cenab-ý Hakkýn Rahmetiyle þöyle bir hakikat kalbe geldi, sýkýntýyý izale edip o adamý da bana helâl ettirdi. O hakikat þudur:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nefsime dedim: Eðer onun tahkiri ve beyan ettiði kusurlar, þahsýma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzý olsun ki, benim nefsimin ayýplarýný söyler. Eðer doðru söylemiþ ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardýmdýr. Eðer yalan söylemiþ ise, beni riyadan ve riyanýn esasý olan þöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardýmdýr. Evet, ben nefsim ile musalâha etmemiþtim.. çünki terbiye etmemiþim. Benim boynumda veya koynumda bir akreb bulunduðunu biri söylese veya gösterse, ondan darýlmak deðil, belki memnun olmak lâzým gelir. Eðer o adamýn tahkiratý, benim îmana ve Kur'ana hizmetkârlýðým sýfatýma ait ise, o bana ait deðil. O adamý, beni istihdam eden Sâhib-i Kur'ân'a havale ediyorum. O Azizdir, Hakîmdir. Eðer sýrf beni sövmek, tahkir etmek, çürütmek nevinden ise, o da bana ait deðil. Ben menfî ve esir ve garib ve elim baðlý olduðundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalýþmak bana düþmez. Belki misafir olduðum ve bana nezaret eden þu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere âittir. Bir insanýn elindeki esirini tahkir etmek, sahibine aittir; o müdafaa eder. Madem hakikat budur, kalbim istirahat etti,             </p><p> </p><p>
  وَاُفَوِّضُ اَمْرِى اِلَى اللّهِ اِنَّ اللّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 248)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
dedim. O vâkýayý olmamýþ gibi saydým, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaþýldý ki, Kur'an onu helâl etmemiþ...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Hikâye: Þu senede, iþittim ki bir hâdise olmuþ. O hâdisenin vukuundan sonra yalnýz icmalen vukuunu iþittiðim halde, o vâkýa ile ciddi alâkadar imiþim gibi bir muamele gördüm. Zaten muhabere etmiyordum; etsem de pek nâdir olarak bir mes'ele-i îmaniyeyi bir dostuma yazardým. Hatta dört senede kardeþime bir tek mektub yazdým. Ve ihtilâttan hem ben kendimi menediyordum, hem de ehl-i dünya beni menediyordu. Yalnýz bir-iki ahbab ile, haftada bir defa görüþebiliyordum. Köye gelen misafirler ise; ayda bir-ikisi, bazý bir-iki dakika bir mes'ele-i âhirete dair benimle görüþüyordu. Bu gurbet halimde; garib, yalnýz, kimsesiz nafaka için çalýþmaya benim gibilere muvafýk olmýyan bir köyde, herþeyden, herkesten menedildim. Hatta dört sene evvel, harap olmuþ bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imamlýk ve vaizlik vesikam elimde olduðundan, o câmide dört senedir (Allah kabul etsin) imamlýk ettiðim halde, þu mübarek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnýz namazýmý kýldým. Cemâatle kýlýnan namazýn yirmibeþ sevabýndan ve hayrýndan mahrum kaldým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte baþýma gelen bu iki hâdiseye karþý, aynen iki sene evvel, o me'murun bana karþý muamelesine gösterdiðim sabýr ve tahammülü gösterdim. Ýnþâallah devam da ettireceðim. Þöyle de düþünüyorum ve diyorum ki: Eðer ehl-i dünya tarafýndan baþýma gelen þu eziyet, þu sýkýntý, þu tazyik, ayýplý ve kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ýslah-ý hal eder; hem ona keffaretüzzünub olur. Dünya misafirhanesinin safâsýný çok gördüm; azýcýk cefasýný görsem, yine þükrederim. Eðer îmana ve Kur'ana hizmetkârlýðým cihetiyle ehl-i dünya beni tazyik ediyorsa, onun müdafaasý bana ait deðil; onu, Azîz-i Cebbara havale ediyorum.  Eðer asýlsýz ve riyaya sebeb ve ihlâsý kýracak bir þöhret-i kâzibeyi kýrmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkýmda bozmak murad ise, onlara rahmet. Çünki teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve halklarýn nazarýnda þöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardýr zannederim. Benim ile temas edenler beni bilirler ki, þahsýma karþý hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hatta kýymetdar mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmiþim. Eðer beni çürütmek  ve efkâr-ý âmmeden düþürtmek, ýskat ettirmekten muradlarý; tercümanlýk ettiðim hakaik-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 249)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
îmaniye ve Kur'aniyeye âit ise, beyhûdedir. Zira Kur'an yýldýzlarýna perde çekilmez, «Gözü-nü kapayan, yalnýz kendi görmez, baþkasýna gece yapamaz.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      DÖRDÜNCÜ NOKTA</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evhamlý bir kaç sualin cevabýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Ehl-i dünya bana der: Ne ile yaþýyorsun? Çalýþmadan nasýl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanlarý ve baþkasýnýn sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Ben iktisad ve bereketle yaþýyorum. Rezzâkýmdan baþka kimsenin minnetini almýyorum ve almamaða da karar vermiþim. Evet günde yüz para,  belki kýrk para ile yaþýyan bir adam, baþkasýnýn minnetini almaz. Þu mes'elenin izahýný hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enaniyeti ihsas eder fikriyle beyan etmek, bana pek nâhoþtur. Fakat, madem ehl-i dünya evhamlý bir surette soruyorlar, ben de derim ki: Küçüklüðümden beri halklarýn malýný kabul etmemek (velev zekât dahi olsa), hem maaþý kabul etmemek (yalnýz bir iki sene Dârül-Hikmetil-Ýslâmiyede dostlarýmýn icbariyle kabul etmeye mecbur oldum), hem maîþet-i dünyeviye için minnet altýna girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatýmdýr. Ehl-i memleketim ve baþka yerlerde beni tanýyanlar bunu biliyorlar. Bu beþ seneki  nefyimde, çok dostlar, bana hediyelerini kabul ettirmek için çok çalýþtýlar. Kabul etmedim. «Öyle ise nasýl idare edersin» denilse, derim: «Bereket ve ikrâm-ý Ýlâhî ile yaþýyorum.» Nefsim, çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de, fakat Kur'an hizmetinin kerameti olarak, erzak hususunda ikrâm-ý Ýlâhî olan berekete mazhar oluyorum. وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sýrriyle, Cenab-ý Hakkýn bana ettiði ihsanatý yâdedip, bir þükr-ü mânevî nev'inden birkaç nümunesini söyliyeceðim. Bir þükr-ü mânevî olmakla beraber, korkuyorum ki bir riya ve gururu ihsas ederek o mübarek bereket kesilsin. Çünki müftehirâne, gizli bereketi izhar etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte Birisi: Þu altý aydýr otuzaltý ekmekten ibaret bir kile buðday bana kâfi geldi. Daha var, bitmemiþ. Ne mikdar kifayet (Hâþiye) edecek, bilmiyorum.</p><p> </p><p>
____________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Bir sene devam etti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 250)</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Þu mübarek Ramazanda, yalnýz iki haneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladým ki, baþkasýnýn yemeðini yemekten memnûum. Mütebakisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan, mübarek bir hânenin ve sâdýk bir arkadaþým olan, o hane sahibi Abdullah Çavuþun ihbarý ve þehadetiyle, üç ekmek, bir kýyye pirinç bana kâfi gelmiþtir. Hatta o pirinç onbeþ gün Ramazandan sonra bitmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Daðda, üç ay bana ve misafirlerime bir kýyye tereyaðý, hergün ekmekle beraber yemek þartiyle kâfi geldi. Hatta Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardý. Benim ekmeðim de ve onun ekmeði de bitiyordu. Çarþamba günü idi dedim ona: Git ekmek getir. Ýki saat, her tarafýmýzda kimse yok ki, oradan ekmek alýnsýn. «Cuma gecesi senin yanýnda bu daðda beraber dua etmek arzu ediyorum» dedi. Ben de dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  تَوَكَّلْنَا عَلَى اللَّهِ        kal. Sonra hiç münasebeti olmadýðý halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir daðýn tepesine çýktýk. Ýbrikte bir parça su vardý. Bir parça þeker ile çayýmýz vardý. Dedim: «Kardeþim, bir parça çay yap.» O ona baþladý, ben de derin bir dereye bakar bir katran aðacý altýnda oturdum. Müteessifane þöyle düþündüm ki: Küflenmiþ bir parça ekmeðimiz var; bu akþam ancak ikimize yeter. Ýki gün nasýl yapacaðýz ve bu sâfi-kalb adama ne diyeceðim? diye düþünmede iken, birden bire baþým çevrilir gibi baþýmý çevirdim, gördüm ki: Koca bir ekmek, katran aðacýnýn üstünde, dallarý içinde bize bakýyor. Dedim: «Süleyman müjde! Cenab-ý Hak bize rýzýk verdi» O ekmeði aldýk, bakýyoruz ki kuþlar ve hayvanat-ý vahþiye hiçbiri iliþmemiþ.. yirmi-otuz gündür hiçbir insan o tepeye çýkmamýþtý. O ekmek, ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerden, bitmek üzere iken, dört sene sâdýk bir sýddîkým olan müstakîm Süleyman, ekmekle aþaðýdan çýkageldi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncüsü: Þu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almýþtým. Beþ senedir elbise, çamaþýr, pabuç çorap için, dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisad ve rahmet-i Ýlâhiyye bana kâfi geldi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte þu nümuneler gibi çok þeyler var.. ve Bereket-i Ýlâhiyyenin çok cihetleri var. Bu köy halký çoðunu bilirler. Fakat sakýn bunlarý fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 251)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
benim için iyiliðe bir medar olduðunu düþünmeyiniz... Bu bereketler, ya yanýma gelen hâlis dostlarýma ihsandýr; veya Hizmet-i Kur'âniyeye bir ikramdýr; veya iktisadýn bereketli bir menfaatidir; veyahud: «Yâ Rahîm, Yâ Rahîm» ile zikreden ve yanýmda bulunan dört kedinin rýzýklarýdýr ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazin mýrmýrlarýný dikkatle dinlesen, «Yâ Rahîm, Yâ Rahîm» çektiklerini anlarsýn. Kedi bahsi geldi, tavuðu hatýra getirdi. Bir tavuðum var. Þu kýþta, yumurta makinasý gibi, pek az fâsýla ile, hergün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün, iki yumurta getirdi; ben de hayrette kaldým. Dostlarýmdan sordum: «Böyle olur mu?» dedim. Dediler: «Belki bir Ýhsan-ý Ýlâhîdir!» Hem þu tavuðun yazýn çýkardýðý küçük bir yavrusu vardý. Ramazan-ý Þerifin baþýnda yumurtaya baþladý, tâ kýrk gün devam etti. Hem küçük, hem kýþta, hem Ramazanda, bu mübarek hâli bir Ýkram-ý Rabbanî olduðuna, ne benim ve ne de bana  hizmet edenlerin þüphemiz kalmadý. Hem ne vakit annesi kesdi, hemen o baþladý, beni yumurtasýz býrakmadý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Vehimli Sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sana nasýl emniyet edeceðiz ki sen dünyamýza karýþmayacaksýn? Seni serbest býraksak, belki dünyamýza karýþýrsýn. Hem nasýl bileceðiz ki sen kurnazlýk yapmýyorsun? Kendini târik-i dünya gösterip halkýn malýný zâhiren almaz, gizli alýr bir kurnazlýk olmadýðýný nasýl bileceðiz?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Yirmi sene evvelki Divan-ý Harb-i Örfîde ve Hürriyetten daha evvel zamanda çoklara mâlûm hal ve vaziyetim ve Ýki Mekteb-i Musibetin Þehâdetnâmesi nâmýnda o zaman Divan-ý Harpteki müdafaatým kat'î gösterir ki, deðil kurnazlýk, belki edna bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmiþim. Eðer hile olsaydý, bu beþ sene zarfýnda sizlere temellukkârâne bir müracaat edilecekti. Hileli adam, kendini sevdirir, kendini çekmez; iðfal ve aldatmaya daima çalýþýr. Halbuki bana karþý en mühim hücumlara ve tenkitlere mukabil, tezellüle tenezzül etmedim. Tevekkeltü Alellah deyip, ehl-i dünyaya arkamý çevirdim. Hem de âhireti bilen ve dünyanýn hakikatýný keþfeden aklý varsa piþman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uðraþmaz. Elli seneden sonra, alâkasýz, tek baþiyle bir adam, hayat-ý ebediyesini, dünyanýn bir-iki sene gevezeliðine þarlatanlýðýna feda etmez.. feda etse, kurnaz olmaz, belki ebleh bir dîvane olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uðraþýlsýn. Amma zâhiren târik-i dünya, bâtýnen tâlib-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 252)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
dünya þüphesi ise,     وَمَا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ  sýrrýnca: Ben nefsimi tebrie etmiyorum.. nefsim her fenalýðý ister. Fakat þu fâni dünyada, þu muvakkat misafirhanede, ihtiyarlýk zamanýnda, kýsa bir ömürde az bir lezzet için; ebedî, daimi hayatýný ve saadet-i ebediyesini berbad etmek, ehl-i aklýn kârý deðil. Ehl-i aklýn ve zîþuurun kârý olmadýðýndan, nefs-i emmarem ister istemez akla tâbi olmuþtur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Vehimli Sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sen bizi sever misin? Beðeniyor musun? Eðer seversen, neden bize küsüp karýþmýyorsun? Eðer beðenmiyorsan bize muârýzsýn, biz muârýzlarýmýzý ezeriz?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Ben deðil sizi, belki dünyanýzý sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanýzý beðenmiyorum. Fakat karýþmýyorum. Çünki: Ben baþka maksaddayým; baþka noktalar benim kalbimi doldurmuþ; baþka þeyleri düþünmeye kalbimde yer býrakmamýþ. Sizin vazifeniz ele bakmaktýr, kalbe bakmak deðil! Çünki: Ýdarenizi, âsâyiþinizi istiyorsunuz, el karýþmadýðý vakit, ne hakkýnýz var ki hiç lâyýk olmadýðýnýz halde, «Kalb de bizi sevsin» demeye... Kalbe karýþsanýz. Evet, ben nasýl bu kýþ içinde baharý temenni ediyorum ve arzu ediyorum, fakat irade edemiyorum; getirmeye teþebbüs edemiyorum. Öyle de: Hâl-i âlemin salâhatini temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanýn ýslahýný arzu ediyorum; fakat irade edemiyorum... Çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teþebbüs edemiyorum... Çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarým var.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncü Þüpheli Sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadý. Sana nasýl emin olabiliriz ki; fýrsat senin eline geçse arzu ettiðin gibi karýþmazsýn?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber memleketimde, talebe ve akrabam içinde beni dinliyenlerin ortasýnda, heyecanlý hâdiseler içinde dünyanýza karþýmadýðým halde; diyar-ý gurbette ve yalnýz, tek baþiyle garib, zaif, âciz, bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhabereden kesilmi, îman ve âhiret münasebetiyle uzaktan uzaða yalnýz bazý ehl-i âhireti dost bulan ve baþka herkese yabani ve herkes de ona yabani nazariyle bakan bir insan; semeresiz, tehlikeli dünyanýza karþýsa, muzaaf bir dîvane olmak gerektir...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 253)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      BEÞÝNCÝ NOKTA</p><p> </p><p>
  Beþ küçük mes'eleye dâirdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Ehl-i dünya bana diyorlar ki: Bizim usûl-ü medeniyetimizi, tarz-ý hayatýmýzý ve sûret-i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muârýzsýn?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim: Hey efendiler! Ne hak ile bana usûl-ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Halbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten ýskat etmiþ gibi, haksýz olarak beþ sene bir köyde, muhabereden ve ihtilâttan memnu' bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfiyi þehirlerde dost ve akrabasiyle beraber býraktýnýz ve sonra vesika verdiðiniz halde, sebebsiz beni tecrid edip -bir, iki tane müstesna- hiçbir hemþehri ile görüþtürmediniz. Demek beni efrâd-ý milletten ve raiyetten saymýyorsunuz?  Nasýl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz.Dünyayý bana zindan ettiniz. Zindanda olan bir adama böyle þeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapýsýný kapadýnýz, ben de âhiret kapýsýný çaldým, Rahmet-i Ýlâhiyye açtý. Âhiret kapýsýnda bulunan bir adama, dünyanýn karmakarýþýk usûl ve âdâtý ona nasýl teklif edilir? Ne vakit beni serbest býrakýp memleketime iade edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini istiyebilirsiniz...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Mes'ele: Ehl-i dünya diyorlar ki: Bize ahkâm-ý diniyeyi ve Hakaik-i Ýslâmiyeyi tâlim edecek resmî bir dairemiz var. Sen ne selâhiyetle neþriyat-ý diniye yapýyorsun? Sen madem nefye mahkûmsun, bu iþlere karýþmaya hakkýn yok.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Hak ve hakikat inhisar altýna alýnmaz! Ýman ve Kur'an nasýl inhisar altýna alýnabilir? Siz dünyanýzýn usûlünü, kanununu, inhisar altýna alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye ve Esâsat-ý Kur'aniye, resmî bir þekilde ve ücret mukabilinde dünya muamelâtý suretine sokulmaz; belki bir Mevhibe-i Ýlâhiyye olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûhat-ý nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî dâireniz dahi memlekette iken beni vâiz kabul etti, tâyin etti. Ben o vaizliði kabul ettim, fakat maaþýný terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik, imamlýk vesikasiyle heryerde amel edebilirim; çünki benim nefyim haksýz olmuþtur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarýmýn hükmü bâkidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sâniyen: Yazdýðým hakaik-i imaniyeyi, doðrudan doðruya nefsime hitab etmiþim. Herkesi davet etmiyorum. Belki ruhlarý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 254)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
muhtaç ve kalbleri yaralý olanlar, o edviye-i Kur'aniyeyi arayýp buluyorlar. Yalnýz medar-ý maîþetim için, yeni huruf çýkmadan evvel, haþre dâir bir risalemi tabettirdim. Bunu da, bana karþý insafsýz eski vâli, o risaleyi tetkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadýðý için iliþemedi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Mes'ele: Benim bazý dostlarým, ehl-i dünya bana þüpheli bakdýklarý için, ehl-i dünyaya hoþ görünmek için, benden zâhiren teberri ediyorlar, belki tenkid ediyorlar. Halbuki kurnaz ehl-i dünya, bunlarýn teberrisini ve bana karþý içtinablarýný, o ehl-i dünyaya sadakate deðil belki bir nevi riyaya, vicdansýzlýða hamledip, o dostlarýma karþý fena nazarla bakýyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim: Ey âhiret dostlarým! Benim Kur'ana hizmetkârlýðýmdan teberri edip kaçmayýnýz. Çünki, Ýnþâallah benden size zarar gelmez. Eðer faraza musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberri ile kurtulamazsýnýz. O hal ise, musîbete ve tokata daha ziyade istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki evhama düþüyorsunuz?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncü Mes'ele: Þu nefiy zamanýmda görüyorum ki:Hodfüruþ ve siyaset bataklýðýna düþmüþ bazý insanlar, bana tarafgirâne rakîbâne bir nazarla bakýyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlariyle alâkadarým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hey efendiler! Ben îmanýn cereyanýndayým. Karþýmda imansýzlýk cereyaný var. Baþka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukabilinde iþ görenler, belki kendini bir derece mâzur görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet namýna bana karþý tarafgîrâne, rakîbâne vaziyet almak ve iliþmek ve eziyet etmek, gayet fena bir hatadýr. Çünki: Sâbýkan isbat edildiði gibi, siyaset-i dünya ile hiç alâkadar deðilim; yalnýz bütün vaktimi ve hayatýmý, hakaik-i îmaniye ve Kur'aniyeye hasr ve vakfetmiþim. Madem böyledir, bana eziyet verip rakîbâne iliþen adam düþünsün ki o muamelesi zýndýka ve îmansýzlýk nâmýna îmana iliþmek hükmüne geçer.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beþinci Mes'ele: Dünya mâdem fânidir. Hem mâdem ömür kýsadýr. Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem mâdem hayat-ý ebediye burada kazanýlacaktýr. Hem mâdem dünya sahipsiz deðil. Hem mâdem þu misafirhane-i dünyanýn gayet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri var. Hem mâdem ne iyilik ve ne fenalýk, cezasýz kalmýyacaktýr. Hem mâdem</p><p> </p><p>
 لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 255)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sýrrýnca: Teklif-i mâlâyu-tak yoktur. Hem mâdem zararsýz yol, zararlý yola müreccahdýr. Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapýsýna kadardýr...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elbette en bahtiyor odur ki: Dünya için Âhireti unutmasýn, Âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ý ebediyesini hayat-ý dünyeviye için bozmasýn, mâlâyâni þeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapýsýný açýp saadet-i ebediyeye girsin (Hâþiye).</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      ON ALTINCI MEKTUBUN ZEYLÝ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ehl-i dünya, sebepsiz benim gibi âciz, garip bir adamdan tevehhüm edip, binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayýdlar altýna almýþlar. Barlanýn bir mahallesi olan Bedre'de ve Barlanýn bir daðýnda, bir iki gece kalmaklýðýma müsaade etmemiþler. Ýþittim ki, diyorlar: «Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest býrakmýyoruz.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalýþtýðýnýz halde, neden dünyanýn iþini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz. Eðer korkunuz þahsýmdan ise, ellibin nefer deðil, belki bir nefer, elli defa benden ziyade iþler görebilir. Yani, odamýn kapýsýnda durup, bana «çýkmayacaksýn» diyebilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer korkunuz mesleðimden ve Kur'ana ait dellâllýðýmdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, ellibin nefer deðil; yanlýþsýnýz! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur'an-ý Hakîmin kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dahil olduðu halde, bütün Avrupaya meydan okuyorum.  Bütün neþrettiðim envâr-ý îmaniye ile, onlarýn fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal'alarýný  zir ü zeber etmiþim. Onlarýn en büyük dinsiz feylesoflarýný, hayvandan aþaðý düþürmüþüm. Dinsizlerin dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Alla-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
___________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Bu mademler içindir ki: Þahsýma karþý olan zulümlere, sýkýntýlara aldýrmýyorum ve ehemmiyet vermiyorum. «Meraka deðmiyor» diyorum ve dünyaya karýþmýyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 256)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
hýn tevfikiyle beni o mesleðimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; Ýnþâallah maðlûb edemezler!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Madem böyledir, ben sizin dünyanýza karýþmýyorum, siz de benim  âhiretime karýþmayýnýz! Karýþsanýz da beyhûdedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            Takdir-i Hudâ, kuvve-i bazu ile dönmez,</p><p> </p><p>
            Bir þem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Benim hakkýmda -müstesna bir surette- ehl-i dünya pek ziyade tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmýyan ve bulunsa dahi siyasî bir kusur teþkil etmiyen ve ittihama medar olmýyan þeyhlik, büyüklük, hânedan, aþîret sahibi, nüfuzlu, etbâý çok, hemþehrileriyle görüþmek, dünya ahvaliyle alâkadar olmak, hatta siyasete girmek, hatta muhalif olmak gibi bende bulunmýyan emirleri tahayyül ederek evhâma düþmüþler. Hattâ hapiste ve hariçteki, yani kendilerince kabil-i afv olmýyanlarýn dahi aflarýný müzakere ettikleri sýrada, beni âdeta herþeyden menettiler. Fena ve fâni bir adamýn, güzel ve bâki þöyle bir sözü var:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            Zulmün topu var, güllesi var, kal'asý varsa;</p><p> </p><p>
            Hakkýn da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben de derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
            Ehl-i dünyanýn hükmü var, þevketi var, kuvveti varsa;</p><p> </p><p>
            Kur'anýn feyziyle, hâdiminde de:</p><p> </p><p>
            Þaþýrmaz ilmi, susmaz sözü vardýr,</p><p> </p><p>
            Yanýlmaz kalbi, sönmez nuru vardýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Çok dostlarla beraber bana nezaret eden bir kumandan, mükerreren sual ettiler: Neden vesika için müracaat etmiyorsun, istida vermiyorsun?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Beþ altý sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum.</p><p> </p><p>
  Birincisi: Ben ehl-i dünyanýn dünyasýna karýþmadým ki onlarýn mahkûmu olayým, onlara müracaat edeyim. Ben, Kader-i Ýlâhînin mahkûmuyum ve ona karþý kusurum var, ona müracaat ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misafirhane olduðunu yakînen îman edip bildim. Onun için, hakiki vatan deðil, her yer birdir. Mâdem vatanýmda bâki kalmýyacaðým, beyhude ona karþý çabalamak, oraya gitmek, bir þeye yaramýyor. Mâdem her yer misafirhanedir; eðer misafirhane sahibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdýr, her yar yarar. Eðer yâr deðilse, heryer kalbe bârdýr ve herkes düþmandýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncüsü: Müracaat kanun dairesinde olur. Halbuki bu altý senedir bana karþý muamele, keyfî ve fevkal-kanundur. Menfiler Ka-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 257)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
nuniyle bana muamele edilmedi. Hukuk-u medeniyetten ve belki hukuk-u dünyeviyeden ýskat edilmiþ bir tarzda bana baktýlar. Bu fevkal-kanun muamele edenlere, kanun nâmýna müracaat mânâsýz olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncüsü: Bu sene, buranýn müdürü, benim namýma, Barlarýn bir mahallesi hükmünde olan Bedre karyesinde, tebdil-i hava için birkaç gün kalmaða dâir müracaat etti; müsaade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacýma cevab-ý red verenlere nasýl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beþincisi: Haksýzlýðý hak iddia edenlere karþý hak dâva etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksýzlýktýr; hakka karþý bir hürmetsizliktir. Ben bu haksýzlýðý ve hakka karþý hürmetsizliði irtikâb etmek istemem vesselâm.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Altýncý Sebeb: Bana karþý ehl-i dünyanýn verdikleri sýkýntý siyaset için deðil; çünki onlar da bilirler ki, siyasete karýþmýyorum, siyasetten kaçýyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zýndýka hesabýna, benim dine merbutiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise onlara müracaat etmek, dinden piþmanlýk göstermek ve meslek-i zýndýkayý okþamak demektir. Hem ben onlara müracaat ve dehâlet ettikçe, âdil olan kader-i Ýlâhî, beni onlarýn zâlim eliyle ta'zip edecektir. Çünki onlar diyanete merbutiyetimden beni sýkýyorlar.Kovar ise benim  diyanette ve ihlâsta noksaniyetim var, ara sýra ehl-i dünyaya riyâkârlýklarýmdan dolayý beni sýkýyor. Öyle ise, þimdilik þu sýkýntýdan kurtuluþum yok. Eðer ehl-i dünyaya müracaat etsem, kader der:  «Ey riyâkâr! Bu müracaatýn cezasýný çek!» Eðer müracaat etmezsem, ehl-i dünya der: «Bizi tanýmýyorsun, sýkýntýda kal!»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yedinci Sebeb: Mâlûmdur ki, bir me'murun vazifesi, hey'et-i içtimaiyeye muzýr eþhâsa meydan vermemek ve nâfi'lere yardým etmektir. Halbuki beni nezaret altýna alan memur, kabir kapýsýna  gelen, misafir bir ihtiyar adama    لآ اِلَهَ اِلاَّ  اللَّهُ     daki îmanýn lâtif bir zevkini izah ettiðim vakit, -bir cürm-ü meþhud halinde beni yakalamak gibi-  çok zaman yanýma gelmediði halde, o vakit güya bir kabahat iþliyorum gibi yanýma geldi. Ýhlâs ile dinliyen o bîçareyi de mahrum býraktý; beni de hiddete getirdi. Halbuki burada bazý adamlar vardý, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat-ý içtimaiyeye zehir verecek su-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 258)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
rette bulunduklarý vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye baþladý. Hem mâlûmdur ki: Zindanda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezarete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüþebilir. Halbuki bir senedir, hem âmir, hem nezarete me'mur hükûmet-i milliyece iki mühim zat kaç defa odamýn yanýndan geçtikleri halde, kat'a ve asla ne benim ile görüþtüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaþmýyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhamlarýndan, güya ben onlarý yutacaðým gibi kaçýyorlar. Ýþte þu adamlar gibi eczâsý ve memurlarý bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci tanýyýp müracaat etmek, kâr-ý akýl deðil, beyhude bir zillettir. Eski Said olsaydý Antere gibi diyecekti:</p><p> </p><p>
مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ * وَ جَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِلِى</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Eski Said yok, Yeni Said ise, ehl-i dünya ile konuþmayý mânasýz görüyor. Dünyalarý baþlarýný yesin! Ne yaparlarsa yapsýnlar! Mahkeme-i Kübrâda onlarla muhâkeme olacaðýz der, sükût eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Adem-i müracaatýmýn sebeblerinden sekizincisi: «Gayr-ý meþru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adavet olduðu» kaidesince, âdil olan kader-i Ýlâhî, lâyýk olmadýklarý halde meylettiðim þu ehl-i dünyanýn zâlim eliyle beni ta'zip ediyor. Ben de bu azaba müstahakým deyip sükût ediyordum. Çünki: Harb-i Umumîde Gönüllü Alay Kumandaný olarak iki sene çalýþtým, çarpýþtým. Ordu Kumandaný ve Enver Paþa takdiratý altýnda kýymetdar talebelerimi, dostlarýmý feda ettim. Yaralanýp esir düþtüm. Esaretten geldikten sonra, Hutûvat-ý Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atýp, Ýngilizlerin Ýstanbul'a tasallutu altýnda, Ýngilizlerin baþlarýna vurdum. Þu beni iþkenceli ve sebepsiz esaret altýna alanlara yardým ettim. Ýþte onlar da bana, o yardým cezasýný böyle veriyorlar. Üç sene Rusyada esaretimde çektiðim zahmet ve sýkýntýyý, burada, bu dostlarým bana üç ayda çektirdiler. Halbuki Ruslar beni Kürd Gönüllü Kumandaný suretinde, Kazaklarý ve esirleri kesen gaddar adam nazariyle bana baktýklarý halde, beni dersten menetmediler. Arkadaþým olan doksan esir zâbitlerin kýsm-ý ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandaný geldi, dinledi. Türkçe bilmediði için siyasî ders zannetti. Bir defa beni menetti; sonra yine izin verdi. Hem ayný kýþlada bir odayý Câmi</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 259)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
yaptýk. Ben imamlýk yapýyordum. Hiç müdahale etmediler, ihtilâttan menetmediler; beni muhabereden kesmediler. Halbuki bu dostlarým, güya vatandaþlarým ve dindaþlarým ve onlarýn menfaat-i îmaniyelerine uðraþtýðým adamlar hiçbir sebeb yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamý kestiðim bilirlerken, üç sene deðil, belki beni altý sene sýkýntýlý bir esaret altýna aldýlar, ihtilâttan menettiler. Vesikam olduðu halde, dersten, hatta odamda hususî dersimi de menettiler, muhaberey sed çektiler. Hatta vesikam olduðu halde, kendim tamir ettiðim ve dört sene imamlýk ettiðim mescidimden beni menettiler. Þimdi dahi cemaat sevabýndan beni mahrum etmek  için, dâimî cemaatim ve âhiret kardeþlerim, mahsus üç adama dahi imamet etmemi kabul etmiyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem istemediðim halde, birisi bana iyi dese, bana nezaret eden memur kýskanarak kýzýyor, nüfûzunu kýrayým diye vicdansýzcasýna tedbirler yapýyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte böyle vaziyette bir adam, Cenab-ý Haktan baþka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona þekvâ edilmez. Gel sen söyle bu hale ne diyeceðiz? Sen ne dersen de.. ben derim ki: Bu dostlarým içinde çok münafýklar var. Münafýk, kâfirden eþeddir. Onun için, kâfir Rus'un bana çektirmediðini çektiriyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptým ve ne yapýyorum! Ýmanýnýzýn kurtulmasýna ve saadet-i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim; hâlis, Lillâh için olmamýþ ki aksülâmel oluyor. Siz ona mukabil, her fýrsatta beni incitiyorsunuz.. Elbette Mahkeme-i Kübrâda sizinle görüþeceðiz!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ { نِعْمَ اْلمُوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ</p><p> </p><p>
derim.</p><p> </p><p>
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
                                                                                                      SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6371</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:54:59 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat &#xDD;K&#xDD;NC&#xDD; KISIM - BARLA HAYATI</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6372-tarihce-i-hayat-%C3%BDk%C3%BDnc%C3%BD-kisim-barla-hayati/</link><description><![CDATA[<p>ÝKÝNCÝ KISIM</p><p>
BARLA HAYATI</p><p> </p><p>
RÝSALE-Ý NUR'UN ZUHURU</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin Þarkî Anadolu'da dünyaya geliþinden itibaren geçirdiði hayat safhalarýný buraya kadar birer birer gördük, temaþa ettik. Þimdi; geçen kýrk-elli senelik hayatýnýn neticesi ve meyvesi hükmünde, tarihin pek ender kaydettiði cihan vüs'atindeki muazzam bir davaya giriyoruz. Bütün maddî ve manevî zulmetleri izale edip, âlemi nuruyla ziyalandýracak olan Risale-i Nur meydana çýkýyor; dünya ilm ve irfan sahasýna Türkiye'den bir güneþ doðuyor!..</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN HAZRETLERÝNÝN VÝLÂYÂT-I ÞARKÝYEDEN</p><p> </p><p>
 GARBÎ ANADOLU'YA NEFYEDÝLMESÝ, RÝSALE-Ý</p><p> </p><p>
 NUR'UN ZUHURU, TE'LÝF VE NEÞRÝ</p><p> </p><p>
  Van'da mezkûr maðarada yaþamakta iken, þarkta ihtilal ve isyan hareketleri oluyor. "Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir" diyerek yardým isteyen bir zâtýn mektubuna: "Türk Milleti asýrlardan beri Ýslâmiyet'e hizmet etmiþ ve çok veliler yetiþtirmiþtir. Bunlarýn torunlarýna kýlýnç çekilmez, siz de çekmeyiniz; teþebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irþad ve tenvir edilmelidir!" diye cevab gönderiyor. Fakat yine hükûmet, Bediüzzaman'ý Garbî Anadolu'ya nefyediyor.</p><p> </p><p>
  Van'da maðaradan çýkarýlýp Anadolu'ya hareket etmek üzere jandarmalarla sevkedilirken, yollara dökülüp "Aman efendi hazretleri bizi býrakýp gitme. Müsaade buyur sizi göndermeyelim. Arzu ederseniz Arabistan'a götürelim." diye yalvaran silâhlý gruplara, ahaliye ve ileri gelen zâtlara: "Ben Anadolu'ya gideceðim, onlarý istiyorum." diyerek, hepsini teskin ediyor. Evvelâ Bur-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 142)</p><p> </p><p>
dur Vilâyeti'ne askerî muhafýzlarla nefyediliyor. Burdur'da zulüm ve tarassudlar altýnda iþkenceli bir esaret hayatý geçiriyor. Fakat aslâ boþ durmuyor; onüç ders olan "Nur'un Ýlk Kapýsý" kitabýndaki hakikatlarý bir kýsým ehl-i imana ders verip, gizli olarak kitab haline getiriyor. Bu hikmet cevherlerinin kýymetini takdir eden müþtak ehl-i iman, el yazýlarýyla bu kitabý çoðaltýyorlar. Nihayet "Burada Said Nursî boþ durmuyor, dinî musahabelerde bulunuyor, diye gizli din düþmanlarý tarafýndan rapor tanzim ettiriliyor ve buradan da, "Hücra bir köþede, mahrumiyetler, kimsesizlik ve gurbet hayatý içinde kendi kendine ölür gider" düþüncesiyle daðlar arasýnda tenha bir yer olan Isparta Vilayeti'ne baðlý Barla Nahiyesine gönderilmeye karar veriliyor.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî Burdur'da iken bir gün, o zamanýn Erkân-ý Harbiye-i Umumiye Reisi Mareþal Fevzi Çakmak Burdur'a geliyor. Vali, Mareþal'e: "Said Nursî hükûmete itaat etmiyor, gelenlere dinî dersler veriyor" diye þekvada bulunuyor. Mareþal Fevzi Çakmak, Bediüzzaman'ýn ne kadar dâhî ve ne kadar manevî büyük ve müstakim bir zât olduðunu bildiði için diyor ki: "Bediüzzaman'dan zarar gelmez, iliþmeyiniz. Hürmet ediniz."</p><p> </p><p>
  Sürgün edildiði bütün yerlerde, Bediüzzaman aleyhinde cebirle resmî kimseler vasýtasýyla dehþetli propagandalar yaptýrýlarak; ehl-i imanýn, Üstad Bediüzzaman'a yaklaþmamalarý ve dinî derslerinden istifade etmemeleri için çok menfî gayretler sarfediliyor. Fakat Üstad'ýn imanî derslerinin nüfuz ve kýymeti, ahali arasýnda kalbden kalbe sirayet ediyor ve eserlerine olan aþk ve muhabbet, kalbleri istila ediyor.</p><p> </p><p>
Barla</p><p> </p><p>
  Barla, ehl-i imanýn manevî imdadýna gönderilen Risale-i Nur Külliyatý'nýn te'lif edilmeye baþlandýðý ilk merkezdir. Barla, Millet-i Ýslâmiyenin, hususan Anadolu halkýnýn baþýna gelen dehþetli bir dalalet ve dinsizlik cereyanýna karþý, Kur'andan gelen bir hidayet nurunun, bir saadet güneþinin tulû' ettiði beldedir. Barla, rahmet-i Ýlahiyenin ve ihsan-ý Rabbanînin ve lütf-u</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 143)</p><p> </p><p>
Yezdanînin bu mübarek Anadolu hakkýnda, bu kahraman Ýslâm Milletinin evlâdlarý ve Âlem-i Ýslâm hakkýnda, hayat ve mematlarýnýn, ebedî saadetlerinin medarý olan eserlerin lemaan ettiði bahtiyar yerdir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî; Barla nahiyesinde daimî ve çok þiddetli bir istibdad ve zulüm ve tarassud altýnda bulunduruluyordu. Barla'ya nefiy sebebi ise; kalabalýk þehirlerden uzaklaþtýrýp, böyle hücra bir köye atýlarak ruhunda mevcud hamiyet-i Ýslâmiyenin feveran etmesine mani' olmak, onu konuþturmamak, söyletmemek, Ýslâmî imanî eserler yazdýrmamak, âtýl bir vaziyete düþürüp dinsizlerle mücahededen ve Kur'ana hizmetten men'etmek idi. Bediüzzaman ise, bu plânýn tamamen aksine hareket etmekte muvaffak oldu; bir an bile boþ durmadan, Barla gibi tenha bir yerde Kur'an ve iman hakikatlarýný ders veren Risale-i Nur eserlerini te'lif ederek perde altýnda neþrini temin etti. Bu muvaffakýyet ve bu muzafferiyet ise, çok muazzam bir galibiyet idi. Zira o pek dehþetli dinsizlik devrinde, hakikî bir tek dinî eser bile yazdýrýlmýyordu. Din adamlarý susturulup, yok edilmeðe çalýþýlýyordu. Dinsizler, Bediüzzaman'ý yok edememiþler, uyuþmuþ kalb ve akýllarý ihtizaza getiren Ýslâmî ve imanî neþriyatýna mani' olamamýþlardý. Bediüzzaman'ýn yaptýðý bu dinî neþriyat, yirmibeþ senelik eþedd-i zulüm ve istibdad-ý mutlak devrinde hiçbir zâtýn yapamadýðý bir iþ idi.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, Barla'ya 1925-1926 senelerinde nefyedilmiþtir. Bu tarihler, Türkiye'de yirmibeþ sene devam edecek bir istibdad-ý mutlakýn icra-yý faaliyetinin ilk seneleri idi. Gizli dinsiz komiteleri, "Ýslâmî þeairleri birer birer kaldýrarak Ýslâm ruhunu yok etmek, Kur'aný toplatýp imha etmek" plânlarýný güdüyorlardý. Buna muvaffak olunamayacaðýný iblisane düþünerek, "Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur'aný imha etmesini intac edecek bir plân yapalým" demiþler ve bu plâný tatbike koyulmuþlardý. Ýslâmiyeti yok etmek için, tarihte görülmemiþ bir tahribat ve tecavüzat hüküm sürmüþtür.</p><p> </p><p>
  Evet altýyüz sene, belki Abbasiler zamanýndan beri yani bin seneden beri Kur'an-ý Hakîm'in bir bayrakdarý olarak bütün cihana karþý meydan okuyan Türk Milletini, bu vatan evlâdlarýný, Ýslâmiyet'ten uzaklaþtýrmak ve mahrum býrakmak için, müslümanlýða ait her türlü baðlarýn koparýlmasýna çalýþýlýyor ve bilfiil</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 144)</p><p> </p><p>
de muvaffak olunuyordu. Bu vâkýa cüz'î deðil, küllî ve umumî idi. Milyonlarca insanýn hususan gençlerin ve milyonlar masumlarýn, talebelerin iman ve itikadlarýna, dünyevî ve uhrevî felâketlerine taalluk eden çok geniþ ve þümullü bir hâdise idi. Ve kýyamete kadar gelip geçecek Anadolu halkýnýn ebedî hayatlarýyla alâkadardý. O zaman ve o senelerde, bin yýllýk parlak mazinin delalet ve þehadetiyle, Kur'anýn bayraktarý olarak en yüksek bir mevki-i muallâyý ihraz etmiþ bulunan kahraman bir milletin hayatýnda, Ýslâmiyet ve Kur'an aleyhinde dehþetli tahavvüller ve tahribler yapýlýyor ve cihanýn en namdar ordusunun bin senelik cihad-ý diniye ile geçen parlak mazisi ve o mazide medfun muhterem ecdadý, yeni nesillere ve mektebli talebelere unutturulmaya çalýþýlýyor ve mazi ile irtibatlarý kesilerek "Muasýr medeniyet seviyesine ulaþacaðýz, ulaþtýracaðýz" gibi maskeli ve sureta parlak kelâmlarla iðfalatta bulunularak, komünizm rejimine zemin hazýrlanýyordu! Ýslâmiyet'in hakikatýnda mevcud maddî-manevî en yüksek terakki ve medeniyet umdeleri yerine; dinsiz felsefenin bataklýðýndaki nursuz prensipler, edebsiz edib ve feylesoflarýn fikir ve ideolojileri; gizli komünistler, farmasonlar, dinsizler tarafýndan telkin ediliyor ve çok geniþ bir çapta tedris ve talime çalýþýlýyordu. Bilhassa Ýngiliz, Fransýz gibi Ýslâm düþmanlarýnýn Ýslâm âlemini maddeten ve manen yýpratmak, sömürmek emellerinin baþýnda kahraman Türk Milletinin dinî baðlardan uzaklaþtýrýlmasý; örf âdet, an'ane ve ahlâk bakýmýndan tamamen Ýslâmiyete zýd bir duruma getirilmek plânlarý vardý ve bu plânlar maalesef tatbik sahasýna konmuþtu!</p><p> </p><p>
  Ýþte Bediüzzaman Said Nursî'nin, Risale-i Nur'la Anadolu'daki hizmet-i imaniye ve Kur'aniyesine cansiperane çalýþan bir fedai-yi Ýslâm olarak baþladýðý seneler ki, zemin yüzünün görmediði pek dehþetli bir dinsizlik devrinin baþlangýcý ve teessüs zamaný idi. Bunun için Bediüzzaman'ýn Risale-i Nur'la hizmetine nazar edildiði vakit, böyle dehþetli bir zamaný göz önünde bulundurmak îcab eder. Zira tarihte emsali görülmemiþ bu kadar aðýr þerait tahtýnda yapýlan zerre kadar hizmet, dað gibi bir kýymet kazanabilir; ufacýk bir hizmet, büyük bir deðeri ve neticeyi haiz olabilir!</p><p> </p><p>
  Ýþte Risale-i Nur, böyle dehþetli ve ehemmiyetli bir zamanýn mahsulü ve neticesidir. Risale-i Nur'un müellifi, yirmibeþ sene-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 145)</p><p> </p><p>
lik din yýkýcýlýðýnýn hükmettiði dehþetli bir devrin cihad-ý diniye meydanýnýn en büyük kahramaný ve tâ kýyamete kadar Ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) dâr-üs selâma davet eden ve beþeriyete yol gösteren rehber-i ekmelidir. Ve hem Risale-i Nur, Kur'anýn elmas bir kýlýncýdýr ki, zaman ve zemin ve fiiliyat bunu kat'iyetle isbat etmiþ ve gözlere göstermiþtir. Ýþte öyle elîm ve feci' ve dehþetli bir devri ihdas eden dinsizlerin icraatý olan pek aðýr þartlar dâhilinde Bediüzzaman'ýn inayet-i Hak'la te'life muvaffak olduðu Risale-i Nur eserleri, dinsizliðin istilasýna karþý, yýkýlmasý gayr-ý kabil olan muazzam ve muhteþem bir sed teþkil etmiþtir. Risale-i Nur; maddiyyunluk, tabiiyyunluk gibi dine muarýz felsefenin muhal, bâtýl ve mümteni' olduðunu; cerhedilmez bürhanlarla, aklî, mantýkî delillerle isbat ederek en dinsiz feylesoflarý dahi ilzam etmiþtir. Küfr-ü mutlaký maðlubiyete düçar etmiþ, dinsizliðin istilasýný durdurmuþtur.</p><p> </p><p>
  Evet Bediüzzaman'a yapýlan o tarihî zulüm ve iþkence ve ihanetler altýnda feveran edip parlayan Risale-i Nur, bu zamanda ve istikbalde bir seyf-ül Ýslâm'dýr. Risale-i Nur ruhlarýn sevgilisi, kalblerin mahbubu, âþýklarýn maþuku, canlarýn cananý olmuþ; îcabýnda bu canan için canlar feda edilmiþtir. Risale-i Nur, beþerin sertacý ve halaskârý mevki-i muallâsýnda hizmet yapmýþ ve yapmaktadýr. Risale-i Nur, Kur'anýn son asýrlarda beklenen bir mu'cize-i maneviyesi olarak tulû' etmiþ ve baþta müellifi Bediüzzaman Said Nursî olarak milyonlarla talebeleri ve kardeþleri, bu hakikat-ý Kur'aniye etrafýnda pervaneler gibi dönerek onun nuruyla nurlanmýþlar, ondaki Kur'an ve iman hakikatlarýný massetmiþler (emmiþler), imanlarýný kuvvetlendirmiþler ve bu hakikat-ý kübrayý bütün dünyaya ilân etmek ve ölünceye kadar onu okumak ve ona hizmet etmek gayesini azmetmiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Evet Türk Milletini ve bu vatan ahalisini ve âlem-i Ýslâm'ý ebede kadar þerefle yaþatacak ve mazide olduðu gibi istikbalde de, tarihin altýn sahifelerine, Kur'an ve Ýslâmiyet hizmetinde âlem-i Ýslâm'ýn piþdarý ve namdar kumandaný olarak kaydettirecek medar-ý iftiharý Risale-i Nur'dur. Büyük bir vüs'at ve külliyeti taþýyan ve Anadolu'da ve Ýslâm âleminde zuhur edip her tarafta hüsn-ü kabule ve tesire mazhariyetle gittikçe inkiþaf ve intiþar eden bu eser; Kur'anýn malýdýr, âlem-i Ýslâm'ýn ve ehl-i imanýn malýdýr ve bu vatan ahalisinin Ýslâmî bir medar-ý iftiharýdýr. Bu</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 146)</p><p> </p><p>
memlekette hükmeden bir hükûmetin nokta-i istinadý, hem ayný zamanda bütün dünyaya duyuracaðý muazzam hakikatlar manzumesidir ki, inþâallah bir zaman gelip radyo ile bütün âlemlere ders verilecek ve ilân edilecektir.</p><p> </p><p>
  Evet dünya ilm ü irfan sahasýna Türkiye'den bir güneþ doðmuþtur. Bu yeni doðan güneþ, bin üçyüz yýl evvel âlem-i beþeriyete doðmuþ olan güneþin bir in'ikasýdýr ve o manevî güneþin her asýrda parlayan lem'alarýndan birisidir ve beklenilen son mu'cize-i manevîsidir! Yalnýz maneviyat sahasýnda deðil, zâhiren ve maddeten dahi tesirini göstermiþtir.</p><p> </p><p>
  Evet Risale-i Nur, bütün dünya milletlerinin hayatlarýný muhafaza ve müdafaa için sarýldýklarý ve güvendikleri atom ve emsali bomba ve silâhlarýnýn fevkinde muazzam bir tesire sahibdir! Bunun böyle olduðunu, bir parça ilim ve basiret nazarýyla Nur Risalelerine bakanlar ve Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî'nin otuz seneden beri Anadolu'daki hizmet-i imaniyelerine dikkat edenler görür, anlar ve tasdik ederler. Hakikata nüfuz eden zâtlar için Risale-i Nur'un tulû'undan bugüne kadar geçen zaman içerisindeki yapýlan hizmetin neticeleri, nihayet derecede muhteþem ve muazzamdýr, milyarlar takdir ve tebrike lâyýktýr!</p><p> </p><p>
  Evet Risale-i Nur iman-ý tahkikîyi bu vatanda neþretmekle imaný kuvvetlendirip, bu memleketteki dinsizlik ve imansýzlýk, dalalet ve sefahete karþý mukabele ve müsbet bir tarzda mücadele ederek bunlarý maðlub etmiþtir. Büyük ve küllî ve umumî mücahede-i diniyesinde muzaffer olmuþtur. Taife-i mücahidîn olan Nur Talebeleri; azamî sadakat ve ittihaddan neþ'et eden azîm, manevî, makbul bir sýr ile rahmet-i Ýlahiyenin celbine ve teveccühüne vesile olmuþtur. Bu ihlaslý taife-i mücahidîn küçük bir çekirdek gibi dar bir dairede iken, o çekirdekte âlemi istila edecek bir Þecere-i Tuba'nýn mahiyeti bulunduðu misillü; ondördüncü asr-ý Muhammedîde (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'andan çýkan Risale-i Nur'un Anadolu'da tulû' ve intiþar etmesiyle, neticede neþv ü nema ederek âlem-i Ýslâm ve insaniyete kadar geniþlemiþ ve daha da geniþleyecektir!</p><p> </p><p>
  Ýþte Risale-i Nur, hem fevkalâde ihlasý ve hem yalnýz tevhid ve iman akidelerinin hizmetini esas meslek ittihaz ederek bir kudsiyet kazanmasý ve mahiyetinde bütün hakaik-i Kur'aniye</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 147)</p><p> </p><p>
ve Ýslâmiye mevcud bulunarak her tarafý kaplayacak bir nur-u hakikat olmasý dolayýsýyla, rahmet-i Ýlahiye canibinde bu millet-i Ýslâmiyeyi, maddî-manevî felâket ve helâket tehlikelerinden, bir sedd-i Kur'anî ve nur-u imanî olarak muhafazaya vesile olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, iman ve Kur'an muhaliflerine karþý mücadelesinde cebr ve münazaa yolunu deðil, ikna' ve isbat yolunu ihtiyar etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur yüz otuz risalelerinde, doðrudan doðruya hakikatýn berrak vechesini bütün vuzuh ve çýplaklýðýyla göstermiþtir. Din-i Hak olan Ýslâmiyet'i ve âlem-i insaniyetin hidayet güneþi olan Kur'anýn mu'cizeliðini bütün dünya efkârý müvacehesinde ve bütün fikir ve felsefe sahasýnda cerhedilmez kat'î deliller ile göstermiþtir. Ve mantýkî hüccetlerle isbat etmiþtir ki; yeryüzündeki bil'umum kemalât ve medeniyet ve terakki umdeleri, semavî dinler ve peygamberler eliyle gelmiþ ve bilhassa Ýslâmiyet'in zuhuruyla âlem-i insaniyet, Ýslâm âleminin taht-ý riyasetinde cehalet gayyasýndan kurtulmuþ ve kurtulacaktýr! Felsefe ve hikmetin içerisinde görünen fazilet, menfaat-ý umumiye vesaire gibi insanî esaslar ise: Güneþ'in doðmasýyla ondan yayýlan ve aydýnlanan gece âleminin nurlarý gibi, Nübüvvet güneþinin tulû'u, beþeriyetin fikir ve kalblerinde akisler ve lem'alar husule getirmiþ olmasýndandýr. Hakikatlý felsefe ve hikmetin, fen ve san'atýn üzerinde görünen bu ýþýklar, Kur'an güneþinin ve Nübüvvet kandilinin âlem-i beþeriyete akislerinden ve cilvelerinden mütevelliddir.</p><p> </p><p>
  Ey âlem-i Ýslâm! Uyan, Kur'ana sarýl; Ýslâmiyet'e maddî ve manevî bütün varlýðýnla müteveccih ol!</p><p> </p><p>
  Ve ey Kur'ana bin yýllýk tarihinin þehadetiyle hâdim olan ve Ýslâmiyet nurunun zemin yüzünde naþiri bulunan yüksek ecdadýn evlâdý! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeye çalýþ. Lisanýn, Kur'anýn âyetlerini âleme duyururken, hal ve etvar ve ahlâkýn da onun manasýný neþretsin; lisan-ý halin ile de Kur'aný oku. O zaman sen, dünyanýn efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasýta-i saadeti olursun!</p><p> </p><p>
  Ey asýrlardan beri Kur'anýn bayrakdarlýðý vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyý ihraz etmiþ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 148)</p><p> </p><p>
olan ecdadýn evlâd ve torunlarý! Uyanýnýz! Âlem-i Ýslâm'ýn fecr-i sadýkýnda gaflette bulunmak, kat'iyen akýl kârý deðil! Yine Âlem-i Ýslâm'ýn intibahýnda rehber olmak, arkadaþ, kardeþ olamak için Kur'anýn ve imanýn nuruyla münevver olarak, Ýslâmiyet'in terbiyesiyle tekemmül edip hakikî medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i Ýslâmiyeye sarýlmak ve onu, hal ve harekâtýnda kendine rehber eylemek lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
  Avrupa ve Amerika'dan getirilen ve hakikatta yine Ýslâm'ýn malý olan fen ve san'atý, nur-u tevhid içinde yoðurarak, Kur'anýn bahsettiði tefekkür ve mana-yý harfî nazarýyla, yani onun san'atkârý ve ustasý namýyla onlara bakmalý ve "saadet-i ebediye ve sermediyeyi gösteren hakaik-i imaniye ve Kur'aniye mecmuasý olan Nurlara doðru ileri, arþ!" demeli ve dedirmeliyiz!</p><p> </p><p>
  Ey eski çaðlarýn cihangir Asya ordularýnýn kahraman askerlerinin torunlarý olan muhterem din kardeþlerim!</p><p> </p><p>
  Beþyüz senedir yattýðýnýz yeter! Artýk Kur'anýn sabahýnda uyanýnýz. Yoksa Kur'an-ý Kerim'in güneþinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasýnda yatmakla, vahþet ve gaflet sizi yaðma edip periþan edecektir.</p><p> </p><p>
  Kur'anýn mecrasýndan ayrýlarak birleþmeyen su damlalarý gibi topraða düþmeyiniz. Yoksa toprak gibi sefahet ve þehvet-i medeniye sizi emerek yutacaktýr. Birleþen su damlalarý gibi, Kur'an-ý Kerim'in saadet ve selâmet mecrasýnda ittihad ederek, sefahet ve rezalet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana âb-ý hayat olan, hakikat-ý Ýslâmiye sularýný akýtýnýz.</p><p> </p><p>
  O hakikat-ý Ýslâmiye sularý ile bu topraklarda iman ziyasý altýnda hakikî medeniyetin fen ve san'at çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve manevî saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir inþâallah.</p><p> </p><p>
  Sadede dönüyoruz. Evet Bediüzzaman Said Nursî Barla'da ikamete memur edilip Risale-i Nur'u te'lif ettiði seneler, yukarýda bir nebze zikrettiðimiz gibi, zerreyi dað gibi kýymetlendiren ehemmiyetli seneler idi. Nasýlki kýþýn dondurucu soðuðunda ve aðýr þerait altýnda bir saatlik nöbet, bir sene ibadetten hayýrlýdýr; aynen öyle de: O zaman-ý müdhiþede, deðil yüz otuz risaleyi, belki iman ve Ýslâmiyete dair hakikî bir tek risale yazabilmek dahi, binler risale kýymet ve ehemmiyetinde idi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 149)</p><p> </p><p>
  Evet; dinsizliðin hükümferma olduðu o dehþetli devirde, ehl-i din, terzil edilmeye çalýþýlýyordu. Hattâ Kur'aný dahi tamamen kaldýrmak ve Rusya'daki gibi dinî akideleri tamamen imha etmek düþünülmüþ; fakat millet-i Ýslâmiyece bir aks-ül ameli netice verebilmesi ihtimali ileri sürülünce bundan vazgeçilmiþ, yalnýz þu karar alýnmýþtý: "Mekteblerde yaptýracaðýmýz yeni öðretim usûlleriyle yetiþecek gençlik, Kur'aný ortadan kaldýracak ve bu suretle milletin Ýslâmiyet'le olan alâkasý kesilecek!" Bütün bu dehþet-engiz plânlarý çeviren o müdhiþ fitnenin menbalarý, þimdiki dinî inkiþafýn muarýzý ve düþmanlarý olan haricî dinsiz cereyanlarýn reisleri ve adamlarý idi. Evet Türk milleti içerisinde meydana getirilen o dehþetli hâdisatýn iç yüzünü, tafsilatýný, istikbalin hakikatperest tarihçilerine ve bunlarý þimdi Demokrat idaredeki serbestiyetle bir derece neþretmekte olan Ýslâm-Türk muharrirlerine havale ediyoruz. Bizim vazifemiz, yalnýz ve yalnýz hakaik-i imaniye ve Kur'aniye ile meþgul olmaktýr. Biz yalnýz ve yalnýz iman ve Ýslâmiyet cereyanýndayýz.</p><p> </p><p>
  Evet o dalalet ve zýndýkanýn en azgýn devirlerinde Bediüzzaman Said Nursî, daimî nezaret ve tarassud altýnda ve böyle müdhiþ ve pek çok aðýr þerait içerisinde idi. Nemrudlarýn, Firavunlarýn, Þeddadlarýn ve Yezidlerin yapamadýðý zulümlerin enva'ý Bediüzzaman'a yapýlýyordu. Ve yirmibeþ sene böyle devam etti. O zaman âlem-i Ýslâm, maddeten fakirdi ve müstevlilerin esaretinde bulunuyordu. Bütün gizli fesad ve dinsizlik komiteleri, hem Türkiye'de, hem âlem-i Ýslâmda müdhiþ faaliyetler yapýyor ve tarafdarlarý onlarý destekliyor ve hepsi de Ýslâmiyet aleyhinde ittifak ediyorlardý.</p><p> </p><p>
  Ýþte Risale-i Nur, Asr-ý Saadet'te Ýslâm'ýn cihaný fetih anahtarlarý hükmünde olan Bedir, Uhud muharebelerinin ehemmiyeti nev'inden bir kýymeti ihtiva eden bir zamanýn mahsulüdür ki; vesile olduðu hizmet-i imaniye ve îfasýnda bulunduðu manevî cihad-ý diniye, tarihte Asr-ý Saadet'ten maada hiçbir zamanda görülmemiþ bir azamettedir. Eli kolu baðlý hükmünde olan Bediüzzaman Said Nursî, öyle dehþetli bir esarette, nefiy ve inzivada te'lif ve neþrettiði yüz otuz parça Risale-i Nur eserleriyle, belîð bir hatib olarak Anadolu mescidinde ve âlem-i Ýslâm câmiinde konuþuyor, ehl-i Ýslâm'a Kur'andan aldýðý dersini tekrar ediyor; güya Bediüzzaman Said Nursî, ondördüncü asr-ý Mu-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 150)</p><p> </p><p>
hammedînin ve yirminci asr-ý milâdînin minaresinin tepesinde durup, muasýrlarý olan ehl-i Ýslâm ve insaniyete baðýrýyor ve bu asrýn arkasýnda dizilmiþ ve müstakbel sýralarýnda saf tutmuþ olan nesl-i âti (Hâþiye) ile bir mürþid-i azam, bir müceddid-i ekber olarak konuþuyor...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Risale-i Nur'un Te'lifi ve Neþri</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri öyle müþkil ve aðýr vaziyetler altýnda Risale-i Nur Külliyatýný te'lif ediyor ki, tarihte hiçbir ilim adamýnýn karþýlaþmadýðý zorluklara maruz kalýyor. Fakat sönmeyen bir azim, irade ve hizmet aþkýna mâlik olduðu için; yýlmadan, yýpranmadan, usanýp býkmadan, bütün kuvvetini sarfederek emsalsiz bir sabýr ve tahammül ve feragat-ý nefs ile, bu millet ve memleketi komünizm ejderinden, mason âfatýndan, dinsizlikten muhafaza edecek -eden ve etmekte olan- ve âlem-i Ýslâmý ve beþeriyeti tenvir ve irþadda büyük bir rehber olan bu hârikulâde Risale-i Nur eserlerini meydana getiriyor. Yüz otuz parça olan Risale-i Nur Külliyatýnýn te'lifi, yirmiüç senede hitama eriyor. Nur Risaleleri, þiddetli ihtiyaç zamanýnda te'lif edildiðinden, her yazýlan risale, gayet þifalý bir tiryak ve ilâç hükmünü taþýyor ve öyle de tesir edip pek çok kimselerin manevî hastalýklarýný tedavi ediyor. Risale-i Nur'u okuyan herbir kimse; güya o risale kendisi için yazýlmýþ gibi bir hâlet-i ruhiye içinde kalarak büyük bir iþtiyak ve</p><p> </p><p>
________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Risale-i Nur'a herkesten ziyade iþtiyak gösteren, masum gençler ve çocuklardýr. Binler nümunesinden bir nümunesi þudur:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir zaman, Bolvadin Kazasýndan geçerken, Üstadýn geldiðini gören ilk ve orta mekteb talebeleri, bilâ-istisna hepsi mektebin bahçesinden çýkarak arabanýn etrafýný alýp selâm veriyorlardý; ve lisan-ý halleriyle "Hoþ geldiniz" diyerek tebriklerini ve minnetdarlýklarýný takdim ediyorlardý. Bunun hikmetini, bir müddet evvel Emirdaðý'nda, bindiði faytonun geçtiðini görüp tâ uzaklardan dikenlere basarak "Bediüzzaman Dede! Bediüzzaman Dede!" diye Emirdað köylerinin yollarýnda koþuþan masum çocuklar münasebetiyle, üstadýmýzdan sormuþtuk. O zaman: "Bu masumlarýn akýllarý derketmiyor, fakat ruhlarý bir hiss-i kablelvuku ile hissediyor ki; Risale-i Nur'la bunlar hem imanlarýný kurtaracak; hem vatanlarýný, hem kendilerini, hem istikballerini dehþetli tehlikelerden muhafaza edecekleri için bu hakikati kalbleri hissetmiþ; ve benim Risale-i Nur'un tercümaný olmam hasebiyle, Risale-i Nur'a ait muhabbet, teþekkürat ve minnetdarlýðý bana gösteriyorlar." dedi ve onlara dua ettiðini söyledi. Üstad Bediüzzaman, çocuklarý pek sever, böyle etrafýnda toplandýklarýnda: "Masum olduðunuz için dualarýnýz makbuldür, bana dua ediniz." diye onlara iltifat ederdi.</p><p> </p><p>
  Ýþte, anneleri hep Nur Talebeleri olan Bolvadin masumlarýnýn samimî alâkalarýnýn sebebi bu idi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 151)</p><p> </p><p>
þiddetli bir ihtiyaç hissederek mütalâa ediyor. Nihayet öyle eserler vücuda geliyor ki; bu asýr ve gelecek asýrlarýn bütün insanlarýnýn imânî, Ýslâmî, fikrî, ruhî, kalbî, aklî ihtiyaçlarýna tam cevab verecek ve kâfi gelecek Kur'anî hakikatlar ihsan ediliyor.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur, Kur'an-ý Hakîmin hakiki bir tefsiridir. Âyetler, sýrasýyla deðil; devrin ihtiyacýna cevab veren îmanî hakikatlarý mübeyyin Âyetler tefsir edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Tefsir iki kýsýmdýr: Biri, âyetin ibaresini ve lâfzýný tefsir eder; biri de, Âyetin mâna ve hakikatlarýný izah ile isbat eder. Risale-i Nur, bu ikinci kýsým tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kýymetdarý ve en parlaðý ve en mükemmeli olduðu, ehl-i tahkik ve tedkikten binlercesinin þehadetiyle ve tasdikiyle sabittir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un te'lifi ve neþriyatý, þimdiye kadar misli görülmemiþ bir tarzdadýr. Bediüzzaman Said Nursî, kendi eliyle risaleleri yazýp teksir edecek derecede bir yazýya malik deðildir, yarým ümmîdir. Bunun için kâtiblere sür'atle söyler ve sür'atle yazýlýr. Günde bir-iki saat te'lifatla meþgul olarak on, oniki ve bir-iki saatte yazýlan harika eserler vardýr.</p><p> </p><p>
  Üstad Bediüzzaman'ýn te'lif ettiði risaleleri, talebeler, elden ele ulaþtýrmak suretiyle müteaddid nüshalar yazarlar, yazýlan nüshalarý müellifine getirirler. Müellif, müstensihlerin yanlýþlarýný düzeltir. Bu tashihatý yaparken, eserin aslý ile karþýlaþtýrmadan kontrol eder. Þimdi de yirmibeþ-otuz sene evvel te'lif ettiði bir eseri tashih ederken aslýna bakmaz.</p><p> </p><p>
  Yazýlan risaleleri, etraf köylerden ve kazalardan gelenler, büyük bir merak ve iþtiyakla alýp gidiyorlar ve el yazýsýyla neþrediyorlardý.</p><p> </p><p>
  Üstad Bediüzzaman, Kur'an'dan baþka hiçbir kitaba müracaat etmeden ve te'lifat zamanýnda yanýnda hiçbir kitab bulunmadan Nur Risalelerini te'lif etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Merhum Mehmed Âkif'in:</p><p> </p><p>
  Doðrudan doðruya Kur'an'dan alýp ilhamý,</p><p> </p><p>
  Asrýn idrakine söyletmeliyiz Ýslâmý.</p><p> </p><p>
 beytiyle ifade ettiði idealini tahakkuk ettirmek, Bediüzzaman'a müyesser olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un neþir keyfiyeti de tarihte hiçbir eserde görülmemiþtir... Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 152)</p><p> </p><p>
  Kur'an hattýný muhafaza etmek hizmetiyle de muvazzaf olan Risale-i Nur'un, muhakkak Kur'an yazýsýyla neþredilmesi lâzýmdý. Eski yazý yasak edilmiþ ve matbaalarý kaldýrýlmýþtý. Bediüzzaman'ýn parasý, serveti yoktu; fakirdi, dünya metaiyle alâkasý yoktu. Risaleleri el ile yazarak çoðaltanlar da, ancak zarurî ihtiyaçlarýný temin ediyorlardý. Risale-i Nur'u yazanlar, karakollara götürülüyor.. iþkence ve eziyetler yapýlýyor, hapislere atýlýyordu. Bediüzzaman aleyhinde hükûmet eliyle yaptýrýlan propaganda ve tazyiklerle her tarafa dehþetler saçýlýyor; ahali, Hazret-i Üstad'a yaklaþmaya, ondan din, iman dersi almaya cesareti kalmayacak derecede evhamlandýrýlýyordu. Vaktiyle de; din adamlarýnýn, hakikatperestlerin, sýrf dindar olduklarý için daraðaçlarýnda can vermeleri, bir korku ve yýlgýnlýk havasý meydana getirmiþti. Hüküm sürmekte olan eþedd-i zulüm ve istibdad-ý mutlak içinde, ehl-i diyanet sükût-u mutlaka mahkûm edilmiþti. Ne dinin hakikatlarýndan bahseden hakikî bir risale neþrettiriliyor ve ne de o hakikatlar millete ders verdiriliyordu. Bu suretle Ýslâmiyet, ruhsuz bir cesed haline getirilmeye çalýþýlýyor; Din-i Ýslâm'ýn mahiyeti ve esaslarýný ders vermek, kat'iyen menediliyordu. (Hâþiye).</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte; baþlangýçta pek azgýn olan bu dinsizlik devri, Risale-i Nur'un umumiyet kesbeden neþriyatýyla yýkýlmýþ; ehl-i imanýn manevî ve maddî (bilhassa manevî) hayatýna tatbik edilen istibdad zincirleri parçalanmýþtýr. Risale-i Nur, dinsizliðin belini kýrmýþ ve temel taþlarýný târ u mar etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Evet; o zamanlar ki, dinsizliðin mukabil cephesinde Risale-i Nur þimþekler gibi parlamýþ ve Kur'an-ý Hakîm'in bu nuru bütün satvet ve þevketiyle zuhur ederek perde altýnda neþrolunmuþtur.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'dan tahkikî iman dersi alan ve gittikçe ziyadeleþen Nur Talebelerinin imanlarý inkiþaf etmiþ, îmanî bir þehamet ve Ýslâmî bir cesarete sahib olmuþlardýr. Nasýlki, cesur bir kumandan, yüzlerce askere lisan-ý hâliyle cesaret verir ve nokta-i istinad olursa; aynen öyle de Risale-i Nur þahs-ý manevîsinin mümessili olan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri baþta olarak, tahkikî iman dersleriyle imanlarý kuvvetlenen yüzbinlerce, þimdi mil- ________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Bütün o dinsizlik icraatýný, bugünkü dinî inkiþafý hazmedemeyen gizli dinsizler yapýyordu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 153)</p><p> </p><p>
yonlarca Nur Talebeleri, ehl-i imana bir nokta-i istinad ve bir hüsn-ü misâl olmuþlardýr. Nur Talebelerinin bu iman kuvvetleri ve dinsizliðe karþý kahramanca mücadeleleri, halkýn üzerinde çok tesir yapmýþ ve bir intibah (uyanýklýk) husule getirmiþtir. Böylelikle, milletin içindeki korku ve evhamlarý da Risale-i Nur'la izale etmiþler, vatan ve millete umumî bir cesaret, ümid ve ferahlýk husule getirip müslümanlarý yeisten kurtarmýþlardýr.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'u gaye-i hayat edinen bir Nur Talebesi, yüz adam kuvvetinde olduðu ve yüz nâsih kadar iman ve Ýslâmiyete hizmet ettiði, ehl-i hakikatça müsellem ve musaddaktýr. Nur talebeleri; dinsizliðin þa'þaalý taarruzlarýna, tantanalý yaygaralarýna, zulümlerine, hapislerine; üstadlarý gibi, kýymet vermeden, korkmadan, lüzumunda canlarýný, mallarýný, evlâd ü iyallerini dahi çekinmeden Risale-i Nur'la iman ve Ýslâmiyete hizmet uðrunda feda etmiþlerdir. Nur Talebeleri, tek bir þeyi gaye edinmiþtir: "Ýmanlarýný kurtarmak niyetiyle Risale-i Nur'u okumak ve Rýzâ-yý Ýlâhî için iman ve Ýslâmiyete Risale-i Nur'la hizmet etmek." Bu gayelerinde muvaffak olmak için, her þeylerini bu hizmete hizmetkâr yapmýþlardýr.</p><p> </p><p>
  Evet; Nur Talebeleri, Ümmet-i Muhammediyeyi sâhil-i selâmete çýkaran bir sefine-i Rabbaniyenin hademeleri olduklarýna inanmýþlardýr. Hayatta en büyük gayeleri; Kur'an ve imana hizmet ederek, Ümmet-i Muhammed'in refah ve saadet içinde yaþamasýna vesile olmaktýr. Risale-i Nur'un el yazýsýyla neþri senelerinde, evlerinden yedi-sekiz sene çýkmadan Risale-i Nur'u yazýp neþredenler olmuþtur. O zamanlar Isparta havalisinde erkek, kadýn, genç ve ihtiyarlardan binlerce Nur Talebesi, hattâ Nur dershanesi olan Sav Köyü bin kalemle, senelerce Nur Risalelerini yazýp çoðaltýyorlardý. Risale-i Nur, te'lifinden yirmi sene sonra, teksir makinesi ile neþredilmiþ ve otuzbeþ sene sonra da matbaalarda basýlmaya baþlanmýþtýr. Ýnþâallah bir zaman gelecek, Risale-i Nur Külliyatý altunla yazýlacak ve radyo diliyle muhtelif lisanlarda okunacak ve zemin yüzünü geniþ bir dershane-i Nuriyeye çevirecektir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un neþrinde, mübarek hanýmlar da ehemmiyetli fedakârlýklara mazhar olmuþlardýr. Hattâ, Hazret-i Üstad'a gelip, "Üstadým! Ben, efendimin göreceði dünyevî iþleri de yapmaya çalýþacaðým; o senindir, Risale-i Nur'undur." diyen ve erkeklerinin</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 154)</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur hizmetinde çalýþmalarýna daha fazla imkânlar veren kahraman hanýmlar görülmüþtür. Risale-i Nur'u yazan efendilerine geceleri lâmba tutarak, onlarýn din, iman hizmetlerine canla baþla iþtirak etmiþlerdir. Risale-i Nur'u; hanýmlar, kýzlar elleriyle yazmýþlar, göz nurlarý dökmüþler, mübarek kâtibeler olarak imana hizmet etmiþlerdir. Hattâ öyle Nur Talebesi hanýmlar vardýr ki, kendilerini son nefeste iman nuruyla hüsn-ü hâtimeye nail edecek Nur Risalelerini hararetle okumuþlar ve diðer din kardeþleri olan hanýmlara da okuyup tanýtmýþlar; Nurlarý hanýmlar içinde neþrederek, çok hanýmlarýn Kur'an ve iman nurlarýyla nurlanmalarýna vesile olup kahramanca hizmette bulunmuþlardýr. Risale-i Nur'u okuyup okutmakla iman mertebelerinde terakki edip âdeta birer mürþid mertebesine yükselmiþlerdir. Hanýmlar, sýrf Allah rýzasýný tahsil için, safvet ve ihlasla, Risale-i Nur'daki parlak ve çok feyizli Kur'an nurlarýna baðlanmýþ ve kalblerinde sönmez bir muhabbet ve sevgi besleyerek dünya ve âhirette bahtiyar olacak bir vaziyete kavuþmuþlardýr. Risale-i Nur'un kýymet ve büyüklüðü, temiz kalblerine o kadar yerleþmiþ ki; onu beraberce okuyup dinledikçe içleri nurlarla, feyizlerle dolup taþmýþ, nuranî gözyaþlarý dökerek cuþ u huruþa gelmiþlerdir. Ne bahtiyardýr o hanýmlar ki; Risale-i Nur'un bu mukaddes îmanî hizmetinde çalýþtýklarý için onlar daima hayýrla yâdedilecek, âhiretlerine nurlar gönderilecek, kabirleri cennet-misâl pürnur olacak ve âhirette de en yüksek mertebelere ulaþacaklardýr, Ýnþâallah. En baþta Bediüzzaman Hazretlerinin dualarýna dâhil olmakla beraber, Nur Talebeleri mabeynindeki þirket-i maneviye sýrrýyla defter-i hasenatlarýna hayýrlar kaydedilmektedir. Risale-i Nur'a samimî alâkalarý, o fedakâr hanýmlarý, milyonlarca Nur talebelerinin dualarýna nail etmektedir. Risale-i Nurlarý okuyup okutmakla büyük manevî kazançlara, yüksek derecelere eriþmektedirler. Ýnþâallah, ekserî hanýmlarýn böyle olmasýný, rahmet-i Ýlâhiden kuvvetle i'tikad ve ümid ve niyaz ediyoruz.</p><p> </p><p>
  Basiretli Nur nâþirleri; otuz beþ sene evvel Risale-i Nur'daki yüksek hakikatlarý görmüþ, o kudsî dersleri almýþ ve o zamandan beri ihlas ve sadakatla gizli din düþmanlarýna göðüs germiþtir. Nur kahramanlarýnýn haneleri müteaddid defalar arandýðý ve kendileri defalarca hapislere atýlarak orada þiddetli azablar ve sý-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 155)</p><p> </p><p>
kýntýlar çektirildiði halde, elmas kalemleriyle Risale-i Nur'un bu kadar senedir naþirliðini yapmýþlardýr. Ýstedikleri takdirde dünya nimetleri kendilerine yâr olduðu halde; her türlü þahsî, dünyevî rütbelerden, varlýklardan feragatla, ömürlerini Risale-i Nur'un hizmetine vakfetmiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Acaba, Risale-i Nur Þakirdlerindeki bu cehd ve kuvvetin, bu feragat ve fedakârlýðýn ve bu derece sebat ve sadakatýn sebebi nedir? diye bir sual sorulursa, bu sualin cevabý muhakkak ki þu olacaktýr: Risale-i Nur'daki cerhedilmez yüksek hakikatlar, iman hizmetinin yalnýz ve yalnýz Rýzâ-yý Ýlâhî için yapýlmasý ve Bediüzzaman Hazretlerinin azamî ihlasýdýr.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Barla'da sekiz sene kadar kalmýþtýr. Ekserî zamanlarýný kýrlarda, bað ve bahçelerde geçiriyordu. Ýki-üç saat kadar uzaklýktaki tenha daðlara ve baðlara çekilir, Nur Risalelerini te'lif eder; bir taraftan da te'lif ettiði risaleler Isparta ve havalisinde el yazýsýyla istinsah edilip kendisine gönderildiðinde bunlarý tashih ederdi. Bir gün içinde hem tashihat yapar, hem gidip gelme dört-beþ saat süren yerlere yaya olarak gider, hem ayný günün üç-dört saatini te'lifata hasreder ve hem de çok zaman yemeðini kendisi hazýrlardý. O zamanlarda kýrk yerde risaleler, Risale-i Nur'a müþtak ilk talebeler tarafýndan el yazýsýyla çoðaltýlýyordu. Üstad bu kitablarý sýrtýna yüklenir; dað, bað veya kýrlara kadar gider, orada tashihini yapar, evine gelirdi. Nefye mahkûm edilerek, zamanýn en dehþetli zulmüne maruz býrakýlmýþ ve kimse ile görüþmesine müsaade edilmemiþti. Fakat o, bu yokluk içinde tükenmez bir varlýða kavuþmuþtu. Çünki o, âlem-i Ýslâm ve insaniyeti tenvir ve irþad edecek Kur'andan gelen iman hakikatlarýný te'lif ediyor ve ayný zamanda neþrediyordu. Bütün meþgalesini, te'lif etmekte olduðu eserlere hasretmiþti. Bir gün gelecek bu eserler Anadolu'ya yayýlacak, âlem-i Ýslâm merkezlerine gidecek, ehl-i siyasetin nazar-ý dikkatini celbedecek ve o zaman, âlem-i Ýslâmýn asýrlardýr bayrakdarlýðýný yapmýþ bir millet içerisinde yerleþtirilmek istenen dinsizlik, imansýzlýk ideolojilerini parçalayacak; son asýrlarýn dalâlet tâgutlarýnýn þahs-ý manevîsinden ibaret olan ehl-i küfür, ehl-i sefahet ve ehl-i dalalet cereyanlarýnýn bu vataný istilasýna sed çekecek, istikbal nesillerinin ebedî kurtuluþ ve saadetini temine medar olacaktýr.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 156)</p><p> </p><p>
  Ýþte; o, tarihin en muazzam bir hâdisesinin mebdeini izn-i Ýlâhî ve tasarruf-u Rabbanî ile hazýrladýðý için böyle çok mukaddes bir manayý hâvi davanýn hâmili bulunduðu itibariyle dünyanýn en mes'udu, zamanýn en bahtiyarý idi. Giyiniþinde, gayesinde, idealinde zerre kadar deðiþiklik ve tezelzül olmamýþtý. Bilakis hal-i âlemin itikadlarýný düzeltecek, zulmeti izale edecek bir meþ'ale-i hidayeti hâmil idi. Vazifesi ve hizmeti, bütün insanlarýn iki cihana ait saadet ve refahýný tazammun ettiði için bir cehd ve azim içinde bulunuyordu.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Üstadýn Barla'daki ikametgâhý, iki odadan ibaret bir evdir. Esasen müstakil bir evi ve yeryüzünde taht-ý tasarruf ve temellükünde bir karýþ yeri dahi yoktur. Barla'da sekiz sene müddetle ikamet ettiði ev, üç yüz elli milyon ehl-i Ýslâmýn merkezi hükmünde ilk dershane-i Nuriyesidir. Bu dershane-i Nuriyenin altýnda, daimî akan bir çeþme vardýr. Ve önünde, dershane-i Nuriyeye bitiþik çok kalýn ve üç sütun halinde semaya yükselen gayet muhteþem bir çýnar aðacý vardýr. Çýnar aðacýnýn dallarý arasýnda bir kulübecik yapýlmýþtýr. Burasý, Hazret-i Üstad'ýn bahar ve yaz mevsimlerindeki istirahatý ve vazife-i tefekküriye ve ubudiyeti için en münasib bir menzildir. Üstad'ýn sýddýk hizmetkârlarý, talebeleri ve Barla ahalisi diyorlar ki: "Üstadý, geceleri, dershane-i Nuriyenin önündeki bir þecere-i mübareke olan çýnar aðacýnýn dallarý arasýnda bulunan kulübecikte sabahlara kadar tesbihat ile, ezkâr ile terennüm eder görürdük. Hele bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhteþem aðacýn binlerce dallarý arasýnda þevk u cezbe içinde uçuþan kuþlar arasýnda Üstad'ýn böyle sabahlara kadar çalýþmasýný görürdük de; ne zaman uyur, ne zaman kalkar! bilemezdik."</p><p> </p><p>
  Üstad çok hasta olur, çok vakitleri de hastalýk ve sýkýntý ile geçerdi. Pek az yer, o da bir parça çorba gibi mahdud bir þeydi. Geceleri, Kur'an-ý Kerim'den vird edindiði sûreleri ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ýn münacat-ý meþhûresi olan "Cevþen-ül Kebîr" namýndaki münacatýný ve Þâh-ý Geylânî ve Þâh-ý Nakþibend gibi eazým-ý evliyanýn münacat ve hizblerini ve salâvat-ý Nuriyeleri ve bilhassa Risale-i Nur'un menbaý olan "Hizb-ün Nuriye"yi ve Âyât-ý Kur'aniyenin lemaatý olan ve bir silsile-i tefek-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 157)</p><p> </p><p>
kür bulunan ve Yirmidokuzuncu Lem'ada cem'edilen hizb ve münacatlarý okur, bunlarý tamam edince de yine Risale-i Nur'la meþgul olurdu. Gündüzleri ise, daima Risale-i Nur'un mütalaasý ve tashihi ile meþgul olur; Risale-i Nur hizmetini herþeye tercih eder, Risale-i Nur'a ait yetiþecek acele bir iþ zamanýnda diðer meþguliyetlerini býrakýr, evvelâ o iþi tamamlardý.</p><p> </p><p>
  Said Nursî, bahar mevsiminde menzilinin önündeki muhteþem çýnar aðacýnýn dallarý arasýndaki kulübeciðe çýkar, vazifesini orada îfa eder; Risale-i Nur'un hakikatlarýný, menba' ve maden-i hakikîsi olan mele-i a'lâda tefeyyüz ve temaþa ve tefekkür ederdi. Üstadýn, gerek شَجَرَةٌ مُبَارَكَةٌ sýrrýna mazhar olan bu çýnar aðacý ve gerekse Çam Daðlarýndaki o çok ünsiyet ettiði aðaçlarýn ve daðlarýn baþýndaki tefekkür ve hissiyatýný ifade edebilmek acaba mümkün müdür? Aslâ mümkün deðildir! Cenab-ý Hak; Kemâl-i Rahmetiyle bu ferd-i ferîdi, kemalât-ý insaniyenin bütün enva'ýný câmi' bir istidadda yaratmýþ ve bu istidadlarýn da azamî þekilde inkiþafýný irade etmiþ ki; bu müstesna zâtý, Ýslâmiyet aðacýnýn son asýrlara uzanan ve binler dal budak salan Risale-i Nur þahs-ý manevîsi itibariyle bütün hakaikte "üstad-ý küll" hükmüne getirmiþ ve topyekûn Ýslâmiyet hakikatlarýnýn bir aks-i nurunu ve tecellisini Risale-i Nur þahs-ý manevîsinde dercederek, ehl-i hakikat ve kemali hayretle baktýrmýþ ve böylece Risalet-i Ahmediye ve hakikat-ý Muhammediyenin câmi' bir âyinesi olan Risale-i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüþ, erimiþ; fakat manen bütün âlem-i Ýslâm olarak tevellüd etmiþ, beka bulmuþtur. Ve tâ kýyamete kadar Risale-i Nur bâki kalacak ve daima tekemmül edecektir. Hiç mümkün müdür ki; sinek kanadýnýn icadýndan lâkayd kalmayan ve o kanadýn zerrelerinde pek çok hikmet ve maslahatlarý takib eden Sâni'-i Zülcelal, Risale-i Nur ile onun te'lif edildiði menzillerle ve Nur Müellifinin kudsî vazifelerini gördüðü yerlerle alâkadar olmasýn ve öyle kudsî hizmetlere hâdim (hizmet eden) olan mekânlar ve dershane-i Nuriyeler ve þecere-i mübarek, rahmetin kasd-ý tahsisinden hariç kalsýn? Kat'iyen mümkün deðildir!</p><p> </p><p>
  Said Nursî Hazretleri Barla'da iken, yaz aylarýnda bazan Çam Daðý'na çýkar, bir müddet yalnýz olarak orada kalýrdý. Bulunduklarý dað hayli yüksekti. Barla dershane-i Nuriyesinin önündeki çý-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 158)</p><p> </p><p>
nar aðacýnýn tepesindeki kulübeciði gibi, Çam Daðý'nýn en yüksek tepesinde olan iki büyük aðaç üzerinde dershane-i Nuriye manasýnda birer menzili vardý. Bu çam ve katran aðaçlarýnýn tepelerinde, Risale-i Nur'la meþgul oluyordu. Hem ekser zamanlar, Barla'dan bu ormanlýk havaliye gelip giderdi. Ve derdi ki: "Ben bu menzilleri, Yýldýz Sarayý'na deðiþmem!"</p><p> </p><p>
  Þimdi sözü burada keserek, Üstad'ýn Risale-i Nur'u te'lif ettiði mezkûr Çam Daðý'nda ve Barla nahiyesindeki hayatýna ve Risale-i Nur'un mahiyetine ait risale ve mektublardan birkaçýný aþaðýya dercediyoruz.</p><p> </p><p>
            * * *</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ  وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ  اِلاَّ يُسَبِّحُ  بِحَمْدِهِ                                                 </p><p> </p><p>
سَلاَمُ اللَّهِ وَرَحْمَتُهُ  وَبَرَكَاتُهُ   عَلَيْكُمْ   وَعَلَى  اِخْوَانِكُمْ   لاَسِيَّمَا .. الىآخر                                         Aziz kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Ben þimdi Çam Daðýnda, yüksek bir tepede, büyük bir çam aðacýnýn tepesinde, bir menzilde bulunuyorum. Ýnsten tevahhuþ ve vuhuþa ünsiyet ettim. Ýnsanlarla sohbet arzu ettiðim vakit, hayalen sizleri yanýmda bulur, bir hasbihal ederim; sizinle müteselli olurum. Bir mani olmazsa, bir-iki ay burada yalnýz kalmak arzusundayým. Barlaya dönersem, arzunuz veçhile sizden ziyade müþtak oluduðum þifahî bir musahabe çaresini arayacaðýz. Þimdi bu çam aðacýnda hatýra gelen «Ýki-üç hatýrayý» yazýyorum.</p><p> </p><p>
  Birincisi: Bir parça mahrem bir sýrdýr, fakat senden sýr saklanmaz. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Ehl-i hakikatýn bir kýsmý nasýl ki Ýsm-i Vedûd'a mazhardýrlar ve âzamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatýn pencereleriyle Vâcib-ül-Vücuda bakýyorlar.. öyle de: Þu hiç ender hiç olan kardeþinize yalnýz hizmet-i Kur'ana istihdamý hengâmýnda ve o hazine-i bînihayenin dellâlý olduðu bir vakitte, Ýsm-i Rahîm ve Ýsm-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiþ. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. Ýnþâallah o Sözler,</p><p> </p><p>
وَمَنْ يُؤْتَ  الْحِكْمَةَ  فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا     sýrrýna mazhardýrlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 159)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Tarîk-i Nakþî hakkýnda denilen «Der tarîk-i Nakþibendî lâzým âmed çarý terk; terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk.» olan fýkra-i ra'na birden hatýra geldi. O hâtýra ile beraber, birden þu fýkra tulû etti: «Der tarîk-i acz-mendi lâzým âmed çâr çiz; fakr-ý mutlak, acz-i mutlak, þükr-ü mutlak, þevk-i mutlak ey aziz!» Sonra senin yazdýðýn: «Bak kitab-ý kâinatýn safha-i rengînine.. ilâ âhir..» olan rengîn ve zengin þiir hatýrýma geldi. O þiir ile semanýn yüzündeki yýldýzlara baktým. «Keþki þair olsaydým, bunu tekmil etseydim.» dedim. Halbuki þiir ve nazma istidadým yokken yine baþladým, fakat nazm ve þiir yapamadým; nasýl hutur etti ise öyle yazdým. Benim varisim olan sen, istersen nazma çevir; tanzim et. Ýþte birden hatýra gelen þu:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dinle de yýldýzlarý, þu hutbe-i þîrînine;</p><p> </p><p>
  Nâme-i nurunu hikmet, bak ne takrir eylemiþ.</p><p> </p><p>
  Hep beraber nutka gelmiþ, hak lisaniyle derler.</p><p> </p><p>
  «Bir Kadîr-i Zülcelâlin haþmet-i sultanýna</p><p> </p><p>
  Birer bürhan-ý nur-efþanýz, biz vücud-u Sânia</p><p> </p><p>
  Hem vahdete, hem kutrete þâhidleriz biz...»</p><p> </p><p>
  Þu zeminin yüzünü yaldýzlýyan</p><p> </p><p>
  Nâzenin mu'cizatý çün melek seyranýna.</p><p> </p><p>
  Þu semanýn arza bakan, Cennete dikkat eden,</p><p> </p><p>
  Binler müdakkik gözleriz biz. (Hâþiye)</p><p> </p><p>
  Tûba-i hilkatten semavat þýkkýna,</p><p> </p><p>
  Hep kehkeþân aðsânýna.</p><p> </p><p>
  Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takýlmýþ</p><p> </p><p>
  Pek güzel meyveleriz biz.</p><p> </p><p>
  Þu semavat ehline; birer mescid-i seyyar,</p><p> </p><p>
  Birer hâne-i devvar, birer ulvi âþiyane,</p><p> </p><p>
  Birer misbah-ý nevvar, birer gemi-i cebbar,</p><p> </p><p>
  Birer tayyareleriz biz...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
___________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Yani Cennet çiçeklerinin fidanlýk ve mezraacýðý olan zeminin yüzünde hadsiz mu'cizat-ý, kudret teþhir edildiðinden, semavat âlemindeki melâikeler, o mu'cizatý o hârikalarý temaþa ettikleri gibi, ecram-ý semaviyenin gözleri hükmünde olan yýldýzlar dahi, güya melâikeler gibi, zemin yüzündeki nâzenin masnuatý gördükçe, Cennet âlemine bakýyorlar ve  o muvakkat hârikalarý bâki bir surette Cennette dahi temaþa ediyorlar gibi bir zemine, bir Cennete bakýyorlar; yâni o iki âleme nezaretleri var, demektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 160)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir Kadîr-i Zülkemalin, bir Hakîm-i Zülcelâlin;</p><p> </p><p>
  Birer mu'cize-i kudret, birer hârika-i san'at-ý hâlýkane,</p><p> </p><p>
  Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat,</p><p> </p><p>
  Birer nur âlemiyiz biz...</p><p> </p><p>
  Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhan gösteririz,</p><p> </p><p>
  Ýþittiririz insan olan insana.</p><p> </p><p>
  Kör olasý dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,</p><p> </p><p>
  Hem iþitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz...</p><p> </p><p>
  Sikkemiz bir, turramýz bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz abîdâne;</p><p> </p><p>
  Kehkeþanýn halka-i kübrâsýna mensub birer meczublarýz biz!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                     اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
                                                                      SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     [ ]</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin Van civarýnda, Erek daðý</p><p> </p><p>
                 eteðinde, zaman zaman uðrayýp namaz kýldýðý</p><p> </p><p>
                                çoravanis köyü ve camisi</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 161)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                Altýncý Mektub</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ  وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ  اِلاَّ يُسَبِّحُ  بِحَمْدِهِ                                               </p><p> </p><p>
سَلاَمُ اللَّهِ وَرَحْمَتُهُ  وَبَرَكَاتُهُ   عَلَيْكُمَا   وَعَلَى  اِخْوَانِكُمَا        مَادَامَ  الْمَلْوَانِ  وَتَعَاقَبَ  الْعَصْرَانِ وَمَا دَامَ الْقَمَرَانِ  وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Gayretli kardeþlerim, hamiyetli arkadaþlarým ve dünya denilen diyar-ý gurbette medar-ý tesellilerim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Madem Cenab-ý Hak, sizleri, fikrime ihsan ettiði mânâlara hissedar etmiþtir; elbette hissiyatýma da hissedar olmak hakkýnýzdýr. Sizleri ziyade müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kýsmýný tayyedip, bir kýsmýný sizlere hikâye edeceðim. Þöyleki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þu iki üç aydýr pek yalnýz kaldým. Bazen onbeþ yirmi günde bir defa misafir yanýmda bulunur. Sair vakitlerde yalnýzým. Hem yirmi güne, yakýndýr, daðcýlar yakýnýmda yok, daðýldýlar...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte gece vakti, þu garibane daðlarda sessiz sedasýz, yalnýz, aðaçlarýn hazinane hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beþ muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Ýhtiyarlýk sýrriyle, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabým ve akaribimden yalnýz ve garib kaldým. Onlar beni býrakýp Âlem-i Berzaha gittiklerinden neþet eden hazin bir gurbeti hissettim. Ýþte þu gurbet içinde ayrý diðer bir daire-i gurbet açýldý. O da geçen bahar gibi alâkadar olduðum ekser mevcudat beni býrakýp gittiklerinden hasýl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve þu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açýldý ki; vatanýmdan ve akaribimden ayrý düþüp, yalnýz kaldýðýmdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve þu gurbet içinde, gecenin ve daðlarýn garibane vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve þu gurbetten dahi þu fâni misafirhaneden ebedül-âdâb tarafýna harekete âmade olan ruhumu, fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden «FESÜBHANALLAH» dedim; bu gurbetlere ve karanlýklara nasýl dayanýlýr düþündüm. Kalbim feryad ile dedi:</p><p> </p><p>
sh:» (T: 162)</p><p> </p><p>
  Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bî-ihtiyarem, e'laman-gûyem, afüv-cûyem, meded-hâhem zidergâhet Ýlâhî!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birden; nur-u iman, feyz-i Kur'an, lûtf-u Rahman imdadýma yetiþtiler. O beþ karanlýklý gurbetleri, beþ nurâni ünsiyet dairelerine çevirdiler. Lisaným,    حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ    söyledi. Kalbim,  </p><p> </p><p>
            فَاِنْ تَوَلَّوْ  فَقُلْ  حَسْبِىَ اللَّهُ  لآ اِلَهَ  اِلاَّ هُوَ  عَلَيْهِ  تَوَكَّلْتُ  وَهُوَ رَبُّ  الْعَرْشِ  الْعَظِيمِ</p><p> </p><p>
Âyetini okudu. Aklým dahi ýzdýrabýndan ve dehþetinden feryad eden nefsime hitaben dedi:</p><p> </p><p>
  Býrak bîçare feryâdý, belâdan kýl tevekkül. Zîra feryad, belâ-ender, hata-ender belâdýr bil.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Belâ vereni buldunsa eðer; safa-ender, vefa-ender, atâ-ender belâdýr bil.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Madem öyle; býrak þekvayý þükret, çün belâbil, dema keyfinden güler hep gül mül.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ger bulmazsan;  bütün dünya cefa-ender, fena-ender, heba-ender belâdýr bil.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Cihan dolu belâ baþýnda varken, ne baðýrýrsýn küçücük bir belâdan.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Gel tevekkül kýl. Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür eder tebeddül.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem üstadlarýmdan Mevlâna Celâleddinin nefsine  dediði gibi dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  اُو ُفْتِ اَلَسْتُ وتُو ُفْتِى بَلَى شُكْرِى بَلَى  ِيسْت كَثِيدَنْ بَلاَ    </p><p> </p><p>
     سِرِّ بَلاَ  ِيسْتْ كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْ َهِ فَقْرُ و فَنَا</p><p> </p><p>
  Yâni ki:</p><p> </p><p>
  O vakit nefsim dahi: «Evet evet.. acz ve tevekkül ile, fakr ve iltica ile nur kapýsý açýlýr, zulmetler daðýlýr. Elhamdülillâhi alâ nur-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 163)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ril-îman vel-Ýslâm» dedi. Meþhur Hikem-i Atâiyyenin þu fýkrasý:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ * وَ مَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدهُ</p><p> </p><p>
  Yâni: «Cenab-ý Hakký bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanýr?»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yâni: « Onu bulan herþeyi bulur, Onu bulmayan hiçbir þey bulmaz, bulsa da baþýna belâ bulur.» Ne derece âli bir hakikat olduðunu gördüm ve    طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ    Hadîsinin sýrrýný anladým, þükrettim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte kardeþlerim, karanlýklý bu gurbetler, çendan nur-u imanla nurlandýlar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve þöyle bir düþünceyi verdiler: «Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceðim, acaba þu misafirhanedeki vazifem bitmiþ midir? Tâ ki sizleri ve Sözleri tevkil etsem ve bütün bütün alâkamý kessem...» fikri hatýrýma geldi. Onun için sizden sormuþtum ki: «Acaba yazýlan Sözler kâfi midir? Noksaný var mý? yani: Vazifem bitmiþ midir? Tâ ki rahat-ý kalble, kendimi nurlu, zevkli, hakikî bir gurbete atýp dünyayý unutup, Mevlânâ Celâleddinin dediði gibi: دَانِى سَمَاعِ  ِه بُوَدْ نِى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتِى</p><p> </p><p>
اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا  َشِيدَنْ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?» diye sizi o sualler ile tasdi' etmiþtim.                                                                                     اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p>
                                                                                  SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 164)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                Onüçüncü Mektub</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
َالسَّلاَمُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى وَالْمَلاَمُ علَى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوَى</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz kardeþlerim,</p><p> </p><p>
  Hâl ve istirahatýmý ve vesika için adem-i müracaatýmý ve hâl-i âlem siyasetine karþý lâkaydlýðýmý pek çok soruyorsunuz. Þu sualleriniz çok tekerrür ettiðinden, hem mânen de benden sorulduðundan; þu üç suale, Yeni Said deðil, belki Eski Said lisaniyle cevap vermeðe mecbur oldum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Sualiniz: Ýstirahatýn nasýl? Hâlin nedir?..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Cenab-ý Erhamürrâhimîne yüzbin þükür ediyorum ki; ehl-i dünyanýn bana ettiði envâ-ý zulmü, envâ-ý rahmete çevirdi. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir daðýn maðarasýnda âhireti düþünmekte iken, ehl-i dünya zulmen beni oradan çýkarýp nefyettiler. Hâlýk-ý Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsý bozacak esbaba mâruz o daðdaki inzivayý emniyetli, ihlâslý Barla Daðlarýndaki halvete çevirdi. Rusyada esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir maðaraya yüklemedi. Yalnýz Barla'da iki üç adamda bir vehhamlýk vardý. O vehhamlýk sebebiyle bana eziyet verildi. Hatta o dostlarým, güya istirahatýmý düþünüyorlar. Halbuki o vehhamlýk sebebiyle hem kalbime, hem Kur'ânýn hizmetine zarar verdiler. Hem ehl-i dünya bütün menfîlere vesika verdiði ve cânileri hapisten çýkarýp affettikleri halde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur'anýn hizmetinde ziyade istihdam etmek ve Sözler nâmiyle envâr-ý Kur'aniyeyi bana fazla yazdýrmak için, daðdaðasýz bir surette beni þu gurbette býrakýp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünya, dünyalarýna karýþabilecek bütün nüfuzlu ve kuvvetli rüesâlarý ve þeyhleri, kasabalarda ve þehirlerde býrakýp akrabalariyle beraber herkesle görüþmeye izin verdikleri halde, beni zulmen tecrid etti, bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemþehrilerimi, bir iki tanesi müstesna</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 165)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
olmak üzere yanýma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlýk-ý Rahîmim, o tecridi, benim hakkýmda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfi býrakýp, gýll ü gýþtan âzâde olarak, Kur'an-ý Hakîmin feyzini, olduðu gibi almaða vesile etti. Hem ehl-i dünya, bidayette, iki sene zarfýnda iki âdi mektub yazdýðýmý çok gördü. Hattâ þimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir iki misafirin sýrf âhiret için yanýma gelmesini hoþ görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-ý Rahîmim ve Hâlýk-ý Hakîmin, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene mânevî bir ömrü kazandýracak þu þuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergûbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymaða çevirdi. Elhamdülillâhi Alâ Külli Hal. Ýþte hâl ve istirahatým böyle...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Sualiniz: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Þu mes'elede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanýn mahkûmu deðilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rýzkýmý buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Þu mânânýn hakikatý þudur ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Baþa gelen her iþte iki sebeb var: Biri zâhirî, diðeri hakikî. Ehl-i dünya zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i Ýlâhî ise, sebeb-i hakikidir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti. Zahirîsi þöyle düþündü: «Þu adam, ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamýza karýþýr» ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i Ýlâhî ise, benim için gördü ki, hakkiyle ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onlarýn bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi. Mademki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir, ona müracaat ederim. Zahîri sebep ise, zaten bahane nev'inden birþeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsýzdýr. Eðer onlarýn elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydý, o vakit onlara karþý da müracaat olunurdu. Baþlarýný yesin, dünyalarýný tamamen býraktýðým, ve ayaklarýna dolaþsýn, siyasetlerini büsbütün terk ettiðim halde, düþündükleri bahaneler, evhamlar elbette asýlsýz olduðundan, onlara müracaatla, o evhamlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eðer uçlarý, ecnebi elinde olan dünya siyasetine karýþmak için bir iþtiham olsaydý, deðil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak, tereþþuh edecekti kendini gösterecekti. Halbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadý ve okumadým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 166)</p><p> </p><p>
Dört senedir burada taht-ý nezarette bulunuyorum, hiçbir tereþþuh görünmedi. Demek Kur'an-ý Hakîmin hizmetinin, bütün siyasetlerin fevkinde bir ulviyeti var ki, çoðu yalancýlýktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Adem-i müracaatýmýn ikinci sebebi þudur ki: Haksýzlýðý hak zanneden adamlara karþý hak dâva etmek, bir nevi haksýzlýktýr. Bu nevi haksýzlýðý irtikâb etmek istemem.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Sualiniz: Dünyanýn siyasetine karþý ne için bu kadar lâkaydsýn? Bu kadar safahât-ý âleme karþý tavrýný hiç bozmuyorsun? Bu safahâtý hoþ mu görüyorsun? Veyahud korkuyormusun ki, sükût ediyorsun?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Kur'an-ý Hakîmin hizmeti, beni þiddetli bir surette siyaset âleminden menetti. Hattâ düþünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeþt-i hayatým þâhiddir ki: Hak gördüðüm meslekte gitmeye karþý, korku, elimi tutup menedememiþ ve edemiyor. Hem neden korkum olacak! Dünya ile, ecelimden baþka bir alâkam yok. Çoluk çocuðumu düþüneceðim yok. Malýmý düþüneceðim yok. Hânedanýmýn þerefini düþüneceðim yok. Riyakâr bir þöhret-i kâzibeden ibaret olan þan ve þeref-i dünyeviyenin muhafazasýna deðil, kýrýlmasýna yardým edene rahmet... Kaldý ecelim; o, Hâlýk-ý Zülcelâlin elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona iliþsin. Zaten «Ýzzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.» Eski Said gibi birisi þöyle demiþ:</p><p> </p><p>
وَ نَحْنُ اُنَاسٌ لاَ تَوَسُّطَ بَيْنَنَا   </p><p> </p><p>
 لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمِينَ اَوِ الْقَبْرُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Belki hizmet-i Kur'an, beni hayat-ý içtimâiye-i siyâsiye-i beþeriyeyi düþünmekten menediyor. Þöyleki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hayât-ý beþeriye bir yolculuktur. Þu zamanda Kur'anýn nuriyle gördüm ki, o yol bir bataklýða girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beþer düþe kalka gidiyor. Bir kýsmý, selâmetli bir yolda gider. Bir kýsmý, mümkin olduðu kadar çamurdan, bataklýktan kurtulmak için bazý vasýtalarý bulmuþ. Bir kýsm-ý ekseri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklýk içinde karanlýkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoþluk sebebiyle o pis çamuru, misk-ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaþtýrýyor.. düþerek kalkarak gider, tâ boðulur. Yüzde sekseni ise, bataklýðý anlar, ufûnetli, pis olduðunu hisseder, fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T:167)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bunlara karþý iki çare var.</p><p> </p><p>
  Birisi: Topuz ile, sarhoþ yirmisin ayýltmaktýr.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben bakýyorum ki, yirmiye karþý seksen adam elinde topuz tutuyor. Halbuki o bîçare mütehayyir olan seksene karþý hakkiyle nur gösterilmiyor.. gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduðu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, «Acaba nurla beni celbedip topuzla dövmek mi istiyor?» diye telâþ eder. Hem de bazen ârýzalarla topuz kýrýldýðý vakit.. nur dahi uçar veya söner.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte o bataklýk ise, gafletkârane ve dalâlet-pîþe olan sefihane hayat-ý içtimaiye-i beþeriyedir. O sarhoþlar, dalâletle telezzüh eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir; fakat çýkarmýyorlar.. kurtulmak istiyorlar, yol bulamýyorlar.. mütehayyir insanlardýr. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarýdýr. O nurlar ise, hakaik-ý Kur'aniyedir. Nura karþý kavga edilmez. Ona karþý adâvet edilmez. Sýrf þeytân-ý racîmden baþka ondan nefret eden olmaz. Ýþte ben de Nur-u Kur'aný elde tutmak için,</p><p> </p><p>
                                        اَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarýldým. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarýnda; hem muvafýkta, hem muhalifte, o nurlarýn âþýklarý var. Bütün siyaset cereyanlarýnýn ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onlarýn garazkârane telâkkiyatlarýndan müberra ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envâr-ý Kuraniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kýsým çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meðer dinsizliði ve zýndýkayý siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde þeytanlar ola veya beþer kýyafetinde hayvanlar ola. «Elhamdülillâh» siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'anýn elmas gibi hakikatlarýný propaganda-i siyaset ittihamý altýnda cam parçalarýnýn kýymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar, kýyametlerini her taifenin nazarýnda parlak bir tarzda ziyadeleþtiriyor.</p><p> </p><p>
  وَقَالُوا اْلحَمْدُ لِلّهِ الَّذِى هَدَينَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلاَ اَنْ هَدَينَا اللّهُ لَقَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِاْلحَقِّ</p><p> </p><p>
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                       SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 168)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                Yirmiikinci Lem'a</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Isparta'nýn âdil vâlisine ve adliyesine ve zabýtasýna, en mahrem ve en has ve hâlis kardeþlerime mahsus olarak yirmi iki sene evvel Isparta'nýn  Barla nahiyesinde iken yazdýðým gayet mahrem bu risaleciðimi Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlýðýný gösterdiði için takdim ediyorum. Eðer münasip görülse, ya yeni veya eski harfle daktilo ile bir kaç nüsha yazýlsýn ki, yirmi beþ otuz senedir esarýmý arýyanlar ve tarassud edenler de anlasýnlar: Gizli hiçbir sýrrýmýz yok. Ve en gizli bir sýrrýmýz, iþte bu risaledir; bilsinler!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                                                 Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Ýþârât-ý Selâse</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  On Yedinci Lem'anýn On Yedinci Notasýnýn Üçüncü Mes'elesi iken, suallerin þiddet ve þumulüne ve cevaplarýnýn kuvvet ve parlaklýðýna binaen, Otuz Birinci Mektubun Yirmi Ýkinci Lem'asý olarak lemeâta karýþtý. Lem'alar bu lem'aya yer vermelidirler. Mahremdir, en has ve hâlis ve sâdýk kardeþlerimize mahsustur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّهَ بَالِغُ اَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu mes'ele «Üç Ýþaret» tir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Ýþaret: Þahsýma ve Risale-i Nura ait mühim bir sual.</p><p> </p><p>
  Çoklar tarafýndan deniliyor ki: Sen, ehl-i dünyanýn dünyasýna karýþmadýðýn halde, nedendir ki her fýrsatta onlar senin âhiretine karýþýyorlar. Halbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târik-üd-dünya ve münzevîlere karýþmýyor?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevab: Yeni Saidin bu suâle karþý cevabý sükûttur. Yeni Said:</p><p> </p><p>
  «Benim cevabýmý kader-i Ýlâhi versin» der. Bununla beraber mecburiyetle, emaneten istiâre ettiði  Eski Saidin kafasý diyor ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 169)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu suale cevap verecek, Isparta Vilâyetinin hükûmetidir ve þu vilâyetin milletidir. Çünki bu hükûmet ve þu millet, benden çok ziyade bu sualin altýndaki mâna ile alâkadardýrlar. Madem binler efradý bulunan bir hükûmet ve yüzbinler efradý bulunan bir millet benim bedelime düþünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur, ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuþup müdafaa edeyim. Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim, gittikçe daha ziyade dünyalarýna arkamý çeviriyorum. Hiçbir halim de mestur kalmamýþ. En gizli, en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazý meb'uslarýn ellerine geçmiþ. Eðer ehl-i dünyayý telâþa ve endiþeye düþürecek dünyevî bir karýþmak hâlim ve karýþtýrmak teþebbüsüm ve fikrim olsaydý, bu vilâyet ve kazalardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri halde ve ben de çekinmiyerek yanýma gelenlere esrarýmý beyan ettiðim halde, hükûmet bana karþý sükût edip iliþmediler. Eðer milletin ve vatanýn saadetine ve istikbaline zarar verecek bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri valisinden tut, köy karakol kumandanýna kadar kendilerini mes'ul eder. Onlar kendilerini mes'uliyetten kurtarmak için, hakkýmda habbeyi kubbe yapanlara karþý, kubbeyi habbe yapýp beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyle ise bu sualin cevabýný onlara havale ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Amma þu vilâyetin milleti, umumiyetle benden ziyade beni müdafaa etmek mecburiyetleri þundandýr ki, bu dokuz senedir; hem kardeþ, hem dost, hem mübarek olan bu milletin hayat-ý ebediyesine ve kuvvet-i îmaniyesine ve saadet-i hayatiyesine bilfiil ve maddeten te'sirini gösteren yüzer risalelerle çalýþtýðýmýzý ve hiçbir daðdaða ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediði ve hiçbir garazkârane tereþþuhat-ý siyasiye ve dünyeviye görülmediði ve «Lillahil Hamd» þu Isparta Vilâyeti, eski zamanýn  Þam-ý  Þerifinin mübarekiyetini  Âlem-i Ýslamýn medrese-i   umumîsi olan Mýsýrýn Câmi-ül-Ezher'i mübarekiyeti nev'inden, kuvve-i îmaniye ve salâbet-i dîniye cihetinde bir mübarekiyet makamýný Risale-i Nur vasýtasiyle kazanarak; bu vilâyette îmanýn kuvveti, lâkaydlýða ve ibadetin iþtiyaký, sefahete hâkim olmasýný ve umum vilâyetlerin fevkinde bir meziyet-i dindarâneyi Risali Nur bu vilâyete kazandýrdýðýndan; elbette bu vilâyetteki umum insanlar, hatta faraza dinsizi de olsa, beni ve Risale-i Nuru müdafaaya mecburdur. Onlarýn çok ehemmiyetli müdafaa haklarý içinde, benim gibi vazifesini bitirmiþ ve «Lillâhil Hamd» binlerle þâkirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalýþmýþ ve çalýþtýðý hen-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 170)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
gâmda, ehemmiyetsiz cüz'î hakkým beni müdafaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle dava vekilleri bulunan bir adam, kendi dâvasýný kendi müdafaa etmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Ýþaret: Tenkidkârâne bir suale cevaptýr.</p><p> </p><p>
  Ehl-i dünya tarafýndan deniliyor ki: Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden þiddetli þekvâ edip, «Bana zulmediyorsunuz» diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrýn muktezasý olarak hususî düsturlarýmýz var. Bunlarýn tatbikini sen kendine kabul etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zâlim olmaz, kabul etmiyen isyan eder. Ezcümle: Bu asr-ý hürriyette ve bu yeni baþladýðýmýz cumhuriyetler devrinde, müsavat esasý üzerine tahakküm ve tagallübü kaldýrmak düsturu, bizim bir kanun-u esasimiz hükmüne geçtiði halde, sen kâh hocalýk, kâh zahidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ý dikkati kendine celbederek; hükûmetin nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ý içtimaî elde etmeye çalýþtýðýn, zâhir hâlin ve eski zamandaki macerâ-yý hayatýnýn delâletiyle anlaþýlýyor. Bu hal ise, þimdiki tabir ile, burjuvalarýn müstebidâne tahakkümleri içinde hoþ görünebilir fakat bizim tabaka-i avâmýn intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolþevizm düsturlarý, bizim daha ziyade iþimize yaradýðý için, o sosyalizm düsturlarýný kabul ettiðimiz halde, senin vaziyetin bize aðýr geliyor, prensiplerimize muhalif düþüyor. Onun için sana verdiðimiz sýkýntýdan þekvâya ve küsmeye hakkýn yoktur?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Hayat-ý içtimâiye-i beþeriyede bir çýðýr açan, eðer kâinattaki kanun-u fýtrata muvâfýk hareket etmezse, hayýrlý iþlerde, terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi, þer ve tahrip hesabýna geçer. Madem kanun-u fýtrata tatbik-i harekete mecburiyet var. Elbette fýtrat-ý beþeriyeyi deðiþtirmek ve nev-i beþerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldýrmakla mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet ben, neseden ve hayatça avâm tabakasýndaným ve meþreben ve fikren, «müsâvât-ý hukuk» mesleðini kabul edenlerdenim ve þefkaten ve Ýslâmiyetten gelen sýrr-ý adalet ile, burjuva denilen tabaka-i havassýn istibdat ve tahakkümlerine karþý eskidenberi muhalefetle çalýþanlardaným. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve tagallüb ve tahakküm ve istibdadýn aleyhindeyim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Fakat nev-i beþerin fýtratý ve sýrr-ý hikmeti, müsavat-ý mutlaka kanununa zýddýr. Çünki Fâtýr-ý Hakîm, kemal-i kudret ve hikme-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 171)</p><p> </p><p>
tini göstermek için, az bir þeyden çok mahsulât aldýrýr ve bir sahifede çok kitablarý yazdýrýr ve birþey ile çok vazifeleri yaptýrdýðý gibi, beþer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte o sýrr-ý azîmdendir ki: Cenab-ý Hak, insan nev'ini binler nevileri  sümbül verecek ve hayvanatýn sair binler  nevileri kadar tabakat gösterecek bir fýtratta yaratmýþtýr. Sair hayvanat gibi; kuvâlarýna, lâtifelerine, duygularýna had konulmamýþ; serbest býrakýp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiðinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiði içindir ki, Arzýn halifesi ve kâinatýn neticesi ve zîhayatýn sultaný hükmüne geçmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte nev-i insanýn tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereði; müsabaka ile, hakikî îmanlý fazilettir. Fazileti kaldýrmak; mahiyet-i beþeriyenin tebdîliyle, aklýn söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. Evet þu hürriyet perdesi altýnda müdhiþ bir istibdadý taþýyan þu asrýn gaddar yüzüne çarpýlmaya lâyýk iken ve halbuki o tokada müstahak olmayan gayet mühim bir zâtýn yanlýþ olarak yüzüne savrulan kâmilâne þu sözün:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ne mümkün zulmile, bîdâd ile, imha-yý hürriyet;</p><p> </p><p>
  Çalýþ, idraki kaldýr muktedirsen âdemiyetten.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Sözünün yerine, bu asrýn yüzüne çarpmak için ben de derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ne mümkün zulmile, bîdâd ile, imha-yý fazilet;</p><p> </p><p>
  Çalýþ vicdaný kaldýr muktedirsen âdemiyyetten.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Veyahud:</p><p> </p><p>
  Ne mümkün zulmile, bîdâd ile, imha-yý fazilet;</p><p> </p><p>
  Çalýþ vicdaný kaldýr muktedirsen âdemiyetten.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, îmanlý fazilet; medar-ý tahakküm olmadýðý gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meþrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ý içtimaiye-i beþeriyeye karýþmamak tarzýndadýr. «Lillâhil Hamd» bu meþreb üstünde hayatýmýz gitmiþ ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr suretinde dava etmiyorum; fakat nîmet-i Ýlâhîyyeyi tahdis suretinde þükretmek niyetiyle diyorum ki, Cenab-ý Hak fazl ve keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur'âniyeye çalýþmak ve fetmetmek faziletini ihsan etmiþtir. Bu ihsan-ý Ýlâhîyi bütün hayatýmda «Lillâhil Hamd» tevfik-i Ýlâhî ile þu millet-i Ýslâmiyenin menfaatine, saadetine sarfederek; hiçbir vakit vasýta-i tahakküm ve tagallüb olmadýðý gibi, ekser ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nas ve hüsn-ü kabul-ü ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nas ve hüsn-ü kabul-ü hak dahi, mühim bir sýrra binaen benim menfûrumdur; onlar-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 172)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
dan kaçýyorum. Yirmi sene eski hayatýmý zâyi ettiði içni, onlarý kendime muzýr görüyorum. Fakat Risale-i Nuru beðenmelerine bir emare biliyorum, onlarý küstürmüyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ey ehl-i dünya! Dünyanýza hiç karýþmadýðým ve prensiplerinizle hiçbir cihet-i temasým bulunmadýðý ve dokuz sene esaretteki bu hayatýmýn þehadetiyle yeniden dünyaya karýþmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve daima fýrsatý bekliyen ve fikr-i istibdat ve tahakkümü taþýyan bir adam gibi yapýlan bunca tarassut ve tazyikiniz, hangi kanun iledir? Dünyada hiçbir hükûmet, böyle fevkal-kanun ve hiçbir ferdin tasvîbine mazhar olmýyan bir muameleye müsaade etmediði halde; bana karþý yapýlan bu kadar bed muamelere, yalnýz deðil benim küsmem, belki eðer bilse nev-i beþer küser, belki Kâinat küsüyor!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Ýþâret: Maðlatalý dîvânecesine bir sual.</p><p> </p><p>
  Bir kýsým ehl-i hüküm diyorlar ki: Madem sen bu memlekette duruyorsun, þu memleketin cumhurî kanunlarýna inkýyad etmek lâzým gelirken sen neden inziva perdesi altýnda kendini o kanunlardan kurtarýyorsun. Ezcümle: Þimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takýp, onunla bir kýsým millete tahakküm edip nüfuzunu icra etmek, müsavat esasýna istinad eden cumhuriyetin bir düsturuna münâfidir. Sen neden vazifesiz olduðun halde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfuruþane bir vaziyet takýnýyorsun?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Kanunu tatbik edenler evvelâ kendilerine tatbik ettikten sonra baþkasýna tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediðiniz bir düsturu baþkasýna tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kýrýyorsunuz ve karþý geliyorsunuz; çünki bu müsavat-ý mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ne vakit bir nefer, bir müþîrin makam-ý içtimaîsine çýkarsa ve milletin o müþîre  karþý gösterdikleri hürmet ve teveccühe iþtirak ederse ve onun gibi, o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyahut o müþîr, o nefer gibi âdîleþirse ve o neferin sönük vaziyetini alýrsa ve o müþîrin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa; hem eðer, en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ý harb reisi, en aptal bir neferle teveccüh-ü ammede ve hürmet-i muhabbette müsavata girerse o vakit sizin bu müsavat kanununuz hükmünce bana þöyle diyebilirsiniz: «Kendine hoca deme! Hürmeti kabul etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hiz-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 173)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
met et! Dilencilere arkadaþ ol!»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eðer deseniz: Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife baþýnda olduðu vakte mahsustur ve vazifedarlara hasdýr. Sen vazifesiz bir adamsýn, vazifedarlar gibi milletin hürmetini kabul edemezsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Eðer insan yalnýz bir cesedden ibaret olsa.. ve insan dünyada lâyemûtâne daimî kalsa.. ve kabir kapýsý kapansa.. ve ölüm öldürülse.. o vakit vazife yalnýz askerlik ve idare me'murlarýna mahsus kalýrsa.. sözünüzde dahi bir mânâ olurdu. Fakat madem insan yalnýz cesedden ibaret deðil.. cesedi beslemek için; kalb, dil, akýl dimað koparýlýp o cesede yedirilmez; onlar imha edilmez onlar da idare ister.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ve madem kabir kapýsý kapanmýyor ve madem kabrin öbür tarafýndaki endiþe-i istikbal her ferdin en mühim mes'elesidir. Elbette milletin itaat ve hürmetine istinad eden vazifeler, yalnýz milletin hayat-ý dünyeviyesine ait içtimâî ve siyasî ve askerî vazifelere münhasýr deðildir. Evet, yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduðu gibi, ebed tarafýna yolculara da hem vesika, hem o zulümatlý yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli deðildir. Böyle bir vazifenin inkârý, ölümün inkâriyle ve her gün   اَلْمَوْتُ حَقٌّ</p><p> </p><p>
dâvâsýný, cenazelerinin mühürüyle imza edip tasdik eden otuzbin þahidin þehadetini tekzib ve inkâr etmekle olur. Madem mânevî hâcât-ý zaruriyeye istinad eden mânevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakasý ve berzah zulümatýnda kalbin ceb feneri ve saadet-i ebediyenin anahtarý olan îmandýr ve îmanýn ders ve takviyesidir. Elbette o vazifeyi gören ehl-i mârifet, herhalde küfrân-ý nîmet suretinde kendine edilen nîmet-i Ýlâhiyyeyi ve fazilet-i îmâniyyeyi hiçe sayýp, sefihler ve fâsýklarýn makamýna sukut etmiyecektir. Kendini, aþaðýlarýn bid'alariyle, sefahetleriyle bulaþtýrmayacaktýr!.. Ýþte beðenmediðiniz ve müsavatsýzlýk zannetiðiniz inziva bunun içindir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu hakikatla beraber, beni iþkence ile tâciz eden sizin gibi enaniyette ve bu kanun-u müsavatý kýrmakta fir'avunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karþý demiyorum. Çünki mütekebbirlere karþý tevazu, tezellül zannedildiðinden, tevazu etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf ve mütevâzi ve âdil kýsmýna derim ki: Ben «Felillâhil Hamd» kendi kusurumu, aczimi biliyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 174)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Deðil müslümanlar üstünde mütekebbirane bir makam-ý ihtiram istemek, belki her vakit nihayetsiz kusurlarýmý hiçliðimi görüp, istiðfar ile teselli bulup, halklardan ihtiram deðil, dua istiyorum. Hem zannederim benim bu mesleðimi, benim bütün arkadaþlarým biliyorlar. Yalnýz bu kadar var ki: Kur'an-ý Hakîmin hizmeti esnasýnda ve hakaik-ý îmaniyenin dersi vaktinde, o hakaik hesabýna ve Kur'an þerefine, o makamýn iktiza ettiði izzet ve vakar-ý ilmiyeyi ders vaktinde muhafaza edip, baþýmý ehl-i dalâlete eðmemek için,  o izzetli vaziyeti muvakkaten takýnýyorum. Zannederim, ehl-i dünyanýn kanunlarýnýn haddi yoktur ki bu noktalara karþý çýkabilsin!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Cây-ý Hayret Bir Tarz-ý Muamele: Malûmdur ki, heryerde ehl-i maârif, mârifet ve ilim noktasýnda muhakeme eder. Nerede ve kimde mârifet ve ilmi görse, meslek itibariyle ona karþý bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ düþman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maârif, onun ilim ve mârifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler. Halbuki Ýngilizin en yüksek meclis-i ilmiyesinin, Meþihat-ý Ýslâmiyeden sorduðu altý sualin cevabýný altýyüz kelime ile Meþihat-ý Ýslâmiyeden istedikleri zaman, bura maârifinin hürmetsizliðine uðrayan bir ehl-i mârifet, o altý suale altý kelime ile mazhar-ý takdir olmuþ bir cevab veren.. ve ecnebilerin en mühim ve hükemalarýn en esaslý düsturlarýna hakiki ilim ve mârifetle muaraza edip galebe çalan.. ve Kur'an'dan aldýðý kuvvet-i mârifet ve ilme istidaneden Avrupa feylesoflarýna meydan okuyan.. ve hürriyetten altý ay evvel Ýstanbulda, hem ulemâyý ve hem de mekteblileri münazaraya davet edip, kendisi bir sual sormadan suallerine noksansýz olarak doðru cevap veren.. (Hâþiye) ve bütün hayatýný bu milletin saadetine hasreden.. ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisaniyle neþredip o milleti tenvir eden.. hem vatandaþ, hem dindaþ, hem dost, hem kardeþ bir ehl-i mârifete karþý en ziyade sýkýntý veren ve hakkýnda adâvet besliyen ve belki hürmetsizlik eden; bir kýsým maârif dairesine mensub olanlarla, az bir kýsým resmî hocalardýr. Ýþte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maârifperverlik midir? Vatanperverlik midir? Milliyetperverlik midir? Cumhuriyetperverlik midir? Hâþâ! Hâþâ! Hiçbir þey deðil. Belki bir kader-i Ýlâhîdir ki, o kader-i Ýlâhî, o ehl-i mârifet adamýn dostluk ümid ettiði yerden adavet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmi riyaya girmesin ve ihlâsý kazansýn...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Yeni Said diyor ki: Þu makamda Eski Saidin iftiharkârane söylediði þu sözlere ben iþtirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiðim için susturamýyorum. Enaniyetlilere karþý bir parça enaniyetini göstersin, diye sükût ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 175)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                         Hâtime</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kendimce cây-ý hayret ve medar-ý þükran bir taarruz:</p><p> </p><p>
  Bu fevkalâde enaniyetli ehl-i dünyanýn enaniyet iþinde o kadar hassasiyet var ki, eðer þuuren olsa idi, keramet derecesinde veyahut büyük bir deha derecesinde bir muamele olurdu. O muamele de þudur: Kendi nefsim ve aklým bende hissetmedikleri bir parça riyakârane enaniyet vaziyetini, onlar enaniyetlerinin hassasiyet mizaniyle hissediyorlar gibi, þiddetli bir surette ben hissetmediðim enaniyetimin karþýsýna çýkýyorlar. Bu sekiz dokuz senede, sekiz dokuz defa tecrübem var ki; onlarýn zâlimâne bana karþý muamelelerinin vukuundan sonra, kader-i Ýlâhîyi düþünüp «Ne için bunlarý bana musallat etti» diye nefsimin desiselerini arýyordum. Her defada, ya nefsim þuursuz olarak enaniyete fýtrî meyletmiþ veyahud bilerek beni aldatmýþ anlýyorum. O vakit, kader-i Ýlâhî, o zâlimlerin zulmü içerisinde hakkýmda adalet etmiþ, derdim. Ezcümle: Bu Yazýn, arkadaþlarým güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Þuursuz olarak nefsimde hodfuruþâne bir keyf arzusu uyanmakla ehl-i dünya öyle þiddetli o arzumun karþýsýna çýktýlar ki, yalnýz o gizli arzuyu deðil, belki çok iþtihalarýmý kestiler. Hatta ezcümle; bu defa Ramazandan sonra, eski zamanda gayet büyük, kudsî bir imâmýn bize karþý gaybî kerametiyle iltifatýndan sonra, kardeþlerimin takvâ ve ihlâslarý ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn-ü zanlarý içinde -ben bilmiyerek-  nefsim müftehirâne, güya müteþekkirâne perdesi altýnda riyâkarane bir enaniyet vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyanýn hadsiz hassasiyetle ve hatta riyakârlýðýn zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliþtiler. Ben Cenab-ý Hakka þükrediyorum ki, bunlarýn zulmü, bana bir vasýta-i ihlâs oldu...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ  وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ</p><p> </p><p>
اَللّهُمَّ يَا حَافِظُ يَاحَفِيظُ يَا خَيْرَ ا لْحَافِظِينَ اِحْفَظْنِى وَ احْفَظْ رُفَقَائِ مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَ الشَّيْطَانِ وَ مِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَ اْلاِنْسَانِ وَ مِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلاَلَةِ وَ اَهْلِ الطُّغْيَانِ آمِينَ آمِينَ آمِينَ</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 176)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                       Yirmialtýncý Lem'anýn Altýncý Ricasý</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir zaman elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuþ edip, Barla yaylâsýnda Çam Daðýnýn tepesinde yalnýz kaldým. Yalnýzlýkta bir nur arýyordum. Bir gece, o yüksek tepenin baþýndaki yüksek bir çam aðacýnýn üstündeki üstü açýk odacýkta idim. Üç dört gurbeti -birbiri içinde- ihtiyarlýk bana ihtar etti. Altýncý Mektupta izah edildiði gibi, o gece; ýssýz, sessiz, yalnýz aðaçlarýn hýþýrtýlarýndan ve hemhemelerinden gelen hazin bir seda, bir ses; rikkatime, ihtiyarlýðýma, gurbetime ziyade dokundu. Ýhtiyarlýk bana ihtar etti ki: Gündüz nasýl þu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de: Senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatýnýn yazý dahi ölümün kýþ gecesine inkýlâb edeceðini kalbimin kulaðýna söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi: «Evet, ben vatanýmdan garip olduðum gibi, bu elli sene zarfýndaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrý düþtüðümden ve arkalarýnda onlara aðlayarak kaldýðýmdan bu vatan gurbetinden daha ziyade hazin ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve daðýn garîbane vaziyetindeki hazin gurbetten daha ziyade hazin ve elîm bir gurbete yakýnlaþýyorum ki, bütün dünyadan birden müfarakat zamaný yakýnlaþtýðýný ihtiyarlýk bana haber veriyor.» Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur aradým. Birden Ýman-ý Billâh imdada yetiþti, öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduðum muzaaf vahþet bin defa tezâuf etse idi, yine o teselli kâfi gelirdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlikýmýz var, bizim için gurbet olamaz, madem o var, bizim için herþey var; madem o var, melâikeleri de var. Öyle ise bu dünya boþ deðil, hâli daðlar, boþ sahralar Cenab-ý Hakkýn ibâdiyle doludur. Zîþuur ibadýndan baþka, onun nuruyla, onun hesabiyle taþý da aðacý da birer mûnis arkadaþ, hükmüne geçer; lisan-ý hal ile bizim ile konuþabilirler ve eðlendirirler. Evet bu kâinatýn mevcudatý adedince ve bu büyük kitab-ý âlemin harfleri sayýsýnca vücuduna þehadet eden ve zîruhlarýn medar-ý þefkat ve rahmet ve inayet olabilen cihazatý ve mat'ûmatý ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, þahitler; bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlikýmýzýn, Sâniimizin, Hâmimizin dergâhýný gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir þefaatçi, acz ve zaaftýr. Ve acz ve zaafýn</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 177)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
tam zamaný da, ihtiyarlýktýr. Böyle bir dergâha makbul bir þefaatçi olan ihtiyarlýktan küsmek deðil, sevmek lâzýmdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎ'NÝN BÝRKAÇ MEKTUBU VE NUR</p><p> </p><p>
RÝSALELERÝNÝN TE'LÝFÝ ZAMANLARINDA RÝSALE-Ý NUR'U EL</p><p> </p><p>
YAZILARÝYLE NEÞREDENLERDEN BAZILARININ FIKRALARDIR.</p><p> </p><p>
YÝRMÝ SEKÝZÝNCÝ MEKTUBUN ÜÇÜNCÜ MES'ELESÝNÝN</p><p> </p><p>
TETÝMMESÝ OLABÝLÝR KÜÇÜK VE HUSUSÎ BÝR MEKTUPTUR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ahiret kardeþlerim ve çalýþkan talebelerim Hüsrev Efendi ve Re'fet Bey,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sözler namýndaki envâr-ý Kur'âniyyede üç keramet-i Kur'âniyeyi hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve þevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiðimiz üç ise:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühûlet ve sürattir. Hattâ beþ parça olan On Dokuzuncu Mektub iki üç günde ve her günde üç dört saat zarfýnda -mecmuu on iki saat eder- kitabsýz, daðda, baðda te'lif edildi. Otuzuncu Söz; hastalýklý bir zamanda, beþ altý saatte te'lif edildi. Yirmi Sekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman'ýn Dere Bahçesinde te'lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sürate hayrette kaldýk. Ve hâkeza.. Te'lifinde bu keramet-i Kurâniyye olduðu gibi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Yazmasýnda dahi fevkalâde bir sühulet, bir iþtiyak ve usanmamak var. Þu zamanda ruhlara, akýllara usanç veren çok esbab içinde, bu «Söz» lerden biri çýkar; birden çok yerlerde kemal-i iþtiyakla yazýlmaya baþlanýyor. Mühim meþgaleler içinde, onlar her þeye tercih ediliyor. Ve hâkeza...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Keramet-i Kur'âniyye: Bunlarýn okunmasý dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alýnýyor, usanýlmýyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte siz dahi, dördüncü bir Keramet-i Kurâniyye'yi isbat ettiniz. Hüsrev gibi, kendine tenbel diyen ve beþ senedir. Sözleri iþittiði halde yazmaya cidden tenbellik edip baþlamýyan bir kardeþimiz, bir ayda on dört kitabý güzel ve dikkatli yazmasý, þüphesiz dördüncü bir keramet-i esrâr-ý Kurâniyyedir. Hususan Otuz Üçüncü Mektub olan Otuz Üç Pencerelerin kýymeti tamamen takdir edilmiþ ki, gayet dikkatle ve güzel yazýlmýþ. Evet o risale, Marifetullah ve Ýman-ý Billâh için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnýz baþtaki pencereler gayet icmal ve ihtisar ile gidilmiþtir; fakat gittikçe inkiþaf eder; daha ziyade parlar. Zaten</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 178)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sair te'lifata muhalif olarak ekser «Söz» lerin baþlarý mücmel baþlar, gittikçe geniþler, tenevvür eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
             Yirmisekizinci Mektubun Yedinci Meselesi</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
 قُلْ بِفَضْلِ اللّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þu mesele «Yedi Ýþaret» tir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evvelâ, tahdis-i nimet suretinde birkaç sýrr-ý inayeti izhar eden «Yedi Sebeb» i beyan ederiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vâkýa-i sâdýkada görüyorum ki: Ararat Daðý denilen meþhur Aðrý Daðýnýn altýndayým. Birden o dað, müthiþ infilâk etti; daðlar gibi parçalarý, dünyanýn her tarafýna daðýttý. O dehþet içinde baktým ki, merhum validem yanýmdadýr. Dedim: «Ana, korkma! Cenab-ý Hakkýn emridir; O rahîmdir ve hakîmdir» Birden o hâlette iken, baktým ki mühim bir zat, bana âmirane diyor ki: «Ý'caz-ý Kur'aný beyan et.» Uyandým, anladým ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkýlâbtan sonra, Kur'ân etrafýndaki surlar kýrýlacak. Doðrudan doðruya Kur'ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'âna hücum edilecek; i'cazý Onun çelik bir zýrhý olacak. Ve þu i'cazýn bir nev'inin þu zamanda izharýna -haddimin fevkinde olarak- benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduðumu anladým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Madem Ý'caz-ý Kur'an'ý bir derecede beyan, Sözlerle oldu. Elbette o i'cazýn hesabýna geçen ve O'nun reþahatý ve berekâtý nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtý izhar etmek, i'caza yardýmdýr ve izhar etmek gerektir.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Sebeb: Madem Kur'ân-ý Hakîm mürþidimizdir, üstadýmýzdýr, imamýmýzdýr, herbir âdâbda rehberimizdir; O kendi kendini methediyor. Biz de O'nun dersine ittibaen, O'nun tefsirini methedeceðiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem madem yazýlan Sözler onun bir nevi tefsiridir, ve o risaleler ki Hakaik-ý Kur'âniyyenin malýdýr ve hakikatlarýdýr; ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 179)</p><p> </p><p>
madem Kur'ân-ý Hakîm ekser sûrelerde, hususan    الر    larda    حم   lerde kendi kendini kemal-i haþmetle gösteriyor; kemâlâtýný söylüyor; lâyýk olduðu mehdi kendi kendine ediyor. Elbette sözlerde in'ikâs etmiþ Kurân-ý Hakîmin lemeat-ý i'caziyyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inâyât-ý Rabbaniye'nin izharýna mükellefiz. Çünkü, o üstadýmýz öyle eder ve öyle ders verir.</p><p> </p><p>
  Üçüncü Sebeb: Sözler hakkýnda tevazu suretinde demiyorum, belki bir hakikatý beyan etmek için derim ki: « Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim deðil Kur'ânýndýr ve Kur'ândan tereþþuh etmiþtir.» Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât-ý Kur'âniyyeden süzülmüþ bazý katarattýr. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceðim: elbette bâki olacak bir þey ve bir eser, benimle baðlanmamak gerektir ve baðlanmamalý. Ve madem ehl-i dalâlet ve tuðyan, iþlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette Semâ-yý Kur'ânýnýn yýldýzlariyle baðlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile baðlanmamalý. Hem madem örf-i nâsda, bir eserdeki mezâya, o eserin masdarý ve menbaý zannettikleri müellifin etvarýnda aranýlýyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galileyi kendim gibi bir müflise  ve onlarýn binde birini kendinde gösteremeyen þahsiyetime maletmek, hakikata karþý büyük bir haksýzlýk olduðu için risaleler kendi malým deðil, Kur'ânýn malý olarak Kur'ânýn reþehat-ý meziyyatýna mazhar olduklarýný izhar etmeye mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkýmlarýnýn hâsiyetleri, kuru çubuðunda aranýlmaz! Ýþte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.</p><p> </p><p>
  Dördüncü Sebeb: Bazan tevazu, küfran-ý nimeti istilzam ediyor; belki küfran-ý nimet olur. Bazan da tahdis-i nimet, iftihar olur. Ýkisi de zarardýr. Bunun çare-i yegânesi ki: -ne küfran-ý nimet çýksýn, ne de iftihar olsun- meziyyet ve kemâlâtlarý ikrar edip fakat temellük etmeyerek, Mün'im-i Hakikînin eser-i in'amý olarak göstermektedir. Meselâ: Nasýl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleþsen, halk sana dese: «Maþaallah, çok güzelsin, çok güzelleþtin.» Eðer sen</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 180)</p><p> </p><p>
tevazukârane desen: «Hâþâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik!» O vakit küfran-ý nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karþý hürmetsizlik olur. Eðer müftehirane desen: «Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz...» O vakit, maðruraren bir fahirdir.</p><p> </p><p>
  Ýþte; fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: «Evet ben güzelleþtim, fakat güzellik libasýndýr ve dolayýsiyle libasý bana giydirenindir, benim deðildir.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bunun gibi, ben de sesim yetiþse, bütün küre-i arza baðýrarak derim ki: «Sözler güzeldirler, hakikattýrlar, fakat benim deðildirler, Kur'ân-ý Kerîmin hakaikinden telemmu' etmiþ þualardýr...»</p><p> </p><p>
وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى * وَ لكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ</p><p> </p><p>
düsturuyla derim ki:</p><p> </p><p>
وَ مَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِى * وَ لكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْآنِ</p><p> </p><p>
yâni: «Kur'ânýn hakaik-i i'cazýný ben güzelleþtiremedim, güzel gösteremedim, belki Kur'ânýn güzel hakikatlarý, benim tâbiratlarýmý da güzelleþtirdi, ulvîleþtirdi.» Madem böyledir; hakaik-ý Kur'ânýn güzelliði namýna, «Sözler» namýndaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedarlýða terettüp eden Ýnâyât-ý Ýlâhiyyeyi izhar etmek, makbul bir tahdîs-i nimettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beþinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten iþittim ki; o zat, eski velîlerin gaybî iþeretlerinden istihraç etmiþ ve kanaatý gelmiþ ki: «Þark tarafýndan bir nur zuhur edecek, bid'alar zulümatýný daðýtacak.» Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazýr etmek lâzým gelir. Ve anladýk ki, bu hizmetimizle o nuranî zatlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait deðil, elbette Sözler namýndaki nurlara ait olan inâyât-ý Ýlâhiyyeyi beyan etmekte medar-ý fahr ve gurur olamaz; belki medar-ý hamd ve þükür ve tahdîs-i nimet olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Altýncý Sebeb: Sözlerin te'lifi vasýtasiyle Kur'âna hizmetimize bir mükâfat-ý âcile ve bir vasýta-i teþvik olan inâyât-ý Rabbaniyye, bir muvaffakiyettir. Muvaffakiyet ise, izhar edilir. Muvaffakiyetten geçse, olsa olsa bir ikram-ý Ýlâhî olur. Ýkram-ý Ýlâhî ise; izharý, bir þükr-ü mânevîdir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarýmýz karýþmadan bir Keramet-i Kur'âniyye olur. Biz mazhar olmuþuz. Bu nevi ihtiyarsýz ve habersiz gelen bir kerametin izharý,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 181)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
zararsýzdýr. Eðer âdi kerâmâtýn fevkine çýksa, o vakit olsa olsa Kur'ânýn i'caz-ý mânevîsinin þûleleri olur. Madem i'caz hesabýna geçer, hiç medar-ý fahr ve gurur olamaz, belki medar-ý hamd ve þükrandýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yedinci Sebeb: Nev-i insanýn yüzde sekseni ehl-i tahkik deðildir ki, hakikata nüfuz etsin ve hakikatý hakikat tanýyýp kabul etsin. Belki sûrete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan iþittikleri mesâili, taklîden kabul ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikatý, zaif bir adamýn elinde zaif görür; ve kýymetsiz bir mes'eleyi kýymetdar bir adamýn elinde görse, kýymetdar telâkki eder. Ýþte ona binaen, benim gibi zaif ve kýymetsiz bir biçarenin elindeki  hakaik-ý îmaniyye ve Kur'aniyyenin kýymetini, ekser nâsýn nokta-i nazarýnda düþürmemek  için bilmecburuye ilan ediyorum ki: ihtiyarýmýz ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmiyerek, bizi mühim iþlerde çalýþtýrýyor. Delilimiz de þudur ki: Þuurumuz ve ihtiyarýmýzdan hariç bir kýsým inâyâta ve teshilâta mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inayetleri baðýrarak ilân etmeye mecburuz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte geçmiþ «Yedi Esbab» a binaen, küllî birkaç inâyet-i Rabbaniyye'ye iþaret edeceðiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Ýþaret: Yirmi Sekizinci Mektubun Sekizinci Mes'elesinin Birinci nüktesinde beyan edilmiþtir ki,  «tevâfukat» týr. Ezcümle: Mu'cizat-ý Ahmediyye Mektubatýnda, Üçüncü iþaretinden tâ On Sekizinci Ýþaretine kadar altmýþ sahife, habersiz, bilmeyerek, bir müstensihin nüshasýnda, iki sahife müstesna olmak üzere mütebaki bütün sahifelerde -kemâl-i müvazenetle- iki yüzden ziyade «Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm» kelimeleri birbirine bakýyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesadüf olmadýðýný tasdik edecek. Halbuki tesadüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarý yarýya tevafuk olur; ancak bir iki sahifede tamamen tevafuk edebilir. O halde böyle umum sahifelerde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyade olsun, kemal-i mizan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesadüf olmasý mümkün deðildir. Hem sekiz ayrý ayrý müstensihin bozamadýðý bir tevafukun, kuvvetli bir iþaret-i gaybiyye içinde olduðunu gösterir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nasýl ki ehl-i belâgatýn kitablarýnda, belâgatýn derecatý bulunduðu halde, Kur'ân-ý Hakîmdeki belâgat, derece-i i'caza çýkmýþ. Kimsenin haddi deðil ki ona yetiþsin. Öyle de: Mu'cizat-ý Ah-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T:182)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mediyyenin bir âyinesi olan On Dokuzuncu Mektub ve Mu'cizat-ý Kurâniyyenin bir tercümaný olan Yirmi Beþinci Söz ve Kur'ânýn bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarýnda tevafukat, umum kitablarýn fevkinde bir derece-i garabet gösteriyor. Ve ondan anlaþýlýyor ki: Mu'cizat-ý Kur'âniyye ve Mu'cizat-ý Ahmediyyenin bir nevi kerametidir ki, o âyinelerde tecelli ve temessül ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci Ýþaret: Hizmet-i Kur'âniyyeye ait inâyât-ý Rabbaniyye'nin ikincisi þudur ki: Cenab-ý Hak, benim gibi kalemsiz, yarým ümmî, diyar-ý gurbette, kimsesiz, ihtilâttan menedilmiþ bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samimî, gayyur, fedakâr ve kalemleri birer elmas kýlýnç olan kardeþleri bana muavin ihsan etti. Zaif ve âciz omuzuma çok aðýr gelen vazife-i Kur'aniyyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi; kemal-i kereminden yükümü hafifleþtirdi. O mübarek cemaat ise; Hulûsi'in tâbiriyle, telsiz telgrafýn âhizeleri hükmünde ve Sabri'nin tâbiriyle, nur fabrikasýnýn elektriklerini yetiþtiren makineler hükmünde ayrý ayrý meziyetleri ve kýymettar muhtelif hasiyetleriyle beraber; yine Sabri'nin tâbiriyle bir tevafukat-ý gaybiyye nev'inden olarak, þevk ve sa'y ü gayret ve ciddiyette, birbirine benzer bir surette, esrar-ý Kur'âniyyeyi envar-ý îmaniyyeyi etrafa neþretmeleri ve her yere eriþtirmeleri; ve þu zaman da (yâni hurufat deðiþmiþ, matbaa yok, herkes envar-ý îmaniyyeye muhtaç olduðu bir zamanda) ve fütur verecek ve þevki kýracak çok esbab varken bunlarýn fütursuz, kemal-i þevk ve gayretle bu hizmetleri, doðrudan doðruya bir keramet-i Kurâniyye ve zâhir bir inâyet-i Ýlâhiyyedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, velâyetin kerameti olduðu gibi, niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardýr; samimiyetin dahi kerameti vardýr... Bâhusus, Lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeþlerin içinde, ciddî, samimî tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ þöyle bir cemaatin þahs-ý mânevîsi, bir velîyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ey kardeþlerim ve ey hizmet-i Kur'ânda arkadaþlarým! Bir kal'ayý fetheden bir bölüðün çavuþuna bütün þerefi ve bütün ganimeti vermek nasýl  zulümdür, bir hatâdýr; öyle de: Þahs-ý mânevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsýl olan fütuhattaki inâyâtý benim gibi bir biçareye veremezsiniz!... Elbette böyle mübarek bir cemaatte, tevafûkat-ý gaybiyyeden daha ziyade kuvvetli bir iþaret-i gaybiyye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umu-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 183)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ma gösteremiyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Ýþaret: Risale-i Nur eczalarý, bütün mühim hakaik-i îmaniyye ve Kur'âniyyeyi hattâ en muannide karþý dahi parlak bir surette isbatý, çok kuvvetli bir iþaret-i gaybiyye ve bir Ýnayet-i Ýlâhiyyedir. Çünkü: Hakaik-i îmaniyye ve Kur'âniyye içinde öyleleri var ki, en büyük bir dâhi telâkki edilen Ýbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiþ, «Akýl buna yol bulamaz...» demiþ. Onuncu Söz Risalesi, o zatýn dehasiyle yetiþemediði hakaiki avamlara da, çocuklara da bildiriyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem meselâ: Sýrr-ý kader ve cüz-ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd-ý Teftezanî gibi bir allâme, kýrk elli sahifede -meþhur Mukaddemat-ý Ýsna Aþer namiyle «Telvih» nam kitabýnda- ancak hallettiði ve ancak havassa bildirdiði ayný mesail, Kadere dair olan Yirmi Altýncý Sözde, Ýkinci Mebhasýn iki sahifesinde tamamiyle, hem herkese bildirecek bir tarzda beyaný, eser-i inâyet olmazsa nedir?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem bütün ukulü hayrette býrakan ve hiçbir felsefenin eliyle keþfedilemeyen ve sýrr-ý hilkat-i âlem ve týlsým-ý kâinat denilen ve Kur'ân-ý Azîmüþþanýn i'cazýyla keþfedilen o týlsým-ý müþkil-küþa ve o muamma-yý hayret-nüma, Yirmi Dördüncü Mektub ve Yirmi Dokuzuncu Sözün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Sözün tahavvülât-ý zerratýn altý adet hikmetinde keþfedilmiþtir. Kâinattaki faaliyet-i hayret-nümasýnýn týlsýmýný ve hilkat-i kâinatýn ve âkýbetinin muammasýný ve tahavvülât-ý zerrattaki harekâtýn sýrr-ý hikmetini keþf ve beyan etmiþlerdir; meydandadýr, bakýlabilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem sýrr-ý Ehadiyet ile, þeriksiz vahdet-i Rububiyeti, hem nihayetsiz kurbiyet-i Ýlâhiyye ile, nihayetsiz bu'diyetimiz olan hayret-engiz hakikatlarý kemal-i vuzuh ile On Altýncý Söz ve Otuz Ýkinci Söz beyan ettikleri gibi kudret-i Ýlâhiyyeye nisbeten zerrat ve seyyarât müsavi olduðunu ve Haþr-i Âzam'da umum zîruhun ihyasý, bir nefsin ihyasý kadar o kudrete kolay olduðunu; ve þirkin, hilkat-i kâinatta müdahelesi imtina' derecesinde akýldan uzak olduðunu kemal-i vuzuh ile gösteren Yirminci Mektubdaki, وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ   kelimesi beyanýnda ve üç temsili havi onun zeyli, þu azîm sýrr-ý vahdeti keþfetmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem hakaik-i îmaniyye ve Kur'âniyyede öyle bir geniþlik var ki; en büyük zekâ-i beþerî ihata edemediði halde; benim gibi zihni</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 184)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
müþevveþ, vaziyeti periþan, müracaat edilecek kitab yokken sýkýntýlý ve sür'atle yazan bir adamda o hakaikin ekseriyet-i mutlakasý dekaikiyle zuhuru; doðrudan doðruya Kur'ân-ý Hakîmin i'caz-ý mânevîsinin eseri ve inayet-i Rabbaniyyenin bir cilvesi ve kuvvetli bir iþaret-i gaybiyyedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dördüncü Ýþaret: Elli, altmýþ risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiþ ki; deðil benim gibi az düþünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanýn, belki büyük zekâlardan mürekkep bir ehl-i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapýlmayan bir tarzda te'lifleri, doðrudan doðruya bir eser-i inayet olduklarýný gösteriyor. Çünki: Bütün bu risalelerde bütün derin hakaik, temsilât vasýtasiyle, en âmi ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikýn çoðunu, büyük âlimler, tefhim edilmez deyip; deðil avama, belki havassa da bildiremiyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte en uzak hakikatlarý, en yakýn bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede, benim gibi Türkçesi az, sözleri muðlâk, çoðu anlaþýlmaz ve zâhir hakikatlarý dahi müþkülleþtiriyor diye eskidenberi iþtihar bulmuþ ve eski eserleri o sû-i iþtiharý tasdik etmiþ bir þahsýn elinde bu hârika teshilât ve sühulet-i beyan; elbette bilâþüphe bir eser-i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân-ý Kerîmin i'caz-ý mânevîsinin bir cilvesidir ve temsilât-ý Kur'âniyyenin bir temessülüdür ve in'ikâsýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Beþinci Ýþaret: Risaleler, umumiyetle pek çok intiþar ettiði halde; en büyük âlimden tut, tâ en âmi adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir velîden tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakat-ý nâs ve taifeler o risaleleri gördükleri ve okuduklarý ve bir kýsmý tokatlarýný yedikleri halde, tenkid edilmemesi ve her taife derecesine göre istifade etmesi, doðrudan doðruya bir eser-i inayet-i Rabbaniyye ve bir keramet-i Kur'âniyye olduðu gibi; çok tetkikat ve taharriyatýn neticesiyle ancak husûl bulan o çeþit risaleler, fevkalâde bir süratle, hem idrakimi ve fikrimi müþevveþ eden sýkýntýlý inkýbaz vakitlerinde yazýlmasý dahi bir eser-i inâyet ve bir ikram-ý Rabbanîdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, ekser kardeþlerim ve yanýmdaki umum arkadaþlarým ve müstensihler biliyorlar ki; On Dokuzuncu Mektubun beþ parçasý birkaç gün zarfýnda her gün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazýlmasý hattâ en mühim bir parça ve o parçada lâfz-ý Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir Hatem-i Nübüvveti gösteren Dördüncü</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 185)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Cüz; üç dört saatte, daðda, yaðmur aldýnda ezber yazýlmýþ. Ve Otuzuncu Söz gibi mühim  ve bir dakik bir risale, altý saat içinde bir baðda yazýlmýþ. Ve Yirmi Sekizinci Söz, Süleyman'ýn bahçesinde, bir, nihayet iki saat içinde yazýlmasý gibi, ekser risaleler böyle olmasý; ve eskidenberi sýkýntýlý ve münkabýz olduðum zaman, en zâhir hakikatlarý dahi beyan edemediðimi belki bilemediðimi yakýn dostlarým biliyorlar. Hususan o sýkýntýya hastalýk da ilâve edilse, daha ziyade beni dersten, te'liften menetmekle beraber en mühim  Sözler ve risaleler, en sýkýntýlý ve hastalýklý zamanýmda, en süratli bir tarzda yazýlmasý; doðrudan doðruya bir inâyet-i Ýlâhiyye ve bir ikram-ý Rabbanî ve bir keramet-i Kur'âniyye olmazsa nedir?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem, hangi kitab olursa olsun (böyle Hakaik-i Ýlâhiyyeden ve îmaniyyeden bahsetmiþ ise) -alâ külli hal- bir kýsým mesaili, bir kýsým insanlara zarar verir.. ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neþredilmemiþ. Halbuki þu risaleler ise; þimdiye kadar hiç kimsede, -çoklardan sorduðum halde- sû-i te'sir ve aksülâmel ve tahdiþ-i ezhan gibi bir zarar vermedikleri, doðrudan doðruya bir iþaret-i gaybiyye ve bir inâyet-i Rabbaniyye olduðu bizce muhakkaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Altýncý Ýþaret: Þimdi bence kat'iyet peyda etmiþtir ki; ekser hayatým, ihtiyar ve iktidarýmýn þuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiþ ve öyle garip bir surette ona cereyan verilmiþ; tâ Kur'ân-ý Hakîme hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ý ilmiyyem, mukaddemât-ý ihzariyye hükmüne geçmiþ. Ve Sözler ile Ý'caz-ý Kur'ânýn izharý, onun neticesi olacak bir surette olmuþtur. Hattâ þu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfýnda tecerrüdüm; ve meþrebime muhalif yalnýz bir köyde imrar-ý hayat etmekliðim; ve eskidenberi ülfet ettiðim hayat-ý içtimaiyyenin çok rabýtalarýndan ve kaidelerinden nefret edip terketmekliðim; doðrudan doðruya  bu Hizmet-i Kur'âniyyeyi hâlis, sâfi bir surette yaptýrmak için bu vaziyet verildiðine þüphem kalmamýþtýr. Hattâ çok defa bana verilen sýkýntý ve zulmen bana karþý olan tazyikat perdesi altýnda, bir dest-i inâyet tarafýndan, merhametkârâne, Kur'ânýn esrarýna hasr-ý fikr ettirmek ve nazarý daðýtmamak için yapýlmýþtýr kanaatindeyim. Hattâ eskiden mütalâaya çok müþtak olduðum halde, bütün bütün sair kitaplarýn mütalâasýndan bir men', bir mücanebet ruhuma verilmiþtir. Böyle gurbette medar-ý teselli ve ünsiyet olan mütalâayý bana terkettiren, anladým ki, doðrudan doðruya Âyât-ý Kur'âniyyenin üstad-ý mutlak olmalarý içindir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 186)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem yazýlan eserler, risaleler -ekseriyet-i mutlakasý- hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, ruhumdan tevellüd eden bir hâcete binaen, âni ve def'i olarak ihsan edilmiþ. Sonra bazý dostlarýma gösterdiðim vakit demiþler: «Þu zamanýn yaralarýna devadýr.» Ýntiþar ettikten sonra ekser kardeþlerimden anladým ki, tam þu zamandaki ihtiyaca muvafýk ve derde lâyýk bir ilâç hükmüne geçiyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ihtiyar ve þuurumun dairesi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeþt-i hayatým ve ulûmlarýn enva'larýndaki hilâf-ý âdet ihtiyarsýz tetebbuatým, böyle bir netice-i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet-i Ýlâhiyye ve bir ikram-ý Rabbanî olduðuna bende þüphe býrakmamýþtýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yedinci Ýþaret: Bu hizmetimiz zamanýnda, beþ altý sene zarfýnda, bilâmübalâða yüz eser-i ikram-ý Ýlâhî ve inâyet-i Rabbaniyye ve keramet-i Kur'âniyyeyi gözümüzle gördük. Bir kýsmýný, On Altýncý Mektubda iþaret ettik; bir kýsmýný, Yirmi Altýncý Mektubun Dördüncü Mebhasýnýn mesail-i müteferrikasýnda, bir kýsmýný, Yirmi Sekizinci Mektubun Üçüncü Mes'elesinde beyan ettik. Benim yakýn arkadaþlarým bunu biliyorlar. Daimî arkadaþým Süleyman Efendi çoklarýný biliyor. Hususan, Sözlerin ve risalelerin neþrinde ve tashihatýnda ve yerlerine yerleþtirmekte ve tesvid ve tebyîzinde, fekalme'mûl kerametkârane bir teshilâta mazhar oluyoruz; keramet-i Kur'âniyye olduðuna þüphemiz kalmýyor. Bunun misalleri yüzlerdir:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem maiþet hususunda o kadar þefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden sahib-i inâyet tatmin etmek için fevkalme'mûl bir surette ihsan ediyor. Ve hâkeza... Ýþte bu hal, gayet kuvvetli bir iþaret-i gaybiyyedir ki, biz istihdam olunuyoruz; hem rýza dairesinde, hem inayet altýnda bize hizmet-i Kur'âniyye yaptýrýlýyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
اَلْحَمْدُ لِلّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى</p><p> </p><p>
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</p><p> </p><p>
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهِ اَدَاءً وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا آمِينَ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T:187)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      Mahrem Bir Suale Cevaptýr</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þu sýrr-ý inayet, eskiden mahremce yazýlmýþ. On Dördüncü Sözün âhirine ilhak edilmiþti; her nasýlsa ekser müstensihler unutup yazmamýþlardý; demek münasip ve lâyýk mevkii burasý imiþ ki, gizli kalmýþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Benden sual ediyorsun: «Neden senin Kur'ândan yazdýðýn Sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazan bir satýrda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar tesir bulunuyor?...»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elcevap: Þeref, Ý'caz-ý Kur'âna ait olduðundan ve bana ait olmadýðýndan, bilâperva derim: «Ekseriyet itibariyle öyledir.» Çünkü:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Yazýlan sözler tasavvur deðil, tasdiktir; teslim deðil, îmandýr; marifet deðil, þehadettir, þuhuddur; taklid deðil, tahkikdir; iltizam deðil, iz'andýr; tasavvuf deðil, hakikattýr; dâvâ deðil, dâvâ içinde bürhandýr. Þu sýrrýn hikmeti budur ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eski zamanda esâsât-ý îmaniyye mahfuzdu, teslim kavi idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa beyanatlarý makbul idi; kâfi idi. Fakat þu zamanda dalâlet-i fenniye, elini, esâsata ve erkâna uzatmýþ olduðundan, her derde lâyýk devayý ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ý Zülcelâl, Kur'ân-ý Kerîmin en parlak mazhar-ý i'cazýndan olan temsilâtýndan bir þûlesini; acz ve zaafýma, fakr ve ihtiyacýma merhameten, hizmet-i Kur'âna ait yazýlarýma ihsan etti. Felillâhilhamd, sýrr-ý temsil cihetül-vahdetiyle, en daðýnýk meseleler toplattýrýldý. Hem sýrr-ý temsil dürbünüyle en uzak hakikatlar gayet yakýn gösterildi. Hem sýrr-ý temsil  merdiveniyle, en yüksek hakaika kolaylýkla yetiþtirildi. Hem sýrr-ý temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyyeye, esâsât-ý Ýslâmiyyeye þuhuda yakýn bir yakîn-i imaniyye hâsýl oldu. Akýl ile beraber vehim ve hayâl hattâ nefs ve hevâ teslime mecbur olduðu gibi, þeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhâsýl: Yazýlarýmda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak Temsilât-ý Kur'âniyyenin lemeatýndandýr. Benim hissem, yalnýz þiddet-i ihtiyacýmla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur'ânýndýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 188)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      Yedinci Mes'elenin Hatimesidir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  -Sekiz Ýnayet-i Ýlâhiyye suretinde gelen- iþârât-ý gaybiyyeye dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhamý izale etmek ve bir sýrr-ý azîm-i inâyeti beyan etmeye dairdir. Þu hâtime «Dört Nükte» dir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Nükte: Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesinde, yedi sekiz küllî ve mânevî inâyât-ý Ýlâhiyyeden hissettiðimiz bir iþeret-i gaybiyyeyi,  «Sekizinci inâyet» namiyle «tevâfukat» tâbiri altýndaki nakþ'da o iþârâtýn cilvesini gördüðümüzü iddia etmiþtik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi sekiz küllî inâyâtlar o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki, her birisi tek baþiyle o iþârât-ý gaybiyyeyi isbat eder. -farz-ý muhal olarak- bir kýsmý zaif görülse hattâ inkâr edilse, o iþârât-ý gaybiyyenin kat'îyetine halel vermez. O sekiz inâyâtý inkâr edemiyen, o iþârâtý inkâr edemez. Fakat tabakat-ý nâs muhtelif olduðu, hem kesretli tabaka olan tabaka-i avam gözüne daha ziyade itimad ettiði için, o sekiz inâyâtýn içinde en kuvvettlisi deðil, belki ne zâhirîsi tevafukat olduðundan; -çendan ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduðu için-  ona gelen evhamý defetmek maksadiyle, bir muvazene nev'inden; bir hakikatý beyan etmeye mecbur kaldým. Þöyleki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O zahirî inayet hakkýnda demiþtik: Yazdýðýmýz risalelerde Kur'ân kelimesi ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevafukat görünüyor ki, hiçbir þüphe býrakmýyor. Bir kasd ile tanzim edilip, muvazi bir vaziyet verilir. Kasd ve irade ise, bizlerin olmadýðýna delilimiz: Üç-dört sene sonra muttali olduðumuzdur. Öyle ise, bu kasd ve irade bir inayet eseri olarak gaybîdir. Sýrf Ý'caz-ý Kur'ân ve Ý'caz-ý Ahmediyye'yi te'yid suretinde ve iki kelimede tevafuk suretinde o garip vaziyet verilmiþtir. Bu iki kelimenin mübarekiyeti i'caz-ý kur'an ve Ý'caz-ý Ahmediyye'ye  bir hatem-i tasdik olmakla beraber; sair misil kelimeleri dahi, ekseriyet-i azîme ile tevafuka mazhar etmiþler; fakat onlar, birer sahifeye mahsus, þu iki kelime, bir iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demiþiz: Bu tevafukun aslý sair kitablarda da çok bulunabilir; amma, kasd ve irade-i âliyeyi gösterecek bu derece garabette deðildir. Þimdi bu dâvâmýzý çürütmek kabil olmadýðý halde zâhir nazarlarda çürümüþ gibi görmekte, bir iki cihet olabilir:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 189)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birisi: «Sizler, düþünüp, böyle bir tevafuku rastgetirmiþsiniz» diyebilirler... Böyle bir þey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir þeydir. Buna karþý deriz ki: Bir dâvâda iki þâhid-i sâdýk kâfidir. Bu dâvamýzdaki kasd ve irademiz taallûk etmiyerek, üç dört sene sonra muttali olduðumuza yüz þâhid-i sâdýk bulunabilir. Bu münasebetle bir nokta söyleyeceðim. Bu keramet-i i'caziyye, Kur'ân-ý Hakîm belâgat cihetinde derece-i i'cazda olduðu nev'inden deðildir. Çünkü: Ý'caz-ý Kur'ânda, kudret-i beþer o yolda giderek o dereceye yetiþemiyor. Þu keramet-i i'caziyye ise, kudret-i beþerle olamýyor; kudret-i beþer, o iþe karýþamýyor. (Hâþiye)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üçüncü Nükte: Ýþaret-i hassa, iþaret-i âmme münasebetiyle bir sýrr-ý dakik-i Rububiyet ve Rahmaniyete iþaret edeceðiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir kardeþimin güzel bir sözü var. O sözü, bu meseleye mevzu edeceðim. Sözü de þudur ki: Bir gün güzel bir tevafukatý ona gösterdim, dedi: «Güzel, zaten her hakikat güzeldir; fakat bu Sözlerdeki tevafukat ve muvaffakiyet daha güzeldir.» Ben de dedim: «Evet, her þey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir.»  Ve bu güzellik, Rububiyet-i Âmmeye ve þümûl-ü rahmete ve tecelli-i âmmeye bakar. Dediðin gibi, bu muvaffakiyetteki iþaret-i gaybiyye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet-i hassaya ve rububiyet-i hassaya ve tecelli-i hassaya bakar bir surettedir. Bunu bir temsil ile fehme takrib edeceðiz. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir padiþahýn umumî saltanatý ve kanunu ile merhamet-i þâhânesi, umum efrad-ý millete teþmil edilebilir. Her fert doðrudan doðruya o padiþahýn lûtfuna, saltanatýna mazhardýr. O suret-i umumiyyede, efradýn çok münasebât-ý hususiyesi vardýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýkinci cihet, padiþahýn ihsanat-ý hususiyesidir ve evamir-i hassasýdýr ki; umumî kanunun fevkinde, bir ferde ihsan eder, iltifat eder, emir verir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu temsil gibi, Zât-ý Vâcibül-Vücud ve Hâlik-ý Hakîm ve Rahîmin umumî Rububiyet ve þümûl-ü rahmeti noktasýnda her þey hissedardýr, her þeyin hissesine isabet eden cihette hususî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (Hâþiye): On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci Ýþaretinde; bir nüshada, bir sahifede dokuz Kur'an tevafuk suretinde bulunduðu halde birbirine hat çekdik, mecmuunda Muhammed lafzý çýktý. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz Kur'an tevafukla beraber, mecmuunda Lâfzullah çýktý. Tevafukatta böyle bedi' þeyler çok var. Bu hâþiyenin mealini gözümüzle gördük.</p><p> </p><p>
                                                  Bekir, Tevfik, Süleyman, Galib, Said.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 190)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
onunla münasebattardýr. Hem kudret ve irade ve ilm-i muhitiyle her þeye tasarrufatý, her þeyin en cüz'î iþlerine müdahalesi, Rububiyeti vardýr. Herþey,  her þe'ninde Ona muhtaçtýr. Onun ilim ve hikmetiyle iþleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatýn haddi var ki, o daire-i tasarruf-u Rububiyetinde saklansýn ve te'sir sahibi olup müdahale etsin; ve ne de tesadüfün hakký var ki, o hassas mizan-ý hikmet dairesindeki iþlerine karýþsýn. Risalelerde -yirmi yerde- kat'î hüccetlerle tesadüfü ve tabiatý nefyetmiþiz ve Kur'ân kýlýncýyla idam etmiþiz; müdahalelerini muhal göstermiþiz. Fakat, Rububiyet-i âmmedeki daire-i esbab-ý zâhiriyede, ehl-i gafletin nazarýnda, hikmeti ve sebebi bilinmeyen iþlerde, tesadüf namýný vermiþler. Ve hikmetleri ihata edilmeyen bazý Ef'al-i Ýlâhaiyyenin kanunlarýný (tabiat perdesi altýnda gizlenmiþ) görememiþler, tabiata müracaat etmiþler: Ýkincisi; hususî Rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ý Rahmanîsidir ki, umumî kanunlarýn tazyikatý altýnda tahammül edemiyen fertlerin imdadýna Rahman-ý Rahîm isimleri imdada yetiþirler, hususî bir surette muavenet ederler, o tazyikattan kurtarýrlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her anda ondan istimdat eder ve medet alabilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu hususî Rububiyetindeki ihsanatý, ehl-i gaflete karþý da tesadüf altýna gizlenmez ve tabiata havale edilmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu sýrra binaendir ki, i'caz-ý Kur'ân ve i'caz-ý Ahmediye'deki iþârât-ý gaybiyyeyi, hususî bir iþaret telâkki ve itikad etmiþiz. Ve bir imdad-ý hususî ve muannidlere karþý kendini gösterecek bir inayet-i hassa olduðunu yakîn ettik. Ve sýrf Lillâh için ilâh ettik. Kusur etmiþsek ALLAH affetsin, âmin...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     رَبَّنَا لاَتُؤَاخِذْنَا  اِنْ نَسِينَآ اَوْ اَخْطَاْنَا    </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                        * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kardeþlerim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Size, üstad ve talebeler ve ders arkadaþlarý içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceðim. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sizler -haddimin fevkinde- bir cihette talebemsiniz.. ve bir cihette ders arkadaþlarýmsýnýz.. ve bir cihette muin ve müþavirlerimsiniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 191)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Aziz kardeþlerim, üstadýnýz lâyuhtî deðil, onu hatâsýz zannetmek hatâdýr. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla, bahçeye zarar vermez; bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kýymetten düþürtmez. Hasenenin on sayýlmasiyle, seyyienin bir sayýlmak sýrriyle, insaf odur ki; bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karþý kalbi bulandýrýp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesailde, külliyatlarý ve bazan da tafsilâtlarý sünûhat-ý ilhamiye nev'inden olduðundan; hemen umumiyetle þüphesizdir, kat'îdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Biliniz, kardeþlerim ve ders arkadaþlarým! Benim hatâmý gördüðünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacaðým. Hattâ baþýma vursanýz, Allah razý olsun diyeceðim. Hakkýn hatýrýný muhafaza için baþka hatýrlara bakýlmaz. Nefs-i emmarenin enaniyeti hesabýna, hakkýn hatýrý olan bilmediðimiz bir hakikatý müdafaa deðil, «Alerre's vel'ayn» kabul ederim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bilirsiniz ki, þu zamanda, þu vazife-i imaniye çok mühimdir; benim gibi zaif, fikri çok cihetlerde inkýsam etmiþ bir biçareye yükletmemeli; elden geldiði kadar yardým etmeli. Cenab-ý Hak, kemal-i rahmetinden, iki senedir ciddî hakaike nisbeten; yemiþler, fâkiheler nev'inden tevafukat-ý lâtife ile ezhanýmýzý taltif etti, zihnimizi neþ'elendirdi. Kemal-i merhametinden, o tevafukat-ý lâtife meyveleriyle ciddî bir hakikat-ý  Kur'âniyyeye zihnimizi sevketti ve ruhumuza o meyveleri gýda ve kut yaptý. Hurma gibi hem fâkihe, hem kut oldu. Hem hakikat, hem ziynet ve meziyet birleþti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Kardeþlerim, bu zamanda, dalâlet ve gaflete karþý pek çok mânevî kuvvete muhtacýz. Maatteessüf, ben þahsým itibariyle çok zaif ve müflisim. Hârika kerametim yok ki, bu hakaiki onunla isbat edeyim. Ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbu celbedeyim. Ulvî bir deham yok ki onunla, ukulü teshir edeyim. Belki, Kur'ân-ý Hakîmin dergâhýnda bir dilenci hadîm hükmündeyim. Bu muannid ehl-i dalâletin inadýný kýrmak ve insafa getirmek için Kur'ân-ý Hakîmin esrarýndan bazan istimdat ederim. Kerâmât-ý Kur'âniye olarak, tevafukatta bir ikram-ý Ýlâhî hissettim, iki elimle sarýldým. Evet Kur'ândan tereþþuh eden «Ýþârâtül-Ý'caz» ve «Risale-i Haþir» de kat'î bir iþaret hissettim. Emsalleri bulunsun bulunmasýn, bence bir keramet-i Kur'âniyyedir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
sh:» (T: 192)</p><p> </p><p>
                     بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                    </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Aziz, sýddýk, çalýþkan kardeþim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Senin gördüðün vazife-i Kur'âniyyenin hepsi mübarektir. Cenab-ý Hak sizi muvaffak etsin, fütur vermesin, þevkinizi arttýrsýn. Uhuvvet için bir düstûr beyan edeceðim. O düstûru cidden nazara almalýsýnýz. Hayat, vahdet ve ittihadýn neticesidir. Ýmtizackârâne ittihad gittiði vakit, mânevî hayat da gider.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
وَلاَ تَنَازَعُوا  فَتَفْشَلُوا  وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ    iþaret ettiði gibi, tesanüd bozulsa cemaatin tadý kaçar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bilirsiniz ki; üç elif ayrý ayrý yazýlsa, kýymeti üçtür; tesanüd-ü adedî ile yazýlsa, yüz onbir kýymetinde olduðu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrý ayrý ve taksimül-a'mâl olmamak  cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardýr. Eðer hakikî bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin ayný olmak derecede bir tefani sýrriyle hareket etseler; o dört adam, dörtyüz adam kuvvetinin kýymetindedirler. Sizler, koca Isparta deðil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz... Makinenin çarklarý birbirine muavenete mecburdur. Birbirini kýskanmak deðil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Þuurlu farzettiðimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarký görse memnun olur; çünkü vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatýn, Kur'ân ve imanýn hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarýnda taþýyan zatlar; kuvvetli omuzlar altýna girdikçe iftihar eder, minnettar olur, þükreder. Sakýn birbirinize tenkid kapýsýný açmayýnýz. Tenkid edilecek, kardeþlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasýl meziyetinizle iftihar ediyorum; o meziyetlerden ben mahrum kaldýkça, sizde bulunduðundan memnun oluyorum; kendimindir telâkki ediyorum. Siz de üstadýnýzýn nazariyle birbirinize bakmalýsýnýz.. âdetâ her biriniz, ötekinin faziletlerine nâþir olunuz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 193)</p><p> </p><p>
  Sevgili ve Muhterem Üstadým,</p><p> </p><p>
  «Söz» lerinizin, yani risalelerinizin herbiri, birer deva-yý azîmdir. «Söz» lerinizden, pek çok feyiz alýyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarýnda duyduðum Ýlâhî bir zevki târif edemeyeceðim. Bugün «Söz» lerinizden deðil hepsini, bir tanesini alan insafla okursa hakký teslime; ve münkir ise, gittiði yolu terke; fâsýk ise, tövbeye mecbur olacaðýna kat'iyyen ümitvarým...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               Hüsrev</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nur Risalelerine çok müþtak ve onlarýn mütalâasýndan intibaha gelen bir doktara yazýlan mektuptur:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Merhaba, ey kendi hastalaðýný teþhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum!</p><p> </p><p>
  Senin hararetli mektubunun gösterdiði intibah-ý ruhî, þayan-ý tebriktir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Biliniz ki, mevcudat içinde en kýymettar, hayattýr; ve vazifeler içinde en kýymettar, hayata hizmettir; ve hidemat-ý hayatiye içinde en kýymettar, hayat-ý fâniyenin hayat-ý bakiyeye inkýlâb etmesi için sa'yetmektir. Þu hayatýn bütün kýymeti ve ehemmiyeti ise, hayat-ý bakiyeye çekirdek ve mebde' ve menþe' cihetindedir. Yoksa, hayat-ý ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda þu hayat-ý fâniyeye hasr-ý nazar etmek; âni bir þimþeði, sermedî bir güneþe tercih etmek gibi bir divaneliktir. Hakikat nazarýnda herkesten ziyade hasta olan, maddî ve gafil doktorlardýr. Eðer eczahane-i kudsiye-i Kur'âniyeden tiryak-misal îmanî ilâçlarý alabilseler, hem kendi hastalýklarýný, hem beþeriyetin yaralarýný tedavi ederler. Ýnþâallah, senin þu intibahýn senin yarana bir merhem olacaðý gibi, seni dahi doktorlarýn marazýna bir ilâç yapar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem bilirsin; me'yus ve ümitsiz bir hastaya mânevî bir teselli, bazan bin ilâçtan daha nâfidir. Halbuki tabiat bataklýðýnda boðulmuþ bir tabib, o biçare marîzin  elîm ye'sine bir zulmet daha katar. Ýnþâallah, bu intibahýn, seni öyle bîçarelere medar-ý teselli ve nurlu bir tabib yapar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bilirsin ki ömür kýsadýr, lüzumlu iþler pek çoktur. Acaba be-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 194)</p><p> </p><p>
nim gibi sen dahi kafaný teftiþ etsen, malûmatýn içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz odun yýðýnlarý gibi câmid þeyleri bulursun. Çünkü ben teftiþ ettim, çük lüzumsuz þeyleri buldum. Ýþte, o fennî malûmatý, o felsefî maarifi; faideli, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzýmdýr. Sen dahi, Cenab-ý Haktan bir intibah iste ki; senin fikrini, Hakîm-i Zülcelâlin hesabýna çevirsin, o odunlara bir ateþ verip nurlandýrsýn; lüzumsuz maarif-i fenniye, kýymettar maarif-i Ýlâhiyye hükmüne geçsin.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Zeki dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl-i fenden, envar-ý imaniyyede ve esrar-ý Kur'âniyeye iþtiyak derecesinde ihtiyacýný hissetmek cihetinde Hulûsi Beye benzeyecek adamlar ileri atýlsýn. Hem madem, Sözler, senin vicdanýnla konuþabilirler; herbir Sözü, þahsýmdan deðil, belki Kur'ânýn dellâlýndan sana bir mektubdur ve eczahane-i kudsiye-i Kur'âniyeden birer reçetedir farzet. Gaybubet içinde, hâzýrane bir müsahabe dairesini onlarla aç. Hem arzu ettiðin vakit bana mektup yaz; ben cevap vermesem de gücenme. Çünkü eskidenberi mektuplarý pek az yazarým. Hattâ üç senedir, kardeþimin çok mektuplarýna karþý, bir tek cevap yazdým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               Said Nursî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
RÝSALE-Ý NUR TESVÝDÝNDE ÇOK HÝZMETÝ SEBKAT EDEN</p><p> </p><p>
TEMÝZ KALBLÝ, ÝHLÂSLI BÝR HÂFIZ, MÜDAKKÝ BÝR</p><p> </p><p>
HOCA OLAN HÂFIZ HÂLÝDÝN BÝR FIKRASIDIR</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un Müellifi Bediüzzaman, nadire-i cihan, hâdim-i Kur'an Said Nursî hakkýnda hissiyatýmdan binden birini beyan ediyorum:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üstadým, kendisi Nur ism-i celîline mazhardýr. Bu ism-i þerif, kendileri hakkýnda bir ism-i âzamdýr. Kendi karyesinin adý Nurs, validesinin ismi Nuriye, Kâdirî üstadýnýn ismi Nureddin, Nakþî üstadýnýn ismi, Seyyid Nur Mehmed, Kur'ân üstadlarýndan Hâfýz Nuri, hizmet-i Kur'âniyede hususî imamý Zinnureyn, fikrini ve kalbini tenvir eden Âyet-i Nur olmasý ve müþkül mesailini izaha vasýta olan nur temsilâtý gayet kýymettardýr. Resailin mecmuuna «Risale-i Nur» tesmiyesi, Nur ismi onun hakkýnda ism-i âzam</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 195)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
olduðunu te'yid etmektedir. «Risale-i Nur» adlý hârika te'lifatýnýn bir kýsmý arabî olmakla beraber, Risale-i Nur eczalarý þimdiye kadar yüz ondokuza balið olmuþtur. (*).  Her bir risale kendi mevzuunda hârikadýr. Gayet yüksek olmakla beraber «Onuncu Söz» ismiyle iþtihar eden, haþre ait olan risalesi pek hârikadýr, câmidir. Ulemaca sýrf naklî olan haþri ve neþri, gayet kuvvetli ve kat'î delâil-i akliye ile isbat etmiþtir. Onunla çoklarý imanýný kurtarmýþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  هُوَ الَّذِى جَعَلَ الشَّمْسَ  ضِيَآءً  وَالْقَمَرَ نُورًا</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Âyetinin sýrriyle diyebilirim ki: Risale-i Nur; bir kamer-i marifettir ki, þems-i hakikat olan Kur'ân-ý Mu'cizül-Beyandan nurunu istifaza eylemiþ ki,    نُورُ الْقَمَرِ  مُسْتَفَادٌ  مِنَ الشَّمْسِ</p><p> </p><p>
olan meþhur kaziye-i felekiyeye masadak olmuþtur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem diyebilirim ki: Üstadým; Kur'ân hakkýnda bir kamer hükmünde olup, sema-i risaletin þemsi olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan nuru istifade edip «Risale-i Nur» þeklinde tezahür etmiþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üstadým, baþkalarýnda nadiren bulunan mümtaz hasletlerin zâhirî tavrýnýn pek fevkinde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hale bakýlsa, ilmihali bilmiyor gibi görünür, birden bakarsýn bir derya kesiliyor. Mezun olduðu miktarý, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan istifade derecesi nisbetinde söyler. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan istifadesi olmadýðý vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. «Bende nur yok, kýymet yok» der. Bu hasleti de tam tevazudur.</p><p> </p><p>
  مَنْ تَوَاضَعَ  رَفَعَهُ  اللَّهُ     Hadîsiyle, tam âmil olmasýdýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte; bu haslet icabatýndandýr ki, bizim gibi talebelerinden bazý mesail-i ilmiyede muhalefet bulunsa, onlarýn sözlerini içinde arar; hak bulduðu vakit kemal-i tevazu ile ve lezzetle kabul ederek teslim eder. «Maþâallah, siz benden daha iyi bildiniz.. Allah razý olsun.» der. Hak ve hakikatý, nefsin gurur ve enaniyetine daima tercih eder. Hattâ ben bazý meselelerde muhalefet ediyordum. Bana karþý gayet mültefit, memnunane bir tavýr alýr; eðer yanlýþ yap-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
_____________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (*) Þimdi yüz otuz'a balið olmuþtur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 196)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sam, güzelce damarýma dokunmayarak beni îkaz eder. Eðer güzel bir þey söylemiþ isem, çok memnun olur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üstadým; bilhassa hikmet-i hakikiye fenninde, yani hikmet-i þeriat ve Ýslâmiyet noktasýnda pek hârikadýr ve hikmet-i beþeriyede dahi çok ileridir. Hattâ o ilimde Eflâtun ve Ýbn-i Sinâ'yý geçmiþ diyebilirim. Bundan on üç sene evvel; Darül-Hikmetil-Ýslâmiye âzasýndan iken, küçüktenberi, þimdiye kadar izn-i Ýlâhî ile onun bir muini ve nâsýrý ve muhafýzý olan kutb-u Rabbanî ve kandil-i nuranî Abdülkadir-i Geylâni (R.A.) Hazretlerinin «Fütuhül-Gayb» risalesini tefe'ülen açtýðý esnada,</p><p> </p><p>
اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ   فَاطْلُبْ  طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ                                     </p><p> </p><p>
ibaresi çýktý. O ibare, onun hakkýnda pek mânidar olarak, Eski Saidi (R.A.) Yeni Saide (R.A.) çevirmesine sebebiyet vermiþtir. Eski Said olduðu zamanlarda, Ýngilizlerin dinî suallerine gayet lâtif ve müskit bir cevap vermiþtir. Ve Ýlm-i Mantýkta, Ýbn-i Sinâ'nýn te'lifatýný geçecek «Ta'likat» namýnda hârika bir risalesi var. Eþkâl-i mantýkiyeyi «Kýyas-ý Ýstikraî» cihetiyle on bine kadar iblâð edip, hiçbir âlimin yetiþemediði bir derece-i ihata göstermiþ, «Sünûhat» isminde bir risalesinde gördüm ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm âlem-i mânada bir medresede ona ders verdiðini görmüþ; o ders-i mânevîye binane «Ýþârâtül-Ý'caz» namýndaki hârika tefsiri yazmýþ. Bana bir gün dedi ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  - Harb-i Umumî hâdisat ve netaicleri mâni olmasaydý, Ýþârâtü'l-Ý'caz'ý, Allahýn izniyle altmýþ cilt yazacaktým. Ýnþâallah Risale-i Nur, âhiren, o mutasavver hârika tefsirin yerini tutacak.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Üstadýmla yedi-sekiz sene müsahabetim esnasýnda mühîm meþhudatým çoktur. Fakat     اَلْقَطْرَةُ  تَدُلُّ  عَلَى بَحْرِ   mucibince, deryaya delâlet maksadiyle bu fýkra kâfi görüldü. Çünkü üstadýmdan iftirak zamaný idi; acele yazdým. Üstadým     وَالصًّاحِبِ  بِالْجَنْبِ   Âyetinin sýrriyle, çok defa yanlarýnda beni musabih bulmak hakkýný ve teveccüh duasiyle yerine getireceklerine eminim.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                                                               Hâfýz Hâlid</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6372</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:53:59 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat B&#xDD;R&#xDD;NC&#xDD; KISIM - &#xDD;LK HAYATI</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6373-tarihce-i-hayat-b%C3%BDr%C3%BDnc%C3%BD-kisim-%C3%BDlk-hayati/</link><description><![CDATA[<p>BÝRÝNCÝ KISIM</p><p> </p><p>
ÝLK HAYATI</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎ, Rumî 1293 (M. 1873) tarihinde Bitlis Vilayeti'ne baðlý Hizan Kazasý'nýn Ýsparit Nahiyesi'nin Nurs Köyü'nde doðmuþtur. Babasýnýn adý Mirza, anasýnýn adý Nuriye'dir. Dokuz yaþýna kadar peder ve validesinin yanýnda kaldý. O esnada bir halet-i ruhiye, tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullah'ýn, ilimden ne derece feyizyab olduðunu tedkike sevketti. Molla Abdullah'ýn gittikçe tekâmül ederek köydeki okumamýþ arkadaþlarýndan okumakla tezahür eden meziyetini düþünüp hayran kaldý. Bunun üzerine ciddî bir þevk ile tahsili gözüne aldý ve bu niyetle nahiyeleri Ýsparit Ocaðý dâhilinde bulunan Tað Köyü'nde Molla Mehmed Emin Efendi'nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadý. Halet-i fitriyeleri îcabý, daima izzetini (Haþiye) korumasý ve hattâ âmirane söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrýlmasýna sebeb oldu. Tekrar Nurs'a döndü. Nurs'ta ayrýca bir medrese olmadýðýndan dersini büyük biraderinin haftada bir defa sýlaya geldiði günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis karyesine, sonra Hizan Þeyhi'nin yaylasýna gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüðü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu. Bu</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Molla Said'de küçük yaþta görülen bu izzet, nefse muhabbetten gelmiyordu. Kader-i Ýlahî, istikbalde i'lâ-yý Kelimetullah vazifesini inayetiyle vereceði bir abdine, o vazifeyi bihakkýn îfasý için lâzým olacak hasletlerden biri olan izzet-i ilmiyeyi vermiþti. Molla Said, henüz o zaman bunun mahiyet ve hikmetini belki bilemiyordu; fakat zaman gösterdi ki, þimdi muhteþem bir aðaç mahiyetini alan Risale-i Nur'un muazzam ve geniþ hizmetinin levazýmatýndan olan izzet-i ilmiyeyi Cenab-ý Hak Molla Said'in ruhunda tâ o zaman küçük bir çekirdek olarak dercetmiþti. dört talebe birleþip, kendisini daima taciz ettiklerinden bir gün Þeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin huzuruna çýkýp, izhar-ý acz ile arkadaþlarýný þikayet etmeyerek þöyle dedi:</p><p> </p><p>
  -Þeyh efendi, bunlara söyleyiniz, benimle döðüþtükleri vakit, dördü birden olmasýnlar, ikiþer ikiþer gelsinler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 30)</p><p> </p><p>
  Seyyid Nur Muhammed, küçük Said'in bu mertliðinden hoþlanarak:</p><p> </p><p>
  -Sen benim talebemsin, kimse sana iliþemez! buyurdu.</p><p> </p><p>
  Bu hâdiseden sonra "Þeyh Talebesi" diye yâdedildi. Burada bir müddet kaldýktan sonra, biraderi Molla Abdullah ile beraber Nurþin köyüne geldiler. Yaz olmasý dolayýsýyla, ahali ve talebelerle birlikte Þeyhan yaylasýna gittiler. Orada biraderi Molla Abdullah ile bir gün döðüþmüþ. Tagî Medresesi müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said'e:</p><p> </p><p>
  -Ne için kardeþinin emrinden çýkýyorsun? diye iþe karýþmýþ.</p><p> </p><p>
  Bulunduklarý medrese, meþhur þeyh Abdurrahman Hazretlerinin olmasý dolayýsýyla, hocasýna þu yolda cevab verir:</p><p> </p><p>
  -Efendim, þu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Þu halde burada hocalýk hakkýnýz yoktur! diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceði cesîm bir ormandan geceleyin geçerek Nurþin'e gelir.</p><p> </p><p>
  Þarkî Anadolu'da medrese teþkilatýndaki hususiyetlerden birisi þudur ki: Ýcazet almýþ bir âlim, istediði köyde hasbetenlillah bir medrese açar; medrese talebelerinin ihtiyacý, iktidarý olursa medrese sahibi tarafýndan, iktidarý yoksa halk tarafýndan temin edilir. Hoca meccanen ders verir, talebelerin iaþe ve levazýmatýný da halk deruhde ederdi. Bunlarýn içinde yalnýz Molla Said, hiçbir suretle zekat almýyordu. Zekat ve baþkasýnýn eser-i minneti olan bir parayý kat'iyen kabul etmiyordu.(Haþiye-1)</p><p> </p><p>
  (Haþiye-1): Zekat ve sadaka ve mukabilsiz hiç bir þey almadýðýnýn sebeb ve hikmeti, Risale-i Nur'dan Ýkinci Mektub ve sair risalelerde beyan edilmiþtir. Evet Molla Said'in istikbalde Risale-i Nur'la göreceði hizmet-i imaniyeyi kemal-i ihlasla îfasý ve bu hizmetin meydana gelebilmesi için "Uhrevî hizmetin mukabilinde hiç birþey taleb etmemek" olan kudsî düsturun icmalî bir fihristesi, daha küçük yaþýnda iken rahmet-i Ýlahiye tarafýndan ruhunda yerleþtirilmiþti.</p><p> </p><p>
  Nurþin'de bir müddet kaldýktan sonra Hizan'a döndü. Sonra medrese hayatýný terkederek pederinin yanýna geldi ve bahara kadar evde kaldý. O sýrada þöyle bir rü'ya görür:</p><p> </p><p>
  Kýyamet kopmuþ, kâinat yeniden dirilmiþ. Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ý nasýl ziyaret edebileceðini düþünür. Nihayet Sýrat Köprüsü'nün baþýna gidip durmak hatýrýna gelir. "Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim" der ve Sýrat Köprü-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 31)</p><p> </p><p>
sünün baþýna gider. Bütün Peygamberan-ý Ýzam hazeratýný birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanýr.</p><p> </p><p>
  Artýk bu rü'yadan aldýðý feyiz, tahsil-i ilim için (Haþiye) büyük bir þevk uyandýrýr. Pederinden izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvas nahiyesine gider. Burada icra-yý tedris eden meþhur Molla Mehmed Emin Efendi kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip talebelerinden birisine okutmasýný tavsiye edince, izzetine aðýr gelir. Bir gün bu meþhur müderris câmide ders okutmakta iken, Molla Said itiraz ederek:</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Tarihçe-i hayatýnda yazýlmamýþ, o rü'yada mazhar olduðu bir hakikatý sonradan þöyle anladýk ki: Molla Said, Hazret-i Peygamber'den ilim talebinde bulunmasýna karþýlýk; Hazret-i Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak þartýyla ilm-i Kur'anýn talim edileceðini tebþir etmiþler. Aynen bu hakikat hayatýnda tezahür etmiþ. Daha sabavetinde iken bir allâme-i asýr olarak tanýnmýþ ve kat'iyen kimseye sual sormamýþ, fakat sorulan bütün suallere mutlaka cevab vermiþtir.</p><p> </p><p>
  -Efendim, öyle deðil!</p><p> </p><p>
  Hitabýnda bulunur. Okutmasýna tenezzül etmediðini hatýrlatýr. Orada bir müddet kaldýktan sonra, Mîr Hasan Veli Medresesi'ne gitti. Aþaðý derecede okuyan  talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin âdeti olduðunu anlayýnca, sýra ile okunmasý îcabeden yedi ders kitabýný terkederek, sekizinci kitabdan okuduðunu söyledi.</p><p> </p><p>
  Birkaç gün sonra Vastan kasabasýna gitti ise de, orada tebdil-i hava için ancak bir ay kadar kaldý, bilâhare Molla Mehmed isminde bir zâtýn refakatinde Erzurum Vilayetine tâbi' Bayezid'e hareket etti. Hakikî tahsiline iþte bu tarihte baþlar. Bu zamana kadar hep "Sarf" ve "Nahiv" mebadileriyle meþgul olmuþtu ve "Ýzhar"a kadar okumuþtu. Bayezid'de Þeyh Mehmed Celalî Hazretlerinin nezdinde yaptýðý bu hakikî ve ciddî tahsili, üç ay kadar devam etmiþtir. Fakat pek garibdir. Zira Þarkî Anadolu usûl-ü tedrisiyle, "Molla Câmî"den nihayete kadar ikmal-i nüsah etti. Buna da her kitabdan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebâkisini terkeyledi. Hocasý Þeyh Mehmed Celalî Hazretleri ne için böyle yaptýðýný sual edince Molla Said cevaben:</p><p> </p><p>
  -Bu kadar kitabý okuyup anlamaya muktedir deðilim. Ancak</p><p> </p><p>
sh: » (T: 32)</p><p> </p><p>
bu kitablar bir mücevherat kutusudur, anahtarý sizdedir. Yalnýz sizden þu kutularýn içinde ne bulunduðunu göstermenizin istirhamýndayým. Yani bu kitablarýn neden bahsettiklerini anlayayým da, bilâhare tab'ýma muvafýk olanlara çalýþýrým, demiþtir.</p><p> </p><p>
  Maksadý ise, esasen kendisinde fýtraten mevcud bulunan icad ve teceddüd fikrini medrese usûllerinde göstermek ve bir teceddüd vücuda getirmek (Haþiye) ve bir sürü haþiye ve þerhlerle vakit zayi' etmemekti. Bu suretle alelusûl yirmi sene tahsili lâzým gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasýný üç ayda tahsil ve ikmal etmiþtir.</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Yirmiüç senede te'lifi tamamlanan ve yüz otuz kitabdan müteþekkil "Risale-i Nur" adlý eserleriyle, Ýlm-i Kelâm sahasýnda bir teceddüd yaptýðý görülmüþtür. Evet kendisi onbeþ sene tahsili lâzým gelen ilmi üç ayda elde etmesi, gaybî bir iþarettir ki: "Bir zaman gelecek, onbeþ sene deðil, bir sene bile ilm-i iman dersini alacak medreseler ele geçmeyecek. Ýþte o zamanda müþtaklara onbeþ senelik dersi onbeþ haftada ellere verebilecek Kur'anî bir tefsir çýkacak ve Said onun hizmetinde bulunacak." Evet tam zuhur etti ve aynen görüldü. Risale-i Nur, otuz senelik müdhiþ bir zamanda gizli dinsiz ve ifsad komitelerinin hücumlarýna raðmen iman hakikatlarý derslerini yüzbinler nüshalarýyla her tarafta neþrettiler ve binler kalemlerin gayretleriyle matbaalara ihtiyaç býrakmadan Kur'anýn bu yeni dersleri yayýldý; milyonlarca insanýn imanlarýnýn takviyesine vesile oldu. Anadolu'daki Risale-i Nur'un faaliyeti, iman hizmeti ve makul yüksek dersleri, herkesin nazar-ý dikkatini celbetti. Mahkemeler ve tedkikler yoluyla Cenab-ý Hak, Nurlarý ehl-i siyaset ve hükûmete de okutturdu ve mektebliler arasýnda yayýldý, genç Ýslâm ve iman fedakârlarý çoðaldý; ve bunun büyük bir neticesi olarak, küfr-ü mutlakýn ve dalaletin hücumu önlendi, geri çekildi. Yer yer bütün vatanda din lehinde cereyanlar baþladý. Ýzn-i Ýlahî ile, âlem-i Ýslâm ve insaniyete doðmaya baþlayan Ýslâmî saadetin fecr-i sadýkýný gösterdi, Elhamdülillahi Rabb-il Âlemin...</p><p> </p><p>
  Bunun üzerine hocalarýnýn; "hangi ilim tab'ýna muvafýk" olduðu sualine cevaben:</p><p> </p><p>
  -Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der.</p><p> </p><p>
  Herhangi bir kitabý eline alýrsa, anlardý. Yirmidört saat zarfýnda "Cem'-ül Cevâmi", "Þerh-ül Mevakýf ", "Ýbn-ül Hacer" gibi kitablarýn ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak þartýyla mütalaa ederdi. O derece ilme dalmýþtý ki, hayat-ý zâhirî ile hiç alâkadar görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suale tereddüdsüz derhal cevap verirdi.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 33)</p><p> </p><p>
O ZAMANKÝ HAYATINA KISA BÝR BAKIÞ</p><p> </p><p>
  Evvelâ: Hükema-yý Ýþrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete baþladý. Hükema-yý Ýþrakiyyun, tedric kanunu mûcibince vücudlarýný riyazete alýþtýrmýþlardý. O ise tedrice riayet etmiyerek birdenbire riyazete daldý. Gün geçtikçe, vücudu tahammül etmeyerek zaîf düþmeye baþladý. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ülema-yý Ýþrakiyyunun, "Riyazetin küþayiþ-i fikre hizmet ettiði" nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacaðým diye çalýþýyordu.</p><p> </p><p>
  Saniyen: Ýmam-ý Gazalî Hazretlerinin "Ýhya-ül Ulûm"unda tasavvuf nokta-i nazarýnda دَعْ مَا يُرِيبُكَ اِلَى مَالاَ يُرِيبُكَ kaidesine ittibaen, ekmeði bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu.</p><p> </p><p>
  Salisen: Nadir konuþuyordu. Kürdlerin edib dâhîlerinden Molla Ahmed Hâni Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine kapanýr, bazan geceleyin de orada kalýrdý. Bundan dolayý ahali, Bediüzzaman'a: "Ahmed Hanî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuþtur" diyordu. Bu hali, müþarün'ileyhin kerametine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi onüç-ondört yaþlarýnda idi. Sonra ülemadan mümtaz sîmalarla mülâkat etmeye karar verdi ve Baðdad'a ziyaret kasdýyla hocasýndan izin istedi. Derviþ kýyafetine girdi. Yollarý takib etmeden daðlarda, ormanlarda gece dolaþarak Baðdad'a gitmek niyetinde iken Bitlis'e geldi. Bitlis'te Þeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanýna giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Þeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve-i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben:</p><p> </p><p>
  -Ben henüz sinn-i bülûða vâsýl olmadýðýmdan, muhterem bir müderris kýyafetini kendime yakýþtýramýyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasýl hoca olabilirim? diyerek teklifini kabul etmemiþtir.</p><p> </p><p>
  Bundan sonra, Þirvan'daki biraderinin yanýna gitti. Orada büyük kardeþiyle ilk görüþmede aralarýnda þöylece kýsa bir muhavere cereyan etti.</p><p> </p><p>
  Molla Abdullah:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 34)</p><p> </p><p>
  - Sizden sonra ben Þerh-i Þemsî kitabýný bitirdim, siz ne okuyorsunuz?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Ben seksen kitab okudum.</p><p> </p><p>
  Molla Abdullah:</p><p> </p><p>
  -Ne demek?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Ýkmal-i nüsah ettim ve sýranýza dâhil olmayan birçok kitablarý da okudum.</p><p> </p><p>
  Molla Abdullah:</p><p> </p><p>
  -Öyle ise seni imtihan edeyim?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Hazýrým, ne sorarsanýz sorunuz!</p><p> </p><p>
  Molla Abdullah, biraderini imtihan eder. Kifayet-i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said'i kendisine üstad kabul etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya baþladý. Ve bittabi, daha evvel okuttuðu kardeþini kendisine üstad yaptýðýný sezdirmiyordu. Nihayet talebeler, Molla Abdullah'ýn Molla Said nezdinde ders okuduðunu kapýdan, anahtar deliðinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuþlarsa da; Molla Abdullah cevaben:</p><p> </p><p>
  -Nazar deðmemek için, ben ona ders veriyorum, demiþ ve talebelerini aldatmýþtý.</p><p> </p><p>
  Molla Abdullah'ýn yanýnda bir müddet kaldýktan sonra Siirt'e gelir. Orada bulunan Molla Fethullah Efendi'nin medresesine gider. Molla Fethullah, Molla Said'e:</p><p> </p><p>
  -Geçen sene "Süyûtî" okuyordunuz, bu sene Molla Câmî'yi mi okuyorsunuz?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Evet "Câmî"yi bitirdim.</p><p> </p><p>
  Molla Fethullah hangi kitabý sordu ise, "bitirdim" cevabýný alýnca, tahayyürde kaldý. Bu kadar kitabý bitirdiðini, hem de az zamanda bitirdiðini aklýna sýðýþtýramadý, taaccüb etti ve dedi:</p><p> </p><p>
  -Geçen sene deli idin, bu senede mi delisin?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 35)</p><p> </p><p>
  -Ýnsan baþkasýna karþý kesr-i nefs için hakikatý ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstadýna karþý hakikat-ý mahzdan baþka bir þey söyleyemez. Emrederseniz söylediðim kitablardan beni imtihan ediniz der.</p><p> </p><p>
  Molla Fethullah hangi kitabdan sordu ise, cevabýný güzelce verir.</p><p> </p><p>
  Bunun üzerine bu muhavereyi dinleyen ve bir sene evvel Saidin  hocasý bulunan Molla Ali-i Suran namýndaki zât, kendilerinden ders almaya baþladý.</p><p> </p><p>
  Molla Fethullah:</p><p> </p><p>
  -Pek âlâ, zekâda hârikasýnýz, fakat hýfzýnýz nasýldýr? Makamat-ý Harîriye'den birkaç satýrýný iki defa okumakla hýfzedebilir misiniz? diyerek kitabý uzatýr.</p><p> </p><p>
  Molla Said alarak, bir yapraðýný bir defa okumakla hýfzetti ve okudu.</p><p> </p><p>
  Molla Fethullah:</p><p> </p><p>
  -Zekâ ile hýfzýn ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nâdirdir, diyerek hayrette kaldý.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman orada iken, Cem'-ül Cevami' kitabýný, günde bir-iki saat iþtigal etmek üzere bir haftada hýfzetti. Bunun üzerine Molla Fethullah þu kelâmý söyliyerek kitabýn üzerine yazdý:</p><p> </p><p>
قَدْ جَمَعَ فِى حِفْظِهِ جَمْعُ الْجَوَامِعِ جَمِيعَهُ فِى جُمْعَةٍ</p><p> </p><p>
  Bu hal Siirt'te þüyû' bulmuþ ve Molla Fethullah, ülemaya:</p><p> </p><p>
  -Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne sual ettimse bilâ-tevakkuf cevab verdi. Bu yaþta zekâsýna ve ilmine ve fazlýna hayran kaldým diyerek pek çok medheder. Bunun üzerine ülema bir yerde toplanarak Bediüzzaman'ý davet ederler. Bediüzzaman intihab ettikleri bütün suallerine bilâ-tereddüd cevab verirken, Molla Fethullah'ýn yüzüne bakýyordu. Sanki kitaba bakýyor gibi kendilerinden okuyarak cevab veriyordu. Bunu gören ülema, Bediüzzaman'ýn hârikulâde bir genç olduðuna hükmedip, faziletini takdir ve sena ettiler. Bu hal etrafta iþitilir. Ahali, kendisine veliyyullah derecesinde ihtiram eder ve o nazarla bakarlar. Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan bir takým âlim ve talebelerin</p><p> </p><p>
sh: » (T: 36)</p><p> </p><p>
rekabetlerini arttýrdý. Genç, tecrübesiz talebelerden bir kýsmý, ilmen maðlub edemedikleri Bediüzzaman'ý kavga yoluyla iskât etmek teþebbüsünde bulunmuþlarsa da, mes'eleden haberdar olan Siirt ahalisi, kendisini kurtarmak için gelmiþler. Ahali nazarýnda büyük mevkii olduðu için, derhal muarýzlarýn ellerinden kurtarýlmýþ ve bir odaya býrakýlmýþ ise de Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalâde muhabbetinden, muarýzlarý bulunan talebe ve ehl-i ilmin cahillere hedef olmamasýný temin için kendisi odadan çýkýp muarýzlarý tarafýndan telef edilse bile ehl-i ilmin iþine cahillerin karýþmamasýný müdafaa eder. Bu ihtilafý kaldýrmak maksadýyla herhangi bir talebeye:</p><p> </p><p>
  -Beni öldürünüz, ilmin haysiyetini muhafaza ediniz! diyerek yüzünü çevirmiþ ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiþ ve nihayet ihtilaf bertaraf edilmiþtir. Siirt Mutasarrýfý, kendisini muhafaza etmek üzere yanýna çaðýrdýðý ve o talebeleri nefyedeceði haberini teblið etmeye gönderdiði jandarmaya karþý Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Biz talebeyiz, birbirimizle döðüþürüz, barýþýrýz. Binaenaleyh mesleðimiz haricinde bulunan birisinin bize karýþmasý muvafýk olmadýðýndan gelemiyeceðim ve hata da benimdir. Cevabýnda bulunarak jandarmalarý reddetmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bu esnada onbeþ-onaltý yaþlarýnda bulunuyordu. Lâkin kuvve-i bedeniyece pek çevik ve metindi. "Said-ül-Meþhur" lakabiyle yâdediliyordu. Siirt'te kendisiyle mücadele etmek isteyen bütün arkadaþlarýna karþý hazýr bulunduðu ve ayný zamanda sorulacak bütün suallere cevab vereceðini, kimseye sual sormayacaðýný ilân etti. Sonra tekrar Bitlis'e geldi. Bitlis'te bir-iki þeyh hanedanýnýn, âlim ve talebelerin arasýnda geçimsizlik olduðunu iþitir. Fesadý netice veren sözlerin, bilhassa gýybetin Ýslâmiyete yakýþmadýðýný onlara ihtar edince; Molla Said'i, Þeyh Emin Efendi'ye þikayet ederler. Þeyh Emin ise:</p><p> </p><p>
  -Henüz çocuk olduðundan, kabil-i hitab deðildir, der.</p><p> </p><p>
  Bu söz Molla Said'e teblið edildiði anda, zâten bu gibi sözlere fýtraten tahammülsüz olduðundan Þeyh Emin Efendi'nin huzuruna çýkarak elini öper ve:</p><p> </p><p>
  -Efendim, beni imtihan ediniz; kabil-i hitab olduðumu isbat etmek isterim, der.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 37)</p><p> </p><p>
  Þeyh Emin Efendi mütenevvi ilimlerden ve en müþkil mes'elelerden onaltý sual tertib ederek sorar. Molla Said, suallerin umumuna cevab verdikten sonra, Kureyþ Câmiine gider, ahaliye va'z ve nasihat etmeye baþlar. Bunun üzerine Bitlis ahalisinin bir kýsmý Molla Said'e, bir kýsmý da Þeyh Emin Efendi'ye yardým etmek isterler. Bundan dolayý vali, büyük bir vukuata meydan vermemek için Bediüzzaman'ý nefyeder. Bu defa da Þirvan'a gider. Zâten infirad eden böyle zâtlarýn muarýzlarý pek çok bulunur. Bilhassa mücadele-i ilmiyede maðlub düþenlerden bazý zâhir hocalar, Molla Said'i ahali nazarýnda küçük düþürmek için var kuvvetleriyle çalýþýyorlardý. Her hususatýný tecessüs ettirirlerdi. Bir gün nasýlsa, kazaen sabah namazýný geçirmiþ. Buna vakýf olan hasýmlarý, "Molla Said, namazý terketmiþtir" diyerek ahali arasýnda iþâada bulundular. Molla Said'den soruldu ki:</p><p> </p><p>
  -Niçin herkes bunu böyle söylüyor?</p><p> </p><p>
  Molla Said:</p><p> </p><p>
  Evet, esassýz bir þey âlemin içinde çabuk yayýlmaz. Hata bendedir. Onun için, iki cezaya uðradým: Birisi Allah'ýn itabý, diðeri nâsýn ta'rizi. Bunun esas sebebi ise, geceleyin âdet edindiðim vird-i þerifi terkettiðimdir. Ýþte âlemin ruhu bu hakikata temas etmiþse de, tamamýný  kavrayamayarak ismini bilemeyip þu vechile hatayý isimlendirmiþler, cevabýný verir.</p><p> </p><p>
  Þirvan'da bulunduðu sýrada Siirt civarýndan birisi gelerek:</p><p> </p><p>
  -Aman efendim, Siirt'e bir çocuk gelmiþ, kendisi ondört-onbeþ yaþýnda, umum ülemayý ilzam etti. Þunu ilzam etmek için sizi davete geldim, der.</p><p> </p><p>
  Molla Said de þu davete icabet ederek Siirt'e gitmek için hazýrlanýr. Yola düþerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanýn evsaf ve kýyafetini sorar. O adam:</p><p> </p><p>
  -Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk geliþte derviþ kýyafetinde olup omuzunda bir posteki vardý. Bilâhare talebe kýyafetine girdi ve umum ülemayý ilzam etti.</p><p> </p><p>
  Bunu dinlediðinde, kendisinden bahsettiðini ve bir sene evvelki kendi vukuatýnýn þimdi civar köylerde þüyû' bulduðunu anlayarak geriye döner, davete icabet etmez.</p><p> </p><p>
  Bilâhare Siirt'e baðlý Tillo kasabasýna gitti. Meþhur bir türbeye</p><p> </p><p>
sh: » (T: 38)</p><p> </p><p>
kapandý. Orada hârika olarak Kamus-u Okyanus'u Bâb-üs Sin'e kadar hýfzetti. Ne fikre binaen kamusu hýfzettiði sorulduðunda:</p><p> </p><p>
  -Kamus her kelimenin kaç manaya geldiðini yazýyor. Ben de bunun aksine olarak her manaya kaç kelime kullanýldýðýný gösterir bir kamus vücuda getirmek merakýna düþtüm, cevabýnda bulundu. Mezkûr türbeye kapandýðý vakit küçük biraderi Mehmed, yemeðini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri kubbenin etrafýnda bulunan karýncalara vererek kendisi ekmeðini yemeðin suyuna batýrarak kanaat ediyordu.</p><p> </p><p>
  -Neden dolayý taneleri karýncalara veriyorsun? denildiðinde:</p><p> </p><p>
  -Bunlarda hayat-ý içtimaiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazifeþinaslýk ve çalýþma bulunduðunu müþahede ettiðim için cumhuriyetperverliklerine mükâfaten kendilerine muavenet etmek istiyorum, cevabýnda bulunmuþtur...(Haþiye)</p><p> </p><p>
  (Haþiye): 1935'te Eskiþehir Aðýr Ceza Mahkemesinde "Cumhuriyet hakkýnda fikrin nedir?" sualine cevaben:</p><p> </p><p>
  -Eskiþehir mahkeme reisinden baþka daha sizler dünyaya gelmeden benim dindar bir cumhuriyetçi olduðumu elinizdeki tarihçe-i hayatým isbat eder, diyerek yukarýda zikredilen "Karýnca hâdisesini" anlatýr ve þöyle der:</p><p> </p><p>
  -Hulefa-yý Raþidîn herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sýddýk-ý Ekber, Aþere-i Mübeþþereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasýz isim ve resim deðil, belki hakikat-ý adaleti ve hürriyet-i þer'iyeyi taþýyan mana-yý dindar cumhuriyetin reisleri idiler.</p><p> </p><p>
  Tillo'da iken, bir gece Þeyh Abdülkadir-i Geylanî (K.S.) Hazretlerini rü'yasýnda görür. Geylanî Hazretleri (K.S.) kendisine hitaben:</p><p> </p><p>
  -Molla Said! Mîran Aþireti reisi Mustafa Paþa'ya gidiniz ve kendisini tarîk-ý hidayete davet ediniz. Yaptýðý zulümden vazgeçerek namaza ve emr-i marufa müdavim olmasýný tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz.</p><p> </p><p>
  Molla Said, bu rü'yayý görür görmez, hemen tedarikini yaparak Mîran Aþireti'ne doðru Tillo'dan hareket eder, doðruca Mustafa Paþa'nýn çadýrýna girer. Paþa orada bulunmadýðýndan, biraz istirahat eder. Sonra Mustafa Paþa içeri girer. Orada hazýr olanlarýn hepsi kýyam ettikleri halde Molla Said yerinden bile kýmýldanmaz. Paþa'nýn nazar-ý dikkatini celbedince, aþiret binbaþýlarýndan Fettah Bey'den kim olduðunu sorar. Fettah Bey, meþhur Molla Said olduðunu bildirir. Halbuki Paþa, ülemadan hiç hoþlanmazdý.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 39)</p><p> </p><p>
  Þübhesiz bunun üzerine daha fazla kýzmýþ ise de izhar etmemiþti. Molla Said'e ne için buraya geldiðini sorunca, Molla Said cevaben:</p><p> </p><p>
  -Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terkedip namazýný kýlacaksýn veyahud seni öldüreceðim! demesinden paþa hiddetlenerek dýþarý çýkar. Biraz dolaþtýktan sonra yine çadýra girer ve Molla Said'e ne için geldiðini tekrar sorar. Molla Said:</p><p> </p><p>
  -Sana söyledim ya.. onun için geldim, der. Mustafa Paþa çadýrýn direðinde asýlý bulunan Said'in kýlýncýna iþaret ederek:</p><p> </p><p>
  -Bu pis kýlýnçla mý?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman: Kýlýnç kesmez, el keser cevabýnda bulunur.</p><p> </p><p>
  Mustafa Paþa tekrar dýþarýya çýkarak biraz gezindikten sonra içeriye girer. Bediüzzaman'a:</p><p> </p><p>
  -Benim Cezire'de çok âlimlerim var; eðer hepsini ilzam edebilirsen senin dediðini yaparým, eðer ilzam edemezsen seni Fýrat Nehri'ne atarým.</p><p> </p><p>
  Molla Said:</p><p> </p><p>
  -Bütün ülemayý ilzam etmek benim haddim olmadýðý gibi, beni de nehre atmak senin haddin deðildir. Fakat ülemaya cevab verince sizden birþey isterim ki, o da mavzer tüfeðidir. Þayet sözünde durmazsan, seni onunla öldüreceðim, der.</p><p> </p><p>
  Bu muhavereden sonra Paþa ile birlikte atlarla Cezire'ye giderler. Yolda Paþa kat'iyen Molla Said'le konuþmaz. Bani Haný dedikleri mevkie gelince, yorgunluðundan Molla Said orada biraz yatar; uykudan uyanýr uyanmaz etrafýnda bütün Cezire âlimlerinin, kitablarý ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüþtükten sonra çay ikram edilir. Cezire âlimleri Molla Said'in þöhretini iþittikleri için, mebhut ve hayran bir vaziyette çaylarýný bile unutarak Molla Said'in sualine intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayýný içtikten sonra dalgýn dalgýn karþýsýnda bulunan bir-iki âlimin çayýný da içer, onlar farkedemezler. Mustafa Paþa, hocalara hitaben:</p><p> </p><p>
  -Ben okumuþ deðilim, fakat Molla Said ile mücadelenizde maðlub olacaðýnýzý þimdi anlýyorum. Zira bakýyorum ki, siz düþünmekten çaylarýnýzý unuttuðunuz halde, Molla Said kendi çayýný içtikten baþka iki-üç bardak da sizin çayýnýzý içti.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 40)</p><p> </p><p>
  Bunun üzerine, biraz latife ettikten sonra Molla Said bu âlimlere karþý:</p><p> </p><p>
  -Efendiler! Bendeniz va'detmiþim, hiç kimseye sual sormam. Binaenaleyh suallerinize muntazýrým, der.</p><p> </p><p>
  Bu hocalar kýrk kadar sual sorarlar. Umumuna cevab verdikten sonra, her nasýlsa Molla Said bir sualin cevabýný yanlýþ söylediði halde karþýsýndakiler doðru telakki ederek tasdik etmiþlerdi. Meclis daðýlýnca Molla Said hatýrlar, hemen arkalarýndan koþarak:</p><p> </p><p>
  -Affedersiniz, bir sualin cevabýný yanlýþ söylediðim halde farkýna varmadýnýz, diyerek cevabýný tashih eder.</p><p> </p><p>
  Hocalar dediler:</p><p> </p><p>
  -Ýþte þimdi hakkýyla bizi tam ilzam ettiniz!</p><p> </p><p>
  Sonra o hocalardan bir kýsmý Molla Said'den ders almaya gelirler.</p><p> </p><p>
  Bundan sonra Mustafa Paþa, ahdettiði mavzer tüfeðini hediye eder ve namaz kýlmaya baþlar. Molla Said, ilimdeki emsalsiz hârika istidadý derecesinde vücudca da gayet idmanlý ve kuvvetli idi. Güreþ tutmaktan pek hoþlanýrdý. Medreselerde bulunan umum talebelerle güreþirdi. Hiçbirisi güreþte bile onu maðlub edemezdi.</p><p> </p><p>
  Mustafa Paþa ile bir gün at yarýþýna çýkarlar. Fakat kasdî olarak Mustafa Paþa gayet serkeþ ve talimsiz ve hiç binilmemiþ bir at hazýrlanmasýný emreder. Molla Said'e binmek için verir. (Allahu a'lem, attan düþüp ölmesini istemiþ.) Onaltý yaþýnda bulunan Molla Said, serkeþ atý biraz dolaþtýrdýktan sonra koþturmayý arzu eder. At, onun verdiði istikametten çýkarak baþka bir istikamete doðru koþar. Var kuvvetiyle durdurmak ister ise de muvaffak olamaz. Nihayet çocuklarýn bulunduðu yere gider. Cezire aðalarýndan birisinin oðlu yol üstünde iken hayvan iki ayaðýný kaldýrýp çocuðun omuzlarý arasýna vurunca çocuk yere düþerek hayvanýn ayaklarý altýnda çýrpýnmaya baþlar. Nihayet etraftan imdada ulaþýrlar. Çocuðu hareketsiz ölü suretinde görünce Molla Said'i öldürmek isterler. Aðanýn hizmetçileri hançerlerini çekince, Molla Said hemen rovelverine el atar ve adamlara hitaben:</p><p> </p><p>
  -Hakikata bakýlýrsa çocuðu Allah öldürmüþ, zâhire bakýlýrsa at öldürmüþ, sebebe bakýlýrsa Kel Mustafa öldürmüþ, çünki</p><p> </p><p>
sh: » (T: 41)</p><p> </p><p>
bu atý bana o verdi. Durunuz, ben gelip çocuða bakayým, ölmüþ ise sonra muharebe edelim, diyerek attan inerek çocuðu kucaklar; çocukta hareket görmeyince soðuk suyun içine batýrýp çýkarýr. Çocuk gülerek gözünü açar. Bunun üzerine bütün ahali mütehayyir kalýrlar. Bu acib vak'a üzerine bir müddet Cezire'de kaldýktan sonra, talebesi Molla Sâlih ile bedevî arablarýn meskeni olan Biro'ya giderler. Orada biraz kalýnca tekrar Mustafa Paþa'nýn eskisi gibi zulme baþladýðýný iþitir, yanýna gider ve ona nasihat eder, tehdid eder. Bir gün bir münakaþa arasýnda Mustafa Paþa'ya:</p><p> </p><p>
  -Yine mi zulme baþladýn, seni Hak namýna öldüreceðim! tehdidinde bulunur. Paþa'nýn kâtibi ortaya atýlýr.</p><p> </p><p>
  O sýrada Molla Said, Mustafa Paþa'yý zulmünden dolayý çok tahkir eder.</p><p> </p><p>
  Paþa bu tahkire tahammül edemiyerek, öldürmek için üzerine hücum eder; fakat Mîran aðalarý zabtederler. Nihayet Mustafa Paþa'nýn oðlu Abdülkerim Molla Said'e yaklaþarak:</p><p> </p><p>
  -Onun akidesi yanlýþtýr; rica ederim, þimdilik buradan baþka yere teþrif ediniz, der.</p><p> </p><p>
  Abdülkerim'in sözünü kýrmaz, yalnýz olarak bedevîlerin meskeni olan Biro Çölü'ne doðru hareket eder. Yolda bedevî eþkiyalarýna tesadüf eder. Bedevîlerin silâhlarý mýzrak ve Molla Said'in silâhý mavzer olduðundan, eþkiyalara doðru kurþun atmaya baþlar, eþkiyalar çekilirler. Yoluna devam ederken ikinci çeteye tesadüf eder. Bu defa eþkiyalar çok olduðundan etrafýný çevirirler. Kendisini öldürecekleri sýrada içlerinden birisi tanýyarak:</p><p> </p><p>
  -Ben bunu Mîran Aþireti'nin içinde gördüm. Bu meþhur bir adamdýr deyince, derhal bedevîler çekilerek kusurlarýnýn af buyurulmasýný dilerler. Ve korkulu olan yerlerde kendilerine muhafýzlýk yapmak istemiþlerse de Molla Said reddedip, yalnýz olarak yoluna devam eder. Birkaç gün sonra Mardin'e gelir. Mardin ülemasý muarazaya kalkýþýrlarsa da muvaffak olamazlar, evlâdlarý yaþýnda olan genç Said'de hârika bir þekildeki ilmî kudreti görünce kendilerine üstad kabul ederler.</p><p> </p><p>
  Bu esnada, Mardin'e gelen iki talebeye tesadüf etti. Bunlardan birisi, Cemaleddin-i Efganî'ye mensub olup; diðeri, tarîkat-ý</p><p> </p><p>
sh: » (T: 42)</p><p> </p><p>
Sünûsiyeden idi. Bunlar vasýtasýyla hem Cemaleddin-i Efganî'nin mesleðine, hem de tarîk-ý Sünûsî'ye aþinalýk peyda etti.</p><p> </p><p>
  Molla Said çok genç yaþta iken siyasî hayata atýlýr, vatan ve millete hizmete baþlar. Ýlk hayat-ý siyasiyesi Mardin'de baþlamýþtýr. Bunun üzerine bir mutasarrýfýn pençe-i kahrýyla, elleri baðlý, muhafýz nezaretinde Bitlis'e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz kýlmak için, kayýdlarýn açýlmasýný jandarmalara ihtar eder. Jandarmalar kabul etmeyince, demir kayýdlarý bir mendil gibi açarak önlerine atar. Jandarmalar, bu hali keramet addedip hayretler içinde kalýrlar. Teslimiyetle, rica ve istirham ile:</p><p> </p><p>
  -Biz þimdiye kadar muhafýzýnýz idik, bundan sonra hizmetçiniziz! derler. (*)</p><p> </p><p>
  (*) Bir gün Bediüzzaman'a soruldu: Kaydý nasýl açtýn?</p><p> </p><p>
  Dedi: Ben de bilmem. Fakat olsa olsa namazýn kerametidir.</p><p> </p><p>
  Bitlis'te iken bir gün kendilerine vali ile bir kýsým memurlarýn içki içtikleri ihbar olununca, hiddetlenerek:</p><p> </p><p>
  -Bitlis gibi dindar bir memlekette hükûmeti temsil eden bir zâtýn irtikâb ettiði bu muameleyi kabul edemem! diyerek içki meclisine gider. Evvelâ içki hakkýnda bir hadîs-i þerif okuduktan sonra pek acý sözler söyler; valinin vurdurmak için iþaret etmesi ihtimaline binaen de bir elini rovelverinin bulunduðu yerde tutar. Fakat vali fevkalâde mütehammil ve hamiyetli bir zât olduðundan, kat'iyen ses çýkarmaz. Oradan ayrýlýnca valinin yaveri genç Said'e:</p><p> </p><p>
  -Ne yaptýnýz? Söyledikleriniz, idamýnýzý mûcibdir, der.</p><p> </p><p>
  Genç Said:</p><p> </p><p>
  -Ýdam hayalime gelmedi, hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise, bir münkeri def'etmek için ölürsem ne zararý var? cevabýnda bulunur.</p><p> </p><p>
  Oradan avdetinden bir-iki saat sonra, iki polis vasýtasýyla vali kendisini istetir. Valinin odasýna girerken; vali hürmet ve tazimle genç Said'i karþýlayarak, elini öpmek ister. Ýltifatla yer göstererek:</p><p> </p><p>
  -Herkesin bir üstadý vardýr. Sen de benim üstadýmsýn, der.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 43)</p><p> </p><p>
  Genç Said fýtraten, bir kanun altýnda yaþamayý ve harekâtýnýn tahdid olunmasýný sevmez. Her halinde, her hareketinde gayet serbest olmasýný arzu eder ve daima "Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla tahdid ettirmem." derdi. Bunun içindir ki, ilk Ýstanbul'a teþriflerinde yine her kayýddan uzak kalmakta ýsrar etmiþ ve hayatýnýn bütün safhalarýnda bu vaziyet müþahede edilmiþtir. Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aþký, hayatýnýn yarýsýndan  sonra Avrupa'dan gelen müdhiþ bir dalâlet ve zýndýka taarruzuna karþý koymayý ve felsefe-i tabiiyeden doðan dehþetli bir istibdad-ý mutlakýn hilaf-ý Kur'an prensiplerine boyun eðmemeyi, onlara itaat etmemeyi ve hakikî hürriyet-i meþrua olan Ýslâmî hürriyet ve medeniyete çalýþmayý netice vermiþtir.</p><p> </p><p>
  Molla Said, Bitlis'te iken onbeþ-onaltý yaþlarýnda idi. Henüz sinn-i bülûða vâsýl olmuþtu. O zamana kadar bütün malûmatý sünuhat kabilinden olduðu için, uzun uzadýya mütalaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman sinn-i bülûða vâsýl olduðundan mý veyahut siyasete karýþtýðýndan mý, her nedense eski sünuhat yavaþ yavaþ kaybolmaða baþladý. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tedkike koyuldu. Bilhassa Din-i Ýslâma varid olan þekk ve þübheleri reddetmek için "Metali" ve "Mevakýf" nam eserler ile ulûm-u âliye آليه (Sarf, Nahiv, Mantýk vesaire) ve âliyeye عاليه (Tefsir ve Ýlm-i Kelâm)a dair kýrk kadar kitabý iki sene zarfýnda hýfzeyledi. Hattâ her gün okumak þartýyla, hýfzettiði kitablarýn üç ayda bir kerre devrine muvaffak oluyordu. Molla Said'in iki mutezad hali vardý:</p><p> </p><p>
  Birincisi: Fikrinin münkeþif bulunduðu vakitler ki; her ne eline alýrsa, onu anlamamasý mümkün deðildi.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Fikrinin münkabýz bulunduðu vakitler ki; mütalaa deðil, konuþmaktan bile hoþlanmazdý.</p><p> </p><p>
  Molla Said günde bir-iki cüz' okumak suretiyle Kur'aný hýfza baþladý. Her gün iki cüz' ezber etmekle, Kur'anýn mühim bir kýsmýný hýfzýna aldý, fakat iki sünuhat ile, tekmili müyesser olmadý:</p><p> </p><p>
  Birincisi, Kur'anýn çok sür'atle okunmasý bir hürmetsizlik olmasýn diye; ikincisi, Kur'an hakaikýnýn hýfzýnýn daha ziyade lüzumu var diye kalbine gelmiþ. Onun için Kur'an hakaikýnýn anahtarý olacak ve þübehata karþý muhafaza ve mukabele edecek</p><p> </p><p>
sh: » (T: 44)</p><p> </p><p>
hikmet ve fünun-u Ýslâmiyeye dair kýrk risaleyi iki senede hýfzýna aldý. Her gün bir parça ezberden okumak suretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.</p><p> </p><p>
  "Mirkat" ismindeki kitabý, haþiye ve þerh olmaksýzýn hýfzetmeye baþladý. Bilâhare eline geçen mezkûr kitabýn haþiye ve þerhi ile kendi nokta-i nazarýný karþýlaþtýrmýþ, bütün mes'eleler muvafýk olup ancak üç kelime tevafuk etmemiþ. Bu tevcihleri de ülemanýn tahsinine mazhar olarak kabul edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bir gün Bitlis meþayihinden Þeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine beddua ettiðini birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müþarün'ileyhi ziyarete gider. Þeyh Hazretleri Molla Said'e iltifat eder, teberrüken bir ders verir. Ýþte Molla Said'in en son aldýðý ders bu olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Bir gece Molla Said, rü'yasýnda Þeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerini görür. Kendisine hitaben:</p><p> </p><p>
  -Molla Said; gel beni ziyaret et, gideceðim demesi üzerine hemen gider; ziyaret eder. Ve þeyhin uçup gittiðini görünce, uyanýr. Saate bakar, saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Þeyh'in hanesinden matem seslerinin yükseldiðini iþitir, oraya gider ve Þeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefat ettiðini haber alýr.</p><p> </p><p>
   اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ * رَحْمَةُ اللّهِ عَلَيْهِ *آمِينَ</p><p> </p><p>
Mahzun olarak geriye döner.</p><p> </p><p>
  Molla Said þarkýn büyük ülema ve meþayihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Þeyh Abdurrahman-ý Tâðî, Þeyh Fehim ve Þeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ý âliyenin herbirisinden ilm-i irfan hususunda ayrý ayrý derslere nail olduðundan, onlarý fevkalâde severdi. Ülemadan Þeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Þeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardý.</p><p> </p><p>
  Van'da maruf ülemâ bulunmadýðýndan, Hasan Paþa'nýn daveti üzerine Molla Said Van'a gitti. Van'da onbeþ sene kalarak, aþâirin irþadý için aralarýnda seyahatla tedris ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi. Van'da bulunduðu müddet, vali ve memurîn ile ihtilât ederek, bu asýrda yalnýz eski tarzdaki Ýlm-i Kelâm'ýn Ýs-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 45)</p><p> </p><p>
lâm Dini hakkýndaki þekk ve þübhelerin reddine kâfi olmadýðýna kanaat hasýl etmiþ ve fünunun tahsiline lüzum görmüþtür. (Hâþiye)</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): Bediüzzaman'ýn çok genç yaþýndaki bu vukufiyeti, onun istikbaldeki çok muazzam hizmet-i Kur'aniye ve Ýslâmiyesi için hazýrlanmasýný temin etmiþtir. Bu kanaatýný o zaman izhar ettiðinden otuz-kýrk sene sonra, Ýlm-i Kelâm'da bir teceddüd yapan Risale-i Nur külliyatýnýn te'lifine Cenab-ý Hak muvaffak eylemiþtir.</p><p> </p><p>
  Bu kanaatý hasýl ettiði o zamanda, ulûm-u müsbete denilen bütün fenleri tetebbua baþlayarak pek kýsa bir zamanda Tarih, Coðrafya, Riyaziyat, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esaslarýný elde etmiþtir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak deðil, yalnýz kendi mütalaasý sayesinde hakkýyla anlamýþtýr. Meselâ: Bir Coðrafya muallimini, mübahaseye giriþmeden evvel, yirmidört saat içerisinde eline geçirdiði bir coðrafya kitabýný hýfzetmek suretiyle, ertesi gün Van Valisi merhum Tahir Paþa'nýn konaðýnda onu ilzam eder. Ve yine ayný surette bir muaraza neticesinde beþ gün zarfýnda Kimya-yý Gayr-ý Uzvî'yi (Ýnorganik Kimya) elde ederek, Kimya muallimiyle muarazaya giriþir ve onu da ilzam eder. Ýþte pek geç yaþýndaki mezkûr hârikulâdeliklere ve bahr-ý umman halinde bir ilme mâlikiyetine þahid olan ehl-i ilim, Molla Said'e "Bediüzzaman" lakabýný vermiþtir. Bediüzzaman Van'da bulunduðu müddet zarfýnda, o zamana kadar edindiði fikir ve mütalaalar ve ilmî ve dinî tedris usûllerini görmek ile ve zamanýn ihtiyac-ý zarurîlerini nazar-ý itibare almakla kendisine mahsus bir usûl-ü tedris icad eder. Bu da, hakaik-i diniyeyi asrýn fehmine uygun en yeni izah ve beyan tarzlarýyla isbat etmek suretiyle talebelerini tenvir etmektir.</p><p> </p><p>
  Molla Said Van'da bulunduðu zamanlarda, bazý hususlarda o havalinin ülemasýna muhalif bulunuyordu. (Haþiye) Bu hususlar þunlardýr:</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Ayný vaziyet, seksen senelik hayatýnda da devam etmiþtir.</p><p> </p><p>
  1- Kat'iyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaþ bile kabul etmemek. Evet hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayýp, fakir ve kimsesiz ve daimî nefiy ve hapislerle çok sýkýntýlý ve dehþetli musibetler içerisinde yaþadýðý halde, kimseden para ve mukabelesiz hediye almadýðý, bilmüþahede görülmüþtür.</p><p> </p><p>
  2- Hiçbir âlimden sual sormamak. Yirmi sene zarfýnda, daima</p><p> </p><p>
sh: » (T: 46)</p><p> </p><p>
ancak sorulanlara cevab vermiþti. Bu hususta kendileri derlerdi ki: "Ben ülemanýn ilmini inkâr etmem; binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladýr. Benim ilmimden þübhe edenler varsa, sorsunlar onlara cevab vereyim."</p><p> </p><p>
  3- Yanýnda bulunan talebelerini ayný kendisi gibi zekat ve hediye almaktan men'etmek. Onlarý da yalnýz rýza-yý Ýlahî için çalýþtýrýrdý. Hattâ çok zamanlar, talebelerini kendi iaþe ederdi.</p><p> </p><p>
  4- Daima mücerred kalmak ve dünyada hiçbir þeyle alâka peyda etmemek. Bunun içindir ki: "Bütün malýmý bir elimle kaldýrýp götürebilmeliyim" demiþtir. Bu halin sebebi sorulunca, "Bir zaman gelecek, herkes benim halime gýbta edecektir. Sâniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misafirhane nazarýyla bakýyorum." derdi.</p><p> </p><p>
  Van'da bulunduðu vakit, merhum vali Tahir Paþa, Avrupa kitablarýný tetebbu' ederek kendisine sualler tertib edip sorardý. Bunlarýn hiçbirisini görmediði ve Türkçeyi de yeni konuþmaða baþladýðý halde, cevabýnda tereddüd etmezdi. Bir gün kitablarý görür ve Tahir Paþa'nýn bunlardan sual tertib ettiðini anlayarak az bir zamanda kitablarýn muhtevasýný elde eder.</p><p> </p><p>
  O zamanda en büyük gaye ve düþüncesi, Mýsýr'daki Câmi-ül Ezher'e mukabil Bitlis ve Van'da "Medreset-üz Zehra" isminde bir dârülfünun vücuda getirmekti. Bu teþebbüsünü kuvveden fiile çýkarmak niyetinde olup bunu tasarlýyordu.</p><p> </p><p>
  Van'da yaz zamanlarýný, Bâþit ve Beytüþþebab namýndaki yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tahir Paþa'ya, mezkûr daðlarýn baþýnda Temmuz'da bile buz bulunduðunu söyler. Tahir Paþa itiraz eder ve "Temmuz'da kat'iyen oralarda buz bulunmaz" iddiasýnda bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatýrlýyarak Tahir Paþa'ya yazdýðý ilk Türkçe mektubunda der:</p><p> </p><p>
  -Ey Paþa! Bâþit baþýnda buz tuttu. Görmediðin þeyi inkâr etme. Her þey senin malûmatýnda münhasýr deðildir, vesselâm!</p><p> </p><p>
  Molla Said, aþiretler arasýnda olan herhangi bir geçimsizliði iþitince hemen müdahale ederek, irþad yoluyla her iki tarafý da derhal barýþtýrýrdý. Hattâ hükûmetin bile barýþtýrmaktan âciz kaldýðý Þeker Aða ile Mîran Reisi Mustafa Paþa'yý barýþtýrdý. Ve Mustafa Paþa'ya:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 47)</p><p> </p><p>
  -Daha tövbe etmedin mi? diye sorunca, Mustafa Paþa da cevaben:</p><p> </p><p>
  -Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çýkmam, demiþtir.</p><p> </p><p>
  Mustafa Paþa, at ile para teberru' etmek ister. Bediüzzaman reddederek:</p><p> </p><p>
  -Þimdiye kadar kimseden para almadýðýmý iþitmediniz mi? Bahusus sizin gibi zalimden nasýl para alýrým? Ve siz galiba tövbenizi bozdunuz, þu takdirde Cezire'ye ulaþamazsýnýz, demiþtir.</p><p> </p><p>
  Ve hakikaten Cezire'ye yetiþmeden yolda öldüðünü haber alýr.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, riyaziyede hârikulâde bir sür'at-i intikale mâlik idi. Herhangi bir müþkil mes'eleyi, zihnen hemen hallederdi. Hattâ Cebir Mukabele ilminde bir risale te'lif etmiþti. Tahir Paþa nezdinde hesab mes'eleleri münakaþa mevzuu olduðunda hesaba dair hangi mes'ele bahsedilse, baþkalarý ve en mâhir kâtibler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çýkarýyordu. Çok defalar böyle yarýþlara giriþir ve umumunda daima birinci gelirdi. Bir defasýnda þöyle bir sual sordular:</p><p> </p><p>
  -Onbeþ müslim, onbeþ gayr-ý müslim farzedilerek, birbiri ardýna dizilince bunlara yapýlacak her kur'ada gayr-ý müslime isabet etmesi matlubdur. Nasýl taksim edilir?</p><p> </p><p>
  Bu suale cevaben:</p><p> </p><p>
  -Bunlarýn yüz yirmi dört vaziyet-i muhtemelesi vardýr, diyerek yapar.</p><p> </p><p>
  Hem de der:</p><p> </p><p>
  -Bundan daha müþkilini de kendim icad ederim. Ýki bin beþyüz vaziyet-i muhtemeleye göre yaparým.</p><p> </p><p>
  Ýki saat zarfýnda yüz adamdan elli adet gayr-ý müslimi o vaziyette taksim eder ki, daima kur'ayý gayr-ý müslime düþürür. Ve hattâ beþyüz gayr-ý müslim olmakla ikiyüz ellibin vaziyet-i muhtemele üzerine bir mes'ele çýkarttý ve Tahir Paþa'ya göstererek bir risale þeklinde yazdý (Haþiye).</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Maatteessüf o risale Van'da bir yangýnda yanmýþtýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 48)</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Van'da bulunduðu zamanlarda, vali Tahir Paþa ile bazý gazetelerden havadis okurdu. Bilhassa Ýslâmiyeti alâkadar eden hususlara dikkat ederdi. Van'daki ikameti esnasýnda, âlem-i Ýslâmýn vaziyetini bir derece öðrenmiþ bulunuyordu. Bir gün Tahir Paþa bir gazetede þu müdhiþ haberi ona göstermiþti. Haber þu idi:</p><p> </p><p>
  Ýngiliz Meclis-i Meb'usanýnda Müstemlekât Nâzýrý, elinde Kur'an-ý Kerim'i göstererek söylediði bir nutukta:</p><p> </p><p>
  Bu Kur'an, Ýslâmlarýn elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayýz. Ne yapýp yapmalýyýz, bu Kur'aný onlarýn elinden kaldýrmalýyýz; yahut Müslümanlarý Kur'andan soðutmalýyýz, diye hitabede bulunmuþ.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu müdhiþ haber, onda tarifin fevkinde bir tesir uyandýrmýþtý. Ýstidadý þimþek gibi alevli, duygularý ve bütün letaifi uyanýk ve ilim, irfan, ihlas, cesaret ve þecaat gibi hârika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman'ýn, bu havadis üzerine: "Kur'anýn sönmez ve söndürülmez manevî bir güneþ hükmünde olduðunu, ben dünyaya isbat edeceðim ve göstereceðim!" diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanýr ve bu saikle çalýþýr. (Haþiye)</p><p> </p><p>
______________     </p><p> </p><p>
    (Haþiye): Said Nursî altmýþbeþ sene evvel Van'da Vali Tahir Paþa'nýn yanýnda iken okuduðu bir gazetede, Ýngiliz Müstemlekât Nâzýrý'nýn Ýngiliz Meclis-i Meb'usanýnda elinde Kur'aný göstererek: "Bu Kur'an, müslümanlarýn elinde kaldýkça biz onlara hakikî hâkim olamayýz. Ya Kur'aný ortadan kaldýrmalýyýz veya onlarý Kur'andan soðutmalýyýz." sözü üzerine, ruhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanýr. Kur'anýn bir mu'cize olduðunu isbat ederek her tarafa neþretmek ve kâfirleri tam susturmak ister; buna kat'i karar verir. Van'da bulunduðu onbeþ sene müddet içerisinde hýfzýna aldýðý seksenden ziyade kitabý ezbere devrettiði gibi, âlem-i Ýslâmýn hal-i hazýrda durumu hakkýnda da gerekli her türlü malûmatý elde eder.</p><p> </p><p>
  Nazîrsiz bir allâme olan Bediüzzaman, daha genç yaþýnda görünen müstesna zekâ ve ilminden de anlaþýldýðý gibi, sair emsalleri fevkinde kendisine ayrýca hikmet-i Kur'aniye talim edilmiþti. Kendisi, asr-ý hazýrýn ihtiyacýný karþýlayacak, zamanýn ilmî ve edebî seviyesinin fevkinde bütün dünyaya Kur'anýn mu'cize olduðunu isbat ve herkesi ikna' edebilecek bir kabiliyet, metanet, emel ve fedakârlýk taþýyordu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bir buðday tanesi kadar çam çekirdeðinden dað gibi bir aðacýn zuhuru, kudret-i Ýlahiyeyi açýkça gösterdiði gibi; maddî hiçbir kuvvete sahib olmayan, bilakis mazlum ve bir nevi elleri kollarý baðlý bir vaziyette Bediüzzaman'ýn çekirdek-misal hayatý ve hizmetiyle tarihin en dehþetli bir devrinde hem Anadolu, hem âlem-i Ýslâm, hem dünyanýn ekserisine de maddeten tesir edecek ve zihniyetlerini deðiþtirecek manevî küllî ve cihanþümul bir inkiþafýn zuhuru; aynen bir kudret-i mutlaka ve istihdam-ý Ýlahî ve sevk-i Rabbanî ile olduðu akla ve kalbe görünmektedir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 49)</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ýýn; Þarkî Anadolu'da "Medresetüzzehra" namýnda bir dârülfünun açmak, ya Van'da veyahut da Diyarbakýr'da dârülfünun derecesinde bir medrese tesisine çalýþmak için Ýstanbul'a geldi. Ýstanbul'a geliþini bir muharrir þöyle tasvir etmiþti: "Þarkýn yalçýn kayalýklarýndan, bir ateþpare-i zekâ, Ýstanbul âfâkýnda tulû' etti."</p><p> </p><p>
  Ýstanbul'a gelmeden evvel bir gün Tahir Paþa:</p><p> </p><p>
  -Þark ülemasýný ilzam ediyorsun, fakat Ýstanbul'a gidip o denizdeki büyük balýklara da meydan okuyabilecek misin? demiþti.</p><p> </p><p>
  Ýstanbul'a gelir gelmez ülemayý münazaraya davet etti. Bunun üzerine Ýstanbul'daki meþhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o hepsinin de cevablarýný sahih olarak veriyordu. Bundan maksadý, Þarkî Anadolu'daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ý dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, kat'iyen hodfüruþluðu sevmezdi. Her türlü gösteriþ ve alayiþten müberra olarak hareket ederdi. Ýlim, cesaret, hâfýza ve zekâ itibariyle pek hârika idi. Ayný derecede belki daha ziyade olarak hâlis ve muhlis idi. Tasannu ve tekellüften kat'iyen hoþlanmazdý. Ýstanbul'daki ikametgâhýnýn kapýsýnda þöyle bir levha asýlý idi: "Burada her müþkil halledilir, her suale cevab verilir, fakat sual sorulmaz."(Haþiye).</p><p> </p><p>
­­­­­_______________________</p><p> </p><p>
  Filhakika; bir eserinde tahdis-i nimet suretinde hizmet-i imaniyeye ait inayet-i Ýlahiyeden bahsederken þöyle der:</p><p> </p><p>
  "Eski harb-i umumîde ve daha evvellerinde bir vakýa-i sadýkada görüyorum ki: Ararat Daðý denilen meþhur Aðrý Daðý'nýn altýndayým. Birden o dað, müdhiþ infilâk etti. Daðlar gibi parçalarý, dünyanýn her tarafýna daðýttý. O dehþet içinde baktým ki, merhum validem yanýmdadýr. Dedim:</p><p> </p><p>
  -Ana korkma, Cenab-ý Hakk'ýn emridir. O hem Rahîm'dir, hem Hakîm'dir.</p><p> </p><p>
  Birden o halette iken, baktým ki mühim bir zât bana âmirane diyor ki:</p><p> </p><p>
  -Ý'caz-ý Kur'aný beyan et.</p><p> </p><p>
  Uyandým, anladým ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkýlabdan sonra, Kur'an etrafýndaki surlar kýrýlacak. Doðrudan doðruya Kur'an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ana hücum edilecek. Ý'cazý, onun çelik bir zýrhý olacak. Ve þu i'cazýn bir nev'ini þu zamanda izharýna, haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduðumu anladým."</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Burada þunu ilâveten beyan etmek îcab eder ki: Said Nursî'nin hayatýnýn son otuz-kýrk senesinde, Din-i Ýslâma ve Kur'ana hizmet cihetinde fevkalâde bir rahmet ve inayetle Risale-i Nur ihsan edildiðinden ve âlemþümul bir manevî cihad-ý diniye ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 50)</p><p> </p><p>
  Ýstanbul'da grup grup gelen ülemanýn suallerini cevablandýrýyordu. Genç yaþýnda böyle bilâistisna bütün suallere cevab vermesi ve gayet mukni' ve belîð ifade ve hârika hal ve tavýrlarýyla, ehl-i ilmi hayranlýkla takdire sevkediyordu. Ve "Bediüzzaman" ünvanýna bihakkýn lâyýk görüyorlar ve bu fevkalâde zâtý, bir "nadire-i hilkat" olarak tavsif ediyorlardý.</p><p> </p><p>
  Hattâ bu zamanlarda Mýsýr Câmi-ül Ezher Üniversitesi reislerinden meþhur Þeyh Bahid Efendi Ýstanbul'a bir seyahat için geldiðinde; Kürdistan'ýn sarp, yalçýn kayalarý arasýndan gelerek Ýstanbul'da bulunan Bediüzzaman Said Nursî'yi ilzam edemeyen Ýstanbul ülemasý, Þeyh Bahid'den bu genç hocanýn ilzam edilmesini isterler. Þeyh Bahid de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmiinden çýkýp çayhaneye oturulduðunda bunu fýrsat telakki eden Þeyh Bahid Efendi, yanýnda ülema hazýr bulunduðu halde Bediüzzaman'a hitaben:</p><p> </p><p>
مَا تَقُولُ فِى حَقِّ اْلاَوْرُوبَائِيَّةِ وَ الْعُثْمَانِيَّةِ</p><p> </p><p>
  Yani: -Avrupa ve Osmanlýlar hakkýnda ne diyorsunuz, fikriniz nedir? der.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þeyh Bahid Efendi'nin bu sualden maksadý; Bediüzzaman'ýn þekk olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateþpare-i zekâsýný tecrübe etmek deðil, belki zaman-ý istikbale ait þiddet-i ihatasýný ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karþý Bediüzzaman'ýn verdiði cevab þu oldu:</p><p> </p><p>
____________________</p><p> </p><p>
hizmet-i Kur'aniyede bulunduðundan anlaþýlmýþ ve sonra kendileri de bir manevî ihtarla kaleme almýþlardýr ki, onun hayatý bir intizam dairesinde geçiyordu. Yani, ileride mühim bir hizmet-i Kur'aniyede bulunacaðý için, Cenab-ý Hak o hizmet-i Kur'aniyeye zemin hazýrlamak hikmetiyle, Said'i fevkalhad þartlar içerisinde ve fevkalâde inayet altýnda hârika bir zekâ ve dehâ ile mücehhez olarak istihdam ve istimal ediyordu. Onun için, tarihçe-i hayatýn baþýnda beyan edildiði vecihle, onun hayat ve ahvaline bu nokta-i nazarla bakmak lâzýmdýr. Ve hattâ kendisi hürriyetten evvel birçok talebelerine, dostlarýna:</p><p> </p><p>
  -Bir nur görüyorum, istikbâle büyük ümidlerle bakýyorum diye, ehemmiyetli bir Kur'an hizmetinin vuku'bulacaðýný haber veriyordu. Bir hiss-i kablelvuku' ile Risale-i Nur'un þimdiki manevî hizmet-i Kur'aniye ve imaniyesini, o zamanlarý siyaset âleminde olacak zannedip, bütün kuvvetiyle Ýstanbul'da siyaseti dine, Kur'ana âlet ederek çalýþýyordu.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 51)</p><p> </p><p>
اِنَّ اْلاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا وَ اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِاْلاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا</p><p> </p><p>
  Yani "Avrupa, bir Ýslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doðuracak. Osmanlýlar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doðuracak."</p><p> </p><p>
  Bu cevaba karþý Þeyh Bahid Hazretleri:</p><p> </p><p>
  -Bu gençle münazara edilmez, ben de ayný kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve belîgane bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman'a hastýr (1) demiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ýn Ýstanbul'da hayatý, bir derece siyasîdir. Siyaset yoluyla Ýslâmiyete hizmet edilecek, diye kanaat besliyordu. Siyasî hayata karýþmasý, Ýslâmiyete hizmet aþkýnýn bir neticesi idi. Daima hürriyet taraftarý idi. Gördüðü haksýzlýklardan dolayý Jön Türklere daima muhalefette bulunarak:</p><p> </p><p>
  -Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundunuz, þeriatý tezyif ettiniz; neticesi vahîm olacaktýr, diye izhar-ý muhalefetten çekinmiyordu.</p><p> </p><p>
  Hürriyetten sonra mücahid arkadaþlarýyla beraber Ýttihad-ý Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyeti'ni kurmuþlar, cem'iyet pek kýsa bir zamanda inkiþafa baþlamýþ, hattâ Bediüzzaman'ýn bir makalesiyle Adapazarý ve Ýzmit havalisinde elli bin kiþi cem'iyete dâhil olmuþtu.</p><p> </p><p>
  Hürriyeti sû'-i tefsir etmemek ve meþrutiyeti meþrutiyet-i meþrua olarak kabul etmek lâzým geldiðini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neþrediyor ve hitabelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitabeleri, emsalsiz denecek kadar belîð ve mukni' idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî'nin bu yazýlarýndan ve derslerinden çok istifade etmiþlerdir. O zamanki intibah-ý millîyi, Anadolu ve Asya'nýn saadet-i dünyeviyesinin fecr-i sadýký olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmamasý için</p><p> </p><p>
___________________</p><p> </p><p>
  (1) Nitekim Bediüzzaman'ýn dediði gibi; ihbaratýn iki kutbu da tahakkuk etmiþ, bir iki sene sonra Meþrutiyet devrinde þeair-i Ýslâmiyeye muhalif çok âdât-ý ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye'de yerleþtirmek; ve þimdi Avrupa'da Kur'ana ve Ýslâmiyete karþý gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhassa bahtiyar Alman milletinde fevc fevc Ýslâmiyeti kabul etmek gibi hâdiseler, o ihbarý tamamýyla tasdik etmiþlerdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 52)</p><p> </p><p>
evamir-i þer'iyeyi çabuk imtisal etmenin zarurî olduðunu ileri sürüyordu. "Eðer meþrutiyeti hürriyet-i þer'iye ile kabul etmezsek ve öyle tatbik edilmezse, elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek" diye ihtar ediyordu. O nutuk ve makalelerden nümune olarak cüz'î bir kýsmýný buraya dercediyoruz:</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Said Nursî'nin ilân-ý hürriyetin üçüncü gününde irticalen söylediði ve sonra Selânik'te Hürriyet Meydaný'nda tekrar ettiði ve o zamanýn gazetelerinin neþrettikleri nutkunun suretidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Hürriyete Hitâb</p><p> </p><p>
  Ey Hürriyet-i Þer'î! Öyle müthiþ ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çaðýrýyorsun;benim gibi bir þarklýyý tabakat-ý gaflet altýnda yatmýþken uyandýrýyorsun. Sen olmasaydýn, ben ve umum millet, zindan-ý esarette kalacaktýk. Seni ömr-ü ebedî ile tebþir ediyorum. Eðer ayn-ül hayat-ý þeriatý menba-ý hayat yapsan ve o cennette neþv ü nema bulsan, bu millet-i mazlûmenin de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceðini müjde veriyorum. Eðer hakkýyla seni rehber etse, aðrâz-ý þahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse...</p><p> </p><p>
  Yâ Rab! Ne saadetli bir kýyamet ve ne güzel bir haþir ki,</p><p> </p><p>
   وَالبَعْثُ بَعَدَ المَوْتِ  hakikatýnýn küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Asya'nýn ve Rumeli'nin köþelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayata baþlamýþ ve menfaatini mazarrat-ý umumiyede arayan ve istibdadý arzu edenler</p><p> </p><p>
   يَا لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا demeye baþladýlar. Yeni Hükûmet-i Meþrûtamýz mu'cize gibi doðduðu için inþâallah bir seneye kadar, نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِى الْمَهْدِ صَبِيًّا sýrrýna mazhar olacaðýz. Mütevekkilâne, sabûrane tuttuðumuz otuz sene Ramazan-ý sükûtun sevabýdýr ki, azabsýz cennet-i terakki ve medeniyet kapýlarýný bize açmýþtýr. Hâkimiyet-i milliyenin beraat-i istihlâli olan kanun-u Þer'î, hâzin-i cennet gibi bizi duhûle davet ediyor.</p><p> </p><p>
sh: » (D: 53)</p><p> </p><p>
  Ey mazlum ihvân-ý vatan! Gidelim dahil olalým! Birinci kapýsý, þeriat dairesinde ittihad-ý kulûb; ikincisi, muhabbet-i milliye; üçüncüsü, maarif; dördüncüsü, sa'y-i insanî; beþincisi, terk-i sefahettir. Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum.</p><p> </p><p>
  Sakýn Ey Ýhvân-ý vatan! Sefahetlerle ve dinde lâübaliliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ý fâsideye ve ahlâk-ý rezîleye ve desais-i þeytaniyeye ve tabasbusata karþý; þeriat-ý garra üzerine müesses olan kanun-u esasî Azrail hükmüne geçti. Onlarý öldürdü.</p><p> </p><p>
  Sakýn Ey ihvân-ý vatan! Ýsrafat ve hilâf-ý þeriat ve lezaiz-i nâmeþrua ile tekrar ihya etmeyiniz! Demek þimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Þimdi bu ittihad-ý millet ve meþrutiyet ile rahm-ý mâdere geçtik; neþv ü nema bulacaðýz. Yüz bu kadar sene geri kaldýðýmýz mesafe-i terakkiden inþâallah mu'cize-i Peygamberî  ile, þimendifer-i kanun-u þer'iyye-i esasiyeye amelen ve burak-ý meþveret-i þer'iyeye fikren bineceðiz. Bu vahþet-engiz sahra-yý kebiri kýsa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceðiz. Zira onlar kâh öküz arabasýna binmiþler, yola gitmiþler. Biz birdenbire þimendifer ve balon gibi mebâdiye bineceðiz, geçeceðiz. Belki câmi'-i ahlâk-ý hasene olan hakikat-ý Ýslâmiyyenin ve istidad-ý fýtrînin, feyz-i îmanýn ve þiddet-i açlýðýn hazma verdiði teshil yardýmiyla fersah fersah geçeceðiz.  Nasýl ki vaktiyle geçmiþtik.</p><p> </p><p>
  Talebeliðin bana verdiði vazife ile ve hürriyetin ferman-ý me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:</p><p> </p><p>
  Ey ebnâ-yý vatan! Hürriyeti sû'-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasýn. Ve müteaffin olan eski esareti baþka kabda bize içirmekle bizi boðmasýn. (Hâþiye) Zira hürriyet, mürâat-ý ahkâm ve âdâb-ý þeriat ve ahlâk-ý hasene ile tahakkuk eder ve neþvünema bulur.</p><p> </p><p>
...........................................................................................</p><p> </p><p>
                                                                     Bediüzzaman</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
____________________</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Evet daha dehþetli bir istibdad ile, pek acý ve zehirli bir esareti bize içirdiler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (D: 54)</p><p> </p><p>
Yaþasýn Þeriat-ý Ahmedî (A.S.M.)</p><p> </p><p>
Dinî Ceride : 77</p><p> </p><p>
5/ Mart/ 1325</p><p> </p><p>
18/ Mart /1909</p><p> </p><p>
  ÞERÝAT-I GARRA: Kelâm-ý Ezelîden geldiðinden, ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ý rezilesinden selâmetimiz, Ýslâmiyete istinat iledir, o hablülmetîne temessük iledir ve haklý hürriyetten hakkýyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira Sâni'-i Âleme hakkiyla abd ve hizmetkâr olanýn halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes; kendi âleminde bir kumandan olduðundan, âlem-i asgarýnda cihad-ý ekber ile mükelleftir ve ahlâk-ý Ahmedîye  ile tahallûk ve sünnet-i nebeviyeyi ihya ile muvazzaftýr.</p><p> </p><p>
  Ey evliyâ-yý umûr! Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlik ile cevab-ý red alacaksýnýz. Zira mâruf umum enbiyanýn memalik-i Ýslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, kader-i Ýlâhînin bir iþaret ve remzidir ki, bu memleket insanlarýnýn makine-i tekemmülâtýnýn buharý diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasýnýn ve Rumeli bostanýnýn çiçekleri, ziya-yý Ýslâmiyet ile neþv ü nema bulacaktýr. Dünya için din feda olunmaz. Gebermiþ istibdadý muhafaza için, vaktiyle mesail-i þeriat rüþvet verilirdi. Dinin mes'eleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan baþka ne faidesi görüldü? Milletin kalb hastalýðý za'f-ý diyanettir; bunu takviye ile sýhhat bulabilir. Bizim cemaatýmýzýn meþrebi, muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yani beyn-el Ýslâm muhabbete imdad ve husumet askerini bozmaktýr. Mesleðimiz ise, Ahlâk-ý Ahmedîye ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir. Ve rehberimiz þeriat-ý garrâ.. ve kýlýncýmýz da, berâhin-i katýa.. ve maksadýmýzÝ'lâ-yý Kelimetul-lahtýr!...</p><p> </p><p>
                                                                     Bediüzzaman</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (D: 55)</p><p> </p><p>
HAKÎKAT</p><p> </p><p>
Dinî Ceride: 70</p><p> </p><p>
26/ Þubat/ 1324</p><p> </p><p>
Mart /1909</p><p> </p><p>
  BÝZ KALUBELÂDAN CEMÝYET-Ý</p><p> </p><p>
  MUHAMMEDÎDE  DAHÝLÝZ.</p><p> </p><p>
  Cihetülvahdet-i ittihadýmýz, Tevhiddir. Peyman ve yeminimiz, imandýr. Madem ki muvahhidiz, müttehidiz. Herbir mü'min Ý'lâ-yý Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira; ecnebiler fünun ve sanayi silâhiyla bizi istibdad-ý mânevîleri altýnda eziyorlar. Biz de fen ve san'at silâhiyla, Ý'lâ-yý Kelimetullahýn en müthiþ düþmaný olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ý efkâra cihad edeceðiz. Amma; cihad-ý haricîyi, þeriat-ý garrânýn berâhin-i katýasýnýn elmas kýlýnçlarýna havale edeceðiz; zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir; söz anlamayan vahþiler gibi icbar ile deðildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!...</p><p> </p><p>
   Meþrutiyet ki, adalet ve meþveret ve kanunda inhisar-ý kuvvetten ibarettir.  On üç asýr evvel Þeriat-ý Garra teessüs ettiðinden, ahkâmda Avrupa'ya dilencilik etmek, Din-i Ýslâma büyük bir cinayettir ve þimale müteveccihen namaz kýlmak gibidir.  </p><p> </p><p>
  Kuvvet kanunda olmalý. Yoksa istibdad tevzi olunmuþ olur. اِنَّ اللّهَ هُوَ الْقَوِىُّ  ا لْمَتِينُ hâkim ve âmir-i vicdanî olmalý. O da mârifet-i tam ve medeniyet-i âm veyahut Din-i Ýslâm namiyle olmalý. Yoksa; istibdad daima hükümfermâ olacaktýr.       Ýttifak, hüdadadýr; heva ve hevesde deðil! Ýnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtýrlar. Her þey hür oldu. Baþkasýnýn kusuru, insanýn kusuruna sened ve özür olamaz! Ye's, mâni-i her kemaldir. "Neme lâzým, baþkasý düþünsün" istibdadýn yadigârýdýr.</p><p> </p><p>
                                                                     Bediüzzaman</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 56)</p><p> </p><p>
  Ýstanbul Hahambaþýsý Yahudi Karasso ile Bediüzzaman arasýnda Selânik'te cereyan eden bir konuþma sýrasýnda, Karasso konuþmayý yarýda býrakarak dýþarýya fýrlamýþ ve arkadaþlarýna: "Eðer yanýnda biraz daha kalsaydým, az kalsýn beni de Müslüman edecek idi" diyerek maðlûbiyetini hayret ve telâþla izhar etmiþtir. Karasso ki, Osmanlý Ýmparatorluðunu parçalamak için sinsi ve tertibli bir þekilde çalýþan gizli bir teþkilâta mensub olup, ortada fevkalâde bir rol oynuyordu. Karasso'nun Bediüzzaman'ý ziyaret etmekten maksadý, onu kendi fikrine çevirmek ve meþ'um gayesine âlet etmek idi. Fakat heyhat!...</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Nihayet menhus Otuz Bir Mart hâdisesi meydana gelir. Þeriat isteyen ve o hâdisede ismi karýþan on beþ kadar hoca idam edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme binasýnýn bahçesinde asýlý durduklarý ve kendisi de pencereden onlarý gördüðü bir halde muhakeme olunur. Mahkeme reisi Hurþid Paþa sorar:</p><p> </p><p>
  -Sen de þeriat istemiþsin?...</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman cevab verir:</p><p> </p><p>
  -Þeriatýn bir hakikatýna, bin ruhum olsa feda etmeye hazýrým. Zira þeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyiþi gibi deðil!</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ýn divan-ý harbdeki bu kahramanca müdafaasý, o zaman iki defa tâbedilip neþredilmiþtir. O dehþetli mahkemeden idamýný beklerken beraet etmiþ ve mahkemeye teþekkür etmeyerek, yolda Bayezid'den tâ Sultanahmet'e kadar arkasýnda kalabalýk bir halk kütlesi mevcud olduðu halde: "Zalimler için yaþasýn Cehennem! Zalimler için yaþasýn Cehennem!" nidalariyle ilerlemiþtir.</p><p> </p><p>
  Divan-ý Harb'deki müdafaasýnýn bir kýsmý bu tarihçe-i hayatta yazýlmýþtýr. Tâ ki Otuz Bir Mart hâdisesinin içyüzü ve Bediüzzaman'ýn kahramanca müdafaasý bir derece anlaþýlabilsin.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 57)</p><p> </p><p>
  ÝKÝ MEKTEB-Ý MUSÝBET ÞEHADETNAMESÝ YAHUT DÝVAN-I HARB-Ý</p><p> </p><p>
ÖRFÎ VE SAÝD-Ý NURSÎ ADLI ESERDEN PARÇALAR:</p><p> </p><p>
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</p><p> </p><p>
  MUKADDEME :        Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâdolunurdu; zayýf istibdad, týmarhaneyi bana mekteb eyledi.</p><p> </p><p>
  Vakta ki i'tidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu, meþrutiyette þiddetli istibdad, hapishaneyi mekteb eyledi.</p><p> </p><p>
  Ey þehadetnamemi temaþa eden zevat! Lûtfen, ruh ve hayâlinizi, misafireten yeni medeniyete karýþmýþ, asabî bir bedevî talebenin hâl-i ihtilâlde olan ceset ve dimaðýna gönderiniz, tâ tahtie ile hatâya düþmeyiniz!... 31 Mart hâdisesinde, Divan-ý Harb-i Örfî'de dedim ki:</p><p> </p><p>
  -Ben talebeyim; onun için, her þeyi mizan-ý þeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnýz Ýslâmiyet biliyorum; onun için her þeyi de Ýslâmiyet nokta-i nazarýndan muhakeme ediyorum. Ben hapishane denilen âlem-i berzahýn kapýsýnda dururken ve daraðacý denilen istasyonda âhirete giden þimendiferi beklerken, cemiyet-i beþeriyenin gaddârâne hallerini tenkid ederek, deðil yalnýz sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beþere irad ettiðim bir nutuktur. Onun için يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ sýrrýnca, kabr-i kalbden hakaik çýplak çýktý; nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemal-i iþtiyakla müheyyâyým; bu asýlanlarla beraber gitmeye hazýrým. Nasýlki bir bedevî garaibperest, Ýstanbul'un acâib ve mehasinini iþitmiþ, fakat görmemiþ; nasýl kemal-i hâhiþle görmeyi arzu eder; ben de ma'rez-i acaib ve garaib olan Âlem-i Âhireti o hâhiþle görmek istiyorum; þimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza deðil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ baþka suretle azab, azab deðil, benim için bir þandýr!</p><p> </p><p>
  Bu hükûmet, zaman-ý istibdatta akla husumet ediyordu; þimdi de hayata adavet ediyor... Eðer hükûmet böyle olursa, yaþasýn cünun!... Yaþasýn mevt!... Zalimler için de yaþasýn cehennem!.. Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârýmý onda beyan edeyim.</p><p> </p><p>
sh: » (D: 58)</p><p> </p><p>
Þimdi bu Divan-ý Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.</p><p> </p><p>
  Bidayetlerde herkesten sual olunduðu gibi, Divan-ý Harbde bana da sual ettiler:</p><p> </p><p>
  -Sen de þeriatý istemiþsin?</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  -Þeriatýn bir hakikatýna, bin ruhum olsa feda etmeðe hazýrým; zira þeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyiþi gibi deðil!</p><p> </p><p>
  Hem de dediler:</p><p> </p><p>
  - Ýttihad-ý Muhammedîyeye (A.S.M.) dâhil misin?</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  Maaliftihar... En küçük efradýndaným; fakat benim târif  ettiðim veçhile... O ittihaddan olmayan, dinsizlerden baþka kimdir bana gösterin?...</p><p> </p><p>
  Ýþte o nutku þimdi neþrediyorum; tâ ki, meþrutiyeti lekeden ve ehl-i þeriatý meyusiyetten ve ehl-i asrý tarih nazarýnda cehil ve cünundan ve hakikati evham ve þübheden kurtarayým. Ýþte baþlýyorum:</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  -Ey Paþalar, zabitler! Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:</p><p> </p><p>
اِذَا مَحَاسِنِى اللاَّتِى اَدِلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوبِى فَقُلْ لِى كَيْفَ اَعْتَذِرُ</p><p> </p><p>
  Yâni, medar-ý iftiharým olan mehasinim, þimdi günah sayýlýyor! Artýk nasýl i'tizar edeyim, mütehayyirim! Mukkaddeme olarak söylüyorum:</p><p> </p><p>
   Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Þayet isnad olunsa, cezadan korkmaz. Hem de, haksýz yere idam olunsam, iki þehid sevabýný kazanýrým. Þayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lâfýzdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaþamaktan daha hayýrlýdýr.</p><p> </p><p>
  Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliðe âlet yapan bazý adamlar; kabahlerini setir için, baþkasýný irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler.</p><p> </p><p>
sh: » (D: 59)</p><p> </p><p>
   Þimdiki hafiyeler, eskisinden beterdirler. Bunlarýn sadakatine nasýl itimad olunur? Adalet, onlarýn sözlerine nasýl bina olunur? Hem de cerbeze ile, insan adalet yaparken zulme düþüyor. Zira; insan kusursuz olmaz; fakat, uzun zamanda ve efrad-i kesîre içinde ve tahallül-ü mehasinle tâdil olunan müteferrik kusurlarý, cerbeze ile cemedip bir zaman-ý vâhidde, bir þahs-ý vahidden sudurunu tevehhüm ederek, þedid cezaya müstahak görür. Halbuki bu tarz, bir zulm-ü þediddir... Þimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerin tadâdýna: (Hâþiye)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  BÝRÝNCÝ CÝNAYET: Geçen sene bidayet-i hürriyette elli-altmýþ telgraf umum þark aþiretlerine sadaret vasýtasiyle çektim. Meâli þu idi:</p><p> </p><p>
  "Meþrutiyet ve kanun-u esasî iþittiðiniz mes'ele ise, hakikî adalet ve meþveret-i þer'iyyeden ibarettir. Hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasýna çalýþýnýz. Zira, dünyevî saadetimiz, meþrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz."</p><p> </p><p>
  Her yerden bu telgraflarýn cevabý, müsbet ve güzel olarak geldi.</p><p> </p><p>
  Demek Vilâyat-ý Þarkiyyeyi tenbih ettim, gafil býrakmadým; tâ yeni bir istibdat onlarýn gafletinden istifade etmesin. "Neme lâzým" demediðimden cinayet iþledim ki, bu mahkemeye girdim!</p><p> </p><p>
  ÝKÝNCÝ CÝNAYET: Ayasofya'da, Bayezid'de, Fatih'te, Süleymaniye'de, umum ulemâ ve talebeye hitaben müteaddid nutuklar ile þeriatýn ve müsemma-yý meþrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teþrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadýn, þeriatla bir münasebeti olmadýðýný beyan ettim. Þöyle ki: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sýrrýyle; þeriat âleme gelmiþ, tâ istibdadý ve zalimane tahakkümü mahvetsin. Herhangi bir nutuk irad ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir itirazý varsa, bürhan ile isbata hazýrým. Ve dedim ki: "Asýl þeriatýn meslek-i hakikîsi, hakikat-ý meþrutiyet-i meþrûadýr" Demek meþrutiyeti, delâil-i þer'iyye ile kabul ettim. Baþka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf-ý þeriat telâkki etmedim. Ve þeriatý rüþvet</p><p> </p><p>
__________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Müellifin meslek ve meþrebine ait parçalar alýnmýþ olup, tafsilât arzu edenler mezkûr esere müracaat etsinler.</p><p> </p><p>
sh: » (D: 60)</p><p> </p><p>
vermedim. Ve ulema ve þeriatý, Avrupa'nýn zunûn-u fâsidesinden iktidarýma göre kurtarmaða çalýþtýðýmdan cinayet ettim ki, bu tarz muamelenizi gördüm!</p><p> </p><p>
  ÜÇÜNCÜ CÝNAYET: Ýstanbul'da yirmi bine yakýn hemþehrilerimi, hamal ve gafil ve safdil olduklarýndan, bazý particiler onlarý iðfal ile Vilâyat-ý Þarkiyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hammallarýn umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlýyacaklarý surette meþrutiyeti onlara telkin ettim. Þu mealde:</p><p> </p><p>
  "Ýstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meþrutiyet, adalet ve þeriattýr. Padiþah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceðiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayýp zulüm edenler, padiþah da olsalar haydutturlar. Bizim düþmanýmýz cehalet, zaruret, ihtilâftýr. Bu üç düþmana karþý sanat, marifet, ittifak silâhiyle cihad edeceðiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevkeden hakiki kardeþlerimiz Türklerle ve komþularýmýzla dost olup el ele vereceðiz. Zira husumette fenalýk var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin iþine karýþmayacaðýz; zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz..."</p><p> </p><p>
  Ýþte o hammallarýn, Avusturya'ya karþý (benim gibi bütün Avrupa'ya karþý) (1) boykotlarý ve en müþevveþ ve heyecanlý zamanlarda âkýlâne hareketlerinde bu nasihatýn tesiri olmuþtur. Padiþaha karþý irtibatlarýný tâdil etmeye ve boykotajlarla Avrupa'ya karþý harb-i iktisadî açmaya sebebiyet verdiðimden demek cinayet ettim ki, bu belâya düþtüm!</p><p> </p><p>
  DÖRDÜNCÜ CÝNAYET: Avrupa, bizdeki cehalet ve taassub müsaadesiyle; þeriatý (hâþâ ve kellâ) istibdada müsait zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüþtüm. Onlarýn zannýný tekzib etmek için, meþrutiyeti herkesten ziyade þeriat namýna alkýþladým. Lâkin yine korktum ki, baþka bir istibdat tekrar o zanný tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya camiinde meb'usana hitaben feryat ettim. Ve söyledim ki: "Meþrutiyeti, meþrûiyet ünvaný ile telakki ve telkin ediniz. Tâ, yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareki, aðrazýna siper et-</p><p> </p><p>
______________________</p><p>
          (1) Bediüzzaman'a zurefâdan biri, bir gün, irfanýyla mütenasib bir esvab giymesi lüzumundan bahseder. Müþarünileyh de: "Siz, Avusturya'ya güya boykot yapýyorsunuz, hem onun gönderdiði kalpaklarý giyiyorsunuz. Ben ise, bütün Avrupa'ya boykot yapýyorum, onun için yalnýz memleketimin maddî ve manevî mâmulâtýný giyiyorum" buyurmuþtur.</p><p> </p><p>
sh: » (D: 61)</p><p> </p><p>
mekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ý þeriatle takyid ediniz; zira cahil efrad ve avam-ý nâs, kayýtsýz hür olsa, þartsýz tam serbest olsa, sefih ve itaatsýz olur. Adalet namazýnda kýbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahih ola. Zira; hakaik-i meþrutiyetin sarahaten ve zýmnen ve iznen dört mezhebten istihracý mümkün olduðunu dâva ettim." Ben ki, bir âdi talebeyim; ulemaya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldým, demek cinayet ettim ki, bu tokadý yedim!</p><p> </p><p>
  BEÞÝNCÝ CÝNAYET: Gazeteler; iki kýyas-ý fâsid cihetiyle ve haysiyet kýrýcý bir neþriyat ile, ahlâk-ý Ýslâmiyyeyi sarstýlar ve efkâr-ý umumiyeyi periþan ettiler. Ben de, gazetelerle onlarý reddeden makaleler neþrettim. Dedim ki:</p><p> </p><p>
  -Ey gazeteciler! Edibler edebli olmalý; hem de edeb-i Ýslâmiye ile müteeddib olmalý. Ve onlarýn sözleri, kalb-i umumî-i müþterek-i milletten, bitarafane çýkmalý. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanýnýzdaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli. Halbuki siz, iki kýyas-ý fâsidle, yâni: Taþrayý Ýstanbul'a ve Ýstanbul'u Avrupa'ya kýyas ederek efkâr-ý umumîyeyi bataklýða düþürdünüz; ve þahsî garazlarý ve fikr-i intikamý uyandýrdýnýz. Zira elifba okumayan çocuða, felsefe-i tabiiye dersi verilmez! Ve erkeðe, tiyatrocu karý libasý yakýþmaz! Ve Avrupa'nýn hissiyatý, Ýstanbul'da tatbik olunmaz! Akvamýn ihtilafý; mekânlarýn ve aktârýn tehalüfü, zamanlarýn ve asýrlarýn ihtilâfý gibidir. Birisinin libasý, ötekinin endamýna gelmez. Demek, Fransýz Büyük Ýhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlýþlýk, tatbik-i nazariyat ve muktezâ-yý hâli düþünmemekten çýkar.</p><p> </p><p>
  Ben ki, ümmî bir köylüyüm, böyle cerbezeli ve mugalâtalý ve aðrâzlý muharrirlere nasihat ettim. Demek cinayet iþledim(!)..</p><p> </p><p>
  ALTINCI CÝNAYET: Kaç defa, büyük içtimalarda heyecanlarý hissettim korktum ki, âvam-ý nâs, siyasete karýþmakla asayiþi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni öðrenen köylü bir talebenin lisanýna yakýþacak lâfýzlarla, heyecaný teskin ettim. Ezcümle, Bayezid'de talebenin içtimaýnda ve Ayasofya mevlidinde ve Ferah Tiyatrosundaki heyecana yetiþtim; bir derece heyecaný teskin ettim. Yoksa bir fýrtýna daha olacaktý. Ben ki bedevî bir adamým; medenîlerin entrikalarýný bildiðim halde, iþlerine karýþtým. Demek, cinayet ettim (!)...</p><p> </p><p>
sh: » (D: 62)</p><p> </p><p>
  YEDÝNCÝ CÝNAYET: Ýþittim "Ýttihad-ý Muhammedî (A.S.M.)" nâmiyle bir cemiyet teþekkül etmiþ. Nihayet derecede korktum ki, bu ism-i mübarekin altýnda bazýlarýnýn bir yanlýþ hareketi meydana gelsin. Sonra iþittim: Bu ism-i mübareki bazý mübarek zevat, Süheyl Paþa ve Þeyh Sadýk gibi zatlar; daha basit ve sýrf ibadete ve sünnet-i seniyeye tebaiyete nakletmiþler. Ve o siyasî cemiyetten kat-ý alâka ettiler; siyasete karýþmayacaklar; lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkýdýr, tahsis ve tahdit kabul etmez. Ben nasýl ki, dindar müteaddit cemiyete bir cihette mensubum. Zira, maksatlarýný bir gördüm. Kezalik, o ism-i mübareke intisab ettim. Lâkin târif ettiðim ve dahil olduðum ittihad-ý Muhammedî (A.S.M.) nin târifi budur ki: Þarktan garba, cenuptan þimale uzanan bir silsile-i nûranî ile merbut bir dairedir; dahil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadýn cihetülvahdeti ve irtibatý, Tevhid-i Ýlahîdir; peyman ve yemini, imandýr. Müntesibleri, kalûbelâdan dahil olan umum mü'minlerdir; defter-i esmâlarý da Levh-i Mahfuz'dur; bu ittihadýn nâþir-i efkârý, umum kütüb-ü Ýslâmiyedir; günlük gazeteleri de, Ý'lâ-yý Kelimetullahý hedef-i maksad eden umum dinî gazetelerdir; klüb ve encümenleri, cami ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir, merkezi de Haremeyn-i Þerifeyn'dir. Böyle cemiyetin reisi Fahr-i Âlemdir (A.S.M.) ve mesleði, herkes kendi nefsiyle mücahede, yâni ahlâk-ý Ahmedîye (A.S.M.) ile tahallûk ve Sünnet-i Nebevîyeyi ihya ve baþkalara da muhabbet ve eðer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihadýn nizamnamesi, Sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evâmir ve nevahi-i þer'iyedir ve kýlýnçlarý da berâhin-i katýadýr. Zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir, icbar ile deðildir! Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahþet ve taassuba karþý idi. Hedef ve maksatlarý da, Ý'lâ-yý Kelimetullahtýr. Þeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir, yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulûlemirlerimiz düþünsünler. Þimdi maksadýmýz, o silsile-i nûraniyi ihtizaza getirmekle herkesi bir þevk-i hâhiþ-i vicdaniye ile tarik-i terakkide kâbe-i kemalâta sevketmektir. Zira, Ý'lâ-yý Kelimetullahýn bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir!</p><p> </p><p>
  Ýþte ben bu ittihadýn efradýndaným ve bu ittihadýn tezahürüne</p><p> </p><p>
sh: » (D: 63)</p><p> </p><p>
teþebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fýrkalardan, partilerden deðilim...</p><p> </p><p>
  Elhâsýl, Sultan Selim'e biat etmiþim, onun ittihad-ý Ýslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, vilâyat-ý þarkiyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Þimdiki Þarklýlar, o zamanki Þarklýlardýr. Bu meselede seleflerim; Þeyh Cemaleddin-i Efganî, allâmelerden Mýsýr Müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve Ýttihad-ý Ýslâmý hedef tutan Namýk Kemal ve Sultan Selimdir ki demiþ:</p><p> </p><p>
  Ýhtilaf u tefrika endiþesi,</p><p> </p><p>
  Kûþe-i kabrimde hattâ bikarar eyler beni;</p><p> </p><p>
  Ýttihadken savlet-i a'dayý def'e çaremiz,</p><p> </p><p>
  Ýttihad etmezse millet, daðýdar eyler beni...</p><p> </p><p>
                                                                                Yavuz Sultan Selim</p><p> </p><p>
  Ben zâhiren buna teþebbüs ettim, iki maksad-ý azîm için:</p><p> </p><p>
  Birincisi: O ismi tahdid ve  tahsisten hâlâs etmek ve umum mü'minlere þümulünü ilân etmek; tâ ki tefrika düþmesin ve evham çýkmasýn.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Bu geçen musibet-i azîmeye sebebiyet veren fýrkalarýn iftirakýnýn tevhid ile önüne sed olmaktý. Vâesefa ki zaman fýrsat vermedi; sel geldi, beni de yýktý. Hem derdim: Bir yangýn olsa, bir parçasýný söndüreceðim. Fakat hocalýk elbisem de yandý; ve uhdesinden gelemediðim bir yalancý þöhret de maalmemnuniye ref' oldu. Ben ki âdi bir adamým, böyle meclis-i meb'usan ve âyan ve vükelânýn en mühim vazifelerini düþündürecek bir emri, uhdeme aldým. Demek cinayet ettim (!)...</p><p> </p><p>
                      ...............................................................................................................................</p><p> </p><p>
  SEKÝZÝNCÝ CÝNAYET: Ben iþittim ki, askerler bazý cemiyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthiþesi hatýrýma geldi. Gayet telâþ ettim. Bir gazetede yazdým ki: "Þimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman askerlerin cemiyetidir. Umum mü'min ve fedakâr askerlerin mesleðine girenler, neferden seraskere kadar dahildir. Zira; ittihat, uhuvvet, itaat, muhabbet ve Ý'lâ-yý Kelimetullah, dünyanýn en mukaddes cemiyetinin maksadýdýr. Umum mü'min askerler, tamamiyle bu maksada mazhardýrlar. Askerler merkezdir;  millet ve cemiyet onlara intisab etmek lâzýmdýr. Sâir cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ý muhabbet</p><p> </p><p>
sh: » (D: 64)</p><p> </p><p>
ve uhuvvet etmek içindir. Amma ittihad-ý Muhammedî (A.S.M.) ki; umum mü'minlere þâmildir, cemiyet ve fýrka deðildir. Merkezi ve saff-ý evveli; gaziler, þehidler, âlimler, mürþitler teþkil ediyor. Hiç bir mü'min ve fedakâr asker (zabit olsun, nefer olsun) hariç deðil ki; tâ intisaba lüzum kalsýn. Lâkin bazý cemiyet-i hayriye, kendine Ýttihad-ý Muhammedî diyebilir, buna karýþmam."</p><p> </p><p>
  Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanýn vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim (!)</p><p> </p><p>
  DOKUZUNCU CÝNAYET: Martýn Otuzbirinci günündeki dehþetli hareketi iki üç dakika uzaktan temaþa ettim. Müteaddid metâlibi iþittim. Fakat, yedi renk süratle çevrilse, yalnýz beyaz göründüðü gibi, o ayrý ayrý matlablardaki fesâdâtý binden bire indiren ve avamý anarþilikten kurtaran ve efrad elinde kalan umum siyaseti, mucize gibi muhafaza eden "Lâfz-ý Þeriat" yalnýz göründü. Anladým: Ýþ fena, itaat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa, her vakit gibi, yine o ateþin söndürülmesine teþebbüs edecektim. Fakat, âvam çok, bizim hemþehriler gafil ve safdil. Ben de  þöhret-i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim, Bakýrköyüne gittim; tâ beni tanýyanlar karýþmasýnlar, rastgelenlere de karýþmamak tavsiye ettim. Eðer zerre mikdar dahlim olsaydý, zaten elbisem beni ilân ediyor, istemediðim bir þöhret de beni herkese gösteriyordu, bu iþde pek büyük görünecektim. Belki Ayastafanos'a kadar, tek baþýma olsun, Hareket Ordusuna  mukabele ederek isbat-ý vücud edecektim; merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedihî olurdu; tahkike lüzum kalmazdý.</p><p> </p><p>
  Ýkinci günde bir ukde-i hayatýmýz olan itaat-ý askeriyeden sual ettim; dediler ki:    -Askerlerin zâbitleri, asker kýyafetine girmiþ, itaat çok bozulmamýþ.</p><p> </p><p>
  Tekrar sual ettim:</p><p> </p><p>
  -Kaç zâbit vurulmuþ?</p><p> </p><p>
  Beni aldattýlar; dediler:</p><p> </p><p>
  -Yalnýz dört tane; onlar da, müstebid imiþler; hem þeriatýn âdâb ve hududu icra olunacak.</p><p> </p><p>
  Bir de gazetelere baktým; onlar da o kýyamý meþru gibi tasvir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (D: 65)</p><p> </p><p>
ediyorlardý. Ben de bir cihette sevindim; zira, en mukaddes maksadým, þeriatýn ahkâmýný tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-i askeriyeye halel geldiðinden, nihayet derecede me'yus ve müteessir oldum ve umum gazetelerle askere hitaben neþrettim ki:</p><p> </p><p>
  "Ey askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine zulmediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlý ve üçyüz milyon nüfus-u Ýslâmiyenin haklarýna bir nevi zulmediyorsunuz. Zira, umum Ýslâm ve Osmanlýlarýn haysiyet, saadet ve bayrak-ý tevhîdi, bu zamanda bir cihette sizin itaatinizle kaimdir. Hem de þeriat istiyorsunuz; fakat itaatsizlikle þeriata muhalefet ediyorsunuz."</p><p> </p><p>
  Ben onlarýn hareketini, þecaatlarýný okþadým. Zira, efkâr-ý umumiyenin yalancý tercümaný olan gazeteler, nazarýmýza hareketlerini meþru göstermiþlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatýmý bir derece tesir ettirdim, isyaný bir derece bastýrdým. Yoksa böyle, âsân olmazdý. Ben ki bilfiil týmarhaneyi ziyaret etmiþ bir adamým, "Neme lâzým, böyle iþleri akýllýlar düþünsün" demediðimden cinayet ettim (!)...</p><p> </p><p>
  ONUNCU CÝNAYET: Harbiye Nezaretindeki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirdim. Nasihatlarým tesirini sonradan gösterdi. Ýþte nutkun sureti:</p><p> </p><p>
  "Ey âsakir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlý ve üçyüz milyon Ýslâmýn namusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ý tevhîdi; bir cihette sizin itaatýnýza vâbestedir. Sizin zabitleriniz, bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle, üçyüz milyon Ýslâma zulmediyorsunuz. Zira, bu itaatsizlikle uhuvvet-i Ýslâmiyeyi tehlikeye atýyorsunuz. Biliniz ki: Asker ocaðý, cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer; bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferatý, siyasete karýþmaz; Yeniçeriler þahiddir. Siz "þeriat" dersiniz, halbuki þeriata muhalefet ediyorsunuz ve lekedar ediyorsunuz. Þeriatla, Kur'ânla, hadîs ile, hikmetle, tecrübeyle sâbittir ki: Saðlam, dindar, hakperest ulûlemre itaat farzdýr. Sizin ulûlemriniz, üstadýnýz; zabitlerinizdir. Nasýl ki mahir mühendis, hâzýk tabib; bir cihette günahkâr olsalar, týb ve hendeselerine zarar vermez. Kezalik, münevver-ül-efkâr ve fenn-i har-</p><p> </p><p>
sh: » (D: 66)</p><p> </p><p>
be âþina, mektebli, hamiyetli, mü'min zabitlerinizin bir cüz'î nâmeþrû hareketi için itaatinize halel vermekle, Osmanlýlara ve Ýslâmlara zulmetmeyiniz! Zira itaatsizlik, yalnýz bir zulüm deðil, milyonlarca nüfusun hakkýna bir nevi tecavüz demektir. Bilirsiniz ki; bu zamanda bayrak-ý tevhid-i Ýlâhî sizin yed-i þecaatinizdedir. O yedin kuvveti de, itaat ve intizamdýr. Zira, bin muntazam ve mutî asker, yüzbin baþýbozuða mukabildir. Ne hâcet, yüz sene zarfýnda, otuz milyon nüfusun vücuda getirmediði böyle pek çok kan döktüren inkýlâplarý, siz, itaatinizle kan dökmeden yaptýnýz.</p><p> </p><p>
  Bunu da söylüyorum ki: Hamiyetli ve münevverülfikir bir zabiti zayi etmek, mânevî kuvvetinizi zayi etmektir.</p><p> </p><p>
  Zira þimdi hükümferma: Þecaat-ý imaniye ve akliye ve fenniyedir. Bazan bir münevverülfikir, yüze mukabildir. Ecnebiler, size bu þecaatle galebeye çalýþýyorlar. Yalnýz þecaat-i fýtriye kâfi deðil!...</p><p> </p><p>
  Elhâsýl, Fahr-i Âlem'in fermanýný size teblið ediyorum ki; itaat farzdýr, zabitlerinize isyan etmeyiniz!</p><p> </p><p>
   Yaþasýn askerler! Yaþasýn meþrûta-i meþrûa!.."</p><p> </p><p>
  Demek ki ben, bu kadar âlim varken böyle mühim vazifeleri deruhte ettiðimden, cinayet ettim (!)...</p><p> </p><p>
  ONBÝRÝNCÝ CÝNAYET: Ben, Vilâyat-ý Þarkiyede, aþiretlerin hâl-i periþaniyetini görüyordum. Anladým ki: Dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedîde-i medeniye ile olacak. O fünûnun da gayr-ý müteaffin bir mecrasý ulema ve bir menbaý da medreseler olmak lâzýmdýr. Tâ, ulemâ-i din, fünûn ile ünsiyet peyda etsin. Zira, o vilâyâtta, yarý bedevi vatandaþlarýn zimam-ý ihtiyarý, ulema elindedir. Ve o  sâik ile Der-Saadete geldim. Saadet tevehhümüyle o vakit de (þimdi münkasým olmuþ, þiddetlenmiþ olan) istibdadlar, merhum Sultan-ý mahlûa isnad edildiði halde, onun Zabtiye Nazýrý ile bana verdiði maaþ ve ihsan-ý þâhânesini kabul etmedim, reddettim, hatâ ettim. Fakat o hatâm, medrese ilmi ile dünya malýný isteyenlerin yanlýþlarýný göstermekle hayýr oldu. Aklýmý feda ettim, hürriyetimi terketmedim. O þefkatli Sultana boyun eðmedim. Þahsî menfaatýmý terk ettim.  Þimdiki sivrisinekler, beni cebirle deðil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neþr-i maarifi için çalýþýyorum. Ýstanbul'un ekserisi bunu bilir.Ben ki bir hammalýn oðlu-</p><p> </p><p>
sh: » (D: 67)</p><p> </p><p>
yum; bu kadar dünya bana müyesser iken, kendi nefsimi hammal oðulluðundan ve fakr u halden çýkarmadým ve dünya ile kökleþemediðim ve en sevdiðim mevki olan Vilâyât-ý Þarkiyenin yüksek daðlarýný terketmekle millet için týmarhaneye ve tevkifhaneye ve meþrutiyet zamanýnda iþkenceli hapishaneye düþmeme sebebiyet veren öyle umurlara teþebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehþetli mahkemeye girdim (!)...</p><p> </p><p>
  YARI CÝNAYET: Þöyle ki: Daire-i Ýslâmýn merkezi ve rabýtasý olan nokta-i hilâfeti elinden kaçýrmamak fikriyle ve sâbýk Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sâbýk içtimaî kusuratýný derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihata istidat kesbetmiþ zanniyle ve "Aslâh tarik, müsalâhadýr" mülâhazasiyle, þimdiki en çok aðraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen þiddet suretini daha ahsen surette düþündüðümden, merhum Sultan-ý sâbýka, ceride lisanýyla söyledim ki: "Münhasif Yýldýzý darülfünun et; tâ, Süreyya kadar âli olsun! Ve oraya seyyahlar, zebanîler yerine, ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleþtir; tâ cennet gibi olsun! Ve Yýldýzdaki milletin sana hediye ettiði servetini, milletin baþ hastalýðý olan cehaletini tedavi için büyük dinî darülfünunlara sarf ile millete iade et ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin þâhâne idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sýrf âhireti düþünmek lâzým. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayý terket! Zekat-ül-ömrü, ömr-ü sâni  yolunda sarfeyle. Þimdi müvazene edelim: Yýldýz, eðlence yeri olmalý veya darülfünun olmalý? Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli? Ve gasbedilmiþ olmalý veyahut hediye edilmiþ olmalý? Hangisi daha iyidir? Ýnsaf sahipleri hükmetsin."</p><p> </p><p>
  Ben ki bir gedâyým. Bir büyük padiþaha nasihat ettim. Demek yarý cinayet ettim.</p><p> </p><p>
  Cinayetin öteki yarýsýný söylemek zamaný gelmedi. (Hâþiye)</p><p> </p><p>
  .....................................................................................</p><p> </p><p>
  Yazýk, eyvahlar olsun! Saadetimiz olan meþrûtiyet-i meþrûa, bir menba-ý hayat-ý içtimaiyemiz ve Ýslâmiyete uygun olan maa-</p><p> </p><p>
___________________</p><p> </p><p>
  (Hâþiye): O yarýnýn zamaný; onbeþ sene sonra, yirmisekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan, "Siracünnur"un âhirindeki bahse bakýnýz, tam o yarý cinayeti bileceksiniz.</p><p> </p><p>
sh: » (D: 68)</p><p> </p><p>
rif-i cedideye, millet nihayet derecede müþtak ve susamýþ olduðu halde; bu hâdisede, ifratperver olanlar, meþrutiyete garazlar karýþtýrmakla ve fikren münevver olanlar da, dinsizce harekât-ý lâübaliyane ile milletin raðbetine karþý maatteessüf sed çektiler. Bu seddi çekenler, ref'etmelidirler; vatan namýna rica olunur.</p><p> </p><p>
  Ey Paþalar, Zabitler! Bu on bir buçuk cinayetin þahitleri, binlerle adamdýr. Belki bazýlarýna Ýstanbul'un yarýsý þahittir. Bu on bir buçuk cinayetin cezasýna rýza ile beraber, on bir buçuk sualime de cevab isterim. Ýþte bu seyyiatýma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceðim:</p><p> </p><p>
  Herkesin þevkini kýran ve neþ'esini kaçýran ve aðrazlar ve taraftarlýklar hissini uyandýran ve sebeb-i tefrika olan ýrkçýlýk cem'iyât-ý akvamiye teþkiline sebebiyet veren; ve ismi meþrutiyet ve mânâsý istibdat olan ve Ýttihad ve Terakki  ismini de lekedar eden buradaki þûbe-i müstebidaneye muhalefet ettim.</p><p> </p><p>
  Herkesin bir fikri var. Ýþte; sulh-u umumî, aff-ý umumî ve ref-i imtiyaz lâzým. Tâ ki; biri, bir imtiyaz ile baþkasýna haþarat nazariyle bakmakla nifak çýkmasýn. Fahr olmasýn! Derim: Biz ki hakiki müslümanýz, aldanýrýz fakat aldatmayýz. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zira biliyoruz ki: "Ýnnem-el-Hîyletü fî Terkil-Hiyel" Fakat, meþrû, hakiki meþrutiyetin müsemmasýna ahd ü peyman ettiðimden, istibdat ne þekilde olursa olsun, -meþrutiyet libasý giysin ve ismini taksýn-  rast gelsem sille vuracaðým.</p><p> </p><p>
  Fikrimce meþrutiyetin düþmaný, meþrutiyeti; gaddar, çirkin ve hilâf-ý þeriat göstermekle meþveretin de düþmanlarýný çok edenlerdir. "Tebeddül-ü esmâ ile, hakaik tebeddül etmez." En büyük hata, insan, kendini hatasýz zannetmek olduðundan hatamý itiraf ederim ki; nâsýn nasihatýný kabul etmeden, nâsa nasihatý kabul ettirmek istedim. Nefsimi irþad etmeden, baþkasýnýn irþadýna çalýþtýðýmdan, emr-i bilmâ'rufu te'sirsiz etmekle tenzil ettim. Hem de tecrübe ile sabittir ki: Ceza, bir kusurun neticesidir; fakat, bazan o kusur, iþlenmemiþ baþka kusurun suretinde kendini gösterir. O adam mâsum iken cezaya müstehak olur. Allah musibet verir, hapse atar, adalet eder, fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.</p><p> </p><p>
  Ey ulûlemir! Bir haysiyetim vardý, onunla Ýslâmiyet milliyetine hizmet edecekdim, kýrdýnýz. Kendi kendine olmuþ, istemediðim bir þöhret-i kâzibem vardý, onunla avama nasihatý te'sir ettiri-</p><p> </p><p>
sh: » (D: 69)</p><p> </p><p>
yordum; maalmemnuniye mahvettiniz. Þimdi usandýðým bir hayat-ý zaîfem var, kahrolayým, eðer idama esirgerisem, merd olmýyayým eðer ölmeye gülmekle gitmezsem. Sûreten mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intaç edecektir. Bu hâl bana zarar deðil, belki þandýr. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatýmdaki te'siri kýrdýnýz. Saniyen; kendinize zarardýr. Zira hasmýnýzýn elinde bir hüccet-i kâtýa olurum. Beni mihenk taþýna vurdunuz; acaba fýrka-i hâlise dediðiniz adamlar böyle mihenge vurulsalar, kaç tanesi saðlam çýkacaktýr? Eðer meþrutiyet bir fýrkanýn istibdadýndan ibaret ise ve hilaf-ý þeriat hareket ise:</p><p> </p><p>
  فَلْيَشْهَدِ الثَّقَلاَنِ اَنِّى مُرْتَجِعٌ  (Hâþiye) Zira yalanlarla ittihad yalandýr ve ifsadat üzerine müesses olan ism-i meþrutiyet fâsiddir. Müsemma-yý meþrutiyet; hak, sýdk, imtiyazsýzlýk üzerine beka bulacaktýr.</p><p> </p><p>
  ......................................................................................</p><p> </p><p>
  "Otuz Bir Mart Hâdisesi" denilen o sâika ve müdhiþ fýrtýna, adî sebepler tahtýnda öyle bir istidâd-ý tabiîyi müheyya etmiþti ki; neticesi hercümerç olduðu halde, min-indillâh ehl-i kýyamýn lisanýna daima mu'cizesini gösteren ism-i þeriat geldi. O fýrtýnayý gayet hafif geçirdiðinden, Nisan'ýn nýsfýndan sonraki gazeteleri Ýndallah mahkûm ediyor. Zira o hadiseye sebebiyet veren yedi mes'ele ve onunla beraber yedi hal, nazar-ý mütalâaya alýnsa, hakikat tezahür eder. Onlar da bunlardýr:</p><p> </p><p>
  1- Yüzde doksaný, Ýttihad ve Terakki'nin aleyhinde, hem onlarýn tahakkümü ve istibdadý aleyhinde bir hareket idi.</p><p> </p><p>
  2- Fýrkalarýn meydân-ý münakaþatý olan vükelâyý tebdil idi.</p><p> </p><p>
  3- Sultan-ý mazlûmu sukut-u musammemden kurtarmaktý.</p><p> </p><p>
  4- Hissiyat-ý askeriyenin ve âdâb-ý dindaranelerinin muhalif telkinatýnýn önüne sed olmaktý.</p><p> </p><p>
  5- Pek çok büyütülen Hasan Fehmi Bey'in kâtilini meydana çýkarmaktý.</p><p> </p><p>
_______________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Yâni: Bütün dünya, cin ve ins þahid olsun ki, ben mürteciyim.</p><p> </p><p>
sh: » (D:70)</p><p> </p><p>
  6- Kadro haricine çýkanlarý ve alay zabitlerini maðdur etmemekti.</p><p> </p><p>
  7- Hürriyeti, sefahete þumulünü men ve âdâb-ý þeriatla tahdit ve avâmýn siyaset-i þer'i bildikleri yalnýz kýsas ve kat-ý yed haddini icra idi.</p><p> </p><p>
  Fakat zemin bataklýk.. ve dâm (tuzak) ve plân serilmiþti. Mukaddes olan itaat-ý askeriye feda edildi. Üssülesas esbab, fýrkalarýn taraftârâne ve garazkârâne münakaþatý ve gazetelerin belagât yerine mübalâgat ve yalan ve ifratperverâne keþmâkeþleri idi. Bu metâlib-i seb'ada, nasýl ki yedi renk çevrilse yalnýz beyaz görünür; bunda da yalnýz ziyâ-yý þeriat-ý beyzâ tecelli etti, fesadýn önüne sed çekti.</p><p> </p><p>
  Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak, milliyetimiz olan Ýslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i þeriatýn tecellisiyledir. Yoksa, "Yürüyüþünü terketti, baþkasýnýn da yürüyüþünü öðrenmedi" olan darb-ý mesele mâsadak olacaðýz. Evet hem þan ü þeref-i millet-i Ýslâmiye, hem sevab-ý Âhiret, hem cemiyet-i milliye, hem hamiyet-i Ýslâmiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalýyýz.</p><p> </p><p>
  ................................................................................................</p><p> </p><p>
  Ey Paþalar, Zabitler! Cinayetlerime ceza ve þimdi suallerime de cevab isterim. Ýslâmiyet ise, insaniyet-i kübrâ.. ve þeriat ise medeniyet-i fuzlâ (en faziletli medeniyet) olduðundan; âlem-i Ýslâmiyet, medine-i fâzýla-i Eflâtûniyye olmaða sezâdýr. (Hâþiye)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci Sual: (Hâþiye) Gazetelerin aldatmalariyle meþrû bilerek buradaki görenek ve âdata binâen cereyan-ý umumîye kapýlan safdillerin cezasý nedir?</p><p> </p><p>
  Ýkinci Sual: Bir insan yýlan suretine girse, yahut bir veli haydut kýyafetine girse, veyahut meþrutiyet, istibdad þekline girse; ona taarruz edenlerin cezasý nedir? Belki; hakikaten onlar yýlandýrlar, haydutturlar ve istibdattýrlar.</p><p> </p><p>
  Üçüncü Sual: Acaba, müstebit yalnýz bir þahýs mý olur? Müteaddit þahýslar müstebit olmaz mý? Bence "Kuvvet, kanunda olmalý" yoksa istibdat münkasim olmuþ olur ve komitecilikle tam</p><p> </p><p>
_________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Bu sualler kýrk-elli mâsum mahpusun tahliyesine sebeb oldu.</p><p> </p><p>
sh: » (D:71)</p><p> </p><p>
þiddetlenir.</p><p> </p><p>
  Dördüncü Sual: Bir mâsumu idam etmek mi, yoksa on câniyi affetmek mi daha zarardýr?</p><p> </p><p>
  Beþinci Sual: Maddî tazyikler, ehl-i meslek ve fikre galebe etmediði gibi, daha ziyade nifak ve tefrika vermez mi?</p><p> </p><p>
  Altýncý Sual: Bir mâden-i içtimaî hayatýmýz olan ittihad-ý millet; ref-i imtiyazdan baþka ne ile olur?</p><p> </p><p>
  Yedinci Sual: Müsavatý ihlâl ve yalnýz bazýlara tahsis ve haklarýnda kanunu tamamiyle tatbik etmek, zahiren adalet iken, bir cihette acaba müsavatsýzlýkla zulüm ve garaz olmaz mý? Hem de tebrie ve tahliye ile masumiyetleri tebeyyün eden ekser-i mahbusînin, belki yüzde sekseni masum iken, acaba; ekseriyet nokta-i nazarýnda bu hâl hükümfermâ olsa, garaz ve fikr-i intikam olmaz mý? Divan-ý Harbe diyeceðim yok, ihbar edenler düþünsünler.</p><p> </p><p>
  Sekizinci Sual: Bir fýrka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nokta-i asabiyyesine daima dokundura dokundura zorla herkesi meþrutiyete muhalif gibi gösterse ve herkes de onlarýn kendilerine taktýðý ism-i meþrutiyet altýnda olan muannit istibdada iliþmiþ ise, acaba kabahat kimdedir?</p><p> </p><p>
  Dokuzuncu Sual: Acaba, bahçývan bir bahçenin kapýsýný açsa, herkese ibahe etse, sonra da zâyiat vuku bulsa, kabahat kimdedir?</p><p> </p><p>
  Onuncu Sual: Fikir ve söz hürriyeti verilse, sonra da muahaze olunsa, acaba bîçâre milleti ateþe atmak için bir plân olmaz mý? Böyle olmasa idi, baþka bahaneyle mevki-i tatbike konulacaðý hayale gelmez mi idi?</p><p> </p><p>
  On Birinci Sual: Herkes meþrutiyete yemin ediyor. Halbuki ya müsemma-yý meþrutiyete kendi muhalif, veya muhalefet edenlere kaþý sükût etse, acaba kefaret-i yemin vermek lâzým gelmez mi? Ve millet yalancý olmaz mý? Ve mâsum olan efkâr-ý umumiye; yalancý, bunak ve gayr-ý mümeyyiz addolunmaz mý?</p><p> </p><p>
  Elhâsýl: Þedit bir istibdad ve tahakküm, cehalet cihetiyle þimdi hükümfermâdýr. Güya istibdat ve hafiyelik, tenasuh etmiþ. Ve maksad da Sultan Abdülhamitten istirdâd-ý hürriyet deðilmiþ, belki; hafif ve az istibdadý, þiddetli ve kesretli yapmakmýþ?</p><p> </p><p>
sh: » (D:72)</p><p> </p><p>
  Yarým Sual: Nazik ve zayýf bir vücut ki, sivrisineklerin ve arýlarýn ýsýrmasýna tahammül edemediði için, gayet telâþ ve zahmetle onlarý def'e çalýþýrken biri çýksa, dese ki: "Maksadý, sivrisinekleri, arýlarý defetmek deðil, belki büyük arslaný ikaz edip kendine musallat etmek ister." Acaba böyle demekle hangi ahmaðý kandýracaktýr?</p><p> </p><p>
  Sualin diðer yarýsý çýkmaða izin yoktur!</p><p> </p><p>
  .......................................................................................................</p><p> </p><p>
  Ey Paþalar, zabitler! Bütün kuvvetimle derim ki:</p><p> </p><p>
  Gazetelerde neþrettiðim umum makalâtýmdaki umum hakaikde nihayet derecede musýrrým. Þayet zaman-ý mâzi canibinden, Asr-ý Saadet mahkemesinden adaletnâme-i þeriatla dâvet olunsam, neþrettiðim hakaiki aynen ibraz edeceðim. Olsa olsa, o zamanýn ilcaâtýnýn modasýna göre bir libas giydireceðim. Þayet müstakbel tarafýndan üçyüz sene sonraki tenkidat-ý ukalâ mahkemesinden tarih celbnamesiyle celbolunsam; yine bu hakikatlarý, tevessü ve inbisat ile çatlayan bazý yerlerini yamalamakla beraber taze olarak orada da göstereceðim. Demek ki hakikat tahavvül etmez. Hakikat haktýr. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ  Millet uyanmýþ; mugalâta ve cerbeze ile iðfal olunsa,  devam etmiyecektir. Hakikat telâkki olunan hayâlin, ömrü kýsadýr. Feveran eden efkâr-ý umumiye ile o aldatmalar ve muðalâtalar daðýlacaktýr ve hakikat meydana çýkacaktýr, Ýnþâallah.</p><p> </p><p>
  Sizin iþkenceli hapishanenizin hali: Zaman müthiþ, mekân muvahhiþ, mahbûsîn mütevahhiþ, gazeteler mürcif, efkâr müþevveþ, kalbler hazin, vicdanlar müteessir ve me'yus; bidayet-i halde me'murlar þemâtetli, nöbetçiler müz'iç olmakla beraber; vicdaným beni tâzib etmediði için o hâl bana eðlence gibi idi. Musibetlerin tenevvüü, mûsikinin naðmelerinin tenevvüü gibi bana geliyordu. Hem de, geçen sene týmarhanede tahsil ettiðim dersi, þimdi bu mektebde itmam ettim. Musibet zamanýnýn uzunluðundan, uzun dersler gördüm. Dünyanýn ruhanî lezzeti olan hüzn-ü mâsumane ve mazlumâneden: "Zaife þefkat ve gadre þiddet-i nefret" dersini aldým.</p><p> </p><p>
sh: » (D:73)</p><p> </p><p>
  Ümidim kavidir ki, çok mâsumlarýn kalblerinden hararet-i hüzün ile tebahhur eden "Ây", "Vay" ve "Ah" lar rahmetli bir bulut teþkil edecektir. Ve Âlem-i Ýslâmdaki yeni yeni Ýslâm Devletlerinin teþekkülleriyle o rahmetli bulut teþekküle baþlamýþtýr.</p><p> </p><p>
  Eðer medeniyet, böyle haysiyet kýrýcý tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsýzcasýna intikam fikirlerine ve þeytancasýna mugalâtalara ve diyanette lâubalicesine hareketlere müsaid bir zemin ise, herkes þahit olsun ki; o "Saadet, Saray-ý Medeniyet" tesmiye olunan böyle mahall-i aðrâzâ bedel; Vilâyât-ý Þarkiyenin, hürriyet-i mutlakanýn meydaný olan, yüksek daðlarýndaki bedeviyet ve vahþet çadýrlarýný tercih ediyorum. Zira bu mimsiz medeniyette görmediðim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, Þarkî Anadolunun daðlarýnda tam mânasiyle hükümfermâdýr.</p><p> </p><p>
  Bildiðime göre, edipler edepli olurlar. Edebsiz bazý gazeteleri, nâþir-i aðrâz görüyorum. Eðer edeb böyle ise ve efkâr-ý umumiye böyle karmakarýþýk olsa, þahid olunuz ki, böyle edebiyattan vazgeçdim; bunda da dahil deðilim. Vatanýmýn yüksek daðlarýnda yâni, Bâþid baþýndaki ecram ve elvâh-ý âlemi, gazetelere bedel mütalâa edeceðim.</p><p> </p><p>
  Muarradýr feza-yý feyzimiz þîn-i temennâdan;</p><p> </p><p>
  Bize dâd-ý ezeldir, zîrden bâlâdan istiðnâ.</p><p> </p><p>
  Çekildik neþve-i ümidden, tûl-ü emellerden;</p><p> </p><p>
  Öyle mecnunuz ki, ettik vuslat-ý leylâdan istiðnâ!...</p><p> </p><p>
  Tenbih:Medeniyetten istifam, sizi düþündürecek. Evet böyle istibdat ve sefahete ve zilletle memzuç medeniyete bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet; eþhasý, fakir ve sefih ve ahlâksýz eder. Fakat hakikî medeniyet; nev-i insanýn terakki ve tekemmülüne, ve mahiyet-i nev'iyyesinin kuvveden fiile çýkmasýna hizmet ettiðinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir. Hem de  mânâ-yý meþrutiyete ibtilâ ve muhabbetimin sebebi þudur ki: Asyanýn ve Âlem-i Ýslâmýn istikbalde terakkisinin birinci kapýsý, meþrutiyet-i meþrua ve þeriat dairesindeki hürriyettir!</p><p> </p><p>
  Ve tâlih ve taht ve baht-ý Ýslâmýn anahtarý da, meþrutiyetteki</p><p> </p><p>
sh: » (D:74)</p><p> </p><p>
þûrâdýr. Zira, þimdiye kadar üçyüz yetmiþ milyon Ýslâm, ecânibin istibdad-ý mânevîsi altýnda eziliyordu. Þimdi hâkimiyet-i Ýslâmiye; âlemde bâhusus bundan sonra Asya'da hükümfermâ olduðu halde herbir ferd-i müslüman hâkimiyetin bir cüz-ü hakikisine malik olur. Ve hürriyet, üç yüz yetmiþ milyon Ýslâmý esaretten halâs etmeðe bir çare-i yegânedir. Farz-ý muhâl olarak burada yirmi milyon nüfus, te'sis-i hürriyete çok zarar-dîde olsalar da, feda olsunlar.. yirmiyi verir, üçyüzü alýrýz.</p><p> </p><p>
  Yazýk, eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ýrklar; hava gibi muhtelittir, su gibi memzuç olmamýþlar. Ýnþâallah, elektrik-i hakaik-ý  Ýslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-yý maârif-i Ýslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek, bir mizac-ý mûtedile-i adalet vücuda gelecektir.</p><p> </p><p>
  Yaþasýn meþrutiyet-i meþrua, sað olsun hakikat-ý þeriat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!</p><p> </p><p>
                                                            Ýstibdadýn garîbüzzamaný</p><p> </p><p>
                                                            Meþrutiyetin Bediüzzamaný</p><p> </p><p>
                                                            Þimdikinin de bid'atüzzamaný</p><p> </p><p>
SAÝD NURSÎ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bundan sonra; Ýstanbul'da fazla kalmaz, Van'a gitmek üzere Ýstanbul'dan ayrýlýr. Batum yoliyla Van'a giderken Tiflis'e uðrar. Tiflis'de, Þeyh San'an Tepesi'ne çýkar. Dikkatle etrafý temaþa ederken yanýna bir Rus polisi gelir ve sorar:</p><p> </p><p>
  -Niye böyle dikkat ediyorsun?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman der:</p><p> </p><p>
  -Medresemin plânýný yapýyorum.</p><p> </p><p>
  O der:</p><p> </p><p>
  -Nerelisin?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Bitlisliyim.</p><p> </p><p>
  Rus polisi:</p><p> </p><p>
  -Bu Tiflis'tir!</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 75)</p><p> </p><p>
  -Bitlis, Tiflis birbirinin kardeþidir.</p><p> </p><p>
  Rus polisi:</p><p> </p><p>
  - Ne demek?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Asya'da Âlem-i Ýslâm'da üç nur birbiri arkasýnda inkiþafa baþlýyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkiþafa baþlayacaktýr. Þu perde-i müstebidane yýrtýlacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacaðým.</p><p> </p><p>
  Rus polisi:</p><p> </p><p>
  -Heyhat!.. Þaþarým senin ümidine?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Ben de þaþarým senin aklýna! Bu kýþýn devamýna ihtimal verebilir misin? Her kýþýn bir baharý, her gecenin bir neharý vardýr.</p><p> </p><p>
  Rus polisi:   </p><p> </p><p>
  -Ýslâm, parça parça olmuþ?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Tahsile gitmiþler. Ýþte Hindistan, Ýslâm'ýn müstaid bir veledidir; Ýngiliz mekteb-i idadîsinde çalýþýyor. Mýsýr, Ýslâm'ýn zeki bir mahdumudur; Ýngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alýyor. Kafkas ve Türkistan, Ýslâm'ýn iki bahadýr oðullarýdýr; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. Ýlâ âhir...</p><p> </p><p>
  Yahu, þu asilzade evlâd, þehadetnamelerini aldýktan sonra, herbiri bir kýt'a baþýna geçecek, muhteþem âdil pederleri olan Ýslâmiyet'in bayraðýný âfâk-ý kemalâtta temevvüç ettirmekle, kader-i ezelînin nazarýnda feleðin inadýna, nev-i beþerdeki hikmet-i ezeliyenin sýrrýný ilân edecektir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Van'a muvasalat ettikten sonra, aþairi (aþiretleri) dolaþarak içtimaî, medenî, ilmî derslerle onlarý irþada çalýþmýþtýr. Bu hususta, sual-cevab halinde, "Münazarat" isimli bir kitab neþretmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 76)</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ýn bir taraftan ehl-i siyasetle, diðer taraftan halk tabakasý ve aþiretlerle muhaveresi, þübhesiz ki gayet merakâverdir. Bütün bunlarda; bu zâtýn yegâne azim ve gayesinin Ýslâmiyet nurunun ve Kur'an hakikatlarýnýn dünyaya yayýlmasý olduðu ve kendisinin de bir dellâl-ý Kur'an vazifesini bütün hayatýnda îfa ettiði görülmektedir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Bediüzzamanýn, Þarkdaki aþâirle muhavere ve</p><p> </p><p>
                                 münazaralarýndan bir kaç misâl</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sual: Dine zarar olmasýn, ne olursa olsun?</p><p> </p><p>
  Elcevab: Ýslâmiyet, Güneþ gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnýz kendine gece yapar.</p><p> </p><p>
  Hem de maðlûb bîçare bir reise, yahut müdahin me'murlara, ve yahut mantýksýz bir kýsým zabitlere itimad edilirse ve dinin himayesi onlara býrakýlýrsa mý daha iyidir, yoksa efkâr-ý âmme-i milletin arkasýndaki hissiyat-ý Ýslâmiyenin mâdeni olan ve herkesin kalbindeki þefkat-i imaniye olan envâr-ý Ýlâhînin lemeatýnýn içtimalarýndan ve hamiyet-i Ýslâmiyenin þerârât-ý neyyiranesinin imtizacýndan hasýl olan amud-u nuranînin ve o seyf-i elmasýn hamiyetine býrakýlýrsa mý daha iyidir? Siz muhakeme ediniz!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet þu amud-u nuranî; dinin himayetini; þehametinin baþýna, murakibinin gözüne, hamiyetin omuzuna alacaktýr. Görüyorsunuz ki: Lemeat-ý müteferrika, tele'lüe baþlamýþ, yavaþ yavaþ incizab ile imtizaç edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiþtir ki:  Hiss-i dinî, bâhusus din-i hakk-ý fýtrînin sözü daha nâfiz, hükmü daha âli, te'siri daha þediddir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, evet.. eðer sivrisinek tantanasýný kesse, bal arýsý demdemesini bozsa; sizin þevkiniz hiç bozulmasýn, hiç teessüf etmeyiniz. Zira, kâinatý naðamatiyle raksa getiren ve hakaikin esrarýný ihtizaza veren musika-i Ýlâhiyye hiç durmuyor, mütemadiyen güm güm eder. Padiþahlar Padiþahý olan Sultan-ý Ezelî, Kur'an denilen musika-i Ýlâhiyyesiyle umum âlemi doldurarak, kubbe-i âsumanda þiddetli ses getirmekle sadef-i kehf-misâl olan ulema ve meþâyih ve hutebânýn dimað, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsý onlarýn lisanlarýndan çýkýp seyr ü seyelân ederek çeþid çeþid</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 77)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sadâlarla dünyayý güm güm ile ihtizaza getiren o sadânýn tecessüm ve intibaiyle umum kütüb-ü Ýslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir þeridi hükmüne getiren ve herbir tel bir nev'i ile onu ilân eden, o sada-yý semavî ve ruhanîyi kalbin kulaðý ile iþitmiyen veya dinlemiyen, acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarýnýn výzvýzlarýný iþitecek midir?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ........................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - Hürriyeti bize çok fena tefsir etmiþler. Hattâ, âdeta; hürriyette, insan her ne sefahet ve rezalet iþlerse, baþkasýna zarar etmemek þartiyle hiç birþey denilmez, diye bize anlatmýþlar. Acaba böyle midir?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  C - Öyleler, hürriyeti deðil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira; nâzenin hürriyet, âdab-ý þeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzýmdýr. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet deðildir; belki hayvanlýkdýr, þeytanýn istibdadýdýr, nefs-i emmareye esir olmakdýr. Hürriyet-i umumî efradýn zerrat-ý hürriyatýnýn muhassalýdýr. Hürriyetin þe'ni odur ki ne nefsine, ne gayriye zararý dokunmasýn.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Fakat, ey göçerler! Sizde olan yarý hürriyettir, diðer yarýsý da baþkasýnýn hürriyetini bozmamaktýr. Hem de kût-u lâyemut ve vahþetle âlûde olan hürriyet, sizin dað komþularýnýz olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkýa, þu bîçare vahþi hayvanlarýn bir lezzeti ve tesellisi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin; güneþ gibi parlak, ruhun mâþukasý ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki, Saadet-i Saray-ý Medeniyette oturmuþ ve mârifet ve fazilet ve Ýslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - Nasýl hürriyet imanýn hassasýdýr?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  C - Zira, rabýta-i iman ile Sultan-ý Kâinata hizmetkâr olan adam, baþkasýna tezellül ile tenezzül etmeye ve baþkasýnýn tahakküm ve istibdadý altýna girmeye o adamýn izzet ve þehamet-i imaniyesi býrakmadýðý gibi, baþkasýnýn hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi o adamýn þefkat-i imaniyesi býrakmaz!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, bir padiþahýn doðru bir hizmetkârý, bir çobanýn tahakkü-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 78)</p><p> </p><p>
müne tenezzül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel  olursa, o derece hürriyet parlar. Ýþte Asr-ý Saadet!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - Bir büyük adama ve bir veliye ve bir þeyhe ve bir büyük  âlime karþý nasýl hür olacaðýz. Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarýdýr. Biz onlarýn faziletlerinin esiriyiz?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  C - Velâyetin, þeyhliðin, büyüklüðün þe'ni; tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm deðildir! Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteþeyyihdir, siz de büyük tanýmayýnýz!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ...............................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - Heyhat! Bize teselli veren þu ulvî emeli ye'se inkýlâb ettiren ve etrafýmýzda hayatýmýzý zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için aðýzlarýný açmýþ olan o müthiþ yýlanlara ne diyeceðiz?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  C - Korkmayýnýz; medeniyet,  fazilet ve hürriyet, âlem-i insaniyette galebe çalmaða baþladýðýndan, bizzarure terazinin öteki yüzü þey'en feþey'en hafifleþecektir. Farz-ý muhal olarak, Allah etmesin, eðer bizi parça parça edip öldürseler; emin olunuz, biz yirmi olarak öleceðiz, üçyüz olarak dirileceðiz. Baþýmýzdan rezail ve ihtilâfatýn gubarýný silkip, hakikî münevver ve müttehid olarak kervan-ý benî beþere piþdarlýk edeceðiz. Biz, en þedit, en kavi ve en bâki hayatý intaç eden öyle bir ölümden kormayýz. Biz ölsek de, Ýslâmiyet sað kalýr. O millet-i kudsiye sað olsun!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - Gayr-ý müslimlerle nasýl müsavi olacaðýz?..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  C - Müsavat ise, fazilet ve þerefde deðildir; hukukdadýr. Hukukda ise, þah ve geda birdir. Acaba bir þeriat «Karýncaya bilerek ayak basmayýnýz...» dese, tâzibinden menetse, nasýl Benî-Âdemin hukukunu ihmâl eder? Kellâ... Biz imtisâl etmedik. Evet Ýmam-ý Alinin (R.A.) adi bir yahudi ile muhakemesi ve medar-ý fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyûbînin miskin bir hýristiyan ile mürafaasý, sizin þu yanlýþýnýzý tashih eder zannederim. (Hâþiye).</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
__________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Eski Said, Nurun parlak hâsiyetinden gelen kuvvetli ümid ve tam teselli ile, siyaseti Ýslâmiyete âlet yaparak hararetle hürriyete çalýþýrken; diðer bir hiss-i kablelvuku' ile dehþetli ve lâdinî bir istibdad-ý mutlakýn geleceðini bir Hadîs-i Þerifin mânasýndan anlayýp, elli sene evvel haber vermiþ. Saidin teselli haberlerini, o istibadad-ý mutlak yirmi beþ sene bil'fiil tekzib edeceðini hissetmiþ ve otuz seneden beri</p><p> </p><p>
            اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسِيَّةِ     deyip siyaseti býrakmýþ, Yeni Said olmuþtur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 79)</p><p> </p><p>
  Zira meþrutiyet hâkimiyet-i millettir; hükûmet, hizmetkârdýr. Meþrutiyet doðru olursa, kaymakam ve vali, reis deðiller; belki ücretli hizmetkârlardýr. Gayr-ý müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz; me'muriyet bir nevi riyaset ve bir aðalýktýr; gayr-i müslimlerden üç bin adamý aðalýðýmýzla, riyasetimize þerik ettiðimiz vakitte, Millet-i Ýslâmiyeden aktar-ý âlemde üçyüz bin adamýn riyasetine yol açýyor. Biri zayi edip bini kazanan zarar etmez.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     (Otuz Bir Mart Hâdisesi Hakkýnda Bir Cevabý)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ben Otuz Bir Mart hadisesinde þuna yakýn bir hâl gördüm. Zira, Ýslâmiyetin meþrutiyet-perver ve hamiyetli fedaileri, cevher-i hayat makamýnda bildikleri nimet-i meþrutiyeti þeriata tatbik edip, ehl-i hükûmeti adalet namazýnda kýbleye irþad ve tam mukaddes þeriatý meþrutiyet kuvvetiyle i'lâ; ve meþrutiyeti þeriat kuvvetiyle ikba; ve bütün seyyiat-ý sâbýkayý, muhalefet-i þeriat  üzerine ilka etmek için bazý telkinatta ve teferruatýn tatbikatýnda bulundular. Sonra, saðýný solundan farketmiyenler, hâþa, þeriatý, istibdada müsaid zannederek, tûtî kuþlarý taklidi gibi «Þeriat isteriz!» demekle, hakiki maksad ortada anlaþýlmaz oldu. Zaten plânlar serilmiþti. Ýþte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takýnan bazý herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. Ýþte cây-ý ibret bir nokta-i siyah! (Hâþiye).</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ...................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hakikaten bence müslüman neslinden gelen bir adamýn akýl ve fikri, Ýslâmiyetten tecerrüd etse bile, fýtratý ve vicdaný hiçbir vakit Ýslâmiyetten vazgeçemez. En ebleh ve en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadýmýz olan Ýslâmiyete bütün mevcudiyetiyle taraftardýr. Lâsiyyema, siyasetten haberdar olanlar... Hem Zaman-ý Saadetten þimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki; bir müslüman, muhakeme-i akliyesi ile baþka bir dini Ýslâmiyete tercih etmiþ olsun ve delil ile baþka bir dine dahil olmuþ olsun. Dinden çýkanlar var. O baþka mes'ele. Taklid ise, ehemmiyetsizdir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Halbuki edyan-ý saire müntesibleri; mutlaka fevc fevc muhakeme-i akliye ile ve bürhan-ý kat'î ile daire-i Ýslâmiyete dahil olmuþ-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
____________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Gitme, dikkat et; âlihimmet olanlar, o hâdisede sükût ettiler. Garazkâr cerideler, hakikî hürriyetin sadâsýný susturdular. Meþrutiyet pek az adamlarýn üstüne münhasýr kaldý, fedakârlarý da daðýldýlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 80)</p><p> </p><p>
lar ve olmaktadýrlar. Eðer biz doðru Ýslâmiyeti ve Ýslâmiyete lâyýk doðruluðu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dahil olacaklardýr.</p><p> </p><p>
  Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl-i Ýslâmýn temeddünü, hakikat-ý Ýslâmiyete ittibalarý nisbetindedir. Baþkalarýnýn temeddünü ise, dinleriyle mâkûsen mütenâsibdir. Hem de hakikat bize bildiriyor ki; mütenebbih olan beþer, dinsiz olamaz. Lâsiyyema; uyanmýþ, insaniyeti tatmýþ, müstakbele ve ebede namzed olmuþ adam, dinsiz yaþayamaz. Zira uyanmýþ bir beþer, kâinatýn tehacümüne karþý istinad edecek ve gayr-ý mahdut âmâline (emellerine) neþv ü nema verecek ve istimdadgâhý olacak noktayý, yani din-i hak olan dâne-i hakikatý elde etmezse; yaþayamaz!.. Bu sýrdandýr ki; herkesde din-i hakký bulmak için bir meyl-i taharri uyanmýþtýr. Demek, istikbalde nev-i beþerin din-i fýtrîsi Ýslâmiyet olacaðýna beraat-ül-istihlâl vardýr.</p><p> </p><p>
  Ey insafsýzlar! Umum âlemi yutacak, birleþtirecek, besleyecek, ziyalandýracak bir istidatta olan hakikat-ý Ýslâmiyeti nasýl dar buldunuz ki; fukaraya ve mutaassýp bir kýsým hocalara tahsis edip, Ýslâmiyetin yarý ehlini dýþarýya atmak istiyorsunuz! Hem de umum kemalâtý câmi' ve bütün nev-i beþerin hissiyat-ý âliyesini besliyecek mevaddý muhit olan o kasr-ý muraniyy-i Ýslâmiyeti, ne cür'etle matem tutmuþ bir siyah çadýr gibi, bir kýsým fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere has olduðunu tahayyül ediyorsunuz! Evet, herkes âyinesinin müþehedatýna tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancý âyineniz, size öyle göstermiþtir.</p><p> </p><p>
  S - Ýfrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun, bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhir zamandýr, gittikçe daha fenalaþacak?..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  C - Neden dünya herkese terakki dünyasý olsun da, yalnýz bizim için tedenni dünyasý olsun! Öyle mi? Ýþte ben de sizinle konuþmýyacaðým, þu tarafa dönüyorum. Müstakbeldeki insanlarla konuþacaðým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrýn arkasýnda gizlenmiþ ve sâkitane Nurun sözünü dinliyen ve bir nazar-ý hafiyy-i gaybî ile bizi temaþa eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmedler vesaireler! Sizlere hitab ediyorum. Baþlarýnýzý kaldýrýnýz, «Sadakte» deyiniz. Ve böyle demek sizle-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 81)</p><p> </p><p>
re borç olsun. Þu muasýrlarým, varsýn beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuþuyorum. Ne yapayým, acele ettim, kýþda geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Þimdi ekilen Nur tohumlarý, zemininizde çiçek açacakdýr. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden þunu bekliyoruz ki; mazi kýt'asýna geçmek için geldiðiniz vakit, mezarýmýza uðrayýnýz. O bahar hediyelerinden bir kaç tanesini medresemin (Hâþiye-1) mezar taþý denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor topraðýnýn kapýcýsý olan kal'anýn baþýna takýnýz. Kapýcýya tenbih edeceðiz, bizi çaðýrýnýz. Mezarýmýzdan                       </p><p> </p><p>
هَنِيئًا لَكُمْ   sadâsýný iþiteceksiniz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Þu zamanýn memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratlarý kendileri gibi hakikatsýz ve ayrýlmýþ olan bu çocuklar, varsýnlar þu kitabýn (Hâþiye-2) hakaikini hayâl tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki, þu kitabýn mesâilî hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey muhatablarým! Ben çok baðýrýyorum. Zira Asr-ý Sâlis-i Aþrin, yâni on üçüncü Asrýn minaresinin baþýnda durmuþum, sureten medenî ve dinde lâkayd ve fikren mazinin en derin derecelerinde olanlarý camiye davet ediyorum.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ey iki hayatýn ruhu hükmünde olan Ýslâmiyeti býrakan iki ayaklý mezar-ý müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapýsýnda durmayýnýz. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz, tâ ki, hakikat-ý Ýslâmiyeyi hakkiyle kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - Eskiler bizden âlâ veya bizim gibi. Gelenler bizden daha fena gelecekler?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  C - Ey Türkler ve Kürdler! Acaba þimdi bir miting yapsam; sizin bin sene evvelki ecdadýnýzý ve iki asýr sonradaki evlâdlarýnýzý þu gürültühane olan asr-ý hâzýr meclisine dâvet etsem. Acaba sað</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye-1: Medresetüz-Zehranýn Van'daki nümunesi olan ve vefat eden «Horhor medresesi» nin mezar taþý hükmünde bulunan Van Kal'asý demektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye-2: Ýstikbalde te'lif edilecek Risale-i Nur Külliyatýný hiss-i kablelvuku' ile haber veriyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 82)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
tarafta saf tutan eski ecdadýnýz demiyecekler mi: «Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatýmýz siz misiniz? Heyhat! Bizi akim bir kýyas ettiniz, bizi kýsýr býrakdýnýz!» Hem de sol safýnda duran ve þehristan-ý istikbalden gelen evlâdlarýnýz, saðdaki ecdadlarýnýzý tasdik ederek demiyecekler mi ki: «Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatýmýzýn suðra ve kübrâsý? Siz misiniz þu þanlý ecdadýmýzla bizi rabteden râbýtamýzýn hadd-i evsatý? Heyhat... Ne  kadar hakikatsýz ve karýþtýrýcý ve müþâðabeli bir kýyas oldunuz.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ey bedevî göçerler (ve ey inkýlâb softalarý! *) Manzara-i hayâl (Hâþiye-1) üstünde gördünüz ki, þu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     (Cevaplardan Bir Kýsým)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin harikulâde þecaate istidadýnýz vardýr. Zira; bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibârî bir þeref için veya «Filân yiðittir.» sözlerini iþitmek gibi küçük emirlere hayatýný istihfaf eden, veya aðasýnýn namusunu isti'zam için kendini feda eden kimseler, eðer uyansalar, hazinelere deðer olan Ýslâmiyet milliyetine, (Hâþiye-2) yâni üçyüz milyon Ýslâmýn uhuvvetlerini ve mânevî yardýmlarýný kazandýran Ýslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ý hayat etmezler mi? Elbette hayatýný on paraya satan, on liraya þevkle satar...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Maatteessüf; güzel þeylerimiz, gayr-i müslimler eline geçtiði gibi, güzel olan ahlâklarýmýzý da yine gayr-i müslimler çalmýþlar. Güya bizim bir kýsým içtimaî ahlâk-ý âliyemiz, yanýmýzda revac bulmadýðýndan, bize darýlýp onlara gitmiþ; ve onlarýn bir kýsým rezâili, kendileri içinde çok revac bulmadýðýndan, cehaletimizin pazarýna getirilmiþ...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hem büyük bir taaccüb ile görmüyor musunuz ki: Terakkiyat-ý hâzýranýn üssülesasý ve belki din-i hakkýn muktezasý olan «Ben ölürsem; devletim, milletim ve ahbablarým saðdýrlar.» gibi kelime-i beyzâ ve haslet-i hamrâyý gayr-ý müslimler çalmýþlar. Çünki onlarýn bir fedaisi der: «Ben ölürsem, milletim sað olsun. Ýçinde,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
_____________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  (*) Sonradan ilâve edilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Hâþiye-1: Hayâl dahi bir simotoðraftýr.</p><p> </p><p>
  Hâþiye-2: Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu Ýslâmiyet, aklý Kur'ân ve imandýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 83)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
bir hayat-ý mâneviyem vardýr.» Ve bütün sefaletin ve þahsiyetin esasý olan: «Ben öldükten sonra, dünya ne olursa olsun, isterse tûfan olsun» veyahut   وَاِنْ مُتُّ عَطْشًا فَلاَ نَزَلَ  الْقَطْرُ</p><p> </p><p>
olan kelime-i humaka ve seciye-i uverâ himmetimizin elini tutmuþ, rehberlik ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte en iyi haslet ki, dinimizin muktezasýdýr. Biz ruhumuzla, canýmýzla, vicdanýmýzla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: «Biz ölsek, Milletimiz olan Ýslâmiyet haydýr, ilelebed bâkidir. Milletim sað olsun, sevab-ý uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatýndaki hayat-ý mâneviyem, beni yaþattýrýr, âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder,</p><p> </p><p>
وَالْمَوْتُ  يَوْمُ نَوْرُوزِنَا      deyip, Nurun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - Herþeyden evvel bize lâzým olan nedir?</p><p> </p><p>
  C - Doðruluk.</p><p> </p><p>
  S - Daha.</p><p> </p><p>
  C - Yalan söylememek.</p><p> </p><p>
  S - Sonra.</p><p> </p><p>
  C - Sýdk, sadakat, ihlâs, sebat, tesanüddür.</p><p> </p><p>
  S - Neden?</p><p> </p><p>
  C- Küfrün mahiyeti yalandýr, imanýn mahiyeti sýdktýr. Þu bürhan kâfi deðil midir ki; hayatýmýzýn bekasý, imanýn ve sýdkýn ve tasanüdün devamiyledir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - En evvel rüesamýz ýslah olunmalý?</p><p> </p><p>
  C- Evet, reisleriniz, malýnýzý ceblerine indirip hapsettikleri gibi, akýllarýnýzý da sizden almýþlar veya dimaðýnýzda hapsetmiþler. Öyle ise, þimdi, onlarýn yanýndaki akýllarýnýzla konuþacaðým:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Eyyüherruûs verruesâ! Tekâsülî olan tevekkülden sakýnýnýz! Ýþi birbirinize havâle etmeyiniz! Elinizdeki malýnýzla ve yanýnýzdaki aklýmýzla bize hizmet ediniz. Çünki, þu mesâkîni istihdam etmekle ücretinizi almýþsýnýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 84)</p><p> </p><p>
              فَعَلَيْكُمْ بِالتَّدَارُكِ لِمَا ضَيَّعْتُمْ  فِى الصَّيْفِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, þimdi hizmet vaktidir...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhasýl: Ýslâm (Hâþiye) uyandý ve uyanýyor. Fenalýðý fena, iyiliði iyi olarak gördüler. Evet, þu dereler aþâirini tevbekâr eden iþte bu sýrdýr. Hem de bütün Ýslâm yavaþ yavaþ bu istidadý almakta ve kesbetmektedir. Lâkin sizler bedevi olduðunuzdan ve fýtrat-ý asliyeniz oldukça bozulmamýþ olduðundan, Ýslâmiyetin kudsi milliyetine daha yakýnsýnýz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Seyahatýmda beni tanýmayanlar kýyafetime bakýp beni tacir zannettiklerinden derlerdi ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  S - Tacir misin?</p><p> </p><p>
  C - Evet hem tacirim hem de kimyagerim.</p><p> </p><p>
  S - Nasýl?</p><p> </p><p>
  C - Ýki madde var mezcettiriyorum. Birinden tiryak-ý þafi, birinden elektrik-i mudî tevellüd eder.</p><p> </p><p>
  S - Bunlar nerede bulunur?</p><p> </p><p>
  C - Medeniyet ve fazilet çarþýsýnda; cephesinde insan yazýlý, iki ayak üstünde gezen sandýk içinde ki; üstünde kalb yazýlan ve siyah veya pýrlanta gibi parlak olan bir kutudadýr.</p><p> </p><p>
  S - Ýsimleri nedir?</p><p> </p><p>
  C - Ýman, muhabbet, sadakat, hamiyyet!...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Ceride-i Seyyare.. Ebu lâ-þey.. Ýbn-üz-Zaman..</p><p> </p><p>
                     Ehul-Acâib.. Ýbn-ü Ammil-garâib Said Nursî</p><p> </p><p>
                                        ***</p><p> </p><p>
  Sonra Van'dan Þam'a gider. Þam ulemasýnýn ilhahý ve ýsrarý üzerine, Câmi-ül-Emevîde on bine yakýn ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azim bir cemaate karþý bir hutbe irad eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile kabûle mazhar olur. Bilâhare, bu-</p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Evet, kýrk beþ sene evvel söylenen bu sözü; Pakistan, Arabistan aþâiri dahi hâkimiyet ve istiklâliyetlerini kazandýklarýndan, Eski Said'i bu dersinde tasdik ediyorlar ve daha da edecekler...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 85)</p><p> </p><p>
radaki hutbesi, "Hutbe-i Þâmiye" namiyle tabedilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Bu Hutbe-i Þâmiye; Ýslâm âleminin içinde bulunduðu maddî-mânevî hastalýklarýn nelerden ibaret bulunduðunu, felâket ve esarete hangi sebeblerden dolayý mâruz kaldýklarýný bildiren; ve buna karþý çare-i halâs gösteren; ve bundan sonra, Ýslâmiyetin zemin yüzünde maddî-mânevî en yüksek terakkiyi göstereceðini, Ýslâmî medeniyetin kemal-i haþmetle meydana geleceðini ve zemin yüzünü pisliklerden temizleyeceðini delâil-i akliye ile isbat eden, müjde veren çok kýymetdar, bütün müslümanlara, hattâ insanlýða þamil bir dersdir, bir hutbedir.</p><p> </p><p>
  Hutbe-i Þâmiyenin baþ taraflarýnda diyor:</p><p> </p><p>
  "Ben, bu zaman ve zeminde beþerin hayat-ý içtimaiye medresesinde ders aldým ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalýlar terakkide istikbâle uçmalariyle beraber, bizi maddi cihette kurûn-u vustada durduran ve tevkif  eden; altý tane hastalýktýr. O hastalýklar da bunlardýr:</p><p> </p><p>
  1- Ye'sin (ümidsizliðin) içimizde hayat bulup dirilmesi.</p><p> </p><p>
  2- Sýdkýn hayat-ý içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.</p><p> </p><p>
  3- Adavete muhabbet.</p><p> </p><p>
  4- Ehl-i imaný birbirine baðlayan nurani rabýtalarý bilmemek.</p><p> </p><p>
  5- Çeþid çeþid sâri hastalýklar gibi intiþar eden istibdat.</p><p> </p><p>
  6- Menfaat-ý þahsiyesine himmeti hasretmek.</p><p> </p><p>
  Bu altý dehþetli hastalýðýn ilâcýný da, bir týp fakültesi hükmünde hayat-ý içtimaiyemizde eczahane-i Kur'aniyeden ders aldýðým altý kelime ile beyan ediyorum. Mualecenin esaslarý, onlarý biliyorum.</p><p> </p><p>
  Birinci Kelime: "EL-EMEL" yâni: Rahmet-i Ýlâhiyeden kuvvetle ümid beslemek.</p><p> </p><p>
  Evet, ben kendi hesabýma aldýðým derse binaen:</p><p> </p><p>
   Ey Ýslâm Cemaati! Müjde veriyorum ki: Þimdiki Âlem-i Ýslâmýn saadet-i  dünyeviyesi, bâhusus Osmanlýlarýn saadeti ve bilhassa Ýslâmýn terakkisi onlarýn intibahiyle olan Arabýn saadetinin fecr-i sâdýkýnýn emareleri inkiþafa baþlýyor, ve saadet güneþinin de çýkmasý yakýnlaþmýþ. Ye'sin  raðmýna olarak  ben</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 86)</p><p> </p><p>
dünyaya iþittirecek(Hâþiye) derecede kanaat-ý kat'iyemle derim:</p><p> </p><p>
  Ýstikbâl yalnýz ve yalnýz Ýslâmiyetin olacak; ve hâkim, hakaik-i Kur'aniye ve imaniye olacak. Bu davama çok bürhanlardan ders almýþým. Þimdi o bürhanlardan mukaddematlý bir buçuk bürhaný zikredeceðim. O bürhanýn mukaddematýna baþlýyoruz.</p><p> </p><p>
  Ýslâmiyetin hakaiki; hem mânen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadý var.</p><p> </p><p>
   Birinci cihet olan mânen terakki ise, biliniz: Hakiki vukuatý kaydeden tarih, hakikate en doðru þahidtir. Ýþte tarih bize gösteriyor, hattâ Rus'u maðlûp eden Japon Baþkumandanýnýn Ýslâmiyetin hakkaniyetine þehadeti de þudur ki: "Hakikat-ý Ýslâmiyenin kuvveti nisbetinde müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i Ýslâm temeddün edip terakki ettiðini tarih gösteriyor ve ehl-i Ýslâmýn, hakikat-ý Ýslâmiyede zafiyeti derecesinde tevahhuþ ettiklerini, vahþete ve tedenniye düþtüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, maðlûbiyetlere düþtüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bil'akisdir."</p><p> </p><p>
  .............................................................................................</p><p> </p><p>
  "Eðer biz ahlâk-ý Ýslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtýný ef'alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle Ýslâmiyete girecekler. Belki Küre-i Arzýn bazý kýt'alarý ve devletleri de Ýslâmiyete dehalet edecekler."</p><p> </p><p>
  "Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeþlerim gibi, Âlem-i Ýslâmýn câmi-i kebîrinde olan kardeþlerim! Siz de ibret alýnýz. Bu kýrk beþ senedeki bu dehþetli hâdisattan ibret alýnýz, tam aklýnýzý baþýnýza alýnýz, ey mütefekkir ve akýl sahibi ve kendini münevver telâkki edenler!</p><p> </p><p>
  Hasýl-ý kelâm: Biz Kur'an þâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akýl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Baþka dinlerin bazý efradlarý gibi, ruhbanlarý taklid</p><p> </p><p>
______________________</p><p>
          Hâþiye: Eski Said hiss-i kablelvuku' ile, 1371de baþta Arab Devletleri, Âlem-i Ýslâm'ýn ecnebi esaretinden ve istibdadýndan kurtulup Ýslâmî Devletler teþkil edeceklerini, kýrk beþ sene evvel haber vermiþ. Ýki Harb-i Umumî ve otuz-kýrk sene devam eden istibdad-ý mutlaký düþünmemiþ, Üçyüz Yirmi Yedide olacak gibi müjde vermiþ, te'hirinin sebebini nazara almamýþ.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 87)</p><p> </p><p>
için bürhaný býrakmýyoruz. Onun için akýl ve ilim ve fennin hükmettiði istikbâlde, elbette bürhan-ý aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek!</p><p> </p><p>
  Hem de Ýslâmiyet güneþinin inkiþafýna ve beþeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açýlmaya baþlamýþlar; o mümânaat edenler çekilmeye baþlýyorlar. Kýrk beþ sene evvel, o fecrin emareleri göründü. Yetmiþ birde fecr-i sâdýk baþladý veya baþlayacak. Eðer bu, fecr-i kâzib de olsa, otuz-kýrk sene sonra fecr-i sâdýk çýkacak. Evet hakaik-i Ýslâmiyetin mâzi kýt'asýný tamamen istilâsýna sekiz dehþetli mâniler mümânaat ettiler.</p><p> </p><p>
  Birinci, ikinci, üçüncü mâniler: Ecnebilerin cehli ve o zamanda vahþetleri ve dinlerine taassublarýdýr. Bu üç mâni, marifet ve medeniyetin mehâsini ile kýrýldý, daðýlmaya baþlýyor.</p><p> </p><p>
  Dördüncü, beþinci mâniler: Papazlarýn, ruhanî reislerin riyasetleri ve tahakkümleri, ecnebilerin körü körüne onlarý taklid etmeleridir. Bu iki mâni dahi; fikr-i hürriyet ve meyl-i taharri-i hakikat nev-i beþerde baþlamasiyle zevâl bulmaya baþlýyor.</p><p> </p><p>
  Altýncý, yedinci mâniler: Bizdeki istibdad ve þeriatýn muhalefetinden gelen sû-i ahlâkýmýz mümânaat ediyordular. Bir þahýsdaki münferid istibdat kuvveti þimdi zevâl bulmasý, cemaat ve komitenin dehþetli istibdatlarýnýn otuz-kýrk sene sonra zevâl bulmasýna iþaret etmekle ve hamiyet-i Ýslâmiyenin þiddetli feveraniyle ve sû-i ahlâkýn çirkin neticeleri görülmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya baþlamýþ. Ýnþâallah tam zevâl bulacak.</p><p> </p><p>
  Sekizinci mâni: Fünun-u cedîdenin bazý müsbet mesâili, hakaik-i Ýslâmiyenin zâhirî mânalarýna muhalif ve muarýz tevehhüm edilmesiyle, zaman-ý mâzideki istilâsýna bir derece sed çekmiþ. Meselâ: Küre-i Arzda emr-i Ýlâhî ile nezarete memur "Sevr" ve "Hut" namlarýnda iki ruhanî melâikeyi dehþetli, cismanî bir öküz, bir balýk tavehhüm edip, ehl-i fen ve felsefe hakikatý bilmediklerinden Ýslâmiyete muârýz çýkmýþlar. Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakikatý bilindikten sonra en muannid feylesof da teslim olmaða mecbur oluyor. (Hattâ Risale-i Nur, "Mu'cizat-ý Kur'aniye" de fennin iliþtiði bütün Âyetlerin herbirisinin altýnda Kur'anýn bir lem'a i'cazýný gösterip, ehl-i fennin medar-ý tenkid</p><p> </p><p>
sh: » (H:  88)</p><p> </p><p>
zannettikleri Kur'an-ý Kerim'in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetiþmediði yüksek hakikatlarý izhar edip, en muannid feylesofu da teslime mecbur ediyor. Meydandadýr, isteyen bakabilir ve baksýn; bu mâni, kýrk beþ sene evvel söylenen o sözden sonra nasýl kýrýldýðýný görsün.)</p><p> </p><p>
  Evet, bazý muhakkikîn-i Ýslâmiyenin bu yolda te'lifatlarý var. Bu sekizinci dehþetli mânianýn zir ü zeber olacaðýna dair emareler görünüyor.</p><p> </p><p>
  Evet þimdi olmasa da otuz-kýrk sene sonra fen ve hakikî mârifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihazatýný verip, o sekiz mânileri maðlûp edip daðýtmak için taharri-i hakikat meyelânýný ve insafý ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düþman taifesinin sekiz cephesine göndermiþ, þimdi onlarý kaçýrmaya baþlamýþ. Ýnþâallah, yarým asýr sonra onlarý darmadaðýn edecek. Evet, meþhurdur ki: En kat'i fazilet odur ki, düþmanlarý dahi o faziletin tasdikine þehadet etsin.</p><p> </p><p>
  ........................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bediüzzaman; misâl olarak, Ýslâmiyetin hakkaniyeti hakkýnda takdirkâr ifadelerde bulunan «Prens Bismark» ile «Mister Karlayl» ýn sözlerini naklettikten sonra diyor:</p><p> </p><p>
  «Ýþte Amerika ve Avrupa'nýn zekâ tarlalarý Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulat vermesine istinaden ben de bütün kanaatimle derim ki: Avrupa ve Amerika, Ýslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir Ýslâmî devlet doðuracak. Nasýlki Osmanlýlar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doðurdu.</p><p> </p><p>
  Ey Câmi-i Emevî'deki kardeþlerim ve yarým asýr sonraki Âlem-i Ýslâm Câmiindeki ihvanlarým! Acaba baþtan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki; istikbalin kýt'alarýnda hakikî ve manevî hâkim olacak ve beþeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevkedecek yalnýz Ýslâmiyettir ve Ýslâmiyete inkýlab etmiþ ve hurafattan ve tahrifattan sýyrýlacak Ýsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'an'a tâbi olur, ittifak eder.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Cihet: Yani maddeten Ýslâmiyet'in terakkisinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki, maddeten dahi Ýslâmiyet istikbale hükmedecek. Birinci Cihet, maneviyat cihetinde terakkiyatý isbat</p><p> </p><p>
sh: » (H:  89)</p><p> </p><p>
 ettiði gibi; bu Ýkinci Cihet dahi maddî terakkiyatýný ve istikbaldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünki Âlem-i Ýslâm'ýn þahs-ý manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kýrýlmaz beþ kuvvet içtima ve imtizac edip yerleþmiþ.</p><p> </p><p>
  Birincisi: Bütün kemalâtýn üstadý ve üçyüz yetmiþ milyon nefisleri birtek nefis hükmüne getirebilen ve hakikî bir medeniyetle ve müsbet ve doðru fenlerle teçhiz edilmiþ olan ve hiç bir kuvvet onu kýramayacak bir mahiyette bulunan hakikat-ý Ýslâmiyettir.</p><p> </p><p>
  Ýkinci Kuvvet: Medeniyet ve san'atýn hakikî üstadý ve vesilelerin ve mebadilerin tekemmülüyle cihazlanmýþ olan þedid bir ihtiyaç ve belimizi kýran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kýrýlmaz.</p><p> </p><p>
  Üçüncü Kuvvet: Yüksek þeylere müsabaka suretinde beþere yüksek maksadlarý ders veren ve o yolda çalýþtýran ve istibdadatý parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gýbta ve hased ve kýskançlýk ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsabaka þevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelanýyla teçhiz edilen üçüncü kuvvet, yalnýz hürriyet-i þer'iyedir. Yani insaniyete lâyýk en yüksek kemalâta olan meyl ve arzu ile cihazlanmýþ olmak.</p><p> </p><p>
  Dördüncü Kuvvet: Þefkatle cihazlanmýþ þehamet-i imaniye'dir. Yani tezellül etmemek; haksýzlara, zalimlere zillet göstermemek.. mazlumlarý da zelil etmemek. Yani hürriyet-i þer'iyenin esaslarý olan; müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.</p><p> </p><p>
  Beþinci Kuvvet: Ýzzet-i Ýslâmiyedir ki, i'lâ-yý Kelimetullahý ilân ediyor. Ve bu zamanda i'lâ-yý Kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkýf ve medeniyet-i hakikiyeye girmekle i'lâ-yý Kelimetullah edilebilir. Ýzzet-i Ýslâmiye'nin iman ile kat'î verdiði emri, elbette Âlem-i Ýslâm'ýn þahs-ý manevîsi o kat'î emri, istikbalde tam yerine getireceðine þüphe edilmez.</p><p> </p><p>
  Evet nasýlki eski zamanda Ýslâmiyet'in terakkisi, düþmanýn taassubunu parçalamak ve inadýný kýrmak ve tecavüzatýný def'etmek, silâh ile kýlýnç ile olmuþ. Ýstikbalde silâh, kýlýnç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî</p><p> </p><p>
sh: » (H: 90)</p><p> </p><p>
kýlýnçlarý düþmanlarý maðlub edip daðýtacak.</p><p> </p><p>
  Biliniz ki:</p><p> </p><p>
  Bizim muradýmýz medeniyetin mehasini ve beþere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahlarý, seyyiatlarý deðil ki; ahmaklar o seyyiatlarý, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malýmýzý harab ettiler. Ve dini rüþvet verip, dünyayý da kazanamadýlar. Medeniyetin günahlarý iyiliklerine galebe edip seyyiatý hesanatýna racih gelmekle, beþer iki harb-i umumî ile iki dehþetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaþtýrdý. Ýnþâallah istikbaldeki Ýslâmiyet'in kuvvetiyle medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.</p><p> </p><p>
  Evet Avrupa'nýn medeniyeti fazilet ve hüda üstüne tesis edilmediðinden, belki heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiðinden, þimdiye kadar medeniyetin seyyiatý hasenatýna galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaþmýþ bir aðaç hükmüne girdiði cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az vakitte galebe edecektir. Acaba istikbale karþý ehl-i iman ve Ýslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsýlmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açýldýðý halde, nasýl me'yus olup ye'se düþüyorsunuz ve âlem-i Ýslâmýn kuvve-i maneviyesini kýrýyorsunuz? Ve yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, "dünya herkese ve ecnebîlere terakki dünyasýdýr, fakat yalnýz bîçare ehl-i Ýslâm için tedenni dünyasý oldu!" diye pek yanlýþ bir hataya düþüyorsunuz. Madem meyl-ül istikmal (tekâmül meyli) kâinatta fýtrat-ý beþeriyede fýtraten dercedilmiþ. Elbette beþerin zulüm ve hatasýyla baþýna çabuk bir kýyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, âlem-i Ýslâm'da nev'-i beþerin eski hatîatýna keffaret olacak bir saadet-i dünyeviyeyi de gösterecek inþâallah...</p><p> </p><p>
  Evet bakýnýz, zaman hatt-ý müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehasý birbirinden uzaklaþsýn. Belki küre-i arzýn hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan tedenni içinde kýþ ve fýrtýna mevsimini gösterir. Her</p><p> </p><p>
kýþtan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduðu gibi, nev-i beþerin dahi bir sabahý, bir</p><p> </p><p>
sh: » (H:  91)</p><p> </p><p>
baharý olacak inþâallah.</p><p> </p><p>
 Hakikat-ý Ýslâmiyenin güneþi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rahmet-i Ýlahiyeden bekliyebilirsiniz.</p><p> </p><p>
  ÝKÝNCÝ KELÝME ki; müddet-i hayatýmda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden þudur: Yeis en dehþetli bir hastalýktýr ki, Âlem-i Ýslâm'ýn kalbine girmiþ. Ýþte o yeistir ki bizi öldürmüþ gibi, garbda bir-iki milyonluk küçük bir devlet, þarkta yirmi milyon Müslümanlarý kendine hizmetkâr ve vatanlarýný müstemleke hükmüne getirmiþ. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkýmýzý öldürmüþ, menfaat-ý umumiyeyi býrakýp menfaat-ý þahsiye  ye nazarýmýzý hasrettirmiþ. Hem o yeistir ki, kuvve-i maneviyemizi kýrmýþ. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i maneviye ile þarktan garba kadar istilâ ettiði halde; o kuvve-i maneviye-i hârika, me'yusiyetle kýrýldýðý için, zalim ecnebiler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümaný kendilerine esir etmiþ. Hattâ bu yeis ile baþkasýnýn lâkaydlýðýný ve füturunu kendi tenbelliðine özür zannedip "Neme lâzým" der, "Herkes benim gibi berbattýr" diye þehamet-i imaniyeyi terkedip hizmet-i Ýslâmiyeyi yapmýyor. Madem bu derece bu hastalýk bize bu zulmü etmiþ, bizi öldürüyor; biz de o katilimizden kýsasýmýzý alýp öldüreceðiz.</p><p> </p><p>
 لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ kýlýncý ile o yeisin baþýný parçalayacaðýz. ماَ لاَ يُدْرَكُ كُلُّهُ لاَ يُتْرَكُ كُلُّهُ</p><p> </p><p>
 Hadîsinin hakikatýyla belini kýracaðýz inþâallah .</p><p> </p><p>
  Yeis; ümmetlerin, milletlerin "seretan" denilen en dehþetli bir hastalýðýdýr. Ve kemalâta mani ve اَنَا عِنْدَ حُسْنِ ظَنِّ عَبْدِي بِي hakikatýna muhaliftir; korkak, aþaðý ve âcizlerin þe'nidir, bahaneleridir. Þehamet-i Ýslâmiyenin þe'ni deðildir. Hususan Arab gibi nev'-i beþerde medar-ý iftihar yüksek seciyelerle mümtaz bir kavmin þe'ni olamaz. Âlem-i Ýslâm milletleri Arab'ýn metanetinden ders almýþlar. Ýnþâallah yine Arablar ye'si býrakýp Ýslâmiyet'in kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesanüd ve ittifak ile el ele verip Kur'an'ýn</p><p> </p><p>
sh: » (H:  92)</p><p> </p><p>
bayraðýný dünyanýn her tarafýnda ilân edeceklerdir.</p><p> </p><p>
  ÜÇÜNCÜ KELÝME ki; bütün hayatýmdaki tahkikatýmla ve hayat-ý içtimaiyenin çalkamasýyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiþ ki: Sýdk, Ýslâmiyetin üssü'l esasýdýr ve ulvî seciyelerinin rabýtasýdýr ve hissiyat-ý ulviyesinin mizacýdýr. Öyle ise, hayat-ý içtimaiyemizin esasý olan sýdký, doðruluðu içimizde ihya edip onunla manevî hastalýklarýmýzý tedavi etmeliyiz. Evet sýdk ve doðruluk, Ýslâmiyetin hayat-ý içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlýk, fiilî bir nevi yalancýlýktýr. Dalkavukluk ve tasannu, alçakça bir yalancýlýktýr. Nifak ve münafýklýk, muzýr bir yalancýlýktýr. Yalancýlýk ise, Sâni'-i Zülcelal'in kudretine iftira etmektir. Küfür, bütün envâiyla kizbdir, yalancýlýktýr. Ýman sýdktýr, doðruluktur. Bu sýrra binaen kizb ve sýdkýn ortasýnda hadsiz bir mesafe var; þark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzým geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzým. Halbuki gaddar siyaset ve zalim propaganda birbirini karýþtýrmýþ, beþerin kemalâtýný da karýþtýrmýþ. (Haþiye)</p><p> </p><p>
______________________</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Ey kardeþlerim! Kýrkbeþ sene evvel Eski Said'in bu dersinden anlaþýlýyor ki; o Said siyasetle, içtimaiyat-ý Ýslâmiye ile ziyade alâkadardýr. Fakat sakýn zannetmeyiniz ki; o, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleðinde gitmiþ. Hâþâ belki o bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuþ. Ve derdi ki: "Dinin bir hakikatýný bin siyasete tercih ederim." Evet o zamanda kýrk-elli sene evvel hissetmiþ ki, bazý münafýk zýndýklarýn siyaseti dinsizliðe âlet etmeðe teþebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti Ýslâmiyetin hakaikýna bir hizmetkâr, bir âlet yapmaða çalýþmýþ. Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münafýk zýndýklarýn garblýlaþmak bahanesiyle, siyaseti dinsizliðe âlet yapmalarýna mukabil, bir kýsým dindar ehl-i siyaset dini siyaset-i Ýslâmiyeye âlet etmeðe çalýþmýþlardý. Ýslâmiyet güneþi yerdeki ýþýklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak Ýslâmiyetin kýymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir. Hattâ Eski Said o çeþit siyaset tarafgirliðinden gördü ki:       Bir sâlih âlim kendi fikr-i siyasîsine muvafýk bir münafýðý hararetle sena etti ve siyasetine muhalif bir sâlih hocayý tenkid ve tefsik et. Eski Said ona dedi: "Bir þeytan senin fikrine yardým etse, rahmet okutacaksýn. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa, lanet edeceksin." Bunun için Eski Said: اَعُوذُ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ dedi. Ve otuzbeþ seneden beri siyaseti terk etti. (Haþiye 1)</p><p> </p><p>
  (Haþiye-1): Hem üstadýmýzýn yirmi yedi senelik hayatý ve yüzotuz parça kitabý ve mektuplarý, üç mahkeme ve hükûmet memurlarý tarafýndan tam tedkik edildiði ve aleyhinde çalýþan zalim mürted ve münafýklara karþý mecbur da olduðu halde, hattâ idamý için gizli emir verildiði halde, dini siyasete âlet ettiðine dair en ufak bir emare bulamamalarý, dini siyasete âlet etmediðini kat'î isbat ediyor. Ve hayatýný yakýndan tanýyan biz Nur Þakirdleri ise, bu fevkalâde hâle karþý hayranlýk duymakta ve Risale-i Nur dairesindeki hakikî ihlasa bir delil saymaktayýz.</p><p> </p><p>
Nur Þakirdleri</p><p> </p><p>
  Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeþlerim! Ve kýrk-elli sene sonra</p><p> </p><p>
sh: » (H:  93)</p><p> </p><p>
 Âlem-i Ýslâm mescid-i kebirindeki dörtyüz milyon ehl-i iman olan ihvanýmýz! Necat yalnýz sýdkla, doðrulukla olur. "Urvetü'l vüskâ" sýdktýr. Yani, en muhkem ve onunla baðlanacak zincir doðruluktur.</p><p> </p><p>
  Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiþ.</p><p> </p><p>
  DÖRDÜNCÜ KELÝME: Bütün hayatýmda, hayat-ý içtimaiye-i beþeriyeden kat'î bildiðim ve tahkikatlarýn bana verdiði netice þudur ki:  Muhabbete en lâyýk þey muhabbettir ve husumete en lâyýk sýfat husumettir. Yani hayat-ý içtimaiye-i beþeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sýfatý, en ziyade sevilmeðe ve muhabbete lâyýktýr. Ve hayat-ý içtimaiye-i beþeriyeyi zîr ü zeber eden düþmanlýk ve adavet, her þeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeðe müstehak ve çirkin ve muzýr bir sýfattýr.</p><p> </p><p>
  BEÞÝNCÝ KELÝME: Meþveret-i þer'iyeden aldýðým ders budur: Þu zamanda bir adamýn bir günahý, bir kalmýyor. Bazan büyür, sirayet eder, yüz olur. Birtek hasene bazan bir kalmýyor. Belki bazan binler dereceye terakki ediyor. Bunun sýrr-ý hikmeti þudur:</p><p> </p><p>
  Hürriyet-i þer'iye ile meþveret-i meþrua, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esasý, ruhu ise Ýslâmiyet'tir. Ve Hilafet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlýðý itibariyle, o Ýslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'asý hükmünde Arab ve Türk hakikî iki kardeþ, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarlarýdýrlar.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu kudsî milliyetin rabýtasýyla, umum ehl-i Ýslâm bir tek aþiret hükmüne geçiyor. Aþiretin efradý gibi Ýslâm taifeleri de, birbirine uhuvvet-i Ýslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine manen,( lüzum olsa maddeten)  yardým eder. Güya bütün Ýslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine baðlýdýr. Nasýlki bir aþiretin bir ferdi bir cinayet iþlese, o aþiretin bütün efradý, o aþiretin düþmaný olan baþka aþiretin nazarýnda müttehem</p><p> </p><p>
sh: » (H:  94)</p><p> </p><p>
olur. Güya herbir ferd o cinayeti iþlemiþ gibi, o düþman aþiret onlara düþman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eðer o aþiretin bir ferdi o aþiretin mahiyetine temas eden medar-ý iftihar bir iyilik yapsa, o aþiretin bütün efradý onunla iftihar eder. Güya herbir adam, aþirette o iyiliði yapmýþ gibi iftihar eder.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kýrk-elli sene sonra seyyie, fenalýk iþleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u Ýslâmiyenin hukuklarýna tecavüz olur. Kýrk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.</p><p> </p><p>
  Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi-i Emevî'deki kardeþler ve kýrk-elli sene sonra Âlem-i Ýslâm Câmiindeki ihvan-ý Müslimîn! "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeðe iktidarýmýz yok, onun için mâzuruz." diye böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul deðil. Tenbelliðiniz ve "Neme lâzým" deyip çalýþmamanýz ve ittihad-ý Ýslâm ile, milliyet-i hakikiye-i Ýslâmiye ile gayrete gelmediðiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksýzlýktýr. Ýþte seyyie böyle binlere çýktýðý gibi, bu zamanda hasene -yani Ýslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik- yalnýz iþleyene münhasýr kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl-i imana manen faide verebilir. Hayat-ý maneviye ve maddiyesinin rabýtasýna kuvvet verebilir. Onun için "Neme lâzým" deyip kendini tenbellik döþeðine atmak zamaný deðil!..</p><p> </p><p>
  Ey bu câmi'deki kardeþlerim ve kýrk-elli sene sonraki Âlem-i Ýslâm mescid-i kebirindeki ihvanlarým!</p><p> </p><p>
   Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamýna size nasihat etmek için çýktým. Belki buraya çýktým, sizde olan hakkýmýzý dava ediyoruz. Yani Kürd gibi küçük taifelerin menfaatý ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla baðlýdýr. Sizin tenbelliðiniz ve füturunuz ile biz bîçare küçük kardeþleriniz olan Ýslâm taifeleri zarar görüyoruz.</p><p> </p><p>
   Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiþ veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözler ile sizinle konuþuyorum. Çünki bizim ve bütün Ýslâm taifelerinin üstadlarýmýz ve imamlarýmýz ve Ýslâmiyet'in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazifenize tam yardým ettiler. Onun için</p><p> </p><p>
sh: » (H:  95)</p><p> </p><p>
tenbellikle günahýnýz büyüktür. Ve iyiliðiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kýrk-elli sene sonra Arab taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeðe, esarette kalan hâkimiyet-i Ýslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzýn nýsfýnda, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanýzý Rahmet-i Ýlahiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kýyamet çabuk kopmazsa, inþâallah nesl-i âti görecek.</p><p> </p><p>
  Sakýn kardeþlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iþtigal için himmetinizi tahrik ediyorum. Hâþâ! Hakikat-ý Ýslâmiye bütün siyasâtýn fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi deðil ki, Ýslâmiyeti kendine âlet etsin.</p><p> </p><p>
  Ben kusurlu fehmimle þu zamanda, heyet-i içtimaiye-i Ýslâmiyeyi çok çark ve dolaplarý bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanýn bir çarký geri kalsa, yahut bir arkadaþý olan baþka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ý Ýslâmýn tam zamaný gelmeye baþlýyor. Birbirinizin þahsî kusurlarýna bakmamak gerektir.</p><p> </p><p>
  Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kýsmý, nasýl kýymettar malýmýzý ve vatanlarýmýzý bizden aldýlar. Onun bedeline çürük bir fiat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkýmýzý ve yüksek ahlâkýmýzdan çýkan ve hayat-ý içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kýsmýný da bizden aldýlar. Terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiatý olarak bize verdikleri sefihane ahlâk-ý seyyieleridir, sefihane seciyeleridir. Meselâ: Bizden aldýklarý seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: "Eðer ben ölsem milletim sað olsun. Çünki milletimin içinde bir hayat-ý bâkiyem var." Ýþte bu kelimeyi bizden almýþlar ve terakkiyatlarýnda en metin esas da budur. Bizden hýrsýzlamýþlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve iman hakikatlarýndan çýkar. O bizim, ehl-i imanýn malýdýr. Halbuki ecnebilerden içimize giren pis ve fena seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: "Ben susuzluktan ölsem, yaðmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eðer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediði gibi bozulsun."</p><p> </p><p>
  Ýþte bu ahmakane kelime dinsizlikten çýkýyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiþ, zehirliyor.</p><p> </p><p>
   Hem o ecnebilerin bizden aldýklarý fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kýymet alýyor. Çünki bir adamýn kýymeti,</p><p> </p><p>
sh: » (H:  96)</p><p> </p><p>
 himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek baþýyla küçük bir millettir.</p><p> </p><p>
  Bazýlarýmýzdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlý seciyelerini almamýzdan, kuvvetli ve kudsî Ýslâmî milliyetimizle beraber herkes "nefsî! nefsî" demekle ve milletin menfaatini düþünmemekle -menfaat-ý þahsiyesini düþünmekle- bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.</p><p> </p><p>
                               مَنْ كَانَ هِمَّتُهُ نَفْسُهُ فَلَيْسَ مِنَ اْلاِنْسَانِ ِلاَنَّهُ مَدَنِىٌّ بِالطَّبْعِ</p><p> </p><p>
Yani: Kimin himmeti yalnýz nefsi ise, o insan deðil. Çünki insanýn fýtratý medenîdir. Ebna-i cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat-ý içtimaiye ile hayat-ý þahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeði yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüðünü ve giydiði libasla kaç fabrikayla alâkadar olduðunu kýyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaþýyamadýðýndan ebna-i cinsiyle fýtraten alâkadar olduðundan ve onlara manevî bir fiat vermeðe mecbur bulunduðundan fýtratýyla medeniyetperverdir. Menfaat-ý þahsiyesine hasr-ý nazar eden, insanlýktan çýkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Birþey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!.</p><p> </p><p>
  ALTINCI KELÝME: Müslümanlarýn hayat-ý içtimaiye-i Ýslâmiyedeki saadetlerinin anahtarý, meþveret-i þer'iyyedir. وَ اَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ Ayet-i Kerimesi, þûrâyý esas olarak emrediyor. Evet nasýlki, nev'-i beþerdeki telahuk-u efkâr  ünvaný altýnda asýrlar ve zamanlarýn tarih vasýtasýyla birbiriyle meþvereti, bütün beþeriyetin terakkiyatý ve fünununun esasý olduðu gibi; en büyük kýt'a olan Asya'nýn en geri kalmasýnýn bir sebebi, o þûra-yý hakikiyeyi yapmamasýdýr.</p><p> </p><p>
  Asya Kýt'asýnýn ve istikbalinin keþþafý ve miftahý, þûradýr. Yani nasýl ferdler birbiriyle meþveret eder; taifeler, kýt'alar dahi o þûrayý yapmalarý lâzýmdýr ki, üçyüz belki dörtyüz milyon Ýslâmýn ayaklarýna konulmuþ çeþit çeþit istibdadlarýn kayýdlarýný, zincirlerini açacak, daðýtacak, meþveret-i þer'iyye ile þehamet ve þefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i þer'iyyedir ki, o hürriyet-i þer'iyye, âdâb-ý þer'iyye ile süslenip, garb medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatý atmaktýr. Ýmandan gelen hürriyet-i þer'iyye, iki esasý emreder:</p><p> </p><p>
sh: » (H:  97)</p><p> </p><p>
اَنْ لاَ يُذَلِّلَ وَ لاَ يَتَذَلَّلَ مَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّهِ لاَ يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ</p><p> </p><p>
وَ لاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّهِ { نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمنِ</p><p> </p><p>
  Yani: Ýman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile baþkasýný tezlil etmemek ve zillete düþürmemek ve zalimlere tezellül etmemek.. Allah'a hakikî abd olan, baþkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah'tan baþka- kendinize Rab yapmayýnýz. Yani Allah'ý tanýmayan; her þeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, baþýna musallat eder. Evet hürriyet-i þer'iyye; Cenab-ý Hakk'ýn Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanýdýr ve imanýn bir hassasýdýr.</p><p> </p><p>
فَلْيَحْيَا الصِّدْقُ وَلاَ عَاشَ االْيَاْسُ فَلْتَدُومِ االْمُحَبَّةُ وَلْتَقْوَى الشُّورَى وَاالْمَلاَمُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ االْهَوَى وَالسَّلاَمُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى</p><p> </p><p>
  Yaþasýn sýdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin!. Þûra kuvvet bulsun!. Bütün levm ve itab ve nefret, heva ve hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet Hüda'ya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmîn...</p><p> </p><p>
                                        ***   </p><p> </p><p>
  Þamda fazla kalmadý. Þarkî Anadolu'da Medresetüz-Zehra nâmiyle vücuda getirmek istediði dârülfünunun küþadý için çalýþmak üzere Ýstanbul'a geldi. Sultan Reþad'ýn Rumeli'ye seyahati münasebetiyle Vilâyât-ý Þarkiye  nâmýna refakat etti. Yolda þimendiferde iki mektep muallimi ile aralarýnda bir bahis açýlýr. Þimendiferde yaptýklarý bu mübahasenin hülâsasý, Hutbe-i Þamiye adlý eserin zeylinde yazýlmýþtýr. Birkaç cümlesini aynen alýyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Hürriyetin baþýnda, Sultan Reþad'ýn Rumeli'ye seyahati münasebetiyle Vilâyât-ý Þarkiye namýna ben de refakat ettim. Þimendiferimizde iki mektepli mütefennin arkadaþla bir mübahase oldu. Benden sual ettiler ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  - Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i millîye mi daha kuvvetli, daha lâzým?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 98)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  - Biz Müslümanlar indimizde ve yanýmýzda din ve milliyet, bizzat mütttehiddir; itibarî, zahirî, ârýzî bir ayrýlýk var. Belki din, milliyetin hayatý ve ruhudur. ikisine, birbirinden ayrý ve farklý bakýldýðý zaman; hamiyet-i diniye, âvam ve havassa þâmil oluyor... Hamiyet-i millîye, yüzden birisine, yâni menfaat-i þahsiyesini millete feda edene münhasýr kalýr. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalý, hamiyet-i millîye ona hâdim ve kuvvet ve kal'asý olmalý. Hususan biz þarklýlar, garblýlar gibi deðiliz. Ýçimizde, kalblerde hâkim, hiss-i dinîdir. Kadîr-i Ezelî, ekser enbiyayý þarkta göndermesi iþaret ediyor ki: Yalnýz hiss-i dinî, þarký uyandýrýr, terakkiye sevkeder. Asr-ý Saadet ve Tâbiîn bunun bir bürhan-ý kat'îsidir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey bu hamiyet-i diniye ve millîyeden hangisine daha ziyade ehemmiyet vermek lâzým geldiðini soran bu þimendifer denilen medrese-i seyyarede ders arkadaþlarým ve þimdi zamanýn þimendiferinde istikbal tarafýna bizimle beraber giden bütün mektepliler! Size de derim ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hamiyet-i dinîye ve Ýslâmiyet milliyeti, Türk ve Arap içinde tamamiyle mezcolmuþ ve kabil-i tefrik olamaz bir hale gelmiþ. Hamiyet-i Ýslâmiye, en kuvvetli ve metin ve arþtan gelmiþ bir zincir-i nuranîdir. Kýrýlmaz ve kopmaz bir ürvetülvüskadýr, tahrip edilmez, maðlûp olmaz bir kudsî kal'adýr dediðim vakit, o iki münevver mektep muallimleri bana dediler:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  -  Delilin nedir? Bu büyük dâvâya, büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzým, delil nedir?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birden þimendiferimiz tünelden çýktý, biz de baþýmýzý çýkardýk, pencereden baktýk; altý yaþýna girmemiþ bir çocuðu þimendiferin tam geçeceði yolun yanýnda durmuþ gördük. O iki muallim arkadaþlarýma dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  - Ýþte bu çocuk lisan-ý hâliyle sualimize tam cevap veriyor. Benim bedelime o mâsum çocuk, bu seyyar medresemizde üstadýmýz olsun. Ýþte lisan-ý hali, bu gelecek hakikatý der:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bakýnýz, bu dabbetülarz, dehþetli hücum ve gürültüsü ve baðýrmasiyle ve tünel deliðinden çýkýp hücum ettiði dakikada geçeceði yola bir metre yakýnlýkta o çocuk duruyor. O dabbetülarz, tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile baðýrarak tehdit ediyor: «Bana rastgelenlerin vay haline!» dediði halde; o mâsum, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hârika bir cesaret ve kah-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 99)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ramanlýkla, beþ para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetülarzýn hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancýlýðiyle diyor:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  - Ey þimendifer! Sen, gök gürültüsü gibi baðýrmanla beni korkutamazsýn.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Sebat ve metanetinin lisan-ý haliyle gûya der:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  - Ey þimendifer! Sen bir nizamýn esirisin. Senin gem'in, dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin, bana tecavüz etmek haddin deðil. Beni istibdadýn altýna alamazsýn. Haydi yoluna git, kumandanýn izniyle yolundan geç.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte ey bu þimendiferdeki arkadaþlarým ve elli sene sonra, fenlere çalýþan kardeþlerim! Bu mâsum çocuðun yerinde, Rüstem-i Ýranî veya Herkül-ü Yunanî o acip kahramanlýklariyle beraber tayy-ý zaman ederek o çocuðun yerinde bulunduðunu farzediniz. Onlarýn zamanýnda þimendifer olmadýðý için, elbette bir intizam ile hareket ettiðine bir itikadlarý olmayacak. Birden bu tünel deliðinden, baþýnda ateþ ve nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduðu halde, birden çýkan þimendiferin dehþetli tehdit hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafýna koþmasýna karþý, o iki kahraman ne kadar korkacaklar; ne kadar kaçacaklar; o hârika cesaretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakýnýz, nasýl bu dabbetülarzýn tehdidine karþý hürriyetleri, cerasetleri mahvolur. Kaçmaktan baþka çare bulamýyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanýna ve intizamýna itikad etmedikleri için mutî bir merkep zannetmiyorlar; belki gayet müthiþ, parçalayýcý, vagon cesametinde yirmi arslaný arkasýna takmýþ bir nevi arsal tevehhüm ederler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ey kardeþlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri iþiten arkadaþlarým! Ýþte altý yaþýna girmeyen bu çocuða, o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet ve çok mertebe onlarýn fevkinde bir emniyet ve korkmamak ve hâletini veren, o mâsumun kalbinde hakikatin bir çekirdeði olan «Þimendiferin intizamýna ve dizgini bir kumandanýn elinde bulunduðuna ve cereyaný bir intizam altýnda ve birisi onu kendi hesabiyle gezdirmesi» ne olan itikadý ve itminaný ve imanýdýr. Ve o iki kahramaný gayet korkutan ve vicdanlarýný vehme esir eden, onlarýn «Onun kumandanýný bilmemek ve intizamýna inanmamak» olan cahilâne itikatsýzlýklarýdýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ..................................................................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 100)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O iki temsilde, o iki acip kahramanýn pek acip korku ve telâþlarýna ve elemlerine sebep, onlarýn adem-i itikadlarý ve cehaletleri ve dalâletleri olduðu gibi, Risale-i Nur'un yüzer hüccetlerle isbat ettiði bir hakikati ki, bu risalenin mukaddemesinde bir iki misali söylenmiþ. Mes'ele þudur ki: Küfür ve dalâlet, bütün kâinatý ehl-i dalâlete, binler müthiþ düþman taifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesadüf, saðýr tabiat elleriyle, manzume-i þemsiyeden tut tâ, kalbdeki verem mikroplarýna kadar binler taife düþmanlar, bîçare beþere hücum ettiklerini ve insanýn câmi mahiyeti ve küllî istidadatý ve hadsiz ihtiyacatý ve nihayetsiz arzularýna karþý mütemadiyen korku, elem, dehþet ve telâþ vermesiyle küfür ve dalâlât, bir cehennem zakkumu olduðunu ve bu dünyada da sahibini bir cehennem içinde koyduðunu ve din ve imandan hariç binler fen ve terakkiyat-ý beþeriye, o Rüstem ve Herkül'ün kahramanlýklarý gibi, beþ para fayda vermediðini gösterip, yalnýz ibtal-i his nev'inden muvakkaten o elîm korkularý hissetmemek için sefahet ve sarhoþlukla þýrýnga ediyor.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte iman ve küfrün muvazenesi, Âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiði gibi; dünyada da iman bir mânevî cenneti temin ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür, dünyada dahi bir mânevî cehennem ve hakikî saadet-i beþeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir idam-ý ebedî mahiyetine getirmesini kat'î ve his ve þuhuda istinad eden Risale-i Nur'un yüzer hüccetlerine havale edip kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Bu temsilin hakikatini görmek isterseniz baþýnýzý kaldýrýnýz, bu kâinata bakýnýz... Ne kadar þimendifer misillü balon, otomobil, tayyare, berriyye ve bahriyye gemiler; karada, denizde, havada kudret-i ezeliyenin nizam ve hikmetle halkettiði yýldýzlarýn kürelerine ve kâinat ecramýna ve hâdisatýn silsilelerine ve müteselsil vâkýatlarýna bakýnýz. Hem, âlem-i þehadette ve cismanî kâinatta bunlarýn vücudu gibi, Âlem-i ruhanî ve mâneviyatta, kudret-i ezeliyenin daha acip müteselsil nazîreleri var olduðunu aklý bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoðunu görebilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 101)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte kâinat içindeki maddî ve mânevî bütün bu silsileler; imansýz ehl-i dalâlete hücum ediyor, tehdit ediyor, korkutuyor, kuvve-i mâneviyesini zir ü zeber ediyor. Ehl-i imana deðil tehdit ve korkutmak, belki; sevinç, saadet, ünsiyet, ümit ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl-i iman, imanla görüyor ki; o hadsiz silsileleri, maddî ve mânevî þimendiferleri, seyyar kâinatlarý, mükemmel intizam ve hikmet dairesinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni-i Hakîm onlarý çalýþtýrýyor. Zerre miktar, vazifelerinde þaþýrtmýyorlar, birbirine tecavüz edemiyorlar. Ve kâinattaki kemâlât-ý san'ata ve tecelliyat-ý cemaliyeye mazhar olduklarýný görüp, kuvve-i mânevîyeyi tamamiyle eline verip, saadet-i ebediyenin bir nümunesini iman gösteriyor. Ýþte ehl-i dalâletin imansýzlýktan gelen dehþetli elemlerine ve korkularýna karþý hiçbir þey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyat-ý beþeriye bir teselli veremez; kuvve-i mânevîyeyi temin edemez. Cesareti, zir ü zeber olur; fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatýr. Ehl-i iman, iman cihetiyle, deðil korkmak, kuvve-i mânevîyesi kýrýlmak, belki temsildeki mâsum çocuk gibi fevkalâde bir kuvve-i mânevîye ve bir metanetle ve imandaki hakikatle onlara bakýyor. Bir Sâni-i Hakîmin hikmet dairesinde tedbir ve idaresini müþahede eder, evham ve korkulardan kurtulur. «Sâni-i Hakîmin emri ve izni olmadan, bu seyyar kâinatlar hareket edemezler, iliþemezler» deyip anlar kemal-i emniyetle hayat-ý dünyeviyesinde derecesine göre saadete mazhar olur. Kimin kalbinde imandan ve din-i haktan gelen bu hakikat çekirdeði bulunmazsa ve nokta-i istinadý olmazsa, bilbedahe temsildeki Rüstem ve Herkül'ün cesaretleri ve kahramanlýklarý kýrýldýðý gibi; onun cesareti ve kuvve-i mâneviyesi müzmahil olur ve vicdaný tefessüh eder ve kâinatýn hâdisatýna esir olur. Her þeye karþý korkak bir dilenci hükmüne düþer. Ýmanýn bu sýrr-ý hakikati ve dalâletin de bu dehþetli þekavet-i dünyeviyesini Risale-i Nur, yüzer kat'î hüccetlerle isbat ettiðine binaen, bu pek uzun hakikati kýsa kesiyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Acaba, en ziyade kuvve-i mânevîyeye ve teselliye ve metanete ihtiyacýný hissetmiþ bu asýrdaki beþer; bu zamanda, o kuvve-i mânevîyi ve teselliyi ve saadeti temin eden Ýslâmiyet ve imandaki nokta-i istinad olan hakaik-i imaniyeyi býrakýp, garplýlaþmak ünvaný ile Ýslâmiyetin milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve-i mânevîyeyi kýrýp ve teselliyi mahveden ve metanetini kýran dalâlet ve sefahete ve yalancý politika ve siyasete dayan-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 102)</p><p> </p><p>
masý, ne kadar maslahat-ý beþeriyeden ve menfaat-i insaniyeden uzak bir hareket olduðunu, pek yakýn bir zamanda intibaha gelmiþ baþta Ýslâm olarak beþer hissedecek ve dünyanýn ömrü kalmýþsa, Kur'ânýn hakaikýna yapýþacak!...»</p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  O vakit Kosova'da, büyük bir Ýslâm dârülfünununun tesisine teþebbüs edilmiþti. Orada hem Ýttihadçýlara, hem Sultan Reþad'a der ki: "Þark, böyle bir dârülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i Ýslâmýn merkezi hükmündedir." Bunun üzerine þarkta bir dârülfünun açýlacaðýný va'dederler. Bilâhare Balkan Harbi çýkmasýyla, o medrese yeri, yani Kosova istila edilir. Bunun üzerine müracaatla Kosova'daki dârülfünun için tahsis edilen ondokuz bin altýn liranýn þark dârülfünunu için verilmesini taleb eder, bu talebi kabul edilir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman tekrar Van'a hareket eder. Van Gölü kenarýndaki Artemit'te (Edremit) o dârülfünunun temeli atýlýr. Fakat ne çare ki harb-i umumînin zuhuruyla, teþebbüs geri kalýr. Zâten o kýþ Molla Said, talebelerine: "Hazýr olunuz, büyük bir musibet ve felâket bize yaklaþýyor" diye haber vermiþti.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
BEDÝÜZZAMAN SAÝD NURSÎ'NÝN GÖNÜLLÜ ALAY</p><p> </p><p>
 KUMANDANI OLARAK VATAN VE MÝLLETE</p><p> </p><p>
 FEDAKÂRANE HÝZMETLERÝ:        </p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Kafkas cephesinde Enver Paþa ve fýrka kumandanýnýn hayranlýkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptýktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayý Van'a çekildi. Van'ýn tahliyesi ve Ruslarýn hücumu sýrasýnda, bir kýsým talebeleriyle Van kal'asýnda þehid oluncaya kadar müdafaaya kat'î karar verdikleri halde, geri çekilen Van valisi Cevdet Bey'in ýsrarýyla, Vastan kasabasýna çekildi. Vali, kaymakam, ahali ve asker Bitlis tarafýna çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmiþti. Molla Said, Van'dan kaçan ahalinin mal ve çoluk çocuklarýnýn düþman eline geçmemesi için otuz-kýrk kadar kaçamamýþ asker ve bir kýsým talebeleriyle o Kazaklara karþý koymuþ ve hepsinin kurtulmasýný saðlamýþtýr. Hattâ hücum eden Kazaklara dehþet vermek için, geceleyin onlarýn üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzýnda çýkýyor, güya büyük bir imdat</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (H:  103)</p><p> </p><p>
kuvveti gelmiþ  zannettirerek, Kazaklarý oyalayýp ilerletmiyordu. Böylelikle, Vastan'ýn Rus istilasýndan kurtulmasýna sebeb olmuþtur.</p><p> </p><p>
  O muharebe zamanlarýnda sipere döndüðü vakit, kýymetdar talebesi Molla Habib ile "Ýþarat-ül Ý'caz" namýndaki tefsirini te'lif ediyordu. Bazan avcý hattýnda, bazan at üzerinde, bazan da sipere girdikleri zaman; kendisi söylüyor, Molla Habib de yazýyordu. "Ýþarat-ül Ý'caz"ýn büyük bir kýsmý bu vaziyette te'lif edilmiþtir. (Haþiye) Bu hârika tefsirin baþýndaki "Ýfade-i Meram"ý tefsir hakkýnda bir derece malûmat vermesi itibariyle aynen dercediyoruz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                      Ýfade-i Meram</p><p> </p><p>
  «Kur'ân-ý Azîmüþþan; bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beþerin tabakalarýna, milletlerine, fertlerine hitaben, Arþ-ý A'lâdan</p><p> </p><p>
_____________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: TENBÝH: Bu "Ýþarat-ül Ý'caz" tefsiri, eski harb-i umumînin birinci senesinde, cephe-i harbde, me'hazsýz olarak, kitab mevcud olmadýðý halde te'lif edilmiþtir. Harb zamanýnýn zaruretinden baþka, dört sebebe binaen gayet muhtasar ve îcazlý bir tarzda yazýlmýþ; "Fatiha" ve nýsf-ý evvel daha mücmel, daha muhtasar kalmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Evvelâ: O zaman, izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, îcazlý ve kýsa tabiratla ifade-i meram ediyordu.</p><p> </p><p>
  Sâniyen: Gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düþünüyordu;  baþkalarýn anlamalarýný düþünmüyordu.</p><p> </p><p>
  Sâlisen: Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ý Kur'anda îcazlý olan i'cazý beyan ettiði için, kýsa ve ince düþmüþtür. Fakat þimdi ise Yeni Said nazarýyla mütalaa ettim. Elhak, Eski Said'in bütün hatiatýyla beraber, þu tefsirdeki tedkikat-ý ilmiyesi, onun bir þaheseridir. Yazýldýðý vakit daima þehid olmaya hazýrlandýðý için, hâlis bir niyet ile ve belâgatýn kanunlarýna ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarýna tatbik ederek yazdýðý için hiçbirini cerhedemedim. Belki Cenab-ý Hak, bu eseri ona keffaret-i zünub yapacak ve bu tefsiri tam anlayacak adamlarý da yetiþtirecek, inþâallah. Eðer Birinci Harb-i Umumî gibi maniler olmasaydý, tefsirin þu birinci cildi, i'caz vücuhundan olan i'caz-ý nazmîyi beyan ettiði gibi, diðer cüzler ve mektublar da müteferrik tefsir hakikatlarýný içine alsaydý, Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'a güzel bir tefsir-i câmi' olurdu. Belki inþâallah, þu cüz'-ü tefsir yüzotuz aded "Sözler" ve "Mektubat" Risaleleriyle beraber me'haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur'anî yazsýn, inþâallah.</p><p> </p><p>
                                                                                           Said Nursî</p><p> </p><p>
  Hem, Ýstanbul'da Fetva Emini Ali Rýza Efendi, çok zaman bu tefsiri mütalaa ile, yanýna gelen dostlarýna müteaddid defalar: "Bu Ýþarat-ül Ý'caz, bin tefsir kuvvetinde ve kýymetindedir!" diye yemin ederek ilân ediyordu.</p><p> </p><p>
  Þark ülemasý, Þam ve Baðdad'da büyük âlimler: "Ýþarat-ül Ý'caz gayet hârika ve emsalsiz bir tefsirdir." diye istihsan etmiþlerdir.</p><p> </p><p>
sh:» (T: 104)</p><p> </p><p>
irad edilen Ýlâhî ve þümullü bir nutuk ve umumî ve Rabbanî bir hitabe olduðu gibi; bilinmesi bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarýndan hariç olan, bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatýna ait pek çok fenleri, ilimleri câmidir. Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisasça, daire-i ihatasý pek dar olan bir ferdin fehminden, karîhasýndan çýkan bir tefsir, bihakkýn Kur'ân-ý Azîmüþþana tefsir olamaz. Çünkü: Kur'ânýn hitabýna muhatab olan milletlerin, insanlarýn ahval-i ruhiyelerine, maddiyatýna ve câmi bulunduðu ince fenlere, ilimlere bir fert vâkýf ve sahib-i ihtisas olamaz ki ona göre bir tefsir yapabilsin. Maahâza; bir ferdin mesleði, meþrebi, taassubdan hâli olamaz ki, hakaik-i Kur'âniyeyi görsün, bîtarafâne beyan etsin. Maahaza; ferdin fehminden çýkan bir dâvâ, kendisine has olup, baþkasý o dâvânýn kabulüne dâvet edilemez. Meðer ki, bir nevi icmâýn tasdikine mazhar ola. Binaenaleyh, Kur'ânýn ince mânalarýnýn ve tefsirlerde daðýnýk bir surette bulunan mehâsinini ve zamanýn tecrübesiyle fennin keþfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassýs olmak üzere, muhakkikîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatiyle, tahkikatiyle bir tefsirin yapýlmasý lazýmdýr.</p><p> </p><p>
  Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ýttýradý, bir ferdin fikrinden deðil, yüksek bir hey'etin nazar-ý dikkat ve tetkikatýndan geçmesi lâzýmdýr ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsýn itimadýný kazanmak üzere millete karþý bir kefalet-i zýmniye husule gelsin ve icma-ý ümmet hücceti elde edebilsin.</p><p> </p><p>
  Evet, Kur'ân-ýý Azîmüþþanýn müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada malik ve bir velâyet-i kâmileyi haiz bir zat olmalýdýr. Bilhassa bu zamanda bu þartlar, ancak yüksek bir azîm bir heyetin tesanüdüyle telâhuk-u efkârýndan ve ruhlarýnýn tenasübüyle birbirine yardým etmekten ve hürriyet-i fikirle taassubtan âzâde olmakla tam ihlâslarýndan doðan dâhî bir þahs-ý mânevîde bulunur; ve o þahs-ý mânevî, Kur'âný tefsir edebilir. Çünkü: «Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.» kaidesine binaen, her ferdde bulunmayan bu gibi þartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktanberi bekliyorken, hiss-i kablelvuku' kabilinden, memleketi yýkýp yakacak büyük bir zelze-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Sh: » (T: 105)</p><p> </p><p>
lenin arifesinde bulunduðumuz zihne geldi (Hâþiye).</p><p> </p><p>
  «Bir þey tamamiyle elde edilmediði takdirde tamamiyle terketmek caiz deðildir.» kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber, Kur'ânýn bazý hakikatleriyle, nazmýndaki i'cazýna dair bazý iþaretleri tek baþýma kaydetmeye baþladým. Fakat Birinci Harb-i Umumînin patlamasiyle; Erzurum'un, Pasinlerin daðlarýna ve derelerine düþtük. O kýyametlerde, o dað ve tepelerde; fýrsat buldukça, kalbime gelenleri birbirine uymayan ibarelerle o dehþetli ve muhtelif yazýyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitaplarýn bulunmasý mümkün olmadýðýndan; yazdýklarým, yalnýz sünuhat-ý kalbiyemden ibaret kaldý. Þu sünuhatým eðer tefsirlere muvafýk ise, nurun alâ nur; þayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarýma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardýr; fakat, hatt-ý harbde büyük bir ihlâs ile þehitler arasýnda yazýlýp giydirilen o yýrtýk ibarelerin tebdiline, (þehitlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediði gibi), cevaz veremedim ve kalbim razý olmadý, þimdi de razý deðildir. Çünkü, hakikat-ý ihlâs ile baktým, tashih yerini bulamadým. Demek, sünuhat-ý Kur'âniye olduðundan i'caz-ý Kur'âniye onu yanlýþlardan himaye etmiþ. Maahaza, kaleme aldýðým þu «Ýþârâtül-Ý'caz» adlý eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadým; ancak ulema-yý Ýslâmdaki ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduðu takdirde, uzak bir istikbalde yapýlacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me'haz olmak üzere o zamanlarýn insanlarýna bir yadigâr maksadiyle yaptým.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  O muharebede; yirmi talebe kadar kýymetdar ve "Ýþarat-ül Ý'caz" tefsirinin kâtibi olan Molla Habib, Ýran cephesinde kumandan Halil Paþa ile mühim bir muhabere vazifesini temin ettikten sonra Vastan'da þehid düþer.</p><p> </p><p>
  O muharebeler esnasýnda, Ermeni fedaileri bazý yerlerde çoluk çocuðu kesiyorlardý. Buna karþý Ermenilerin çocuklarý da bazan öldürülüyordu. Bediüzzaman'ýn bulunduðu nahiyeye binlerle Er- </p><p> </p><p>
______________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Evet; Van'da, Horhor Medresemizin damýnda, esnâ-yý dersde büyük bir zelzelenin gelmekte olduðunu söyledi. Hakikaten söylediði gibi, az bir zaman sonra Harb-i Umumî baþladý. </p><p> </p><p>
                                                  Hamza, Mehmed Þefik, Mehmed Mihrî</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 106)</p><p> </p><p>
meni çocuðu toplanmýþtý. Molla Said askerlere: "Bunlara iliþmeyiniz!" diye emretti. Daha sonra bu Ermeni çoluk çocuðunu serbest býraktý; onlar da, Ruslarýn içerisindeki ailelerinin yanýna döndüler. Bu hareket Ermeniler için büyük bir ibret dersi olup, Müslümanlarýn ahlâkýna hayran kalmýþlardý. Bu hâdise üzerine, Ruslar bizi istila ettiklerinde, fedai komitelerin reisleri müslüman çoluk çocuðunu kesmek âdetini býrakýp, "Madem Molla Said bizim çoluk çocuklarýmýzý kesmedi, bize teslim etti; biz de bundan sonra Müslümanlarýn çocuklarýný kesmeyeceðiz" diye ahdettiler. Molla Said, bu suretle o havalideki binlerle masumlarýn felâketten kurtulmasýný temin etmiþ oldu.</p><p> </p><p>
  Bir müddet sonra Ruslar, Van ve Muþ tarafýný istila edip, üç fýrka ile Bitlis'e hücum ettiði sýrada, Bitlis Valisi Memduh Bey ile Kel Ali, Bediüzzaman'a:</p><p> </p><p>
  -Elimizde bir tabur asker ve iki bin kadar gönüllünüz var; biz geri çekilmeye mecburuz, dediler.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman onlara:</p><p> </p><p>
  -Etraftan kaçýp gelen ahalinin ve hem de Bitlis halkýnýn mallarý, çoluk ve çocuklarý düþman eline düþecek; biz mahvoluncaya kadar dört-beþ gün mukavemete mecburuz, demesi üzerine onlar:</p><p> </p><p>
  -Muþ'un sukut etmesi dolayýsýyla otuz topumuzu askerler bu tarafa kaçýrmaya çalýþýyorlar. Eðer sen, o otuz topu gönüllülerinle ele geçirebilirsen, birkaç gün o toplarla mukabele ederiz ve ahali de kurtulur, dediler.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Öyle ise ben, ya ölürüm veya o toplarý getiririm, diyerek üçyüz gönüllünün baþýna geçti. Geceleyin, Nurþin tarafýna, toplarýn getirildiði cihete gitti. Toplarý takib eden bir alay Rus Kazaðýna kendi muhbirleri: "Bitlis'i müdafaa eden gönüllü kumandaný üç bin adamla ve daðdaki meþhur Musa Bey bin kiþi ile toplarý kurtarmaya geliyorlar." diyerek pek ziyade mübalaða ile ihbar etmeleri üzerine, Kazak kumandaný korkmuþ, ilerleyememiþti. Bediüzzaman da, beraberindeki üçyüz gönüllüyü rastgeldikleri toplara birer ikiþer taksim edip Bitlis'e gönderir; kendisi ise ilerleyerek toplarý birer birer kurtarýp, en son topu da üç arkadaþýyla birlikte ele geçirir. Bu þekilde, otuz topun Bitlis'e gelmesini temin eder. O toplarla üç-dört gün asker ve gönüllüler düþmana mukabele edip,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 107)</p><p> </p><p>
bütün ahali ve cihazat ve mallar kurtulur.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, o harbde gönüllülere cesaret vermek için sipere girmeyerek avcý hattýnda dolaþýrdý. Avcý hattýnda en ileride atýný saða sola koþtururken, birden hatýrýna gelir ve ruhuna iliþir ki: "Þu anda þehid olsam; bu vaziyetim, yani en ilerde göze çarpan þu halim, sakýn mertebe-i þehadetin bir esasý olan ihlasýma zarar vermesin, bir hodfüruþluk manasý olmasýn" diyerek, birden atýný döndürür ve arkadaþlarýnýn yanýna gelir. (Haþiye)</p><p> </p><p>
  Avcý hattýnda dolaþýrken vücuduna dört gülle isabet etmiþ, fakat geri çekilmemiþ ve gönüllülerin cesareti kýrýlmamasý için sipere dahi girmemiþtir. Hattâ bunu iþiten vali Memduh Bey ve kumandan Kel Ali, "Aman geri çekilsin!" diye haber gönderdikleri zaman, demiþ:</p><p> </p><p>
  -Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek...</p><p> </p><p>
  Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiði halde; biri hançerini, diðeri tütün tabakasýný delip geçmiþ ve kendisine bir zarar vermemiþtir.</p><p> </p><p>
  Geceleyin vali ve kumandan Kel Ali ve ahali kurtulduktan, gönüllüler ve askerler çekildikten sonra; bir kýsým fedakâr talebeleriyle Bitlis'te bâkiye kalan bir kýsým bîçareler için, kendilerini feda etmek fikriyle kaçmazlar. Sabahleyin düþmanýn bir taburu ile müsademe ederler, arkadaþlarýnýn çoðu þehid olur. Hattâ yeðeni ve fedakâr bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline þehid düþtükten sonra düþmanýn üç sýra askerini yararak geçip, hayatta</p><p> </p><p>
____________________________</p><p> </p><p>
  (Haþiye): Ýþte muharebenin þiddetli anýnda, hayat-memat mes'elesi vaktinde "Benim zâhiren kahramanlýk gibi görünen bu vaziyetim hakikî ihlasa aykýrý olmasýn?" diye düþünmesi kemalât-ý insaniyenin bir misalidir, denilebilir. Meydan-ý harbde, düþman karþýsýnda, gülleler içerisinde; talebelerine cesaret vermek için en elzem bir kahramanlýðý fiilen göstermek emeliyle avcý hattýnda atýný saða sola döndürürken, bu suretle cesaret-i imaniye ve þehamet-i Ýslâmiyeyi en a'lâ bir derecede bir kumandan manasýyla îfa ederken, ruhunda ve niyetinde en âlî ve safî bir mertebe-i kemal olan sýrr-ý ihlasý kaçýrmamayý ehemmiyetle düþünmesi ve dikkat kesilmesi; onun zâhiren takdire þayan hizmet-i diniyesi, fedakârane mücahedesi kadar, belki daha ziyade, ruhunun kemaline de delalet eder.</p><p> </p><p>
  Ýþte Molla Said bütün hayatýnýn þehadetiyle gerçi beyn-el Ýslâm "Bediüzzaman", "Sâhibüzzaman", "Fahrüddeveran", "Fatînülasr" ünvanlarýyla yâdedilmiþ; fakat bu hiçbir zaman hakikatsýz ve bir sözden ibaret deðildir. Risale-i Nur ile yaptýðý muazzam hizmet-i imaniye ve Kur'aniyesi ve teþkil ettiði hamiyet-i diniye ile serfiraz milyonlar fedakâr talebelerin kudsî þahs-ý manevîsi, bir þahid-i sadýk ve bir delil-i katý'dýr.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 108)</p><p> </p><p>
kalan üç talebesiyle pek acib bir surette su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralý, hem ayaðý kýrýk bir halde; otuzüç saat su ve çamur içinde kalýr. Tüfek ellerinde, o vaziyet-i müdhiþe içinde, üst kattaki odada düþman askeri ve zabitleri bulunduðu halde, kemal-i istirahat-ý kalble ve ahalinin kurtulmasýnýn sevinciyle sürur içinde, beraberindeki arkadaþlarýna teselli vererek der:</p><p> </p><p>
  -Karþýmýza ne vakit çoklukla düþman askerleri gelirse; o vakit silâhlarýmýzý kullanacaðýz, kendimizi ucuza satmayacaðýz, bir-iki düþmana kurþun atmayacaðýz...</p><p> </p><p>
  Latif bir inayet-i Ýlahiyedir ki; otuzüç saat, onlar Rus askerlerini gördükleri ve Ruslar da onlarý aradýklarý halde bulamadýlar. Bu esnada Bediüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedailere hitaben:</p><p> </p><p>
  -Arkadaþlar! Durmayýnýz... Sizlere hakkýmý helâl ettim, beni býrakýnýz, siz kendinizi kurtarmaya çalýþýnýz, demesi üzerine, fedakâr ve kahraman talebeler:</p><p> </p><p>
  -Sizi bu halde býrakýp gidemeyiz; þehid olursak, yine hizmetinizde olsun, deyip kalýrlar. Sonra Ruslar esir edip; Van, Celfa, Tiflis, Kiloðrif, Kosturma'ya sevkederler.</p><p> </p><p>
  Ermeni fedaileri meþhurdur; hattâ öyle rivayet ederler ki: "Fedailerin yüzleri, kýzarmýþ kömür üstüne tutulup gözleri patlama derecesine gelse dahi, yine sýr vermezler." Ýþte Ruslar o zaman diyorlardý ki: "Bediüzzaman'ýn gönüllüleri, Ermeni fedailerinin fevkindedir! Bunun içindir ki, bizim Kazaklarýmýzý imhada fazla muvaffak olmuþlardýr."</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman'ý üsera kampýna götürürler. Burada þu þekilde þayan-ý takdir bir hâdise cereyan eder. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Bir gün Rus Baþkumandaný esirleri teftiþe gelir. Teftiþ esnasýnda, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kýzar, belki tanýmamýþtýr diyerek tekrar önünden geçtiði zaman yine yerinden kalkmayýnca, kumandan tercüman vasýtasýyla der:</p><p> </p><p>
  - Beni herhalde tanýmadýlar?</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Tanýyorum, Nikola Nikolaviç'tir.</p><p> </p><p>
  Kumandan:</p><p> </p><p>
  - Þu halde Rus ordusuna, dolayýsýyla Rus Çarýna hakaret ediyorlar.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 109)</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. Ýmanlý bir kimse, Cenab-ý Hakký tanýmayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh ben sana kýyam etmem, der.</p><p> </p><p>
  Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ý harbe verilir. Birkaç zabit arkadaþý, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalýþmasýný istirham ederler.</p><p> </p><p>
  Fakat Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  - Bunlarýn idam kararý, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip kemal-i izzet ve þecaatle hiç ehemmiyet vermez.</p><p> </p><p>
  Nihayet idamýna karar verilir. Hüküm infaz edileceði vakit, namaz kýlmak için müsaade ister; vazife-i diniyesini ifadan sonra, atýlacak kurþunlara göðsünü gereceðini beyan eder. Tam bu esnada, namazýný eda ederken, Rus kumandaný gelerek, Bediüzzaman'dan özür dileyip:</p><p> </p><p>
  - "O hareketinizin, mukaddesatýnýza olan baðlýlýktan ileri geldiðine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz." diyerek verilen idam hükmünü geri aldýrýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarýnda esarette kalýr. Bütün hayatýný, fisebilillah Kur'ana, Ýslâmiyete, Sünnet-i Seniyenin ihyasýna hasr ve vakfeden bu fedakâr-ý Ýslâm, buralarda da kat'iyen boþ durmaz. Ýçerisinde bulunduðu muhiti tenvir ve irþad için çalýþýr. Bu müddet içinde kendisiyle beraber esarette bulunan zabitlere dersler veriyordu. Bir gün, doksan zabit arkadaþýna ders verdiði sýrada, bir Rus kumandaný gelir. "Siyasî ders veriyor" diye dersine mani' olursa da, faaliyetinin dinî, ilmî, içtimaî olduðunu öðrenince serbest býraktýrýr.</p><p> </p><p>
  Nihayet esaretten firar ile kurtulup; Petersburg ve Varþova'ya gelmeye muvaffak olur. Bilâhare Viyana tarîkýyla (R. 1334) senesinde Ýstanbul'a teþrif eder.</p><p> </p><p>
  Harb-i Umumîde gönüllü alay kumandaný olan Bediüzzaman Said Nursî, bu esaret hayatýný bir eserinde (Haþiye) þöyle anlatýyor:</p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye Bu esaretten hayli zaman geçtikten sonra, Barla'ya bir esir gibi gönderilen Üstad, eski macera-yý hayatýndan bir kýsmýný da "Yirmi Altýncý Lem'anýn On Üçüncü Ricasý" olarak kaleme almýþtýr. Merak edenler o risaleye müracaat edebilirler.</p><p> </p><p>
sh:» (T: 110)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ÖN YÜZÜ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Ýsmi             :  Said Mirza Efendi</p><p> </p><p>
Rütbesi       : Fahri Kaymakam</p><p> </p><p>
Kýt'asý         :  Gönüllü Kürt Süvari Alayý</p><p> </p><p>
Tabiiyeti    : Osmanlý</p><p> </p><p>
Seyahat mebdei : Sofya</p><p> </p><p>
Gideceði mahal : Ýstanbul  (Dersaadet)</p><p> </p><p>
Sebeb-i seyahat : Esaretten avdet 17 HAZÝRAN 1918</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 Bediüzzaman'ýn Rusya esaretinden avdet edip Almanya yolu ile Sofya'ya geldiði zaman, Sofya Ateþemiliterliði tarafýndan verilen pasaportudur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 111)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Bediüzzaman'ýn ''vatana avdet'' belgesinin arka yüzü.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 112)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
 YÝRMÝ ALTINCI LEM'ANIN DOKUZUNCU</p><p> </p><p>
 RÝCASINDAN BÝR KISIM</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Harb-i Umumîde, esaretle Rusya'nýn þark-ý þimalîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orata Tatarlarýn küçük bir camii, meþhur Volga nehrinin kenarýnda bulunuyordu. Oradaki arkadaþlarým olan esir zabitler içinde sýkýlýyordum. Yalnýzlýk istedim. Dýþarýda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga nehrinin kenarýndaki küçük camiye aldýlar. Ben yalnýz olarak camide yatýyordum. Bahara yakýn, o þimal kýt'asýnýn pek çok uzun gecelerinde çok uyanýk kalýyordum. O karanlýklý gecelerde ve karanlýklý gurbette ve Volga nehrinin hazin þýrýltýlarý ve yaðmurun rikkatli þýpýltýlarý ve rüzgarýn firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandýrdý. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören, ihtiyardýr. Gûya  يَوْمَ يَجْعَلُ اْلوِلْدَانَ  شِيبًا      sýrrýna mazhar olarak öyle günlerdir ki; çocuklarý ihtiyarlandýrdýðý cihetle, kýrk yaþýnda iken, kendimi seksen yaþýnda bir vaziyette buldum. O karanlýklý uzun gece ve hazin gurbet, hazin vaziyet içinde hayattan bir meyusiyet geldi. Aczime, yalnýzlýðýma baktým; ümidim kesildi. O hâlette iken Kur'ân-ý Hakîmden imdat geldi. Dilim</p><p> </p><p>
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ   dedi; kalbim de aðlayarak dedi:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Garibem, bîkesem, zaifem, nâtuvanem, el'amân gûyem, afvü cûyem, meded hâhem zidergâhet Ýlâhî!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ruhum dahi vatanýmdaki eski dostlarý düþünüp o gurbette vefatýmý tahayyül ederek Niyazi-i Mýsrî gibi dedim:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     Dünya gamýndan geçip,</p><p> </p><p>
                     Yokluða kanat açýp,</p><p> </p><p>
                     Þevk ile her dem uçup,</p><p> </p><p>
                     Çaðýrýrým: Dost! Dost!</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
diye, dostlarý arýyordu. Her ne ise, o hüzünlü, rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, Dergâh-ý Ýhâhîde za'f ve aczim o kadar büyük bir þefaatçi ve vesile oldu ki, þimdi de hayretteyim. Çünkü bir kaç gün sonra, gayet hilâf-ý me'mul bir surette, yayan gidilse bir senelik mesafede tekbaþýmla, Rusça bilmediðim halde</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 113)</p><p> </p><p>
firar ettim. Za'f ve aczime binaen gelen inayet-i Ýlâhîye ile, hârika bir surette kurtuldum. Tâ Varþova ve Avusturya'ya uðrayarak Ýstanbul'a kadar geldim ki; bu surette kolaylýkla kurtulmak pek hârika olmuþtu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamlarýn muvaffak olamadýklarý, çok teshilât ve çok kolaylýkla, o uzun firârî seyahati bitirdim.</p><p> </p><p>
  Fakat, o Volga nehri kenarýndaki camideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararý verdirmiþ ki: «Bakiye-i ömrümü maðaralarda geçireceðim! Bu insanlarýn hayat-ý içtimaiyesine karýþmak artýk yeter. Madem sonunda kabre yalnýz gideceðim, yalnýzlýða alýþmak için þimdiden yalnýzlýðý ihtiyar edeceðim!» demiþtim. Fakat maatteessüf, Ýstanbul'daki ciddî ve çok ahbab ve Ýstanbul'un þa'þaalý hayat-ý dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden þan ve þeref gibi neticesiz þeyler, o kararýmý muvakkaten bana unutturdular. Gûya o gurbet gecesi, hayatýmýn gözünde nurlu siyahlýk idi. Ve Ýstanbul'un beyaz, þa'þaalý gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyaz parçasý idi ki ileriyi göremedi, yine yattý. Tâ iki sene sonra, Gavs-ý Geylanî, «Fütuhül-Gayb» kitabiyle tekrar gözümü açtýrdý.»</p><p> </p><p>
..................................................................................................</p><p> </p><p>
  Ýstanbul'u tekrar þereflendirmesi, ehl-i ilmi ve halký çok fazla memnun ve mesrur etti. Kendisine haber verilmeden, Meþihat dairesindeki "Dâr-ül Hikmet-il Ýslâmiye" azalýðýna tayin olundu. Dâr-ül Hikmet, o zaman Mehmed Âkif, Ýzmirli Ýsmail Hakký, Elmalýlý Hamdi gibi Ýslâm âlimlerinden mürekkeb bir Ýslâm akademisi mahiyetinde idi.</p><p> </p><p>
  Çok zeki, kahraman ve gayyur bir âlim olan veled-i manevîsi ve biraderzadesi Abdurrahman (Rahmetullahi Aleyh) þöyle anlatýyor:</p><p> </p><p>
  1334 senesinde esaretten geldikten sonra, amcam rýzasý olmadan Dâr-ül Hikmet-il Ýslâmiye'ye aza tayin edildi. Fakat esarette çok sarsýlmýþ olduðundan, bir müddet mezunen vazifeye gidemedi. Çok defa istifa etmek teþebbüsünde bulundu, fakat dostlarý býrakmadýlar. Bunun üzerine Dâr-ül Hikmet'e devama baþladý. Haline dikkat ediyordum ki, zaruretten fazla kendine masraf yapmýyordu. Maiþetçe neden bu kadar muktesid yaþýyorsun diyenlere cevaben:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 114)</p><p> </p><p>
  -Ben sevad-ý azama tâbi' olmak isterim. Sevad-ý azam ise, bu kadar tedarik edebilir. Ben, ekalliyet-i müsrifeye tâbi' olmak istemem, demiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Dâr-ül Hikmet'ten aldýðý maaþtan mikdar-ý zarureti ayýrdýktan sonra, mütebâkisini bana vererek, "Hýfzet!" derdi. Ben de, bir sene zarfýndaki fazla kalmýþ paralarý amcamýn bana olan þefkatine; hem malý istihkar etmesine itimaden, haberi olmadan tamamen sarfettim. Sonra bana dedi ki: "Bu para bize helâl deðildi, millet malý idi, niçin sarfettin? Madem ki öyledir, ben de seni vekilharçlýktan azl ile kendimi nasbettim!"</p><p> </p><p>
  Bir müddet aradan geçti... Hakaikten oniki te'lifatýný tab'ettirmek kalbine geldi. Maaþtan toplanan paralarý, o te'lifatlarýn tab'ýna verdi. Yalnýz bir-iki küçüðü müstesna olmak üzere, diðerlerini etrafa meccanen daðýttý. Niçin sattýrmadýðýný sual ettim. Dedi ki: Maaþtan bana kût-u lâyemut caizdir; fazlasý millet malýdýr. Bu suretle millete iade ediyorum...</p><p> </p><p>
  Dâr-ül Hikmet'teki hizmeti, hep böyle þahsî teþebbüsü ile idi. Çünki orada müþtereken iþ görmek için bazý maniler görüyordu. Onu tanýyanlar biliyorlar ki, Bediüzzaman kefenini boynuna takmýþ ve ölümünü göze almýþtýr. Onun içindir ki; Dâr-ül Hikmet-il Ýslâmiye'de demir gibi dayandý. Ecnebi tesiratý, Dâr-ül Hikmet'i kendine âlet edemedi. Yanlýþ fetvalara karþý, pervasýzca mücadele etti. Ýslâmiyet'e muzýr bir cereyan ortaya atýldýðý vakit, o cereyaný kýrmak için eser neþrederdi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ESARETTEN AVDETÝNDEN SONRAKÝ ÝSTANBUL</p><p> </p><p>
HAYATINA DAÝR KALEME ALDIÐI BÝR PARÇADIR:</p><p> </p><p>
(Yirmi Altýncý Lem'adan Onuncu Rica)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Bir zaman esaretten geldikten sonra, Ýstanbul'da, bir iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havasý, nazarýmý nefsimden kaldýrýp âfâka daðýtmýþ iken, bir gün Ýstanbul'un Eyüp Sultan Kabristanýnýn dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. Ýstanbul etrafýndaki âfâka baktým. Birden bakýyorum, benim hususî dünyam vefat ediyor, bazý cihette ruh çekiliyor gibi bir hâlet-i hayâliye bana geldi. Dedim: «Acaba bu kabristanýn mezar taþlarýndaki yazý-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 115)</p><p> </p><p>
lar mýdýr ki bana böyle hayâl veriyor? diye nazarýmý çektim; uzaða deðil, o kabristana baktým. Kalbime ihtar edildi ki: «Bu senin etrafýndaki kabristanýn, yüz Ýstanbul içinde vardýr. Çünkü yüz defa Ýstanbul buraya boþalmýþ. Bütün Ýstanbul halkýný buraya boþaltan bir Hâkim-i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesna kalamazsýn, sen de gideceksin!» Ben kabristandan çýkýp bu dehþetli hayâl ile Sultan Eyüp Camiinin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiðim gibi bu defa da girdim. Düþündüm ki; ben üç cihette misafirim: Bu menzilcilikte misafir olduðum gibi, Ýstanbul'da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düþünmeli. Nasýl bu odadan çýkacaðým, bir gün de Ýstanbul'dan çýkacaðým; bir gün de dünyadan çýkacaðým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam kalbime, baþýma çöktü. Çünkü ben yalnýz bir iki dostu kaybetmiyorum, Ýstanbul'da binler sevdiðim dostlarýmdan müfarakat gibi, çok sevdiðim Ýstanbul'dan ayrýlacaðým. Dünyada yüz binler dostlarýmdan iftirak gibi, çok sevdiðim ve müptelâ olduðum o güzel dünyadan da ayrýlacaðým diye düþünürken; yine kabristanýn o yüksek yerine gittim. Arasýra  sinemaya ibret için gittiðimden, bana Ýstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiþ zamanýn gölgelerini hazýr zamana getirmek cihetiyle, ölmüþ olanlarý ayakta gezer suretinde gösterdikleri gibi; aynen ben de, o vakit gördüðüm insanlarý, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayâlim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kýsmý sinemada gezer gibi görülüyor; ilerde kat'iyyen bu kabristana girecekleri girmiþ gibi gör; onlar da cenazelerdir, geziyorlar... Birden Kur'ân-ý Hakîmin nuruyla ve Gavs-ý Âzam Þeyh Geylanî (K.S.) Hazretlerinin irþadiyle, o hazin hâlet, sürurlu ve neþeli bir vaziyete inkýlâb etti. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O hazin hale karþý Kur'ândan gelen nur, böyle ihtar etti ki: «Senin, þimal-i þarkîde, Kosturma'daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardý. Bu dostlarýn herhalde Ýstanbul'a gideceklerini biliyordun. Sana birisi deseydi: «Sen Ýstanbul'a mý gideceksin, yoksa burada mý kalacaksýn?» Elbette zerre miktar aklýn varsa, Ýstanbul'a ferah ve sürurla gitmesini kabul edecektin. Çünkü; bin birden dokuz yüz doksan dokuz ahbabýn, Ýstanbul'dadýr. Burada bir-iki tane kalmýþ, onlar da oraya gidecekler. Senin için Ýstanbul'a git-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 116)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
mek hazin bir firak, elîm bir iftirak deðil, hem de geldin, memnun olmadýn mý? O düþman memleketindeki pek karanlýk uzun gecelerinden ve pek soðuk, fýrtýnalý kýþlarýndan kurtuldun. Bu güzel dünya cenneti gibi Ýstanbul'a geldin. Aynen öyle de: Senin küçüklüðünden bu yaþýna kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehþet veren kabristana göçmüþler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var, onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefatýn firak deðil, visaldir; o ahbablara kavuþmaktýr: Onlar, yâni o ervah-ý bâkiye, eksimiz yuvalarýný toprak altýnda býrakýp, bir kýsmý yýldýzlarda, bir kýsmý âlem-i berzah tabakatýnda geziyorlar, diye ihtar edildi.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, bu hakikatý, Kur'ân ve iman o derece kat'î bir surette isbat etmiþtir ki, bütün bütün kalbsiz, ruhsuz olmazsa veyahut dalâlet kalbini boðmamýþ ise, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü; bu dünyayý, hadsiz enva-ý lütûf ve ihsanatiyle böyle tezyin edip, mükrimane ve þefikane rububiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î þeyleri dahi muhafaza eden bir Sâni-i Kerîm ve Rahîm; masnuatý içinde en mükemmel ve en câmi, en ehemmiyetli ve en çok sevdiði masnuu olan insaný, elbette ve bilbedahe, sûreten göründüðü gibi böyle merhametsiz, âkýbetsiz idam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir çiftçinin topraða serptiði tohumlar gibi, baþka bir hayatta sünbül vermek için Hâlýk-ý Rahîm, o sevdiði masnuunu, bir rahmet kapýsý olan toprak altýna muvakkaten atar. (Hâþiye) Ýþte bu ihtar-ý Kur'âniyi aldýktan sonra, o kabristan Ýstanbul'dan ziyade bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaþeretten daha ziyade hoþ geldi. Ben de Boðaz tarafýndaki Sarýyer'de, bir halvethane kendime buldum. Gavs-ý A'zam (K.S.) «Fütüh-ül-Gayb» ýyla bana bir üstad ve tabib ve mürþid olduðu gibi, Ýmam-ý Rabbanî de, «Mektubat» iyle bir enis, bir müþfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit ihtiyarlýða girdiðimden ve medeniyetin ezvakýndan çekildiðimden ve hayat-ý içtimaiyeden sýyrýldýðýmdan pek çok memnun oldum. Allaha þükrettim.»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Bu hakikat, iki kere iki dört eder derecesinde sair risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde isbat edilmiþtir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 117)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                                Onbirinci Rica</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Esaretten geldikten sonra Ýstanbul'da Çamlýca tepesinde bir köþkte merhum biraderzadem Abdurrahman (R.Aleyh) ile beraber oturuyorduk. Bu hayatým, hayat-ý dünyeviye cihetinde, bizim gibilere en mes'udane bir hayat sayýlabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuþtum. Darülhikmet'te meslek-i ilmiyeme münasip, en âli bir tarzda neþr-i ilme muvaffakiyet vardý. Bana teveccüh eden haysiyet ve þeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice Ýstanbul'un en güzel yeri olan Çamlýca'da oturuyordum. Hem her þeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem Abdurrahman gibi gayet zeki, fedakâr, hem talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ý mânevîyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mes'ut bilirken aynaya baktým; saçýmda, sakalýmda beyaz kýllarý gördüm. Birden, esarette Kosturma'daki camideki intibah-ý ruhî yine baþladý. Onun eseri olarak, kalben merbut olduðum ve medar-ý saadet-i dünyeviye zannettiðim halâtý, esbabý, tetkike baþladým. Hangisini tetkik ettimse, baktým ki, çürüktür, alâkaya deðmiyor, aldatýyor. O sýralarda en sadakatli zannettiðim bir arkadaþýmda umulmadýk bir sadakatsizlik ve hatýra gelmez bir vefasýzlýk gördüm. Hayat-ý dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: Acaba ben, bütün bütün aldanmýþ mýyým? Görüyorum ki, hakikat noktasýnda acýnacak halimize pek çok insanlar gýpta ile bakýyorlar... Bütün bu insanlar divane mi olmuþlar? Yoksa þimdi ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanlarý divane görüyorum? Her ne ise... Ben ihtiyarlýðýn verdiði þiddetli intibah cihetinde, en evvel alâkadar olduðum fâni þeylerin fâniliðini gördüm; kendime de baktým, nihayet-i aczde gördüm. O vakit, beka isteyen ve beka tevehhümüyle fânilere müptelâ olan ruhum, bütün kuvvetiyle dedi ki: Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayýr gelebilir? Madem ben âcizim, bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Baki-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzým, diyerek taharriye baþladým. O vakit, her þeyden evvel, eskidenberi tahsil ettiðim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya baþladým. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi, ulûm-u Ýslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi pek yanlýþ olarak mâden-i tekemmül</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 118)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
ve medar-ý tenevvür zannetmiþtim. Halbuki; o felsefî meseleler ruhumu pek çok fazla kirletmiþ ve terakkiyat-ý mâneviyemde engel olmuþtu. Birden, Cenab-ý Hakkýn rahmet ve keremiyle, Kur'ân-ý Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetiþti. Çok risalelerde beyan edildiði gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yýkadý, temizlettirdi. Ezcümle, fünun-u hikmetten gelen zulûmat-ý ruhiye, ruhumu kâinata boðduruyordu. Hangi cihete baktým, nur aradým; o meselelerde nur bulamadým, teneffüs edemedim. Tâ, Kur'ân-ý Hakîmden gelen ve  لاَاِلَهَ اِلاَّ هُوَ    cümlesiyle ders verilen tevhid gayet parlak bir nur olarak bütün o zulûmatý daðýttý. Rahatla nefes aldým. Fakat nefis ve þeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldýklarý derse istinad ederek akýl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münazarat-ý nefsiye, Lillâhilhamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde kýsmen o münazaralar yazýlmýþ. Onlara iktifa edip, burada yalnýz binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için binler bürhandan bir tek bürhan beyan edeceðim, tâ ki gençliðinde hikmet-i ecnebiye veya fünun-u medeniye namý altýndaki kýsmen dalâlet, kýsmen mâlâyaniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiþ, kalbini hasta etmiþ, nefsini þýmartmýþ bir kýsým ihtiyarlarýn ruhunda temizlik yapsýn; tevhid hakkýnda þeytan ve nefsin þerrinden kurtulsun. Þöyle ki:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namýna nefsim dedi ki: «Bu kâinattaki eþyanýn, tabiatiyle bu mevcudata müdahaleleri var, her þey bir sebebe bakar. Meyvayý aðaçtan, hububatý topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir þeyi de Allahtan istemek ve Allaha yalvarmak ne demektir?» O vakit Nur-u Kur'ân ile, sýrr-ý tevhid þu gelecek suretle inkiþaf etti. Kalbim o mütefessif nefsime dedi: En cüz'î ve en küçük þey, en büyük þey gibi doðrudan doðruya bütün kâinat hâlikýnýn kudretinden gelir ve hazinesinden çýkar. Baþka suretle olamaz! Esbab ise, bir perdedir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiðimiz mahlûklar, bazan sanat ve hilkat cihetinde en büyüðünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan sanatça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek; ya bütünü esbab-ý maddiyeye taksim edilecek veyahut bütünü birden bir tek zâta verilecektir. Birinci þýk</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 119)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
muhal olduðu gibi, bu þýk vâcibdir, zarurîdir. Çünkü bir tek zâta, yâni bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatýn intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat'î tahakkuk eden ilmi her þeyi ihata ediyor ve madem ilminde her þeyin miktarý taayyün ediyor ve madem bilmüþahede her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle nihayetsiz sanatlý masnular vücuda geliyor ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi «Emr-i Kün Feyekûn» ile hangi þey olursa olsun icat edebildiðini, hadsiz kuvvetli deliller ile çok risalelerde beyan ettiðimiz ve hususan «Yirminci Mektub» ve «Yirmi Üçüncü Lem'a» nýn âhirinde isbat edildiði gibi, hadsiz bir kudreti var... Elbette, bilmüþahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylýk, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor. Meselâ:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Nasýl ki göze görülmeyen eczalý bir mürekkeple yazýlan bir kitaba, o yazýyý göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitab, birden her bir göze vücudunu gösterip kendini okutturur; aynen öyle de; o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhitinde, her þeyin suret-i mahsusasý bir miktar-ý muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak «Emr-i Kün Feyekûn» ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazýya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhulet ile kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o þeye vücud-u harîcî verir, göze gösterir, nukuþ-u hikmetini okutturur. Eðer bütün eþya birden o Kadir-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Þey'e verilmezse; o vakit sinek gibi en küçük bir þeyin vücudunu dünyanýn ekser nevilerinden hususî bir mizan ile toplamak lâzým gelmekle beraber; o küçücük sineðin vücudunda çalýþan zerreler, o sineðin sýrr-ý hilkatini ve kemal-i sanatýný bütün dekaikiyle bilmekle olabilir. Çünkü: Esbab-ý tabiîye ile esbab-ý maddîye, bilbedahe ve umum ehl-i aklýn ittifakiyle, hiçten icat edemez. Öyle ise, herhalde onlar icat etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak, hangi zîhayat olursa olsun, ekser ânâsýr ve envaýndan nümuneler içinde vardýr. Adeta kâinatýn bir hülâsasý, bir çekirdeði hükmündedir. Elbette o halde bir çekirdeði bütün bir aðaçtan, bir zîhayatý bütün ruy-i zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizan ile ölçüp toplattýrmak lâzým geliyor. Ve madem esbab-ý tabiîye cahildir, câmiddir, bir ilmi yoktur ki, bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin; ona göre mânevî kalýba gelen zerratý eritip döksün; tâ daðýlmasýn, intizamýný bozmasýn.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 120)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Halbuki her þeyin þekli, heyeti, hadsiz tarzlarda olabildiði için hadsiz had ve hesaba gelmez eþkâller, miktarlar içinde bir tek þekil ve miktarda sel gibi akan ânâsýrýn zerreleri daðýlmayarak muntazaman, miktarsýz, kalýpsýz, birbiri üstünde kütle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akýldan uzak olduðu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Evet, bu hakikata binaen:</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ  لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا  وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ</p><p> </p><p>
bu Âyet-i Azîmenin (Hâþiye) sýrriyle, bütün esbab-ý maddîye toplansa, onlarýn ihtiyarlarý da olsa, bir tek sineðin vücudunu ve o vücudun cihazatýný mizan-ý mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun mikdar-ý muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalýþan zerratý muntazaman çalýþtýramazlar. Öyle ise; bilbedahe, esbab bu eþyaya sahip çýkamazlar. Demek sahib-i hakikîleri baþkadýr. Evet, öyle bir sahib-i hakikîleri var ki,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                     مَا خَلَقَكُمْ  وَلاَ بَعْثُكُمْ  اِلاَّ كَنَفْسٍ  وَاحِدَةٍ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Âyetinin sýrriyle, bütün zeminin yüzündeki zîhayatý, bir sineðin ihyasý kadar kolay yapar. Bir baharý, bir tek çiçek kolaylýðýnda icat eder. Çünkü toplamaya muhtaç deðil. «Emr-i Kün Feyekûn» e malik olduðundan ve her baharda hadsiz mevcudat-ý bahariyenin madde-i unsuriyesinden baþka hadsiz sýfat ve ahval ve eþkâllerini hiçten icat ettiðinden ve ilminde her þeyin plâný, modeli, fihristesi ve programý taayyün ettiðinden ve bütün zerrat onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi her þeyi nihayet kolaylýkla icat eder ve hiçbir  þey, zerre miktar hareketini þaþýrmaz. Seyyarat, mutî bir ordusu olduðu gibi zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezelîyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düstûrlariyle çalýþýyorlar, elbette o eserler, o kudrete göre vücuda</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
______________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Hâþiye: Allahtan baþka, bütün çaðýrdýðýnýz ve ibadet ettiðiniz þeyler toplansalar, bir sineði halkedemezler.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 121)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
gelir. Yoksa, o küçük, ehemmiyetsiz þahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud'u gebertir; karýnca, Firavun'un sarayýný harap eder; zerre gibi küçük çam tohumu, dað gibi koca bir çam aðacýnýn yükünü omuzunda taþýyor. Bu hakikati çok risalelerde isbat ettiðimiz gibi, nasýl ki bir nefer askerlik vesikasiyle padiþaha intisab noktasýnda, yüzbin defa kendi kuvvetinden fazla bir þahý esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de; her þey o kudret-i ezelîyeye intisabiyle, yüzbin defa esbab-ý tabiîyenin fevkinde mucizat-ý sanata mazhar olabilir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Elhâsýl, her þeyin nihayet derecede hem sanatlý, hem sühuletli vücudu gösteriyor ki; muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir: Yoksa, yüzbin muhal içinde, deðil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çýkýp, imtina dairesine girecek ve mümkün suretinden çýkýp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir þey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhan ile þeytanýn muvakkat bir þakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhilhamd, tam imana geldi ve dedi ki: Evet bana öyle bir Hâlik ve Rab lâzým ki, en küçük hatýrat-ý kalbimi ve en hafi niyazýmý bilecek ve en gizli ihtiyac-ý ruhumu yerine getirdiði gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için koca dünyayý Âhirete tebdil edecek ve bu dünyayý kaldýrýp Âhireti yerine kuracak. Hem sineði halk ettiði gibi, semavatý da icat edecek; hem güneþi semanýn yüzüne bir göz olarak çaktýðý gibi, bir zerreyi de gözbebeðimde yerleþtirecek bir kudrete malik olsun. Yoksa sineði halkedemeyen; hatýrat-ý kalbime müdahale edemez, niyaz-ý ruhumu iþitemez. Semavatý halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki; hem hatýrat-ý kalbimi ýslah eder, hem cevv-i havayý bulutlarla bir saatte doldurup boþalttýðý gibi; dünyayý âhirete tebdil edip, Cenneti yapýp, kapýsýný bana açar. «Haydi gir» der.</p><p> </p><p>
  Ýþte ey nefsim gibi bedbahtlýk neticesinde bir kýsým ömrünü nursuz felsefî ve ecnebi fünuna sarfeden ihtiyar kardeþlerim! Kur'ânýn lisanýndaki mütemadiyen «LA ÝLÂHE ÝLLÂ HU» ferman-ý kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiç bir cihette sarsýlmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez bir</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 122)</p><p> </p><p>
rükn-ü imanîyi anlayýnýz ki, nasýl bütün mânevî zulümatý daðýtýr ve mânevî yaralarý tedavi eder...»</p><p> </p><p>
                                        * * *</p><p> </p><p>
  Ýstanbul'da Dârülhikmet'te bulunduðu zaman, Sünuhat Risalesinde yazdýðý gayet acib bir vakýa-i ruhaniye:</p><p> </p><p>
Rü'yada Bir Hitabe</p><p> </p><p>
  1335 senesi Eylülünde, dehrin hâdisatýnýn verdiði yeis ile þiddetle muzdarib idim. Þu kesif zulmet içinde bir nur arýyordum. Manen rü'ya olan yakazada bulamadým. Hakikaten yakaza olan rü'ya-yý sadýkada bir ziya gördüm. Tafsilatý terk ile, bana söylettirilmiþ noktalarý kaydedeceðim. Þöyle ki:</p><p> </p><p>
  Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:</p><p> </p><p>
  - Mukadderat-ý Ýslâm için teþekkül eden bir meclis-i muhteþem seni istiyor.</p><p> </p><p>
  Gittim... Gördüm ki: Münevver, emsalini dünyada görmediðim, selef-i sâlihînden ve a'sarýn meb'uslarýndan her asrýn meb'uslarý içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab edip kapýda durdum.</p><p> </p><p>
  Onlardan bir zât dedi ki:</p><p> </p><p>
  - Ey felâket helâket asrýnýn adamý! Senin de reyin var, fikrini beyan et.</p><p> </p><p>
  Ayakta durup dedim:</p><p> </p><p>
  - Sorun, cevab vereyim.</p><p> </p><p>
  Biri dedi:</p><p> </p><p>
  - Bu maðlubiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?...</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  - Musibet, þerr-i mahz olmadýðý için, bazan saadette felâket olduðu gibi, felâketten dahi saadet çýkar. Eskiden beri i'la-yý kelimetullah ve beka-yý istiklaliyet-i Ýslâm için farz-ý kifaye-i cihadý deruhde ile, kendini yek-vücud olan âlem-i Ýslâma fedaya vazifedar ve hilafete bayrakdar görmüþ olan bu devlet-i Ýslâmiyenin felâketi, âlem-i Ýslâmýn saadet-i müstakbelesiyle</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 123)</p><p> </p><p>
telafi edilecektir. Zira þu musibet, maye-i hayatýmýz ve âb-ý hayatýmýz olan uhuvvet-i Ýslâmiyenin inkiþaf ve ihtizazýný hârikulâde tacil etti. Biz incinir iken, âlem-i Ýslâm aðlýyor. Avrupa ziyade incitse, baðýracaktýr. Þayet ölsek, yirmi öleceðiz, üçyüz dirileceðiz. Hârikalar asrýndayýz. Ýki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz maðlubiyetle bir saadet-i âcile-i عَاجِلَهء        muvakkata kaybettik; fakat bir saadet-i âcile-i آجِلَهءِ müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdud olan hali, geniþ istikbal ile mübadele eden kazanýr.</p><p> </p><p>
  Birden meclis tarafýndan denildi:</p><p> </p><p>
  - Ýzah et!</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  -Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ý beþer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beþer esir olmak istemediði gibi, ecîr olmak da istemez. Galib olsa idik, hasmýmýz düþmanýmýz elindeki cereyan-ý müstebidaneye belki daha þedidane kapýlacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimane, hem tabiat-ý âlem-i Ýslâma münafî, hem ehl-i imanýn ekseriyet-i mutlakasýnýn menfaatine mübayin, hem ömrü kýsa, parçalanmaya namzeddir. Eðer ona yapýþsa idik, âlem-i Ýslâmý fýtratýna, tabiatýna muhalif bir yola sürükleyecek idik. Þu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnýz zarar gördük. Ve nazar-ý þeriatta merdud ve seyyiatý hasenatýna galebe ettiðinden; maslahat-ý beþer fetvasýyla mensuh ve intibah-ý beþerle mahkûm-u inkýraz, sefih, mütemerrid, gaddar, manen vahþi bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhde edecek idik.</p><p> </p><p>
  Meclisten biri dedi:</p><p> </p><p>
  - Neden þeriat þu medeniyeti (*) reddediyor?</p><p> </p><p>
_____________________________</p><p> </p><p>
  (*): Bizim muradýmýz, medeniyetin mehasini ve beþere menfaatý bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahlarý, seyyiatlarý deðil ki; ahmaklar o seyyiatlarý, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malýmýzý harab ettiler. Medeniyetin günahlarý, iyiliklerine galebe edip seyyiatý hasenatýna racih gelmekle, beþer iki harb-i umumî ile dehþetli tokat yeyip o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaþtýrdý. Ýnþâallah istikbaldeki Ýslâmiyet'in kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizliyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 124)</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  - Çünki beþ menfî esas üzerine teessüs etmiþtir. Nokta-i istinadý kuvvettir. O ise þe'ni, tecavüzdür. Hedef-i kasdý, menfaattýr. O ise þe'ni, tezahümdür. Hayatta düsturu cidaldir. O ise þe'ni, tenazu'dur. Kitleler mabeynindeki rabýtasý, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise þe'ni, böyle müdhiþ tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teþci' ve arzularýný tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise þe'ni, insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir, insanýn mesh-i manevîsine sebeb olmaktýr. Bu medenîlerden çoðu, eðer içi dýþýna çevrilse kurt, ayý, yýlan, hýnzýr, maymun postu görülecek gibi hayale gelir. Ýþte onun için bu medeniyet-i hazýra, beþerin yüzde seksenini meþakkate þekavete atmýþ; onunu mümevveh (hayalî) saadete çýkarmýþ, diðer onu da beyne-beyne (ikisi ortasý) býrakmýþ. Saadet odur ki: Külle ya eksere saadet ola. Bu ise ekall-i kalilindir ki, nev-i beþere rahmet olan Kur'an ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Hem serbest hevanýn tahakkümüyle, havaic-i gayr-ý zaruriye havaic-i zaruriye hükmüne geçmiþlerdir. Bedeviyette bir adam dört þeye muhtaç iken; medeniyet yüz þeye muhtaç ve fakir etmiþtir. Sa'y masrafa kâfi gelmediðinden hileye harama sevketmekle, ahlâkýn esasýný þu noktadan ifsad etmiþtir. Cemaate nev'e verdiði servet haþmete bedel, ferdi þahsý fakir, ahlâksýz etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Kurûn-u ulânýn mecmu-u vahþetini, þu medeniyet bir defada kustu!</p><p> </p><p>
  Âlem-i Ýslâm'ýn þu medeniyete karþý istinkâfý ve soðuk davranmasý ve kabulde ýzdýrabý cây-i dikkattir. Zira istiðna ve istiklaliyet hassasýyla mümtaz olan þeriattaki Ýlahî hidayet, Roma felsefesinin dehasýyla aþýlanmaz, imtizac etmez, bel' olunmaz, tâbi' olmaz... Bir asýldan tev'em (ikiz) olarak neþ'et eden eski Roma ve Yunan iki dehalarýyla; su ve yað gibi mürur-u a'sar (asýrlar), medeniyet ve Hristiyanlýðýn temzicine çalýþtýðý halde, yine istiklallerini muhafaza, âdeta tenasühle o iki ruh þimdi de baþka þekillerde yaþýyorlar. Onlar tev'em ve esbab-ý temzic varken imtizac olunmazsa, þeriatýn ruhu olan nur-u hidayet, o muzlim pis medeniyetin esasý olan Roma dehasýyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 125)</p><p> </p><p>
  Dediler:</p><p> </p><p>
  - Þeriat-ý Garra'daki medeniyet nasýldýr?</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  -Þeriat-ý Ahmediye'nin (A.S.M) tazammun ettiði ve emrettiði medeniyet ise ki, medeniyet-i hazýranýn inkiþaýndan inkiþaf edecektir. Onun menfî esaslarý yerine müsbet esaslar vaz'eder. Ýþte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktýr ki, þe'ni adalet ve tevazündür. Hedef de menfaat yerine fazilettir ki, þe'ni muhabbet ve tecazübdür. Cihet-ül vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabýta-i dinî, vatanî, sýnýfîdir ki, þe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karþý yalnýz tedafü'dür. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki, þe'ni ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadýr ki, þe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayý tahdid eder, nefsin hevesat-ý süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ý ulviyesini tatmin eder. Demek biz maðlubiyetle ikinci cereyana takýldýk ki, mazlumlarýn ve cumhurun cereyanýdýr. Baþkalarýndan yüzde seksen fakir ve mazlumsa; Ýslâm'dan doksan, belki doksanbeþtir. Âlem-i Ýslâm þu ikinci cereyana karþý lâkayd veya muarýz kalmakla, hem istinadsýz hem bütün emeðini heder hem onun istilasýyla istihaleye maruz kalmaktan ise, âkýlane davranýp onu Ýslâmî bir tarza çevirip kendine hâdim kýlmaktýr. Zira düþmanýn düþmaný, düþman kaldýkça dosttur. Nasýlki düþmanýn dostu, dost kaldýkça düþmandýr. Þu iki cereyan birbirine zýd, hedefleri zýd, menfaatleri zýd olduðundan; birincisi dese "Öl!", diðeri diyecek "Diril!" Birinin menfaatý, zarar - ihtilaf - tedenni - za'f - uyumamýzý istilzam ettiði gibi; ötekinin menfaatý dahi, kuvvetimizi ittihadýmýzý bizzarure iktiza eder.</p><p> </p><p>
  Þark husumeti, Ýslâm inkiþafýný boðuyordu; zâil oldu ve olmalý. Garb husumeti, Ýslâm'ýn ittihadýna, uhuvvetin inkiþafýna en müessir sebebdir, bâki kalmalý.</p><p> </p><p>
  Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti. Dediler:</p><p> </p><p>
  -Evet ümidvar olunuz, þu istikbal inkýlabý içinde en yüksek gür sada, Ýslâm'ýn sadasý olacaktýr!</p><p> </p><p>
  Tekrar biri sordu:</p><p> </p><p>
  - usibet cinayetin neticesi, mükâfatýn mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki þu musibetle hükmetti? Musibet-i amme, ekseriyetin hatasýna terettüb eder. Hazýrda mükâfatýnýz nedir?</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 126)</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  - Mukaddemesi, üç mühim erkân-ý Ýslâmiyedeki ihmalimizdir: Salât, savm, zekat. Zira yirmidört saattan yalnýz bir saatý, beþ namaz için Hâlýk Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik. Beþ sene yirmidört saat talim, meþakkat, tahrik ile bir nevi namaz kýldýrdý. Hem senede yalnýz bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acýdýk. Keffareten beþ sene oruç tutturdu. On'dan kýrktan yalnýz biri, ihsan ettiði maldan zekat istedi. Buhl ettik, zulmettik. O da bizden müterakim zekatý aldý. ( El-Cezâü Min Cins-il-Amel)...</p><p> </p><p>
  Mükâfat-ý hazýramýz ise; fâsýk, günahkâr bir milletten hums olan dört milyonu velayet derecesine çýkardý; gazilik, þehadetlik verdi. Müþterek hatadan neþ'et eden müþterek musibet, mazi günahýný sildi.</p><p> </p><p>
  Yine biri dedi:</p><p> </p><p>
  - Bir âmir, hata ile felâkete atmýþ ise?</p><p> </p><p>
  Dedim:</p><p> </p><p>
  - Musibet-zede mükâfat ister. Ya âmir-i hatadarýn hasenatý verilecektir, o ise hiç hükmünde, veya hazine-i gayb verecektir. Hazine-i gaybda böyle iþlerdeki mükâfatý ise, derece-i þehadet ve gaziliktir.</p><p> </p><p>
  Baktým meclis istihsan etti. Heyecanýmdan uyandým. Terli, el-pençe yatakta oturmuþ kendimi buldum. O gece böyle geçti.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, yanýnda baþka kitablar bulundurmuyordu.</p><p> </p><p>
  -Neden baþka kitablara bakmýyorsun? denildiðinde, buyururlardý ki:</p><p> </p><p>
  -Her þeyden zihnimi tecrid ile Kur'andan fehmediyorum.</p><p> </p><p>
  Eserlerden nakletse de, bazý mühim gördüðü mesaili, taðyir etmeden alýrdý.</p><p> </p><p>
  -Ne için aynen böyle tekrar ediyorsun? diye sorulduðunda:</p><p> </p><p>
  -Hakikat usandýrmaz, libasý deðiþtirmek istemem, buyururdu.</p><p> </p><p>
  Yukarýda bir nebze zikredilmiþti ki, Bediüzzaman, Hakaik-i</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 127)</p><p> </p><p>
Kur'aniyeye (Haþiye) ait oniki te'lifatýný tab'ettirmiþti. Bu eserlerden üç-dördü Türkçe olup, mütebâkisi Arabîdirler. Bu zamana kadar hiç bir kitabta emsali bulunmayan bir tarz-ý beyan ve ifade ile hakikatlarý isbat ediyorlar.</p><p> </p><p>
  Dâr-ül Hikmet'te bulunduðu zamanlarda geçirdiði bir inkýlab-ý ruhîyi, bilâhare neþrettiði bir eserinde þöyle beyan ediyor:</p><p> </p><p>
  «Eski Saidin gafil kafasýna müthiþ tokatlar indi, «El-Mevtü Hakkun» kaziyesini düþündü; kendini bakaklýk çamurunda gördü, medeb istedi, bir yol aradý, bir halâskâr taharri etti, gördü ki yollar muhtelif, tereddüdde kaldý. Gavs-ý Âzam olan Þeyh Geylânî'nin (R.A.) «Fütûh-ül-Gayb» nâmýndaki kitabiyle tefe'ül etti, tefe'ülde þu çýktý:       اَنْتَ فِى دَارِ الحِكْمَةِ فَاطْلُبُ  طَبِيبًا  يُدَاوِى قَلْبَكَ</p><p> </p><p>
Acibdir ki, o vakit ben, Darül-Hikmetil-Ýslâmiye azasý idim. Güya ehl-i Ýslâmýn yaralarýný tedaviye çalýþan bir hekim idim; halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalý, sonra hastalara bakabilir.</p><p> </p><p>
  Ýþte, Hazret-i Þeyh bana der ki: «Sen kendin hastasýn, kendi-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
________________________</p><p> </p><p>
  Hâþiye: Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Ýstanbul'da ve bir kýsmýný bilâhare Ankara'da tab' ile neþrettiði o zamanki eserleri, kýrk sene sonra "Arabî Mesnevî-i Nuriye" ismiyle bir arada bir mecmua halinde neþredildi. Ýþte bu Mesnevî-i Nuriye'nin mukaddemesinde bu eserler hakkýnda diyor:</p><p> </p><p>
  «Kýrk elli sene evvel eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiði için harikatül-hakaika karþý ehl-i tairakt ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradý. Ekser ehl-i tarikat gibi, yalnýz kalben harekete kanaat edemedi. Çünki aklý, fikri hikmet-i felsefe ile bir derece yaralý idi; tedavi lâzýmdý. Sonra; hem kalben, hem aklen hakikata giden bazý büyük ehl-i hakikatýn arkasýnda gitmek istedi. Baktý; onlarýn herbirinin ayrý, cazibedar bir hassasý var. Hangisinin arkasýndan gideceðine tahayyürde kaldý. Ýmam-ý Rabbanî de, ona gaybî bir tarzda «Tevhid-i kýble et» demiþ. Yâni: «Yalnýz bir Üstadýn arkasýndan git.» O çok yaralý Eski Saidin kalbine geldi ki: Üstad-ý hakikî Kur'andýr, tevhid-i kýble bu üstadla olur, diye yalnýz o üstad-ý kudsînin irþadiyle hem kalbi, hem ruhu, gayet garip bir tarzda sülûka baþladýlar. Nefs-i emmaresi de, þükûk ve þübehatiyle onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalý olarak deðil, belki Ýmam-ý Gazali, Mevlâna Celâleddin ve Ýmam-ý Rabbanî gibi kalb, ruh ve akýl gözleri açýk olarak, ehl-i istiðrakýn akýl gözünü kapadýðý yerlerde, o makamlarda gözü açýk olarak gezmiþ. Cenab-ý Hakka hadsiz þükür olsun ki, Kur'anýn dersiyle, irþadiyle hakikata bir yol bulmuþ. Hattâ,    وَفِى كُلِّ شَىْءٍ  لَهُ  اَيَةٌ  تَدُلُّ  عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ  hakikatýna mazhar olduðunu Yeni Saidin Risale-i Nuriyle göstermiþ. Mevlâna Celâleddin, Ýmam-ý Rabbanî ve Ýmam-ý Gazalî gibi akýl ve kalb ittifakiyle gittiði için, herþeyden evvel</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 128)</p><p> </p><p>
ne bir tabib ara!» Ben dedim: «Sen tabibim ol!» Tuttum, kendimi ona muhatab addederek o kitabý bana hitab ediyor gibi okudum. Fakat kitabý çok þiddetli idi, gururumu dehþetli kýrýyordu, nefsimde þiddetli ameliyat-ý cerrahiye yaptý; dayanamadým, yarýsýna kadar kendimi ona muhatap ederek okudum, bitirmeye tahammülüm kalmadý. O kitabý dolaba koydum. Fakat sonra ameliyat-ý þifâkâraneden gelen acýlar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadýmýn kitabýný tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacaatýný dinledim, çok istifaza ettim. Sonra, Ýmam-ý Rabbaninin «Mektubat» kitabýný gördüm, elime aldým, halis bir tefe'ül ederek açdým. Acaibdendir ki, bütün Mektubatýnda yalnýz iki yerde «Bediüzzaman» lâfzý var. O iki mektub bana birden açýldý. Pederimin ismi Mirza olduðundan, o mektuplarýn baþýnda; «Mirza Bediazzamana mektup» diye yazýlý olarak gördüm. Fesübbanallah! dedim, bu bana hitap ediyor. O zaman, Eski Saidin bir lâkabý Bediüzzaman idi. Halbuki Hicretin üçyüz senesinde Bediüzzaman-ý Hemedânî'den baþka o lâkabla iþtihar etmiþ zatlarý bilmiyordum. Demek, imamýn zamanýnda dahi öyle bir adam vardý ki, ona, o iki mektubu yazmýþ. O zatýn hali benim halime benziyormuþ ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnýz, Ýmam o mektublarýnda tavsiye ettiði gibi çok mektublarýnda musýrrane þunu tavsiye ediyor. «Tevhid-i kýble et» yani: «Birini üstad tut, arkasýndan git, baþkasiyle meþgul olma.» Þu en mühim tavsiyesi, benim istidadýma  ve ahvâl-i ruhiyeme muvafýk gelmedi. Ne kadar düþündüm.. bunun arkasýndan mý, yoksa öte-</p><p> </p><p>
________________________________________</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
kalb ve ruhun yaralarýný tedavi ve nefsinin evhamdan kurtulmasýný te'mine çalýþýp Felillâhilhamd Eski Said, Yeni Saide inkýlâb etmiþ. Aslý Farisî, sonra Türkçe olan Mesnevi-i Þerif gibi, o da , Arabça bir nevi mesnevi hükmünde «Katre», «Hubab», «Habbe», «Zühre», «Zerre», «Þemme», «Þûle», «Lema'lar», «Reþhalar», «Lasiyyemalar» vesaire dersleri ve Türkçe de, «Nokta» ve «Lemeât» ý gayet kýsa bir surette yazmýþ, fýrsat buldukça da tabetmiþ. Yarým asra yakýn o mesleði Risale-i Nur suretinde, fakat dahilî nefs ve þeytanla mücadeleye bedel; hariçte, muhtaç mütehayyirlere ve dalâlete giden ehl-i felsefeye karþý Risale-i Nur, geniþ ve küllî mesnevîler hükmüne geçti.</p><p> </p><p>
  ...............................................................</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  O fidanlýk mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dahili cihetinde çalýþmýþ, kalb ve ruh içinde yol açmaða muvaffak olmuþ. Bahçesi olan Risale-i Nur; hem enfüsî hem ekser cihetinde turuk-u cehriye gibi afakî ve hariç daireye bakýp, mârifetullaha geniþ ve her yerde yol açmýþ. Adeta, Musa Aleyhisselâmýn Asasý gibi nereye vurmuþ, su çýkarmýþ.</p><p> </p><p>
  Hem; Risale-i Nur, hükema ve ulemanýn mesleðinde gitmeyip, Kur'ânýn bir i'caz-ý manevisiyle herþeyde bir pencere-i marifet açmýþ, bir senelik iþi bir saatte görür gibi, Kur'âna mahsus bir sýrrý anlamýþtýr ki, bu dehþetli zamanda hadsiz ehl-i inadýn hücumlarýna karþý maðlub olmayýp galebe etmiþ...»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 129)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
kinin mi arkasýndan gideyim? Tahayyürde kaldým. Herbirinde ayrý ayrý cazibedar hâsiyetler var; biriyle iktifa edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenab-ý Hakkýn rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turuklarýn baþý ve þu cedvellerin menbaý ve þu seyyarelerin güneþi, Kur'an-ý Hakîmdir, hakikî tevhid-i kýble bunda olur. Öyle ise en âlâ mürþid de ve en mukaddes üstad da odur, ona yapýþtým.(Hâþiye) ...........»</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
                               * * *</p><p> </p><p>
  Harb-i Umumî'de maðlubiyetimizden dolayý fazla müteessir olduðunuzu görüyoruz diyenlere cevaben:</p><p> </p><p>
  - Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat ehl-i Ýslâmýn eleminden gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i Ýslâma indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiðini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ýþýk görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inþâallah diyerek tebessüm eylerdi.</p><p> </p><p>
  Ýstanbul'da en büyük ve en ehemmiyetli ve tesirli hizmet-i vataniye ve milliyesinden birisi de "Hutuvat-ý Sitte" adlý eseriyle gaddar zalimlerin yüzlerine tükürüp, izzet-i diniyeyi ve þeref-i Ýslâmiyeyi muhafaza etmesidir. Ýstanbul'un yabancýlar tarafýndan iþgali sýralarýnda, Ýngiliz Anglikan Kilisesi'nin Meþihat-ý Ýslâmiye'den sorduðu altý sualine, altý tükürük manasýnda verdiði makul ve sert cevablarý, onun derece-i cesaret ve kemalât ve þecaatýný fiilen göstermektedir. "Hutuvat-ý Sitte"yi neþrettiði zaman, Çanakkale'de muharebe oluyordu. Ýstanbul'un iþgalini müteakib Ýngiliz Baþkumandaný'na bu eser gösterilir ve Bediüzzaman'ýn bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduðu kendisine ihbar edilir. O cebbar kumandan, idam kararýyla vücudunu ortadan kaldýrmak istedi ise de; fakat kendisine, Bediüzzaman idam edilirse bütün Þarkî Anadolu Ýngiliz'e ebediyen adavet edeceði ve aþiretler her ne pahasýna olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir þey yapamaz.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 130)</p><p> </p><p>
  Ýstanbul'da Ýngilizler desiseleriyle Þeyhülislâmý ve diðer bazý ülemayý lehlerine çevirmeðe çalýþmalarýna mukabil, Bediüzzaman "Hutuvat-ý Sitte" adlý eseri ve Ýstanbul'daki faaliyeti ile; Ýngiliz'in âlem-i Ýslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarýný, tarihî düþmanlýðýný etrafa neþrederek Anadolu'daki Millî Kurtuluþ Hareketini desteklemiþ, bu hususta en büyük âmillerden birisi olmuþtu.</p><p> </p><p>
  Bu hizmetine dair kendi ifadesinden bir parça:</p><p> </p><p>
  Bir zaman Ýngiliz Devleti, Ýstanbul Boðazý'nýn toplarýný tahrib ve Ýstanbul'u istilâ ettiði hengâmda; o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesi'nin baþpapazý tarafýndan Meþihat-ý Ýslâmiye'den dinî altý sual soruldu. Ben de o zaman Dâr-ül Hikmet-il Ýslâmiye'nin azasý idim. Bana dediler: "Bir cevab ver. Onlar altý suallerine, altý yüz kelime ile cevab istiyorlar." Ben dedim: "Altýyüz kelime ile deðil, altý kelime ile de deðil, hattâ bir kelime ile deðil; belki bir tükürük ile cevab veriyorum! Çünki o devlet, iþte görüyorsunuz ayaðýný boðazýmýza bastýðý dakikada, onun papazý maðrurane üstümüzde sual sormasýna karþý, yüzüne tükürmek lâzým geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!.." demiþtim.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Ýstanbul'daki çok ehemmiyetli ve muvaffakýyetli hizmetinden, Türk Milletine pek ziyade menfaatler husule geldiðini müþahede eden Ankara Hükûmeti; Bediüzzaman'ýn kýymet ve ehemmiyetini takdir ederek Ankara'ya davet ederler. M. Kemal Paþa þifre ile davet etmiþ ise de, cevaben:</p><p> </p><p>
  -Ben tehlikeli yerde mücahede etmek istiyorum. Siper arkasýnda mücahede etmek hoþuma gitmiyor. Anadolu'dan ziyade, burayý daha tehlikeli görüyorum, demiþtir.</p><p> </p><p>
   Üç defa þifre ile davet ediliyor. Eski Van Valisi, dostu meb'us Tahsin Bey vasýtasýyla davet edildiði için, nihayet karar verir ve Ankara'ya gelir. Ankara'da alkýþlarla karþýlanýr. Fakat ümid ettiði muhiti bulamaz. Kendisi Hacý Bayram civarýnda ikamet eder. Meclis-i Meb'usan'da dine karþý gördüðü lâkaydlýk ve garblýlaþmak bahanesi altýnda, Türk Milleti'nin kudsî mefahir-i tarihiyesi olan þeair-i Ýslâmiyeden bir soðukluk gördüðü için, meb'uslarýn ibadete, bilhassa namaza müdavim olmalarýnýn lüzum ve ehem-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 131)</p><p> </p><p>
miyetine dair bir beyanname neþreder ve meb'uslara daðýtýr. Kâzým Karabekir Paþa da M. Kemal'e okur. O beyanname þudur:</p><p> </p><p>
يَا اَيُّهَا الْمَبْعُوثُونَ اِنَّكُمْ لَمَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ</p><p> </p><p>
  "Ey mücahidîn-i Ýslâm ve ey ehl-i hall ve akd!.."</p><p> </p><p>
  Bu fakirin, bir mes'elede on sözünü, birkaç nasihatýný dinlemenizi rica ediyorum.</p><p> </p><p>
  1- Þu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i Ýlahiye bir þükür ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa nimet böyle þükür görmezse, gider. Madem ki Kur'aný, Allah'ýn tevfikiyle düþmanýn hücumundan kurtardýnýz. Kur'anýn en sarih ve en kat'î emri olan "salât" gibi feraizi imtisal etmeniz lâzýmdýr. Ta onun feyzi, böyle hârika suretinde üstünüzde tevali ve devam etsin.</p><p> </p><p>
  2- Âlem-i Ýslâm'ý mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandýnýz. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, þeair-i Ýslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira müslümanlar, Ýslâmiyet hasebiyle sizi severler.</p><p> </p><p>
  3- Bu âlemde, evliyaullah hükmünde olan gazi ve þühedalara kumandanlýk ettiniz! Kur'anýn evamir-i kat'îsine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nuranî güruha refik olmaya çalýþmak, âlî himmetlerin þe'nidir. Yoksa burada kumandan iken, orada bir neferden istimdad-ý nur etmeðe muztar kalacaksýnýz. Bu dünya-yý deniyye, þan ve þerefiyle öyle bir meta' deðil ki, aklý baþýndaki insanlarý iþba' etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzât olsun.</p><p> </p><p>
  4- Bu millet-i Ýslâm'ýn cemaatleri, her ne kadar bir cemaat namazsýz kalsa, hattâ fâsýk da olsa, yine baþlarýndakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum þarkta, umum memurlara dair en evvel sorduklarý sual bu imiþ:</p><p> </p><p>
  - Acaba namaz kýlýyorlar mý? derler, namaz kýlarsa mutlak emniyet ederler; kýlmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarýnda müttehemdir.</p><p> </p><p>
  Bir zaman Beytüþþebab aþairinde isyan vardý. Ben gittim sordum:</p><p> </p><p>
  -Sebeb nedir?</p><p> </p><p>
  Dediler ki:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 132)</p><p> </p><p>
  -Kaymakamýmýz namaz kýlmýyordu; öyle dinsizlere nasýl itaat edeceðiz? Halbuki bu sözü söyliyenler de namazsýz, hem de eþkiya idiler.</p><p> </p><p>
  5- Enbiyanýn ekseri Þarkta ve hükemanýn aðlebi Garbda gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, þarký ayaða kaldýracak din ve kalbdir; akýl ve felsefe deðildir. Madem þarký intibaha getirdiniz, fýtratýna muvafýk bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebaen-mensurâ gider veya sathî kalýr.</p><p> </p><p>
  6- Hasmýnýz ve Ýslâmiyet düþmaný Ýngiliz, dindeki kayýdsýzlýðýnýzdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki; Yunan kadar Ýslâm'a zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardýr. Maslahat-ý Ýslâmiye ve selâmet-i millet namýna bu ihmali, a'male tebdil etmeniz gerektir. Görülüyor ki; Ýttihadçýlarýn o kadar azm ve sebat ve fedakârlýklarýyla; hattâ Ýslâm'ýn þu intibahýna da sebeb olduklarý halde, bir kýsmý dinde lâübalilik tavrýný gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki Ýslâmlar, dindeki ihmallerini görmedikleri için, onlara takdir ve hürmet verdiler ve veriyorlar.</p><p> </p><p>
  7- Âlem-i küfür bütün vesaitiyle ve medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i Ýslâm'a hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettikleri halde âlem-i Ýslâm'a dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fýrak-ý dâlle-i Ýslâmiye, birer kemmiye-i kalile-i muzýrra suretinde mahkûm kaldýðý ve Ýslâmiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediði bir zamanda, lâübaliyane, Avrupa medeniyet-i habisesinden süzülen bir cereyan-ý bid'akârane sinesinde yer tutamaz. Demek âlem-i Ýslâm içinde mühim ve inkýlabvâri bir iþ görmek; Ýslâmiyet'in desatirine inkýyad ile olabilir, baþka olamaz. Hem olmamýþ, olmuþ ise çabuk ölüp sönmüþ.</p><p> </p><p>
  8- Za'f-ý dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yýrtýlmaya yüz tuttuðu bir zamanda ve medeniyet-i Kur'an'ýn zaman-ý zuhuru geldiði bir anda, lâkaydane ve ihmalkârane müsbet bir iþ görülmez. Menfîce tahribkârane iþ ise, bu kadar rahnelere maruz kalan Ýslâm, zâten muhtaç deðildir.</p><p> </p><p>
  9- Sizin muzafferiyetinizi ve hizmetinizi takdir eden ve sizi seven, cumhur-u mü'minîndir ve bilhassa tabaka-i avamdýr ki, saðlam müslümanlardýr. Sizi ciddî sever ve tutar ve size minnetdardýr ve fedakârlýðýnýzý takdir ederler ve intibaha gelmiþ en</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 133)</p><p> </p><p>
cesîm ve müdhiþ bir kuvveti size takdim ederler. Sizi dahi, evamir-i Kur'aniyeyi imtisâl ile onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ý Ýslâm namýna zarurîdir. Yoksa Ýslâmiyet'ten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu, firenk mukallidlerini avam-ý müslimîne tercih etmek, maslahat-ý Ýslâm'a münafî olduðundan; âlem-i Ýslâm nazarýný baþka tarafa çevirecek ve baþkasýndan istimdad edecektir.</p><p> </p><p>
  10- Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa; hayatýndan vazgeçmiþ mecnun bir cesur lâzým ki, o yola sülûk etsin. Þimdi, yirmidört saatten bir saati iþgal eden namaz gibi zaruriyat-ý diniyenin imtisalinde yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var; yalnýz gaflet, tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ý dünyevî olabilir. Halbuki feraizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnýz gaflete, dalalete istinad eden tek bir ihtimal-i necat olabilir.</p><p> </p><p>
  Acaba, dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasýl müsaade eder? Bahusus bu mücahidîn kumandanlar ve büyük meclis taklid edilir. Kusurlarýný, millet ya taklid veya tenkid edecek. Ýkisi de zarardýr. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibadý da tazammun ediyor. Sýrr-ý tevatür ve icmaý tazammun eden hadsiz ihbaratý ve delaili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i þeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakikî ve ciddî iþ görülmez. Þu inkýlab-ý azîmin temel taþlarý saðlam gerek...</p><p> </p><p>
  Þu meclisin þahsiyet-i maneviyesi, sahib olduðu kuvvet cihetiyle, mana-yý saltanatý deruhde etmiþtir. Eðer þeair-i Ýslâmiyeyi bizzât imtisal etmek ve ettirmekle mana-yý hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse; hayat için dört þeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakall beþ defa dine muhtaç olan þu fýtratý bozulmayan ve lehviyat-ý medeniye ile ihtiyacat-ý ruhiyesini unutmayan milletin hacat-ý diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye mana-yý hilafeti tamamen kabul ettiðiniz isme ve resme ve lafza verecek ve o manayý idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarîkiyle olmayan öyle bir kuvvet, inþikak-ý asâya sebebiyet verecektir. Ýnþikak-ý asâ ise, وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا Âyetine zýddýr.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 134)</p><p> </p><p>
  Zaman, cemaat zamanýdýr. Cemaatýn ruhu olan þahs-ý manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ý þer'iyeye daha ziyade muktedirler. Halife-i þahsî, ancak ona istinad ile vezaifini deruhde edebilir. Cemaatýn ruhu olan þahs-ý manevî eðer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eðer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliði de, fenalýðý da mahduddur. Cemaatýn gayr-ý mahduddur. Harice karþý kazandýðýnýz iyiliði, dâhildeki fenalýkla bozmayýnýz. Bilirsiniz ki; ebedî düþmanlarýnýz ve zýdlarýnýz ve hasýmlarýnýz, Ýslâm'ýn þeairini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, þeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa þuursuz olarak, þuurlu düþmana yardýmdýr. Þeairde tehavün, za'f-ý milliyeti gösterir. Za'f ise, düþmaný tevkif etmez, teþci' eder.</p><p> </p><p>
 حَسْبُنَا اللّهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bu meb'usana hitab, namaz kýlanlara altmýþ meb'us daha ilâve eder. Namazgâh olan küçücük odayý, büyük bir odaya tebdil ettirir.</p><p> </p><p>
  Bu parça meb'uslara ve umum kumandanlara ve ülemalara okutturulmakla, reisle þiddetli bir münakaþaya sebebiyet verir. Bir gün divan-ý riyasette, elli-altmýþ meb'us içinde, karþýlýklý fikir teatisinde, M. Kemal Paþa:</p><p> </p><p>
  -Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzýmdýr; sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çaðýrdýk. Geldiniz, en evvel namaza dair þeyleri yazdýnýz, aramýza ihtilaf verdiniz, der. Bu söz üzerine Bediüzzaman, birkaç makul cevabý verdikten sonra, þiddetle ve hiddetle iki parmaðýný ileri uzatarak:</p><p> </p><p>
  -Paþa.. paþa! Ýslâmiyet'te imandan sonra en yüksek hakikat namazdýr. Namaz kýlmayan haindir, hainin hükmü merduddur, der. Fakat Paþa tarziye verir, iliþemez.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman Ankara'da bulunduðu müddetçe, en birinci maksadý olan, Þark Dârülfünununun tesisi için uðraþmaktan kat'iyen geri durmadý. Bir gün meb'uslar heyetine der:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 135)</p><p> </p><p>
  - Bütün hayatýmda bu dârülfünunu takib ediyorum. Sultan Reþad ve Ýttihadcýlar, yirmi bin altýn lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz...</p><p> </p><p>
  O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine, "Bunu meb'uslar imza etmelidirler" der. Bazý meb'uslar diyorlar ki:</p><p> </p><p>
  -Yalnýz sen medrese usûlüyle, sýrf Ýslâmiyet noktasýnda gidiyorsun; halbuki þimdi garblýlara benzemek lâzým.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  -O Vilâyât-ý Þarkiye, Âlem-i Ýslâmýn bir nevi merkezi hükmündedir; fünun-u cedide yanýnda, ulûm-u diniye de lâzým ve elzemdir. Çünki ekser enbiyanýn þarkta, ekser hükemanýn garbda gelmesi gösteriyor ki; þarkýn terakkiyatý dinle kaimdir. Baþka vilayetlerde sýrf fünun-u cedide okuttursanýz da, þarkta her halde millet, vatan maslahatý namýna, ulûm-u diniye esas olmalýdýr. Yoksa Türk olmayan müslümanlar, Türk'e hakikî kardeþliðini hissedemeyecek. Þimdi bu kadar düþmanlara karþý, teavün ve tesanüde muhtacýz. Hattâ bu hususta size bir hakikatlý misal vereyim:</p><p> </p><p>
  Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardý. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniyeden aldýðý hamiyet dersi ile her vakit derdi: "Sâlih bir Türk, elbette fâsýk kardeþimden ve babamdan bana daha ziyade kardeþtir ve akrabadýr." Sonra ayný talebe, talihsizliðinden, sýrf maddî fünun-u cedide okumuþ. Sonra ben -dört sene sonra- esaretten gelince onunla konuþtum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: Ben þimdi, Râfizî bir Kürd'ü, sâlih bir Türk hocasýna tercih ederim.</p><p> </p><p>
  Ben de:</p><p> </p><p>
  Eyvah! dedim, ne kadar bozulmuþsun? Bir hafta çalýþtým, onu kurtardým; eski hakikatlý hamiyete çevirdim.</p><p> </p><p>
  Ýþte ey meb'uslar!... O talebenin evvelki hali, Türk Milletine ne kadar lüzumu var. Ýkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadýðýný fikrinize havale ediyorum. Demek -farz-ý muhal olarak- siz baþka yerde dünyayý dine tercih edip, siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de; her halde þark vilayetlerinde din tedrisatýna azamî ehemmiyet vermeniz lâzým.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 136)</p><p> </p><p>
  Bu hakikatlý maruzat üzerine, muhalifler dýþarý çýkýp, 163 meb'us o kararý imza ederler.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman küçük yaþýnda iken tasavvur ettiði ve hayatýný o yolda feda etmeye azmettiði ve hayatýnýn bir gayesi ve neticesi olarak kabul ettiði "Âlem-i Ýslâm'da büyük bir intibah ve inkiþaf" emeliyle Ankara'ya gelmiþti. Daha meþrutiyetin ilânýndan evvel, Ýstanbul'a gelmeden Þarkî Anadolu'da yüzlerce ehl-i ilim ve erbab-ý fazilet kimselerle mübahaseleri; ve Ýstanbul'da birdenbire meydana çýkarak, ülemayý hayrete sevketmesi; ve ehl-i siyaseti telaþa düþürmesi; ruhunda büyük bir Ýslâmî inkýlabýn müessisi halinin mevcud olduðunu gösteriyordu. Ve kendisi; daha eskiden ruhunda bu vazifenin mes'uliyetini, hem þevk ve sürurunu hissetmiþti.</p><p> </p><p>
  Hürriyetin ilânýný müteakib; gazetelerde meþrutiyeti þeriata hâdim yapmakla, Anadolu ve âlem-i Ýslâm kýt'asýnda büyük bir saadetin zuhuruna vesile olunacak ümidiyle neþrettiði makaleler ve muhtelif içtimalardaki nutuklarý, hep bu mezkûr niyet ve tasavvurunun neticesi idi. "El-Hutbet-üþ Þamiye", "Sünuhat" ve "Lemaat" gibi bazý eserlerinde de görüldüðü gibi, "Þu istikbal zulümatý ve inkýlablarý içerisinde en gür ve en muhteþem sada, Kur'anýn sadasý olacaktýr!" diye beyanatý vardý.</p><p> </p><p>
  Abbasileri müteakiben, âlem-i Ýslâm içinde Ýslâmî idareyi ele alan Türklerin bin senelik muazzam idaresinden ve hilafet sürmelerinden sonra, bütün dünyayý dehþete veren bir harb-i umumî meydana gelmiþ, Osmanlý Devleti inkýraz bulmuþ; Ýslâm'ýn ebedî düþmanlarý, merkez-i hükûmeti istila ederek, müslümanlýðýn mahvolduðu kanaatýna varmýþlardý! Ýþte Bediüzzaman, Ýlahî kudretin tecellisiyle ve ihsanýyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç verebilecek bir teþekkülün zuhuru dolayýsýyla ve kendisi de beraber çalýþmak ümidiyle Ankara'ya gelmiþti. Avn-i Ýlahî ve mu'cize-i Peygamberî ile düþman taarruzlarýný def'eden ve milletin idaresinin baþýna geçen yeni Hükûmet-i Cumhuriyede, doðrudan doðruya Kur'an'a istinad eden ve Âlem-i Ýslâm'ýn vahdetini nokta-i istinad yapacak ve Ýslâmiyet'in hakikatýnda mevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aþýlamak üzere mecliste çalýþýyordu. Fakat pek kuvvetli maniler karþýsýna çýktý.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 137)</p><p> </p><p>
  Âlem-i Ýslâm'ý alâkadar eden ve bin üçyüz yýllýk ümmetin, dehþetli tehlikesinden istiaze ettiði (Allah'a sýðýndýðý) bir zamaný ve fitneyi ateþlendireceklerin kimler olduðunu anlamýþ bulunuyordu. Bir gün riyaset odasýnda, M. Kemal Paþa ile iki saat kadar konuþtular. Ýslâm ve Türk düþmanlarýnýn arasýnda nam kazanmak emeliyle, þeair-i Ýslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve vatan ve Âlem-i Ýslâm hakkýnda büyük zarar tevlid edeceðini; eðer bir inkýlab yapmak îcab ediyorsa, doðrudan doðruya Ýslâmiyet'e müteveccihen Kur'an'ýn kudsî kanun-u esasîsi noktasýndan yapmak lâzým geldiði mealinde ihtarlarda bulunur ve þu temsili ders verir. (Mektubat Sahife: 426).</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  «Meselâ: Ayasofya Camii, ehl-i fazl ve kemalden mübarek ve muhterem zatlarla dolu olduðu bir zamanda, tek-tük sofada ve kapýda haylaz çocuklar ve serseri ahlâksýzlar bulunup, camiin pencerelerinin üstünde ve yakýnýnda, ecnebilerin eðlenceperest seyircileri bulunsa; bir adam o camiye girip ve o cemaat içine dahil olsa eðer güzel bir sadâ ile þirin bir tarzda Kur'andan bir aþir okusa; o vakit binler ehl-i hakikatýn nazarlarý ona döner. Hüsn-ü teveccühle, manevî bir dua ile, o adama bir sevab kazandýrýrlar. Yalnýz, haylaz çocuklarýn ve serseri mülhidlerin ve tek-tük ecnebilerin hoþuna gitmeyecek. Eðer o mübarek camiye ve o muazzam cemaat içine o adam girdiði vakit; süflî, edebsizce fuhþa ait þarkýlarý baðýrýp çaðýrsa, raksedip zýplasa, o vakit haylaz çocuklarý güldürecek, o serseri ahlâksýzlarý fuhþiyata teþvik ettiði için hoþlarýna gidecek; ve Ýslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebilerin, istihzakârane tebessümlerini celbedecek. Fakat, umum o muazzam ve mübarek cemaatin bütün efradýndan bir nazar-ý nefret ve tahkir celbedecektir. Esfel-i safiline sukut derecesinde, nazarlarýnda alçak görünecektir.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte aynen bu misâl gibi, Âlem-i Ýslâm ve Asya, muazzam bir camidir. Ve içinde ehl-i iman ve ehl-i hakikat, o camideki muhterem cemaattir. O haylaz çocuklar ise, çocuk akýllý dalkavuklardýr. O serseri ahlâksýzlar; firenk-meþreb, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebi seyirciler ise, ecnebilerin naþir-i efkârý olan gazetecilerdir. Her bir müslüman - hususan ehl-i fazl ve kemal ise- bu camide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar-ý dikkat ona çevrilir. Eðer Ýslâmiyetin bir sýrr-ý esasý olan ihlâs ve Rýza-yý Ýlâhî cihetinde, Kur'an-ý Hakîmin ders verdiði ahkâm ve</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 138)</p><p> </p><p>
hakaik-ý kudsiyeye dair harekât ve a'mâl ondan sudur etse, lisan-ý hali, manen Âyat-ý Kur'aniyeyi okusa; o vakit manen- Âlem-i Ýslâmýn herbir ferdinin vird-i zebaný olan</p><p> </p><p>
                     اَللَّهُ اغْفِرْلِلْمُؤْمِنِينَ  وَالْمُؤْمِنَاتِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
duasýnda dahil olup hissedar olur; ve umumu ile uhuvvetkârane alâkadar olur. Yalnýz, hayvanat-ý muzýrra nevinden bazý ehl-i dalâletin ve sakallý çocuklar hükmündeki bazý ahmaklarýn nazarlarýnda kýymeti görünmez. Eðer o adam, medar-ý þeref tanýdýðý bütün ecdadýný ve medar-ý iftihar bildiði bütün geçmiþlerini ve ruhen nokta-i istinad telâkki ettiði Selef-i Salihin cadde-i nuranîlerini terkedip; heveskârane, hevaperestane, riyakârane, þöhretperverane, bid'akârane iþlerde ve harekâtda bulunsa; manen, bütün ehl-i hakikat ve ehl-i imanýn nazarýnda en alçak mevkie düþer. </p><p> </p><p>
   اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ  يَنْظُرُ بِنُورِ اللَهِ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Sýrrýna göre ehl-i iman ne kadar âmi ve cahil de olsa, aklý derketmediði halde, kalbi öyle hodfüruþ adamlarý soðuk görür; manen nefret eder.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Ýþte, hubb-u caha meftun ve þöhretperestliðe mübtelâ adam, (ikinci adam) hadsiz bir cemaatin nazarýnda esfel-i safiline düþer; ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancý bazý serserilerin nazarýnda muvakkat ve menhus bir mevki kazanýr;</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
اَْلاَخِلاَّءُ يَوْمَئِذٍ  بَعْضُهُمْ  لِبَعْضٍ  عَدُوٌّ  اِلاَّ الْمُتَّقِينَ     sýrrýna göre; dünyada zarar, berzahda azab, Âhirette düþman bazý yalancý dostlarý bulur.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Birinci suretteki adam; faraza, hubb-u cahý kalbinden çýkarmazsa, fakat ihlâs ve rýza-yý Ýlâhiyi esas tutmak ve hubb-u cahý hedef ittihaz etmemek þartiyle bir nevi meþru makam-ý manevî, hem muhteþem bir makam kazanýr ki; o hubb-u cah damarýný tamamiyle tatmin eder. Bu adam, az hem pek az ve ehemmiyetsiz bir þey kaybeder; ona mukabil, çok, hem pek çok kýymetdar, zararsýz þeyleri bulur. Belki birkaç yýlaný kendinden kaçýrýr. Ona bedel, çok mübarek mahlûklarý arkadaþ bulur; onlarla ünsiyet eder. Veya ýsýrýcý yabanî eþek arýlarýný kaçýrýp, mübarek rahmet þerbetçi-</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 139)</p><p> </p><p>
leri olan arýlarý kendine celbeder. Onlarýn ellerinden bal yer gibi öyle dostlar bulur ki; daima dualariyle âb-ý kevser gibi feyizler, Âlem-i Ýslâmýn etrafýndan onun ruhuna içirilir ve defter-i a'mâline geçirilir.»</p><p> </p><p>
  M. Kemal Paþa itiraz ile, içindeki niyet ve halet-i ruhiyesini ifade ile, Bediüzzaman'ý kendine çekmek ve nüfuzundan istifade etmek ister. Ve Bediüzzaman'a meb'usluk, hem Dâr-ül Hikmet'teki eski vazifesini, hem þarkta Þeyh Sünusî'nin yerine vaiz-i umumî, hem bir köþk tahsisi gibi teklifler yapar.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eþhas-ý âhirzamana ait haberlerin mühim bir kýsmýný ve hürriyetten evvel Ýstanbul'da tevilini söylediði hadîslerin ihbar ettiði âhirzamanýn dehþetli þahýslarýnýn Âlem-i Ýslâm ve insaniyette zuhur ettiðini görür. Ve yine gelen rivayetlerden, onlara karþý çýkacak ve mukabele edecek olan Hizb-ül Kur'an hakkýnda, "O zamana yetiþtiðiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kýlýnç hükmünde i'caz-ý Kur'an'ýn nurlarýyla mukabele edilebilir." tavsiyesine müraatla, Ankara'da teþrik-i mesaî edemeyeceði için, kendisine tevdi' edilmek istenen meb'usluk, Dâr-ül Hikmet-il Ýslâmiye gibi Diyanet'teki azalýðý, hem vilayat-ý þarkýye vaiz-i umumîliði tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalýþan ve Ankara'dan ayrýlmamasýný rica için istasyona kadar gelen bir kýsým meb'uslarýn da arzularýna uyamayacaðýný bildirerek Ankara'dan ayrýlýr, Van'a gider. Ve orada hayat-ý içtimaiyeden uzaklaþarak Erek Daðý eteðinde, Zernebad Suyu baþýnda bir maðaracýkta idame-i hayat etmeye baþlar...</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
Ankara'daki Hayatýna Dair Risale-i Nur'dan bir parça</p><p> </p><p>
(Yirmi Üçüncü Lem'a «Tabiat Risalesi» nden)</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  ... Bin üçyüz otuz sekizde Ankara'ya gittim. Ýslâm ordusunun Yunana galebesinden neþ'e alan ehl-i imanýn kuvvetli efkârý içinde, gayet müthiþ bir zýndýka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalýþtýðýný gördüm. Eyvah! Dedim,</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh:» (T: 140)</p><p> </p><p>
bu ejderha imanýn erkânýna iliþecek. O vakit, þu Âyet-i Kerîmenin bedahet derecesinde Vücud ve Vahdaniyeti ifham ettiði cihetle ondan istimdad edip, o zýndýkanýn baþýný daðýtacak derecede Kur'ân-ý Hakîmden alýnan kuvvetli bir bürhaný, Arabî bir Risalede yazdým. Ankar'da Yeni Gün Matbaasýnda tabettirmiþtim. Fakat maatteessüf, Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli bürhan te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkiþaf etti, hem kuvvet buldu. ......»</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6373</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:52:45 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat Giris</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6374-tarihce-i-hayat-giris/</link><description><![CDATA[<p>G Ý R Ý Þ</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
Evvelâ þunu itiraf edelim ki; bu Tarihçe-i Hayat, büyük Üstad'ýn hayatýný tam manasýyla ifade etmekten çok uzaktýr. Pek çok noktalar kýsa kesilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Hem onun þahsiyetine ait hususlarý aydýnlatacak ve açacak mahiyetteki vak'a ve hâdiselerden bir çoðu zikredilmemiþtir. Serdedilen fikir ve kanaatleri teyid eden vak'a ve hâdiseler pek çoktur. Bahsetmeyiþimizin yegâne sebebi, kendisinin razý olmamasýdýr.</p><p> </p><p>
  Evvelden beri hem sohbetlerinde, hem mektublarýnda bu zamanýn cemaat zamaný olup, þahsî kemalât ve meziyetlerin hizmet-i imaniyede þahs-ý manevî kadar tesiri olmadýðýný zikretmesi.. hem fâni þahsýndan ziyade, Kur'an-ý Hakîm'den nebean eden Risale-i Nur'a nazar edilmesini, bütün kýymet ve faziletin Risale-i Nur'da tecelli eden hakikat-ý Kur'aniyeye ait olduðunu defalarca ihtar etmesi.. ve kendisine ait böyle bir tarihçe-i hayat hazýrlandýðýný duyduðu zaman: "Tafsilâta lüzum yok. Yalnýz Risale-i Nur hizmetine dair bahisler yazýlsýn." diye haber göndermesi gibi sebeblere binaen, þahsýna ait bahisler gayet kýsa kesilmiþtir. Üstad'ýn hayatýna temas eden ve daha ziyade hizmet-i Nuriyeye ait mektublar, müdafaalar, muhtelif zamanlara ait o zamandaki ahvalini bir derece ifade eden makale ve hatýralarýný olduðu gibi koyduk. Bu suretle bu eser, istikbaldeki münevver Nur talebeleri için hakikî bir me'haz teþkil etmektedir. Muhterem edib ve muharrirler, bundan istifade ile inþâallah daha mükemmel, daha hakikatlý ve faydalý tarihçe-i hayatlar hazýrlayacaklardýr.</p><p> </p><p>
  Þurasýný da hatýrlatmak isteriz ki; bu eser, muhtelif meslek ve meþreblere mensub bulunan muharrirlerin indî mütalaalarýna ve ediblerin yersiz mübalaðalara kaçan kalemlerine havale edilerek safiyeti bozulmamýþtýr.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 20)</p><p> </p><p>
  Hem yine itiraf edelim ki: Risale-i Nur'un parlak ve nurlu vasfýna ve Said Nursînin baþtanbaþa iffet-i mücesseme ve þecaat-i hârika teþkil eden hayat ve ahlâkýna lâyýk izah, ifade ve üslûb ile meydana çýkamadýk. Bu zâtýn îfa ettiði binler küllî hizmetten bir tek hizmet, yaþadýðý müteaddid zamanlardan tek bir zamanda gösterdiði kahramanlýk ve hârika þecaati, te'lif ettiði âsârýndan bir tek eseri dahi onun için muazzam bir tarihçe-i hayat hazýrlanmasýna sebeb olabilirken; binler ayrý ayrý seciye, ahlâk-ý âliye, hizmet-i Kur'aniye, þehamet-i imaniye ile dolu ve yüzotuz kadar eserleriyle deðil bir kasaba, bir vilayet, bir memlekette; belki milletler, devletler müvacehesinde âlem-i Ýslâm ve insaniyete þamil ve müessir hizmet-i külliye ile mücehhez tarihçesi, elbette bu esere sýðýþmaz.. ve sýðýþamadý...</p><p> </p><p>
  Hem Üstad'ýn mesleðini, meþrebini ve hususî ahvalini, pek çok seciye ve hasletleri þahsýnda ve hizmetinde toplayan þahsiyetini tarif edemedik. Onun yaþadýðý müteaddid hayat safhalarýný yakýndan gören ve içinde bulunan talebe ve hizmetkârlarýný birer birer dinlemek ve görüþmek lâzýmdýr ki, tarihçe-i hayatý bir derece mufassal hazýrlanabilsin.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Bu eserin mütalaasýyla görülecek ki: Bugün, yalnýz Anadolu ve âlem-i Ýslâm için deðil, bütün insaniyet için kayda deðer büyük bir hakikat meydana çýkmýþtýr. Bu hakikat, umumun iþtirakiyle külliyet kesbederek, Risale-i Nur hizmet-i imaniyesi ve Bediüzzaman ve Nur Talebeleri diye adlandýrýlmaktadýr. Bu hakikatýn ve bu cereyanýn neden ibaret bulunduðu, menþe'i, gaye ve ideali ne olduðu, halk tabakalarýndaki tesiri, ferd ve cem'iyetin hayat-ý maddiye ve maneviyesine, istikbaldeki milletçe emniyet ve saadetimizin teminine ait tesiri, bu Tarihçe-i Hayatla tebarüz etmektedir.</p><p> </p><p>
  Netice itibariyle, zehirlemekten zevk alan akrep misillü ve anarþist ruhlu olmayan herbir ferd, bu davanýn karþýsýnda ancak sevinç duyar.</p><p> </p><p>
  Belki bize þöyle bir sual sorulabilir: "Acaba bu Tarihçe-i Hayatla Said Nursî beþerin efkârýna insan üstü bir varlýk olarak gösterilmek mi isteniyor?"</p><p> </p><p>
  Hayýr!..</p><p> </p><p>
sh: » (T: 21)</p><p> </p><p>
  Dünyanýn ve hayatýn mahiyetini bilen insanlar için, muvakkat âlâyiþin, þan ve þöhretin hiç bir kýymeti yoktur. Hakikatý müdrik bir insan, fânilerin sahte iltifatlarýna kýymet vermez ve arkasýna dönüp bakmaz. Ýþte Said Nursî bu noktadan da manevî büyük bir kahramandýr. Hayatý, insaný hayrette býrakan çeþitli kahramanlýklarla dolu olmakla beraber; Hak'ta, Hak yolunda fâni olup, þahsýndan feragat etmede de mümtaz bir fedakâr olarak nazara çarpmaktadýr. Ýlahî bir inayete mazhariyetle, dað gibi engelleri aþýp; bu asrýn yüzlerce menfî cereyanlarý karþýsýnda kudsî davasýný çekinmeyerek ilân edip selâmete çýkarmasý, kendisinin fâni þahsiyetinden tamamýyla feragat ettiðini, Hak yolunda fedai olduðunu göstermektedir.</p><p> </p><p>
  Evet Said Nursî þahsî dehasýyla ve inayet-i Hakla insanlýk âleminde yeni bir çýðýr açmýþtýr. Bu zât, bütün istidadýný ve benliðini ezelî bir hakikata feda ederek; bütün zamanlarda hükümran olan bu Kur'anî hakikatý dava edinmiþtir. Þahsýnda ve hizmetinde görünen bütün yüksek vasýf ve kemalât, ancak kudsî davasýndan aksetmektedir. Nasýlki binler ayna ortasýnda bulunan bir lâmba, nuranî ýþýða mâlik olduðu için karþýsýndaki aynalar adedince külliyet kesbeder ve o kadar kýymet alýr. Zira her bir aynada bir lâmba, ýþýðýyla beraber mevcuddur.. aynen öyle de, Bediüzzaman þu kâinatýn ve umum zamanlarýn manevî güneþi olan Kur'an-ý Hakîm'e ve Din-i Mübin-i Ýslâm'ýn mübelliði Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a müteveccih olmuþtur. Ve onlarýn ziyasýna ma'kes Risale-i Nur'un zuhuruna, inkiþafýna vesile olduðu için; eserinden ýþýk alan, davasýndan feyiz ve kuvvet alan yüzbinler, hattâ milyonlarca insanýn âyine-misal akýl, kalb ve ruhlarýnda manen yaþamakta ve örnek bir insan, büyük bir mütefekkir olarak kabul ve yâd edilmektedir.</p><p> </p><p>
  Ýþte onu manen yaþatan bu gibi kýymetlerdir. Dalalet cereyanlarýnýn karþýsýnda ehl-i iman fedakârlarýndan büyük bir þahs-ý manevî meydana çýkararak, muhkem bir sedd-i Kur'anî ve imanî tesis edip mü'minlerin nokta-i istinadý olmasýdýr. Ýnandýðý kudsî davaya gösterdiði azim ve sebatla, mü'minlerin kalblerini ihtizaza vererek, ruhlarda Ýslâmî aþk ve heyecaný uyandýrmasýdýr. Fânilere perestiþ eden bîçare insanlara, bâki ve lâyemut bir hakikatý gösterip nazarlarý oraya çevirmeðe çalýþmasýdýr. Vazifesinin böyle ulviyeti ile beraber; -fakat beþeriyet itibariyle-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 22)</p><p> </p><p>
ubudiyet vazifesiyle de kendini herkesten ziyade kusurlu, noksan ve âciz gören ve öyle bilen, dergâh-ý rahmette acz ve fakr ile niyaz eden ve insanlýða rahmeti, saadeti taleb eden bir abd-i azizdir; bir fakir-i müstaðnidir. Evet o, "Bir kimsenin imanýný kurtarýrsam, o zaman bana Cehennem dahi gül gülistan olur." demektedir. Nefsindeki enaniyet ve gurur putunu kýrmakla kalmamýþ; âlemdeki tabiatperestlerin putlarýný dahi târ u mar etmek gibi bir vazife gördüðü dost ve düþman, herkesin malûmu olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Ýþte Bediüzzaman hakkýnda takdir ve tebriki ifade eden bütün yazýlar bu mana içindir.</p><p> </p><p>
  Bazý gazetelerin zaman zaman yaptýklarý neþriyattan anlaþýlýyor ki: Din ve Ýslâmiyet düþmanlarý, ekseriya perde ardýndan bahaneler icad ederek dine saldýrmaktadýrlar. Doðrudan doðruya dinin ve Ýslâmiyetin aleyhinde bulunmuyorlar; dine hizmet eden, bu uðurda türlü fedakârlýklara katlananlarý nazar-ý âmmede kötülemek, halkýn sevgisini çürütmek için hücuma geçiyorlar; tâ ki dine hizmet edenleri âtýl vaziyete getirip, dinî inkiþafa mani' olsunlar. Ýmansýzlýðýn, ahlâksýzlýðýn revaç bulmasýný temin etsinler. Demokrasi devrinde ve din hürriyetine müsaade edildiði bu zamanda böyle olursa; "Din zehirdir" diye millet kürsüsünden ilânat yapýldýðý bir devirde dindarlara, hususan Ýslâmî geliþme ve inkiþafa hizmet edenlere nasýl davranýldýðý kolayca anlaþýlýr.</p><p> </p><p>
  Devr-i sâbýkta, Üstad ve Nur talebelerini mahkemeye sevkedenler arasýnda öyleleri çýkmýþ ki; kanun perdesi altýnda menfî ideolojilerine, þahsî kin ve ihtiraslarýna göre hareket etmiþler. Vazifelerinin îcabýný yapmalarý lâzýmgelirken; sanki vatan ve millet hainlerini yakalamýþ gibi çeþitli hakaret ve iftiralarla Bediüzzaman ve talebelerine hücum etmiþler; mahkeme beraet vermiþken, kanunu tatbik etmekle mükellef bazýlarý, Said Nursî için yakýnda idam edileceði þayiasýný etrafa yaymaktan sýkýlmamýþlardýr. Biz, bu yazýlarla onlar aleyhinde konuþmak deðil, bir hakikatý beyan etmek istiyoruz. Belki onlardan birçoðu, bu hareketinde mazurdur, mecburen yapmýþtýr. Her ne olursa olsun bu muameleler isbat ediyor ki; Bediüzzaman'ýn muhakeme olunduðu, mahkemeye sevkedildiði tarihlerde gizli dinsizler, ifsad komiteleri faaliyette idiler. Mahkeme eliyle mahkûm edemedikleri ve davasýna mani' olamadýklarý</p><p> </p><p>
sh: » (T: 23)</p><p> </p><p>
 Said Nursî'ye, insafsýzca iftiralarda, yalan propagandalarda bulunacaktýlar ve bulundular. Bu elîm vaziyeti gören her insaf sahibi, onun müstakim bir din adamý, hakikat adamý olduðunu söylemekten çekinmemiþtir. Binaenaleyh Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkýnda tekrarla ve ýsrarla devam edegelen takdirkâr yazý ve takrizlerin neþredilmesinin bir mühim âmili de bu olsa gerektir; ve tenkid edilmemelidir. Nazar-ý dikkatle bu zâtý ve eserlerini temaþa edenler, kemal-i takdirle tebrik ve senadan kendilerini alamamýþlardýr.</p><p> </p><p>
  Bilhassa mahkûm ettirilmek için sevkedildiði mahkemeler ve ehl-i vukuflar, eserlerini ve hayatýný tedkikten sonra, eserlerinde görünen kemalât ve güzelliði tasdik etmiþlerdir. Þu halde; milletin en zeki ve ferasetli tabakasýnýn, ehl-i akýl ve kalbin yarým asýrdan beri devam edegelen ve gittikçe umumiyet kesbeden Said Nursî ve Risale-i Nur hakkýndaki kanaat ve ifadeleri, gerçekten büyük bir hakikatýn tezahürü olarak kabul edilmek îcab eder.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Sual: Madem Allah Alîm'dir. Onun bilmesi ve iltifatý kâfidir. Ehl-i kemal büyük zâtlar, daima kendilerini setretmiþler. Hem bâki bir âlemde hakikatler bütün çýplaklýðýyla ortaya döküleceðine göre; ne için Risale-i Nur'un meziyetleri, Ýlahî inayet ve ikramlar çoklukla zikredilmiþ. Said Nursî'nin hizmet-i Kur'aniyesi esnasýnda mazhar olduðu hârika muvaffakýyet ve kemalât beyan edilmiþ ve bunlar ne için neþredilmiþ? Hattâ ilmî eserlerinin bir çoðunun arkasýnda bu nevi takrizler konulmuþ?</p><p> </p><p>
  Cevab: Bu hususta mukni' cevablar bazý mektublarda vardýr. Bir hülâsasý þudur: Bediüzzaman'ýn Risale-i Nur'un neþriyle hizmeti, doðrudan doðruya Kur'an hesabýnadýr. Ýman hakikatlarýnýn neþri, müslümanlarýn imanlarýnýn takviyesi, kuvvetlenmesi, dolayýsýyla Ýslâm dininin teali etmesi, din düþmanlarýnýn müfsid hücumlarýnýn def' edilmesi ve Ýslâm dininin insanlar arasýnda maddî ve manevî kemalâtýn zübde ve hülâsasý olduðunu âleme ilân etmek ve herkese kanaat-ý kat'iye vermek için zikredilmiþtir. Yukarýda bahsedildiði gibi aleyhte olanlar öyle insafsýzca hücumlarda bulunmuþlardýr ki; Said Nursî hadsiz muarýzlara, çok kuvvetli ve kesretli düþmanlara karþý; az, fakir ve zayýf olan Risale-i Nur talebelerine kuvve-i maneviye, gaybî imdad, teþci',</p><p> </p><p>
sh: » (T: 24)</p><p> </p><p>
sebat ve metanet vermek için Risale-i Nur hakkýndaki ikram-ý Ýlahî ve hizmetin makbuliyetine ait inayet-i Rabbaniyeyi zikretmiþ; insafsýz hücum ve asýlsýz iftiralara karþý mecburiyetle müdafaaya geçilmiþtir.</p><p> </p><p>
  Hem Tarihçe-i Hayata geçen bir mektubunda, Bediüzzaman:</p><p> </p><p>
  - "Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbul bir eserin mazharý olmaða hiç bir vecihle liyakatim yoktur. Fakat çok ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dað gibi bir aðacý halketmek kudret-i Ýlahiyenin þe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle temin ederim ki; Risale-i Nur'u senadan maksadým, Kur'anýn hakikatlarýný ve imanýn rükünlerini teyid ve isbat ve neþirdir. Hâlýk-ý Rahîmime yüzbinler þükür olsun ki; beni kendime beðendirmemiþ, nefsimin ayýblarýný ve kusurlarýný bana göstermiþ ve o nefs-i emmareyi baþkalara beðendirmek arzusu kalmamýþ. Kabir kapýsýnda bekleyen bir adamýn arkasýndaki fâni dünyaya riyakârane bakmasý, acýnacak bir hamakattýr ve dehþet verici bir hasarettir. Ýþte bu halet-i ruhiye ile, yalnýz hakaik-i imaniyenin tercümaný olan Risale-i Nur'un, Kur'anýn malý olarak meziyetlerini izhar ediyorum. Sözlerdeki hakaik ve kemalât benim deðil, Kur'anýndýr ve Kur'andan tereþþuh etmiþtir. Madem ben fâniyim, gideceðim; elbette bâki olacak bir þey ve bir eser benimle baðlanmamak gerektir ve baðlanmamalý. Evet lezzetli üzüm salkýmlarýnýn hasiyetleri, kuru çubuðunda aranýlmaz. Ýþte ben de öyle kuru çubuk hükmündeyim."</p><p> </p><p>
  Evet Said Nursî Risale-i Nur'la dinsizliðe ve Ýslâmiyet aleyhindeki cereyanlara karþý giriþtiði Kur'an ve iman hizmetinde çok yardýmcýlara, hükûmet ve milletçe teþvik ve müzaherete muhtaç iken, bilakis çeþitli iftira, tezvir ve ithamlarla hapse sürülmek, eserlerini imha etmek, halký kendinden soðutmak için aleyhinde türlü isnadlar yapýlmýþtýr. Elbette hak bildiði mesleðini; Kur'anýn þerefine ve Hazret-i Peygamber'in nübüvvetinin tealisine ait hizmetini aleyhindeki iftiralardan müberra kýlmak için hakikatý söyleyecek, müdafaada bulunacak. Faraza bazýlar tarafýndan þahsî bir noksanlýk telakki edilse bile, umumun istifade ve saadeti için þahsî zararýna da razý olacaktýr. Onun için Risale-i Nur hakkýnda beyan edilen ve neþredilen senalara, bu gibi noktalardan bakmak lâzýmdýr; yoksa hizmete zarar olur. Dar düþünce ile hareket etmek zamanýnda deði-</p><p> </p><p>
sh: » (T: 25)</p><p> </p><p>
liz. Ýmansýzlar, kendi muzýr mesleklerini, menfî ideolojilerini, sahte kahramanlarý hattâ Ýslâm düþmanlarýný, -onlar aslâ lâyýk olmadýðý halde- çeþitli medh ü sena ile insanlýðýn nazarýna göstermeðe, alkýþ toplamaða çalýþýyorlar. Uzaða gitmeðe lüzum yok; dünyayý saran dehþetli dinsizlik cereyanýný idare edenler büyük kahramanlar olarak ilân edilirken, neden müslümanlar hak dinlerini medh ü sena etmesinler? Onun kemalâtýný, ulviyetini neþretmesinler; Kur'ana âyine olan ve bu zamanýn dinsizlik cereyanlarýna meydan okuyup, dine en büyük hizmeti îfa eden bir eser külliyatý ve onun muhterem, mütevazi ve hadsiz zulümlere maruz kalmýþ müellifi, medhedilmesin? Halbuki yazýlan yazýlar, mücerred mevzular olarak deðil, ekseriyetle müdafaa kabilinden, aleyhteki iftiralara cevab olarak neþredilmiþ hakikatlardýr.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Üstad'ýn hayatý, küllî hizmeti noktasýndan topluca iki büyük safha arzetmektedir:</p><p> </p><p>
  Birincisi: Doðuþundan itibaren tahsil hayatý, Van'daki ikameti, Ýstanbul'a geliþi, siyasî hayatý, seyahatleri, harb-i umumîye iþtiraki, Rusya'daki esareti, Ýstanbul'da Dâr-ül Hikmet-il Ýslâmiye azalýðýnda bulunuþu, Kuva-yý Milliyede Ýstanbul'daki hizmeti, Ankara'ya gelerek ilk Meclis-i Meb'usandaki faaliyetleri ve kýsa bir müddet sonra Van'a çekilip inzivayý ihtiyar etmesi gibi.. her biri ayrý bir hayat sahnesi olan Üstad'ýn hayatýnýn bu birinci safhasý; iman ve Kur'an hizmeti itibariyle ikinci safha hayatýnýn mukaddemesi hükmündedir. Ýkinci büyük hizmetine hazýrlýktýr. Ömrünün ellinci senesine kadardýr.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Van'da inzivada iken garba nefyedilip Isparta'nýn Barla Nahiyesinde ikamete memur edildiði zamandan baþlar ki; "Risale-i Nur'un zuhuru ve intiþarýdýr." Azamî ihlas, azamî fedakârlýk, azamî sadakat, metanet ve dikkat ve iktisad içinde Risale-i Nur'la giriþtiði hizmet-i imaniye ve manevî cihad-ý diniyedir.</p><p> </p><p>
  Hayatýnýn bu ikinci safhasý: Harb-i Umumî neticesinde Osmanlý Hilafetinin inkýraz bulmasýyla insanlýk âleminde medeniyet-i beþeriyeyi mahveden ve semavî dinlerle mücadeleyi esas ittihaz edinen komünizm rejiminin insaniyetin yarýsýný istila ederek</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 26)</p><p> </p><p>
dünyayý dehþete saldýðý ve memleketimizi tehdide yeltendiði ve manevî tahribatýnýn tehlikesine maruz kaldýðýmýz bir devreye rastlar. Bu devre, bin senedir Kur'ana bayrakdarlýk yapmýþ, Ýslâmiyete asýrlarca hizmet etmiþ kahraman bir millet için dikkatle incelenmesi lâzým gelen bir devirdir.</p><p> </p><p>
  Üstad, Risale-i Nur'u te'lif ederken, Kur'anýn i'cazî lem'alarý olan bu eserlerin her taife-i insaniyede inkiþaf edeceðini, dinsizliðin memleketimizi istilasýna mani' olacaðýný, memleket ve millet için bir sedd-i Kur'anî vazifesini göreceðini, Risale-i Nur hizmetinin umumiyet kesbedip Türk Milletinin yine Ýslâmiyetin kahraman bir ordusu ve fedakârý olacaðýný, Risale-i Nur'un neþri ve ileride resmen intiþarý milletçe benimsenmesi ve maarif dairesinin hakikat-ý Kur'aniyeye yapýþmasý neticesi maddeten ve manen milletin terakki edeceðini, Ýslâmiyetin büyük kuvvet bulacaðýný zikretmiþtir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur bir alemdir, ünvandýr. Bu zamanda zuhur eden Kur'anî hakikatler manzumesidir. Necib milletimizin, insaniyet-i kübra olan Ýslâmiyete sarýlmasý, yepyeni bir ruh ve taze bir iman aþký ve heyecaný içinde uyanmasýnýn ifadesidir. Ýçinde bulunduðumuz asrýn deðiþtirdiði hayat þartlarý ve yeni bir dünya nizamý ve görüþü karþýsýnda imanýn tahkim ve takviyesi ile feveran eden hamiyet-i Ýslâmiyenin manasýdýr. Mütenebbih, kalbleri iman ve muhabbet-i Nebevî ile coþkun ve cihandeðer þeref-i intisabýyla serefraz fedakârlarýn yetiþmesi ve bu milletin mazisine mütenasib kahramanlýðý, yüksek iman ve ahlâký izhar etmesi iþaretidir.</p><p> </p><p>
  Bediüzzaman, Risale-i Nur'u hiçbir makam ve meþrebin tesiri altýnda kalmadan, maddî-manevî hiç bir menfaat ve hissiyat karýþmadan, doðrudan doðruya Kur'an-ý Hakîm'in umumun istifade edebileceði ve umuma hitab eden hakikatlarýný tefsir etmiþ, bu hakikatlarýn tercümanlýðýný yapmýþtýr. Te'lif ettiði âsârýndan herkes istifade edebilmektedir. Bir taifeye, bir sýnýf halka mahsus deðildir. Bu Tarihçe-i Hayat, okuyucularýn nazarýný -bu zamanda- Kur'anýn hikmet nurlarý olan Risale-i Nur'a çevirip, ondan istifadeyi gösterecektir. Said Nursî ise; Kur'anýn hizmetinde fedakârane çalýþmýþ, Sünnet-i Peygamberîye ittiba' etmiþ, nümune-i imtisal bir zât olarak görünmektedir.</p><p> </p><p>
  Tarihçe-i Hayatta geçen bazý mektublardan anlaþýlacaðý üzere:</p><p> </p><p>
sh: » (T: 27)</p><p> </p><p>
  Said Nursî, bir zamanlar felsefe mesleðinde çok ileri gitmiþ, sonra Kur'an-ý Hakîm'in irþadýyla, hak ve hakikata eriþmiþ ve bu zamanda fen ve felsefe ile iþtigal edip þekk ve þübhelere maruz kalanlarý, aklî delillerle þübhelerden kurtaracak eserler te'lif etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un yolu, mesleði; bu zamandaki hayat þartlarýna, insanlarýn ahval-i ruhiyelerine göre en selâmetli, en kýsa ve umumî bir cadde-i Kur'andýr. Serapa ilim ve tefekkür üzerine gitmektedir. Ýçtimaî hayatta çeþitli hizmetler gören ferdlerin istifadesi büyüktür. Risale-i Nur'u okuyan ve ondan ders alarak tefekkür-ü imaniyeyi kazananlar, dünyevî vazife ve mesleklerini, âhiret hayatýna ve ebedî saadete vesile yaparak büyük bahtiyarlýða eriþecektir. Ýslâm dinindeki bu büyük hakikatý derkeden münevverler; elbette hak dininin hizmetini büyük bir saadetle deruhde edecekler, hakikatý arayan fakat bulamayan insanlýða da neþre çalýþacaklar. Evet talebe, profesör, meb'us, kim olursa olsun, mes'uliyet dairesi olanlar, muhitini tenvir ile mükelleftir. Bir vilayet, hattâ bir memleketin saadet ve selâmeti, tenvir ve irþadý ile mükellef olanlar, elbette çok daha ziyade müteyakkýz davranmak mecburiyetindedirler. Said Nursî, Risale-i Nur'la bu millete en büyük hizmeti, iyiliði yapmýþtýr. Mukabilinde, þahsý için bir teþekkür dahi istemiyor; gerçi þahsýna tevcih edilen yüksek medih ve tavsifatý havi mektublar var. Bunlarý, okuyucularýn Nurlardan istifadelerine bir alâmet olduðu cihetle, Risale-i Nur hesabýna kabul etmiþ. -Hakikatte- Said Nursî'nin bu milletten, gençlikten istediði: Ýmanla, dünyevî ve uhrevî saadeti kazanmalarýdýr. Bunun için Kur'anýn bu zamana ait dersi olan Risale-i Nur'u esas tutup; her yerde, her dairede neþrini, iman hakikatlarýnýn öðrenilmesini istemektedir. Kendisi defalarca, bu millet ve memleket aleyhindeki cereyanlara karþý yegâne çarenin Risale-i Nur olduðunu ihtar etmekte ve müjdelemektedir.</p><p> </p><p>
  Üstadýn rýza-yý Ýlahîye matuf hizmet, hareket ve faaliyetlerini baþka maksad ve gayelere yorumlamak isteyenler, ancak basiretsizliklerini ilân ediyorlar.</p><p> </p><p>
  Ýnsanýn yüksek mahiyet ve ruhunun istediði hakikî saadet, ancak Kur'anýn gösterdiði yolda ve rýza-yý Ýlahînin parýldadýðý ufuktadýr. Bediüzzaman, Risale-i Nur'la insanlýða bu yolu ve bu ufku</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 28)</p><p> </p><p>
göstermekte, sýrat-ý müstakim ashabýnýn nurlu kafilesine iltihak etmenin insan için elzem olduðunu duyurmakta ve isbat etmektedir.</p><p> </p><p>
  Ýþte biz, âcizane hazýrladýðýmýz bu eserle bu hakikata bir nebze hizmet etmek istedik. Ýstikbalin münevver bahtiyarlarýna bir me'haz olarak bu eseri neþrediyoruz. Daha derin ve geniþ bir tarihçe hazýrlanmasý dileðimizdir.</p><p> </p><p>
وَ مِنَ اللّهِ التَّوْفِيقُ</p><p> </p><p>
Hazýrlayanlar</p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p> </p>]]></description><guid isPermaLink="false">6374</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:51:10 +0000</pubDate></item><item><title>Tarihce-i Hayat &#xD6;ns&#xF6;z</title><link>https://forum.misawa.de/topic/6375-tarihce-i-hayat-%C3%B6ns%C3%B6z/</link><description><![CDATA[<p> </p><p> </p><p>
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ</p><p> </p><p>
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ</p><p>
ÖNSÖZ</p><p> </p><p>
Bu önsöz Medine-i Münevvere'de bulunan mühim bir âlim tarafýndan yazýlmýþtýr.</p><p> </p><p>
Büyük Ýkbal'e ait olan "Önsöz"de demiþtim ki: "Büyüklerin tarih-i hayatlarý okunurken, ulvî menkýbeler söylenip, aziz hatýralarý anýlýrken; insan, baþka bir âleme girdiðini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvî ateþi yakýyor ve Ýlahî feyzi sarýyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki, birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalýr.</p><p> </p><p>
  Tarihe þerefler veren erler anýlýrken</p><p> </p><p>
  Yükselmede ruh en geniþ âlemlere yerden</p><p> </p><p>
  Bin rayihanýn feyzi sarar ruhu derinden</p><p> </p><p>
  Geçmiþ gibi Cennet'teki gül bahçelerinden...</p><p> </p><p>
  Bu derin hakikatý, "Önsöz"ü yazarken bütün azamet ve ihtiþamýyla idrak etmiþ bulunuyorum. Zira aziz ve muhterem okuyucularýmýza en derin bir ihlas ve samimiyetle takdim ettiðimiz bu eser, hemen bir asra yaklaþan uzun ve bereketli ömrünün her safhasý, binlerle hârikaya sahne olan, gönüller fâtihi büyük Üstad Bediüzzaman Said Nursî'ye, onun yüzotuz parçadan ibaret olan Risale-i Nur Külliyatý'na; ve ahlâk ve faziletleri, ihlas ve samimiyetleri, iman ve irfanlarý ile hayatýn her safhasýnda sadece bir ülkeye deðil, bütün insanlýk âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur Talebelerine aittir.</p><p> </p><p>
  Bir kitabýn "Mukaddeme"sini, o kitabýn hülâsasý diye tarif ederler. Halbuki her mevzuu müstakil bir esere sýðmayacak kadar derin ve geniþ olan bu muazzam kitabýn muhteviyatýný, böyle birkaç sahifelik mukaddemeye sýðdýrmak kabil midir?</p><p> </p><p>
sh: » (T: 4)</p><p> </p><p>
  Bugüne kadar âcizane yazdýðým manzum ve mensur yazýlarýmýn hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamýþtým. Binaenaleyh bu eseri derin bir zevk, Ýlahî bir neþe ve coþkun bir heyecanla okuyacak olanlar, hayranlýkla görecekler ki; Bediüzzaman, çocukluðundan beri müstesna bir þekilde yetiþen ve bütün ömrü boyunca Ýlahî tecellilere mazhar olan bambaþka bir âlim ve mümtaz bir þahsiyettir.</p><p> </p><p>
  Ben bu büyük zâtý, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tedkik edip de o nur âleminde hissen, fikren ve ruhen yaþadýktan sonra, büyük ve eski bir Arab þâirinin bir beytiyle, çok derin bir hakikatý ifade ettiðini öðrendim. "Bütün âlemi bir þahsiyette toplamak, Cenab-ý Hakk'a zor gelmez..."</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Gayesinin ulviyetinden, davasýnýn ihtiþamýndan ve imanýnýn azametinden feyz ü ilham alan bu kutbun cazibesine takýlanlarýn adedi günden güne çoðalmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Akýllara hayret veren bu ulvî hâdise; münkirleri kahrettiði gibi, mü'minleri de þâd ve mesrur eylemekte devam edip gidiyor.</p><p> </p><p>
  Ýmanlý gönüllerde manevî bir rabýta halinde yaþayan bu Ýlahî hâdiseyi büyük bir mücahid, kalbleri vecd içinde býrakan bir üslûbla bakýnýz nasýl ifade ediyor:</p><p> </p><p>
  "Ahlâksýzlýk çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taþýp uzanarak her fazileti boðmaya koyulduðu kara günlerde, onun yani Bediüzzaman'ýn feyzini bir sýr gibi kalbden kalbe, mukavemeti imkânsýz bir hamle halinde intikal eder görmekle teselli buluyoruz... Gecelerimiz çok karardý ve çok kararan gecelerin sabahlarý pek yakýn olur."</p><p> </p><p>
  Evet bir sýr gibi kalbden kalbe mukavemeti imkânsýz bir halde yayýlýp daðýlan bu nurun, memleketin her köþesinde feyiz ve tesirini görenler, hayret ve dehþetler içinde sormaya baþladýlar: "Þöhreti memleketimizin her tarafýný kaplayan bu zât kimdir? Hayatý, eserleri, meslek ve meþrebi nedir? Tuttuðu yol bir tarîkat mý, bir cem'iyet mi, yoksa siyasî bir teþekkül müdür?"</p><p> </p><p>
  Bununla da kalmadý; derhal gerek idarî ve gerek adlî çok mühim takibler ve pek ciddî tedkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti... Neticede, bu Ýlahî tecellinin gönüller ülkesine kurulan</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 5)</p><p> </p><p>
bir "Ýman ve Ýrfan Müessesesi"nden baþka birþey olmadýðý tahakkuk edince, adaletin Ýlahî bir surette tecellisi þu þekilde zuhur etti: "Bediüzzaman Said Nursî ve bütün Risale-i Nur eserlerinin beraeti" kararý resmen ilân edildi. Ve artýk ruhun maddeye, hakkýn bâtýla, nurun zulmete, imanýn küfre her zaman galebe çalacaðý, ezelden ebede deðiþmeyecek olan Ýlahî kanunlarýn baþýnda gelen bir hakikat olduðu, güneþler gibi belirdi.</p><p> </p><p>
  Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ýslahatçýnýn mahiyet ve hakikatýný, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek miyar, davasýný ilâna baþladýðý ilk günlerle, muzaffer olduðu son günler arasýnda ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatýnda vücuda gelen deðiþiklik farklarýdýr, derler.</p><p> </p><p>
  Meselâ: O adam ilk günlerde mütevazi, âlicenab, feragat ve mahviyetkâr, hülâsa; bütün ahlâk ve fazilet bakýmýndan cidden örnek olan gayet temiz ve son derecede mümtaz bir þahsiyetti. Bakalým, cihadýnda muzaffer olup hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiþ mi? Yoksa, zafer neþ'esiyle birçok büyük sanýlan kimseler gibi, yere göðe sýðmaz mý olmuþ?</p><p> </p><p>
  Ýþte büyük küçük herhangi bir dava ve gaye sahibinin mahiyet ve hakikatýný, þahsiyet ve hüviyetini en hakikî çehresiyle aksettirecek olan en berrak ayna budur.</p><p> </p><p>
  Tarih boyunca, bu müdhiþ imtihaný kazanmanýn þaheser misalini, evvelâ Peygamberler ve bilhassa Sultan-ül Enbiya Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz, sonra onun halife ve sahabeleri ve daha sonra onlarýn nurlu yolunda yürüyen büyük zâtlar vermiþlerdir.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Peygamber Efendimiz, þu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَاءِ yani: "Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler" hadîs-i þerifleriyle âlim olmanýn pek kolay bir þey olmadýðýný, i'cazkâr belâgatlarý ile beyan buyuruyorlar.</p><p> </p><p>
  Zira mademki bir âlim, Peygamberlerin vârisidir; o halde hak ve hakikatýn teblið ve neþri hususunda, aynen onlarýn tutmuþ olduklarý yolu takib etmesi lâzýmdýr. Her ne kadar bu yol; bütün</p><p> </p><p>
sh: » (T:6)</p><p> </p><p>
dað, taþ, çamur, çakýl, uçurum, daha beteri takib, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrid, zehirlenme, idam sehpalarý ve daha akýl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve iþkencelerle dolu da olsa...</p><p> </p><p>
  Ýþte Bediüzzaman; yarým asýrdan fazla o mukaddes cihadý ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karþýsýna çýkan binlerle engeli bir yýldýrým sür'ati ile aþan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduðunu amelî bir surette isbat eden bir zâttýr.</p><p> </p><p>
  Kendisinin ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri arasýnda beni en çok meftun eden þey; onun o, daðlardan daha saðlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniþ olan imanýdýr.</p><p> </p><p>
  Rabbim, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabýr! O ne çelikten irade! Hayal ve hatýralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdid, tazib ve iþkencelere raðmen; o ne eðilmez baþ, ne boðulmaz ses ve nasýl kýsýlmaz nefestir!</p><p> </p><p>
  Büyük Ýkbal'in heyecanlý þiirlerinden aldýðým coþkun bir ilham neþ'esi ile vaktiyle yazdýðým "Mücahid" ünvanýný taþýyan bir manzumede, aþaðýdaki mýsralarý okuyanlardan, belki þâirane bir mübalaðada bulunduðumu söyleyenler olmuþtur. Lâkin þu mukaddemesini yazmakla þeref duyduðum þaheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlýkla anlayacaklar ki, Allah'ýn ne kullarý varmýþ. Eðer bir iman, kemalini bulursa, neler yapar ve ne hârikalar doðururmuþ.</p><p> </p><p>
  Bir azm, eðer iman dolu bir kalbe girerse,</p><p> </p><p>
  Ýnsan da, o imandaki son sýrra ererse,</p><p> </p><p>
  En azgýn ölümler ona zincir vuramazlar...</p><p> </p><p>
  Volkan gibi coþkun akýyor durduramazlar...</p><p> </p><p>
  Rabbimden iner azmine kuvvet veren ilham...</p><p> </p><p>
  Peygamber'i rü'yada görür belki her akþam...</p><p> </p><p>
  Hep nur onun iman dolu kalbindeki mihrab,</p><p> </p><p>
  Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtab...</p><p> </p><p>
  Kar, kýþ demez, irkilmez, üzülmez, acý duymaz...</p><p> </p><p>
  Mevsim bütün ömrünce ýlýk gölgeli bir yaz...</p><p> </p><p>
  Cennet'teki âlemleri dünyada görür de,</p><p> </p><p>
sh: » (T: 7)</p><p> </p><p>
  Mahvolsa eðilmez sýra daðlar gibi derde...</p><p> </p><p>
  En sarp uçurumlar gelip etrafýný sarsa,</p><p> </p><p>
  Ay batsa, güneþ sönse, ufuklar da kararsa,</p><p> </p><p>
  Gökler yýkýlýp çökse, yolundan yine dönmez!...</p><p> </p><p>
  Ruhundaki imanla yanan meþ'ale sönmez!...</p><p> </p><p>
  Kalbinde yanardað gibi, iman ne mukaddes!...</p><p> </p><p>
  Vicdanýnda her an þunu haykýrmada bir ses:</p><p> </p><p>
  Ey yolcu! Þafaklar sökecek durma, ilerle.</p><p> </p><p>
  Zulmetlere kan aðlatacak meþ'alelerle...</p><p> </p><p>
  Yýldýzlara bas, çýk yüce âlemlere yüksel!</p><p> </p><p>
  Ýnsanlýðý kurtarmaya Cennet'ten inen el!..</p><p> </p><p>
  Sanki bu mýsralar iman kahramaný büyük mücahid Bediüzzaman Hazretleri için yazýlmýþ. Zira bu yüksek sýfatlar, hep onun sýfatlarýdýr. Cenab-ý Hak þu âyet-i kerimede bakýnýz mücahidlere neler va'dediyor:وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ</p><p> </p><p>
Meal-i þerifi: "Bizim uðrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarýmýzý gösteririz. Ve hiç þüphe yok ki, Allah muhsinlerle -Allah'ý görür gibi ibadet eden mücahidlerle- beraberdir."</p><p> </p><p>
Demek ki, iman ve Kur'an uðrunda, candan ve cihandan geçen mücahidlere, büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarýný göstereceðini va'd buyuruyor. Hâþâ, Cenab-ý Hak va'dinde hulfetmez.. yeter ki, bu azîm va'd-i Ýlahîyi îcab ettirecek þartlar tahakkuk etsin.</p><p> </p><p>
Bu Âyet-i Kerime, "Üstad"ýn karakter ve þahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billur ýþýðý altýnda artýk en ince çizgileri ve en hassas noktalarý görüp sezebiliyoruz. Zira madem ki bir insan Cenab-ý Hakk'ýn hýfz ve himayesinde bulunmak nimetine mazhar olmuþtur; artýk onun için korku, endiþe, üzüntü, yýlma, usanma vesaire gibi þeyler bahis mevzuu olamaz.</p><p> </p><p>
Allah'ýn nuru ile nurlanan bir gönlün semasýný hangi bulutlar kaplayabilir? Her an huzur-u Ýlahîde bulunmak bahtiyarlýðýna eren bir kulun ruhunu, hangi fâni emel ve arzular, hangi zavallý teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespaye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve teselli edebilir?</p><p> </p><p>
sh: » (T: 8)</p><p> </p><p>
  Allah'týr onun yârý, mürebbisi, velisi;</p><p> </p><p>
  Andýkça bütün nur oluyor duygusu, hissi!</p><p> </p><p>
  Yükselmededir marifet iklimine her an,</p><p> </p><p>
  Bambaþka ufuklar açýyor ruhuna Kur'an...</p><p> </p><p>
             ''Kur'an'' ona yâdettiriyor "Bezm-i Elest"i-.</p><p> </p><p>
  Âþýk, o tecellinin ezelden beri mesti...</p><p> </p><p>
  Ýþte Bediüzzaman, böyle hârikalar hârikasý bir inayete mazhar olan mübarek bir þahsiyettir. Ve bunun içindir ki, zindanlar ona bir gülistan olmuþ; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarýný görür. Ýdam sehpalarý, birer va'z ve irþad kürsüsüdür. Oradan insanlýða ulvî bir gaye uðrunda sabýr ve sebat, metanet ve celâdet dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yusufiyyeye inkýlâb eder. Oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiði gibi girer. Zira oradakiler, onun feyiz ve irþadýna muhtaç olan talebeleridir. Hergün birkaç vatandaþýn imanýný kurtarmak ve canileri melek gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara deðiþilmez bir saadettir.</p><p> </p><p>
  Böyle bir yüksek iman ve ihlas þuuruna mâlik olan insan, hiç þübhesiz ki, zaman ve mekân mefhumlarýnýn fâniler üzerinde býraktýðý yaldýzlý tesirleri kesif madde âleminde býrakarak; ruhu ile maneviyat âleminin pýrýl pýrýl nurlar saçan ufuklarýna yükselmiþ bir haldedir.</p><p> </p><p>
  Büyük mutasavvýflarýn (R.A.) Fenafillâh, Bekabillâh diye tarif ve tavsif buyurduklarý yüksek mertebe, iþte bu kudsî þerefe nail olmaktýr.</p><p> </p><p>
  Evet her mü'minin kendine mahsus bir huzur, huþu', tefeyyüz, tecerrüd ve istiðrak hali vardýr. Ve herkes iman ve irfaný, salâh ve takvâsý, feyiz ve maneviyatý nisbetinde bu Ýlahî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hal, bu tatlý visâl ve bu emsalsiz haz; geçen Âyet-i Kerime'deki ihsan erbabý olan o büyük Mücahidlerde her zaman devam ediyor. Ve iþte onlar bu sebebden dolayýdýr ki, Mevlâ'yý unutmak gafletine düþmüyorlar. Nefisleri ile, arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpýþýyorlar. Ve hayatlarýnýn her lâhzasý, en yüksek terakki ve tekâmül hatýralarý kaydediyor. Ve bütün varlýklarý; o cemal, kemal ve celal sýfatlarý ile muttasýf olan Rabb-ül Âlemîn'in rýzasýnda erimiþ bulunuyorlar.</p><p> </p><p>
  Mevlâ, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmîn.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
sh: » (T: 9)</p><p> </p><p>
  Yukarýdaki sahifelerde, büyük Üstadýn, dostlarýný meftun ve hayran ettiði kadar da düþmanlarýný dehþetler içerisinde býrakan azametli imanýndan bahsettik. Biraz da mümtaz þahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtýndan bahsedelim.</p><p> </p><p>
  Malûm ya, her þahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstad'ýn þahsiyetini tekvin eden baþlýca sýfatlar þunlardýr:</p><p> </p><p>
  Feragatý:</p><p> </p><p>
        Bir dava sahibinin ve bilhassa ýslahatçýnýn muvaffakýyet þartlarýnýn en mühimmi feragattýr. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayý en ince bir hassasiyetle tedkik ve takibe meyyaldirler. Üstadýn bütün hayatý ise, baþtanbaþa feragatýn þaheser misalleri ile dolup taþmaktadýr.</p><p> </p><p>
  Allâme Þeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait þöyle bir söz iþitmiþtim: "Ýslâm, bugün öyle mücahidler ister ki; dünyasýný deðil, âhiretini dahi feda etmeye hazýr olacak."</p><p> </p><p>
  Büyük adamdan sâdýr olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadýðým için, mutasavvýflarýn istiðrak hallerinde söyledikleri esrarlý sözlere benzeterek, herkese söylememiþ ve olur olmaz yerlerde de açmamýþtým.</p><p> </p><p>
  Vaktâki ayný sözü Bediüzzaman'ýn ateþler saçan heyecanlý ifadelerinde de okuyunca anladým ki, büyüklere göre feragatýn ölçüsü de büyüyor... Evet; Ýslâm için bu kadar acýklý bir feragate katlanmaya razý olan mücahidleri, Erhamürrâhimîn olan Allah-u Zülkerim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri býrakýr mý? O fedai kulunu lütf u kereminden, inayet ve merhametinden mahrum etmek þanýna -hâþâ- yakýþýr mý?</p><p> </p><p>
  Ýþte Bediüzzaman, bu müstesna tecellinin en parlak misalidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaþadý. Dünyanýn bütün meþru lezzetlerinden tamamen mahrum kaldý. Bir yuva kurmak ve orada mes'ud bir aile hayatý geçirmek sevdasýna düþmeye vakit ve fýrsat bulamadý. Fakat Cenab-ý Hak, kendisine öyle þeyler ihsan etti.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 10)</p><p> </p><p>
 ki, fâni kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve muhteþemdir.</p><p> </p><p>
  Bugün, dünyada hangi bir aile reisi -manen- Bediüzzaman Hazretleri kadar mes'uddur? Hangi bir baba, milyonlarla evlâda sahib olmuþtur? Hem de nasýl evlâdlar!.. Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiþtirebilmiþtir?</p><p> </p><p>
  Bu kudsî ve ruhî rabýta -biiznillah-i teâlâ- dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akýp gidecektir. Çünki bu Ýlahî dava, Kur'an-ý Kerim'in nur deryasýnda tebellür eden bir varlýk olduðu gibi, Kur'andan doðmuþ ve Kur'anla beraber yaþayacaktýr...</p><p> </p><p>
  Þefkat ve Merhameti:</p><p> </p><p>
       Büyük Üstad, hak ve hakikatý tâ çocukluðunda bulmuþtu. Kalbinin feryadýný ve ruhunun münacatýný dinlemek için maðaralara kapandýðý günlerde bile, ibadet ve taatten, tefekkür ve murakabelerden feyiz ve huzur almanýn zevkine ermiþ olan bir "Ârif-i Billah" idi.</p><p> </p><p>
  Lâkin karanlýk gece dalgalarýný andýran korkunç küfür ve ilhad kâbusunun Müslüman dünyasýný ve dolayýsýyla memleketimizi kaplamak üzere olduðu o tehlikeli günlerde, yataðýndan fýrlayan bir arslan gibi, yanardaðlarý andýran bir kükreyiþle cihad meydanýna atýldý. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes davaya feda etti. Ve iþte bu hikmete mebnidir ki; o günden beri her sözü bir dilim lâv, her fikri bir ateþ parçasý olmuþ. Düþtüðü gönülleri yakýyor; hisleri, fikirleri alevlendiriyor...</p><p> </p><p>
  Büyük Üstad'ýn tam bir uzlet ve inzivadan sonra, tekrar irþad ve cem'iyet hayatýna atýlmasý, aynen Ýmam-ý Gazalî'nin hayatýnda geçirmiþ olduðu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir.</p><p> </p><p>
  Demek ki, Cenab-ý Hak büyük mürþidleri böyle bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irþad vazifesiyle mükellef kýlýyor. Ve bu sebebledir ki, bir mâ-i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalblere akseder etmez bambaþka tesirler icra ediyor...</p><p> </p><p>
  Arzettiðim gibi, Ýmam-ý Gazalî'nin bundan dokuzyüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasýnda yapmýþ olduðu fütuhatý; bu asýrda Bediüzzaman, iman ve ihlas vadisinde baþarmýþtýr.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 11)</p><p> </p><p>
  Evet Hazret-i Üstad'ý bu müdhiþ cihad meydanlarýna sevkeden, hep bu eþsiz þefkat ve merhameti olmuþtur. Ve bunu bizzât kendisinden dinleyelim:</p><p> </p><p>
  Bana: "Sen þuna buna niçin sataþtýn?" diyorlar. Farkýnda deðilim; karþýmda müdhiþ bir yangýn var.. alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdým yanýyor, imaným tutuþmuþ yanýyor. O yangýný söndürmeye, imanýmý kurtarmaya koþuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiþ de, ayaðým ona çarpmýþ; ne ehemmiyeti var? O müdhiþ yangýn karþýsýnda bu küçük hâdise, bir kýymet ifade eder mi? Dar düþünceler, dar görüþler..."</p><p> </p><p>
  Ýstiðnasý:</p><p> </p><p>
       Üstad'ýn; hayatý boyunca cem'iyetimizin her tabakasýna vermekte olduðu binlerle istiðna örnekleri, dillere destan olmuþ bir ulviyeti haizdir.</p><p> </p><p>
  Masivadan tam manasýyla istiðna ederek, uzvî ve ruhî bütün varlýðý ile Rabb-ül Âlemîn'in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayý, müddet-i hayatýnda bir itiyad deðil, âdeta bir mezheb, meþreb ve meslek olarak kabul etmiþtir. Ve bunda da ne pahasýna olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.</p><p> </p><p>
  Ýþin orijinal tarafý: Bu meslek, kendi þahsýna münhasýr kalmamýþ, talebelerine de kudsî bir mefkûre halinde intikal etmiþtir. Nur deryasýnda yýkanmak þerefine mazhar olan bir Nur talebesinin istiðnasýna hayran olmamak kabil deðildir...</p><p> </p><p>
  Bakýnýz, Üstad; Mektubat ünvanýný taþýyan þaheserin Ýkinci Mektub'unda bu mühim noktayý altý vecih ile ne kadar asîl bir iman ve irfan þuuru ile izah eder:</p><p> </p><p>
  "Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasýta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. Ýlmi ve dini kendilerine medar-ý maiþet yapýyorlar deyip insafsýzcasýna onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunlarý fiilen tekzib lâzýmdýr.</p><p> </p><p>
  Ýkincisi: Neþr-i hak için Enbiyaya ittiba' etmekle mükellefiz. Kur'an-ý Hakîm'de, hakký neþredenler اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللّهِ { اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللّهِ</p><p> </p><p>
sh: » (T: 12)</p><p> </p><p>
diyerek, insanlardan istiðna  göstermiþler..."</p><p> </p><p>
  Ýþte Risale-i Nur Külliyatý'nýn mazhar olduðu Ýlahî fütuhat, hep bu Enbiya mesleðinde sebat kahramanlýðýnýn þaheser misali ve hârikulâde neticesidir. Ve bu sayede Üstad, izzet-i ilmiyesini, cihankýymet bir elmas gibi muhafaza eylemiþtir.</p><p> </p><p>
  Artýk herkesin uðrunda esir olduðu maaþ, rütbe, servet ve daha nice bin þahsî ve maddî menfaatlerle aslâ alâkasý olmayan bir insan, nasýl olur da gönüller fâtihi olmaz? Ýmanlý gönüller, nasýl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?</p><p> </p><p>
  Ýktisadçýlýðý:</p><p> </p><p>
        Ýktisad, bundan evvel bahsettiðimiz istiðnanýn tefsir ve izahýndan baþka bir þey deðildir. Zâten iktisad sarayýna girebilmek için, evvelâ istiðna denilen kapýdan girmek lâzýmdýr. Bu sebeble iktisadla istiðna, lâzýmla melzum kabilindendir.</p><p> </p><p>
  Üstad gibi, istiðna hususunda Peygamberleri kendine örnek kabul eden bir mücahidin iktisadçýlýðý kendiliðinden husule gelecek kadar tabiî bir haslet halini alýr ve artýk ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfi gelebilir. Zira bu büyük insan; büyük ve munsif Fransýz þâiri Lamartin'in dediði gibi: "Yemek için yaþamýyor, belki yaþamak için yiyor."</p><p> </p><p>
  Üstad'ýn meþreb ve mesleðini tamamen anladýktan sonra, artýk onun yüksek iktisadçýlýðýný böyle yemek içmek gibi basit þeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zira bu büyük insanýn yüksek iktisadçýlýðýný manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzým gelir.</p><p> </p><p>
  Meselâ; Üstad, bu yüksek iktisadçýlýk kudretini sýrf yemek, içmek, giymek gibi basit þeylerle deðil; bilakis fikir, zihin, istidad, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kýymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde takib ettiði bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiþtir. Binaenaleyh bir Nur talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir þey deðildir. Zira onun gönlünün mihrak noktasýnda yazýlý olan þu "Dikkat!" kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 13)</p><p> </p><p>
  Ýþte Bediüzzaman, kudretli bir ýslahatçý ve hârikalar hârikasý bir "Pedagog" -mürebbi- olduðunu, yetiþtirdiði tertemiz nesille fiilen isbat etmiþ ve iktisad tarihine nurdan pýrýltýlarla yazýlan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nadire-i fýtrattýr.</p><p> </p><p>
  Tevazuu ve Mahviyetkârlýðý:</p><p> </p><p>
        Nur Risalelerinin bu kadar hârikulâde bir þekilde cihana yayýlmasýnda, bu iki hasletin çok faydasý olmuþ ve pek derin tesirleri görülmüþtür.</p><p> </p><p>
  Çünki, Üstad; sohbet ve te'liflerinde kendine bir ''Kutb-ül Ârifîn'' ve bir ''Gavsül- Vâsýlîn'' süsü vermediði için, gönüller ona pek çabuk ýsýnmýþ, onu tertemiz bir samimiyetle sevmiþ ve derhal ulvî gayesini benimsemiþtir.</p><p> </p><p>
  Meselâ: Ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doðrudan doðruya nefsine tevcih eder. Keskin ve ateþîn hitabelerinin ilk ve yegâne muhatabý öz nefsidir. Oradan -merkezden muhite yayýlýrcasýna- bütün nur ve sürura, saadet ve huzura müþtak olan gönüllere yayýlýr.</p><p> </p><p>
  Üstad, hususî hayatýnda gayet halim-selim ve son derece mütevazidir. Bir ferdi deðil, hiçbir zerreyi incitmemek için azamî fedakârlýklar gösterir. Sayýsýz zahmet ve meþakkatlere, ýzdýrab ve mahrumiyetlere katlanýr... Fakat imanýna, Kur'anýna dokunulmamak þartýyla...</p><p> </p><p>
  Artýk o zaman bakmýþsýnýz ki; o sâkin deniz, dalgalarý semalara yükselen bir tufan, sahillere heybet ve dehþet saçan bir umman kesilmiþtir. Çünki O, Kur'an-ý Kerim'in sadýk hizmetkârý ve iman hududlarýný bekleyen kahraman ve fedai bir neferidir. Kendisi bu hakikatý veciz bir cümle ile þu þekilde ifade eder: "Bir nefer nöbette iken, baþkumandan da gelse, silâhýný býrakmayacak. Ben de, Kur'anýn bir hizmetkârý ve bir neferiyim. Vazife baþýnda iken karþýma kim çýkarsa çýksýn, hak budur derim, baþýmý eðmem..."</p><p> </p><p>
  Vazife baþýnda ve cihad meydanýnda iken þu mýsralar, lisan-ý halidir:</p><p> </p><p>
  Þahlanan bir ata benzer, kýrarým kanlý gemi,</p><p> </p><p>
  Sinsi düþmanlara, hâþâ, satamam benliðimi...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
sh: » (T: 14)</p><p> </p><p>
  Benliðimden uzak olmaktýr esaret bence,</p><p> </p><p>
  Böyle bir zillete düþmek ne hazîn iþkence...</p><p> </p><p>
  Ebedî vuslatýn aþkýyla geçer her âným...</p><p> </p><p>
  Dest-i kudretle yapýlmýþ kaledir imaným,</p><p> </p><p>
  Bu mukaddes emelimden ne kadar dilþâdým,</p><p> </p><p>
  Görmek ister beni Cennet'te þehid ecdadým...</p><p> </p><p>
  Ruhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm,</p><p> </p><p>
  En büyük vuslata Allah'a çýkan yoldur ölüm.</p><p> </p><p>
* * *</p><p> </p><p>
  Kitaba girmezden evvel, Üstad'ý; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî cepheleri ile de mütalaa etmek isterdim. Fakat çok derin ve pek þümullü olan bu mevzularýn birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceðini kat'î bir surette idrak ettikten sonra, artýk adý geçen mevzulara birkaç cümle ile temas etmeyi münasib gördüm.</p><p> </p><p>
  Rabbim imkânlar lütfederse, bu derin mevzularý, Risale-i Nur Külliyatý ve Nur Talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî bir surette tedkik ve mütalaa etmeyi bütün ruhumla arzu ediyorum. Bu hususta, büyük üstadýmýzýn ve aziz kardeþlerimin kýymetli dualarýný niyaz eylerim!</p><p> </p><p>
  Üstad'ýn ilmî cephesi:</p><p> </p><p>
                Merhum Ziya Paþa, þu:</p><p> </p><p>
  Âyinesi iþtir kiþinin lâfa bakýlmaz,</p><p> </p><p>
  Þahsýn görünür rütbe-i aklý eserinde.</p><p> </p><p>
beyti ile, nesilden nesile bir düstur halinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikatý ifade etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Evet Müslüman ýrkýmýza ''Risale-i Nur Külliyatý'' gibi muazzam bir iman ve irfan kütübhanesini hediye eden, gönüller üzerinde, mukaddes bir nur müessesesi kuran mümtaz ve müstesna zâtýn kudret-i ilmiyesi hakkýnda tafsilata giriþmek, öðle vakti güneþi tarif etmek kadar fuzulî bir iþtir.</p><p> </p><p>
  Yalnýz yanýk bir þâirimizin:</p><p> </p><p>
  Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider.</p><p> </p><p>
dediði gibi, hayatýnýn her lâhzasýnda Ýlahî tecellilere mazhar bulunan bu mübarek zâtýn; ilim ve irfanýndan, ahlâk ve kemalâtýndan bahsetmek, insana bambaþka bir zevk ve Ýlahî bir haz veriyor. Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamýyorum.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 15)</p><p> </p><p>
  Üstad, Risale-i Nur Külliyatý'nda dinî, içtimaî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara temas etmiþ ve hepsinde de hârikulâde bir surette muvaffak olmuþtur.</p><p> </p><p>
  Ýþin asýl hayret veren noktasý; birçok ülemanýn tehlikeli yollara saptýklarý en çetin mevzularý, gayet açýk bir þekilde ve en kat'î bir surette hallettiði gibi, en girdaplý derinliklerden, Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in tuttuðu nurlu yolu takib ederek sahil-i selâmete çýkmýþ ve eserlerini okuyanlarý da öylece çýkarmýþtýr.</p><p> </p><p>
  Bu sebeble, Risale-i Nur Külliyatý'ný aziz milletimizin her tabakasýna kemal-i emniyet ve samimiyetle takdim etmekle þeref duyuyoruz. Nur Risaleleri, Kur'an-ý Kerim'in nur deryasýndan alýnan berrak katreler ve hidayet güneþinden süzülen billur huzmelerdir. Binaenaleyh her müslümana düþen en mukaddes vazife, imaný kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayýlmasýna çalýþmaktýr. Zira tarihte pek çok defalar görülmüþtür ki, bir eser nice ferdlerin, ailelerin, cem'iyetlerin ve sayýsýz insan kitlelerinin hidayet ve saadetine sebeb olmuþtur... Ah! Ne bahtiyardýr o insan ki, bir mü'min kardeþinin imanýnýn kurtulmasýna sebeb olur!..</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
        Üstadýn Fikri Cephesi:</p><p> </p><p>
        Malûm ya; her mütefekkirin kendine mahsus bir tefekkür sistemi, fikrî hayatýnda takib ettiði bir gayesi ve bütün gönlü ile baðlandýðý bir "ideali" vardýr. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden bahsetmek için uzun mukaddemeler serdedilir. Fakat Bediüzzaman'ýn tefekkür sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddemelerle filan yorulmaksýzýn bir cümle ile hülâsa edilebilir:</p><p> </p><p>
  Bütün semavî kitablarýn ve bilumum Peygamberlerin yegâne davalarý olan "Hâlýk-ý Kâinat'ýn uluhiyet ve vahdaniyetini ilân" ve bu büyük davayý da, ilmî, mantýkî ve felsefî delillerle isbat eylemektir.</p><p> </p><p>
  -O halde Üstad'ýn mantýk, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkasý var?</p><p> </p><p>
  -Evet, mantýk ve felsefe, Kur'anla barýþýp hak ve hakikata hizmet ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantýkçý ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihanþümul davasýný isbat vadisinde kullandýðý en parlak delilleri ve en kat'î bürhanlarý, Kur'an-ý Kerim'in Allah kelâmý olduðunu her gün bir kat daha isbat ve ilân eden "Müsbet ilim"dir.</p><p> </p><p>
sh: » (T: 16)</p><p> </p><p>
  Zâten felsefe, aslýnda hikmet manasýna geldikçe, Vâcib-ül Vücud Taalâ ve Tekaddes Hazretlerini, Zât-ý Bâri'sine lâyýk sýfatlarla isbata çalýþan her eser, en büyük hikmet ve o eserin sahibi de en büyük hakîmdir.</p><p> </p><p>
  Ýþte Üstad böyle ilmî bir yolu, yani Kur'an-ý Kerim'in nurlu yolunu takib ettiði için, binlerle üniversitelinin imanýný kurtarmak þerefine mazhar olmuþtur. Hazret'in bu hususta haiz olduðu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok meziyetleri vardýr. Fakat onlarý, eserlerinden misaller getirerek inþâallah müstakil bir eserde arzetmek emelindeyim. Ve minallahittevfik.</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>
  Tasavvuf Cebhesi:</p><p> </p><p>
  Nakþibendî meþayihinden, her harekâtýný Peygamber-i Zîþan Efendimiz Hazretlerinin harekâtýna tatbik etmeðe çalýþan ve büyük bir âlim olan bir zâta sordum:</p><p> </p><p>
  -Efendi Hazretleri, ülema ile mutasavvife arasýndaki gerginliðin sebebi nedir?</p><p> </p><p>
  -Ülema, Resûl-i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvýflar da ameline vâris olmuþlar. Ýþte bu sebebden dolayýdýr ki, Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta "Zülcenaheyn", yani "Ýki kanadlý" deniliyor... Binaenaleyh tarîkattan maksad, ruhsatlarla deðil, azimetlerle amel edip ahlâk-ý P1eygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalýklardan temizlenip Cenab-ý Hakk'ýn rýzasýnda fâni olmaktýr. Ýþte bu ulvî dereceyi kazanan kimseler, þübhesiz ki ehl-i hakikattýrlar. Yani, tarîkattan maksud ve matlub olan gayeye ermiþler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacaðý için, büyüklerimiz matlub olan hedefe kolaylýkla erebilmek için, muayyen kaideler vaz'eylemiþlerdir. Hülâsa; tarîkat, þeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarîkattan düþen þeriata düþer, fakat -maazallah- þeriattan düþen ebedî hüsranda kalýr.</p><p> </p><p>
  Bu büyük zâtýn beyanatýna göre, Bediüzzaman'ýn açtýðý nur yolu ile, hakikî ve þaibesiz tasavvuf arasýnda cevherî hiçbir ihtilaf yoktur. Her ikisi de Rýza-yý Bari'ye ve binnetice Cennet-i A'lâ'ya ve dîdar-ý Mevlâ'ya götüren yollardýr.</p><p> </p><p>
  Binaenaleyh; bu asîl gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvýf bir kardeþimizin, Risale-i Nur Külliyatýný seve seve okumasýna</p><p> </p><p>
sh: » (T:17)</p><p> </p><p>
hiçbir mani' kalmadýðý gibi, bilakis Risale-i Nur tasavvuftaki "murakabe" dairesini, Kur'an-ý Kerim yolu ile geniþleterek, ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiþtir.</p><p> </p><p>
  Evet insanýn gözüne gönlüne bambaþka ufuklar açan bu "Tefekkür" sebebiyle sadece kalbinin murakabesi ile meþgul olan bir sâlik, kalbi ve bütün letaifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinatý azamet ve ihtiþamý ile seyir ve temaþa, murakabe ve müþahede ederek, Cenab-ý Hakk'ýn o âlemlerde binbir þekilde tecelli etmekte olan esma-i hüsnasýný, sýfât-ý ulyasýný kemal-i vecd ile görerek, artýk sonsuz bir mabedde olduðunu aynelyakîn, ilmelyakîn ve hakkalyakîn derecesinde hisseder. Çünki içine girdiði "Mabed" öyle ulu bir mabeddir ki; milyarlara sýðmayan cemaatin hepsi aþk ve þevk, huþu' ve istiðraklar içinde Hâlýkýný zikrediyor. Yanýk, tatlý ve güzel lisanlarý, þive, naðme, ahenk ve besteleri ile bir aðýzdan: سُبْحَانَ اللّهِ وَالْحَمْدُ لِلّهِ وَلاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَاللّهُ اَكْبَرُ diyorlar.</p><p> </p><p>
  Risale-i Nur'un açtýðý iman ve irfan ve Kur'an yolunu takib eden, iþte böyle muazzam ve muhteþem bir mabede girer. Ve herkes de iman ve irfaný, feyiz ve ihlasý nisbetinde feyizyab olur.</p><p> </p><p>
  Edebî Cebhesi:</p><p> </p><p>
  Eskidenberi lafz ve mana, üslûb ve muhteva bakýmýndan, edibler ve þâirler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrýlmýþlardýr. Bunlardan bazýlarý, sadece üslûb ve ifadeye, vezin ve kafiyeye kýymet vererek, manayý ifadeye feda etmiþlerdir. Ve bu hal de kendini en çok þiirde gösterir.</p><p> </p><p>
  Diðer zümre ise; en çok mana ve muhtevaya ehemmiyet vererek özü söze kurban etmemiþlerdir.</p><p> </p><p>
  Artýk Bediüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cebhesi bu küçük mukaddeme ile kolayca anlaþýlýr sanýrým. Zira üstad o kýymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile deðil, bilakis kalblerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlýkla beraber yaþayacak olan din hissinin, iman þuurunun, ahlâk ve fazilet mefhumunun</p><p> </p><p>
sh: » (T: 18)</p><p> </p><p>
asýrlara, nesillere telkini ile meþgul olan bir dâhîdir. Artýk bu kadar ulvî bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücahid, pek tabiîdir ki, fâni þekillerle meþgul olamaz.</p><p> </p><p>
  Bununla beraber Üstad; zevk inceliði, gönül hassasiyeti, fikir derinliði ve hayal yüksekliði bakýmýndan hârikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi haizdir. Ve bu sebeble üslûb ve ifadesi, mevzua göre deðiþir. Meselâ: Ýlmî ve felsefî mevzularda mantýkî ve riyazî delillerle aklý ikna' ederken, gayet veciz terkibler kullanýr. Fakat gönlü mestedip, ruhu yükselteceði anlarda ifade o kadar berraklaþýr ki tarif edilemez. Meselâ: Semalardan, güneþlerden, yýldýzlardan, mehtablardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenab-ý Hakk'ýn o âlemlerde tecelli etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken, üslûb o kadar latif bir þekil alýr ki; artýk her teþbih, en tatlý renklerle çerçevelenmiþ bir levhayý andýrýr.. ve her tasvir, hârikalar hârikasý bir âlemi canlandýrýr.</p><p> </p><p>
  Ýþte bu hikmete mebnidir ki, bir Nur talebesi Risale-i Nur Külliyatý'ný mütalaasý ile -üniversitenin herhangi bir fakültesine mensub da olsa- hissen, fikren, ruhen, vicdanen ve hayalen tam manasýyla tatmin edilmiþ oluyor.</p><p> </p><p>
  Nasýl tatmin edilmez ki, Risale-i Nur Külliyatý, Kur'an-ý Kerim'in cihanþümul bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh onda, o mübarek ve Ýlahî bahçenin nuru, havasý, ziyasý ve kokusu vardýr...</p><p> </p><p>
  Ruhun bu ihtiyacýný söyler akan sular,</p><p> </p><p>
  Kur'ana her zaman beþerin ihtiyacý var.</p><p> </p><p>
                                                                              Ali Ulvi KURUCU</p>]]></description><guid isPermaLink="false">6375</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:50:23 +0000</pubDate></item></channel></rss>
