Jump to content

Fethullah Gülen cemaati? Nurculuk? Fark?


Guest
 Share

Recommended Posts

  • Replies 79
  • Created
  • Last Reply

Top Posters In This Topic

[h=1]Gülen Hareketi ile Nur Cemaati'nin farkı[/h]A Haber’de Zeynep Bayramoğlu’nun sunduğu yazar Metin Karabaşoğlu’nun konuk olduğu Kadraj programında Risale-i Nur takipçisi olan Nur Cemaati ile Gülen Hareketi arasındaki temel farklılıklar konuşuldu.

 

"Nur Cemaati dendiğinde anlaşılması gereken Risale-i Nur ve Bediüzzaman mirasını takip edenlerin akla gelmesi gerekiyor . Burada ben zaten yakın dönemdeki dershane tartışmaları ekseninde yan yana belki gözüken ama aslında ana omurga itibariyle çok ciddi farklılık içeren iki yapının bir gerilimde risalei nur'u taraf edecek şekilde birbirine yapıştırılmak istenmesi gibi bir tutum gördüm. Risale-i Nur'dan isitfade etmek ayrı ona intisap etmek ayrıdır. Risalei Nur talebesi Risale-i Nur'i merkeze, eseri merkeze alır, kişileri isterse 50 yaş büyük olsun, neticede eşittirler. Bediüzzaman bunu söyler bizim mesleğimiz kardeşliktir, kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz der. bir insanın size mürşit olması ile bir insanı sizin mürşit kabul etmesi arasındaki fark çok büyüktür Birinde siz onu seçiyorsunuz ötekinde o sizi seçiyor ve biçimlendiriyor. Kişi merkezli olmayıp eser merkezli olduğu için özgürleştirici, yorum farklılığına açık, eşitleyici bir tutum var. Gülen hareketi denilen yapıda risale-i nur'dan istifade var ama Risale-i Nur talebeleri birbirlerini Risale- i Nur metin üzerinden birbirlerinin düşüncelerini, eylemlerini değerlendirirken, Gülen Hareketinde Risale-i Nur, kişi merkezli yani Hoca Efendi'ye göre değerlendirilir. Biri özgürleştirici, eşitleyici, diğeri kişi merkezli ve hegemoniktir. Ayrılıklar ahlakımızın sınandığı anlardır. Bunlar anlaşılabilir şeylerdir. Bizim ahlakımız böyle bir durumda, nasıl bir dili, nasıl bir üslup, nasıl bir tutum sergilediğimizle ilgili. Bediüzzaman'dan miras, muhabbet fedaileri söylemi, ama neredeyse o aidiyet içinde, istisnalar olduğunu düşünüyorum, husumet fedaisi diyebileceğimiz bir dil ve üslup gördük."

Link to comment
Share on other sites

[TABLE=width: 70%]

[TR]

[TD=align: center][h=1]Yûşâ makamı: yeniden[/h][/TD]

[/TR]

[TR]

[TD][TABLE]

[TR]

[TD=align: center]http://www.karakalem.net/imgs/authors/1b5a65c511a5024267f7a0a778d6c347.gif[/TD]

[TD]http://www.karakalem.net/imgs/emailButton.gif[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

[TABLE=width: 98%]

[TR]

[TD]YİRMİ YIL öncesiydi. Mevsimin yine güzden kışa ağmakta olduğu bir zaman... Bir dergide, bir yazı okumuştum. Beni ziyadesiyle sarsan; teşbihler, telmihler, mecazlar, imalar yüklü, sembolik bir yazı.

Bu yazıda beni ziyadesiyle sarsan, bu sembollerden hareketle hale ve istikbale dair verilen mesajlardı.

Musa, Hızır, bahar, yeşil, hikmet, ledün.. simgeleri üzerinden ilerliyordu yazı. Mâlûm, Hızır ile Musa, ‘iki denizin birleştiği yerde’ buluşmuşlardı ve Hz. Musa’nın Hızır’ı tanımasını sağlayan bastığı yerlerin yeşillenmesi ve yanındaki kurutulmuş balığın yeniden hayatlanmasıydı. Hızır demek, yeşili, baharı ve hayatı işaretliyordu böylece.

Sonra, uzun sürmeyen ortak bir yolculuk yaşamıştı Hızır ile Musa. Yolculuğun kısa sürmesinin sebebi, yaşanan her hadisede (gemide delik, öldürülen serkeş çocuk, tamir edilen duvar) Hz. Musa’nın Hızır’a ‘niye böyle yaptın’ diye ille de itiraz etmesi ve ille de soru sormasıydı. Üçüncü itirazın ardından ‘ledün ilmi’ne mazhar Hızır, bu pencereden bakamayan Musa’ya her bir davranışındaki hikmeti anlatacak; ve sonra yolları ayrılacaktı.

Yazı, Kehf sûresinde geçen bu kıssanın tasviri eşliğinde, Bediüzzaman’ın “Ben acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz” sözünü de bu sembolik anlatıya dahil ediyor ve bu sembolik unsurlar biraraya toplandığında, bize şöyle bir mânâ çıkarıyordu:

Bediüzzaman’ın yolunu Musa aleyhisselam çizgisine benzetirsek, bizim yolumuzun da Hızır aleyhisselamın yoluna benzediği anlaşılır. Ve nasıl Hz. Musa Hz. Hızır’ın yaptıklarındaki hikmeti anlayamayıp itiraz etmişse, ‘kışta gelmiş’ Bediüzzaman’ın ayak izlerini takip edenler de ‘baharda gelen,’ dahası ‘baharı getiren’ Hızır’ı temsil eden şahsın veya şahs-ı manevînin yaptıklarını anlayamayıp itiraz edecekler. Gerçekte, onun her yaptığında istikbalde anlaşılacak bir hikmet muhakkak saklı olsa bile...

Son derece mistik ve sembolik unsurlar içeren bu yazı, Sızıntı dergisinin 1993 Ekim sayısında yayınlanmıştı.

Ve bu dönem, bu dergiyle de temsil edilen oluşumun güçlü bir PR çalışması eşliğinde daha kitlesel, dahası küresel bir mecraya doğru ilerlediği bir zaman aralığına denk geliyordu.

Dolayısıyla, bu sembolik anlatı içerisinde, örtük bir şekilde, oluşumun müntesiplerinden şu mesajı almaları bekleniyordu:

Bugünden itibaren, bugün olduğundan farklı adımlar atılacak. Bu adımları, ilk etapta, belki siz de yadırgayacaksınız. Hele ki, sizin de okuduğunuz Risale-i Nur’u aracısız, filtresiz, dolaysız surette üstad edinenler hepten yadırgayacak. Hatta bu yüzden, tıpkı Musa’nın Hızır’a itirazı gibi, onlardan gelen itirazlar sözkonusu olacak. Ama tıpkı Hızır’ın her yaptığında bir hikmet olduğu gibi, onların itiraz ettiği her yeni icraat ve her yeni söylemde de bir hikmet olacak. Ve dahası, ‘kışta gelmiş’ o zâtın bir hükmü ve hizmeti varsa da; ‘baharı getiren’ zât veya ‘baharda gelen zât’ sözkonusu olduğunda, ‘kışta gelen’ zâtın vazifesinin sınırları belli olmuş, söz ve emanet ‘bahar ehli’ne geçmiş demektir!

Sembolik ve mistik anlatı içinde saklı bu örtük anlamlar, ziyadesiyle sarsıcı olmuştu benim için. Çünkü, bir anlamda bu yazı, Risale-i Nur’u merkeze alan bir hizmet anlayışına karşılık, Risale-i Nur’dan istifadeye kapalı olmamakla birlikte bir filtre oluşturuyor; Risale-i Nur’un söyledikleri ile sözkonusu oluşumun manevî önderi durumundaki Fethullah Gülen’in söyledikleri arasında bir farklılık bulunduğunda tercihin kesinlikle ikinciden yana olması gereğine dikkat çekiyordu.

Ve böylece, Risale-i Nur mesleği açısından, en kritik kırılma, kopma ve ayrışma noktalarından birini karşımıza çıkarıyordu:

Bir tarafta, “Mesleğimiz hıllettir” diyerek, “Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz” hükmünü veren; “Ben de bir talebeyim, size ders arkadaşıyım” diyen, “Benim sözümü de ben söylediğim için kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim” diyerek, “Siz mihenge vurmadan almayınız” uyarısını yapan Bediüzzaman’ın eseri Risale-i Nur...

Diğer tarafta, Hızır sembolizmi içerisinde, sözlerinde ve icraatında, yaptıklarında, el’an anlaşılamasa bile muhakkak bir hikmet olduğu teslimiyeti beklenen Fethullah Gülen Hocaefendi...

Ve ortaya çıkan nihai mesaj: Risale-i Nur’un ortaya koyduğu ölçüler ile Fethullah Gülen Hocaefendinin sözleri veya icraatı arasında bir farklılık sözkonusu olduğunda, tercih etmeniz gereken, ikincisidir! Hocaefendiyi Risale-i Nur ölçüleriyle değil, Risale-i Nur’u Hocaefendi ile değerlendiriniz!

Hızır-Musa sembolizmi üzerinden verilen bu mesaj, o dönemde ilgili oluşumun sergilediği ‘gözle görülür’ başarı dolayısıyla Risale-i Nur dairesi içindeki birçok grubu, mecrayı ve dimağı da etkilediği ve kuşattığını bir durum tesbiti olarak kaydetmek gerek.

Buna karşılık, Kehf sûresinde anlatılan ilgili kıssada bahsi geçtiği halde bu anlatı içerisinde ‘unutulan’ bir üçüncü isim vardı oysa. Hz. Musa, Hızır’la buluşmak üzere tek başına bir yolculuğa çıkmış değildi. Yanında, Kur’ân’ın ifadesiyle ‘feta’sı vardı. Onun hizmetkârı olan ve ona yol arkadaşlığı yapan bir genç: Yûşâ b. Nun.

Ve gerek Kehf sûresi, gerek bu kıssayla ilgili hadis rivayetleri, Yûşâ b. Nun’un ledün ilmine mazhar Hz. Hızır’la buluşmalarından sonra Musa aleyhisselamı terkedip Hızır’la gittiğini veyahut Hızır aleyhisselamın onu Musa’yı terkedip kendisiyle gelmeye davet ettiğini söylemiyordu. Bilakis, rivayetlerden anlaşıldığı üzere, Yûşâ b. Nun ‘feta’sı olarak hep Hz. Musa’nın yanında olmuş; dahası, onun vefatından sonra da, onun nübüvvet mirasını muhafazaya adanmış bir hayat yaşamıştı...

Dolayısıyla, yazıda ima edildiği üzere eğer bu kıssadan hareketle Risale-i Nur ile sözkonusu oluşum arasında bir Musa-Hızır sembolizmine gitmek doğruysa, kıssanın bize söylediği, Hızır gelince Musa’yı bırakmak değildi. Bilakis, Hızır da gelse Musa’nın yolunu terketmemekti.

Ancak, gözle görülür muazzam bir başarının akılları da kuşattığı günlerdeydik. Bu durumun, Bediüzzaman’ın ‘mihenge vurunuz’ davetinin ihmaline yol açması; böylece, onun aracın safiyetine amacın yüceliği kadar ehemmiyet veren ‘süreç-odaklı’ ilkesel mirasının amacı sağlıyorsa aracı da yücelten ‘sonuç-odaklı’ bir yaklaşıma kurban verilmesi gibi haklı bir endişeye ziyadesiyle mahal vardı. Bu endişe ki, o sıralar yazıyor olduğum bir mecrada beni birbiri ardınca üç yazı yazmaya mecbur bıraktı:

 

  1. “Hızır’ı beklerken”
  2. “Yûşâ makamı”
  3. “Hızır’ı beklerken Yuşa makamında kalmak”

Açık ismin ve açık atfın bulunmadığı sembolik imalar yüklü bir yazıya, yine açık isim ve açık atıf sözkonusu olmadan verilen sembolik bir cevaptı yazdıklarım. Ve, ‘hikmetinden sual olunmaz’ bir Hızır sembolizminin peşine düşmek yerine, ‘mihenge vuran,’ yani vahyin ölçüleriyle sorgulayan bir ‘Musa hikmeti’ne davet niteliğindeydi. Ayrıca, “Musa’yla evet, ama Hızır gelinceye kadar” imasına karşı, “Hızır da gelse Musa” mesajı içermekteydi.

Daha açık konuşursak, Bediüzzaman’ın bütün risalelerini kuşatan ‘mihengi’ asla unutmama davetiydi. “Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum” endişesiyle kendi sözlerini de ‘mihenge vurma’ya bizi davet eden Bediüzzaman, “Ben lâyuhtî değilim” diyerek kendisinin hikmetinden sual olunmaz, yanılmaz bir otorite olarak algılanmasını bir ‘tehlike’ olarak görüp uyaran Bediüzzaman, birşey daha istiyordu bizden:

[TABLE=width: 85%]

[TR]

[TD=class: ozel, align: justify]“İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

Ki bu sözler, mü’minler arasında sağlıklı bir müzakere zemininin altyapısını da sunuyordu: Söz, mihenge vurulur, altınsa kabul edilir ve altınsa kalbe konulur. Altın olması gerekirken kalp olduğunu görmüşseniz, yani ‘bakır çıkmış ise’ sözlerim, asla kalbe koymayınız; bilakis, ‘çok gıybeti üstüne takarak’ bana iade ediniz!

Bu ifadesiyle, her eleştiriyi gıybet diye yaftalamaya yatkın anlayışa da bir cevap sunuyordu Bediüzzaman: Kur’ân’ın zemmettiği gıybet, düşünce veya fiilindeki yanlışından dolayı bir mü’minin şahsına yönelik olumsuz söylem üretmektir. Mü’minin şahsını hedef almaksızın sözüne veya icraatına eleştirel bakış ve varsa yanlışlığını veya eksikliğini ifade, âyetin zemmettiği ‘gıybet’in kapsamında değildir! Fikrin veya icraatın eleştiri, gıybet diye mahkum edilemez, engellenemez!

Peki, onun sözünü ettiği ‘mihenk’ neydi?

Onu da, Risale-i Nur’un genelinden, ama özelde “Yirmidördüncü Söz”den, “Yirmibeşinci Söz”den, “Onsekizinci Mektub”dan ve “Onbirinci Lem’a”dan anlıyorduk. Bediüzzaman’ın sözünü ettiği mihenk, ‘Kitab ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri’ idi. Yani, karşımızdaki kişi bir velî zât, hatta ledün ilmine mazhar koskoca Hızır aleyhisselam bile olsa, mü’mine düşen, onun sözünü sorgusuz kabul etmek değil, ‘Kitab ve Sünnetin mizanı’yla tartarak değerlendirmekti.

Ama ilgili yazıda, Risale-i Nur’dan istifadeyle oluşmasına karşılık, tartıya uymasa da hikmetine itimad beklenen bir yolun sembolik tarifi vardı...

Bediüzzaman’ın “Yirmibeşinci Söz,” “Onsekizinci Mektub” ve “Telvihat-ı Tis’a”da tarif ettiği üzere, veraset-i nübüvvetin terazileri ve mihengiyle tartmak yerine, velâyetine hürmet edilen bir zâtın ‘meşhudatına itimad’ın beklendiği bir yeni yol...

Bu ise, yine Bediüzzaman’dan, özellikle de Telvihat-ı Tis’a’sından öğrendiğimiz üzere, risklere açık bir yol anlamına geliyordu. Dahası, Risale-i Nur’a yönelik atfıyla, Risale-i Nur’un ilkesel mirasını da dönüştürme riski barındırıyordu.

Bu endişenin, o tarihten itibaren yirmi yıl boyu, sözünü ettiğim bu üç yazı başta olmak üzere, ‘sual olunması gereken’ sözler ve icraatlar sâdır olduğunda hikmetinden sual eden ve şefkatle uyaran nice nice yazılar yazdırdı bize. Ama, yaşadığımız ülkenin hassas şartları içerisinde Allah’ın dininin düşmanlarına fırsat vermeyecek bir kıvamda; ehlinin anlayacağı ama ehli olmayanın farkedip ‘kullanamayacağı’ duyarlı bir üslup içerisinde yazılmış yazılar...

Başka türlüsünü yapabilirdik oysa. Ki, öyle yapan niceleri vardı. Öven, öven, öven; hikmetinden sual etmeyen; ve her daim PR ihtiyacı içerisindeki bir oluşum çerçevesinde farklı farklı karşılıkları olan bir tutum.

Ama öyle yapmadık. Yapamadık. Yapamazdık. Şefkatimiz gerektiği yerde hem uyarmayı, ama hem de dinin ve dindarın düşmanlarına fırsat vermeyecek bir üslupla uyarmayı gerektiriyordu.

Eksik veya fazla, öyle de yaptık. İlgili oluşum içinden feragatla, samimiyetle hizmet etmeye çalışan nice nice dostumuza şifahen bu uyarılarımızı ilettiğimiz gibi, bize yakışır bir üslupla kalemle de bunu yapmayı kardeşlik hukukunun bir gereği bildik.

Biz yanlış bir zaviyeden bakıyor olamaz mıydık?

Olabilirdik.

Uyarı ihtiyacı hissettiğimiz bir hususta, asıl bizim hissiyatımız yanlış olabilir miydi?

Olabilirdi.

Zaten, ‘müzakere’ye açıyorduk kanaatimizi... Eleştiriye, tashihe, tavzihe yürekten açık olarak...

Sonuç?

Sözkonusu yazının müstear yazarının bu meramımızı anladığını, 2010’da yazdığı bir yazıya binaen, kesin bir şekilde biliyorum. Acı ki, ödediği bedelleri de bir derece bilebiliyorum.

Ama ekseriya uğradığımız akıbet, ‘psikanaliz’ oldu. ‘Haset’ okundu kalbimizden. ‘Fitne’ vehmedildi sözlerimizden. Her daim ‘vebal’le korkutulduk. Konuşan dil vardı karşımızda; ama ya dinleyen kulak?

Yazık, binlerce kez yazık ki, istisnai durumlar ve istisnai kişiler bir yana, ağırlıklı bir biçimde ve genellikle:

- söylenen sözden ziyade sözün kimin tarafından söylendiğine bakan;

- Risale’den mülhem ‘ihlası kuvvette’ değil, ‘kuvveti ihlasta bilme’ davetine karşılık güç denklemine bakarak sözlerimizi ‘değer’lendiren;

- ‘yakın olana uzak, uzak olana yakın’ bir duruşu tercih eden;

- münkire gösterdiği hoşgörüyü mü’min kardeşinden esirgeyen bir tutuma maruz kaldık.

Halbuki, iki büyük endişemiz vardı: (1) Gözümüzle gördüğümüz üzere Risale-i Nur’dan istifade eden kardeşlerimizin, diğer taraftan ‘hayat-ı içtimaiye ve siyasiye’ cihetinde Risale-i Nur’un ilkesel mirasına ters düşen bazı söz, tutum ve icraatlarından Risale-Nur’un temsil ettiği iman hizmetinin safiyetine en ufak bir tozun dahi konmaması; (2) bu iman kardeşlerimizin ahiretleri ve dünyaları adına bir zarar endişesi...

Bizi yönlendiren, bu endişelerdi. Ama en müşfik ve en nezih bir uyarı veya eleştiri dahi, hazmedilemedi. Sitemiz karakalem.net’in bir zamanlar açık olan yorum bölümlerinde yazılanlar, bu sözlerimizin yeterli bir delili. Risale-i Nur ölçüleriyle hayatı ve hadisatı değerlendirmeye matuf dört kitabımızın uğradığı ‘sansür’ ve ‘okuma yasağı’ da, buna bir diğer delil. Ve en kötüsü, ‘muhabbet fedaileri’ne asla yakışmayan hoyrat bir dille maruz kaldığımız, uhrevî ve dünyevî türlü çeşit tehditler...

Güçlülerdi çünkü! Ve uyarmak bizim haddimiz değildi!

Günler böylece geçti, Risale ölçüleriyle sual olunması arzu edilmeyen coşkulu bir yolculuk gerçekleşti, ‘iman hizmeti’yle kendisini tarif etmekle kalmayıp ‘hizmet’i kendi özel ismine dönüştüren bir dikkatsizliğe duçar kardeşlerimiz, siyasetle arasına, iktidarla arasına, dünyayla arasına, ‘hâkim cereyanlar’ ile arasına Bediüzzaman’ın talebelerine miras çıktığı o çizgiyi çekemedi. MİT Başkanının kim olacağı ile iman hizmetinin ne alâkası olabilirdi ki? İsrail’e uluslarası sularda bile ‘otorite’ demenin Bediüzzaman duruşuyla?

Ve kaderin cilvesi, kendilerinden daha güçlü, üstelik seçilmiş meşru iktidar olan başka bir mü’minler topluluğuyla, bu kardeşlerimize ‘güç’lerinin sınırını gösterdi.

Tam da bu noktada, Risale-i Nur’un sözlerini ve Bediüzzaman’ın hatırasını o mü’minler topluluğuna karşı siper, kalkan ve hatta tokat olarak kullanır halde gördük kardeşlerimizi...

Keşke bir İslâmcı-Nurcu kutuplaşması üretme tevessülü olmasa idi...

Keşke Risale-i Nur işin içine karıştırılmasa idi...

Daha da güzeli, kırk sene, otuz sene, yirmi sene önceden şu veya bu anlatı ile ‘aşılabilirliği’ni teorize etmek yerine, Risale-i Nur’un ilkesel duruşu hep esas alınabilse idi...

Hızır gelse de ‘Yûşâ makamı’nda kalıp, bu ibtilâlara, bu sınanmalara hiç maruz kalınmasa idi keşke!

Risale-i Nur’u istimal veya Risale-i Nur’dan istifadeden öte, Risale-i Nur’a talebe olunabilse idi keşke!

Keşke en azından şimdi, o meşhur anlatının ‘unutulan’ boyutu hatırlansa ve ‘Yûşâ makamı’na avdet edilebilse...

‘Meşhudatına itimad’ın yerini, sözünü ettiğimiz ‘mihenk’ ve ‘mizan’ alsa; herkes, kaptanı Hz. Peygamber olan bu gemide eşit ‘hizmetkârlar’ olduğunu ve Allah’ın dinine hizmetin kimsenin inhisarında olmadığını ve bu hizmeti eden herkesin eşit derecede aziz olduğunu görebilse...

Biz, Bediüzzaman’dan aldığımız dersle, böyle görüyor, böyle biliyoruz.

[TABLE=width: 100%]

[TR]

[TD=width: 100%] [/TD]

[TD=class: datelog, align: right] 05/12/2013[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

Link to comment
Share on other sites

Bir derste cemaatin gerçeğini taklidinden ayırma teknikleri

Bir zamanlar “Nur cemaati” denince Risale-i Nur okuyan ve Risale-i Nur’un hizmet tarzını uygulayan homojen bir topluluk akla gelirdi. Şimdi ise, bu tabir, insanların hatırına birbirinden çok farklı grupları getiriyor. Çünkü adı Risale-i Nur ile beraber anılan cemaatlerin bu eserlerle olan ilişkileri birbirinden çok farklı şekil ve seviyelerde ortaya çıkıyor. Bu kargaşada ise kimin gerçekten Nur cemaati olduğu, kimin bu unvan altında başka tür faaliyetler icra ettiği konusu herkes tarafından kolayca anlaşılamıyor. Bununla beraber, bahsi geçen toplulukların Risale-i Nur’a yaklaşım tarzı ve ona hangi seviyede rol biçtikleri dikkate alındığında, bunlardan hangilerinin Nur cemaati olarak anlaşılabileceğini belirlemek hiç de zor olmayacaktır.

Risale-i Nur ile ilgisi bulunan kişi ve toplulukları üç sınıfta toplayabiliriz:

1. Risale-i Nur cemaatleri / Nur talebeleri / Nurcular: Bunlar, hizmet metodu olarak bütünüyle Nur Risalelerinde belirlenmiş esasları benimseyen kişi ve topluluklardır. Bunların hiyerarşisinde en üst noktayı — tabii ki Kur’ân ve Sünnetten sonra — Risale-i Nur işgal eder. Referanslar doğrudan doğruya Risale-i Nur’dan ve Üstad Bediüzzaman’ın tatbikatından alınır. Her ne kadar bu şemsiye altında muhtelif cemaatler faaliyet gösteriyor olsa da, bunların her biri Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunarak Risale-i Nur hizmetini bizzat ondan ders almış kimselere dayanmaktadır.

2. Risale-i Nur okuyan cemaatler: Kendilerine ait bir hizmet tarzına ve kendi hiyerarşisine sahip olan cemaatlerdir. Risale-i Nur’dan istifade etmekle birlikte, bu konuda bir iddiaları olmadığı için, Nur cemaatleriyle karıştırılmazlar ve onlarla herhangi bir ihtilâfları da bulunmaz.

3. Risale-i Nur’u kullanan cemaatler / kişiler / topluluklar: Bunlar genellikle prim yaptığı zaman Risale-i Nur’a sahip çıkan, fatura istediği zaman da ondan uzak görünmeyi tercih eden kişi ve topluluklardır. Hiyerarşinin tepe noktasında her türlü kusurdan ve hatâdan münezzeh olduğu farz edilen kişiler bulunur; o kişilerin Risale-i Nur ile, hattâ zaman zaman Kur’ân ve Sünnetle açıkça çatışan söz ve eylemleri bile tereddütsüzce cemaat tarafından benimsenir ve diğer kaynaklar ona tâbi kılınacak şekilde tevil edilir. Gerçekte bunları Risale-i Nur cemaatlerinden ayırt etmek çok kolaydır: Kamuoyunda her ne kadar Risale-i Nur ile ilgili görünse de, bir cemaat eğer kendisine referans olarak bu eserleri değil de bir şahsı benimsemiş ve onu tartışılmaz bir değer olarak kabul etmişse, onun bir Risale-i Nur cemaati değil, Risale-i Nur’u daha başka hedefler doğrultusunda kullanan bir cemaat olduğunu söyleyebilirsiniz.

***

Bir başka ölçü:

Eğer bir topluluğun gerçek bir Nur cemaati olup olmadığını anlamak istiyorsanız, o topluluğun neyle uğraştığına, neyi dert ettiğine, neyin uğrunda savaştığına bakın. Bu son derece basit ve basitliği nisbetinde de şaşmayan ve şaşırtmayan bir ölçüdür.

Risale-i Nur talebeleri sadece iman hizmeti verirler. Onların bütün gayreti, ehl-i imanın imanlarını şüphe ve vesveselerden kurtarmak, insanlara ebedî hayatlarını kazandıracak bir imanı Risale-i Nur ile ders vermektir. Hayatının her ânı en amansız düşmanların tarassutu altında yaşanmış Bediüzzaman Hazretleri ile talebeleri bu konuda nice zorlu imtihanlardan geçmiş ve insanlara Allah rızası için iman hizmeti vermekten başka ne maddî, ne manevî, ne dünyevî, ne uhrevî hiçbir gaye peşinde olmadıklarını bütün cihana karşı defalarca ispat etmişlerdir. Mektuplarındaki mükerrer ve şiddetli ikazları, Bediüzzaman’ın bu konudaki hassasiyetinin hiçbir şeyle kıyas edilemeyecek bir seviyede bulunduğunu açıkça göstermektedir.

Risale-i Nur vasıtasıyla Kur’ân’a hizmeti gaye edinmiş ve Bediüzzaman’ın mirasını hayatlarının en aziz varlığı olarak benimsemiş olan Risale-i Nur talebeleri, o gün bu gündür, Risale-i Nur hizmetini bu hassas ölçüler içinde devam ettirmişler, zamanın değişen şartlarına rağmen bu değişmez esaslara sadık kalmışlar ve ellerindeki bu kudsî emaneti maddî veya manevî hiçbir şeye âlet etmemişlerdir. Risale-i Nur’un bugün yurt içinde ve dışında milyonlarca okuyucu bulması ve bir o kadar insanın imanını kurtarması bu sayede mümkün olmuştur. Bediüzzaman’ın talebelerinden Abdullah Yeğin, Emirdağ Lâhikasındaki bir mektubunda, bu durumu baharın sessizce gelişine benzetir. Siz bu satırları okumaktayken yeryüzünün saymakla bitmeyecek kadar çok yerinde iman dersleri okunuyor; nice insan evlâdı bu eserlerle imanını kurtarıyor, dünyasını ve âhiretini aydınlatıyor. Bunların sayısını Allah’tan başka bilen yok, olması da gerekmez. Çünkü Nur talebeleri yaptıklarını sadece Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yaparlar.

İman hizmetinin kâinatta hiçbir şeye âlet olmaması sebebiyledir ki, Risale-i Nur cemaatleri ne dünyevî, ne de uhrevî makamların peşinde koşmazlar, siyasete girmezler, maddî veya manevî menfaat peşinde koşmazlar, zehirli yılandan kaçar gibi şan ve şöhretten kaçarlar, kadrolaşmak ve birtakım mevkileri elde etmek gibi heveslere kapılmazlar, derslerine gelen kimseler arasında hiçbir ayırım yapmazlar, onlardan hiçbir şey istemez ve onlara hiçbir şey satmaya kalkmazlar. Bunlardan herhangi birinin işlendiği bir yerde Risale-i Nur hizmetinin en temel ilkesi ihlâl edilmiş ve bu hizmet başka gayelere hizmet eder bir hale dönüşmüş demektir.

Yine de bu konuda bir tereddüt taşıyan olursa, Bediüzzaman Hazretlerinin hayatta olan talebelerinden hangisine soracak olsa, alacağı cevap onun bütün tereddütlerini izale edecektir.

 

Ümit Simsek, SonDevir, 28.11.2013

Link to comment
Share on other sites

[TABLE=width: 70%]

[TR]

[TD=align: center][h=1]Ebu Zer[/h][/TD]

[/TR]

[TR]

[TD][TABLE]

[TR]

[TD=align: center]http://www.karakalem.net/imgs/authors/1b5a65c511a5024267f7a0a778d6c347.gif[/TD]

[TD]http://www.karakalem.net/imgs/emailButton.gif[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

08.12.2013[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

[TABLE=width: 98%]

[TR]

[TD][TABLE=width: 75%]

[TR]

[TD=bgcolor: #FCE66E, align: left][/TD]

[/TR]

[TR]

[TD=bgcolor: #FFFFE8]

Ebu Zer’i hep sevdim. Onun ‘ahsen’i ve ‘ehakk’ı gösteren bir sembol olduğunu; ama ‘ahsenden ahsen’ ve ‘ehaktan ehak’ bir yolu râşid halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ve ehl-i beytin göstermiş olduğunu unutmadan...

[/TD]

[/TR]

[TR]

[TD=bgcolor: #FCE66E, align: right][/TD]

[/TR]

[/TABLE]

 

 

RİSALE-İ NUR’UN yol göstericiliğinde bir hayat yaşamaya karar verdiğimde, onbeş yaşındaydım. Lise 1’de okuyordum. Yüzyüze geldiğim ideolojik çatışmalar ve ona eşlik eden anarşik olaylar bu toz duman arasında en ehven, en selametli yolu bulmam gereğini bana fısıldarken, hayatın anlamı ve değeri üzerine ciddi bir sorgulamayı netice veren bir hadise de yaşamıştım: Dedem ölmüştü. Onun ölüme doğru adım adım ilerlediği son günler, ve takdir edilmiş son nefesten sonra bedenini tekrar toprağa tevdi edişimiz, kendi hayatım üzerine bir muhasebeye beni sevketmişti.

Bu şartlar içinde, etrafıma baktım, insan yüzleri ve hayatları üzerinden bir ‘yol’ bulmaya çalıştım. Eşit şartlarda doğmuş ve büyümüş bunca insan arasında, hayata bakışı, yaşayışı ve ahlâkı ile birinin öne çıktığını gördüm. Diğerleri de kötü insanlar değillerdi; ama o, bariz biçimde farklı ve öndeydi işte. Halbuki aynı mahallede, aynı sosyal ve ekonomik şartlarda, benzer aile ortamlarında doğup büyümüş ve benzer eğitim çarklarından geçmişlerdi.

Fark neredeydi?

Farkın, onun okuduğu ama diğerlerinin okumadığı kitaplarla ilgili olduğunu anladım. “Okudum, hayatım değişti” demesini mümkün kılacak bir kitap okuyordu o. Risale-i Nur denilen kitaplar okuyordu...

Dedemin ölümüyle birlikte değerini daha bir farkettiğim hayatım için, aynı kitaplarla bir hemhal oluş yaşamam gerektiğini düşündüm böylece. Yaş onbeş. Kimse bana telkinde bulunmadı, kimse yemeğe veya pikniğe davet edip araya bir tebliğ eklemedi; böyle birşey olsa, mizacım gereği, muhtemelen zorlaşırdı kabulüm. Ama bir kişinin haliyle, hal diliyle söylediği, bir yol işareti oldu benim için. Allah kendisinden ebediyyen razı olsun.

Bununla birlikte, haddinden fazla ‘rasyonel’ bir delikanlı olarak, Risale-i Nur okumaya karar vermemle birlikte, okumaya başlayıncaya kadar neredeyse üç ay geçti. Eğitimde sene sonuna gelmeden başlamak istemedim zira. Ne zaman ki, Lise 1’in son sınavları da bitti, ancak o hafta Risale-i Nur okumaya başlayabildim.

İlk Risale-i Nur dersine gittiğim gün, bugün gibi hatırımda. 22 Mayıs 1979. Tevafuka bakın, o gün, Bediüzzaman’a talebe olmuş isimler şehrimize ve o akşam dersine misafir olmuşlardı. Merhum Mehmet Emin Birinci ağabey ile, Allah hayırlı uzun ömürler versin, Mehmet Fırıncı ağabey ve Abdülvahit Mutkan ağabey...

Kur’ân okumayı öğrenmeye başlamam ise, bu tarihten bir hafta sonra vâki oldu. Okumaya başladığım Risale-i Nur metinleri içinde Kur’ân âyetlerine o kadar çok atıf vardı ki, Kur’ân harflerini öğrenmeden Risale-i Nur’u yarım okumuş, yani hakkıyla okumamış olacaktım.

Onbeş yaşında bir genç olarak; daha ilk hafta içinde beni Kur’ân’a yönelten bu eserlerin nice seneler sonra “Kur’ân Okumaları” adını taşıyan bir dizi kitabın yazarı olmaya da sevkedeceğini ise hiç ama hiç bilemezdim! Henüz ilkokula başlamamış olduğu günlerden beri hep ‘mühendisliğe’ kendini hazırlamış bir insan olarak, beni yazmaya ve paralelinde sosyal bilimlere yönelteceğini de.

Evet, bir kitap okudum; hayatım değişti Allah’a şükür...

O kitaplar, takip eden iki yıl içinde ‘kalem’iyle Allah’ın dinine hizmeti de düşündürdü bana. Ve henüz lise yıllarında bir ulusal gazetede yayınlanan yazılar yazabildim; ve yazı ağırlıklı bir hayat ümidiyle, bu yüzden İstanbul’u ve birinci tercih olarak Siyasal Bilgiler’i seçtim.

Ve sene 1982... Risale-i Nur’un okunduğu mekân anlamında bir ‘dersane’de kaldığımız öğrencilik günleri... Bu ilk senenin sonlarında, bir gün bir ağabeyimizin icabet ettiği bir davete biz de dahil olduk ve o sıralar “Fethullah Gülen Hocaefendinin talebeleri” diye bildiğimiz iman kardeşlerimizin evine misafir olduk. Bir yandan çay yudumlarken, bir yandan rica üzerine Risale’den bir bahsi paylaştık beraberce. Kitap benim elime verilmişti ve böyle bir zeminde en muvafık olanı “Mü’minler kardeştir” hakikatini hayata taşıma dersleri yüklü Uhuvvet Risalesi’ni okumaktır diye düşünerek, onu okuduk.

Sonra, o kardeşlerimizden biri, “Şimdi de müsaadenizle Hocamızın bir vaazını dinleyelim” diyerek bir teyp getirdi, ‘play’ tuşuna bastı ve beraberce Fethullah Gülen Hocaefendinin bir vaazını dinledik.

Vaaz, Ebu Zer radıyallahu anh ekseninde ilerliyordu. Efendimiz aleyhissalâtu vesselamın risalet günleri ve Ebu Zer. Efendimiz aleyhissalâtu vesselam ile sahabilerinin yaşadığı o çetin şartlar, açlık ve yokluk günleri... Efendimizin vefatı ve fetihler... Fetihlerle gelen ganimet ve zenginleşme. Bu zenginleşmeyle birlikte hayatlarda yaşanan değişme ve rahatlama. Ebu Zer’in bu hale tahammül edemeyişi. Resûlullah ile yaşanan günleri, yastığının altında bir dinar bile olmadan başını yastığa koyagelen Resûlullah’ı ümmete hatırlatması. Ama sözünün kaale alınmayıp, zenginleşmenin ve rahata meylin daha da şiddetlenmesi. Ebu Zer’in yine uyarması... Ama bu uyarıya karşı lâkaytlık. Ve sonunda Ebu Zer’in “Ben bu hale razı olamam, sizin bu halinizi seyredemem” diyerek onları terketmesi...

Bu Ebu Zer anlatısından sonra, isim açıkça veriliyor muydu, imaen mi anlatılıyordu, şimdi hatırımda değil; ama açık ve net surette hatırımda olduğu üzere, söz Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur talebelerine geliyordu. Bediüzzaman’ın ve talebelerinin yaşadıkları... O çetin şartlar, o yokluk günleri içinde gerçekleştirdikleri büyük mücahede... Bediüzzaman’ın vefatı ve sonrası... Önce hasır konulan yerlere, olmadı kilim, olmadı halı sermeler; olmadı, koltuk da yerleştirmeler... Bu aşamaların gösterdiği üzere, adım adım rahata meyil, adım adım dünyevîleşme... Buna karşı, kendisinden sâdır olan uyarılar, uyarılar. Ama bu uyarıların karşılık görmeyişi...

Sonuç?

“Ben de Ebu Zer gibi...”

Gücenmiştim.

Ebu Zer’i vurgulama hatırına diğer sahabilerin hatırasına bir derece dokunan bu üslup; sonrasında, diğerlerinin Bediüzzaman’ın mirasını hakkıyla taşıyamadıkları imasını içeren, sair Risale-i Nur okuyucularından ayrılışını bu çerçevede açıklayan bir üslup...

Kasedin sonuna gelindiğinde, ortamda sessizlik oldu bir süreliğine. “Tam da Uhuvvet Risalesi okumuşken...” diye, duyulabilir bir ses tonuyla mırıldandım. Gücenmiş kalblerle üç-beş kelam ettik; sonra vedalaştık.

Şükür ki, ‘tahkik’ ve ‘merak’ nimetiyle yaşayan bir kuluydum Rabb-ı Rahîm’in. Bu yüzden, önce Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ını okumamın önerilmesine karşı, “Önce hayatını okumak, peşin bir yargı oluşturur. Önce eserini okumalıyım ki, önceden bir kabullenme olmadan karar verebileyim” demiş ve Sözler’den başlamıştım Risale okuma yolculuğuna. Yaş onbeş... Bu yüzden, Risale-i Nur hizmeti içindeki ağabeylerimizin ‘demir leblebi’ diyerek okumayı ileri yaşlara bırakmamızı tavsiye ettikleri Muhakemat’ı, üniversite birinci sınıfta iken okumuştum. Yaş onyedi... Bu yüzden, ağabeylerin Risale-i Nur’u okumadıkları diğer eserlerle kıyaslayıp “Risale-i Nur gibisi yok” demelerini ‘tahkike aykırı’ bulmuş; Mevdudî’den Elmalılı’ya, Malik b. Nebî’den Şeriatî’ye, Nedvî’den Seyyid Kutub’a, hepsi Allah’ın dinine hizmet yolunda eser vermiş, ömür vermiş başka isimleri de okumuştum. Yaş onsekiz... Bu okumalar, ayrı yollardan gitseler de hepsi Allah’ın dinine hizmet derdiyle yaşayan bu insanları da sevmem sonucunu getirdiği gibi, Risale-i Nur’a olan bağlılığımı da arttırmıştı üstelik!

Ve işte yine aynı yaşta, Ebu Zer üzerine bir tahkik başlamıştı dünyamda. Ebu Zer’i çok sevmemi sağlayan, ama onun ümmetin ‘cadde-i kübra’sını değil, ‘emniyet şeridi’ni temsil ettiğini bana öğreten bir tahkik olacaktı bu...

Ebu Zer ki, Efendimiz aleyhissalâtu vesselam, onu bir peygambere atıfla tarif etmişti: Hz. Peygamber’in “Ebu Zer, İsa b. Meryem’in zühdüyle yürür” ve “İsa aleyhisselamın tevazuunu merak eden, Ebu Zer’e baksın” buyurduğunu bildiriyordu hadis kitapları. Ne şeref! Halini, ahlâkını tarif için bir Peygamber’e benzetilmek! Hem o Ebu Zer ki, “Gökkubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebu Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur” demişti Peygamber Efendimiz.

Kur’ân ve Resûlullah için yaptıkları yanında, bizzat Resûlullah aleyhissalâtu vesselam tarafından bu vasıflarla övülen bir sima nasıl sevilmezdi, ona nasıl imrenilmezdi...

Onun hakkında bu imrenilesi sözleri söyleyen Hz. Peygamber, buna karşılık, kendisine şunu da vasiyet etmişti:

“Ey Ebu Zer! Ben seni zayıf (hassas) bir kimse görüyorum. Ben kendim için sevdiğimi senin için de aynen severim. Öyleyse, iki kişi üzerine (bile olsa) emîr olmayasın, yetim malına da velîlik yapmayasın.” (Ebu Dâvud, Vesâya 4; Nesâî, Vesâya 10)

Hepsi de Ebu Zer hakkında, hepsi de Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın mübarek dilinden sâdır olan sözler... Bir tarafta, onun ancak Hz. İsa’nın zühdüyle mukayese edilir haldeki zühdünü, tevazuunu ve de doğru sözlülüğünü takdir. Ama diğer tarafta, hissîliği, hassas mizacı, ve böylesi bir mizacın sevkiyle ifrat veya tefrite yönelme riski dolayısıyla hüküm verme, yönetme boyutu içeren bir vazife üstlenmemesi noktasında bir nebevî uyarı...

Hz. Peygamber’in o övgü dolu sözlerine mazhar olan Ebu Zer’in, Efendimiz aleyhissalâtu vesselamın birbiri ardınca cennete müjdelediği on sahabiden, ‘Aşere-i Mübeşşere’den olmamasının bir sırrı da burada idi muhtemelen. Ebu Zer, büyük bir sahabiydi; ama ümmetin ana caddesini ve bu caddenin orta şeridini gösteren bir büyük sahabi değildi. Ebu Zer, büyük sahabiydi; ama ümmete savrulma ve hatta uçuruma yuvarlanma çizgisini gösteren, bu anlamda onları uyaran bir sınır işareti ve bir ‘emniyet şeridi’ olarak büyük sahabiydi. Ümmet için Ebu Zer’ler muhakkak lâzımdı, ‘vasat ümmet’in nihaî sınırlarını çizen hatları temsil ediyordu Ebu Zer; ama bu ‘vasat ümmet’ dairesinin merkezini, orta noktasını değil... O orta noktayı, öncelikle Hulefâ-yı Râşidîn, Aşere-i Mübeşşere ve Ehl-i Beyt temsil etmekteydi! Ebu Zer, hakikatin ideal düzlemdeki sözcüsü niteliğindeydi; ama ‘hakikatin dengesi’nin sözcüsü değil... Yoksa, onu o zühdü ve verasıyla İsa aleyhisselama benzeterek öven Hz. Peygamber, yöneticilik ve hakemlik konusunda niye o uyarıyı yapsındı!

Bu bakımdan, Ebu Zer’e işaret eden bir anlatımın kesinlikle doğru ve gerekli olmasına mukabil, Ebu Zer’i merkeze koyan bir anlatım doğru değildi.

Bunun bir delili, onun Rebeze’ye gidişine yol açan olaylar zinciriydi.

Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın vasiyetine uyup iki kişiye bile emîr olmayan ve hiçbir mülke dair velîlik etmeyen Ebu Zer, buna karşılık o fetihler döneminde, hele ki fetihlerin odak noktası niteliğinde Şam’da insanları ‘altın ve gümüş biriktirme’ye karşı uyarmış, onlara Resûlullah’ın hayatını hatırlatmıştı, doğru.

Sonra, halifenin emriyle Medine’ye gelmiş, orada da aynı uyarıları yapmıştı, doğru.

Ama raşid halifelerin ve aşere-i mübeşşerenin üçüncüsü Hz. Osman da onu uyarmıştı. Ebu Zer, yanlarındaki altın ve gümüşlerden dolayı mü’minleri Tevbe sûresinin 34-35. âyetleri ile uyarırken, Hz. Osman’ın söylediği şuydu: Bu âyetle zemmedilen, zekâtını vermeden altın ve gümüş biriktirmektir. Zekâtı verilmiş bir mala, ‘haram mal’ muamelesi yapılamaz, bu âyetin kapsama alanı içine alınamaz!

Hem, Ebu Zer’in dayandığı bu âyet, helâl yoldan ticaret veya ziraatla kazanç sağlayanları değil; münhasıran, ‘Allah yolunda sarfetmek üzere insanlardan mal toplayan, ama Allah yolunda harcamayıp biriktiren’ haham ve ruhbanları işaret ederek mü’minleri böyle olmamaya çağırıyor değil miydi?

Ebu Zer, bu noktada, ideal durumu gösteriyordu: herşeyini her daim Allah için infak edebilmek. Ama Ebu Zer radıyallahu anh, bunu bizzat Kur’ân’ın va’zettiği ‘vasat ümmet’ çağrısını ihmal ve hatta ihlal ederek, hatalı bir içtihadla ‘zekâtı verilmiş mallar’ı da bu âyetin kapsama alanı içine alarak yapıyordu!

İşte bir örnek: Ebu Zer nihaî çizgiyi gösteriyor, halife Osman-ı Zinnureyn ise ana ekseni belirliyordu...

O halde?

Asr-ı Saadet hâtırasının ve hadislerin gösterdiği üzere, Ebu Zer’siz olmazdı; Ebu Zer’siz bir ümmet ideal nokta ve sınır çizgilerinden mahrum, dolayısıyla eksik olurdu. Ama eksenini Ebu Zer’lerin belirlediği bir ümmet de ‘vasat ümmet’ olamazdı, o ‘vasat’ın temsili en başta râşid halifelerde tecessüm etmekteydi! Ebu Zer ise, Ebu Zer olduğunu bilerek; bizzat Efendimizin açık ve net uyarısına ittibaen, ‘iki kişiye bile’ emîr olmaktan çekinmişti.

Ayrıca, şunu da öğrenmiştim bu vesileyle: Dinlediğimiz vaazda anlatılana muvafık şekilde Ebu Zer’in Rebeze’ye kendi kararıyla gittiğini bildiren rivayetler olmakla birlikte, kaynakların ekseriyetinin üzerinde birleştiği görüş, bunun ‘gönüllü bir sürgün’ olduğu, yani bu gidişin Hz. Osman’ın kararıyla gerçekleştiği ve Ebu Zer’in de buna rıza gösterdiğiydi...

Üstadım Bediüzzaman’ın ısrarla dediği üzere ‘tahkik mesleği’ üzere gitmenin ve aklını büyüklerin cebine koymadan ‘mihenge vurma’nın bir lütfuydu karşıma çıkan. Görmüştüm ki, o akşam duyduğum Ebu Zer tablosu, ‘eklektik’ti ve ‘eksik’ti. Dolayısıyla, bu örnek üzerinden Risale-i Nur hizmetine dair denkleştirme de problemli hale geliyordu...

Bu ‘tahkik’ tecrübesini hiç unutmadım. Ayrıca, bu eklektik anlatı üzerinden Risale-i Nur hizmetinin mümessillerine dair genelleyici telmih de bir sızı olarak kaldı yüreğimde.

Diğer taraftan, bir mü’mine veya mü’minler topluluğuna hak etmediği bir sıfat izafe etmeye dair uyarının sızısı ve endişesi ile yaşadım... İtham edilen kişi(ler)de bu sıfatlar yoksa, sözün söyleyen(ler)e dönmesi riskine dair uyarıları vardı Peygamber Efendimizin...

Ve ne yazık ki, ilerleyen yıllarda, bunu da görecektik: gazete, siyaset, dünyevîlik... Bir vakit her üç noktada sair Risale-i Nur okuyucularına yönelik ithamların ağır ve haksız olduğunun fiilen tecrübe edildiğini, aynı vasıtalarla, hem de daha şiddetli bir surette sınanma sûretinde görecektik...

Bu tecrübe, çok şey söylüyor.

En başta, hulefa-yı râşidîn’in, aşere-i mübeşşerenin ve ehl-i beytin çizdiği ‘vasat’ın en doğrusu olduğunu...

Hayatın, tam da Bediüzzaman’ın “hasen ahsenden ahsen/hak ehaktan ehak” dediği çizgide ilerlediğini; ideale talip olmakla birlikte vasata razı olmak ve mü’min kardeşlerine ‘vasat’ın ölçüsüyle bakmak gerektiğini... Aksi halde, ifrat-tefrit salınımlarına açık hale gelebildiğimizi...

Ebu Zer’lerin Ebu Zer’liğini bilmesi ve Ebu Zer’e yönelik nebevî ikazdan kendisine de bir hisse devşirmesi gereğini...

Aksi halde, Ebu Zer’e atıfla çıkılan bir yoldan, onun kasdının tam hilafına, ‘Emevîlik’ devşirenlerin dahi zuhur edebileceğini...

Dahası, bu devşiriciler içerisinden, kendisi gibi düşünmeyen bir meşru otoriteyi Ebu Zer’in o çok sevdiği Ehl-i Beyt’in ibtilâya uğradığı Kerbela’yla ‘uyaracak’ derecede Emevîleşenlerin dahi çıkabileceğini...

Ebu Zer’i hep sevdim. Onun ‘ahsen’i ve ‘ehakk’ı gösteren bir sembol olduğunu; ama ‘ahsenden ahsen’ ve ‘ehaktan ehak’ bir yolu râşid halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ve ehl-i beytin göstermiş olduğunu unutmadan...

Üstadımdan aldığın ders de bu idi zaten.

Ne diyordu Bediüzzaman: “Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat onu ihtiyar etmiş.”

 

 

Metin Karab

[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

Link to comment
Share on other sites

[h=1]Değirmenin suyu kesildiği için tepki veriyorlar[/h]


    [*=right]MEHMET YILDIRIM
  • 08.12.2013

 

Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Şanlıurfalı Abdülkadir Badıllı, hükümetin dershaneleri dönüştürmesine karşı olan Gülen Cemaati'ni eleştiriyor: "Biz hizmet için oy veririz ama onlar pazarlık yapar"

Dershanelerin dönüştürülme tartışmaları büyüyor. Gülen Cemaati bu karara tepki gösterirken, Bediüzzaman Said Nursî'nin Şanlıurfa'da yaşayan talebelerinden Abdülkadir Badıllı da bu konuda çarpıcı yorumlar yapıyor. 77 yaşındaki Badıllı, dershane tartışmaları sırasında Gülen'in "Bunlar cennet'in kapısını da kapatırlar" sözlerine tepkili... "Dershane Cennet kapısı mıdır? Bu tepki, değirmenin suyu kesildiği için, bence niyetleri bu. Yoksa halkın istifadesi kesildiği için değil" diyen Badıllı, amaçları gerçekten hizmet etmek ise başka dershaneler beş alıyorsa, onlara bir almalarını öneriyor: "Ama böyle değil, bilakis başkasının aldığından daha fazla ücret alıyorlar. Değirmenin suyu kesildiği için bu kadar feryat etmek doğru değil. Cemaat dediğimiz, Fethullah Hoca Cemaati'dir. Fethullah Hoca'nın Cemaati, hükümet içinde hükümet kurmak istiyor. Fethullah Hoca'nın kendini böyle siyasi meselelerin içine sokması hoş değil."

 

500 DERSHANELERİ VAR

Gülen'in kendi şahsiyetini ortaya koyan bir hoca, bir âlim olduğunu söyleyen Badıllı, dershanelerin kapatılmasına karşı çıkışını ise beğenmiyor. Badılla'ya göre dershanelerin yararlarının yanı sıra zararları da var: "Halk 'Bunların elinde en az 500 dershane var. Bunlar gelecek gelir için bu kadar telaş ediyor' diyor. Ben de öyle zannediyorum. Hakikaten çok büyük bir gelir. Sanki talebelerin hepsi dershaneye gelirse, birden bire yükselecek, üniversiteyi kazanacak. Öyle bir şey yok. Bir iki tane çıkacak, o da kendi kabiliyetiyle zaten zekidir." Badıllı hükümetle Nur Cemaati arasında bir sorun olmadığını, memleket için AK Parti'ye oy verdiklerini ve hükümetin iyi yolda yürüdüğünü söylüyor. "Biz hükümete engel değil, elimizden gelirse yardım etmek isteriz" diyen Badıllı, Risale-i Nur okuyan cemaatlerinin bu düşüncede olduğunu ama Gülen Cemaati'nin menfaat peşinde olduklarını iddia ediyor "Onlar bir menfaat karşılığında oyunu verir, pazarlık yapar. Biz onlardan değiliz. Risale-i Nur'u asıl okuyan cemaatin içinde ticari zihniyet yok. Üstat hazretleri siyasete girmedi ve 'Siz de girmeyin' dedi. Siyasetin içine girilip belli bir gaye için hareket edildi mi, eskiden beri bir makama girmek için ellerinden geleni yaparlar. Hakiki Risale-i Nur talebeleri ise üstadın yolunda gider, harfiyen Bediüzzaman'ı takip eder. Fethullah Hoca'nın cemaati öyle değil. Fethullah Hoca'nın daha sonra yazdığı kitaplara göre hareket ediyorlar."

 

RİSALE-İ NUR'U TAHRİP ETTİLER

Badıllı, Risale-i Nur'un tahrip edilmesine de çok tepkili: "Onlar 'Risale-i Nur cemaatindeniz' dedikleri halde Risale-i Nur'u tahrip ediyor. Üstadın kelimelerini değiştirerek, metin içine kendi kelimelerini koyup bütün dünyaya 'Risale-i Nur budur' diyorlar. Üstadın rızası olmadan sağlığında buna teşebbüs edildi. Necip Fazıl Kısakürek yapmak istedi, üstat kabul etmedi. Ahmet Fevzi Kul üstadın büyük bir talebesi. O da yapmak istedi, yine kabul etmedi. Üstat yazdıklarının aynen muhafaza edilmesini istiyordu. Fakat bunlar değiştirdiler, Risale-i Nur'u tahrip ettiler. Biz onlara ihtar gönderdik, dikkate almadılar. Bu nedenle ben de onları protesto ediyorum."

 

ABDÜLKADİR BADILLI KİMDİR?

40 yıldır Nur Zehravi Camii'nde bir odada kitap okuyup, çalışmalarını burada sürdüren Abdülkadir Badıllı, 1953'te Bediüzzaman Said Nursî'nin talebeleri arasına girer. Arapça, Farsça, Kürtçe ve Osmanlıca bilen Badıllı'nın üç ciltlik
Mufassal Tarihçe,
Risale-i Nurun Kudsi Kaynakları,
İşarat-Ül İcaz Tercümesi,
Mesnevi-yi Nuriye Tercümesi,
Bediüzzaman ve Din Tılsımları,
İslam Kardeşliği İçinde Türk İlişkileri,
Güneş Üflemekle Sönmez ve son olarak
Risale-i Nur'da Cuma Hutbeleri adlı eserleri var.

Link to comment
Share on other sites

  • 4 weeks later...

06 Ocak 2014 Pazartesi 09:14

 

Nurculuk ile Gülen Cemaati arasındaki 8 fark

 

Milat Gazetesi yazası İsa Tatlıcan yazdı

 

Risale Haber-Haber Merkezi

 

Milat Gazetesi yazası İsa Tatlıcan, "Nurculuk ile Gülen Cemaati arasındaki 8 fark"ı yazdı.

 

Yazı şöyle:

 

Nurculuk hareketinin ileri gelenleri ve Bediüzzaman’ın hayatta kalan son dava arkadaşları geçtiğimiz günlerde bir araya gelerek basın bildirisi yayınlamıştı.

 

Basın bildirisinde, seçilmiş iktidara savaş açan Gülen Cemaati’nin, ana hatlarını Bediüzzaman’ın çizdiği Nurculuk’la uzaktan yakından ilgisinin olmadığı vurgulanıyordu.

 

Bu açıklamanın ardından Cemaat medyasında bazı cevaplar, sosyal medyada da Nurcu ağabeyleri karalayıcı yorumlar görmeye başladık.

 

Hocaefendi’nin kendi dini ekolünü oluşturma özgürlüğü yok mu?

 

Peki hangisi doğru?

 

1956 yılında Risale-i Nur hareketiyle tanışan, 1970’li yılların başında bağımsızlığını ilan eden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin başlattığı bu hareket, Nurculuk’tan duygusal bir kopuş mu yaşadı?

 

Yoksa Fethullah Gülen Hocaefendi, Bediüzzaman’ın açtığı yolda, hiç taviz vermeden ilerliyor mu?

 

Aslına bakarsanız bu meselenin tarafı değilim. Nur Cemaatiyle de Gülen cemaati ile de bir bağlantım yok.

 

Hocaefendi’nin, Bediüzzaman’ın söz ve uygulamalarını harfiyen yerine getirmesini, “Ağabey”lerin sözünden çıkmaması gerektiğini de savunmuyorum.

 

Aksine Bediüzzaman’ı kendi açısından yorumlamasını ve* yeni bir akım ortaya çıkarmasının özgürlük alanı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Dini konularda kendini yeterli gören her alimin kendi ekolünü yaratmasını da bir zenginlik olarak görüyorum. Dahası, Nurcu ağabeylerle Hocaefendi arasındaki ihtilaf konularının bazılarında Hocaefendi’yi haklı buluyorum.* Anlayacağınız bu yazı “Nurcu ağabeyler doğru yapıyor, Hocaefendi de doğru yoldan sapıyor” yazısı değil, bir durum tespitidir.

 

İşte merak edenler için klasik Nurculuk ile Gülen cemaati arasındaki 8 fark.

 

Neden Bediüzzaman değil “Hz.Pir”?

 

1-Yeni Asya, Yeni Nesil, Yazıcılar, Sungur Ağabey, Kırkıncı Hoca, Said Özdemir, Mehmet Fırıncı ve Abdullah Yeğin Ağabey gibi Nurculuk hareketinin tüm grupları Bediüzzaman’dan ismi ile bahseder. Sohbetlerde sürekli Bediüzzaman’a vurgu yapılır. Fethullah Gülen Hocaefendi ise sohbetlerinde Bediüzzaman vurgusundan kaçınır. Konu kaçınılmaz olarak Bediüzzaman’a gelirse, kendisinden “Hazreti Pir” şeklinde bahseder. Zaman gazetesinde bile Bediüzzaman hakkında çok az haber görürsünüz. Bu sansürü, “Bediüzzaman’ın görüşleri Gülen Cemaatine dar geliyor” şeklinde açıklayanlar da var, “zor zamanlarda yapılan bir tedbir,* zamanla alışkanlığa dönüştü” şeklinde yorumlayanlar da…

 

Risale-i Nur mu, Kırık Testi mi?

 

2-Nurcu grupların tümünde Risale-i Nur külliyatı, Kur’an ve Sünnet’ten sonra dinin üçüncü başvuru kaynağıdır. Hatta Kur’an’ı ve Hz. Peygamberi anlamak için öncelikle Üstad’ın eserlerine başvururlar. Gülen Cemaati’nde ise temel kaynak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kitapları ve vaaz CD’leridir. Cemaatin eski abilerinin dışında Risale-i Nur Külliyatına hakim cemaat gönüllüsü sayısı çok azdır.

 

Sadeleştirme meselesindeki ihtilaf

 

3-Nurcu gruplar ve Bediüzzaman’ın son talebeleri, Risale-i Nur’ların dilinin sadeleştirilmesine, sansürden geçirilmesine karşıdır. Bu konuda açılan davalar ve yayınlanan deklerasyonlar bulunuyor. Buna rağmen Gülen cemaati, Risale-i Nur Külliyatı’nı sadeleştirdi ve bu eserler cemaate yakınlığı ile bilinen Ufuk Yayınları bünyesinde yayınlandı. Diğer Nurcu gruplar ise, Gülen Cemaati’nin Külliyatı sadeleştirmesi meselesindeki itirazlarını*http://www.risalemedokunma.com*internet sitesi üzerinden kamuoyu ile paylaştı.

 

Hocaefendi neden yurtdışında yaşıyor?

 

4-Bediüzzaman Said Nursi 73 yıllık ömrünün 33 yılını hapis ve sürgünlerde geçirmiş, ama hiçbir zaman başka ülkede yaşamayı düşünmemişti. 1. Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde Ruslara esir düşmüş, 2,5 yıl esir kaldıktan sonra kaçarak büyük zorluklarla yine İstanbul’a gelmişti. Bediüzzaman’dan sonra gelen Nurcu gruplar da Bediüzzaman gibi zorlukları Türkiye’de göğüslemişti. Fethullah Gülen Hocaefendi ise Bediüzzaman’ın aksine 28 Şubat döneminin ağır şartları nedeniyle hicret etmeyi tercih etti. (Hicret, şartları oluştuğunda Kuran’a* göre bir ibadet, hatta zorunluluktur. Hocaefendi, o dönemde hicret ederek doğru olanı yapmıştır. Günümüz şartlarında ise bizce doğru olan, fitne ateşinin söndürülmesi için Türkiye’ye dönüp hizmetin başında olmasıdır.)

 

Nurculuk hep siyasetten uzak durmuştur

 

5-Bediüzzaman “eûzu billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyase” diyerek ve “şeytan ve siyasetten Allah’a sığınırım” vurgusu yaparak Nurculuk hareketi ile siyaset arasında kalın bir çizgi çekmişti. Bediüzzaman ve Nurcular hiçbir dönemde siyaset yapmamışlar ama siyaseti dine hizmet ettirmek için Demokrat Parti ve bu geleneği sürdüren partileri desteklemeyi bir yöntem olarak benimsemişlerdi. Gülen cemaati ise bu sınırın ötesine geçerek siyasetin içine girdi, cemaatini siyasallaştırdı.* Hocaefendi’nin en yakınındaki isimlerden biri olan İlhan İşbilen başta olmak üzere birçok isim siyasi süreçlerde yeraldı. Cemaat medyasının yazarları siyasetsiz nefes bile alamaz hale geldi. Bununla da yetinmeyen Gülen hareketi, son dönemde bir cemaat gibi değil, islamcı siyasetin önünü kesmeye çalışan bir muhalefet partisi gibi hareket etmektedir.

 

Bediüzzaman dini tavizsiz yaşadı

 

6-Bediüzzaman inancını tavizsiz yaşamıştır. Risale-i Nur Külliyatı bunun şahitidir. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın sarığını çıkarması isteğini “Bu sarık bu başla beraber çıkar” diyerek bu duruşunu ortaya koymuştur. Benzer bir diyaloğu Atatürk ile yaşamış ve Deccal hadisleri ile Atatürk’ü kastettiği iddia edilerek yargılanmış ve hapisten çıktıktan sonra bu sözlerini tevil etmemiş, Beşinci Şua’da geçen o sözlerini Risale-i Nur’dan çıkarmamıştır. Nurcular da bu konuda Bediüzzaman’ın yolunu takip etmiştir. Gülen Cemaati ise bu konuda daha esnektir. Bugün AK Parti iktidarına savaş açan Gülen cemaati, aslında resmi otorite ile son derece barışıktır. Birçok meselede olduğu gibi başörtüsü dayatmasında da taviz vermişlerdir. “Başörtüsü füruattır” diyerek 28 Şubat’taki* başörtüsü direnişini kıran Hocaefendi’nin sözleri “Bu sarık bu başla beraber çıkar” diyen Bediüzzaman gibi tarihe geçmiştir.

 

Hocaefendi “Nurcu” olarak* anılmaktan rahatsız mı?

 

7-“Nurcu” sıfatı Risale-i Nur Külliyatı’nda müspet manada birçok kez kullanılmıştır. Bediüzzaman’ın yolunu takip eden arkadaşları “Nurcu” olarak anılmaktan hiçbir zaman rahatsız olmadılar. Sohbetlerinde Bediüzzaman ismini kullanmayı tercih etmeyen, gönüllülerine “Risale-i Nur Külliyatı” değil kendi eserlerini tavsiye eden Hocaefendi “Nurcu” olarak anılmayı her fırsatta reddetmiştir. Bir eserinde “Hayatımda, Doğu’dan ve Batı’dan pek çok tarihçi, edebiyatçıyı okuyup, kendilerinden istifade ettiğim olmuştur. Bediüzzaman Said Nursî de bunların önde gelenlerinden biridir. Kendisini görmüş değilim. Diğer taraftan, hayatımda -ci, -cu gibi, bir gruba aidiyet ifade eden sözleri hiç kullanmadım.” diyerek “Nurcu” olarak anılmaktan duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir.

 

Türkçe Olimpiyatları ve mahremiyet meselesi

 

8- Bediüzzaman, kadının mahremiyeti, tesettürü, kadın-erkek ilişkileri meselesini Lemalar isimli eserinde ayrıntılı olarak anlatmıştır. Nurcu gruplar, sosyal yapı değişse de hâla geleneksel kadın-erkek mahremiyetine önem verir. Gözlemleyebildiğim kadarıyla Gülen Cemaati tabanının mahremiyet konusunda en az diğer Nurcu gruplar kadar titiz olduklarını, bu konuda haksız eleştirilere maruz kaldıklarını düşünüyorum. Ancak Türkçe Olimpiyatları’nda bu mahremiyet duvarının yıkıldığı, şarkılar ve danslarla geleneksel İslam anlayışının sınırlarının çok zorlandığı da bir gerçek…

 

*Bu tip sorulara verilecek cevaplar uzar gider. Atatürkçülük meselesi, hizmetten ücret talep etmeme konusu, karizmatik liderlik mi meşveret mi tartışması, bitmek tükenmek bilmeyen “ehven-i şer” anlayışına hiç giremedik.

 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz.

 

Fethullah Gülen Hocaefendi gençliğinde bile klasik bir Nurcu olmadı. Sadece Risale-i Nur’u değil Hayat’üs Sahabe gibi eserler okuyarak kendini bu günlere hazırladı. 1970’lerin başında temellerinin atıldığı Gülen Hareketi, kendisine yeni bir yol, üslup ve strateji belirledi. Bu yeni hareketin çıkış noktası aynı olsa da ana akım Nurcular’dan farklıydı. Zaten farklı olmasa bu kopuş yaşanmazdı.

 

Son dönemde yaşananlarla birlikte Nurculuk ile Gülen Cemaati arasındaki makas, artık kapanmayacak kadar açılmıştır.

 

Sosyolojik araştırma yapanlar, 2014 yılı itibariyle, artık Gülen Hareketi’ni Nurculuk akımından bağımsız farklı bir başlık altında değerlendireceklerdir.

Link to comment
Share on other sites

  • 4 weeks later...

Nur Talebeleri: Gülen Nur Çizgisinden Ayrılmıştır

 

Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerinden Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Salih Özcan, Mehmet Fırıncı ve Abdülkadir Badıllı, yaptıkları ortak açıklamada, Nur yolunun esasının siyasete bulaşmamak ve milletin oylarıyla iktidara gelmiş hükümetin işlerine karışmamak olduğunu belirttiler.

 

Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerinden Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Salih Özcan, Mehmet Fırıncı ve Abdülkadir Badıllı, yaptıkları ortak açıklamada, Nur yolunun esasının siyasete bulaşmamak ve milletin oylarıyla iktidara gelmiş hükümetin işlerine karışmamak olduğunu belirttiler.

 

“Cemaat adına siyasi faaliyette bulunmak, siyasi partilerle pazarlıklar içine girmek, devlet içinde kadrolaşmak ve iktidara ortak olmaya çalışmak” gibi faaliyetlerin tamamının Risale-i Nur’un iman ve Kur’ân hizmetiyle tezat teşkil ettiğinin dile getirildiği açıklamada, “Risale-i Nur talebeleri böyle faaliyetlerde bulunmayı, Üstatlarından miras aldıkları kutsi hizmetin kutsiyetini bozmak olarak görürler ve bundan şiddetle kaçınırlar. Aynı şekilde, milletin oylarıyla iş başına gelen meşru iktidarı muhafaza etmek ve memlekette asayişi ihlâl etme istidadı taşıyan hareketlerden şiddetle kaçınmak da Risale-i Nur talebelerinin Üstatlarından ders aldığı en mühim esaslar ve düsturlardır; ancak onlar bunu hiçbir zaman bir menfaate alet etmezler, bir tarafgirlik haline getirmezler. Hizmet, sadece iman esaslarından ibarettir ve onun dışındaki faaliyetler tarafgirlik manasına gelebilir. Bu tür davranışlardan kaçınılması gerekir” görüşlerine yer verildi.

 

TEKRAR TEKRAR ZİKREDİLEN HUSUS

 

Said Nursi’den uzun yıllar ders alan ve O’nun hizmetinde bulunan talebeleri Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Salih Özcan, Mehmet Fırıncı ve Abdülkadir Badıllı, yaptıkları açıklamada şu ifadeler yer aldı:

 

“Said Nursi’nin, bizlerden ve yolunda yürüyenlerden hassasiyetle üzerinde durmamızı istediği huşuların başında hizmeti sadece ve sadece iman esasları ile sınırlandırmaktır. Bu husus, Üstat’ın pek çok mektubunda tekrar tekrar zikredilmiştir. Said Nursi’nin Emirdağ mektubunda yer alan şu ifadeleri ne demek istediğimizi gayet güzel ifade etmektedir: 'Risale-i Nur hiçbir şeye alet olamadığını ve rızâ-yı İlâhiyeden başka hiçbir maksada vesile olamadığını ve doğrudan doğruya her şeyden evvel iman hakikatlerini ders vermek ve biçare zayıfların ve şüpheye düşenlerin imanlarını kurtarmak olduğunu elbette sizin gibi Nur’un has şakirtleri biliyorlar”.

 

“SAFİ HİZMET TELAKKİSİNDEN ÇOK UZAK DÜŞEN HAREKETLER”

 

Son zamanlarda cereyan eden olayların kendilerini üzdüğünü ifade eden Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Salih Özcan, Mehmet Fırıncı ve Abdülkadir Badıllı, “Hepimizi üzen bazı gelişmeler, siyasi mahiyet taşıyan ve Nur’un safi hizmet telakkisinden çok uzak düşen bazı hareketlerin Risale-i Nur ile karıştırılmasını ve bu menfi hareketler sebebiyle bu iman hizmetinin töhmet altında kalmasını netice verdiğinden, biz Risale-i Nur talebelerinin böyle hareket ve faaliyetlerle hiçbir surette alakamızın bulunmadığını ve bu tür sakat anlayışların asla Risale-i Nur’dan kaynaklanmadığını açıklamak zorunda kalmış bulunuyoruz” dediler.

 

“BU ESAS FEDA EDİLDİĞİNDE, ORTADA RİSALE-İ NUR HİZMETİ DE KALMAZ”

 

Risale-i Nur mesleğinin olmazsa olmazının, insanlara hiçbir tarafgirlik gözetmeksizin ve hiçbir menfaat gütmeksizin Risale-i Nur’la iman hizmeti vermek ve muhtaç olanların imanlarını her türlü tehlike, vehim, vesvese ve şüphelerden korumaya çalışmak ve bu hizmetin mukabilinde ne maddi, ne de manevi hiçbir karşılık beklememek olduğunun altının çizildiği açıklamada, “Bu esas feda edildiğinde, ortada Risale-i Nur hizmeti de kalmaz” denildi.

 

Said Nursi’nin yolunda yürüyenlerin, emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nur'u - Risale-i Nur’u - hiç bir şeye âlet etmedikleri ve siyaset topuzuna el atmadıklarının hatırlatıldığı ortak açıklamada, ayrıca “Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamaları bir düsturdur. Siyaset yoluyla vatana, millete, İslâmiyete hizmet de elbette ihmal edilecek bir mesele değildir. Ancak herkese eşit şekilde hizmet sunması gereken bir iman cereyanının mahiyeti, siyaset yoluyla hizmetten çok farklıdır” denildi.(İHA)

 

31.12.2013

Link to comment
Share on other sites

  • 2 weeks later...

RİSALE-İ NUR Hizmeti ile F. GÜLEN hareketi arasında ki farkların bazıları nelerdir?

 

 

RİSALE-İ NUR eserlerinin müellifi Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kitaplarının ekser yerlerindeki ifadeleriyle

kendi şahsının esas ve merci edilmesini istemiyor.

 

F. Gülen ve cemaati ise Hocanın şahsını merci ve esas alıyorlar.

 

Risale-i Nur’da Üstad, “baki hakikatlar fani şahıslar üzerine bina edilmez, edilir ise hakikata zülumdur”

diyor.

 

F. Gülen ve cemaati ise; Risale-i Nur ve hakikatlarını Bediüzzaman ve Risale-i Nur yerine Hocanın şahsına

isnat ediyorlar. Dolayısıyla hakikata ve Risale-i Nura zulüm edilmiş oluyor.

 

Risale-i Nur Külliyatı özellikle Emirdağ lahikasında, Üstad Hazretleri Adnan Menderes gibi başbakanlarla

değil itiraz veya restleşmek bilakis onlara İslama yaptığı hizmetlerden dolayı dua ve tebriklerde

bulunuyorlar.

 

F. Gülen ise böyle kahraman dindar ve muhafazakar bir Başbakan ve heyetini yıkmak ve devirmek gibi hiçbir

Müslüman zatın ve cemaatin yapmadıkları bir fiil içinde bulunuyorlar.

 

Üstad ve talebelerinin hizmetlerinin bütün zamanlarında, katiyen din yıkıcıları ve Halk Partisiyle ile ayni

çizgide bulunmadıkları halde,

 

F. Gülen ve cemaati ise sol, kominist, mason ve din düşmanı gruplar ile Recep Tayyip Erdoğan ve heyetini yıkmak için ayni çizgide birleşiyorlar.

 

Risale-i Nur cemaati ve diğer bütün İslami cemaatler Recep Tayyip Erdoğan ve heyetinin çalışmalarını

Takdir, tasdik ve teşvik ederken,

 

Maalesef F. Gülen cemaati, aleyhte çalışmayı Umum İcma-i ümmetin aksine yaparak tarihi büyük bir

hatayı işliyorlar.

 

Risale- Nur müellifi Bediüzzaman, bütün ömrü boyunca mahkeme, mahkeme dolaştırıldığı, sürgün edildiği halde, Afyon hapsinde Cumhuriyet Savcısına tam bedduaya niyet ettiği anda koğuşun penceresinden bahçedeki küçük çocuğunu gördüğü anda o yavruya bir zarar gelmemek için beddua etmekten vazgeçtiği halde,

 

F. Gülenin bedduası ise; bütün ömrünce vaazlarıyla dostluk, hoşgörü ve diyaloglardan bahseden zat-ı

anlamakta bütün dinleyenlerini hayal kırıklığına, şaşkınlığa, büyük bir teessüfe, hayrete, üzüntüye

düşürmüştür.

 

Risale-i Nur Külliyatında Üstad; kendini “mehdi” gibi büyük makamlarda görmediği ve en has talebeleri

dahi bu makamı Üstadlarına verdiği halde kabul etmeyip reddettiği,

 

F. Gülen cemaati bu makamı bilakis ısrarla F. Hocaya verip onu sair ehl-i hizmet şahısların gıpta damarlarını

tahrik edip, olmayan manevi makamlarını vermekle, İslamiyet de esas olan takva, tevazu, mahviyet,

fedakarlık bilhassa terk-i enaniyet gibi duyguları çiğnemekle manevi duyguları rencide etmektedirler.

 

Üstad, hizmet-i imaniye ve Kuraniye mukabilinde dünyevi bir maddi karşılık istememekte ve almamaktadır.

 

Lakin F. Gülen ve cemaati maddi menfaat ve para istemeyi esas almaktadırlar bu da birçok su-istimale

kapı açmaktadır.

 

Üstad Hazretleri, gelen ziyaretçileri yalnız ve yalnız uhrevi düşünce ve Kuran hakikatlerini öğrenmek için

kabul buyurmaktaydı.

 

F. Gülen ve cemaati ise Dünyevi, iş, siyaset ve muhafazakar bir hükümet yıkmaya kadar faaliyetlerini

sürdürmektedirler.

 

Üstad; Sünuhat adlı bir eserinde, din namına çıkmak lazımdırsualine, evet muharriki hamiyet-i İslamiye

ve diniye olmalıdemektedir. Nasıl anlarızsualine, her kim fasık taraftarını, dindar muhalifine tercih

ederse, muharriki siyasetçiliktirdiyor. Yani muhalif siyasi görüşlü dindarları tezyif etmiyor.

 

Bunlar; İslam fedaisi ve kahramanı bir Başbakanı yıkmaya çalışıp din düşmanı taraftarını iktidar yapmaya çalışıyorlar.

 

Maalesef İslam tarihinde hiç görülmemiş bir olay, hiçbir alim yok ki şarkı yarışması düzenlemiş olsun.

Kuran okuma yarışı müstesna hadis okuma olabilir haydi Akifin Safahatından şiirler olsun ama şarkılar hiç görülmemiş.

 

Lakin F. Gülen cemaati organize etikleri o şarkı yarışmalarıyla İslami hizmet yarışmasını nereye

yakıştırıyorlar. Artık bunu zaman söylesin, yalan söylemeyen tarih söylesin.

 

(Tarihi bir olay; Necmeddin Şahiner’in, Bilinmeyen taraflarıyla Said Nursi adlı küçük eserinde, Üstad Bediüzzaman’dan naklettiği bir hatıra bu. Hatıranın hayatta şahitleri de var. Bediüzzaman, yanında talebesi Yusuf Ziya Arun (o zaman

İ. Ü. Edebiyat fakültesinde talebe) beraber Fener’de Ortodoks Kilisesi Reisini “Athenegoros’u ziyarete

Gidiyorlar. Üstad Bedüzzam Athenegoros’un makamına gelince şöyle söylüyor, “Hz. İsa (ASM) ve İncile

iman ettiğin gibi Hz. Kur’an ve Hz. Muhammed’e de (asm) iman et ki ehl-i necat olasın”. Athenegoros “ben

inanıyorum” diyor. Üstad Hazretleri; “peki bu inancını dünya reislerine de ilan ediyor musun?” diyor. Athenegoros;

“o zaman beni burada durdurmazlar” diyor. İşte bu ziyaret bir ortadoks kilisesi patriğine, Kur’an ve Hz.

Muhamemed’i (asm) tebliğde gayet ölçülü bir ziyarettir. Bu türlü bir ilişki olursa, her Müslüman gitsin hiçbir mahzuru

din namına olmadığı gibi bilakis fayda vardır.)

 

Üstad Bediüzzaman’a, İslama en büyük itiraz ve taarruz yapıldığı bir devirde sevenleri, Üstadım seni

Mekke, Medineye götürelim, burada eza cefa vardedikleri bir zamanda Hazret-i Üstad, burada cephede kalacağım, cepheden kaçmayacağım, bu 600 seneden beri İslam’ın bayraktarlığını yapan bu millet evlatlarına ve dinine hizmet etmeyi terk etmeyeceğimdemiştir.

 

F. Gülen ise dünyasına az bir zarar gelir diye ve az bir hapis korkusuyla, Üstad gibi hapishaneleri Medrese-i

Yusufiyeye çeviremedi. Amerika’yı kendine mesken edindi.

 

Bu numuneler çoğaltılabilir. Risale-i Nur hizmetinin meslek ve meşrebinden bahseden Kastamonu

ve Emirdağ lahikaların da ki mektuplar buna şahittir. Biz bu yazımızı, F. Gülen ve cemaatini küçültmek, çürütmek için kaleme almadık. Bilakis Risale-i Nur çekirdeğinden gelen ve böyle Alem-i İslam ve Dünya çapında genişleyen bir

cemaatin, İslami ve Risale-i Nur düsturlarını bilerek veya bilmeyerek veya cemaatin içine girip yanlış

yapılanmaya sebeb olanlar, hedef saptıranlar yüzünden cemaate dolayısıyla F. Gülene bu yanlış ve hatalar yüzünden su-i zanna ve camiadan uzaklaşmaya maruz kalan kişilerin, su-i zandan kurtulup Kur’an ve sünnet çizgisinde birleşip İslam’a

ve hizmete gelecek zararlardan kurtulmak ve Rıza-i ilahiden mahrum olmamak için yazıyoruz. Çünkü ihlas

Risalesinde bu ihlas düsturlarını bozarsanız şimdiye kadar kazandığınız hizmet-i imaniyeden mahrum

kalırsınız hem de tokada müstahak olursunuz buyruluyor.

Kur’anın bir tefsiri olan Risale-i Nur’lar da yazılan şefkat tokatlarına veya zecir tokadına mazhar olmamak için, Allah bize, size cümle aleme intibah, teyakkuz, basiret ve akl-ı selim versin. Kur’ana sarılıp, rızası dahilinde hizmet etmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Amin.

 

Duanıza-muhtaç aciz ve hasta kardeşiniz,

 

Necati Usun - 13.02.2014

Link to comment
Share on other sites

24 Şubat 2014 Pazartesi 09:14

[h=1]Hilal Kaplan’a göre Said Nursi ile Gülen arasındaki fark[/h]

Said Nursi ile Fethullah Gülen'i karşlılaştırdı

Risale Haber-Haber Merkezi

Yeni Şafak yazarı Hilal Kaplan, Bediüzzaman Said Nursi ile Fethullah Gülen arasında karşılaştırma yaptı.

Said Nursî ve Fethullah Gülen'in farklı dönemlerde ortaya çıktığını, iki ismin de İslâmî temsili ve pek çok gönüldaşı olan iki önemli şahsiyet olduğunu belirten Kaplan, "kişileri aynı çerçeve içine koyabilmek için duruş ve fikriyat açısından yüzeydeki benzerlikleri aşan bir mütekabiliyet ilişkisi tesbit etmek şarttır" dedi.

Nursî-Gülen arasındaki temel farkların 'otorite-âlim ilişkisi' ve 'anti-emperyalizm-İslâm müdâfaası' bağlamında belirginleştiğini ifade eden Kaplan, iki günlük yazısında şu örnekleri verdi:

"Said Nursî, geçtiğimiz yüz yılın en özgün mütefekkir ve âlimlerinden birisiydi. Otoriteyle başının hiçbir zaman hoş olmaması bu özgünlüğün en kıymetli yönlerinden birisiydi.

Örneğin ilk gençliğinde hocalarıyla yaşadığı bazı anlaşmazlıklar sonucu medrese eğitimi sırasında sık sık yer değiştirmişti. Tarihçe-i Hayat'ta âmirane söylenen en küçük bir söze bile tahammül edemediğini belirtmişti.

II. Abdulhamit'ten 'Medresetü'z Zehra' için ödenek ayrılmasını istemeye geldiği İstanbul'da, selâmlık törenine yöresel kıyafetleri, sarığı ve hançeriyle katılmakta ısrar ettiği gerekçesiyle akıl hastanesine bile kapatılmıştı. II. Meşrutiyet yaklaşırken, yıllardır taşıyageldiği bazı fikirlerinin yavaş yavaş karşılık bulduğunun anlaşılmasıyla akıl hastanesinden bu sefer de hapishaneye gönderilmişti.Fakat duruşundan ve fikirlerinden asla taviz vermemişti.

Tek Parti rejimi kurulduktan sonra da muhalif duruşundan milim geri adım atmadı. 'Bu sarık ancak bu başla beraber gider' sözü hâlâ kulaklarımızda çınlar…

Büyük Millet Meclisi'ne sunduğu on maddelik manifestoda 'Türkiye'nin şekillenmesinde mânevî dinamiklerin ihmal edilmemesi gerektiği' ibaresi yer aldığı için, daha o zamandan 'rejim düşmanı'olarak yaftalanmıştı.

***

Öte yandan Fethullah Gülen'in, hareketi ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren, ordu başta olmak üzere devleti yönetenlerle ve rejimle arasını hoş tutmaya çalıştığı kamuoyunun malumudur.Bediüzzaman'a en çok ızdırabın çektirildiği dönem olmasına rağmen, kamuoyu önünde Atatürk hakkında en ufak bir eleştiri yaptığı da vâki değildir. Bilakis, aşağıdaki gibi övgü içerikli pek çok demeci vardır:

'Elli yıl cami kürsülerinde konuştum, hiçbir zaman Atatürk'ün aleyhinde söz etmedim. Hatta Atatürk'e hakaret eden birisini cami kürsüsünden protesto ettim. Atatürk kendi toplumunda yanlış biliniyor. Yanlış takdim ediliyor.'

***

Bediüzzaman'ın, sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı duruşunun en belirgenleştiği zaman dilimi şüphesiz Millî Mücadele dönemidir. O karanlık günlerde bazı âlimler işgalci kuvvetlere direnmeye karşı pek çok fetva yayınlamış, hatta işin boyutu Millî Mücadele'yi yürüten kuvvetleri 'dinsiz' ilan etmeye kadar uzanmıştı. İşte bu kritik vakitlerde Nursî, 'Hutuvat-ı Sitte' adlı bildiride Millî Mücadele'yi İslâm'ın hizmetindeki bir cihad hareketi olarak tanımlayıp, mevzubahis fetvanın ilmen geçersiz olduğunu belirtmekten geri durmamıştır...

Millî Mücadele dönemi öncesinde, İttihat ve Terakki'nin ülkenin felakete sürüklenmesinden sorumlu olduğunu düşünen ve bu minvalde pek çok eleştiride bulunmuş olan Nursî, emperyalist güçler denkleme dahil olduğu andan itibaren eski defterlere sünger çekmiştir. Şu tarihî sözü, bu duruşu özetler mahiyettedir:

'Ben tokadımı Antarik'e patlatırken Enver'e, Venizelos'a yapıştırırken de Said Halim'e vurmam! Nazarımda vuran da sefildir!' (Risale Haber'in Notu: Cümlenin orjinali şöyledir: "Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.”)

Ayrıca Nursî'nin, Rus desteğiyle Doğu'da işgal ve intikam hareketlerine girişen Ermeni çetelerle savaşan milislere komutanlık edenlerden birisi olduğunu da not etmek gerekir. Tabii ki hep vurguladığı prensibinden savaş zamanı da vazgeçmeyerek: 'Kadın ve çocuklara dokunmak caiz değildir...'

***

Bu mukayese yazısına son noktayı, hâlen Gülen'in resmî sitesinde bulunan bir yazıdan iktibasla koyalım:

'Bazıları Fethullah Gülen'i Said Nursî'nin müridi olmakla nitelendiriyorlar. Buna cevabımız ilerde gelecektir. Fakat, şu kadarını ifade edelim ki, Said Nursî'yi bir defa olsun bile görmemiş olan Fethullah Gülen, pek çokları gibi Said Nursî'yi okumuş olabilir. Fakat, bir insanı okuma, onun her düşüncesini tasvip etme manâsına gelmez. Kaldı ki, Said Nursî'yi okuyan sadece Fethullah Gülen olmadığı gibi, bir insanın bir yazar, fikir adamı veya sanatçıdan istifade etmesi gayet normaldir. Fethullah Gülen, Said Nursî'yi okuduğu gibi, daha başka pek çok yazarı, meselâ Shakespeare'i, meselâ Tolstoy'u da okumuştur.

Link to comment
Share on other sites

[h=1]Gülen, Nurcuları gazete çıkarmakla eleştiriyordu[/h][h=1][/h]aW1hZ2UwMDEuanBnQDAxQ0YzMjE1Ljk2N0M4QTQw;jsessionid=1BCD6CE65C5860BA88FF65A21E622442-n3.bs02b?selection=tfol11bec510325efd20

 

17 Aralık operasyonuyla birlikte yeniden masaya yatırılan Fethullah Gülen hareketiyle ilgili merak edilen tüm noktaları kendisi de bir Risale-i Nur talebesi olan Yazar Metin Karabaşoğlu ile konuştuk.

Engin Dinç'in röportajı

17 Aralık operasyonu tüm Türkiye, ama özellikle de İslami cemaatler için büyük bir tartışma ve kırılmanın önünü açtı. Zaman zaman sert eleştirilerle gündeme gelse dahi Fethullah Gülen hareketine, başta Risale-i Nur'a bağlı kalarak dini hizmetler yapan cemaatler olmak üzere, diğer dini cemaatler ve STK’lardan sert tepkiler geldi. Bir anda Fethullah Gülen’in hem Risale-i Nur hizmeti içerisindeki konumu, hem de İslami cemaatlerle olan ilişkileri masaya yatırıldı. Fethullah Gülen’in 28 Şubat’ta aldığı tavır ve verdiği demeçler yeniden tartışıldı. Gülen hareketinin siyasetle ve özelde AK Parti ile olan ilişkisi de bundan nasibini aldı.

Ne olmuştu da, Mavi Marmara ile başlayan 7 Şubat MİT krizi ve dershanelerle zirve yapan ayrışma 17 Aralık gibi yolsuzluk kılıfında bir darbe girişimini gündeme getirmişti?

Bu sorunun cevabı aslında çok daha derinlerde aranmalr. Belki de, geçmişe Fethullah Gülen hareketinin başlangıcına kadar gitmek gerekiyor.

Biz de bu konuları Fethullah Gülen hareketini ve Risale-i Nur cemaatlerini yakından tanıyan, kendisi de bir Risale-i Nurtalebesi olan Yazar Metin Karabaşoğlu ile konuştuk.

Metin Karabaşoğlu, bize Bediüzzaman Said Nursi’nin Kur’an hizmeti ve Risale-i Nur hizmetinden Nur cemaatlerine, Fethullah Gülen’in kişisel özelliklerinden ona bağlı yapının karakteristik özelliklerine ve Gülen hareketi ile AK Parti ve siyaset ilişkisi üzerine önemli şeyler anlattı. 17 Aralık sonrası değil, ondan daha önce kitaplarına Gülen hareketine bağlı N-T tarafından ambargo uygulanmış olan Metin Karabaşoğlu’nun çok önemli tespitlerinin yer aldığı bu röportajla sizleri başbaşa bırakıyoruz.

BEDİÜZZAMAN HAYATINI BAŞTAN SONA KUR’AN’A ADAMIŞTIR

Bediüzzaman Said Nursi’nin Kur’an’a ve İslam’a hizmet çalışmaları ve yöntemi hakkında neler söylersiniz?

aW1hZ2UwMDIuanBnQDAxQ0YzMjE1Ljk2N0M4QTQw;jsessionid=1BCD6CE65C5860BA88FF65A21E622442-n3.bs02b?selection=tfol11bec510325efd20Bediüzzaman daha 18-20 yaşlarında “hayatımın birinci gayesi Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu göstermek bildim” der. Baştan sona hayatını Kur’an’a adamış, Kur’an’ın hakikatini ispata adamış ve Müslümanların Kur’an’la muhatabiyetlerinin olması gereken noktada gerçekleşmesine kendini adamış bir insan olarak görüyoruz Bediüzzaman’ı. Bu anlamda ‘Eski Said’den ‘Yeni Said’e Bediüzzaman’ın bütün bir hayatını Kur’an ve iman hizmetine adamış bir insan olarak görüyoruz.

‘Eski Said’den ‘Yeni Said’e farklılık var mı? Var. ‘Eski Said’ neticede Osmanlı döneminin şartlarında yaşadı. Osmanlı da neticede İslam’ı kendisinin merkezine yerleştirir. Uygulamada aksaklıklar olur, şu olur bu olur, ama şer’-i şerifi neticede devletin merkezine yerleştiren bir yapı, böyle bir devlet. O günün şartlarında Bediüzzaman’ın dine hizmet, Kur’an’a hizmet metodu ile Kemalizm’in hakim olduğu ‘Yeni Said’ döneminde, seküler bir zihniyetin devletin bütün kademelerine hakim olduğu bir zamanda geliştirdiği Kur’an hizmeti arasında metodik bir fark var.

Mesela, ‘Eski Said’de siyaset ile temasın daha yakın ve sıcak olduğunu görürüz, ‘Yeni Said’ döneminde de habersizlik, apolitiklik anlamında siyasetin dışında olmak yoktur. Dolayısıyla Bediüzzaman hiçbir zaman neyin olup bittiğinden habersiz olduğu için siyasi güçler tarafından yönetilmeye, yönlendirilmeye müsait bir apolitiklik içerisinde olmamıştır. Ama Kemalizm’e karşı mücadelede doğrudan siyaset üzerinden ilerlemenin, yol almanın mümkün olmadığını gördüğü için orada iman hakikatlerine yönelik şüphelere cevap veren, Müslümanlarla Kur’an arasındaki ilişkinin dışarıdan gelen her türlü saldırıya rağmen sağlam bir şekilde muhafazasını hedefleyen bir hizmet faaliyetini başlatmıştır, ki Risale-i Nur dediğimiz külliyat da bunun bir mücessem hali, bir meyvesi olarak karşımızda duruyor. Bu süreç içerisinde Bediüzzaman’ın bir kişi olarak imana ve Kur’an’a hizmet mücadelesi ve çabasının, süreç içerisinde o kişiyi aşıp etrafında bir kitleyi oluşturduğunu ve dolayısıyla zaman içerisinde ‘hareket’e dönüşen bir çizgide ilerlediğini görüyoruz.

RİSALE-İ NUR HİZMETİ ÜMMET YEKÛNUNDAN BAĞIMSIZ BİR ÇERÇEVEYE OTURMAMIŞTIR

Bediüzzaman, Risale-i Nur hizmetini ümmet yekûnundan bağımsız, kendisini ümmet yekûnu üzerinde daha yukarı bir pozisyonda gören, kendini kurtarıcı ve ümmeti de kurtarılmaya muhtaç olarak gören bir çerçeve içerisine oluşturtmamıştır. Bunu birçok yerde görürüz. Ben özellikle 24. Söz ve İhlas Risalesi ve 21. Lem’a’ların bunu en güçlü şekilde ortaya koyduğunu düşünüyorum.

Benim gördüğüm kadarıyla şöyle; Bediüzzaman’ın dünyasında Allah’ın dinine hizmet, tek bir kişinin, tek bir grubun, tek bir tarikatın, tek bir cemaatin ve tek bir alimin ya da alimler topluluğunun eline, tekeline, inhisarına bırakılmayacak kadar büyük, külli ve çok farklı vecheleri olan bir şey. Dolayısıyla Bediüzzaman Risale-i Nur’u yazarken, hakikatin tek başına taşıyıcılığı iddiasıyla yazmadığı gibi, Risale-i Nur hizmetini hakikate hizmet eden tek yol ve tek metod olarak düşünmüyor, kurgulamıyor ve sunmuyor. Kendince müminler, Müslümanlar arasında bir iş bölümü olduğunu düşünüyor, hepsi ayrı tarzlarda gidiyor olsalar da neticede aynı gayeye hizmet ediyorlar diye düşünüyor.

Peki hepsi aynı tarzda hizmet etmeliler mi? Bediüzzaman’a göre hayır, hepsi aynı tarzda hizmet etmemeliler. Çünkü bir organizma olarak düşünürsek, bu şunun gibidir; vücudun içerisinde başın, kolun, gövdenin, hepsinin yeri ayrıdır. Kalbin dokusu ile akciğerin dokusu, kaval kemiğinin ve karaciğerin dokusu birbirine benzemez. Hepsi o farklılıkları içerisinde bütüne hizmet ederler. Dolayısıyla Allah’ın dinine hizmette de böyle bir çeşitlilik ve çokluk ve bu çokluk içerisinde de bir orkestrasyon, bir uyum, bir bütünlük olur. Bediüzzaman, bu çerçevede Risale-i Nur hizmetini var olan hizmet metodları içerisinde ortaya çıkan yeni bir ihtiyaç olarak görüyor. Özellikle modern, seküler tehdit ve onun bu ülkede Kemalizm suretinde sistemli, resmi bir formata bürünmesi üzerine bu koldan gelen imana dair sorular ve şüphelere cevap vermenin yanısıra; geleneksel dini öğrenme kanallarının; medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı bir zamanda Müslümanların marifetullahla hemhal oluşlarını, Rablerini hakkıyla tanımalarını mümkün kılacak bir metod sunmaya çalışıyor. Hangi yerde, hangi zamanda olurlarsa olsunlar, bir mekana, bir kuruma ihtiyaç bırakmadan bu temaslarını muhafaza etmek üzere Risale-i Nur hizmetini konuşlandırdığını görüyoruz.

BEDİÜZZAMAN’IN VEFATINDAN SONRA RİSALE-İ NUR TALEBELERİ KAPALI BİR CEMAAT ALGISINA SAVRULDU

Bediüzzaman’ın vefatından sonra Risale-i Nur talebeleri nasıl bir yol izlediler?

Bediüzzaman’ın vefatından sonra, zaman içerisinde Risale-i Nur talebelerinin kendilerini ümmet içerisinde tarif ederken biraz daha dar, kapalı bir cemaat algısına doğru savrulma yaşadıklarını düşünüyorum. Bunu makul bulmuyorum; ancak, makul bulmamakla birlikte mazur görüyorum.

Şu açıdan mazur görüyorum, Bediüzzaman’ın vefatından sonra çok ciddi bir saldırıya maruz kalıyor Risale-i Nur hizmeti, ki Bediüzzaman’ın vefatından iki ay sonra 27 Mayıs ihtilalinin olduğunu hatırlayalım. Bu ülkenin seçilmiş başbakanının irticaya destek verdiği ve bunun gibi nedenlerle idamla yargılandığı ve sonuçta idam edildiği bir süreç. Bu süreçte Risale-i Nur hizmetine devlet eliyle, özellikle yargı kanalı üzerinden ne kadar büyük bir saldırıda bulunulduğunu şuradan anlamamız mümkün; Bediüzzaman hayattayken 1923’ten 1960’a kadar Risale-i Nur hizmeti hakkında açılan dava sayısı 60-70 iken 23 Mart 1960’tan 1965’e kadar açılan dava sayısı 500’ü buluyor. Buradaki ihtilal şartlarının yanısıra Risale-i Nur hizmetinin merkezindeki isim vefat etmişken bu hizmeti bitirelim diye yargının muazzam şekilde araçsallaştırıldığını, bütün emniyet ve yargı bürokrasisi, ordu gücü ve medyanın içinde olduğu, devlet eliyle yürütülen büyük bir kampanya başlatıldığını görüyoruz. Bu süreç içerisinde Risale-i Nur talebelerinin Risale-i Nur hizmetini korumak adına, bir anlamda hayatta kalma, varoluşlarını koruma çabası içerisinde mecburen, farkına varmadan; daha kapalı, tabiri caizse safları sıklaştıran ama safları sıklaştırırken diğer müminlerle olan ilişkisinde duvarları yükselttiğinin farkına varmayan bir noktaya ilerlediklerini düşünüyorum.

80’lere geldiğimizde Nur talebelerinin kendi içlerinde bölünmelerle yüz yüze geldiklerini görüyoruz. 81-82’de 12 Eylül Anayasası’na karşı nasıl bir tavır konulacağı meselesi üzerinden başlayan büyük bir bölünme yaşadıklarını, 88-89’da yine büyük bir bölünme yaşadıklarını görüyoruz.

90’lardan itibaren ise farklılıklar içerisinde nasıl buluşabiliriz sorusuna cevap arandı. Risale-i Nur grupları hem kendi içerisinde hem de diğer Müslüman ve hizmet gruplarıyla temas anlamında, herkesin farklılığını, kendi üslubunu, kendi içerisindeki hizmet tarzını korumakla birlikte duvarlarını yavaş yavaş aşağıya çektiği, iletişim kanallarının daha geliştiği bir döneme girdi.

Siyasal anlamda Ak Parti iktidarıyla birlikte de bunun önemli ölçüde kalktığını düşünüyorum. Çünkü Milli Nizam Partisi’nde Nurcuların ortaya koyduğu rezerv Ak Parti için söz konusu değildir. Milli Görüş’ün siyasal dili ile Ak Parti’nin siyasal dili arasındaki fark, Risale-i Nur talebeleri açısından baktığımızda ciddi bir fark. Ak Parti doğrudan dini ve dindarları temsil iddiasıyla yola çıkmadı. Bediüzzaman’ın öngörüsü şu şekilde; -bu ülkede kendisi açısından ta 1908’den başlayarak bu böyle-, siyasete dönük talebin merkezinde adalet ve hürriyet olması gerekir. Dinin siyaset üzerinden devlet yoluyla dayatılmasına ihtiyaç yoktur. Ama dinin kendisini anlatabilmek ve yaşamasını sağlamak için adaletin, meşveretin ve hürriyetin koruma altında olduğu, bu üçünü temin eden bir siyasi yapıya ihtiyacı vardır. Bediüzzaman demokratları desteklemesini de bu çerçeveye dayandırır. Türkiye’nin geleceğini de dindarlar ile demokratların beraberliğinde görür. Bu iki kesim Ak Parti’de buluştuğu için kapalılığın yerini daha çok karşılıklı iletişimin aldığını ve süreç içerisinde Risale-i Nur talebelerinin ümmetle hemhal olma yeteneklerinin arttığını düşünüyorum.

GÜLEN HAREKETİNDE MERKEZDE RİSALE-İ NUR DEĞİL, FETHULLAH GÜLEN VAR

Fethullah Gülen Hareketi’yle diğer Risale-i Nur hizmeti yapan cemaatler arasında nasıl bir fark var?

Fethullah Gülen Hareketi’ne geldiğimizde ciddi bir farklılık görürüz. Çünkü orada merkezde olan Risale-i Nur değildir, merkezde olan Fethullah Gülen’dir. Risale-i Nur’la temas da Fethullah Gülen’in prizmasından gerçekleşir. Mesela, Risale-i Nur talebeleri açısından, Bediüzzaman’ın hizmetkarlarından faraza Mustafa Sungur bir şey söyleyip, Risale-i Nur başka şey söylese, burada o yapı içerisinde normalde Risale-i Nur esas alınır, Mustafa Sungur’a yine hürmet edilir, ama onun sözü Risale-i Nur’un üzerinde bağlayıcı bir söz olarak kabul edilmez. Fethullah Gülen Hareketi’nde ise Fethullah Gülen’in sözü merkeze alınır, Risale-i Nur’da söylenen ona göre tevil edilir veya belki hatta iptal edilir. Fethullah Gülen Risale-i Nur’dan şurayı okuyun der, okunur; şurayı okumayın der, okunmaz. Mesela buna örnek olarak; uzunca bir dönem Bediüzzaman’ın Lahikalar’ı, mektupları okunmamıştır. Bu yapı içerisindeki isimler tarafından ana risaleler okunmuştur. Bunun uygulaması Bediüzzaman’ın Lahikalar’da bizzat talebelerine gösterdiği şekliyle değil, Fethullah Gülen’in formatladığı şekilde gerçekleşmiştir. Sonra Lahikalar’la belli bir temas kurulmuştur ama orada da tabiri caizse belli bir yorumlama, perdeleme çabası içerisindedir.

Burada Gülen Hareketi açık ve net bir şekilde ayrışıyor. Neden? Çünkü diğerlerinde Bediüzzaman’ın hangi talebesi veya sonradan Risale-i Nur hizmeti içerisinde temayüz etmiş hangi isim belirleyici olursa olsun, son tahlilde o gruplar Risale-i Nur’un üzerinde olamazlar; Risale-i Nur’a karşı bir filtre oluşturamazlar. Gülen Hareketi’nde ise belirleyici olan, merkezde olan Fethullah Gülen’dir. Risale-i Nur Fethullah Gülen’e göre okunur, Fethullah Gülen Risale-i Nur’a göre değerlendirilmez.

Dolayısıyla en bariz fark, birinde eserin merkezde olması, kişilerin ve grupların o eserde konulan ilkelere göre değerlendirilmesi; diğerinde ise kişinin merkezde olması, eserin o kişinin yorumu çerçevesinde değerlendirilmeye tabi tutulması olmuştur.

Bu birçok açıdan büyük bir fark getiriyor. Birincide Risale-i Nur eksen özelliğini koruyor, ikincide Risale-i Nur araçsallaşıyor. Birincide neticede herkesin okuduğu bir eser var. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın 40 sene hizmetinde bulunmuş hizmetkarı da olsa bir kişi; neticede bir satırda ne yazıldığı ve onun doğru anlamını ifade etme noktasında 40 saat önce Risale-i Nur okumaya başlamış birisiyle eşitleniyor. Çünkü bir sözün nereye gittiğini anlayabilirsiniz. Dolayısıyla birisi bir metinden metnin murad etmediği bir anlam çıkarıyorsa, diğeri bu anlam çıkmıyor deyip itiraz etme hakkına ulaşmış oluyor. Bu anlamda eserin merkezde olmasının katı bir hiyerarşi oluşmasını engelleyen, Risale-i Nur talebelerini yaş, kıdem, hizmet ile farklarına bakmaksızın eşitleyen, özgürleştiren ve müzakerenin imkanını oluşturan bir tarafı var. Eğer kişi merkezdeyse o zaman o kişinin yorumu, o kişinin görüşleri çerçevesinde bir hiyerarşi, hegemonya ve otorite oluşuyor. Eser merkezlilik yatay bir beraberliği getiriyor; yaş, kıdem, hizmet farklılığına rağmen bir özgürlük, müzakere, hatta eşitlenme imkanı sağlıyor.

FETHULLAH GÜLEN, BEDİÜZZAMAN’LA GÖRÜŞMEKTEN KÜRT OLDUĞU İÇİN SAKINDI

Peki Fethullah Gülen’in Risale-i Nur hizmeti içindeki diğer insanlarla, gruplarla ilişkileri nasıl?

Fethullah Gülen’in Risale-i Nur’la tanışmasının 50’li yılların ikinci yarısında olduğunu biliyoruz. Risale-i Nur’la genç bir medrese talebesi olarak tanışıyor. Ama Bediüzzaman’la görüşmekten Kürt olması nedeniyle sakındığını biliyoruz. Bu Zaman gazetesinin 90’lı yıllarda yayınladığı “Küçük Dünyam” söyleşisinde kendisinin bizzat ifade ettiği bir düşünceydi. Sonraki zaman dilimi içerisinde bu çok ciddi bir eleştiriye konu olduğu için ileriki zamanlarda ‘Küçük Dünyam’ın kitaplaşmış baskılarında bu ifadenin kaldırıldığını görüyoruz. Ama bizzat kendisinin ifadesi bu şekildeydi; Kürt olması itibariyle görüşmekten uzak durduğunu söylüyor. Ama bunu bir gurur olarak değil, bir esef, bir hayıflanma olarak dile getiriyor. Bunu hayattayken böyle bir sebepten dolayı görüşme imkanını kaçırdım anlamında ifade ediyordu. Bu konuda haksızlık yapmayalım.

Sonraki dönemde vaizliği dönemi içerisinde Edirne’ye, sonra İzmir’e gidiyor. Etkili bir vaiz olarak Risale-i Nur hizmeti içerisinde de temayüz ediyor. Fethullah Gülen’in Risale-i Nur talebeleriyle ayrışması esasen 1971 yılında gerçekleşir. Öncesinde de maamafih, onun vaaz ve hitabet biçiminin Risale-i Nur metodları açısından eleştirildiğini biliyoruz. Risale-i Nur’un usul ve üslubunda muhakeme merkezdedir, metne vurgu yapar. Bu konuda Risale-i Nur’daki mesajların daha geniş kitlelere ulaştırması anlamında Fethullah Gülen’in bir hizmet gördüğünü düşünenler olduğu gibi, onun hitabet biçiminden direkt şahsın öne çıktığını düşünenler olduğunu ve yapı içerisinde de buna dönük, belli çekincelerin, eleştirilerin ifade edildiğini biliyoruz. Ama o tarihlerde daha geniş mecrada kabul ve takdir de var.

aW1hZ2UwMDMuanBnQDAxQ0YzMjE1Ljk2N0M4QTQw;jsessionid=1BCD6CE65C5860BA88FF65A21E622442-n3.bs02b?selection=tfol11bec510325efd20

GÜLEN, RİSALE-İ NUR’UN HUKUKUNU MAHKEME HUZURUNDA AÇIKÇA SAVUNMADI

Nasıl 60 İhtilali’nden sonra Nur talebeleri ciddi bir tahkikata maruz kaldılarsa, 12 Mart 1971 darbesinden sonra da benzer şeyler gerçekleşiyor. İzmir’de Bediüzzaman’ın avukatlığını yapmış Bekir Berk’in de dahil olduğunu bir grup isim Risale-i Nur sohbeti ekseninde gözaltına alınıyor. Soruşturma genişletilerek daha başka isimler de dahil oluyor süreç içerisinde. Fethullah Gülen’in de yine bu çerçevede davaya dahil edildiğini öğreniyoruz. O Sıkıyönetim mahkemesinde Fethullah Gülen’den diğer Risale-i Nur talebeleri, “Bu kitaplar dinden, imandan, ahlaktan, faziletten, maneviyattan bahsediyor. Bu kitaplarda suç unsuru diye bahsedebilecek bir şey yoktur. Bu kitapları okuyoruz ve bu kitaplara sahip çıkmaktan utanç duymuyoruz” anlamında çok etkili bir hitabet, bir savunma bekliyor. Fethullah Gülen ise vaiz olması hasebiyle eline geçen farklı kitapları okuduğu, bu kitaplardan da bu şekilde haberdar olduğu şeklinde bir savunma yapıyor. Kendisinin Risale-i Nur’la bizzat irtibatını ifade etmek yerine dolaylı bir şekilde ifade ettiğini ve Risale-i Nur’ların hukukunu açık ve net şekilde mahkeme huzurunda savunmadığını görüyoruz.

Burada Fethullah Gülen, açık ve net Risale-i Nur’u savunmadı. “Evet, bu kitapları okuyorum, bu kitapları benimsiyorum. 15 senedir okuyorum ve bugüne kadar bu kitaplardan dinden, imandan, ahlaktan, faziletten, hayırdan, hasenattan başka bir şey öğrenmedim. Ve bu kitapları okuyup da yıkıcılık, bölücülük, ahlaksızlık üreten bir kişi de olmadım. Bu kitapların nesiyle uğraşıyorsunuz, bu kitaplarda nasıl bir tehlike görüyorsunuz anlayamıyorum?” şeklinde bir savunma beklenirken, burada tabiri caizse Risale-i Nur’u, Nur talebelerini bütün olarak savunmayan, bir anlamda kendini savunan, ayrıştıran ve kendini kurtarmayı biraz daha öne çıkaran bir söylem görüyoruz. Bu söylemin çok ciddi bir tepki çektiğini ve ayrışmanın kalbi ve hissi anlamda bu süreçte su yüzüne çıktığını görüyoruz. Ki enterasandır orada Fethullah Gülen’in diğerlerinden daha fazla ceza alması gibi bir durum da var. Tam olarak bilmiyorum, ama diğerleri 10 ay, Fethullah Gülen 25-30 ay gibi bir ceza almıştı. Sonra 73 affı ile hepsi salıveriliyor. Zaten o mahkeme safahatında böyle bir duygusal ve kalbi bir kopuş gerçekleşmiş durumda. Mahkemenin sonrasında da artık Fethullah Gülen’in kendisini daha hususi, daha küçük bir yapı içerisinde, daha farklı bir okuma biçimi ve hizmet anlayışı içerisinde konuşlandırdığını görüyoruz.

Bu süreçte Fethullah Gülen’in ana akım Risale-i Nur hizmetine 3 suçlaması var ki, bu suçlamaları yaptığı kaset herhalde hala muhafaza ediliyordur. Bu kasetindeki vaazında kendisi bizzat ifade ediyor; Asr-ı Saadet’teki Ebu Zerr’in durumuyla -yer, zaman, kişi uyumsuzlukları olmakla birlikte- kendi durumunu eşleştiriyor. Asr-ı Saadet’de Ebu Zerr’in yaşadığının bir benzerini Risale-i Nur hizmetinde kendisinin yaşadığını ifade ediyor. Burada getirdiği eleştiri şöyle bir şey; -bir temsil olarak kullanırsak- Nur talebeleri önce tahtanın üzerinde oturuyordu, sonra hasır serdiler, sonra o yetmedi kilim serdiler, kilim yetmedi halı serdiler, halı yetmedi koltuk koydular. Yani bu semboller üzerinden dünyevileştikleri eleştirisi yapılıyor. İkinci eleştiri siyasete girdiler; üçüncü eleştiri ise gazete çıkararak iman hizmetinin dışındaki işlerle meşgul oldular.

70’lerde bu şekilde bir ayrışma yaşanıyor. Fethullah Gülen Hareketi açısından konuşursak, İzmir ve Ege merkezli ve daha gençler odaklı belli okuma grupları oluşuyor. Böyle bir yapılanma var. Daha sonra buna Sızıntı dergisinin ve Türk Öğretmenler Vakfı (TÖV) yayınlarının eklenmesi vs… Yayıncılık alanında da böyle bir yol aldıklarını görüyoruz.

1982 YILINDA NUR CEMAATLERİ ARASINDA YAŞANAN BÖLÜNME RASTLANTI MIYDI?

Risale-i Nur cemaatleri arasındaki en büyük ayrışmanın 80 sonrası meydana geldiğini söylemiştiniz. Neler yaşandı 80’lerden sonra?

80’lere geldiğimizde Risale-i Nur hizmeti içerisinde yaşanan bölünmeler söz konusu. 82’de çok büyük bir bölünme, ana akımın adeta ortadan ikiye yarılması durumu yaşanıyor. 12 Eylül İhtilali ve dolayısıyla onların hazırladığı anayasaya karşı tutunulacak tutum, anayasaya evet mi denilecek, hayır mı denilecek tartışması üzerinden gerçekleşiyor çatışma. Daha kalabalık olan, içinde Mehmet Kırkıncı gibi isimlerin, Bediüzzaman talebelerinden Mustafa Sungur, Bayram Yüksel gibi isimlerin olduğu daha külliyetli bir grup evet oyu verilmesinden yana bir tutum takınıyor. Orada din derslerinin mecburi olarak sunulması çok önemli bir unsur olarak kullanılıyor. Öbür tarafta ise “Biz Üstat’tan hürriyet, adalet, meşruiyet dersini aldık. İhtilalcilik ve ihtilal üzerinden millete hukuk dayatmak Bediüzzaman’dan aldığımız hayat dersine muhaliftir” deyip, hayır oyu verilmesi gerekir diyen bir grup var. Böyle bir ayrışma söz konusu…

Burada Bediüzzaman’ın daha genç talebelerinden Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bediüzzaman’ın bizzat talebesi olmamış ama daha sonraki dönemlerde Bediüzzaman talebelerinden olan Zübeyir Gündüzalp’in yanında bulunmuş bir isim olarak bugün Yeni Asya’nın başında olan Mehmet Kutlular var. Birinci grup kendini o zaman Meşveret grubu olarak, çıkan meşveretten daha belirleyici olan hakim görüşü temsil eden olarak ifade ediyor. Diğeri de kendini Yeni Asya olarak ifade ediyor. 88-89’a geldiğinde Yeni Asya içerisinde yine bir ayrışma, bölünme yaşanıyor. Nesil-Yeni Asya ayrımı gerçekleşiyor. Sonraki süreçte diğer yapı içerisinde de birbiri ardı sıra farklı ayrışmalar gerçekleştiğini görüyoruz. Son tahlilde bir önemli figürün merkezde olduğu ayrışmaların yaşandığını görüyoruz. 90’larda, özellikle ortasından itibaren de o ayrışmalar içerisinden bir buluşma oluşuyor.

80’li yıllar, özellikle de 80’li yılların ilk yarısının ben ciddi soru işaretleri içerdiğini, içermesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 80’li yıllarda bir tarafta ana akım Nurculuk’un ciddi bölünmeler yaşadı. 70’li yılların özellikle ikinci yarısında Risale-i Nur hizmetini daha geniş mecralara sunma noktasında çok ciddi teşebbüsler başlatıldığını görüyoruz. Mesela, entelektüel anlamda faaliyetler yürütme anlamında Yeni Asya Araştırma Merkezi’nin oluşturulması, Köprü dergisinin çıkarılmaya başlanması, İlim Teknik serisinin çıkarılması, Risale-i Nur’ların İngilizce’ye tercümesinin başlaması ve Nur The Light diye İngilizce bir derginin yayınlanmaya başlanması gibi bir dizi faaliyet gerçekleşiyor.

80’lerdeki bu bölünmeler, bu çatışmalarla Nur talebelerinin kendi içlerine dönüp kendileriyle meşgul hale gelmeleri, dışa dönük enerjilerini kendi içlerindeki kavgalar ve boğuşmalarla adeta heba etmeleri durumu var. Ama bu gerçekleşirken diğer taraftan Fethullah Gülen Hareketi’nin bu boşlukta, bu ayrışma içerisinde giderek kendisini daha geniş bir mecrada eğitim faaliyetleri vs. ile daha güçlü bir şekilde ifade eder hale gelmesi gerçekleşmiştir.

90’lara geldiğimizde zaten bu defa ana akım Nurculuk’un onlarca kola bölünmüş halde artık kendini ifade yeteneğini önemli ölçüde yitirdiğini, buna karşılık Fethullah Gülen Hareketi’nin çok büyük bir güç kazandığını, görünür bir etki alanı oluşturduğunu ve bu görünür başarı üzerinden diğer Risale-i Nur hizmeti ekolleri üzerinde de adeta bir hegemonya oluşturduğunu ve diğer grupları kendisine özenme anlamında yol ve yöntem arayışlarına sevk ettiğini görüyoruz.

O yüzden ben 80’lerde bu rastgele mi oldu sorusunu soruyorum. Bir tarafta bu bölünmeler yaşanırken öbür tarafta bu yol alma rastlantı mıydı, yoksa orada daha farklı şeyler mi var diye düşünüyorum. Ben ‘budur’ diyemiyorum, ama böyle bir soru işaretinin muhafaza edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

YARIN: BÜROKRASİYE SIZMA STRATEJİSİ BEDİÜZZAMAN’IN İMAN HİZMETİNE TERS

Metin Karabaşoğlu Kimdir?

1964 yılında İzmir'in Tire ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini bu ilçede tamamladı.1985 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. Okul yıllarında yazmaya başladığı Köprü dergisinin bir süre editörlüğünü yürüttü. İz yayıncılık'ta, Karakalem ve Zafer dergilerinde editörlükte bulundu.1994-2001 arasında Yeni Asya gazetesinde haftada iki gün olmak üzere köşe yazarlığını yürüttü.2001-2002 akademik yılında Hartford Seminary'nin davetlisi olarak 'misafir ilim adamı' statüsüyle ABD'ye gitti. İbrahim M.Abu Rabi'nin editörlüğünde hazırlanan Islam on the Crossroads:On the Life and Thought Bediuzzaman Said Nursi adlı İngilizce eserinde (State University of New York Press,2003) yazarları arasındadır. Karabaşoğlu ,Blaise Pascal'ın Düşüncelerini Türkçeye çevirmiş, mütercimleri arasında yer aldığı Marshall G.S Hodgson'ın üç ciltlik The Venture of Islam'ını Türkçe yayına hazırlamış, ayrıca M.Asım Köksal'ın sekiz ciltlik Hz. Muhammed ve İslamiyet'i dahil 200 civarında kitabın yayına editör olarak katkıda bulunmuştur. Metin Karabaşoğlu şu anda Karakalem dergisinin editorlüğünü yapmaktadır.

Yazarın bugüne kadar yayınlanmış kitapları şunlardır:

Kur’ân Okumaları- 1 (Kalbimizin Baharı), Gece Yürüyüşü, Risale Okumaları- 3 (Şefkat Yolu), Kur’ân Okumaları- 5 (Kısa Surelerin Sınırsız Dünyaları), Kertenkele Çukuru, Gelenekle Gelecek Arasında Bediüzzaman, Hakikatin Dengesi (Hadis Okumaları- 2), Geleceğe Dönüş, Melekleri Ürkütmeden, Peygamberin Bir Günü, Oyuncak Tamirhanesi, Sizin Yıldızınız Kim?, Medeniyetin Arka Sokakları, Kur’an’la Yaşayanlar, İlim Şehri (Hadis Okumaları- 2), Düşünceler, Risale Okumaları- Gölgeler ve Işıklar, Kur’ân Okumaları- 4, Ruh Bakımı, Risale Okumaları- 4, Risale Okumaları- 2 (Büyük Buluşmalar), Küçük Şeyler, Kur’ân Okumaları- 2, Peygamberin Kardeşleri, Kur’ân Okumaları- 3, Risale Okumaları- 1 (Keşif Yolculukları), Saidleri Ararken, Tehlikeli Denemeler, O’na Doğru: Esma-i Hüsna Yazıları, Bilimin Öteki Yüzü, Yollarda- İhtida Öyküleri I, Yollarda- İhtida Öyküleri II.

yayın : 24 Şubat 13:49

Link to comment
Share on other sites

  • 2 weeks later...

08 Mart 2014 Cumartesi 08:48

 

Bediüzzaman ve Risale-i Nur devre dışı bırakılıyor

 

Latif Erdoğan A Haber'de yayınlanan Deşifre programına katıldı

 

Risale Haber-Haber Merkezi

 

Cemaatin içinde 40 yıl bulunan yazar*Latif Erdoğan A Haber'de yayınlanan Deşifre*programına katıldı.

 

Bir dönem Gülen'in halefi olarak görülen Latif Erdoğan"bugün gelinen bir noktada ciddi bir proje var Bediüzzaman ve Risale-i Nur devre dışı bırakılıyor"*diye konuştu.

 

GÜLEN RİSALE-İ NUR'U KULLANDI

 

Fethullah Gülen'in*Risale-i Nur'un kutsiyetini kullandığınıişaret eden Latif Erdoğan bu sayede geniş kitlelere hakim olduğunu söyledi.

 

Latif Erdoğan*"Gülen cemaat oluşumun ekseninde Risale-i Nur var. Eğer Gülen o metodu kullanmasaydı cami cematinin dışına çıkamazdı. Ondan daha iyi hatipler de vardı"*dedi.

Link to comment
Share on other sites

  • 3 weeks later...

25 Mart 2014 Salı 15:22

[h=1]Said Nursi taklitlerinden çok farklıydı[/h]

Star Gazetesi'nde yayınlanan Said Nursi yazı dizisi...

Muharrem Coşkun'un yazısı:

27 Mayıs İhtilali üzerinden iki aydan fazla süre geçmişti. 10 Temmuz’un öğle vakti, Bediüzzaman Said Nursi’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un kapısı çalındı. Kolordu Komutanı Cemal Tural, İkinci Ordu Komutanı, Konya Valisi Refik Tulga ve Milli Birlik Komitesi üyesi Mucip Ataklı, valilikte kendisini bekliyordu. Ünlükul gelir gelmez, Cemal Tural konuşmaya başladı: “Ağabeyinizin kabrini Urfa’dan alıp İç Anadolu’ya nakledeceğiz.” Görevi İçişleri Bakanı Tuğ. Muharrem İhsan Kızıloğlu vermişti.

Zorla dilekçe imzalatıldı

Cuntanın kararıyla, Abdülmecid Ünlükul kendisine zorla imzalatılan belgelerin ardından, askeri uçakla Urfa’ya hareket etti. Sürekli ağlıyordu. Alınan karara göre kimseyle konuşmayacaktı. Milli Birlik Komitesi, Ankara, Isparta, Konya, Diyarbakır ve Urfa’yı da içine alan altı şehirde olağanüstü hal ilan etti. Isparta ve Urfa’daki Nur talebelerinin önemli bölümü gözaltına alındı. Urfa’nın giriş ve çıkışları tutuldu. Yatsı namazından sonra sıra Said Nursi’nin Halilurrahman Dergâhı’nda bulunan naaşını çıkarmaya geldi. Kardeşi Abdülmecid Ünlükul ise yaşananlara bakamıyor, ağlıyordu. Çıkarılan tabut, askeri uçağa sığmadı. General Cemal Tural bu durum karşısında adeta çıldırmıştı. İkinci uçak istendi. Urfa’daki Halilürrahman Dergâhı’ndan alınan naaş, Isparta’ya getirildi. Naaşın gömüleceği mezarlık, askerden geçilmiyordu. Gecenin karanlığında bütün araçların ışıkları söndürüldü ve Bediüzzaman’ın naaşı, el fenerlerinin aydınlığında kabre indirildi. Ağabeyinin ve üstadının mezarına, bindirildiği askeri aracın camından gözyaşlarıyla bakan Abdülmecid Ünlükul, askerlerin bütün ısrarına rağmen Isparta’da kalmayı reddetti. Devlet emretti, ömrünü hapishanelerde ve sürgünlerde geçiren Nursi’nin mezarı da parçalandı.

BEDİÜZZAMAN TAKLİTLERİNDEN ÇOK FARKLIYDI

Said Nursi, bugün kendisini taklit ettiğini iddia edenlerden bir kısmının aksine, İslam’dan taviz vermedi. Zalim otoriteye itaat edip destek olmadı.

-Said Nursi, şahsa değil, kitaba dayalı bir hareket ortaya koydu. Hiçbir zaman kendi şahsını öne çıkarmadı. Şahsına izafe edilen birtakım manevî makamları bile reddeti.

-Said Nursî, siyasetle ilişkisini mesafeli tuttu. Hiçbir zaman aktif siyasî aktör gibi davranmadı. Sana oy veririz, ama karşılığında şu kadar milletvekili, kontenjan isteriz, ihalelerden şu kadar para isteriz demedi.

-Said Nursi, Mekke ve Medine’de de olsam kaçar Türkiye’ye gelirim dedi.

-Said Nursi, zalim ve diktatörlere boyun eğmedi. İdamı göze aldı şapka dahi giymedi.

-Said Nursi, Müslümanlara az da olsa nefes aldırdığını düşündüğü DP iktidarı ve Menderes’e destek verdi.

-Said Nursi, Türkiye düşmanlarıyla milletine ve ülkesine tuzak kurmadı.

-Said Nursi, özel hayatı takip ve tecessüse izin vermedi

-Said Nursi, takiyye yapmadı, zalimden korkmadı

-Said Nursi, farz olmadığı halde, sarığını bile, Bu sarık bu başla çıkar’ diyerek davasından taviz vermedi.

BEDİÜZZAMAN’IN ANLATTIĞI SUFYAN KİM

Risalelerde ahirzamanla alakalı rivayetlerde geçen önemli şahıslar: Deccal, Mehdi ve Hz. İsa olarak dikkat çekiyor... Peygamberimiz hem Büyük Deccal, hem de İslam Deccalı Süfyan’dan bahsetmiştir. Deccal, “yalancı, hilekar; zihinleri, gönülleri, iyi ile kötüyü, hak ile batılı karıştıran, bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, müfsid ve mel’ûn bir kişidir.”

Mahiyeti ise : “Sahih hadislerde bildirildiğine göre ahirzamanda gelecek ve ümmete karanlık günler yaşatacak, şeair-i İslamiyeyi tahribe çalışacak dehşetli ve münafık bir şahıstır.” Süfyan Müslümanlar içinde çıkacak ve aldatmakla iş görecektir. Said Nursi: ‘Rivayette var ki, ‘Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar’ diyor... 5.Şua’da şu ifadeler yer alıyor:

“Yedinci Mesele: “Rivayette var ki, “Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.” Zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri (öğretmenleri) kendine taraftar eder”(5 Şua) Diğer bir rivayette, “İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek” denilmiştir.

Askerde muhaberatta idi

Gelelim olayın Fethullah Gülen ile alakasına.. Gülen, 1961’de askere gitmişti. Acemi birliğinnde muhaberatta telsiz eğitimi almıştı. Gülen, usta birliğini İskenderun’da 2. Ordu karargahında Orgeneral Cemal Tural yanında büyük telsizci olarak yapacaktı. 24 ay olan askerliğinin 10 ayını izinli olarak dışırda komünizmle mücadele dernekleri açarak ve komünizm karşıtı vaazlar vererek geçirecekti. Fethullah Gülen, ‘Küçük Dünyam’ adlı kitabında şunları söylüyordu: “Askeri elbisenin üzerine cübbe giyilmezken ben böyle bir kıyafetle vaaz ediyordum. Komutanlarla aram iyiydi. Bir de Arif Başçavuş vardı ki, onun çok himayesini gördüm. Beni haber merkezine almıştı. Müstakil kalabileceğim arabayı ayarladı. Arabanın içi, o günün en modern telsiz cihazlarıyla donatılmıştı.”

Fethullah Gülen bu övgüleri bilmeden mi yaptı

Fethullah Gülen, Küçük Dünyam kitabında, Said Nursi’nin kabrini söken Orgeneral Cemal Tural’la ilgili övgü dolu ifadelere yer verecekti: “Cemal Tural o sıralarda 2. Ordu Komutanıydı. Ve hakikaten milliyetçi görünüyordu. Barzani hareketini adım adım takip ediyordu. O günlerde, Güneydoğu’daki bazı evlerde, Barzani’nin resimleri asılıydı. Cemal Tural’a karşı duyduğumuz alaka biraz da Barzani’yi yakın takibe almasından dolayıydı. Tural Paşamız milliyetçi diyorlar. Türk askeri milliyetçi olmayacak da ne olacak. Allah milliyetçilere uzun ömür versin.” Gülen, bu övgüleri yaptığı Cemal Tural’ın, Said Nursi’nin kardeşine zorla dilekçe imzalatıp, Bediüzzaman’ın kabrini söken Genaral olduğunu biliyor muydu, bu da ayrı bir soruydu. Zira Gülen askerliğini de Cemal Tural Paşa’nın kışlasında kendi ifadesiyle ‘kollanarak/korunarak’ yapacaktı. 1957’de Risalelerle tanıştığını anlatan Gülen, Said Nursi hayatta iken görüşmeme gerekçesini ise, “Kürt olduğu için O’nun yanına gitmeyi Türklük gururum kabul etmedi” diye açıklamıştı.

NURCU DEĞİLİM NURSİ’Yİ GÖRMEDİM

6 Haziran 1998’de Cemaat’in dergisi Aksiyon’a verdiği röportajda Gülen; “Müslüman olmak dışında hiçbir akıma mensup bulunmadığımı ve dolayısıyla Nurcu da olmadığımı defalarca ifade ettim. Aksiyon dergisinin benimle yaptığı uzun bir röportajda bu hususu çok açık biçimde ortaya koydum ve buradaki ifadelerimi, Yeni Asya gazetesi 11 Haziran 1998 tarihli nüshasında ‘Fethullah Hoca: Nurcu Değilim’ başlığı altında iktibas etti.” Sohbetlerinde Bediüzzaman ismini kullanmayı tercih etmeyen, gönüllülerine ‘Risale-i Nur Külliyatı’ değil kendi eserlerini tavsiye eden Gülen, bir eserinde “Hayatımda, Doğu’dan ve Batı’dan pek çok tarihçi, edebiyatçıyı okuyup, kendilerinden istifade ettiğim olmuştur. Bediüzzaman Said Nursî de bunların önde gelenlerinden biridir. Kendisini görmüş değilim” diye konuşacaktı.

3.5 AY SONRA KABRİNDEN ÇIKARDILAR

10 Temmuz 1960 günü gece yarısı Urfa’daki kabrinden çıkarılan Nursi bilinmeyen bir yere götürüldü. Gülen, yıllar sonra, “Belgesel yapmak için bu fakire de geldiler. (Nursi) Mezarımı birkaç kişiden başkası bilmesin demiş. Onu delmek küstahlıktır”diyecekti.

Star

Link to comment
Share on other sites

28 Mart 2014 Cuma 15:24

 

Nur Cemaati ile Gülen'in yolu ne zaman ayrıldı?

 

Mehmet Fırıncı ağabey canlı yayında açıkladı

 

Said Nursi'nin öğrencilerinden Mehmet Fırıncı, A Haber'de katıldığı*Kadraj*programında*Nur Cemaati ile Fethullah Gülen'in yollarının ne zaman ayrıldığını açıkladı:*

 

*

 

"1971'den sonra bir farklılık çıktı onunla.*O daha ziyade genel İslami üslup içinde bir hizmet tarzını, Askeri Mahkeme'de muhakeme oldular merhum Bekir Berk Ağabey ile 54 kişi ile orada. Bir kısmı bir buçuk seneye mahkum oldu.*Neticede, o mahkemeden sonra bir farklılık çıktı ortaya.*Gittikçe o farklılık büyüdü.*Bir müddet sonra Risale-i Nur'dan istifade etmeye başladı etrafındakiler. Onlara da Nurcu bize de Nurcu demeye başladılar.*

 

*

 

"Bizim Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin daha farklı bir yöntemle yani şunu diyeceğim,*iman hakikatleri noktasında istifade edildi, hizmet prensipleri, düsturları tarafından oraya riayet edilmedi.*Biz hakikaten şimdiye kadar sadece genel İslami hizmete, dün Demokrat Parti ondan sonra Adalet Parti şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi biz İslamiyet'e yaptığı hizmetten dolayı, İslam dünyasının gönlünü kazandığı için, siyasi değil, gönülden. Tayyip Erdoğan'ın da siyasi maksatla davrandığını zannetmiyorum. İnsan kendini bu kadar harap eder mi? Bu sesini duyunca içim yandı. Her şeyini feda eden birisi. Biz de bu yolun yolcusu olduk biraz, ne demek olduğunu hissediyoruz, kusura bakılmasın. Bu açıklamamı siyasi kabul ederlerse hakkımı helal etmem.

 

*

 

Sabah

Link to comment
Share on other sites

  • 2 weeks later...

Abdulkadir Badıllı Ağabeyin Yeni Akit Gazatesine Verdiği Röportajdan Dolayı...

 

Abdulkalkadir Badıllı Ağabeyin Yeni Akit Gazetesinden Mehmet Özmen'e verdiği röportajdan dolayı Amerikada bulunan ve parelel devletin ele başı ve gülen örgütünün lideri Fetullah Gülen,Avukatı Nurullah Albayrak aracılığıyla Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Talebesi Abdulkadir Badıllı Ağabeye İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına Suç Duyurusunda bulundu.

 

Şikayet konusu olan röportajı aşağıda sizlerle paylaşiyoruz.

 

 

 

 

RÖPORTAJ: MEHMET ÖZMEN*- Bediüzzaman Said Nursî’nin talebelerinden Abdulkadir Badıllı Hocaefendi, Müslümanlarla lânetleşme olmayacağını belirterek, Fethullah Gülen’in bedduasının kendilerine döndüğünü söyledi. Abdulkadir Badıllı’nın sorularımıza verdiği cevaplar şöyle:

 

- Üstadın talebesi olmak demek bir nevi onun izinden gitmek demektir. Üstad, memleket dertleri ile uğraşmış bir insan... Fakat Fethullah Gülen yıllardır Amerika’da. Sizce neden dönmüyor?

 

- Bu anlamda birçok görüş var. Kimi diyor ki; Amerika’nın, CIA’sı ile birleşerek beraber hareket ettiğinden dönmüyor. Türkiye’de birkaç sıkıntısı vardı. Mesela birkaç mahkemesi vardı. Beraat etti. Askerler kendisini arıyordu. O askerler şimdi tutuklandı, hapiste. Şimdi niçin gelmiyor; ben de bilmiyorum. Tahmin ediyorum; CIA onu bırakmıyor, kullanıyor. Mesela Mavi Marmara Gemisi için “Yanlış bir hareketti” yorumu yaptı. Madem büyük bir alimsin, dahi bir siyasi isen, neden daha gemi yola çıkmadan böyle bir uyarı yapmadın? İsmini hatırlamıyorum ama bir istihbaratçıya şöyle demişti: ‘CIA bizi kullanıyor, biz de onları kullanıyoruz...’

 

- Fethullah Gülen’in Vatikan’a, ABD’ye, Papa’ya karşı hoşgörülü davranırken; Müslümanlara karşı mesafali davranışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

- Birkaç yıl önce Amerika’da İslâm aleminin fiilen varlığı söz konusu olmadığına dair bir beyanat verdi. Ona göre Hıristiyanlar vardır. Hıristiyanlar niçin vardır? Çünkü zengindir, silahı vardır. Bu nedenle de zayıf olan İslâm alemi ile işbirliği yapmak yerine, Amerika ve İsrail ile işbirliği yapıyor. Ben de buna şaşırıyorum.

 

- Bediüzzaman’a göre siyasete nasıl bakılmalıdır?

 

- Üstadın siyasete karıştım dediği ve bu anlamda makaleler yazması, nutuklar okumasından ileri gelen bir siyaset anlamıdır. Fakat kendisinin bir reis, bir parti başkanı olma durumu yoktur, istememiştir. Sadece İslâmiyeti, Kur’an’ı siyasilere karşı müdafa etmek ve anlatmak üzere birtakım çalışmaları olmuştur. Biz Risale-i Nur talebeleri siyasete uzaktan bakarız. Seçim zamanı geldiğinde hangi parti memlekete faydalı olacaksa oyumuzu ona veririz. Onların iç işlerine karışmayız. Üstad Hazretleri; “Eğer bir partinin bize az bir faydası varsa, onların aleyhinde bulunmayalım” diyor. En son dersinde söylemişti bunu. Üstad “Siyaseti tamamen bırakın” demiyor. Hatta bazıları kendi şahsı adına siyasete de girebilir. Ama bütün Nur Cemaati adına bir siyaset olmaz, diyor.

 

‘MEVCUT HÜKÜMETİ YALVARTMAK İSTİYOR’

 

- Fethullah Gülen’in bu kadar siyasete müdahale etmesini ve devletin birçok kademesine adam yerleştirme gayretini nasıl yorumlamak gerekiyor?

 

- Kafasında bir niyeti var. Türkiye’de olduğu dönemde öğrencilerine İslâmî yaşamdan taviz verilme noktasında söylemleri olmuştur. Bunun sebebi, devlet dairelerine yerleşebilmek içindir. Bunun gayesi de ileride bir inkılap yapmak ve bugün olduğu gibi, hükümeti ele geçirmeye çalışmak. Başka bir şey değil bana göre. Kendisi başka bir şekilde izah etse de, bunlar makbul değildir. Fethullah Gülen, mevcut hükümeti yalvarttırmak istiyor.

 

- Bediüzzaman Hazretleri’nin CHP’ye bakışı nasıldı?

 

- Mesuliyeti % 5’ine vermiştir. Yani hepsi dinden çıkmıştır, demiyordu. Tabanındaki saf niyetli halk kitlesinin mesul olmadığını söylerdi.

 

‘MENFİ DOLAPLARI ÇEVİREN FESAT KOMİTESİDİR’

 

- Gülen’in arkasından giden birçok samimi insan var. Onlara özeleştiri yapmak manasında ne söylenebilir?

 

- Bu grup içinde esnaftan, halktan birçok samimi insan var. Bu insanlar Risalelere karşı da samimidirler. Bizi ziyarete gelen, dinlemeye gelen birçok insan var. Fakat bu işin içine bir fesat komitesi girmiş. Bu menfi dolapları çeviren, o komitedir. Yoksa geri kalan samimi insanlar mesul değiller. Bilmiyorlar çünkü. Eğer Fethullah Gülen, Üstadın yolundan gitmiş olsaydı; şimdiki cemaati de sağlam bir cemaat olurdu. Bir kalabalık var, para var, okulları da var. Kendileri buna çok güveniyor.*

 

- Fethullah Gülen’in CHP ile Koç’la Amerika İsrail bağlamında çok sıcak ilişkileri olduğunu biliyoruz. Bunu nasıl yorumlamak gerekir? Yurtdışında açılan okullar için bir Müslüman şahsiyetin bu anlamda bir işbirliği yapması doğru mudur?

 

- İşin içinde bir gizem var. Suudi Arabistan, Suriye gibi birkaç yer dışında her yerde okul açmıştır. Abdullah abi (Abdullah Yeğin) diyor ki; Yahudiler ne derse, o da onu yapıyor. Amerika ile İsrail ile özdeşleşmiş olması çok gariptir. Bu durumu çok şüphe veriyor. Gülen’in bir din alimi iken çirkef siyasetler içine girmesi çok gariptir. Niyeti iyi olabilir. Ama fiiliyatı iyi görünmüyor.

 

- Bugüne kadar Gülen Grubu her anlamda Başbakan Erdoğan’ı destekliyordu. Bir anda ne oldu da tam tersi bir tutum içine girdiler? Yayın organlarını takip ediyor musunuz, bu yayınlarındaki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

- Bazen haberlerini izliyordum. Dershane meselesinden sonra aleyhte konuşmaya başladılar. Televizyonlarıyla, yayınlarıyla, gazeteleriyle, dergileriyle hükümetin üzerine hücum ettiler. Çünkü dershaneler kapatılınca kendilerinin suyu kesilecek. Mesela gazetelerinin bu kadar tirajının fazla olması talebeleri abone etmeleri ve buna mecbur bırakmalarıdır. Kendilerinin öyle fazla oyları yok ve çok tesirleri olmayacak. Çevremde gözlemlediğim kadarıyla insanlar da cemaatten çekiliyor.

 

‘SİYASİ BİR CEMİYET GİBİ OLDULAR’

 

- Gülen hareketi bir kimlik hareketi midir? Türkiye’de ılımlı bir* Müslüman oluşturmaya mı çalışıyorlar? Bir cemaat midir, hizmet hareketi midir, cemiyet midir?

 

- Bunlar başlangıçta iyi idiler. Siyasi bir cemiyet gibi oldular. Bilahere. Böyle bir cemiyet şekline dönüşmeleri daha çok Risale-i Nur’dan uzaklaşmaları demektir. Zaten Risale-i Nurla fazla bir alakaları kalmamıştır. Sadece Nurdan birkaç kelimeyi kullanıyorlar.

 

‘AKİT YİĞİTÇE HAREKET EDEN BİR GAZETEDİR’

 

- Akit gazetesini takip ediyor musunuz? Nasıl buluyorsunuz yayıncılığını?

 

- Akit, yiğitçe hareket eden bir gazetedir. Arada sırada takip ediyorum.

 

- Fethullah Gülen’e bir mesajınız var mı?

 

- Fethullah Gülen, son vaziyetleri ile birilerinden emir alan bir insan konumundadır. Kendi iradesi ile hareket etmiyor. Bu davranışlarından mesuldur. Eğer alimse, mertse, yiğitse gelsin memleketinde yaşasın ve bu topraklarda vefat etsin. Onu orada bağlayan bir kuvvet var ve o kuvvete boyun eğmiş. Kendi iradesini CIA’ya kaptırmıştır sanki!.. Benim son olarak Fethullah Gülen’den isteğim Risale-i Nurları artık tahrif etmesinler. Onun lisanı Kur’anî bir lisandır. Değiştirmeyi, yani tahrifi devam ettirirlerse çok tokat yiyecekler. Risale-i Nuru seviyorsanız kendisini okuyun, sevmiyorsanız uğraşmayın.

 

YENİ AKİT*

Link to comment
Share on other sites

14 Nisan 2014 Pazartesi 08:21

[h=1]Fethullah Gülen, Badıllı ağabeye dava açtı[/h]

Gülen, Bediüzzaman Said Nursi'nin talebesi Badıllı ağabey hakkında dava açtı

Fethullah Gülen, Bediüzzaman Said Nursi'nin talebesi Abdülkadir Badıllı ağabey hakkında dava açtı. Akit gazetesinde yer alan röportajı üzerine açılan davayı değerlendiren Badıllı ağabey, “İki ay önce konuşma yaptım. Seçimi kaybedince bana dava açtılar. Fetullah Hocanın Amerika’da çok kritik işleri var. Elimde birçok belge bulunuyor. Dava açılırsa mahkemeye ibraz edeceğim. Resmi mahkeme evrağı elime ulaşırsa farklı konuşacağız” dedi.

“AMERİKA’DAKİ SİYASİ ONU BIRAKMIYOR”

Aylar önce verdiği ropörtaj için bugünlerde mahkeme açılmasını anlamlı bulduğunu belirten Badıllı Hoca, “Bundan aşağı yukarı 2 ay önce bütün Türkiye’de tufan gibi herkes ondan bahsediyor basın yayın televizyonlar. Herkes hemen hemen yüzde 80’i onların aleyhinde konuşuyor. Biz ise Risale-i Nur mesleği namına bunun yaptıklarının Risale-i Nur ile ilgisi olmadığına yanlış olduğuna Bediüzzaman Hazretlerinin hiçbir zaman partilerle hükümetlerle pençeleşme diye bir fikri bir davranışı olmadığını bunları dile getirdik. Tabi bu münasebetle birçok şey sordu. Niçin Amerika’dan gelmiyor dendi. Ben de dedim ki herhalde gelemiyor niçin gelmesin çünkü burada herhangi bir taşkınlığı yok, hapsi, mahkûmluğu yok niye gelmiyor. Benim kanaatime göre oradaki Amerika’daki siyasi onu bırakmıyor. “Kendi iradesini onlara kaptırmış” öyle dedim ve bu manada bazı kelimeler konuştum. Yoksa durup dururken ona hakaret etmek bizim karakterimizde yoktur” dedi.

 

“SEÇİMİ KAYBEDİNCE DAVA AÇTILAR”

Cemaatin yerel seçimlerde beklediği sonucu alamadığını belirten Badıllı, “Mağlup oldular seçimden dolayı seçimleri kaybettikleri için, hep CHP’ye verdiler, hep MHP’ye verdiler. Bu arada kaybettiler. Kaybedince bu defa eskiden olmuş, 2 ay önce söylenmiş, gazete yayınlamış ondan sonra dava açıyorlar” diye konuştu.

 

“ELİMDE BİRÇOK BELGE VAR”

Mahkeme çağırılması halinde elindeki belgeleri açıklayacağını söyleyen Badıllı, “Şimdi bu dava açılırsa bende mahkemeye gidersem bende birçok belgeler var onları ibraz edeceğim. Bunları o zaman konuşmadım gazetede Fetullah Hocanın Amerika’da çok kritik işleri var. Onları da ben mahkemede söyleyeceğim. Bana dava açılırsa şimdiden söylüyorum haberleri olsun. Akit gazetesinden benimle röportaj yapan arkadaş bana telefon açtı. Dedi ki “Duydunuz mu? Fetullah Hocanın avukatları hem benim hem de sizin hakkınızda dava açmışlar.” Gelsinler mahkemeye bizde gidip konuşuruz” diye sözlerini sürdürdü.

 

“DERNEK OKUL İYİYDİ AMA SİYASETE BULAŞTI…”

Camianın siyasete bulaşmasını doğru bulmadıklarını belirten Badıllı, “Biz 64’ten beri tanışırız kaç defa beraber oturup sohbet etmişiz. Bizim bir arkadaşımız idi. Ama sonra vaziyeti değişti siyasi vaziyetlere girdi. Dernek, okul hepsi iyiydi de bu sefer kalktı hükümet, parti, siyasetle pençeleşmeye başladı. Biz dedik ki bu Risale-i Nur mesleğinde değildir. Bu zatın yaptığı kendi kafasına göre yapıyor, Risale-i Nur’a göre yapmıyor Üstad kesinlikle bunu kabul etmez. Bunları konuştuk, birkaç televizyonda konuştuk. Mesele bundan ibaret. Bana daha resmi evrak gelmedi. Gelirse ayrı bir konuşacağız yani” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Badıllı’nın dava açılması ihtimaline karşın avukatları aracılığıyla hukuki hazırlık içerisinde olduğu bildiriliyor.

Kaynak: Şanlıurfa.com

http://www.risalehaber.com/d/other/mahkeme_badilli.jpg

Link to comment
Share on other sites

17 Nisan 2014 Perşembe 14:19

[h=1]Fethullah Gülen, Abdullah Yeğin'e dâvâ açtı mı?[/h]

Gülen'in avukatı Nurullah Albayrak Risale Haber'e açıkladı

İbrahim Mert'in haberi:

 

RİSALEHABER-ÖZEL

 

Daha önce Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Abdülkadir Badıllı ağabeye bir röportajından dolayı dava açan Fethullah Gülen'in, Abdullah Yeğin ağabey için de dava açtığı sosyal medyada yer aldı.

 

Gülen'in Avukatı Nurullah Albayrak, iddialar ile ilgili Risale Haber'e açıklamada bulundu.Albayrak, "hakaret ve iftira niteliğindeki iddialar nedeniyle davalar açıldığını" ifade ederek Abdullah Yeğin ağabey için herhangi bir işlemin yapılmadığını söyledi.

 

Albayrak'ın açıklaması şöyle:

 

"Son dönemlerde hocaefendi ve camia mensupları hakkında söylenilen ve vicdan sahibi hiçkimsenin kabul edemeyeceği hakaret ve iftira niteliğindeki iddialar nedeniyle davalar açılmıştır.

 

Hak, hukuk, adalet, insaf ve vicdan sahiplerinden hak arama hürrriyeti kapsamında yapılan bu başvurulara saygı gösterilmesini beklemek yanlış olmasa gerektir.

 

Üstadın talebesi Abdullah Yeğin tarafından da maalesef hukuken ve vicdanen kabul edilemeyecek açıklamalar yapılmış olmasına rağmen, hocaefendinin dava açılmasın talimatı gereğince herhangi bir işlem yapılmamıştır."

 

Link to comment
Share on other sites

  • 1 month later...

[h=1]Abdurrahman İRAZ - Artık Risale-i Nur'u menfaat aracı yapmayın[/h]22 Mayıs 2014 Perşembe 07:28

http://www.risalehaber.com/d/author/685_b.jpg

Değerli dostlar hepiniz bilirsiniz ki fakir, sadece Risale-i Nur hizmeti ve Bediüzzaman'ın talebe ve varisleri ile ilgili hizmet ve haberleri sizlere naklederim. Bu nakil esnasındada kendimden bir şey katmaz, sadece hadisenin vuku şeklini aktarmaya gayret ederim. Zira kendi fikir ve yorumlarımı kattığım takdirde yapacağım her yanlışa başka kardeşimi ortak etme endişesini taşırım. Kendi yorumlarımı sesli olarak en yakınımda olan arkadaş ve kardeşlerimle paylaşırım.

Fakat öyle zaman oluyorki hislerim yoğunlaşıyor, onlarca hadise oluyor hizmetimizi ilgilendiren. “Sabrın da bir hududu var canım” deyip patlama sınırlarının zorlandığı vakıalar yaşıyorum. Biliyorum ki yazsam ya da konuşsam kırıcı olacağım. O zaman da dilimi ısırıyorum, nefesimi tutuyorum ve susuyorum.

İşte bugün de aynı şeyi yaşıyorum. Ama artık dayanamıyorum.

Almanya'da yaşayan çok mudekkik bir kardeşim; Mehmet S. dün bana bir link attı. Açtım okudum. Abdullah Aymaz gazetesinde yine Risale-i Nur'u kullanarak kendilerinin yaptıkları işlerin reklamını yapma nafile gayretine girişmiş. Yazının başlığına bakarsanız, sanki hep Risale-i Nurdan, ya da Risale-i Nur anlatılacak dersiniz, halbuki yazının başlığında kullanılan “Risale-i Nur ve Türkçe olimpiyatları” cümlesinin haricinde isim geçmemektedir. Ayrıca parağrafın sonunda Fetullah Gülen beyin kitaplarının nasıl bir ihsan-ı ilahi olduğunun nazara verilmesi de bütün bir yazının o cümle için yazıldığı aklı baliğ olmayan çocuklar dahi anlayabilecek açıklıktadır.

Bizim onların kendi büyüklerini ne olarak görüp kabul ettiklerini sorgulamaya hakkımız yok. İster mehdi kabul ederler, ister başka bir şey. Bizi hiç alakadar etmez. Büyüklerine “ihsan-ı ilahi olarak Türkçe indirilen” kitaplarının da reklamını istedikleri gibi yapabilirler buna da karışamayız. Fakat bunları yaparken Bediüzzaman'ı, Risale-i Nuru ve Üstadımızın talebelerini ve ailelerini kullanmaları bizi alakadar eder ve edecektir.

Seçimlerden önce biliyorsunuz Üstadımızın önemli bir talebesinin oğlunu konuşturarak vefat etmiş ve onlarla ve büyükleri ile kalbi, maddi ve manevi her türlü alakasını kesmiş ağabeyimizi yalan ve yalnışlarına alet etmişlerdi.

Seçimlerden sonra yine aynı şekilde hangi ve nasıl bir menfaat umarak bilinmez, yine o ağabeyimizin –hiç gereği yokken- kızını gazetelerine konuşturmuşlardır. Kaldıki bu işleri yaparken, hem konuşturdukları hem de kendileri bile böyle olmadığını biliyor ve kamuoyunu yanıltma ve yanlış algı tesis emeye çalışmışlardır.

Şimdi.

Geldiğimiz bu noktada ben Abdurrahman İraz olarak son bir kere rica ediyor ve diyorum ki. Lütfen Risale-i Nur’u, Bediüzzaman'ı ve talebelerini kullanmayı bırakın. Evet Risale-i Nur hizmetine ve cemaatine artık zarar vermekten vazgeçin. Biz de sizinle böyle nahoş muhabbetlere girmeyelim.

Ayrıca Sungur ağabeyin çocukları çendan konuşanları tekzib etmişler ve bize hiç bir ihtiyaç bırıkmamışlardır. Fakat unutulmasınki bir daha böyle bir şey yapılırsa Sungur ağabeyin bana ve kamerama anlattığı her şeyi yayınlayacağım.

SAADET VE MUHABBETLE KALINIZ

Link to comment
Share on other sites

23 Mayıs 2014 Cuma 10:26

 

Gülen hareketinin Nurculukla karıştırılmasından rahatsızız

 

Nurculuk ile Gülen hareketinin bazı kesimler tarafından karıştırıldığını belirten Akgündüz, bu karışıklıktan rahatsız olduğunu söyledi

 

Risale Haber-Haber Merkezi

 

*

 

Nurculuk ile Gülen hareketinin bazı kesimler tarafından karıştırıldığını belirten Prof. Dr. Ahmed Akgündüz bu karışıklıktan rahatsız olduğunu söyledi.

 

*

 

Milat Gazetesi'ne konuşan Akgündüz'ün sözleri şöyle:*

 

*

 

"Türkiye'deki*bazı ağabeylerimiz*ısrarla*"Biz Hizmet hareketi ile aynı değiliz, Onlar da Risale-i Nur okuyabilir ancak iki hareketi birbirine kanştırmayın"*çağrılarında da bulundular. Ama*ısrarla ve kasıtla*bu karışıklığı çıkartanlar var. Ben bunun*karşısındayım ve bu durumdan rahatsızım. Risale-i Nur hareketi üzerinden çıkar sağlamaya yönelik faaliyetler yürütülmemelidir."

 

*

 

BEDİÜZZAMAN'IN "AVRUPA İKİDİR" ANLAYIŞINI İHMAL ETMEDİK

 

*

 

"Ben Risale-i Nur'ları okumamış olsaydım çoğu başarıya ulaşamazdım.*Bizim sembol bir ifademiz var: İslam'dan taviz verilerek İslam'a hizmet edilmez. Bunu Hollanda'ya da söyledik, Türkiye'ye de söyledik.*Bunun yanı sıra Bediüzzaman'ın "Avrupa ikidir" anlayışını da ihmal etmedik.*Birisi İslamiyet'ten ve diğer mukaddes dinlerden aldığı ilhamla ilimlerin ve fenlerin ilham kaynağı olan müspet Avrupa. Diğeri ise ahlaksızlıkların, namussuzlukların, uyuşturucunun kaynağı olan perişan Avrupa. Biz ikinci Avrupa'ya karşıyız."

Link to comment
Share on other sites

  • 3 months later...

[h=1]Safa MÜRSEL[/h]http://www.risalehaber.com/s/i/font-01.gifhttp://www.risalehaber.com/s/i/font-02.gifhttp://www.risalehaber.com/s/i/font-03.gifhttp://www.risalehaber.com/s/i/font-04.gif

http://www.risalehaber.com/d/author/932_b.jpg

[h=3]‘Risale-i Nur Hizmeti’ ve ‘Hizmet Hareketi’[/h]

26 Ağustos 2014 Salı 09:21

mustuncel@gmail.com

Bu toplum, inançlı ve nitelikli insan yetiştirmenin gereğine hep inandı. Bu yolda hiçbir fedakarlıktan kaçınmadı. Bediüzzaman’ın 20.asrın başından itibaren ısrarlı teklif ve takipçisi olduğu, din-bilim, akıl-iman ittifakına dayanan ve Medretez-üz Zehra kavramında sembolleşen “maarif” meş’alesi, insanların eğitime yönelmesinde ayrı bir ilham kaynağı oldu. Bu meş’ale, ülkelerin en ücra köy odalarından, uluslararası nitelikli üniversitelerin kürsülerine varıncaya kadar her yerde, artan bir ilgiyle akılları ve gönülleri aydınlatamaya devam ediyor.

Çeyrek asırdan bu yana, Türkiye’de ve dünyada açılan “Türk Okulları” gerçeği, bu toplum insanlarının eğitime himmetinin eseri olarak ortaya çıktı. Bu potansiyel, “Hizmet Hareketi” veya “Gülen Hareketi” isimleriyle tanındı ve tanınıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulmasıyla 2002’de çıkılan yolda, siyasette oluşan büyük toplumsal koalisyonun da önemli sivil odaklardan birisi, şüphesiz Hizmet Hareketi idi. Onbir yıl boyunca da hep böyle oldu ve konumunu korudu.

Ne var ki, “Hizmet Hareketi”, eğitim merkezli ve küresel boyutlu hizmetleriyle ülkemizin yaşadığı değişim ve gelişim hamlesine katkılar yapmak, eksiklikleri tekmil etmek konumunda iken, siyasi otorite ile sürdürdüğü onbir yıllık sivil nitelikli pozitif ilişkiyi, bir gecede terk ederek, siyasal boyutlu bir hareket kimliğine soyundu. Kendisine yakın bürokrasiyi siyasi amaçlı operasyonların aracı yaparak, iktidarla hesaplaşmaya girişti. Kendisini, durduk yerde siyaset kurumunun önüne attı. Bu tutum, halen yargı yoluyla karşılığını görmekte olduğu tepkileri beraberinde getirdi. Daha önemlisi, “manevi bir cemaat kimliğinin”, uluslararası partnerlere dayalı bir “siyasi cemiyete” dönüştüğü inancı, toplum genelinde büyük bir hayal kırıklığına ve güvensizliğe yol açtı.

Bu ülke insanının, hatta, muhalif-muvafık neredeyse, son otuz yıldaki bütün hükümetleri hiç yüksünmeden, bu gurubun eğitim ve kültür hizmetlerine sağladığı, maddi ve manevi destek, bir anda, anlamsız ve dayanaksız duruma düştü.

Daha da kabul edilemez olanı, Hizmet Hareketinin, iktidar hedefli siyasi bir projeyi, bürokrasinin labirentlerinden giderek, vesayet döneminin taktik ve stratejilerine benzer yöntemlerle hayata geçirme çabaları, ne yazık ki, çok haksız ve asılsız şekilde Risale-i Nur’a mal ediliyor. Hizmet hareketinin siyaset kurumu ile hesaplaşmaya soyunmuş tutumlarının fikri dayanağı, sanki Risale-i Nurlar imiş gibi bir algı uyandırılıyor. Risale-i Nur hizmeti, sanki siyasallaşmanın malzemesiymiş gibi hak etmediği bir ithamla karşı karşıya bırakılıyor. Kimden gelirse gelsin bu yaklaşım, gerçek dışıdır veRisale-i Nurlara büyük bir haksızlıktır.

Garazsız, ivazsız, hasbi bir İman Hizmeti olan Nurculuk, bu ithamı hiç hak etmiyor. Ve böyle bir algının muhatabı da olamaz. Bu görüş, Bediüzzaman’ı ve hizmetini tanımamaktır. Hizmet Hareketinin, son iki yıldan bu yana belirginleşmeye başlayan siyasi hayata müdahaleci tutumları, Risale-i Nur’un özgün hizmet şablonu ile kesinlikle örtüşmüyor. Hizmet hareketi, eylemleriyle ve medyasıyla “siyasal İslam”ın kendisine has bir versiyonunu oluşturmaya doğru, Risale-i Nur’dan kopuk bir şekilde dolu dizgin gidiyor. Herkesin takdir ettiği eğitim hizmetleri, öne çıkarılıp idealize edilerek, bu yanlış siyasallaşma gerçeği saklanamaz.

“Risale-i Nur’un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men etmiş” ifadesinde de görüldüğü gibi, Bediüzzaman’ın tesis ettiği “iman ve Kur’an Hizmeti”nin, siyasi iktidar odaklı bir öngörüsü kesinlikle yoktur. Risale-i Nur hizmetinin en bariz özelliği, iktidar odaklı siyasetin dışında kalmak ve iman dersine ihtiyaç duyan herkese kapısını açık tutmaktır. Bediüzzaman’ın, kendi ifadesiyle “yegane meselesi” budur. Bu yönüyle Risale-i Nur, “apolitik”tir. Risale-i Nur öğretisinin meşguliyet alanı, insan merkezli, iman eksenli, küresel boyutlu bir tebliğ hizmeti olmasıdır. Risale-i Nur’a bunun dışında bir kimlik biçmek mümkün değildir.

Risale-i Nur hizmetinin, tebliğ ve irşat faaliyetini kendisine misyon edinmesi, kişi ve toplum sorunlarından kopuk olduğu anlamına, kesinlikle gelmez. Kişi ve toplum hayatındaki sorunların neler olduğu ve bunların nasıl aşılabileceği risale metinlerinde yeterince açıklanmıştır. Risale-i Nur Hizmeti, toplumun doğal bir istihale içinde dindarlaşmasını amaçlar.

Bediüzzaman’ın öğretisinde, sosyal, siyasi ve ekonomik problemlerin çözüm yetkisi, çoğunluğun seçtiği iktidarlara aittir. İktidarların yapması gereken ise, adalet, meşveret ve hukuk devleti ilkeleriyle özgürlükçü ve çoğulcu yönetim tarzını benimsemektir. Halkın hakkı, genel oyla seçilmiş iktidarları denetlemek ve gerekiyorsa, hukukun tanıdığı meşruiyet içinde değiştirmektir.

Risale-i Nur’un engin tefekkür hazinesine talebe olmaya çalışan birisi olarak, yukarıda yazdıklarımı, bugün tarihe not düşmezsem, o hazineye sadakat görevimi yerine getirmediğimi düşüneceğim. Eğer, müellifinin ifadesiyle “Risale-i Nurlar, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek bir mucize-i Kur’aniye” ise, ondan ders alan ve ona mensubiyet iddia eden herkes, bu sadakatin gereğini yapmalıdır.

 

Link to comment
Share on other sites

  • 3 months later...

Aldanmanın mazereti kaldı mı?

 

Paralel yapı ile mücadelede gelinen noktanın Risale-i Nur cemaatleriyle ilgili çok önemli bir tarafı var:

 

Yakın zamana kadar bir Risale-i Nur cemaati olarak tanınan ve bu yüzden birçok suçunun faturası Risale-i Nur cemaatlerine çıkarılan yapı artık bütün kimliğiyle ortaya çıkmış ve istismar ettikleri kutsal kaynaklarla hiçbir alâkalarının olmadığı gerçeği herkesçe görülebilir hale gelmiştir.

 

Bu hakikati ortaya çıkaran, sadece devletin paralel yapıyla mücadelede aldığı mesafe ve eriştiği delillerden ibaret değildir. Bundan daha da önce, cemaatin olaylara karşı verdiği tepki, bu örgütün paralel bir yapılanma içinde olduğunu açıkça göstermektedir.

 

Pensilvanya’dan yapılan yayınlardan hangisine bakacak olsanız, neredeyse her cümlesinde “Evet, biz bir örgütüz, ben de onun âcizâne, fakirâne lideriyim” mesajını açıkça verdiğini görürsünüz. Başta medyacıları olmak üzere cemaatin mensupları tarafından ortaya konulan tepkilerin cümlesinde de aynı itiraf vardır.

 

Bütün deliller bir yana, sadece böyle bir tepki bile söz konusu cemaatin Risale-i Nur ile hiçbir bağının ve benzerliğinin olamayacağını açıkça göstermeye yetmez mi?

 

***

 

Risale-i Nur talebeleri cemiyet değildir, örgüt değildir, devletin çeşitli organlarında yuvalanmış bir yapı hiç değildir.

 

Risale-i Nur hizmeti, sadece ve sadece ve sadece iman hizmetidir; her kesimden, her milletten, her seviyeden insanlara, hiçbir ayırım yapmaksızın Risale-i Nur’un iman derslerini ulaştırır. O kadar.

 

“O kadar”dan sonrası yoktur. O kadar!

 

Risale-i Nur talebeleri, bu hizmetlerinde engellenseler bile, asla kimseye karşı bir kin ve intikam hissi beslemeksizin, her türlü şartlar altında, yine iman hizmetini vermeye, yani Risale-i Nur’ları muhtaç kimselerin ellerine ulaştırmaya devam ederler. Mutlaka bunun bir yolunu bulurlar, asla bunun dışında bir işe tevessül etmezler.

 

Risale-i Nur talebeleri, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bir tek hakikati için herşeylerini tereddütsüz feda ederler. Kur’ân’ı ve İslâm’ı kendi menfaatlerine siper yapan ve gerektiğinde bunları kendi selâmetleri uğruna gözden çıkaranlara takılabilecek birçok isim arasında “Nur talebesi” sıfatı yoktur.

 

Risale-i Nur talebeleri, nerede iman hizmetine ihtiyaç olduğuna bakarlar; nerede rahat edeceklerine değil. En meşakkatli ve ümitsiz günlerde “Siz Amerika’larda olsaydınız hayırla yad edilecektiniz” diyen talebesine Üstadının verdiği cevabı her Nur talebesi ezbere bilir.

 

Nur talebeleri, Risale-i Nur’a sahip çıkmanın tehlike anlamına geldiği zamanlarda “Ben Nurcu değilim” diye ifade verip Risale-i Nur’un prim yaptığı zaman onu referans göstererek paçasını kurtarmaya çalışanlara benzemezler ve böylelerine aldanmazlar.

 

Nur talebeleri, yaşlı ve hasta haliyle en şiddetli işkencelere tâbi tutulduğu hapishanede kendisini unutup yüz küsur talebesini tek tek müdafaa eden bir Üstad ile, Amerikan saraylarından taraftarlarına “Harbe gidiniz” komutu veren üretilmiş kahramanları hiçbir zaman birbirine denk tutmazlar, benzetmezler, isimlerini bir arada anmazlar.

 

Nur talebeleri, İslâm’ın şeâirine karşı savaş açanlara içtihad sevabı bağışlayıp da kendi çıkarına dokunan Müslümanları “diktatör, kâfir, münafık, dinsiz, densiz” gibi sıfatlarla ananlar arasındaki farkı göremeyecek kadar bir beyinsizliğe hiçbir zaman düşmezler.

 

***

 

Ne var ki, Risale-i Nur talebelerinin çok açık bir şekilde gördüğü bunlar gibi gerçekleri, meseleye uzaktan bakanlar bugüne kadar aynı açıklıkla ve aynı kolaylıkla göremiyorlardı. Şimdi ise, bütün marifetleri ortaya dökülmüş bir halde iken, sadece bu kişilerin kendilerini savunma tarzlarına bakmak dahi, Risale-i Nur hizmetiyle böyle bir topluluğun asla bir arada düşünülemeyeceğini yedi düvele göstermiş bulunuyor.

 

Bu sonucu da sadece onların kendi hatâlarına yahut devletin paralel yapıyla mücadeledeki başarısına bağlamak yetersiz kalır.

 

Bu âkıbet, Risale-i Nur gibi dünyanın ve hattâ âhiretin hiçbir menfaatine âlet edilemeyen safiyetteki iman hizmetini kendi menfaatine âlet etmenin neticesidir.

 

Paralel örgüt mensupları bu âkıbetten dolayı kendilerinden başkasını suçlamasın, benzer durumda olanlar kendilerine çekidüzen versin, görecek gözü olanlar da ibret alsın.

 

Ümit Simsek

Link to comment
Share on other sites

  • 2 weeks later...

GÜLEN: SAİD NURSİ’NİN VARİSİ KESİNLİKLE DEĞİLİM

 

Sözcü yazarı Saygı Öztürk, Fethullah Gülen'in ABD’de mahkemeye yaptığı açıklamayı yazdı

 

23 Aralık 2014 Salı 12:04Risale Haber-Haber Merkezi*Amerika'da mahkemeye ifade veren*Fethullah Gülen‘in "Said-i Nursi’nin varisi misiniz?" sorusuna "Kesinlikle değilim" dediği ortaya çıktı.*Sözcü Gazetesi yazarı Saygı Öztürk, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin (DGM) görev yaptığı dönemde,*6 Kasım 2001 tarihinde*Fethullah Gülen‘in ABD’de “istinabe yoluyla” ifadesi hakim tarafından alınırken yanlarında New Jersey Eyaleti Noteri Mary Ann Adams, Gülen‘in iki avukatı ve Türkçe tercüman bulunduğunu söyledi.*“Okyanus Ötesindeki Vaiz” kitabında Gülen‘in ifade tutanaklarını da açıkladığını hatırlatan Öztürk, Gülen‘e yöneltilen sorular ve onun cevaplarını köşesinde yayınladı.*Soru ve cevaplardan biri de Bediüzzaman Said Nursi Hazretleriyle ilgili, Gülen, soruyu şöyle cevaplıyor:*- Said-i Nursi’nin varisi misiniz?- Kesinlikle değilim.*

Link to comment
Share on other sites

[h=1]Said Nursi ve Fethullah Gülen Hareketi Arasındaki 17 Fark[/h]

 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan kişisel web sitesinde üzerinde çok tartışılacak bir konuya temas etti. İşte Prof. Nevzat Tarhan'ın"Bediüzzaman üzerinden psikolojik savaş" isimli yazındaki o bölüm ;

 

Düşünmemiz gereken şey şu:Bediüzzaman’ın öğretisi bu mu? Bugün Bediüzzaman’ın takipçisi olduğunu söyleyen grupların çoğu ‘Gülen Hareketi’ ile arasındaki sınırları tam olarak çizmiş değil. Fethullah Gülen hareketi ile Bediüzzaman Said Nursi’nin orjinal hareketi arasında sosyal davranış açısından şu 17 farkı tespit ettim.

1-Merkezi figür: Risale-i Nur (RN) Hareketi kitap merkezli, Gülen Hareketi ise şahıs merkezlidir.

2-Kutsallaştırma: Bediüzzaman kendisine ‘Ulu kişi, kutsal kişi’ dedirtecek söylemlere şiddetle karşı çıkmış, şahsi keramet olarak anlaşılabilecek davranışlardan kaçınmış, kitaplarındaki tevafukla yetinmiştir. Mezarının bile gizli olmasını vasiyet etmiştir. Fethullah Gülen ise kendisinin yüksek manevi makamlardan ilahi mesajlar aldığını söyleyen takipçilerine sessiz kalarak bunu desteklemiş ve onaylamıştır. Takipçileri arasında yaygın olarak söylenen ‘Her Perşembe Hz. Peygamber’le görüştüğü’ iddiasını resmen yalanlamamıştır.

3-Müsbet hareket: Bediüzzaman kendisini idamla yargılayan savcının çocuğunu gördüğünde ona beddua etmekten vazgeçmiş, Gülen ise kamera önünde bedduaya başvurmuş ve bunun yayınlanmasına izin vermiştir.

4-Para ve hediye kabul etme: Bediüzzaman hiç hediye almamış, yaptığı hizmeti mali karşılığa tahvil etmemiştir. Ticaret yapmak isteyen talebelerine de şahısları adına ticaret yapmayı tavsiye etmiştir. Gülen Hareketi ise bankasından okullar ve dersanelerine kadar büyük bir sermaye grubu oluşturmuştur.

5-Metodolojisi: Başlangıcı Osmanlı dönemine dayanan Risale-i Nur Hareketi’nin üç ana ayağı mevcuttur.

a-İman hakikatlarıyla ilgili kitapları ile temel eğitim,

b-Lahika kitapları ile hizmette metodoloji eğitimi ve sosyal konularda rehberlik örnekleri,

c-Müdafaalarla ilgili kitapları ile saldırılara savunma stratejilerini anlatır.

Gülen Hareketi Risale-i Nur Hareketi içinde başlayarak Risale-i Nur eserlerinden faydalanmış ancak 1970'li yıllarla birlikte hizmette farklı metodoloji uygulamıştır. b ve c ayaklarını ölçü olarak göz önüne almamıştır.

6-Kendini tanımlama: Bediüzzaman; Nur Talebesi, Nurcu sözünü açıklıkla kullanırken Gülen Hareketi yüksek sesle Bediüzzaman ve Risale-i Nur tanımlamalarından kaçınmış ve sürekli Fethullah Gülen’i ön planda tutmuştur.

7-Kitapların korunması: Bediüzzaman eserlerini hayatında Türkçe harf karakteri ile bastırmış ancak açıklayıcı ve sadeleştirici metin (text) değişikliğini istememiştir. Gülen Hareketi sadeleştirmeyi orjinali yerine geçecek biçimde yaparak basımını gerçekleştirmiş, varislerinin muhalefetine ve fikri te’lif haklarının müsade etmemesine rağmen Risale-i Nur eserlerinin temel yapısı ile oynamıştır.

8-Kişisel bağlanma: Gülen Hareketi Bediüzzaman’ı vazifesini tamamlamış bir din büyüğü olarak görmüştür. Diğer Nur Hareketleri ise Bediüzzaman’ın eserlerine bağlılığı yeterli görerek sadakatlerini devam ettirmişlerdir.

9-Devletle ilişki: Risale-i Nur Hareketinin orijininine sadık gruplar aktif siyasete mesafeli olmuşlar, cemaat adına devlet talebi ve siyasi talepte bulunmama ilkesine hassasiyet göstermişler. Bediüzzaman ve yakın talebeleri siyasete girmek isteyen kişilere sadece kendileri adına girmeleri yönünde telkinde bulunmuşlardır. Siyasette ilişkilerini görüş verme sınırları içinde tutmuşlardır. Dini değerlerin canlanmasına ortam hazırlama kapasitesindeki her siyasi hareketi desteklemişlerdir. Gülen Hareketi ise hiyerarşik bir yapılanma içinde aşırı büyüme arzusu ile kendinden olanı liyakata bakmaksızın tercih eden bir kadrolaşmaya girmiş devleti yönetmeye talip olmuştur.

10-Açıklık ve şeffaflık: Bediüzzaman’ın metodu üzere giden gruplar açıklık ve şeffaflıktan çekinmemiş gizli servislerin elemanı olduğunu bildikleri kişilere bile kapılarını açmışlardır. Açık grup olmaya özen gösteren Bediüzzaman’ın tersine Gülen Hareketi ise özel güvenlik alanları oluşturup ‘kapalı bir grup’ olmuştur.

11-Doğruluk anlayışı: Bediüzzaman eserlerinde ve yaşayışında doğruluk, yalan söylememek gibi ilkelerden hiç vazgeçmemiş, yargılanırken dahi yalana başvurmamıştır. “En büyük hile hilesizliktir” sözü meşhurdur. Gülen Hareketi ise ‘faydacı ve fırsatçı’ denilebilecek güven vermeyen yöntemleri doğallaştırmıştır. Zengin, şöhret ve başarı tutkunluğu ile ayrımcılık yapmıştır.

12-Güç odakları ile ilişki: Bediüzzaman hayatının hiç bir döneminde güç odakları ile pazarlık iması dahi olabilecek davranışlara girmemiş, 28 yıl sürgün yaşadığı ve 18 defa zehirlendiği halde Türkiye’yi terk etmemiştir. Sayın Gülen ise 15 yıldır yurt dışında kalmaya devam etmekte, İsrail lobisinin siyasetine paralel söylem ve duruş göstermektedir.

13-Din ve siyasi güç ilişkisi: Bediüzzaman “Dini siyasete alet ediyor” iddiası ile ilgili sayısı 700’ü geçen davalarında en son 1973 olmak üzere beraat etmiş kitapları iade edilmiştir. 17 Aralık 2013’ten sonra yaşanan siyaset-cemaat tartışmalarında Bediüzzaman’ın resmi vesayet verdiği talebeleri ve diğer Nur Hareketi gruplarının siyasi duruşu farklı olmuştur. “

 

Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” diyen Bediüzzaman'a uygun olarak siyasi ilgileri ikinci planda kalmış ilgilendiklerinde de meşru hükümeti savunma şeklinde olmuştur. Mevcut hükümeti mümkün olanlar içerisinde en iyisi olarak ele alarak değiştirme gerekecekse bunun seçimden seçime olağan işleyişle olmasını savunmuşlardır. Gülen cemaati ise siyasi bir hareket gibi davranarak bütün varlığı ile devleti yönetme talebi ile topyekün mücadele sergilemiştir.

14-Stratejik hedef: Bediüzzaman’ın stratejik hedef olarak “süreç ve vazife odaklı” olduğu, sonucu ilahi iradeye bıraktığını İhlas Risalesi’nde yazdığını ve uygulamada da bunu hayata geçirdiğini görüyoruz. Maksat olarak Allah rızasını gaye edinmiştir Ancak Gülen Hareketinin ise söylemde böyle olduğu ancak tatbikatta stratejik olarak “sonuç odaklı” olduğu, uyguladığı gizli gündemli metodolojiden ve büyüme arzusundan anlaşılmaktadır. Gülen cemaatinde Allah rızası anlayışının Allah adına liderlik anlayışı ile karıştırıldığı görülmektedir.

15-Dünyevilik-uhrevilik farkı: Kemiyet, keyfiyet bakışını da belirleyen bir farktır.Bediüzzaman en yüksek değer olarak ihlası almış, ihlasa aykırı olan maddi zenginliği, takipçi olanın çokluğunu reddetmiştir. Uhrevi bir cemaat olmaya itina göstermiştir. Gülen Hareketi ise ihlası ikinci plana almış adanmışlık adı ile itaati ve daha çok çoğalmayı yüceltmiştir. Dünyevi bir cemaat olmayı önceliklemiştir. Bu esas açısından temel bir fark olmuştur.

16-Diğer dini cemaatlerle ilişki: Risale-i Nur Hareketi İhlas Risalesi’nde yer alan “Hak sadece benim mesleğimdir dememelisiniz” düsturuna uymayı tavsiye ederken Gülen Hareketi diğer dini cemaatlere uzak, yukarıdan bakışlı, mesafeli durmuş ve işbirliğinden kaçınmıştır.

17-Zulme karşılık verme biçimi: Bediüzzaman vefatı öncesi Urfa’ya vuslat yolculuğuna çıkarken söylediği son sözler “Beni anlayamadılar” olmuştu. Her iktidar tarafından zulüm, eziyet, hapis ve en azından mecburi ikamete mecbur edildi. O büyük imamların yaptığı gibi itiraz etti ama isyan etmedi.

 

Gülen grubu ise maalesef zülme uğradığını düşünerek 28 Şubat 1997 “medya, asker, yargı” darbesini hatırlatır “medya, polis, yargı” darbesi diyebileceğiz girişimlerde bulunmaya devam ediyor. Karşısında güçlü bir liderlik bulunmasaydı şu anda Türkiye kaos yaşayacaktı. Kaldıki karşısında isyan edilecek bir kadro da yoktu. Bediüzzaman gelenekle geleceği birleştirmiş İslamla demokrasiyi mezcetmişti.

Tarih : 30.12.2014 Kaynak : Risale Ajans

Link to comment
Share on other sites

RİSALE-İ NUR HİZMETİ başka akımlarla karıştırılıyor.

[h=1][/h][h=1]Hüsnü Bayram Ağabeyden Gündeme Dair Açıklamalar[/h]

Müteyakkız ve Müdakkik Kardeşlerimize ;

 

Biz Risale-i Nur hizmetkarları olarak Risale-i Nur hizmeti imaniyesinin başka cereyanlarla karıştırılmasından duyduğumuz rahatsızlığı ifade ve Risale-i Nuru’n müsbet hizmeti imaniyesinin esaslarından aşağıda birkaç numune beyan etmeye zaruret hasıl olmuştur.

 

Evvela üstadımız buyuruyor ki; “İslamiyet selm ve müsalemettir. Müslümanlar mabeyninde niza ve husumet istemez. Çünkü nurun mesleğinde müminlerin uhuvveti kardeşliği esastır. Nur talebeleri hergün beş vakit namazlarında hususi dualarında müminlerin birlik ve beraberliği ve dünya ve ahiret selametleri için dua etmektedir.”

 

Saniyen ;Risale-i Nur talebelerinin mümkün olduğu kadar siyasete, idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak düstur-u esasiyeleridir. Çünkü halisane hizmeti kuraniye onlara herşeye bedel kafi geliyor. Manevi tahribata karşı maddi değil manevi hizmetler lazımdır.”

 

Üstadımız Said Nursi hazretleri de; Risale-i Nur bu vazifeyi imaniyeyi en dehşetli bir zamanda en lüzumlu ve nazik bir vakitte herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-ı kuraniye ve imaniyenin en derin en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlarla isbat etmiştir.”

 

Üstadımız hazretleri de ; Risale-i Nur’u teliften sonra ‘’Ben dahi bir harfini değiştiremem , nasıl gelmişse öyle kalması lazımdır’’diyor. Buna dair çok deliler belgeler varken, hakları hiç olmadığı halde bazı kişiler sadeleştirme bahanesiyle üstadımıza ve davasına taaruz etmiş oluyorlar.

 

Aynı zamanda, gizli komiteler memleketimizin birlik ve beraberliğini bozup birbirine düşürmek, milletin maddi ve manevi değerlerine hücum ederek asayişi ve huzuru bozmak istiyorlar.

 

Üstadımız bu musibetlere karşı diyor ki; “madem şimdiye kadar ekseriyeti mutlaka ile Risale-i Nur şakirtleri, Risale-i Nur hizmetlerini her belaya, her derde bir çare bir ilaç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde maişette kolaylık, kalpte ferahlık,sıkıtılara genişlik hissediyoruz ve görüyoruz.Elbette bu dehşetli yeni belalara,musibetlere karşı yine Risale-i Nurun hizmetiyle mukabele etmemiz lazımdır.”

 

Bizler de Cenab-ı hakka havale edip sebat metanet ve sadakatla hizmete devam ile Risale-i Nurları Üstadımızın tanzim ve tasvip ettiği feyizler dolu aslından okumalıyız. Nurlardaki derslere uyup yaşamalıyız. Bizlere düşen vazifede Risale-i Nur’u aslıyla okuyup neşretmek ve hizmetimizi kat kat arttırıp sadakat ve kanaatla hizmetimize devam etmektir. Üstadımızın bize verdiği Risale-i Nurlardaki dersleri harfiyen uygulamaktır. Saadet ve istikamet bu yoldadır. Cenab-ı hak cümlemizi sıratı müstakim caddesinde istihdam etsin.

 

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Hizmetkarı

 

Hüsnü Bayram

Link to comment
Share on other sites

GÜLEN EKİBİN’İN MUHALEFET ANLAYŞI İLE BEDİÜZZAMAN'IN MUHALEFET TARZI TAMAMEN FARKLIDIR

 

Bedîüzzaman’a göre muhâlefet iki kısımdır:

Birincisi, ilmen ve fikren muhâlefetdir ki, Bedîüzzaman bu muhâlefeti yapmaktan asla geri durmamıştır.

 

İkincisi ise, siyâseten ve kuvvetle muhâlefe...ttir ki, bunun yolları siyasî parti kurmak yahut isyan etmektir ki, Bedîüzzaman bütün hayatı boyunca müsbet hareketi tercih ederek bu yolun caiz olmadığını her zaman haykırmıştır.İkinci muhalefeti yapan Gülen ekibi her açıdan kaybetmiştir.

 

Bizim muhalefetimizde şu esaslar hakimdir:

 

Birincisi, bir şeyin iyilikleri ve kötülüklerine bakarız. Eğer iyilikler ağır basıyorsa, dua eder ve destekleriz. Bu hükümetin sadece Nurların Diyanet eliyle neşri ve Osmanlıca konusundaki haseneleri dünyalara değerdir.

 

"Cenab-ı Hak âhirette muhasebe-i a'mal düsturuyla, adalet-i Rabbaniyesini, hasenat ve seyyiatın müvazenesiyle gösteriyor. Yani hasenat racih ve ağır gelse, mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat racih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiatın müvazenesi, kemmiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiata tereccuh eder, afvettirir.” Mektubat (445 )

 

İkincisi de, sevdiğimiz şeylerin kusurlarını gördüğümüz vakit onu sevdiklerimize iletmek de vazifemizdir.

 

Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse; ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.” Mektubat (64)

 

Üçüncüsü de, peygamberler dışında kimse masum değildir. Hele hükümetler asla masum olamazlar.

 

"Zerratı günahkârlardan mürekkeb bir hükûmet, tamamıyla masum olamaz. Demek nokta-i nazar, hükûmetin hasenatı seyyiatına tereccuhudur. Yoksa seyyiesiz hükûmet muhal-i âdidir. Ben öyle adamlara, anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi -Allah etmesin- bin sene yaşayacak olsa, âdeta mümkün hükûmetin hangi suretini görse, hülya ile yine razı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan meyl-üt tahrib ile o sureti bozmağa çalışacak" Münazarat (17)

 

 

Prof. Dr. Ahmed Akgunduz

Link to comment
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Share


×
×
  • Create New...