Webmaster Geschrieben 24. Oktober 2012 Teilen Geschrieben 24. Oktober 2012 Giriş İman kelimesi için her ne kadar türkçe karşılığı olarak „inanç“ kelimesi kullanılsa da, şu iki mana esastır: (1) hakkı kabul ve tasdik; (2) güven verme, emniyeti sağlama. İslamiyete göre iman, Peygamber Efendimizin Cenab-ı Haktan getirdiği kesin olan şeyleri tasdik etme anlamındadır. İman kalbin bir sıfatı olduğu gibi, zıddı da küfürdür. Sa'd-ı Taftazanî, tefsirinde ifade ettiği gibi iman, kulun irade-i cüz´iyesini sarfettikten sonra, Cenab-ı Hakkın o kulun kalbine koyduğu bir nurdur (Nursi, 2012a, s. 69). Yani Peygamber Efendimizin getirdiği hakkı ve hakikati kendi hür iradesiyle tasdik edip benimsedikten sonra, Cenab-ı Hak o kulun kalbine, sıfatı haline gelen bir nur yerleştirir. Bu nur hem bir güçtür, hem bilinmezleri aşikar hale getiren bir aydınlıktır. Hem de hakkı kabul ve tasdik eden ve güven veren bir sıfattır. Felsefeci St. Augustine´nin „İman etmek, görünmeyene inanmaktır. Mükafatı ise görünmeyeni görmektir“ sözü de bu hakikata parmak basıyor. Görünmeyeni görme mükafatı Allah´ın nuruyla, yani O´na iman etmekle ortaya çıkıyor. Yine Bediüzzaman 23. Söz´de „İman insanı insan eder; belki sultan eder“ ve „Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hadisatın tazyikatından kurtulabilir“ (Nursi, 2012b, s. 421-422) sözleriyle imanın ehemmiyetine vurgu yapıyor. Yani iman´ın bir insanlık sıfatı olduğunu ve güçlü bir imana sahip olan bir insanın – Allah´a güvendiği için – kainata meydan okuyabileceğini söylüyor. Bu şekilde imanlı bir insan kaderden emin olduğu için, başına ne gelirse gelsin, hepsinin bir imtihan olduğunu bilir ve rahat eder. Huzuru bozulmaz. Zengin olsa, şükreder, havalanmaz, fakir olsa sabreder, isyan etmez. „Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettedir“ diyor Bediüzzaman (Nursi, 2012a, s. 52). Huzursuzluk, mutsuzluk, elem ise küfür´den geliyor. Yani Allah´ı inkar etmekten. Kur´an-ı Kerim´de Tin Suresinde ahseni takvim (en güzel biçimde) ve esfele safilin (aşağıların aşağısı) kelimeleri geçiyor. İman ile insan ahseni takvim üzerinde olur. Küfür ise insanı esfele safiline atar. Çünkü küfür yaratılış fıtratına ters düşüyor. Küfür, „örtmek“ anlamına gelir. İslam öncesi Arapçada bu kelime, tohumu toprağa gömen ve üzerini örten çiftçileri tanımlamak için de kullanılmıştır. Nitekim Kur’an’da da bu anlamın izine rastlanır. „Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin (kuffâra) hoşuna gider” (Kur´an, 57:20) ayetinde geçen kuffâr kelimesi meal ve tefsirlerde çiftçiler anlamında açıklanır. Çünkü çiftçiler ekim sırasında tohumu toprağın altına koyarak üzerini örterler. Bu nedenle kelimenin temel anlamı örtmek, gizlemek ile ilişkilidir. Ayrıca bazı Arap şairleri gecenin karanlığını da “kâfir” olarak tasvir etmişlerdir (Björkman, 1978; Goldhizer, 1877). Bu kullanımın, İslam öncesi Arap dini veya mitolojik tasavvurlarının bir yansıması olabileceği düşünülmektedir. Kavramsal ve ideolojik anlamda ise “kâfir”, hakikati örten veya gizleyen kişi anlamını kazanmıştır. İslamiyete göre, „Peygamber Efendimizin Cenab-ı Haktan getirdiği kesin olan bir hakikati tasdik etmeme, gizleme, inkar etme ve inanmama“ anlamındadır. Bu tarifin içinde, Allah´a ortak koşma, Cenab-ı Hakka layık olmayan sıfatlar yakıştırma, Kur´an´dan bir ayet veya kesin bir hükmü inkar etme; meleklere, ahirete, Cenab-ı Hakkın gönderdiği kitaplara ve peygamberlere inanmama gibi unsurlar bulunmaktadır. Küfür kalbin bir sıfatı olduğu gibi, imanın da zıddıdır. Ayrıca küfür türkçede, sövmek anlamında da kullanılmaktadır. Bu anlam yukarıdaki anlamdan tamamen farklıdır ve sadece türkçede vardır. Küfür, nankörlük anlamında da kullanılır ve türkçede „küfran-ı nimet“ şeklinde söylenir. İnkar ise farklı manalarda kullanılır: 1. Tanımama, kabul etmeme, ispat edilmiş bir şeyi tasdik etmeme (adem-i kabul). Bu tarz inkar genellikle bilmemekten ve kesin bir hükme sahip olmamaktan kaynaklanır. Misal: „Rabbimizin varlığını kim inkar eder?“ 2. Reddetme, kesin olarak var olan bir şeyin yokluğuna inanıp tasdik etme (kabul-ü adem). Bu tarz inkar bir inançtır ve aleyhte kesin bir hükme sahip olmaktan kaynaklanır. Misal: „Hangi delile dayanarak ahiretin varlığını inkar ediyor?“ 3. Bir insanın yaptığı veya söylediği bir şeyi gizleyip, „yapmadım, söylemedim“ diyerek bunda ısrar etmesi. Bu anlamda zıddı itiraf olur. Misal: „Borcunu inkar ediyor.“ İmanın kaynağı ise acizlik değildir. İman yaratılışdan geliyor. Fıtraten insanda bu mevcuttur. Felsefeci Descartes „Var olan bir şeyin yok olandan gelmesi imkansızdır” diyerek, insanın aklını kullanarak Allah´ı bulabileceğini vurguluyor. Bunlara örnek olarak bir çok misal verebiliriz: Hz. İbrahim (a.s.) aklını kullanarak putlara tapmayı redediyor ve gerçek yaratıcıyı arıyor. Hz. Hamza, hayvan avlarken ´bu kainatı yaratan biri olmalı´ diye sürekli kendi kendine soruyor. Hatta agnostikler bile bir yaratıcının olması gerektiğini, fakat bunun kim olduğunu bilmediklerini söylerler. Tabiatçılar da bir yaratıcı kabul ederler, yanlız ismini “tabiat” koyarlar. Puta tapanlar, Allah´ın varlığının gerektiğini anlamışlar, fakat bir çok ilahın olduğunu düşünmüşler ve bu şekilde şirke düşmüşler. Eski Yunanlar Allah´ın sıfatlarını farklı ilahlar zannetmişler ve herşeye bir ilah izaf etmişler. İmam Maturidi de (2003) Allah´ın varlığını anlamak için aklı kullanmak gerektiğini, fakat nasıl bir Allah olduğunu, yani sıfatlarını bilmek için vahyin gerektiğini belirtir. Yani inanmak aslında insanın fıtratında var olan bir şey. Bu bağlamda, moleküler biyolog Dean Hamer (2006), insanın DNA kodlarında „Allah´a inanç geni“ olduğunu, 6 yıl süren bir araştırmadan sonra ifade etti. Peki o zaman insan neden inkar eder? Küfür iki kısımdır: 1. Bilmediği için inkar 2. Bildiği halde inkar: a) Bilir, fakat kabul etmez b) Yakini var, ama itikadı yoktur c) Tasdiki var, lakin vicdani iz´anı yoktur (Nursi, 2012a, s. 102). Yani gerçekten habersiz ve bilmeyenlerin olduğu gibi, bir de bildiği halde inat veya gururdan inkar edenler var. İnsan sırf inat ile dahi Allah´ı inkar edebilir. Buna bir örnek, Bediüzzaman´ın Mektubat eserinde verdiği bir hakikat: „Hem -nakl-i sahih ile- Feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Kâ'be damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten Ebî Süfyan, Attab İbn-i Esid ve Hâris İbn-i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: ´Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi.´ Haris dedi ki: ´Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?´ Hazret-i Bilâl-i Habeşî'yi tezyif etti. Ebî Süfyan dedi: ´Ben korkarım, birşey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha'nın taşları, ona haber verecek, o bilecek.´ Hakikaten bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Haris şehadet getirdiler, müslüman oldular” (Nursi, 2012c, s. 160-161). Yani Ebu Süfyan, taşların gidip haber vereceğine inandığına göre, aslında Peygamberin (sav) peygamberliğini biliyor, ama inadından ve düşmanlığından inkar ediyor. Yoksa ciddi manada peygamberliğini bilmese, taşların gidip haber vereceğine neden inansın? Bu bir tezat olur. Bu bir tezat olur. Zaten olaydaki diğer iki kişi, bu olaydan sonra iman edip müslüman oluyorlar. Ebu Süfyan ise inadında devam ediyor. Benzer bir hadiseyi Ebu Süfyan tekrar yaşar: „Bir tarikte, rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan ile Safvan bir kurdu gördüler, bir ceylânı takip edip Harem-i Şerife girdi. Kurt dönmüş; sonra taaccüp etmişler. Kurt konuşmuş, risalet-i Ahmediyeyi haber vermiş. Ebu Süfyan, Safvan'a demiş ki: ´Bu kıssayı kimseye söylemeyelim. Korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler´“ (Nursi, 2012c, s. 222). Felsefeci Emerson bu konuda „Gördüklerim, görmediğimin varlığına inanmaya beni mecbur ediyor“ diyor. Fizikci Einstein ise çözebildiklerini ilim´e, anlamadığını Allah´a veriyordu. Yani aslında bu da bir nevi inat. Küfür, inat ve inkar eden ile nasıl muhatap olunmalı? Bediüzzaman Said Nursi „Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir“ (2012d, s. 415) diyor. Yani ikna tekniği kullanılmalı. Suçlamadan, düşmanlık beslemeden şeffaf bir şekilde iman meselesi konuşulmalı. Yoksa bir taraf „yobaz“ diğer taraf da „kitapsız“ diye birbirine hitap ederse, hiç bir şekilde ilerleme olmaz. Bu konuda yine Hz. İbrahim (as.)´ı ve Allah´a inanmadığı için misafir etmek istemediği yaşlı adamı hatırlayalım. Hemen ardından Cenab-ı Allah „Ya İbrahim! Benim kullarıma daha merhametli ve şefkatli olmalısın. Ben o kulum bana yetmiş sene isyan ettiği ve bana ibadet etmek yerine ateşe tapmayı tercih ettiği ve nimetlerime nankörlük ettiği halde onun rızkını kesmedim“ mealinde önemli bir metot sunuyor. Veyahut Hz. Musa (as.), Firavun ile konuşmaya giderken Cenab-ı Allah kendisine kavl-i leyyin, yani yumuşak konuşmasını bildiriyor: „Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslûpla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer“ (Kur´an, 20:44). Aynı şekilde Peygamber Efendimize (sav.) de, tebliğ yaparken yumuşak dil tavsiye ediliyor: „Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi“ (Kur´an, 3:159) ve „Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış“ (Kur´an, 16:125). „Ayetül Kübra“ isimli eserinde Said Nursi inanmayanları muhatap olarak kabul ediyor (2012g, s. 139-240). Onlara düşmanlık yapmıyor, onları ikna etmeye çalışıyor. İman edip etmemeleri ise tebliğ yapana bağlı değildir. Yani Bediüzzaman´ın tebliğ metodu doğrultusunda ifade edersek, vazifenin hizmet, neticenin ise Allah´a ait olduğunu bilmek gerekli. Bir atasözümüzde ise şöyle belirtilmiş: „İnsanlar insanlara inanç veremezler. Bilgi sunabilirler. İnanç ancak Allah´ın hidayetidir.“ Eğitimci Muhsin Abdülhamid, Bediüzzaman´ın bu metodunu şöyle yorumluyor: „İlhamını Kur´an´dan alan Üstad, gerçeklere susamış akıl ve kalplere şahane ve mükemmel bir ´tefekkür turu´ takdim etmektedir. İnsanları, büyüleyici bir güzelliğe ve seyri doyumsuz bir manzaraya sahip olan varlık tabloları önünde durdurur, sırlarını ince ince anlatır. Kainattaki düzeni ve intizamı tarif ederken akılları bir mizrap gibi kullanır, kalp telleri üzerine vura vura, gafleti dağıtır, basiret gözünü açar. Sebeplerin kısır döngüsüne kapılmış, faniliğin zifiri karanlığına batmış olan insanlığın elinden tutar; göklerin, yerin ve içlerinde bulunan her şeyin Yaratıcılarını tesbih ettiklerini anlatarak ilim ve marifet iklimine götürür.“ İşte bu metodu Risale-i Nur´un bir çok yerinde görebiliriz: Bir fikri seyahat olarak „Kainattan Halıkını soran bir seyyah“, Tabiat Risalesi, 32. Söz, 11. Söz veya „Ey nefsim...“ diye başlayan bölümler. 32. Söz´deki ikna misalinde de aynı metodu görüyoruz. Bediüzzaman, en küçükten başlıyor, en büyük varlığa kadar yükseliyor ve her basamakta Cenab-ı Allah´ın varlığını ispat ediyor: Zerre -> Kan´da ki Hücreler -> Hücre -> Beden -> İnsan -> Yeryüzü (toprak) -> Dünya -> Güneş -> Yıldız (Nursi, 2012b, s. 804ff). Mühürlenmiş Kalpler Kur´an´da ifade edilen „mühürlenmiş kalpler” meselesi de konu itibariyle önem arz ediyor. Kur´an-ı Kerim´de şöyle yazar: „Heva ve hevesini ilah edineni gördün mü? Allah onu bir bilgi üzerine saşırtmıştır, kulağı ve kalbi üzerine mühür vurmuştur. Gözü üzerine bir perde çekmiştir. Allah’tan başka onu artık kim doğru yola getirebilir?“ (Kur´an, 45:23), „Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çesit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.“ (Kur´an, 2:7), „Bunun ardından, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar. Azîz'dir, Hakîm'dir O.“ (Kur´an, 14:4) ve „Allah, iyiye ve güzele götürmek istediğinin göğsünü İslam'a açar; saptırmak dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp tıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. Allah, iman etmeyenler üzerine pisliği işte böyle atıverir.“ (Kur´an, 6:125). Fakat „Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı“ (Kur´an, 29:40), „Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir“ (Kur´an, 30:9) ve „Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zâlimler oldular“ (Kur´an, 43:76) ayetleri de var. Dolayısıyla ayetlere bir bütün olarak baktığımızda aslında mühürü koyan yine inkar edenlerin kendileridir. Cenab-ı Allah sadece onların yaşam ve düşünüş tarzına göre isteklerini sunuyor. İnsan, kendi davranışlarıyla kendi kalbine mühür koydurtuyor. Bediüzzaman´ın tabiriyle „Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez“ (Nursi, 2012b, s. 213). İman´da nasıl hür irade gerekiyorsa inkar´da da hür irade gerekiyor. Zaten tersi Allah´ın adalet sıfatına ters düşerdi. Netice olarak inkar edenlerin „ene“si onları inkar çukuruna sürüklüyor: „Evet ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letaifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip; o ene, enaniyet-i nev'iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni'-i Zülcelal'in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer. ´Şirk en büyük zulüm ve haksızlıktır´ (Kur´an, 31:13) mealini gösterir. Evet nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de ´Kendime mâlikim´ diyen adam, ´Herşey kendine mâliktir´ demeye ve itikad etmeye mecburdur. İşte ene, şu hainane vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez“ (Nursi, 2012b, s. 728) Cehennemin gerekliligi Hatta iman etmeyenler için ebedi cehennemin gerekliliğinden bahseder Bediüzzaman: „[Küfür,] Cehenneme duhulüne sebep olduğu gibi, Cehennemin vücuduna dahi sebeptir. Zira küçük bir hâkim, küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa; bir edepsiz ona dese, ´Beni tedip etmezsin ve edemezsin´; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, onun için bir hapishane icad edecek, onu içine atacaktır. Halbuki, kâfir, Cehennemi inkârla, nihayetsiz gayret ve izzet ve celâl sahibi ve gayet büyük bir zâtı tekzip ve tâciz ediyor, yalancılıkla ve aczle ittiham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak, Cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu bulunmazsa, o derece tekzip ve tâcizi tazammun eden küfür için Cehennemi halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.“ (2012e, s. 377-378). İman şartı Bediüzzaman bu bağlamda „İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat olmadığı gibi; İslâmiyetsiz iman da medâr-ı necat olamaz” (2012c, s. 62) ifadesini kullanıyor. İmansız İslamiyet grubuna hem İslam´ın hükümlerini yaşayan, fakat imani meselelerini inkar eden „müslümanları“ hem de İslam´ın yaşam tarzını benimsemiş fakat Allah´a iman etmemiş insanları da dahil edebiliriz. Yani ahlaklı ve dürüst ateistler de bu kategoriye girerler. Ahlaksız müslümanların olabileceği gibi ahlaklı ateistlerin de varlığı elbette mevcut. Başka bir yerde Bediüzzaman „Herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez” (2012d, s. 472) diyor. İslamiyetsiz iman kategorisine ise hem iman eden fakat bazı hükümlerini inkar edenler hem de Allah´a iman eden fakat İslam´ın hükümlerini, Allah´ın son vahyini, dolayısıyla Hz. Muhammed´i red eden, yahudiler ve hristiyanlar da girer. Said Nursi´ye göre bu iki grub kurtuluşa eremezler. Yani sadece iyi işler yapmak, „kalbi temiz“ olmak yetmiyor. Asıl mesele iman etmek. Konuyla ilgili bir hadisi Hz. Aişe naklediyor: „Dedim ki: ´Ey Allah’ın Resûlü! Abdullah İbn Cüdâ, cahiliyede akrabaya yardım eder, yoksulu doyurur idi. (Ama sana iman etmedi) Bu ona (cehennemden kurtulmak için) fayda verecek midir?´ ´(Hayır) cehennemden kurtulmaya fayda vermez, çünkü o hiçbir gün: 'Ya Rabbi! Kıyamet gününde benim günahlarımı bağışla dememiştir' buyurdu“ (Müslim). İslam alimleri arasında çokca tartışılan Ebu Talip konusunda Bediüzzaman şu sonuca varır: „Diyorsunuz ki: Amcası Ebu Tâlib'in îmanı hakkında esahh nedir? Elcevap: Ehl-i Teşeyyu', îmanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, îmanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Tâlib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun o gayet ciddî o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir. Evet ciddî bir surette Cenâb-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve tarafdarlık göstermiş olan Ebu Tâlib'in; inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir îman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet'i, onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem'i, hususî bir nevi Cennet'e çevirebilir“ (2012c, s.551). Burada da görüldüğü gibi eğer sadece iyilik yapmak ile cennete girmek mümkün olsaydı, herhalde Ebu Talip girerdi, çünkü kendisi Kainatın Efendisi olan Hz. Muhammed´e yardımcı olmuştu ve peygamber tarafından seviliyordu. Dolayısıyla iman etmeyenler cehenneme girer, fakat yaptıkları iyilikler karşısında cezaları hafifleye bilir. Hafiflemenin veya „bir nevi cennet“e çevirmenin mümkün olduğunu daha sonra vereceğimiz bir hadisden anlıyoruz. Fetret devrinde iman veya imansızlık Bediüzzaman sadece fetret devri konusunda bir ayrım yapıyor. Belkide en çok yanlış anlaşılan konulardan birisi de bu konu. Nursi´ye göre vahiy hakkında bilgi almamış veya sadece yanlış bilgiler almış kişiler sorumlu değildir. Kur´an´da buna işaret eden ayetler de mevcut: „(Onlar) müjdeleyici ve uyarıcı resûllerdir ki, insanların, resûllerden sonra Allah’a karşı (bizi uyaran ve müjdeleyen bir resûl gelmedi diye) hüccetleri (delilleri) olmasın“ (Kur´an, 4:165), „Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada, ´Bize ne müjdeleyici bir peygamber geldi, ne de bir uyarıcı´ demeyesiniz diye, işte size (hakikatı) açıklayan elçimiz (Muhammed) geldi“ (Kur´an, 5:19), ´Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara da soracağız, gönderilen elçilere de soracağız´ (Kur´an, 7:6), „Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz“ (Kur´an, 17:15). Konuyla ilgili Kastamonu Lâhikasında Bediüzzaman şöyle yazar: „On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ'nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır“ (2012f, s. 241-242). Onbeş yaşı, Şafilere göre buluğ çağının sona ermesini sembolize ediyor (Bediüzzaman, şafi idi). „Hazret-i İsâ'nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek“ ifadesini ise peygamberimizin „Ahir zamanda Hazret-i İsa (as) gelecek, Şeriat-ı Muhammediye ile amel edecek“ (Buhari, Mezâlim: 31; Büyû’: 102; Müslim, Îmân: 242, 343; İbni Mace, Fiten: 33.) hadisine dayanarak söylüyor. Bu hadisi açıklarken başka biryerde şöyle yazıyor: „İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslamiyete inkılab edecek“ (2012c, s. 26). Yani tahrif edilmiş hristiyanlık değil, Hz. İsa´nın hakiki dini İslamiyete tabi olacak. Lâhikanın devamında Bediüzzaman yahudiler veya hristiyanlar cennete girer demiyor. Hüküm fetret devri durumunda olanlar için geçerli. Zaten „fetret gibi karanlıkta kalan“ ifadesini kullanıyor. Yani İslam´dan hiç haberi olmamış veya tamamen yanlış bilgi edinmiş mazlumlar için geçerli bir hüküm. Felaketlerle ölenlerin şehit olabileceklerini yine peygamberimiz söylüyor: „Suda boğulan, yangında ölen, garip, kimsesiz olarak ölen, zehirli hayvan sokarak ölen, iç hastalıklarından ölen, duvar ve enkaz altında kalarak ölen, kocasını kıskandığını gizleyen kadın, kendinin, din kardeşinin ve komşunun malını savunurken öldürülen, emr-i maruf ve nehy-i münker yaparken öldürülen kimse şehiddir“ (İbni Asakir). Aynı hükmü Hüccetül İslam olan İmam Gazali´de de görüyoruz: „İnancıma göre, inşâallah Allahü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm'ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır: 1. Hazret-i Muhammed'in (sav) ismini hiç duymamış olanlar. 2. Hz. Peygamber'in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu'cizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir. 3. Bu iki derece arasında bulunan grubtur. Hz. Peygamber'in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber'i tâ küçüklüklerinden beri ´İsmi Muhammed olan -hâşâ!- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur´ şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın Adı Müseylime olan yalancının biri Allah'ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber'in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez“ (Gazali, 1990, s. 60-61). İmam Maturidi´ye göre birisi fetret devrinde olsa bile sorumludur çünkü aklıyla Allah´ı bulmak zorundadır. Bulamaz ise cehenneme girer. Eşari´ye göre açık bir tebliğ gelmediyse ve ortada şirk yok ise bu insanlar cennetliktir. İmam Rabbani ise 259. Mektub´da fetret konusunu ele alıyor ve orta bir yol buluyor; ne cennet, ne cehennem, bunların toprak olacaklarını ifade ediyor (2001, s. 1076-1088). Bu konuyla ilgili önemli bir hadisi nakledelim. Peygamberimiz diyorki: „Dört grub vardır ki, onlar kıyamet günü kendilerini mazur göstereceklerdir: Hiçbir şey duymayan sağırlar; Gel-git akıllı ahmaklar; aşırı yaşlılar; fetret devrinde ölen insanlar. Sağırlar derler ki, Yarab! İslamiyet geldi ama biz bir şey duymadık. Gel-git akıllılar diyecek ki, İslamiyet geldi ama benim üzerime çocuklar pislik atıyorlardı. Yaşlılar diyecek ki, İslamiyet geldi ama bir şey anlayamadık. Fetret devrinde ölenler diyecek ki, Yarab! Bize peygamber hiç gelmedi. Bunlar cehenneme de girseler, Allah orayı onlar için bir nevi cennete çevirir’ (Beyhaki). Demekki bir nevi cennete çevirmek mümkünmüş. Bunu başka bir hadis´de de öğreniyoruz. Ebu Leheb, Peygamberimizin dünyaya geldiğini müjdeleyen Cariyesi Süveybe’yi sevincinden dolayı azat etmişti. Bundan dolayı her yıl Rebiul-evvel ayının 12. geceleri cehennemde azabı hafifler. İki parmağı arasından çıkan serin suyu emerek ferahlar“ (Buhari). Bediüzzaman konuyu biraz daha açıyor: „Zaman-ı fetrette, ´Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz´ (Kur´an, 17:15) ayetinin sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahezeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş’arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla’ ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz“ (2012c, s. 548-549). Yani İslam dini gelince diğer dinlerin hükmü geçerli değildir. Hükmü geçerli değilse, cennet meselesi de dolayısıyla mümküm olmuyor. Bediüzzaman, sadece fetret devri gibi durumları kast ediyor ve bu konuda İmam Maturidi ve İmam Rabbani´ye uymuyor, ama İmam Şafii, İmam Gazali ve İmam Eşari´ye uyuyor ve tamamen ehl-i sünnet çizgisinde kalıyor. Buluğ çağına ermemiş çocuklar için Bediüzzaman´ın hükmü şu şekilde: „O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten (I. Ve II. Dünya Harplerinden; Yazarın Notu) vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir“ (2012f, s. 141). Bu ise sorumluluk sahibi olmayan çocuklar için geçerli. Onbeş yaş´dan kasıt buluğ çağına ermemiş çocuklar, ki bunlar cennetliktir. Konuyla ilgili Enes ibn Malik bir hadis naklediyor: „Ebu Dâvud et-Tayâlisî der ki: Bize Rebî', Yezîd İbn Ebân'dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Biz Enes İbn Mâlik'e; ey Ebu Hamza, müşriklerin çocukları hakkında ne dersin? diye sorduk. Enes İbn Mâlik dedi ki: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Onların gunâhları yoktu ki bununla azâblanıp cehennem ehli olsunlar. İyilikleri de yoktu ki bununla mukâfatlandırılıp cennet ehlinin hükümdarlarından olsunlar. Onlar cennet ehlinin hizmetkârlarıdırlar´ (İbni Kesir, 9/4705-4711). Başka bir hadisde Peygamber Efendimiz her doğanın İslam fıtratı üzerine doğduğunu belirtiyor: ´Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar“ (Buhari, Cenaiz: 92; Ebu Davut, Sünne: 17; Tirmizi, Kader: 5). Sonuç Hem iman, hem inkar, insanın kendi hür iradesiyle seçtiği bir durumdur. Dolayısıyla yaptığı bu seçimden dolayı sorumludur ve sorguya çekilecektir. İnkar bazen bilinçsizlikten bazen de inat ve gururdan dolayı oluşabilir. İnkar edenlerle tebliğ ise en güzel bir şekilde, en yumuşak bir şekilde yapılması tavsiye edilir. İman insanın hakiki vazifesini anlamasına vesile olduğu gibi, inkar da insanın kalbinin mühürlenmesine, dolayısıyla hakikatları ve hikmetleri anlamamasına vesile olur. Fetret devri durumlarında, İslam hakkında hiç bir bilgi almayan veya sadece yanlış bilgi alanların durumu ise farklıdır. Onlar sorumlu değildir. Fakat İslam´ı tanıma imkanı bulanlar, güzel ahlak ve iyi davranışlar sergileseler dahi, iman etmiş sayılmazlar. Kaynakça Ebu Davut: Sünen-i Ebu Davud. Çağrı Yayınlar: Istanbul, 1981 Beyhaki: Suabu´l-Iman. k.A.: Beirut, 1990 Björkman W.: Kafir. In: Bosworth C. E., van Donzel E.J, Heinrichs W. P., Lewis B., Pellat Ch., Schacht J. (Hrsg.): Encyclopaedia of Islam. Brill Publishers: Leiden and Bosten, 1978 Buhari: Sahih Bukhari. Çagrı Yayınları: Istanbul, 1992 Gazali: İslâm'da Müsamaha. Marifet Yayınları: İstanbul, 1990 Goldziher I.: Mythology among the Hebrews. Spottiswoode: London, 1877 Hamer D.: Das Gottes Gen. Warum uns der Glaube im Blut liegt. Kösel: München, 2006 İbni Asakir: Al-Suba`iyyat. k.A.: k.A. İbni Kesir: Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri. Çağrı Yayınları: Istanbul, 2018 İbni Mace: Sünen. Çağrı Yayınları: Istanbul, 1992 Maturidi: Kitabü´t-Tevhid. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: Ankara, 2003 Müslim: Sahih-i Muslim. İrfan Yayınevi: İstanbul, 2014 Nursi, Said: İşârâtü'l - İ'câz. Söz Basım: İstanbul, 2012a Nursi, Said: Sözler. Söz Basım: İstanbul, 2012b Nursi, Said: Mektubat. Söz Basım: İstanbul, 2012c Nursi, Said: İlk Dönem Eserleri. Söz Basım: İstanbul, 2012d Nursi, Said: Barla Lâhikası. Söz Basım: İstanbul, 2012e Nursi, Said: Kastamonu Lâhikası. Söz Basım: İstanbul, 2012f Nursi, Said: Şualar. Söz Basım: İstanbul, 2012g Rabbani: Mektubat-ı Rabbani. Hakikat Kitabevi: İstanbul, 2001 Tirmizi: Sünenü’t-Tirmidhi. Çağrı Yayınlar: Istanbul, 1981 Cemil Sahinöz, Moral Haber, 24.10.2012 http://www.moralhaber.net/makale/inanmak-veya-inanmamak/ Link zu diesem Kommentar Auf anderen Seiten teilen Mehr Optionen zum Teilen...
Empfohlene Beiträge