Zum Inhalt springen
Qries Qries Qries Qries Qries Qries

Empfohlene Beiträge

 

Ýslamda Tasavvuf ve Tarikatlar

Alaattin KOÇAK

Hasan YILDIRIM

 

Varolduðu günden beri insanoðlunun en büyük problemi, dünya ve eþya ile iliþki konusundadýr. Dünya nimetlerinden istifade ederken sýnýr ne olacak? insanoðlu dünyayý âbad ederek kendini berbat mý edecek? Yoksa kendini âbâd edip dünyayý ihmâl mi edecek? Yaralanma karþý görevini ifa ederken ve insanlarla Ýliþkilerinde ölçüsü ne olacak? Bütün dinlerin ve felsefî sistemlerin cevabým aradýðý soru genellikle bu noktalarda düðümlenmektedir. Ýlâhî menþe'li dinler insanýn Allah ile, insanlar ile ve eþya Ýle iliþkisinin itidâl çizgisi üzere olmasýný istemiþtir. Ama insanoðlu bu itidâl çizgisini çoðu zaman yakalayamamýþ, ifrat ve tefrite düþmekten kurtulamamýþtýr.

Dünya tarihine "Asr-ý Saadet" olarak geçen Allah Resulünün örnekleyerek yaþayýp yaþattýðý kutlu çaðda bu itidâl ve dengenin en üstün bir biçimde yaþandýðýný görüyoruz. Bu çaðýn insanlarý, dinin tarif ettiði biçimde (dünyaya ancak orda kalacaklarý ve kulluklarýna lâzým olan kadar) deðer vermiþlerdir. Hayatlarým manevî deðerler uðrunda Allah ve Peygamber için abideleþtirmiþlerdir. Çünkü bu dinin peygamberi kendi hayatýnda dünyanýn ve dünya üzerindeki bütün imkânlarýn nihâi bir gaye olmadýðýný, aksine bunlarýn ebedî mutluluða giden yolda birer araç olduðunu belirtmiþtir. Onun nezih hayatýný gören insanlar, itidâl çizgisi üzere ruh ve beden, madde ve mânâ, dünya ve âhiret dengesini düzgün bir biçimde yürütmüþlerdir.

Dinin tamamlanýp Hz. Peygamber'in aralarýndan ayrýlmasýndan sonra insanlar, bu itidâli ancak çok kýsa bir süre koruyabilmiþlerdir. Ýlk devir Müslümanlarýn Ýslâm'ý özümsemiþ halleriyle dünya nimetlerine karþý müstaðni tavýrlarý ve bu nimetleri kardeþleriyle paylaþan anlayýþlarý ayný duyarlýlýkta sürdürülememiþtîr. Yeni ortaya çýkan zenginlik ve maddî refah insanlarý bencilleþtirmiþtir. Ve nihayet insanlar o paylaþým ortamýný unutup terk etmeye baþlamýþlardýr. Asr-ý Saadetteki gönül zenginliðini, ibâdetlerdeki derinliði, insanî iliþkilerdeki ahlâkî erdemi arar olmuþlardýr.

Elbette bu güzellikler büsbütün silinip gitmiþ deðildi Ýslâm toplumundan. Ama belli bölgelerde insanlarýn gözlerini bürümüþ olan siyâsî ve maddî ihtiraslar, kaygýlý ve mevcut durumdan tedirgin olan kimseleri bir arayýþa ve özleme sevk etmiþtir. Din ve ilim muhitlerindeki yeni oluþumlar, yeni yeni ilimlerin ve bu ilimlerle birlikte ilmî ve felsefî bir takým tartýþmalarýn ortaya çýkmasý, onlarý daha da kaygýlandýrýyor, özlemlerini daha da artýrýyordu.

Ýman tarif edilirken "Kalb ile tasdik, dil île ikrar" ifadeleri kullanýldýðý halde; kalbin yerini aklýn almasý, ibâdetlerde zahir ve bâtýn ayýrýmýnýn yapýlýp iþin özden çok zahirî þekillere münhasýr kalmasý, ilimlerde yol ayýrýmýnýn habercisi olmuþtur, iman ve i'tikâd konularýnýn ilm-i kelâm ve akaidin, ibâdet, amel ve muamelâtýn fýkýh ve Ýslâm hukukunun alanýna girmesi; ihsan, takva, zühd ve ahlâk konularýnýn da tasavvufun konularý arasýnda yer almasý sonucunu doðurmuþtur. Islâmî hayalýn gönül zenginliði içinde yaþanmasý demek olduðu için zaman zaman ilim mî, hâl mi olduðu tartýþýlan tasavvuf; aslýnda hem ilim hem de hâldir. Hâldir; çünkü zühd, takva, ihsan ve rabbânîlîk gibi kalbî fazilet ve ahlâkî erdemleri yaþamaktýr, ilimdir; çünkü bunlarýn nasýl ve hangi usûl ve yöntemlerle elde edilip yaþanabileceðinin saðlýklý kurallarýný öðretmektedir, (l)

Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, köken itibariyle Arapça bir terimdir. Sözlükte "yün" manasýna gelen "sûf' kökünden türemiþ ve (refa'ul) kalýbýnda gelmiþ mastar bir kelimedir.

Tasavvufun ýstýlah manasý, Ýslamiyetin temel prensiplerine dayanarak nefsi arýtma, ahlâký, güze ilettirerek dini yaþama, ruhun yücelmesine ve kemale ermesine çalýþarak Allah'a ulaþma ilmidir. Bir baþka ifadeyle, tasavvuf nefsi ýslah ve terbiye eden, Kur'an' dan kalb ilmini çýkaran felsefedir. Binâenaleyh, diyebiliriz ki; tasavvuf; insanýn sûfiyâne hayata kendini vakfetmesi ve Kur'an'ýn çimdiði çerçeve içinde hareket ederek Ýslâmiyette sûfî olmasý fiilidir. (2)Tasavvufun ne demek olduðunu mutasavvýflar deðiþik cümlelerle ifade etmiþler ve bu konuda birbirine yakýn tarifler getirmiþlerdir.

Abdullah Dehlevî tasavvufu þöyle tanýmlamýþtýr: "Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak, kalpte imanýn vicdanileþmesi, yani Ehl-i Sünnet itikadýnýn kalpte saðlamlaþmasý ve þüphe getirici te'sirlerle sarsýlmamasý. Nefs-i emmâreden kaynaklanan tembelliklerin ve sýkýntýlarýn giderilip, ibadetlerde kolaylýk ve lezzet hâsýl olmasý. Gafletten uzaklaþýp her an Hakk'la olma hâli." Tasavvuf büyüklerinin hepsi, ehl-i sünnet itikadýnda idi. Bid'at sahiplerinin hiç biri, Allah'u Teâlâ'nýn ma'rifetine yaklaþamamýþtýr. Velilik nurlarý bunlarýn kalplerine girmemiþtir.

Harkûþî Abdulmelik bin Muhammed de tasavvuf ehlini þöyle nitelemiþtir: "Tasavvuf ehlinin üç vasf-ý vardýr. Toprak gibidir, iyiye de kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her þeyi gölgeler. Yaðmur gibidir, sevilen kimseyi de sevilmeyen kimseyi de sular."

Mutasavvýflarýn büyüklerinden Seyyid Abdulkâdîr Geylanî tasavvufu, su veciz söz-lerJe anlatmýþtýr: "Tasavvuf hâldir, söz deðildir, söz ile ele geçmez. Tasavvuf Allah'ý anmak, hatýrlamak ve Rasûlullah'ýn yoluna yapýþmaktýr. "

Þeyh Abdullah Bayal da bu konuda þöyle diyor: "Tasavvuf; namaz, oruç ve geceleri ibâdet etmek demek deðildir. Bunlarý yapmak her insanýn kulluk vazifesidir. Tasavvuf, Ýnsanlarý incitmemektir. Bunu elde eden vâsýl olmuþtur (kavuþmuþtur)."

Muhammet! Bakî Billah'ýn tasavvuf hakkýndaki görüþleri de þöyle: "Ýnsana lâzým olan; önce ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra seriâte (dinin emir ve yasaklarýna) uymak, daha sonra da tasavvuf yolunda yükselmektir."

Þimdiye kadar yedi yüz velî, tasavvufun tarifinde türlü sözler söylemiþlerdir. Bu sözler þu noktada toplanabilir: •'Tasavvuf; vakti en deðerli þeye sarf etmektir" Bu taným da Ebû Sâ-îd Bbu'l- Hayr'a aittir. (3)

Tasavvuf, güzel ahlâka ve selim bir kalbe sahip olmak için verilen samimî bir mücadelenin adýdýr. Kalbi her türlü emraz-1 kalbiyyeden, kötü niyet ve huylardan temizleyip ýslah etmek gerekir. Kalplerde iman cevherinin geliþip güçlenmesi, gönüllerde tutuþan tevhîd meþ'alesiniýý ebediyyen parlamasý için. Ýnsanýn daima akýllý ve uyanýk davranmasý icabeder. Yüce Allah'ýnkendisine lütfettiði bu eþsiz nimetlerin elinden çýkmamasý için bütün gücüyle çalýþmak ve gayret etmek durumundadýr. Bu kaygýlar sebebiyle olsa gerektir ki; insanoðlu "takva içinde yaþamak" anlamýna da gelen tasavvufa ihtiyaç duyabilmektedir.

Tasavufun Doðuþu

 

Ýnsanýn iç dünyasýyla, ruhî ve manevî yönden kendini geliþtirmesiyle ilgili olarak, hem Kur'an-ý Ke-rîm'de hem de Hz. Peygamber (s.a.s) 'in hayatýnda ve sahih hadislerinde bilgiler ve yönlendirmeler mevcuttur. Bu bilgiler ve yönlendirmeler, ilk dönemlerden itibaren, müslümanlarm dini daha iyi anlama ve yaþama talep ve gayretlerini harekete geçirdi. Ýtikad ve fýkýh alanýndan ayrý olarak, müslüman toplumlar arasýnda "tasavvuf adý altýnda özetlenebilecek üçüncü bir bilim alaný ve zenginlik kazandýrdý. Hicrî ilk iki yüzyýlda kikinin kendi iç dünyasýndaki derinlik ve zenginliði, coþkulu dindarlýðý ifade için genelde "zühd", "rikâk", "takva" ve ibâdet gibi kelimeler kullanýlýyordu. Böyle güzel davranýþlar içinde bulunan kimselere de "zâhid" ve "âbid" deniliyordu. Hicrî üçüncü yüzyýldan itibaren daha kapsamlý olarak tasavvufta, "sûfî", "sûfiyye" gibi terimler kullanýlmaya baþlandý. Bir dönem sonra da tasavvuf ayrý bir ilim ve davranýþ biçimi olarak ortaya çýktý.

Tasavvuf, kalp temizliðini, güzel ahlâký tesis etmeyi ve ruh olgunluðunu konu almaktadýr. Amaç, mii'minleri terbiye etmektir. Onlarý manen ve ruhen yükseltmektir. Bu amaca ulaþmak için dünyadan daha çok ahirete önem vermek, maddî deðerlerden daha fazla manevî deðerlere baðlanmak lazým gelir. Daha nitelikli ve daha çok ibadet etmek, nefs-i emmâreyi disiplin altýna almak gerekir. Zira, Ýslâmiyet mü'minlerin dünya hayatýna ve maddi zevklere dalmamalarýný, ahirete ve manevî deðerlere öncelik vermelerim ister. (4)

Hz. Peygamber (s.a.s.), sahabe, tabiîn ve tebeu't-tabiîn dönemlerinde dindar Müslümanlarýn yaþadýklarý hayat tarzý, yukarýda tasvir edilen manevî bir atmosferde cereyan etti. Bu üç neslin dindarlarý dünyaya nazaran ahirete öncelik veriyorlardý. Bütün davranýþlarýnda Allah (c.c.)'ýn rýzasýný gözetiyorlardý. Zira bu tür bir hayat tarzý Kur'an'm istediði hayat tarzýydý. Bunun en güze! örneði de Hz. Peygamber (s.a.s.)'di.

Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinde, çeþitli kabiliyetlere sahip ve deðiþik alanlarda istidatlý sahabeler vardý. Bunlarýn bir kýsmý ilim öðrenmeye, bir kýsmý dini tebliðe, bir kýsmý yöneticiliðe ilgi duyarken; bir kýsmý da zühde daha çok önem veriyor, bu alanda yoðunlaþýyorlardý. Baþta ilk dört halife ve aþere-i mübeþþere olmak üzere diðer bir çok sahabe; Ashabýn âbid ve zâhidleri olarak tanýnmýþlardýr. Mutasavvýflara göre tasavvuf zincirinin ilk halkalarý bunlardýr. Daha sonra eklenen yeni halkalarla bu silsile günümüze kadar gelmiþtir. Bu halkalardaki âlim ve zâhidler, Ýslâm'ýn ilim, ihlas, takva, ihsan, his, heyecan ve zühd anlayýþýný yaþayarak çaðýmýza taþýmýþlardýr.

Tasavvuf tohumunun çimlenip yeþerdiði dönem, hicrî II. asrýn sonlarý ile III. asrýn baþlarýdýr. Kuþeyrî'nin de açýkça belirttiði gibi, tasavvuf ehl-i sünnetin bünyesinden doðmuþtur. Bu hayat tarzýnýn temelleri Kur'an ve sünnetin Öðretisinde, önceki nesillerin sözlerinde ve yaþayýþ tarzlarýnda mevcuttur. Tasavvufî hayat tarzýný sûfîler fikirleri ve manevî tecrübeleriyle geliþtirip sistemlestirmiþlerdir. Nitekim Kur'an-ý Ke-rim'de ; "Andolsun ki. Rasulûllah'da sizin Ýçin, Allah'a ve ahiret gününe kavuþmayý umanlar ve Allah'ý çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardýr."(5) buyurulmaktadýr. Bu ayette. Hz. Peygamber'in Allah'ýn hoþnutluðunu ka-zandýracak davranýþlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlý bir örnek, en büyük fazilet numunesi olduðu anlatýlmaktadýr. O'nun hedefinin insanlýða amelî kaideler öðretmek ve bu kaideleri kendi yaþayýsýyla izah ve tarif etmek olduðu anlaþýlmýþ olmaktadýr. Binaenaleyh, O'nun hayatý ve sîreti incelenirken bu nokta asla gözden uzak tutulmamalýdýr.

Tarikatlar; savaþ, kýtlýk, bulaþýcý hastalýklar ve buna benzer çeþitli nedenlerle bunalan insanlarýn; daha çok Allah'a yönelme ihtiyacý duymuþ olmalarýndan ve Ýslâm'ýn zühd ve takva anlayýþýný dah;ý ileri götürmek istemelerinden doðmuþtur. Savaþ, katliam, zulüm ve bunlarýn tabiî sonucu olan kýtlýk, bulaþýcý hastalýk, riya, menfaatperestlik, dalkavukluk, maddeye ve dünyaya karþý ihtiras derecesine varan aþýn düþkünlükten nefret eden insanlar, bilgili ve erdemli saydýklarý dinî önderler etrafýnda toplanmýþlardýr. Onlarýn rehberliðinde daha çok dinî bilgi öðrenme ve Ýbadet etme yolunu tutmuþlardýr. Böylece her þeyhin etrafýnda kümelenen insanlar, birer tarikat oluþturmuþlardýr.

Ýlk önceleri iyi niyetle kurulan, ferdî ve içtimai sahada önemli görevler ifa eden tarikatlarýn bazýlarý; cahil ve menfaatperest "þeyh" ve "tarikatçý" unvanýyla ortaya çýkan bazý kötü niyetli kiþilerin elinde dünyaya kapalý, bid'at ve hurafelerle dolu, zararlý ve bölücü unsurlar haline getirilmiþlerdir. Bugün müslümanlann körü körüne mezhep, tarikat tartýþmalarýna giriþmeleri ve geliþigüzel birbirlerini itham etmelerinin altýnda yalan neden de; bu gibi sahte þeyh ve müridlerin Ýslâm'ýn özünü, tarikat ve mezheplerin olucum esprisini, gaye ve maksadýný bilmemelerinden, onlarý þahsî ve dünyevî menfaatlerine alet etme-lerindendir.

Ýnsanoðlu düþünen bir varlýktýr. Ýnsan var olduðu müddetçe fikirler sýnýrlandýrýlamaz ve düþünceler dondurulamaz. Bu nedenle Cenâb-ý Hak; Müslümanlarý sürekli olarak Kur'an-ý Kerim ve Hz. Peygamber'in sünneti üzerine eðilmeye ve kainatýn sýrlarý üzerinde düþünmeye çaðýrmaktadýr. Bizzat Yüce Allah tefekküre davet ettiðine göre, düþüncede ayrýlýðýn olmasý, insanýn fýtratýnýn tabiî bir sonucudur. Zaten insanoðlu yaratýldýðýndan beri fikir ve düþünce ayrýlýklarý daima olmuþtur ve olacaktýr. Ýslâm insanlarý tekdüze bir kalýp içerisine sokmayý öngörmemiþ, sürekli düþünmeyi ve araþtýrmayý tavsiye etmiþtir. Tefekkürün tabiî sonucu olarak zuhur eden Ýslâmî mezhep ve tarikatlarý eyleme dönüþmeyen fikir farklýlýklarýný bu çerçevede deðerlendirmek lazýmdýr. Ve onlarý Ýslâm düþüncesi ve kültürünün birer zenginliði, dinimizin fikir hürriyetine verdiði önemin delilleri olarak kabul etmek gerekir.

Düþünce ayrýlýðý; Ýslâm'ýn temel akidelerini inkâr noktasýnda deðilse; siyasî, içtimaî ve amelî konulardaki ihtilaflar ve Kur'an'a dayalý açýklama ve yorumlardaki farklýlýklar yüzünden insanlarýn tekfir edilmesi, horlanmasý, dýþlanmasý, yadýrganmasý; Ýslâm'ýn ruhuna uygun deðildir. Bu, Ýslâm'ýn hürriyetçi anlýyýþýyla baðdaþtýrýla-maz. Bütün tarikat ve mezhep mensuplarýnýn üstkimliði "müslümanlýk"týr. Öyleyse farklý düþünce ve ekollerde yer alan Müslümanlarýn; kendileri dýþýndaki Müslümanlara bakýþ ve davranýþlarý bu ölçülerde olmalýdýr. Bütün mü'minler mezhep ve tarikat taassubundan uzak bir þekilde birbirlerine Ýslâm kardeþliði espirisiyle yaklaþmalýdýrlar. Teferruata ait farklýlýklar kin, düþmanlýk ve tefrika nedeni olmamalýdýr. (6)

 

Tarikat Ne Demektir?

 

"Tarikat" da tasavvuf gibi Arapça bir terimdir. Sözlükte "yol" manasýna gelir. Tarikatlar daha ziyade insanlarýn ruhî ve ahlâkî yönleriyle ilgilenirler. Onlarý, manen olgunlaþtýrmayý ve ahlaken yüceltmeyi gaye edinmiþlerdir.

Asr-ý Saadette Müslümanlar ihtilafa düþtükleri herhangi bir konuyu Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hakemliðine buþvurarak çözümlü-yorlardý. Dolayýsýyla o dönemde mezhep ve tarikat gibi farklý oluþumlarýn ortaya çýkmasý mümkün deðildi,

Hicrî II. yüzyýl sonlarýnda oluþmaya baþlayan ve V. asýrdan itibaren de sistemleþen tarikatlar, insanlara; "yüksek karakterli ve olgun olmalarýný" Öðüllemiþlerdir. Onlarý manevî bir disiplin altýna almak suretiyle, bir kültür müesseseleri olarak baþlangýçta fen ve cemiyet hayatýnda son derece faydalý hizmetler yapmýþlardýr. Keza; bizim tarihimizde de Ýslâmiyetin Balý Türkistan'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da yayýlmasýnda; Anadolu'nun Ýslâmlaþmasýnda ve Türkleþmesinde tasavvuf! ekollerin çok önemli ve olumlu etkileri olmuþtur. Müslümanlarýn birlik ve beraberliklerinin tesis edilip; güçlenmesinde; "Alperen", "Þeyh", "Derviþ". "Pir" gibi tarikat öncüleri ve mensuplarýnýn olumlu katkýlarýný inkâr etmek mümkün deðildir.

Tasavvufun Teþkilatlanmasý

Tasavvufun ferdi yönü daha fazla olmakla beraber sosyal yönü de küçümsenemeyecek kadar önemlidir. Bireyler tek baþýna da hiçbir aracý olmaksýzýn tasavvufî hayatýn Öngördüðü hedeflere ulaþabilirler. Ancak mutasavvýflar bu hayatýn, konunun uzmanlarý, hocalarý ve üstâdlarý olan þeyhlerden ve mürþidlerden öðrenilmesi gerektiðini ileri sürerler. Bu öðrenme sürecinde; "mürîd" ve "talip" denilen öðrencilerin üstatlarýyla birlikte bulunmalarý, o manevî hayatý beraber yaþamalarý gerektiðini ifade ederler. Zira tasavvvufî hayatýn da týpký birçok sanat gibi egzersizler ve pratiklerle öðrenilir görüþünü savunurlar. Bu sebeple sufîler baþtan beri sohbet denilen birlikteliðe büyük önem atfetmiþlerdir, ilk zamanlarda þeyhlere daha çok "üstâd" ve "sohbet þeyhi", müridlere (sohbete katýlan öðrencilere) de "sahip" deniliyordu. Yine mutasavvýflara göre; tasavvufî hayatýn belli bir aþamasýnda mutlaka bir gizem söz konusudur. Tasavvuf sohbetlerinin asýl hedefi müridlere edeb ve erkân öðretmektir. Onlarý güzel terbiye etmek ve ahlâklarýný güzelleþtirmektir. Talebelerin tasavvufî hayata adaptasyonlarýný saðlayýp, kötülüklerden ve çirkinliklerden uzaklaþtýrmaktýr. Ýyilikler potasýnda onlarý olgunlaþtýrýp kâmil insanlýða yükseltmektir. Tasavvuftaki gizliliðin sebebi ise; manevî alt yapý bakýmýndan eksik olanlarýn yanlýþ anlama ve sapmalarýný önlemektir.

Tasavvuf ekollerinde þeyhler ile müritler arasýnda, önceleri son derece gösteriþsiz baþlayan, ama gayet feyizli ve verimli geçen tasavvufi sohbetler; kýsa bir zaman sonra cemaatleþme halini aldý. Büyük sofilerin tasavvuf! görüþleri ve yaþayýþlarý az çok birbirinden farklý idi. Bu durum tasavvufa eðilimli olanlarýn kendi mizaçlarýna, ruh ve zihin yapýlarýna uygun düþen üstâd-hýrý tercih etmelerine Ýmkân verdi, Böylece deðiþik isimler altýnda tasavvufî cemaatler ortaya çýktý. Bu ekollerden birine baðlanan bir mürid. manevî hayatýnda belli bir þiire üstadýnýn görüþlerine aðýrlýk veriyordu. Cemaatler arasýndaki olumlu ve samimi iliþkiler ise tasavvufî geliþmelerin hýzlanmasýný saðladý.

Söz konusu tasavvufî sohbetler ve cemaatler, Hicri VI. asýrda daha düzenli ve daha disiplinli bir örgütlenmeye dönüþtü. Bu gîbi örgütlere "Tarikat" denildi.

Abdülkadir Geylânî'ye (0.562/1166) nisbet edilen Kadiriyye, Ahmed Yesevî'ye (0.562/1166) nisbet edilen Yeseviyyc, Ahmed er-Rýfâîye (ö. 578/1183) nisbet edilen Rýfâiyye, Ebu'n Necib es-Sührcverdî'ye (563/1167) nisbet edilen Sühreverdîyye,Ebu'l-Hasan es-Þâzelî'ye (ö. 593/1196) nisbetle Þâzeliyye tarikatlarý bu asýrda ortaya çýktý. Bunlarý Necmeddin Kübrâ'ya (ö. 61 S/1221] nisbetle anýlan Kübrcviyye, Mevlâ'na Celâled-din-i Rûmî "ye (0.672/1273) nisbet edilen Mev-leviyye, Ahmed el- Bedevi'ye (ö. 675/12771 nisbetle Bedeviyye gibi tarikatlar izledi. VII. ve VII J. asýrda ise Bahaeddin Naksibend's (0.791/1389) nisbetle Naksîbendiyye, SirâceJ din Ömer'e (0.800/1397) nisbet edilen Halveta ye tarikatlarý kuruldu.

Bu tarikatlar, þeyhlerinin mürid ve halifelerinin aracýlýðýyla Fas'tan Endonezya'ya, SonJ li'den Kazan'a kadar Ýslâm ülkelerine yayýldý. Selçuklular ve Osmanlýlar zamanýnda ise Mevlevîliðin yaný sýra Anadolu'da Hacý Beklâþ-ý Velî'ye (Ö.670/I271) nisbet edilen Bektaþiyye,Ha-eý Bayram-ý Velî'ye (ö. 833/1429) nisbet edilen Bayrarniyye. Aziz Mahmud Hüdâî'ye (ö.1038/1628) nisbet edilen Celvetiyye gibi tari-katlar birbirini izledi. Ayrýea daha evvel Anadolu dýþýnda kurulan tarikatlarýn pek çok þubeleri oluþtu. Bundan baþka "Ahî Evrân" diye bilinen Þeyh Nasîruddîn (ö. 660/1262) Kýrþehir'de Ahî-lik teþkilâtýný kurdu. Fütüvvet ehli, Anadolu'da birçok þehirde Örgütlendi. 1071 'de Anadolu fethedildikten sonra Irak'tan, Suriye'den, daha fazla da Horasan'dan gelen gazý derviþler, alperen-ler ve Horasan erleri Ýslâmiyet'in Anadolu'da ve Balkanlar'da yayýlmasýnda etkili oldular. (7)

Tasavvufta Kurumlaþma Devrinin Baþlamasý

Ýlk tasavvuf tohumlarýnýn çimlenip yeþerdiði dönemin hicri II. asrýn sonlarý ile III. asrýn baþlarý olduðu hususu, daha önce vurgulanmýþtý. Daha sonraki süreç içinde geliþip yaygýnlaþan tasavvuf ekolleri, örgütlenme dönemlerini de yaþadýlar. Sonunda sûfîlik ve sûfî cemaatler ortaya çýktý. Ýlk dönemlerde camiler, mescidler. evJer ve iþyerleri sûfîlerin buluþma, konuþma ve meselelerini müzâkere etme yerleri idi. Fakat Örgütler geliþip yaygýnlaþýnca yeni mekânlara ve binalara ihtiyaç duydular. Ýlk tasavvuf kurumu Suriye'de Ramle'de "Harikan" adýyla kuruldu. Zamanla hýzlý bir artýþ ve yaygýnlýk gösterdi. Çeþitli dönemlerde ve muhtelif bölgelerde bu kurumlara "ribat", "tekke", "zaviye", "dergâh" ve "âsi-tâne" gibi deðiþik isimler verildi. Bu yerler isirn-lendirilirken, kurumun büyük veya küçük, merkez veya þube olmasý da dikkate alýndý.

Tekkeler, "tarikat" ismi verilen Örgüt üyelerinin devam ettikleri, toplu veya ferdî olarak zikir yaptýklarý, sohbel ve istiþare ettikleri, edep-erkân öðrendikleri, usûl ve terbiye gördükleri, manen ve ruhen arýndýklarý, olgunlaþýp kemâle erdikleri kurumlar olmakla beraber; çoðu zaman çeþitli dinî ve dünyevî ilimlerin öðretildiði kurumlarda oldular. Özellikle kýrsal bölgelerde medreselerin görevlerini de üstlendiler. Ayrýca yolcularýn ve gariplerin barýndýklarý önemli sosyal müesseseler haline geldiler. Tekkelere yapýlan vakýflar, devlet adamlarýnýn, hayýr sahiplerinin ve tarikat mensuplarýnýn yaptýklarý baðýþlar, bu kurumlarýn görevlerini etkin bir biçimde sürdürmelerine imkân verdi. Toplumlarýn ihtiyaç duyduklarý huzurlu bir manevî havayý meydana getirmelerini saðladý. Ayrýca tekkeler baþta edebiyat, þiir ve mûsikî olmak üzere birçok sanatýn doðduðu ve geliþtiði eðitim ve kültür müesseseleri olarak hizmet verdiler.

Tekkelerde Ýç Düzen ve Disiplin

Tekkelerde iç disiplin ve yönetim baþýboþ býrakýlmamýþtýr. Buralarda bulunan ve çeþitli hizmetler veren insanlarýn uymalarý gereken düzen ve asayiþi koruma kurallarý konmuþtur. Bir tekkede þeyh veya halifesi, çeþitli mertebelerde bulunan müridlcr, derviþler, tekkede yemek hazýrlama, sofra kurma, odun getirme, temizlik yapýna gibi iþlerde çalýþan görevliler, tekkeye yardým eden ve oradaki iþlere nezâret eden yöneticiler, mesafirler ve garipler bulunurdu. Bunlarýn düzenli ve belli bir disiplin içinde çalýþmalarý ve görevlerin aksamamasý için uyulmasý gereken birtakým kurallar: bir çeþit yönetmelikler vardý. Bu kurallarý ilk defa deri i toplu bir biçimde ortaya koyan Ebû Saîd Ebü'1-Hayr (ü.632/1048) oldu. Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî (6.632/1234) "Avârifü'l-Maârif" isimli eserinde, söz konusu tekke kurallarýný geniþletmiþ ve ayrýntýlý biçimde ortaya koymuþtur. Bugün bu tür ekollerde bu iç düzen ve disiplinden de sapmalar sözkonusudur.

Hicri VII. Asýr ve Sonrasýnda Tasavvufta Geliþmeler

a) Fikrî Geliþmeler

Hicri yedinci asýr, tasavvufta önemli geliþmelerin yaþandýðý bir devrin baþlangýcý olmuþtur. Bu dönemde Ýbn Arabî (0.638/1240) kendi-sinden önceki sûfîlerin fikirlerinden de yararlanarak, "vahdet—i vücûd" terimi ile ifade edilen bir görüþü ortaya atlý. "el-Fütûhâtü'1-Mekkiyye" ve "Füsûsii'l-Hýkem" gibi kendi eserlerinde bu konudaki düþüncelerini geniþçe açýkladý. Allah-evren, Allah-Ýnsan iliþkisinin vahdet-i vücûd eksenli bir açýklamasýný gündeme gelirdi. Felsefeden ve kelâm ilminden aldýðý bazý delillerle fikirlerini ispatlamaya çalýþtý, Sadreddin Konevî, Fahruddin-i Irâkî, Abdulkerîm el-Cîlî, Abdur-rezzâk cl-Kâþânî ve daha birçok ünlü sûfîler bu yolda onu izlediler. Geniþ ölçüde, "vahdet-i vü-cûd" fikrini birçok müslüman ilim ve fikir adamýnýn dünya görüþü haline getirdiler, b) Edebî Geliþmeler

Bir yandan yukarýda belirtilen fikrî geliþmeler yaþanýrken, diðer taraftan Ebû Saîd Ebü'l-Hayr, Arapça'nýn yaný sýra Farsça'yý tasavvuf dili haline getirmek için ilk defa ciddi bir adým attý. Onu bu yolda Hücvîrî Ýzledi ve Farsça ilk tasavvuf kitabý olan "Keþfü'l- Mahcûb"u yazdý. Baba Tahir (Ö. 410/1019) ve Senâî (ö. 525/1131) gibi þairler tasavvufî düþüncelerini Farsça þiirlerle ifade ederek bu tarzý âdeta tasavvufun dili haline getirdiler. Onlarý bu yolda Altâr (0.627/1223) ve Mevlânâ (ö. 672/1273) gibi ünlü sûfî þairler izledi. Mevlânâ'nm "Mesnevi" ve "Divân-ý Kebîr" Ýsimli eserleri ile bu hareket zirveye ulaþtý. Þebüsterî (ö. 720/1320) "Gülþen-i Râz" da, Fahruddîn-i Irâkî (ö, 688/1289) "Le-ma'âf'ta, Câmî (ö. 898/1492) çeþitli eserlerinde bu yolu takip eltiler. Büyük Türk mutasavvýfý Ahmet Yesevî Türkistan'da saf Türk dilini kullanarak Türklerin yaþadýðý bölgelere "Hikmet" adlý (Divan'ý) beyitleriylc Ýslâm'ý yaymaya çalýþtý. Dil bakýmýndan onu takip eden Yunus Emre "Divan"ý ile Mevlânâ "Mesnevî"si ile, Hacý Bektaþ-ý Velî ve Hacý Bayram-ý Velî de tarikat yoluyla Türk dilinin geliþmesine Önemli katkýlarda bulundular.

c) Tasavufî Hayatta Görülen Sapmalar ve Diðer Geliþmeler

Tasavvuf, beden ile ruhu, zahir Ýle bâtýný, lafýz ile manâyý ayýrýr. Ve daima bunlardan ikincilere aðýrlýk verir. Ancak; birincileri de asla ihmal ve inkar etmez! Bununla birlikte tarihi seyri içinde zaman zaman zahir ile bâtýn, mahiri (þer'î ilimlerle) bâtýnî-(manevî ilimler) arasýndaki mesafe -çýlmýþtýr. Bu iki ilim ekolü arasýnda uçurum derinleþmiþtir. Açýlan mesafeyi kapatmak için Þeriatla tasavvufu baðdaþtýran ve kaynaþtýran Ebû Nasr es-Serrâc. Ebû Talip el-Mekkî, Hücvîrî, Kuþeyrî ve Gazzâlî gibi büyük mutasavvýf alimler deðerli eserler yazmýþlardýr. Bu eserlerde zahir ehli ile bâtýn ehli arasýndaki zýtlaþmalarý ve anlaþmazlýklarý ortadan kaldýrmaya veya en aza indirmeye çalýþmýþlardýr. Tasavvufun, ehM sünnet arasýnda daha fazla yaygýnlaþmasýnýn önemli bir sebebi de söz konusu mutasavvýf bilginlerin bu tür çalýþmalarýdýr.

Aslýnda Ýslâm'ýn özünde olmayan zahir ile bâtýn, akýl ile kalp arasýnda zaman zaman görülen bu karþýtlýðýn ve uzlaþmazlýðýn sebebi, çoðu zaman taraflarýn birbirini anlamalarýný saðlayacak yeterli bilgi donanýmýna sahip olmamalarýdýr. Yetiþme tarzýnýn, alýnan eðitimin ve mizacýn da bunda büyük tesiri olmuþtur. Bu hususlar Ýhtilafýn bir dereceye kadar tabiî ve anlaþýlýr sebepleridir. Taraflar biribiri hakkýnda yeterli bilgiye sahip olduklarý zaman, ihtilaf ya ortadan kalkar veya hafifler, hoþgörü sýnýrlarý içinde kalýr.

Söz konusu ihtilafýn diðer sebepleri, tasavvuf perdesi altýnda Ýslâm'a dýþ kaynaklardan sokulmak istenen yabancý unsurlardýr. Diðer dinlerin, mezheplerinden, mistik akýmlarýndan, felsefelerinden ve dinî geleneklerinden kaynaklanan sýzmalardýr. Bu çevrelerin kültürüne âþinâ olan zümreler ve fertler, Ýslâm öncesi sahip olduklarý dinî inançlarý ve felsefi kanaatleri tasavvufa taþýmýþlardýr. Belki iyi niyetle belki de art niyetle Ýslâm'a taþýnan bu dinî gelenekleri ve felsefî kanaatleri tasavvuf çatýsý altýnda yaþatma yoluna gitmiþlerdir. Bunun sonucunda tasavvufî hayatta bazý sapmalar olmuþtur. Tasavvuftaki sapmalar erken dönemlerde baþlamýþtýr. Ýlk sûfiler döneminde bile bu tür sapmalarýn mevcut olduðunu biliyoruz. Ancak ilk sûfîler bu tür hareketler karþýsýnda çok dikkatli, hassas ve uyanýk davranmýþlardýr. Sapmalarý ve sapkýnlýklarý eleþtirmiþler, reddetmiþler, böylece kendilerini onlardan korumuþlardýr. Diðer taraftan söz konusu hususlar zahir ulemasý tarafýndan da eleþtirilmiþtir.

Sülemî bu konuda "Galatâtu's-sûfiyye" adýyla bir eser yazmýþ, Serrâc da "cl-Lem'a"sm da bu konuya bir bölüm ayýrmýþtýr. Daha sonraki mutasavvýf yazarlar da bu husus üzerinde önemle durarak müslümanlarý sapkýnlýða karþý uyarmýþlardýr. Bunlardan bazý örnekleri aþaðýya alýyoruz.

1. Ýbadetin düþmesi inancý. Bazý sözde mutasavvýflar insanýn ibadei ve kullukla Allah'a ereceðini; erince de ibadet etme yükümlülüðünün düþeceðini ve kulluktan azat olacaðýný iddia etmiþlerdir. Kur'an-ý Kerim'deki "Yakýn gelene kadar Rabbine ibadet et" mealindeki âyeti bu inanç istikametinde yorumlamýþlardýr. '"' Hakîkî sûfîler, bir müslümanm son nefesini verene kadar dinin emirlerine uymak ve yasaklarýndan kaçýnmakla yükümlü olduðu inancýndadýrlar. Bunlar yukarýdaki ayette geçen "yakýn" kelimesini "ölüm" þeklinde yorumlamýþlardýr. Allah'a kul olmak hür olmaktan daha üstündür, demiþlerdir.

2. Riyadan kurtulmak ve ihlas halini gerçekleþtirmek için dînî geleneklere aykýrý davranmak gerektiði inancý Bunlara göre bir Müslüman Allah'a kulluk ederken halk unsurunu dikkate almamalý, Allah'tan baþkasýna deðer vermemeli, ister doðru, ister bâtýl olsun hiçbir hususta halkla uyum halinde olmayý düþünmemelidir. Bu anlayýþ, esasen doðru olmakla birlikte; yanlýþ istikamette kullanýlmýþ, neticede onlarý edep ve terbiye sýnýrlarýný aþma, dinin emir ve yasaklan konusunda saygýsýz, duyarsýz, kayýtsýz ve laubali olma noktasýna götürmüþtür. Bazý Melâmiler'de ve Kalenden ler'de bu hal görülür.

3. Velînin peygamberlerden üstün olduðu inancý Bazý sözde mutasavvýflar, Kehf Sûresinde anlatýlan Mûsa-Hýzýr kýssasýný ileri sürerek velînin nebiden üstün olduðunu iddia etmiþler; çünkü velîler doðrudan, nebiler vasýtayla Allah'tan bilgi alýr demiþlerdir. Bu da bâtýl bir inançtýr. Zira velilik, peygamberlik meþ'alesin-den sadece bir pýrýltýdýr. Hiçbir zaman bir velî. bir nebî derecesinde olamaz. Her nebî ayný zamanda velîdir. Onda hem velilik hem de peygamberlik birleþtiðinden velîlerden üstündür.

4. Her þeyin mubah olduðu inancý Bazý sözde mutasavvýflara göre eþyada asýl olan mubah olmuþtur. Baþkasýnýn hakkýna tecavüzü Önlemek için yasaklar konulmuþtur. Baþkalarýnýn haklarýna saygý gösteren bir kimse için her þey mubahtýr. Bu inançta olanlara "Ibâhýyye" veya "Mýýbahýyye" denir. Bazýlarý da niyetlerinin iyi, kalplerinin temiz olduðunu ileri sürerek emir ve yasaklarýn kendilerini baðlamadýðýný iddia ederler.

5. Hulul inancý Bunlara göre Allah insan bedenine girer. Bedene girince ondaki insanlýk nitelikleri kalkar, yerini tanrýlýk nitelikleri alýr. Bu inanç da bâtýl bir inançtýr.

6. Cebir inancý Yine bazý sözde mutasavvýflar insana nisbet edilmesi gereken her þeyin Allah'a ait olduðunu, aslýnda insanlarýn iradeleri ve tercih yapma imkanlarý bulunmadýðýný, cebir altýnda olduklarýný iddia ederek kiþilerin sorumluluðunu ortadan kaldýrmýþlardýr. Bunlar, "Biz kapý gibiyiz, hareket ettiren olursa hareket ederiz" derler. Bu görüþte olanlar aslýnda sapýk olup, mutasavvýf görünen kimselerdir.

7. Allah'ý görme inancý Bazý mutasavvýflar da yüce Allah'ý dünyada gördüklerini iddia ederler. Bu iddia da sapýklýktan baþka bir þey deðildir.

8. Allah Teâlâ'ya kurþý saygýsýz davranmak Bazý sözde mutasavvýflar Allah'a yakýn olma mertebesine erdiklerini, bu mertebede edep ve resmiyetin söz konusu olmadýðýný k'dia ederler. Allah ile kulu arasýnda bulunmasý gereken edebi gözetmez ve Allah'tan söz ederken çok laubali ifadeler kullanýrlar.

9. Tenasüh inancý Bazý sözde mutasavvýflar, ölen bir insanýn ruhunun ölmeden evvelki davranýþlarýna ve yaþayýþýna baðlý olarak insan veya hayvan þeklinde tekrar dünyaya geldiklerini ve cezalarým çektiklerini iddia ederler, âhirete inanmazlar.

K), ittihat inancý Bazý sözde mutasavvýflar belli bir yöntem izleyerek beþerî niteliklerden arýnan bazý kiþilerin Tanrý ile birleþýiklerini (ittihat) iddia eder ve insanlarý tanrýlaþtýrýrlar. Gerçek sofiler ise yaratýcý ile yaratýlan varlýðý birbirinden ayýrýrlar. Yaratýlan varlýðýn hiçbir þekilde yaratýcý ile birleþip tanrýlaþamayacaðýna inanýrlar.

Bunlara ilave olarak mutasavvýflarýn bir kýsmýnda kâfir veya sapýk olmayý gerektirmeyen birtakým hatalý inançlar ve davranýþlar da vardýr. Aþýrý çilecilik, dünya iþlerini tümden terk (bir tür ruhbanlýk), evlenmemek, et yememek, tedbir almayý tevekküle engel saymak, þeyhleri kutsal sayacak kadar yüceltmek, yoksul yaþamayý amaç haline getirmek, nefse iþkence etmek, mubah olan nimetlerden yararlanmamak, özel giysiler giymek ve bunlarla halka karþý böbürlenmek, kýlýk-kýyafet, saç- sakal gibi konularda temizlik kurallarýna uymamak, vakýf geliriyle geçinmek, dilenmek, toplumu terkedip inzivaya çekilmek, tasavvufu kýssacýlýktan menkýbelici-likten, raks ve semâdan, evrad ve ezkârdan ibaret sanýp ilâhiler okunan meclislerde coþmak ve yapay olarak vecde gelmek, cezbelenmek gibi. Sözü edilen bu hususlar aslýnda tasavvufta var ise de bunlarýn birtakým kurallarý, sýnýrlan, þekilleri ve miktarlarý da tesbit edilmiþtir. Bu kurallara uymayan ve sýnýrlarý aþan biçimleri hatadýr. '"

Yukarýda on baþlýk altýnda özetlemeye çalýþtýðýmýz sapmalarýn bugün göze çarpan en önemli unsuru; þöhret ve dünyaperestliðe karþý oluþmuþ olan tasavvuf anlayýþýnýn maddi çýkar ve þöhret aracý olmasýdýr.

Tasavvuf! Ekollerin Dikkatlerden Uzak Tutmamasý Cereken Bazý Hususlar

Yukarýdaki bilgiler ve tesbitler ýþýðýnda, tasavvuf ve tarikat konusunda göz önünde bulundurulmasý gereken önemli bazý hususlar Özetle þu þekilde sýralanabilir:

1. Tasavvuf, biri Kur'an ve hadisin ö/ü, diðeri bu öz istikametinde sûfîler tarafýndan geliþtirilen þekil olmak üzere iki kýsýmdýr. Ýbadet, ahlâk ve dinî heyecandan, insanýn iç dünyasýný zenginleþtirip ruhî ve manevî yönden kendini geliþtirmesinden ibaret olan birinci kýsmý kabul etmek ve uygulamak her müslümanýn üzerine farzdýr. Ýkinci kýsým ise ihtiyarîdir. Zira bu sufilerce geliþtirilen özel bir hayat tarzýdýr ve bir gönül meselesidir.

2. Tasavvuf yolunu tutan ve tarikata girenler diðer müslümanlarý küçümseyemezler. Zira kibir haram, tevazu farzdýr. Ancak, adý ne olursa olsun dinî bir hayat tarzýnýn dinin aslî kaynaklarý olan Kur'an ve sahih sünnete uygun olmasý zorunluluðu ''olmazsa olmaz"' bir þarttýr.

3. Tasavvuf ince ve uzun olduðu kadar zor ve tehlikeli bir yoldur. Ebû Ali Rûzbârî. "Biz bu yolda býçaðýn sýrtý gibi bir noktaya ulaþtýk, azýcýk saða sola meyletsek cehenneme düþeriz" de-; mistir. Onun için bu yola giren kimse, þeytan, nefis, benlik, þöhret, menfaat gibi tehlikelerin çok olduðu bu yolda gayet ihtiyatlý ve son derece dikkatli olmalýdýr.

4. Mutasavvýflarýn, akýl ve dinî hükümlerle baðdaþmaz görünen sözlerini iþitenler ve bu tür hallerini görenler; bu konularda onlarý kendilerine örnek almamalý, delil saymamalýdýrlar. Bu tür söz ve ifadeleri onlarýn þahsi düþünce ve görüþü sayýp, kendileri dinin hükümlerini saðlam kaynaklardan öðrenip yaþamalýdýrlar. Çünkü dinin açýk hükümlerine, emir ve yasaklarýna baðlý olmak esastýr. Bu olmadan tasavvuf da, tarikat da olmaz.

5. Tasavvuf alanýnda müslümanlar asýrlar boyu olgunlaþarak geliþen kültür birikimi ve gelenek sebebiyle zengin bir mirasa, büyük bir ilim ve irfan hazinesine sahiptir. Bir müslüman tasavvuf kitaplarýnda gördüðü her þeyi doðru kabul etmemelidir. Ýnsan elinden çýkan her kitapta, doðru da yanlýþ da bulunabilir. Yanlýþý olmayan tek kitap Kur'an-ý Kerîm'dir. Buna itiraz edenlerin dinle ve tasavvufla ilgisi yok demektir.

6. Kerameti vardýr ve haktýr. En büyük keramet ise iyi ahlak sahibi olmaktýr. Hatta istikâmet (doðruluk, dürüstlük) kerametten üstündür. Manevî kerametler, maddî kerametlerden çok daha makbuldür. Bu sebeple kerametleri ve menkýbeleri ölçü almamak ve abartmamak gerekir.

7) Ýnsanlarý dünya ve ahiret saadetine ulaþtýracak en son din Ýslâmiyeltir. Ve bu dinin elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.) de son peygamberdir. Kur'an-ý Keriný'de de bu hususta þöyle buyurul-muþlur: "... Bu gün size dininizi ikmâl etlim, üzerinize nimetimi tamamladým ve sizin için din olarak Ýslâm'ý beðendim..." '

Bu tamamlanmýþ dini yaþarken ortaya çýkan görüþ ve bakýþ açýlarý saadece Kur'an ve sünnete uymasý þartýyla muteberdir. Her düþünce saygýya deðerdir. Fakat, hiçbir zaman bu düþüncelerin dinin aslýndan kabul edilmesine imkan yoktur. Hiçbir zaman bu düþüncelerin Kur'an ve sahih sünnetin önüne geçirilmesi, hatta onlarla eþdeðerde görülmesi dahi Ýslâm felsefesine uygun düþen bir anlayýþ biçimi olamaz.

8) Ýslamiyet, Hristiyanlýkta olduðu gibi "Katolik", "Protestan", "Ortodoks", vb. farklý cemaatleri farklý kural ve prensiplere dayanan cemaatleþmeleri kabul etmez. Bütün müslümanlarý tek bir cemaat olarak kabul eder. Bu alandaki farklý düþünce ve davranýþlarý bir zenginlik olarak görür. Bunun ötesinde tefrikayý, zýtlaþmalarý ve bölünmeleri kesinlikle reddeder. Bu husus Kur'an-ý Kerim'de "Hakikaten bu. bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de izin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin" þeklinde bildirilmiþtir.'"Osmanlý Ucvleti'nin Kuruluþunda Tarikatlarýn Rolü

Osmanlý Ýmparatorluðumun kuruluþunda ve geliþmesinde tarikatlarýn rolü büyüktür. Devletin kurulduðu dönemlerde manevî akýmlarýn, derviþlerle onlarý programlayan tarikatlarýn gayretleri müsbet sonuçlar vermiþtir. 13. asrýn sonu ile 14. asrýn baþlarýnda Osmanlý Devleti'nin küçük bir topluluktan bir cihan devletine dönüþmesine büyük katkýlar saðlamýþlardýr. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan, "Kolonizatör Türk Derviþleri" adlý kitabýnda tarikatlarýn tarihî süreç içinde üstlendikleri misyonu, zamaný ve yeri geldikçe topluma karþý maddî ve manevî katkýlarýný þöyle sýralýyor:

"...Osmanlý Ýmparatorluðu kurulmaya baþladýðý zaman, bu kadar geniþ hudutlar içinde kaynaþmakta olan bir âlemin dört bucaðýnda tekevvün eden dinî ve sosyal cereyanlarý, bilgi, bulgu ve tecrübeye sahip insanlarý ve manevî kuvvetleri kendi arkasýnda buldu.

Osmanlý Ýmparatorluðu'nün kurulmakta olduðu zamanda; Anadolu'daki uç beylikleri, medenî bir hayatýn kaynaðý olan her sýnýftan ve meslekten adamlarla doludur.

Ýran, Mýsýr ve Kýrým medreselerinden çýkan hocalar, orta ve þarkî Anadolu'dan gelmiþ Sel-çukî ve Ýihânî bürokrasisine mensup þahsiyetler, muhtelif tarikatlarýn mümessilleri, Ýslâm þövalye ve misyonerleri diyebileceðimiz derviþler... Bunlarýn her birinin Türk ve Ýslâm dünyasýnýn her tarafýnda teþkilatý bulunan tarikatlar olduðunu görürüz. Osmanlýlar, kökleri bu suretle geniþ Türk ve Ýslam dünyasýna yayýlmýþ olan bu gibi teþkilatlar vasýtasý ile her tarafla temas halindedirler. Osmanlýlaþmýþ, Rumlarýn yardýmýna muhtaç olmadan, daha evvelki emsali Türk Ýmparatorluklarý gibi büyük bir imparatorluk kurmak teþebbüsünde bu kuvvetlerden istifade etmiþlerdir. "'

Tasavvuf kurumlarýnýn ve tarikatlarýn tarihi süreç içinde Ýslâmî teblið alanýnda gösterdikleri baþarýlý ve verimli hizmetler, Prof. Dr. H. Kâmil Yýlmaz tarafýndan kaleme alýnan "Tasavvuf Gerçeði ve Türkiye" baþlýklý bir makalede þöyle dile getiriliyor:

"Tasavvufî kurumlar, Ýslâmî tebliðde-tabir câizse-birer misyoner kuruluþu gibi faaliyet göstererek Ýslâm'ýn yayýlmasýnda etkili olmuþlardýr. Fethedilen ülke halklarýnýn Ýslâmlaþtýrýlmasý ve fethedilen bölgelerde Ýslâm'ýn hayatiyetinin korunmasý, neredeyse bu kurumlarýn görevi gibidir. Özellikle iþgale uðrayan topraklarýn yeniden düþman elinden kurtarýlmasýnda tarikatlar birer milis güç olarak da hizmet görmüþlerdir. Cezayir ve Tunus'un; Fransýz ve Ýtalyanlar1 a karþý savunulmasýnda tarikat gruplarýnýn hizmeti herkesçe bilinen bir gerçektir. Çok yakýn bir geçmiþte Bosna-Hersek'te Sýrplara karþý savaþanlarýn mayasýný o bölgedeki derviþ gruplarýnýn teþkil ettiði, Çeçenistan'da Ruslar'a karþý destanlar yazan Çeçen ordusunun Kadiri ve Nakþý derviþlerinden oluþtuðunu da bilmeyen kalmamýþtýr. "*Millî Mücâdelc'de Tasavvuf ve Tarikat Gruplarý

Kendi yakýn tarihimize dönecek olursak, Millî Mücadele'de tarikat ve tasavvuf gruplarýnýn hizmet ve katkýlarý bilinen hususlardandýr. Nitekim 1920 yýlýnda Ankara'da ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi açýldýðýnda Meclis Baþkaný Mustafa Kemâl Paþa'nýn iki yardýmcýsýnýn ikisi de tarikat þeyhi idi. Birisi Konya Mevlânâ Dergâhý Þeyhi Abdulhalim Efendi, diðeri ise Hacýbektaþ Dergâhý Þeyhi Çelâleddin Efendi'dir. Mustafa Kemal Pasa aslýnda bütün tarikat þeyhlerine mektup yazarak Millî Mücadele'de desteklerini istemiþtir.1' :

Ancak, Osmanlýlarýn son dönemlerinde, Meþihat'a baðlý olarak çalýþan tekke ve zaviyeler bir ilim ve kültür yuvalarý iken. daha sonralarý büyük bir kýsmý tefessüh etmiþ cehalet yuvalarý haline dönüþmüþtür. Halka iyi ahlâký telkin eden bu müesseseler ahlâkî erdemlerden uzaklaþmaya yüz tutmuþtur. Baþlangýçta toplumun birliðinde ve dayanýþmasýnda Önemli roller üstlenen bu teþekküller, sonralarý toplumda ayrýþmalara, devlet-millel bütünleþmesini tehlikeye sokan faaliyetlere sebebiyet vermeye baþlamýþtýr. Bu gidiþat tekkeleri kapanmayla yüzyüze getirmiþ ve Cumhuriyet dönemimle de kapanmýþtýr. O dönemi yaþayanlar; "kendilerini zaten kapatmýþ olan tekkelerin kapanýþýný Cumhuriyet yasallaþtýr-mýþtýr" diye tesbitler yapmýþlardýr.

Tasavvuf ve Tarikat Kurumlarýnýn Türk Kültürüne ve Toplumuna Hizmetleri

Tasavvuf kurumlarýnýn dejenerasyona uðramadan önceki hizmet ve fonksiyonlarý hiç þüphesiz sadece teblið ve savunmadan ibaret deðildi. Fertlerin eðitimi, toplumun manevi hayatýnýn yükseltilmesi, edebiyat-þiir, mûsikî, mimarî ve hüsn-i hat eserleriyle sanat hayatýnýn canlandýrýlmasý tasavvufun ilgi alanýna giren konulardandý. Türk edebiyatýnýn ölümsüz þâirleri hep tarikat, tekke ve tasavvuf muhitlerinde yetiþmiþ insanlardý. Hatta, tasavvuf yok farz edilecek olsa; Türk edebiyatýnda ne divan þiiri ne de halk edebiyatý kalýr. Daha doðrusu Türk edebiyatý diye bir þey kalmaz. Çünkü; bizim edebiyatýmýz, bin yýla yakýn bir süredir, tasavvuf ile yoðrulmuþ ve onunla bütünleþtirilerek ölümsüzleþmiþtir. Ayný þeyleri mûsikîmiz, hat sanatýmýz ve folklorumuz için de söylemek mümkündür. Türk tarihinde belki çok büyük filozof ve ke-lâmcý yetiþmemiþtir ama, çok büyük mutasavvýf ve þairler yetiþmiþtir. Bu bakýmdan bizim kültür varlýðýmýz tasavvufla bu kadar içice olmuþ ve bütünleþerek ölümsüzleþmiþtir. Ýslamiyet’in Batý Türkistan'da, Anadolu'da ve Balkanlarda yayýlmasýnda, tarikatlarýn, çok önemli ve olumlu etkileri olmuþtur.

Tasavvuf! ekollerdeki teblið ve irþad faaliyetlerine müsait mistik ve psikolojik eðitim yöntemleri, kitlelerin tarikatlara yönelmelerini kolaylaþtýrmýþtýr.

Tarikatlarda Kadýnlar

Ýslam dininde kadýnlar için ilim öðrenmek ve tahsil yapmak konusunda herhangi bir engel konmamýþtýr. Bilakis ilme teþvik ve davet vardýr. Ancak, hanýmlar, eþlerine ve çocuklarýna karþý olan görevlerini ihmal etmeden, islâm'ýn öngördüðü tesettür ve âdaba riâyet ederek içtimâi faaliyetlere katýlabilirler. Bu konuda dinimizin koyduðu ölçülere uyulmasý ve her iki tarafý da þaibe ve töhmet altýna sokacak pozisyonlardan ve ortamlardan sakýnýlmasý gerekir. Ýffetin ve ýrzýn korunmasý, muhafazasý, Ýslâm'ýn emrettiði temel hususlardan biridir. Bazý tarikatlarda görülen Ýslâm dýþý þeyh-mürid iliþkilerinin ne derecelere vardýrýldýðýný -maalesef- biliyoruz.

Selçuklu ve Osmanlý geleneðindeki tarikat uygulamasýnda tekke ve zaviyeler, insanlardan teberru ve hibe toplanýlan deðil, bilakis hizmet ve yardým saðlayan kuruluþlardý. Padiþahlar tarafýndan temlik edilen araziler üzerinde kurulan tekke ve zaviyeler, hem o bölgelerdeki imar ve yerleþime canlýlýk kazandýrýyor, hem de insanlarýn ilim, irfan sahibi olmasýný saðlýyordu.

Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan, özellikle Balkanlar'daki tekke ve tasavvuf etkinliklerinin o dönemdeki olumlu katkýlarýný ilmî olarak incelemiþtir. Bu baðlamda tarikat tekkeleri; yoksul insanlarýn korunduðu, iaþe ve ibatelerinin saðlandýðý, psiko- sosyal stres ve bunalýmlarýnýn giderildiði tedavi merkezleri gibiydi. Tahsis edilen vakýflar sayesinde, tekkelerin topluma sunacaðý sosyal hizmetlerle ilgili ihtiyaçlarý karþýlanýyordu. Günümüzde bu konu tam tersine dönmüþ, kiþilerin sömürülmesi ortamý doðmuþtur.

Ýslam'ý haksýz yere lekeleyen, samimî Müslümanlarý derinden üzer bu davranýþlar dinin yanlýþ algýlanmasýna sebep olmuþtur. Ýslam'ýn yanlýþ tanýtýlmasýna sebep olan bu gibi gayrý samimî davranýþlar ve hareketler dine ve dindar Müslümanlara zarar vermiþtir.

Bunlara karþý önlem almak için Diyanet Ýþleri Baþkanlýðý'na her türlü kitle iletiþim imkanlarý saðlanmasý ve desteklenmesi gerekmektedir.

[15)

Ancak, kanaatimiz odur ki; bu konuda en önemli husus en etkili önlem,en hayýrlý çalýþma; günümüzde tasavvuf ve tarikat faaliyeti gösteren topluluklarýn, öncelikle kendi kendilerini öz eleþtiri yapmalarý ve kendi kendilerini ýslah faaliyeti göstermeleridir.

Tasavvufta Sevgi ve Gönülden Ýnkiyâd Esastýr

Ýslâmiyet, mü'minleri sevgi, dostluk ve kardeþlik baðlarýyla birbirine baðlamýþtýr. Din kardeþi kýldýðý insanlarý aralarýnda kaynaþtýrmýþ, böylece fertleri birebirine kenetlenmiþ bir toplum meydana getirmiþtir. Sevgi baðý, hem Müslümanlarý Allah'a ve Resulüne hem de birbirilerine baðlar. O nedenledir ki, Müslümanlar iyi ve kötü günlerde, mutlu ve sýkýntýlý zamanlarda daima bir arada olurlar. Birbirlerinin yardýmýna ve hizmetine koþarlar. Sevginin önemine vurgu yapan Hz. Peygamber (s.a.s.), "Kiþi sevdiðiyle beraberdir" buyurmuþtur."" Tasavvufta sevgi unsuru daima aðýr basar. Zira, tasavvufun ana hedefi; kulun Allah'ý sevmesi, O'na yaklaþmasý, ve O'nunla bîr manevî iliþki kurmasýdýr. Yaralanman ötürü; yaratýlmýþlarý, din kardeþlerini ve diðer insanlarý sevmeyi Öðrenmesidir. Bütün bunlarýn baþarýlmasýnda ve kazanýlmasýnda sevgi unsuru temel faktördür, ana etkendir.

Tasavvuf ekollerinin ulaþmaya çalýþtýklarý temel amaç. bir müslümanýn gönüllü olarak içtenlikle ve seve seve Allah'a ibadet ve kulluk etmesini saðlamaktýr. Bu mertebeye ulaþýldýðýnda ibadet insana zor gelmez. Bilakis ona haz ve huzur verir, ibadet halinde olmamasý ise; onu rahatsýz ve huzursuz eder. Ýþte gerçekten samimi bir niyetle tasavvufa yönelen, tarikata giren, dinî inancýnýn gereklerini derinden ve gönülden yaþamak isteyen kimseler, bu sevgi derecesini yakalamak saikasý ile o ekollere yönelirler. Yüreklerinde alevlenen engin ilâhî sevgiyi ve Allah aþkýnýn sonsuz heyecanýný benliklerinde doyasýya yaþamak isterler.

Tasavvufta Allah sevgisinin ve Allah için sevmenin ne kadar Önemli olduðunu göstermek için, sûfilerin üzerinde özenle durduklarý ve önemle açýkladýklarý Peygamberimiz (s.a.s.)'Ýn þu Hadis-i þerifine dikkatle bakmak yeterlidir. Kutsi hadiste þöyle buyurulmuþtur: "Kulum farz ibadetlerle yaklaþtýðý kadar baþka hiçbir þeyle bana yaklaþamaz. Nafile ibadetlerle de bana yaklaþýr. O kadar çok yaklaþýr ki, ben onun gören gözü, iþiten kulaðý, tutan eli, yürüyen ayaðý olurum. Anýk o benimle görür, benimle iþitir, benimle tutar, benimle yürür. Böyle bir kul bana sýðýnýrsa onu korurum. Benden bir þey isterse dileðini yerine getiririm." "1).

Görüldüðü üzere; sýrf Allah'ý sevmek, Allah'ýn emrine uymak, rýzasýný ve hoþnutluðunu kazanmak Ýçin Allah'a ibadet etmek çok üstün ve çok yüce bir mertebedir, îþte bu ibadet sevgi temeline dayanýr. Sevenin sevgilisine itaat etmesi türünden bir boyun eðme ve emredileni gönül hoþluðu içinde yerine getirme halidir. Bu hal ve teslimiyet, yüçeler yücesi Allah (c.c.)'a kulluk ve ibadet etmeyi cana minnet bilmedir.

Tasavvuf ilmi; Allah ve Resulû'nün emirleri dairesinde, din ve dünya iþlerinde ifrat ve tefritten sakýnarak, Hakk yolunda daim olmaktýr. Ýstikâmetten asla ayrýlmamaktýr. Baþlangýçta tasavvuf ehlinin tuttuðu yol, hiçbir zaman Kur'an ve sahih sünnetten ayrý ve farklý olmamýþtýr. Dinin aslî kaynaklarýna uygun olmasýnýn, zarureti açýsýndan; "Þeriat olmadan tasavvuf olmaz" sözü yine tasavvufun öncülerine aittir,

Tarikata Girmek Zorunlu mudur?

Müslüman bir ferdin, dinin gereklerini yaþamasý inancýnýn icaplarýný yerine getirmesi için tasavvuf ve tarikat yoluna girmesi gibi bir zorunluluk yoktur. Farz ve nafile ibadetleri düzenli olarak yapmak, nefsânî ve ahlâkî yönden geliþmek, olgunlaþmak için. kiþinin kendi çabalarý ve gayretleri yeterlidir. Tarikata girmede bazý sakýncalar bulunduðunu da bilmek lazýmdýr. Öncelikle "Vahdet-i vücut" gibi inanýþlar, fikirler ve felsefeler konusunda çok dikkatli olmak gerekir. Ýkinci bir husus da; kötü niyetli kiþilerin taciz ve sömürülerine maruz kalmak tehlikesi vardýr.

Ancak; tarikat, ya da daha genel bir terimle söyleyecek olursak tasavvuf ; dinin öðrettiði esaslarý ve telkin ettiði ahlâkî seviyeyi, yaþayarak öðrenmek için sistemleþmiþ bir içtimaî eðitim faaliyetidir. Tarikatlar, kendi içlerinde dua ve zikir konusunda izledikleri geleneklere göre çeþitli kollara ayrýlmýþlardýr.

Tarikatlarýn uyguladýðý eðitim yöntemlerinden olan; "takva", "zühd", "nefis terbiyesi", "irþad" gibi ahlâkî eðitim unsurlarý Ýslâm'ýn Özünde ve Selef-i Salihîn'in geleneðinde mevcut olan uygulamalardýr. Bu öze riâyet eden ve Ýslâm'a aykýrý olmayan tasavvuf ve tarikat ekollerinin faaliyetleri Din'e -elbette- aykýrý deðildir. Ancak, günümüzde din ilmini öðrenmeden; söz konusu þartlarý hâiz tasavvuf ekollerini tesbit etmek çok zordur.

Sonuç:

Biz bu yazýmýzda tasavvuf ve tarikat gerçeðini, bu gerçeðin; geçmiþin izleri ile günümüze kadar geliþ seyrini aktarmaya çalýþtýk. Ayrýntýlara inmeden meseleyi ele almaya gayret ettik. Baþkanlýk olarak objektif bir biçimde bu konularda halkýmýzý aydýnlatmayý amaçladýk. Çok geniþ bir zaman dilimini ve buna baðlý olarak çok çeþitli meseleleri içine alan tasavvuf ve tarikatlar konusu, Türk sosyal hayatýnýn çok önemli bir unsuru olmuþtur. Ferdî ve içtimaî hayatýmýza etkileri geçmiþden günümüze kadar süregelmiþtir. Sosyal ve kültürel birtakým ihtiyaçlardan doðan, tarihimizin bazý devirlerinde siyasi misyonlar da yüklenen tasavvuf ve tarikatlar konusunu dergi sayfalarýna sýðdýrmak elbette mümkün deðildir.

Ancak, þurasý bir gerçektir ki; geçmiþte bu kurumlar, yüzyýllar boyunca, ayný zamanda birer ilim, sanat-kültür merkezi hüviyetinde faaliyet göstermiþlerdir.

Fakat, ne yazýktýr ki. diðer birçok alanlarda olduðu gibi son zamanlarda bu sahada bazý liyakatsiz ve ehil olmayan kimselerin elinde bozulmuþ ve kendisinden umulaný verememiþtir.

Ýslâmiyetin diðer dinlerden önemli farký: "hem ahireti hem de dünyayý ayný anda öðrenmek ve yaþamak" sentezidir. Bunu kavrayabilen ve baþarabilen Ýslâm'ýn özünü kavramýþ olur. Tarikatlarýn öncüleri bu sentezi anlayan ve en iyi tatbik edenler olarak öne çýkmýþlardýr.

Tarikat öncülerinin çevrelerinin çok geniþ olmasý, etrafýnda toplanan kimselerin oldukça deðiþik görüþlü kesimlerden oluþmasý, tasavvufun ayrýlýktan çok birleþtirici bir unsur olmasýndandýr. Tarikatlar, zaman zaman geçmiþi sýk sýk siyasi otoriteye baðlý yorumcular tarafýndan zedelenen, bu otoritelere ortak olan bazý zahir ulemâsýna ve onlarýn hoþgörüsüz kararlarýna karþý koyan müesseseler olmuþlardýr. Ýslâm tarihinin bir bölümünde; halkýn özlemlerine cevap verecek, birlik ve beraberliklerini muhafaza edecek, onlarý takva ve ihsan mertebesine yükseltecek baþka müesseseler olmadýðý için, tarikatlar bu zaruretten doðmuþtur.

Özetle ifade etmek gerekirse, tarikatlarýn tarih içinde önem ve güç kazanmasý þöyle geliþmiþtir. Devlet ve din adamý iþbirliði karþýsýnda halkýn manevi özlemlerini temsil ettiklerinden, Ýslâm dininin dünya-ahiret sentezini öðretip yaþatmaya çalýþtýklarýndan dolayý toplum içinde kabul ve destek görmüþlerdir. Bu destek ve teveccüh bir iç organize ihtiyacýný doðurmuþtur. Tarikatlarda zamanla tekke, dergâh ve bunlarýn bakýmý, þeyhin günlük iþleri ile hiyerarsjk çevresi ve merkez arasýndaki iliþkileri, merasimler. Özel kýyafetler ve bunlarýn uygulanmasý ile ilgili düzenlemeler yapýlmýþtýr. Tarikatlar siyasî iktidar karþýsýnda manevi güç olarak siyasi tepki potansiyeli olmuþlardýr. Tasavvuf ehli kimselerin kurum haline getirdiði tarikatlarýn, maddi ve manevi gücü ulemânýn gücünü aþmaya baþlayýnca, siyasi iktidarý temsil edenler bu gücün kendi aleyhlerine geliþmesine karþý önlem almýþlardýr. Bu da tarikat mensuplarý ile siyasi iktidarlarý ortaklýk masasýna oturtmuþtur. Bundan sonra tarikatlar o zamana kadar olan iþlevini ve önemini yitirmiþtir. Daha sonraki dönemlerde devlet yönetiminde tesirleri azalýnca, halkýn siyasî güce ortaklýðýný saðlamayý amaçlayan bir döneme girilmiþtir. Kamuoyunu temsilde yeni oluþumlar geliþmiþtir. Yönetimde devlet-din ayrýlýðý keskinleþtikçe tarikatlarýn faaliyet alanlarý daha da daralmýþ, tasavvufun çizdiði sýnýrlar içine geri dönmüþtür. Ýnsan zihninin devamlý hareket halinde olduðu modern çaðda günlük meþgaleler çoðalýrken, tasavvuf! yaþantý kiþiselliðe kadar inmiþ ve kitleselliðini de yitirmiþtir. Ama her þeye raðmen, tarikat tasavvufa dayanan bir gelenek olarak geri planda da olsa tamamen yok olmamýþtýr.

Ülkemizde, Cumhuriyet dönemi ile birlikte sosyal hayatta birtakým köklü deðiþikliklere gidilmiþtir. Kültür kurumlarýnýn yeniden deðerlendirilmesine ve düzenlenmesine ihtiyaç duyulmuþtur. Yeni Türkiye Cumhuriyeti muasýr medeniyet seviyesine ulaþmayý hedef edinmiþtir. Ve demokrasiye geçiþte, tekke ve tarikat gibi kurumlarýn eski fonksiyonunu yitirdiði, buralarda birtakým yanlýþ uygulamalarýn yapýldýðý, amaç dýþýnda faaliyet gösterdikleri gerekçeleriyle kaldýrýlmýþtýr. Bu dönemde, demokrasiyle birlikte kültürün þubeleri, gelenek ve görenekleri, bazý eski müesseseler, dinle doðaldan veya dolaylý ilgili düðünce ve eylemler tartýþýlmaya baþlanmýþtýr. Asýrlarýn birikimini yansýtan tasavvuf kültürü bir çýrpýda yok olup gitmediði gibi, sürekli siyasi temsilci bulmuþ, tartýþmalar içinde yer almýþtýr. Bu tartýþmalarýn sebebi, toplumun bu konuda yeterli bilgi sahibi olmamasýndandýr. Meseleye objektif ve bilimsel olarak bakmak yerine; daha çok politik çýkar ve siyasi istismar amacýyla bakýldýðýndan, ya da tamamen karþýsýna çýkarak; toplumun geçmiþini dýþlamalara varan önyargýlarla yaklaþýldýðýndan mesele yozlaþmýþtýr. Bu konuda yapýlan yanlýþlarýn topluma zararý büyük olmuþtur.

Her meselede olduðu gibi kasýtsýz ve tarafsýz bakabilmeyi becerebilirsek. mesele olmaktan çýkacak ve bir zenginlik olarak; tasavvuf, kültürümüzde gerekliði yerde duracaktýr. Bugün Türkiye'de kültür tartýþmalarýna, sosyal çalkantýlara, yenilik adýna yapýlan deðiþikliklere sebep olan meselelerin, önce bilim adamlarýnca tanýþýlarak saðlýklý bir biçimde çözüme kavuþturulmasý gerekiyor. Bu yapýlýrken, þartlar insan haklan çerçevesinde deðerlendirilip, millî, dinî ve kültürel deðerlerin birleþtirici unsurlarý göz önüne alýnmalýdýr.

Ýnsan tarikata mensup olmadan da tasavvufi bir dindarlýðý icra edebilir. Ancak, bir kalp iþi olan bu düþüncenin; usta- çýrak iliþkisi içinde icrasý kiþinin kendine býrakýlmalýdýr. Bunda ne bir cemaat ne de bir tarikat kurumunun zorlamasý olmamalýdýr. Ve ne de yapýlmamasý yönünde baþka bir baský unsuru bulunmamalýdýr. Kiþiler dini yaþantýlarý dahil tüm düþüncelerini açýkça ifade edebilmelidir. Toplumu rahatsýz etmeyecek þekilde inancýnýn gereklerini en geniþ hürriyet içinde yaþamalýdýr. Bir de her konuda olduðu gibi bu konuda da toplum bilinçlendirilmelidir. Bir sýr gibi yaþanmaya çalýþýlan tasavvufý hayat hakkýnda toplum bilgilendirilmelidir. Ýslâm bireysel düþüncelerin geliþmesini öngörmüþün Tarikatlar bireyi ortadan kaldýran yaklaþýmlar içerisinde olmamalýdýr. Ve alabildiðini þeffaflaþnýalý-j dýr. Tasavvufun doðuþ ve tarikatlarýn baþlangýçtaki icrââtlarý ile, günümüzdeki mensuplarý kendi icrââtlarýný karþýlaþtýrmalýdýrlar. Kur'an ve sünnete uygunluklarýnýn ne ölçüde olduðunu test etmelidirler.

"insan bilmediði þeyin düþmanýdýr' sözünün iþaret ettiði gibi ; birtakým insanlar bilmediði konularda hükümler yürüterek toplumu yanlýþ yönlendirmektedirler. Sadece yapýlan ferdi yanlýþ uygulamalar gözönünde bulundurularak, samîmî dindar kesimler ve Yüce dinimiz Ýslâmiyet töhmet altýnda býrakýlmamalýdýr. Binaenaleyh, yapýlan hatalý ve yanlýþ davranýþlara, yine yanlýþ yöntemlerle yaklaþýlmamalý, bu hususta hiçbir kusuru olmayan insanlar rahatsýz ve rencide edilmemelidir.

Diðer taraftan, önemle altý çizilmesi gereken bir husus da sudur: Gerçek dindarlarýn; sahle þeyhler, sahte tarikatçýlar ve din istismarcýlarý yüzünden karalanmasýna müsaade edilmemelidir. Tasavvufi hayatý yanlýþ yorumlayan, yanlýþ uygulayan ve þahsi çýkarlarý için manevî kurumlan istismar edenler ile samimî Müslümanlarýn dinî hayadan karýþtýrýlmamalýdýr. Bunu önlemenin en etkin yolu ise toplumsal bilinçlenmedir. Bu konuda Baþkanlýðýmýz üzerine düþeni her ortamda yapmaya çalýþmaktadýr. Konu ile ilgili yazýlar yazýlmakta, hutbeler okunmakta, vatandaþlar tarafýndan yöneltilen sorulara cevaplar verilmekte ve tv. programlan yapýlmaktadýr. Toplumu aydýnlatma görevini bu konuda da titizlikle yapmaya çalýþmaktadýr. Çünkü din kurumu yara alýrsa, milletin bütünlüðü yara alýr.

 

 

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Dein Kommentar

Du kannst jetzt schreiben und Dich später registrieren. Wenn Du ein Konto hast, melde Dich jetzt an, um unter Deinem Benutzernamen zu schreiben.

Gast
Auf dieses Thema antworten...

×   Du hast formatierten Text eingefügt.   Formatierung jetzt entfernen

  Nur 75 Emojis sind erlaubt.

×   Dein Link wurde automatisch eingebettet.   Einbetten rückgängig machen und als Link darstellen

×   Dein vorheriger Inhalt wurde wiederhergestellt.   Editor leeren

×   Du kannst Bilder nicht direkt einfügen. Lade Bilder hoch oder lade sie von einer URL.

×
×
  • Neu erstellen...