Alle Aktivitäten
Dieser Stream aktualisiert sich automatisch
- Gestern
-
Im Koran steht doch: Die Gläubigen sollen die Ungläubigen nicht statt der Gläubigen zu Beschützern nehmen; und wer solches tut, der findet von Allah in nichts Hilfe - außer ihr fürchtet euch vor ihnen. Und Allah warnt euch, vor Sich Selber achtlos zu sein, und zu Allah ist die Heimkehr. (Koran Sure 3:28) Und Yoga ist laut https://islamfatwa.net/soziale-angelegenheiten/117-gesellschaft-aktuelles/166-sonstiges-bezueglich-gesellschaft/1696-urteil-ueber-yoga-uebungen nichts anderes als Schirk, weil damit die Sonne angebetet wird, auch wenn es nur als Sport praktiziert wird. Wa alaikum salam
-
Dein Ernst? Hier muss man ja fast jeden Satz korrigieren. Natürlich kannst du dir Hilfe nehmen. Menschen helfen sich. Im Koran steht doch auch, dass man sich zu Rate ziehen soll. Also Beraten, Betreuen. Das ist höchst menschlich und islamisch. Man hilft sich. Zweitens. Yoga ist doch nichts unislamisches. Man betet dabei nichts an. Es ist Sport für den Körper. Du verwechselst dass mit buddhistischen Ritualen im Tempel. Das ist aber kein Yoga.
- Letzte Woche
-
(18.05.2026) Almanya’da Müslüman Askerlere “İkinci Sınıf” Manevi Rehberlik mi Sunuluyor? Almanya’da Müslüman Askerlere “İkinci Sınıf” Manevi Rehberlik mi Sunuluyor? Alman ordusunda Müslüman askerler için başlatılan İslami manevi rehberlik pilot projesi, gecikmiş bir tanınma adımı olarak sunuluyor. Ancak kalıcı kurumsal güvence yerine geçici ve dışarıdan hizmet alımına dayanan bu model, Müslüman askerlerin dinî ihtiyaçlarını karşılamadığı gibi Almanya’daki eşit muamele ilkesiyle de çelişiyor. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin silahlı kuvvetleri (Bundeswehr), İslami askerî manevi rehberliğin hayata geçirileceğini güçlü bir sembolizm eşliğinde duyurdu. Böylece Müslüman kadın ve erkek askerler, on yıllardır bekledikleri manevi rehberlik hizmetine nihayet kavuşmuş oldu. İlk bakışta bu, önemli bir “ilerleme” gibi görünüyor. Ancak daha yakından bakıldığında, ortada ciddi bir yapısal sorun olduğu anlaşılıyor. Tanınma adımı olarak sunulan bu uygulama, Müslüman askerlerin dinî ihtiyaçlarını da gerçek anlamda eşit muamele talebini de karşılamaktan uzak, geçici bir idari çözüm izlenimi veriyor. Burada mesele, Müslüman askerlerin manevi rehberliğe ihtiyaç duyup duymadığı değil. Bu soru çoktan cevaplandı: Elbette ihtiyaç duyuyorlar. Yanıtlanması gereken asıl soru şu: Diğer dinî topluluklar için çoktan yerleşik kurumsal yapılar oluşturulmuşken, 2026 yılında hâlâ Müslüman askerlere neden yalnızca geçiş niteliğinde bir model sunulmaktadır? Yirmi Yıl Gecikmiş Bir Tanınma: Müslüman Askerler ve Dinî İhtiyaçları Müslümanlar Bundeswehr’de yeni hizmet etmeye başlamadı. Daha 2000’li yıllardan bu yana binlerce Müslümanın Alman ordusu bünyesinde görev yaptığı biliniyor. Özellikle Afganistan’daki yurt dışı görevler sırasında, Müslüman askerlerin kendilerine özgü dinî ve ahlaki sorularla karşı karşıya kaldığı açıkça görüldü. Yurt dışı görev sırasında dinî hayat nasıl sürdürülür? Ölümle nasıl baş edilir? Dinî yas nasıl tutulur? Ramazan, askerî yükümlülüklerle nasıl bağdaştırılır? Suçluluk, vicdan ve şiddet gibi sorularla nasıl yüzleşilir? Alman ordusunda görev yapan Müslüman kadın ve erkek askerler, operasyonlar sırasında arkadaşlarının ve silah arkadaşlarının ölümünü yaşadıklarını, ancak bu süreçte başvurabilecekleri dinî bir muhatap bulamadıklarını defalarca kamuoyu önünde anlattı. Bu anlatımlar, yapısal bir ihmalin münferit değil, süreklilik arz eden örnekleri olarak görülmeli. Bir devlet, yirmi yılı aşkın süredir Müslüman askerleri bünyesinde istihdam edip onlara diğer inanç gruplarına sunduğu dinî yapıları sunmuyorsa, burada mesele yalnızca organizasyon eksikliği değildir. Bu, kurumsal düzeyde eşitsiz muamelenin göstergesidir. Gerçek Eşitlik Yerine Geçici Çözüm Öneriliyor Katolik ve Protestan askerî manevi rehberlik hizmetleri kurumsal güvenceye sahip. Yahudi askerî manevi rehberliği ise 2019’da Almanya Yahudileri Merkez Konseyi (ZdJ) ile yapılan devlet anlaşmasıyla güvence altına alındı. Müslüman manevi rehberliği söz konusu olduğunda ise tablo farklı: Bir kamu ihalesi, bir pilot proje, dışarıdan hizmet alımına dayanan bir çözüm. Ne devlet anlaşması var ne de uzun vadeli kurumsal bir yerleşiklik. Yalnızca bu tercih bile mevcut hiyerarşiyi göstermeye yetiyor. Hristiyan ve Yahudi manevi rehberler kurumsal istikrarın parçası olarak görülürken, Müslümanlara dışarıdan alınan bir idari hizmet modeli sunuluyor. Bu yaklaşımda dinî manevi rehberlik, fiilen değiştirilebilir bir hizmet kalemi gibi ele alınıyor. Oysa bu ne manevi rehberliğin dinî niteliğiyle ne de Müslüman yurttaşların eşit muamele görme hakkıyla bağdaşıyor. Dinî eşitliği ciddiye alan bir devlet, bazı dinî topluluklar için kalıcı kurumsal yapılar oluştururken Müslüman inananları süreli ihalelere ve geçici ara çözümlere mahkûm edemez. Eğer dinî hakların gerçekten evrensel olduğu kabul ediliyorsa, bu hakların kişinin hangi dine mensup olduğundan bağımsız biçimde aynı nitelikte, aynı kurumsal bağlayıcılıkla ve aynı saygınlık içinde güvence altına alınması gerekir. Aksi hâlde verilen mesaj açıktır: Bazı dinî ihtiyaçlar kalıcı biçimde meşru kabul edilirken, Müslümanların ihtiyaçları hâlâ şartlı ve ihtiyatlı bir kabulün konusu olmaya devam ediyor. Devletin Öne Sürdüğü “Muhatap Yok” Argümanı Ne Kadar İkna Edici? Savunma Bakanlığı yıllardır, hatta on yıllardır, merkezi bir Müslüman muhatap bulunmadığını ileri sürüyor. Fakat bu argüman ancak sınırlı ölçüde ikna edici. Almanya’daki Müslüman toplumun çoğul ve çok parçalı yapısı, elbette ortada duran bir gerçek. Ancak bu çoğulluk, yapısal eşitliğin sürekli ertelenmesi için gerekçe olarak kullanılamaz. Devlet, pek çok alanda Müslümanların çoğul yapısıyla çalışmayı öğrendi: İslam din dersleri, üniversitelerde İslam ilahiyatı, cezaevi manevi rehberliği, hastane manevi rehberliği ve defin meseleleri bunlardan yalnızca bazıları. Öyleyse neden tam da Alman ordusu söz konusu olduğunda birdenbire kurumsal hareket kabiliyetinden yoksun olunduğu söyleniyor? Hukukçular, bir devlet anlaşmasının zorunlu olmadığını zaten ifade etmiş durumda. Sorun hukuki imkânların yokluğundan çok, siyasi irade eksikliği gibi görünüyor. “3 Bin Müslüman Asker”: Yıllardır Sabit Kalan Bu Resmî Sayı Neden Tartışmalı? Dikkat çekici olan, yıllardır neredeyse aynı sayıların dolaşımda olması. Bazen 3 binden, bazen 4 binden, bazen de 6 binden söz ediliyor. Ancak özellikle 3 bin sayısının uzun yıllardır neredeyse hiç değişmeden aktarılması sosyolojik açıdan soru işaretleri doğuruyor. Toplumsal değişimlere, göç hareketlerine, doğum oranlarındaki gelişmelere ve Alman ordusunun personel alımındaki hareketliliğe rağmen Müslüman asker sayısının on yılı aşkın süredir neredeyse aynı kalmış olması ne kadar gerçekçi? Ya bu konuda sağlıklı bir veri toplanmıyor ya da bilinçli olarak ihtiyatlı tahminlerle hareket ediliyor. Her iki ihtimal de sorunlu. Dinî ihtiyaçları ciddiye alan bir kurum, önce hitap ettiği kitleyi ciddiyetle tanımak zorunda. Esas Hedef Manevi Rehberlik mi, Daha Fazla Asker Toplamak mı? Toplumsal ve siyasal açıdan en hassas soru burada başlıyor. Almanya, güvenlik politikası bakımından yeni bir evreye girmiş durumda. “Zeitenwende” olarak adlandırılan kırılmadan bu yana savunma harcamaları ciddi biçimde arttı. Zorunlu askerlik yeniden yürürlüğe kondu. Bundeswehr acilen personele ihtiyaç duyuyor. Tam da bu süreçte Müslüman askerlere yönelik yeni bir açıklığın ortaya çıkması sorunlu bir izlenim yaratıyor. Müslüman askerler daha sınırlı sayılarda görev yaparken, onların dinî altyapısı tali bir mesele olarak kaldı. Şimdi daha fazla personele ihtiyaç duyulunca Müslüman çeşitliliği stratejik bir kaynak olarak keşfediliyor gibi görünüyor. Bu izlenim ciddiye alınmalı. Öte yandan birçok genç Müslüman gündelik hayatında ırkçılık ve/veya İslam düşmanlığıyla karşılaşıyor. Böyle bir ortamda Bundeswehr içinde birdenbire dinî tanınma vaadinin öne çıkarılması, kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Burada asıl mesele eşit haklar mı, yoksa daha etkili asker temini mi? Devletin bu soruya ikna edici bir cevap vermesi gerekiyor. Manevi Rehberlik Sembolik Jestlerle Değil, Güvenle Kurulur Manevi rehberlik ancak güven temelinde işleyebilir. Güven, ihalelerle, pilot projelerle ya da sembolik basın açıklamalarıyla kurulmaz. Güven, uzun vadeli kurumsal tanınmayla oluşur. Müslüman askerler, Hristiyan ve Yahudi silah arkadaşlarıyla aynı saygınlığı hak ediyor. Devlet Müslüman yurttaşlardan bu ülke için sorumluluk üstlenmelerini bekliyorsa, onlara aynı dinî hakları tanımaya da hazır olmalı. Geçici, deneme amaçlı ya da şartlı biçimde değil; tam ve eşit şekilde. Bunun dışındaki her model, ikinci sınıf bir model olarak kalır. Dr. Cemil Şahinöz, Perspektif Dergisi, 18.05.2026 https://perspektif.eu/2026/05/18/almanyada-musluman-askerlere-ikinci-sinif-manevi-rehberlik-mi-sunuluyor
-
(09.05.2026) Humanistische und oder interreligiöse Seelsorge. Humanistische und oder interreligiöse Seelsorge. Eine notwendige Klärung Seelsorge ist kein modisches Schlagwort. Sie ist keine ziellose Begleitung und auch kein beliebiges Gesprächsangebot für schwierige Lebenslagen. Seelsorge ist in ihrem Kern religiös. Sie entsteht dort, wo der Mensch nicht nur als psychisches oder soziales Wesen verstanden wird, sondern als Geschöpf mit einer Gottesbeziehung. Ohne diesen Kern verändert man nicht nur die Methode, sondern das Wesen selbst. In einer pluralen Gesellschaft tauchen zunehmend Begriffe wie humanistische Seelsorge oder interreligiöse Seelsorge auf. Beide Konzepte klingen offen, modern und inklusiv. Doch bei genauer Betrachtung stellt sich die Frage, ob sie dem inneren Anspruch von Seelsorge tatsächlich gerecht werden. Was Seelsorge ihrem Wesen nach ist Seelsorge bedeutet Begleitung im Lichte einer religiösen Deutung des Lebens (Şahinoz, 2018). Sie bewegt sich im Spannungsfeld von Gottesbild, Menschenbild, Schuld, Hoffnung, Sinn, Trost und Verantwortung. Der Seelsorger spricht nicht nur als empathischer Gesprächspartner. Er spricht aus einer Tradition heraus, aus einer Theologie, aus einer spirituellen Praxis. In der christlichen Tradition etwa ist Seelsorge ohne Bezug zu Christus nicht denkbar. In der islamischen Tradition ist Seelsorge tief verwurzelt im Verständnis von Tawhid, Dankbarkeit, Geduld, Reue, Qadar und Barmherzigkeit Gottes. In beiden Fällen ist das religiöse Narrativ nicht Beiwerk, sondern Fundament. Ohne dieses Fundament, also ohne den religiösen und spirituellen Kontext, wird nicht mehr Seelsorge, sondern Beratung betrieben. Das ist nichts Abwertendes. Beratung ist wichtig und wertvoll. Aber sie ist etwas anderes als Seelsorge. Humanistische Seelsorge. Ein begrifflicher Widerspruch Der Begriff humanistische Seelsorge suggeriert, dass Seelsorge auch ohne religiösen Bezug möglich sei. Hier liegt das zentrale Problem. Wenn der wichtigste Aspekt der Seelsorge der religiöse Kontext ist, dann verliert sie ohne diesen Kontext ihre Identität. Humanismus kann Würde, Autonomie und Mitmenschlichkeit betonen. Doch er verfügt über keine Transzendenz, keine Offenbarung, kein verbindliches Gottesbild. Ohne diese Dimension fehlt das, was Seelsorge von allgemeiner Lebensberatung unterscheidet. Wenn ein Mensch in einer existenziellen Krise fragt, warum ihm Leid widerfährt, wie Schuld vergeben werden kann, wie er vor Gott besteht oder wie er mit göttlicher Prüfung umgehen soll, dann reichen rein säkulare Kategorien nicht aus. Seelsorge antwortet nicht nur psychologisch, sondern theologisch. Sie verortet das Leid in einer religiösen Sinnstruktur. Ohne religiösen Referenzrahmen bleibt lediglich Gesprächsführung, Empathie und Krisenintervention. Das ist Beratung, Coaching oder Therapie. Es ist keine Seelsorge im eigentlichen Sinne und hilft daher einem Klienten, der genau auf diese existenziellen Fragen eine Antwort möchte, aus der Kriese nicht heraus. Begrifflich mag humanistische Seelsorge attraktiv klingen. Inhaltlich entkernt sie jedoch das, was Seelsorge ausmacht. Interreligiöse Seelsorge. Zwischen Ideal und Realität Der Begriff interreligiöse Seelsorge klingt zunächst versöhnlich. In einer multireligiösen Gesellschaft ist es sinnvoll, Brücken zu bauen. Kooperation ist notwendig. Respekt ist selbstverständlich. Doch die Frage ist nicht, ob Religionen zusammenarbeiten sollen. Die Frage ist, ob Seelsorge selbst interreligiös sein kann. Seelsorge ist immer konkret. Sie ist gebunden an eine bestimmte Glaubensüberzeugung. Ein muslimischer Seelsorger argumentiert anders als ein christlicher Seelsorger. Er deutet Leid, Hoffnung, Schuld und Erlösung anders. Seine Quellen sind andere. Seine spirituellen Praktiken sind andere. Ein Klient, der aus einer klaren religiösen Identität heraus spricht, benötigt einen Seelsorger, der ihn theologisch versteht. Wer einem Muslim in einer Gewissenskrise mit rein christlichen Kategorien begegnet, wird an Grenzen stoßen. Wer einem Christen mit ausschließlich islamischer Theologie antwortet, ebenfalls. Interreligiöse Seelsorge im Sinne einer religiös gemischten Gesprächsführung ist daher in der Praxis wenig effektiv. Der Seelsorger kann nur dann wirklich helfen, wenn er die Glaubenswelt des Gegenübers nicht nur respektiert, sondern teilt oder zumindest tiefgehend kennt und theologisch durchdrungen hat. Seelsorge lebt von innerer Vertrautheit mit den religiösen Symbolen, Texten und Deutungen des Klienten. Diese Vertrautheit entsteht nicht durch oberflächliches Wissen, sondern durch gelebte Spiritualität. Interreligiös sollte das Team sein, nicht die Seelsorge selbst Was hingegen sinnvoll und notwendig ist, ist ein interreligiöses Team. Kooperation auf institutioneller Ebene stärkt die Qualität der Arbeit. In Krankenhäusern, Gefängnissen oder sozialen Einrichtungen profitieren alle Beteiligten davon, wenn Seelsorger verschiedener Religionen eng zusammenarbeiten. Gemeinsame Fallbesprechungen, Supervision, Fortbildungen und Netzwerke fördern Professionalität. Man lernt voneinander, reflektiert eigene Grenzen und entwickelt Sensibilität für religiöse Vielfalt. In komplexen Fällen kann ein Klient an den jeweils passenden Seelsorger vermittelt werden. Interreligiös bedeutet hier nicht Vermischung der Inhalte, sondern Zusammenarbeit bei klarer Identität. Jeder bleibt in seiner theologischen Verortung, aber niemand arbeitet isoliert. Diese Form der Kooperation ist realistisch und effektiv. Sie respektiert Unterschiede, ohne sie zu nivellieren. Sie ermöglicht professionelle Standards und verhindert religiöse Beliebigkeit. Theologische Kompetenz als Schlüssel Seelsorge ist nicht also nur Empathie, sie ist vor allem eine theologisch fundierte Begleitung. Wer Menschen in existenziellen Fragen begleitet, muss die religiösen Quellen kennen, aus denen Hoffnung und Orientierung geschöpft werden. Ein Seelsorger ohne theologische Tiefe wird bei oberflächlichen Trostformeln stehen bleiben. Ein Seelsorger mit fundierter Glaubenskompetenz kann hingegen differenziert auf Schuld, Reue, Vergebung, Prüfung, Geduld, Vertrauen und Hoffnung eingehen. Gerade in pluralen Gesellschaften ist Klarheit wichtiger als Vermischung. Menschen suchen Orientierung. Sie suchen authentische Begleitung. Sie suchen jemanden, der ihre Sprache spricht, ihre religiösen Kategorien versteht und sie in ihrem Glauben ernst nimmt. Fazit. Klarheit statt Begriffsverwirrung Humanistische Seelsorge verwischt die Grenze zwischen religiöser Begleitung und allgemeiner Beratung. Ohne religiösen Kontext verliert Seelsorge ihren Kern. Sie wird zu Gesprächsführung ohne Transzendenz. Interreligiöse Seelsorge klingt harmonisch, erweist sich jedoch in der konkreten Praxis als begrenzt wirksam. Wirksam ist Seelsorge dort, wo der Seelsorger den Klienten theologisch und glaubensmäßig versteht. Interreligiös sollte daher nicht die Seelsorge selbst sein, sondern die Struktur, in der sie stattfindet. Teams, Netzwerke, Supervision und Kooperation können und sollten interreligiös organisiert sein. Die konkrete seelsorgerliche Begleitung hingegen braucht religiöse Klarheit, theologische Tiefe und spirituelle Authentizität. Dr. Cemil Şahinöz, Islamische Zeitung, Mai 2026 Literatur Şahinöz C.: Seelsorge im Islam: Theorie und Praxis in Deutschland. Springer VS: Wiesbaden, 2018
-
(13.05.2026) Zakat als Weitergabe Zakat als Weitergabe Besitz, Konsum und individueller Erfolg gelten heutzutage in kapitalistischen Gesellschaften oft als Maßstab für ein gelungenes Leben. Zakat ist hierzu wie ein Gegenentwurf, dass es den Menschen daran erinnert, dass Eigentum nicht absolut ist, sondern an Verantwortung gebunden bleibt. Zakat ist nicht einfach eine religiöse Pflicht unter vielen. Sie ist ein Schlüssel zum Verständnis von Gerechtigkeit, Gemeinschaft und der wahren Natur des Besitzes. Dabei geht es nicht um Großzügigkeit im klassischen Sinne, sondern um eine Weitergabe. Die etymologische Bedeutung von Zakat ist Reinigung und Wachstum Um das Wesen der Zakat zu verstehen, lohnt sich zunächst ein Blick auf ihre sprachlichen Wurzeln. Das Wort “Zakat“ stammt aus dem Arabischen von der Wurzel “z-k-w“ oder „z-k-a“. Diese Wurzel trägt mehrere Bedeutungen in sich, die sich gegenseitig ergänzen und vertiefen. Reinigung, Wachstum, Segen und Vervollkommnung. Diese Bedeutungsvielfalt eröffnet einen Zugang zu einem tieferen Verständnis. Zakat ist nicht nur eine äußere Handlung, sondern ein innerer Prozess. Zunächst bedeutet Zakat Reinigung. Wer Zakat gibt, reinigt sein Vermögen. Nicht im materiellen Sinne, sondern im moralischen und spirituellen. Besitz kann den Menschen unbemerkt binden. Er kann Stolz erzeugen, Angst vor Verlust, oder eine subtile Form von Egoismus. Durch die Weitergabe des Zakat-Anteils wird dieses Vermögen von diesen inneren Verunreinigungen befreit. Es wird “klar“. Gleichzeitig bedeutet Zakat aber auch Wachstum. Auf den ersten Blick scheint das paradox. Etwas wird abgegeben, und dennoch spricht die Sprache von Vermehrung. Doch genau hier liegt eine der tiefsten Dimensionen. Im islamischen Verständnis führt das Geben nicht zu Mangel, sondern zu Baraka, zu Segen. Das Vermögen wächst. Nicht immer sichtbar in Zahlen, aber spürbar in Stabilität, Zufriedenheit und innerem Frieden. Diese doppelte Bedeutung verbindet sich direkt mit der Idee der Weitergabe. Denn das, was weitergegeben wird, reinigt den Geber und lässt zugleich etwas Neues entstehen. Im Gebenden selbst und in der Gesellschaft. Auch der Koran greift diese Dimension auf, wenn er davon spricht, dass Zakat reinigt und läutert: „Nimm von ihrem Besitz ein Almosen, mit dem du sie reinigst und läuterst“ (Koran, 9:103). Hier wird deutlich, dass Zakat kein einseitiger Akt zugunsten des Bedürftigen ist. Sie ist ein wechselseitiger Prozess. Der Empfangende erhält materielle Hilfe. Der Gebende erhält innere Reinigung und Wachstum. Wenn man diese etymologische Tiefe mit dem zuvor beschriebenen Gedanken der Weitergabe verbindet, entsteht ein kraftvolles Gesamtbild. Der Mensch gibt nicht einfach etwas weg. Er reinigt sich von dem, was ihn bindet. Und er wächst durch das, was er weitergibt. Zakat wird so zu einem Weg. Ein Weg der Läuterung, der inneren Befreiung und der stillen Vermehrung. Zakat und Gebet. Eine untrennbare Verbindung im Koran Im Koran werden Zakat und Gebet auffallend häufig gemeinsam erwähnt. Diese Verbindung zeigt, dass der Glaube im Islam immer zwei Dimensionen hat. Eine Beziehung zum Schöpfer und eine Verantwortung gegenüber den Menschen. So heißt es beispielsweise in Koran: „Und verrichtet das Gebet und entrichtet die Zakat“ (Koran, 2:43), „Diejenigen, die das Gebet verrichten und die Zakat entrichten“ (Korna, 2:277), „Und ihnen wurde nichts anderes befohlen, als Allah zu dienen […], und das Gebet zu verrichten und die Zakat zu entrichten“ (Koran, 98:5). Diese wiederkehrende Kopplung macht deutlich, dass ein Glaube, der sich nur im Gebet ausdrückt, unvollständig bleibt. Ebenso bleibt eine soziale Handlung ohne spirituelle Verankerung leer. Zakat verbindet also beides. Sie ist gelebter Glaube. Die Bedeutung der Zakat in der frühen islamischen Geschichte Die enorme Bedeutung der Zakat zeigt sich auch in der Geschichte des frühen Islam. Nach dem Tod des Propheten Muhammad verweigerten einige Stämme die Zahlung der Zakat. Sie betrachteten sie nicht mehr als verbindlich. Doch Abu Bakr, der erste Kalif, widersetzte sich entschieden. Für ihn war klar, wer zwischen Gebet und Zakat unterscheidet, löst einen zentralen Bestandteil des Glaubens auf. Deshalb kam es zu den sogenannten Ridda-Konflikten, um die Einheit dieser Pflicht zu bewahren. Unterstützt wurde er dabei von Umar ibn al-Khattab, der später selbst Kalif wurde. Diese Haltung der Kalifen zeigt, wie grundlegend Zakat im islamischen Verständnis ist. Sie ist keine gewöhnliche Wohltätigkeit, sondern ein unverzichtbarer Bestandteil der Religion. Zakat ist keine Spende, sondern eine Weitergabe Oft wird Zakat im Deutschen mit “Almosen“ oder “Spende“ übersetzt. Doch diese Begriffe greifen zu kurz und führen leicht zu einem falschen Verständnis. Eine Spende impliziert Freiwilligkeit und Besitz. Ich gebe etwas von meinem Eigentum ab. Zakat funktioniert aber anders. Der Anteil, den ein Muslim als Zakat gibt, gehört ihm von Anfang an nicht. Er ist lediglich vorübergehend in seinem Besitz. In Wirklichkeit ist er für jemand anderen bestimmt. Der Mensch ist nur derjenige, der diesen Anteil weiterleitet. Diese Perspektive verändert alles. Plötzlich ist Zakat kein Verlust mehr. Kein “Weggeben“, sondern ein Zurückgeben. Ein Weiterreichen dessen, was einem selbst nie wirklich gehört hat. Der göttliche Vertrauensmoment Man kann es sich so vorstellen. Der Schöpfer möchte einem Bedürftigen etwas zukommen lassen. Doch anstatt es direkt zu geben, legt er es zunächst in die Hände eines anderen Menschen. Nicht, weil er darauf angewiesen wäre. Sondern um diesem Menschen die Möglichkeit zu geben, Teil dieses Guten zu werden. Hier liegt ein tiefes Geheimnis. Der Geber der Zakat ist in Wirklichkeit selbst Beschenkter. Er erhält die Gelegenheit, an einer göttlichen Gnade mitzuwirken. Gleichzeitig wird er geprüft. Erkennt er, dass dieser Anteil nicht ihm gehört? Ist er bereit, ihn weiterzugeben? Zakat ist somit ein Spiegel des inneren Zustands. Sie zeigt, wie sehr ein Mensch verstanden hat, was Besitz wirklich bedeutet. Der Mensch als Vermittler Wenn man Zakat als Weitergabe begreift, verändert sich auch die eigene Haltung grundlegend. Der Mensch sieht sich nicht mehr als großzügiger Geber. Er wird zum Vermittler, zum Weiterleiter. Diese Rolle ist von großer Würde, aber auch von Verantwortung geprägt. Denn wer etwas weiterleitet, das ihm nicht gehört, darf es nicht zurückhalten. Er darf es nicht verzögern. Und er darf es nicht nach eigenem Ermessen umdeuten. Seine Aufgabe ist klar. Treu weitergeben. In diesem Bewusstsein wird Zakat leicht. Sie verliert das Gefühl des Verzichts. Stattdessen entsteht ein Gefühl von Klarheit und innerer Freiheit. Eine Gesellschaft der Weitergabe Wenn dieses Verständnis von Zakat in einer Gesellschaft verankert ist, entstehen tiefgreifende Veränderungen. Reichtum wird nicht mehr als absoluter Besitz betrachtet, sondern als anvertrautes Gut vom Schöpfer. Armut wird nicht ignoriert, sondern als Verantwortung der Gemeinschaft verstanden. Zakat schafft daher eine unsichtbare Brücke zwischen den Menschen. Sie verbindet den Wohlhabenden mit dem Bedürftigen. Nicht durch Mitleid, sondern durch Gerechtigkeit. Denn der Bedürftige erhält nicht etwas, das ihm aus Großzügigkeit gegeben wird. Er erhält das, was ihm zusteht. Schlussgedanke Zakat ist daher auch eine Haltung. Eine Sichtweise auf das Leben, den Besitz und die eigene Rolle in dieser Welt. Wenn ein Mensch wirklich versteht, dass ein Teil seines Vermögens von Anfang an gar nicht für ihn bestimmt war, verändert sich sein Verhältnis zum Geben grundlegend. Es fühlt sich nicht mehr wie ein Verlust an und auch nicht wie ein Opfer, das man bringen muss, sondern vielmehr wie etwas Natürliches, fast Selbstverständliches. Man klammert sich nicht an etwas, das einem nie wirklich gehört hat, und verspürt auch nicht den Drang, es zurückzuhalten. Stattdessen gibt man es weiter, so wie es gedacht ist. In diesem Verständnis entsteht eine besondere Leichtigkeit, die frei ist von innerem Druck oder dem Gefühl, etwas zu verlieren. Vielmehr wächst ein ruhiges Bewusstsein dafür, Teil von etwas Gutem zu sein, nicht als Eigentümer, sondern als jemand, dem etwas anvertraut wurde, um es weiterzugeben. Dr. Cemil Şahinöz, Islamische Zeitung, Mai 2026
-
(16.05.2026) Militärseelsorge zweiter Klasse?
Webmaster erstellte Thema in Webmaster´s Deutsche Kolumne
Militärseelsorge zweiter Klasse? Warum das Pilotprojekt zur islamischen Militärseelsorge dem Bedarf und dem Anspruch religiöser Gleichstellung nicht gerecht wird Mit großer Symbolik verkündete die Bundeswehr die Einführung einer islamischen Militärseelsorge. Nach Jahrzehnten des Wartens erhalten muslimische Soldatinnen und Soldaten nun endlich ein seelsorgerisches Angebot. Auf den ersten Blick wirkt dies wie ein Fortschritt. Bei genauerer Betrachtung offenbart sich jedoch ein strukturelles Problem. Was als Anerkennung verkauft wird, trägt Züge einer provisorischen Verwaltungslösung, die weder dem religiösen Bedarf muslimischer Soldaten noch dem Anspruch echter Gleichbehandlung gerecht wird. Es geht dabei nicht um die Frage, ob muslimische Soldaten seelsorgerische Begleitung benötigen. Diese Frage ist längst beantwortet. Natürlich benötigen sie diese. Die eigentliche Frage lautet, warum wird muslimischen Soldaten auch im Jahr 2026 weiterhin nur ein Übergangsmodell angeboten, während für andere Religionsgemeinschaften längst institutionelle Normalität geschaffen wurde? Zwei Jahrzehnte verspätete Anerkennung Muslime dienen nicht erst seit gestern in der Bundeswehr. Bereits seit den 2000er Jahren ist bekannt, dass tausende Muslime Teil der deutschen Streitkräfte sind. Schon während der Auslandseinsätze in Afghanistan wurde deutlich, dass muslimische Soldaten mit spezifischen religiösen und ethischen Fragen konfrontiert werden. Wie verhält man sich religiös im Auslandseinsatz? Wie verarbeitet man Tod? Wie organisiert man religiöse Trauer? Wie vereinbart man Ramadan mit militärischen Anforderungen? Wie geht man mit Fragen von Schuld, Gewissen und Gewalt um? Muslimische Soldaten und Soldatinnen in der Bundeswehr schilderten immer wieder öffentlich, dass sie während ihrer Einsätze den Tod von Freunden und Kameraden verarbeiten mussten, aber hierfür keinen religiösen Ansprechpartner hatten. Diese Aussagen stehen exemplarisch für ein strukturelles Versagen. Wenn ein Staat über zwei Jahrzehnte hinweg muslimische Soldaten beschäftigt, ohne ihnen dieselben religiösen Strukturen anzubieten wie anderen Glaubensgruppen, dann handelt es sich nicht um ein organisatorisches Problem. Es ist Ausdruck institutioneller Ungleichbehandlung. Das Provisorium statt echter Gleichstellung Katholische und evangelische Militärseelsorge sind institutionell abgesichert. Die jüdische Militärseelsorge erhielt 2019 einen Staatsvertrag mit dem Zentralrat der Juden in Deutschland. Muslimische Seelsorge erhält hingegen eine öffentliche Ausschreibung, ein Pilotprojekt, eine externe Dienstleistungslösung, keinen Staatsvertrag, keine langfristige institutionelle Verankerung. Allein diese Konstruktion zeigt die Hierarchie. Christliche und jüdische Seelsorger sind Teil institutioneller Stabilität. Muslime erhalten eine Ausschreibung wie bei einem externen Verwaltungsauftrag. Religiöse Seelsorge wird hier faktisch behandelt wie ein austauschbarer Dienstleistungsprozess. Das wird weder dem religiösen Charakter der Seelsorge gerecht noch dem Anspruch muslimischer Bürger auf gleichberechtigte Behandlung. Ein Staat, der religiöse Gleichbehandlung ernst nimmt, darf nicht für manche Religionsgemeinschaften dauerhaft institutionalisierte Strukturen schaffen, während muslimische Gläubige auf befristete Ausschreibungen und provisorische Übergangslösungen verwiesen werden. Wenn religiöse Rechte tatsächlich universell gelten sollen, dann müssen sie unabhängig von der jeweiligen Religionszugehörigkeit in gleicher Qualität, mit derselben institutionellen Verbindlichkeit und mit derselben Würde gewährleistet werden. Alles andere sendet die Botschaft, dass manche religiösen Bedürfnisse als dauerhaft legitim betrachtet werden, während muslimische Bedürfnisse weiterhin unter Vorbehalt stehen. Das Argument des fehlenden Ansprechpartners überzeugt nur bedingt Das Verteidigungsministerium argumentiert seit Jahren, nein seit Jahrzehnten, es gebe keinen zentralen muslimischen Ansprechpartner. Dieses Argument greift zu kurz. Die religiöse Pluralität des Islams in Deutschland ist real. Aber Vielfalt darf nicht als Vorwand genutzt werden, um strukturelle Gleichstellung dauerhaft aufzuschieben. Der Staat hat in vielen Bereichen gelernt, mit muslimischer Pluralität umzugehen. Islamunterricht. islamische Theologie an Universitäten, Gefängnisseelsorge Krankenhausseelsorge, Bestattungsfragen. Warum soll ausgerechnet im Bereich der Bundeswehr plötzlich institutionelle Handlungsunfähigkeit bestehen? Juristen haben bereits darauf hingewiesen, dass ein Staatsvertrag nicht zwingend notwendig wäre. Es fehlt weniger an juristischen Möglichkeiten als an politischem Willen. Die fragwürdige Zahl von „3.000 muslimischen Soldaten“ Auffällig ist, dass seit Jahren nahezu identische Zahlen kursieren. Mal spricht man von 3.000. Mal von 4.000. Mal von 6.000. Bemerkenswert ist jedoch, dass die Zahl 3.000 seit vielen Jahren nahezu unverändert kommuniziert wird. Soziologisch wirft das Fragen auf. Wie realistisch ist es, dass sich die Zahl muslimischer Soldaten trotz gesellschaftlicher Veränderungen, Migration, Geburtenentwicklung und Rekrutierungsbewegungen über ein Jahrzehnt kaum verändert haben soll? Entweder existiert keine präzise Datenerhebung. Oder man arbeitet bewusst mit konservativen Schätzungen. Beides wäre problematisch. Eine Institution, die religiöse Bedürfnisse ernst nimmt, muss ihre Zielgruppe überhaupt erst einmal seriös kennen. Seelsorge oder Rekrutierungsstrategie? Hier beginnt die gesellschaftspolitisch heikelste Frage. Deutschland befindet sich sicherheitspolitisch in einer neuen Phase. Seit der sogenannten Zeitenwende steigen Verteidigungsausgaben massiv. Die Wehrpflicht wurde wieder eingeführt. Die Bundeswehr sucht dringend Personal. Parallel entsteht plötzlich eine neue Offenheit gegenüber muslimischen Soldaten. Diese zeitliche Parallelität erzeugt einen problematischen Eindruck. Solange muslimische Soldaten in kleinerer Zahl dienten, blieb ihre religiöse Infrastruktur zweitrangig. Nun, da mehr Personal benötigt wird, entdeckt man muslimische Vielfalt als strategische Ressource. Dieser Eindruck muss ernst genommen werden. Gleichzeitig erleben viele junge Muslime im Alltag Rassismus und/oder Islamfeindlichkeit. Wenn in genau dieser Situation plötzlich religiöse Anerkennung innerhalb der Bundeswehr angeboten wird, entsteht zwangsläufig die Frage, ob es hier um Gleichberechtigung geht oder um bessere Rekrutierung? Ein Staat muss auf diese Frage glaubwürdig antworten. Seelsorge braucht Vertrauen, nicht Symbolpolitik Seelsorge funktioniert nur auf Basis von Vertrauen. Vertrauen entsteht nicht durch Ausschreibungen, Pilotprojekte oder durch symbolische Pressemitteilungen. Vertrauen entsteht durch langfristige institutionelle Anerkennung. Muslimische Soldaten verdienen dieselbe Würde wie ihre christlichen und jüdischen Kameraden. Wenn der Staat muslimische Bürger dazu aufruft, Verantwortung für das Land zu übernehmen, dann muss er auch bereit sein, ihnen dieselben religiösen Rechte einzuräumen. Nicht provisorisch, testweise oder nur unter Vorbehalt, sondern vollwertig. Alles andere bleibt ein Modell zweiter Klasse. Dr. Cemil Şahinöz, IslamiQ, 16.05.2026 https://www.islamiq.de/2026/05/16/warum-muslimische-soldaten-keine-militaerseelsorge-zweiter-klasse-verdienen/ -
(16.05.2026) Modern Bilimin Oluşumunda İslam Mirası Modern bilimin tarihi çoğu zaman tamamen Avrupa merkezli bir olgu olarak anlatılır. Bu anlatımda odak genellikle Aydınlanma, Rönesans ve tek başına öncü olarak görülen Greko-Romen Antik Çağı üzerindedir. Ancak bu bakışta sıkça göz ardı edilen, bilimsel yöntemlerin, kavramların ve disiplinlerin gelişimi ve sistemleştirilmesinde İslam medeniyetinin oynadığı önemli roldür (Şahinöz, 2025, s. 173-182). Bu makale, çoğu zaman ihmal edilen bu perspektifi ele almakta ve Müslüman âlimlerin katkısı olmadan modern bilimin bugünkü formunda var olmasının neredeyse mümkün olmayacağını göstermektedir. Zihinsel zemin. Felsefi ve teolojik ön çalışmalar Modern doğa bilimlerinin ortaya çıkışından çok önce, farklı medeniyetlerde bilimsel düşüncenin yolunu hazırlayan dünya görüşü temelleri mevcuttu. Örneğin antik figür Hermes Trismegistos bazıları tarafından peygamberî bir şahsiyet (Peygamber İdris, Hanok) olarak yorumlanır. Manevi bilgi ile akılcı düşünce arasında bir köprü olarak görülür. Aynı şekilde Sokrates, mitolojik düşünceden felsefi ve tevhid merkezli bir düşünceye geçişi başlatan kişi olarak anlaşılabilir. Bu, artık yalnızca Olimpos’un tanrılarına bağlı kalmayan, evrensel ilkeleri sorgulayan bir düşüncedir. Bu tür peygamberlerin birçoğu daha sonra tarih içinde mistik figürlere dönüştürülmüştür. İslam dünyasında bu düşünceler yeni bir biçim kazanmıştır. Hz. Muhammed’in damadı ve erken İslam’ın önemli manevi ve entelektüel referans noktalarından biri olan Hz. Ali, Peygamber tarafından boşuna “ilmin kapısı” (Tirmizi; Suyuti, 1/415) olarak adlandırılmamıştır. Hz. Ali. bilgiyi sistemleştirmiştir. Bu erken bilgi sınıflandırması hem zihinsel hem de maddi açıdan dünyayla sistemli bir şekilde ilgilenmenin temelini atmıştır. Çünkü İslam’da bilim, yalnızca insan ürünü olarak değil, aynı zamanda yaratılıştaki ilahi işaretleri çözmenin bir aracı olarak görülür. Kur’an, insanı doğa, tarih ve kendi benliği üzerine düşünmeye davet eder. Mekanik talimatlar sunmaz. Aksine bir idrak çerçevesi açar. Vahiy ile akılcı düşüncenin birleşimine dayanan ilahi ilhamlı bir dünya tasavvuru sunar. Bilimsel ilerlemenin ilahi takdir veya ilham ile de desteklenebileceği fikri, birçok İslam âliminin hayat hikâyesinde belirgin bir şekilde görülür. Modern bilimin beşiği olarak İslam medeniyeti Modern bilim, yani sistemli ve düzenli bir bilgi üretim süreci, ilk organize biçimiyle Orta Çağ Avrupa’sında değil, İslam dünyasında gelişmiştir. Burada “bilgi” ile “bilim” arasında ayrım yapmak önemlidir. Bilgi birçok kültürde vardı. Ancak yapılandırılmış yöntem, sistematiklik, terminoloji ve kurumsal eğitim ile bilgi bilime dönüşür (bkz. Açıkgenç, 2025). İslam öncesinde yalnızca Antik Yunan’a yapılandırılmış bir bilim geleneği atfedilebilir. Ancak bu gelenek parçalı ve elit kalmış, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra büyük ölçüde unutulmuş ve ancak Arapça çeviriler aracılığıyla yeniden canlandırılmıştır. İslam’da ise bilim en başından itibaren bütüncül bir dünya görüşünün parçasıydı. Hz. Muhammed, Medine’de Suffa ile İslam’ın ilk eğitim kurumunu kurdu. Burası yalnızca bilginin aktarıldığı değil, aynı zamanda tartışıldığı ve sorgulandığı bir yerdi. Kur’an sadece dini bir metin değil, aynı zamanda zihinsel ve entelektüel bir devrimin başlangıç noktasıydı. Birçok büyük İslam âlimi eğitimine Kur’an ile başladı. Bunlardan biri de on yaşında Kur’an’ı ezberleyen İbn Sina’dır. İslam’da bilim aynı zamanda dilsel ve semantik bir boyuta sahipti. Bir şey ancak adlandırıldığında, tanımlandığında ve yöntemli şekilde ele alındığında bilim sayılıyordu. Bu kavramsallaştırma, bilimsel disiplinlerin gelişimi için belirleyici oldu. İslam bilimlerinin gelişmesi İslam ilimlerinin ilk ve en etkili disiplinleri, Kur’an’ı anlama, dini pratiği sistemleştirme ve ilahi hukuku yorumlama ihtiyacından doğdu. Böylece Fıkıh, yani İslam hukuku, bilimlerin “anası” olarak ortaya çıktı. Buradan Tefsir, Hadis ilmi ve Kelam gelişti. Bu dini temelli bilimlerden zamanla doğa bilimleri, tıp ve matematik gibi alanlar da gelişti. Örneğin Kelam, madde, zaman ve nedensellik gibi konuları ele aldı. Bunlar daha sonra fizik biliminin temel soruları haline geldi. Müslümanlar bilimi yalnızca dünyevi bir amaçla değil, Kur’an’ı ve yaratılışı daha iyi anlamak için teşvik ettiler. Bilgiye ulaşmak bir ibadet olarak görülüyordu. Çünkü her keşif, ilahi hikmete yaklaşmanın bir yolu olarak kabul ediliyordu. Bu anlayış, İslam dünyasında ilim, araştırma ve eğitimin son derece yüksek bir değer kazanmasına yol açtı. Bu düşünceyle dünyanın ilk üniversitesi de kuruldu: Fas’ın Fes şehrinde 859 yılında Fatıma el-Fihri tarafından kurulan Karaviyyin Üniversitesi. Bu kurum günümüzde hâlâ varlığını sürdürmekte olup dünyanın kesintisiz faaliyet gösteren en eski eğitim kurumu olarak kabul edilmektedir. Müslüman âlimlerin çığır açan katkıları Müslüman bilim insanlarının katkıları yalnızca antik metinlerin tercümesi değildi (Şahinöz, 2025, s. 173-182). Aksine, son derece yenilikçi olup çoğu zaman çağlarının yüzyıllar ötesindeydi: • Algoritma: “Algoritma” terimi doğrudan 9. yüzyılın en büyük matematikçilerinden biri olan El-Harezmi’den gelmektedir. Onun hesap yöntemleri ve denklemler üzerine çalışmaları cebirin temelini oluşturmuştur. • Astronomi ve matematik: Astrolabı geliştirmeleri, ondalık sistemi kullanmaları ve trigonometriyi ilerletmeleriyle Müslüman astronomlar ve matematikçiler bilimi yüzyıllar boyunca şekillendirmiştir. • Atom teorisi: Cabir bin Hayyan, atomların bölünebilir olduğunu ve büyük bir enerji taşıdığını öne süren erken bir madde teorisi geliştirmiştir. Bu, modern nükleer fizikten çok önce ortaya konmuştur. • Botanik ve zooloji: Bu alanlarda da El-Dineveri gibi alimler, gözlem, sınıflandırma ve karşılaştırmaya dayanan, bitki ve hayvanların sistematik tanımlarını içeren eserler kaleme aldılar. Aynı şekilde Cahiz, “Kitab al-Hayawan” adlı eserinde hayvanları, yaşam biçimlerini ve çevreyle olan etkileşimlerini analiz ederek, en eski kapsamlı zooloji incelemelerinden birini yazdı. • Kimya: Cabir bin Hayyan deneysel kimyanın kurucusu kabul edilir. Doğa bilimlerinde matematiksel formüllerin önemini ilk vurgulayanlardan biridir. • Coğrafya: El-İdrisi ayrıntılı dünya haritaları hazırlamış ve farklı kültürlerden coğrafi bilgileri derlemiştir. Eserleri Orta Çağ boyunca Avrupa’da kullanılmıştır. • Kartografya: Osmanlı amirali ve coğrafyacı Piri Reis, 16. yüzyılda Amerika’nın bazı bölümlerini de içeren son derece hassas dünya haritaları çizmiştir. Haritaları daha eski kaynaklara dayanmakta olup İslam coğrafyacılığının ve denizciliğinin yüksek seviyesini göstermektedir. • Dilbilim: Sibeveyh gibi âlimler Arap dilbilgisini sistemleştirerek karşılaştırmalı dil biliminin temelini atmıştır. • Havacılık: Endülüslü âlim İbn Firnas, tarihte belgelenmiş ilk uçuş denemelerinden birini gerçekleştirmiştir. Córdoba’da bir tepeden atlayarak planör benzeri bir araçla süzülmüştür. Tam anlamıyla başarılı olmasa da havacılığın öncülerinden biri kabul edilir. • Mekanik ve mühendislik: El-Cezeri su saatleri, pompalar ve erken dönem robotlar gibi karmaşık makineler geliştirmiş ve mekanik sistemler üzerine kapsamlı bir eser kaleme almıştır. • Tıp: İbn Sina ve Er-Razi gibi âlimler Yunan bilgisini kendi araştırmalarıyla birleştirmiştir. İbn Sina’nın “El-Kanun fi’t-Tıbb” (Canon Medicinae) adlı eseri Avrupa’da 17. yüzyıla kadar temel başvuru kitabı olmuştur. • Modern Bilim: İbnü’l-Heysem modern bilimin öncülerinden biri kabul edilir. Sistematik deney yöntemini geliştirmiş, gözlem ile hipotez kurmayı birleştirmiş ve sonuçlarını deneysel olarak doğrulamıştır. Bu yaklaşım, günümüzde bilimsel yöntemin temelini oluşturmaktadır. • Müzik: Müslüman âlimler müzik teorisinde öncü olmuş, matematiksel notasyon sistemleri geliştirmiş ve seslerin ruh üzerindeki etkisini incelemiştir. • Optik: İbnü’l-Heysem, ışığın kırılması ve görme süreci üzerine yaptığı deneylerle modern optiğin ve bilimsel yöntemin temelini atmıştır. • Pedagoji: Gazali gibi âlimler bütüncül eğitimin, ahlakın ve karakter gelişiminin önemini vurgulamış ve eğitim sistemlerini derinden etkilemiştir. • Psikoloji: El-Belhi ve İbn Sina gibi âlimler ruhsal hastalıkları tanımlamış, tedavi yöntemleri geliştirmiş ve beden ile ruhun bir bütün olduğunu ortaya koymuştur. • Sosyoloji: İbn Haldun, “Mukaddime” adlı eseriyle toplumları, güç yapılarını ve tarihsel döngüleri analiz etmiş ve modern sosyolojinin temellerini atmıştır. • Ekonomi: Müslüman düşünürler piyasa mekanizmaları, arz ve talep ile etik ticaret konularını, Batı’daki ekonomik teorilerden yüzyıllar önce tartışmıştır. Bilginin Batı’ya Aktarımı Avrupa’nın Geç Orta Çağ ve Rönesans döneminde bilimsel olarak ilerleyebilmesinin temel nedenlerinden biri, İslam dünyasından gerçekleşen sistemli bilgi transferidir. Toledo, Kurtuba ve Sicilya’daki çeviri merkezleri, Müslüman âlimlerin eserlerini ilk kez geniş bir Avrupa kitlesine ulaştırmıştır. Fuat Sezgin, 20. yüzyılın en önemli İslam bilim tarihçilerinden biri olarak bu durumu şu sözlerle ifade eder: “Batı medeniyeti, İslam medeniyetinin bir çocuğudur” (Sezgin, 2007). Roger Bacon ve Thomas von Aquin gibi Batılı âlimler de Arap kaynaklarına olan bağımlılıklarını açıkça kabul etmiştir. İntihaller Bilim tarihinin çoğu zaman göz ardı edilen bir yönü, birçok Avrupalı yazar ve âlimin Müslümanlara ait metinleri ve bilgileri kullanmasına rağmen kaynak göstermemesidir. Batı’da özgün kabul edilen birçok eser, gerçekte İslam âlimlerinin bilgi birikimine ve çevirilerine dayanmakta, ancak çoğu zaman bu katkılar açıkça belirtilmemektedir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, kıyamet kehanetleriyle tanınan Nostradamus’tur. Onun mistik metinleri ve geleceğe dair öngörüleri, Hz. Muhammed’den aktarılan Kıyamet Alametleri ile ilgili rivayetlerle dikkat çekici benzerlikler göstermektedir. Günümüzde araştırmacılar, Nostradamus’un İslamî kaynakları bildiğini ve özellikle bu metinlerin Latince çevirilerinden yararlandığını, ancak bunların kökenini belirtmediğini kabul etmektedir. Felsefe, tıp ve astronomi gibi diğer alanlarda da Müslüman eserler Latinceye çevrilmiş ve daha sonra Avrupalı yazarların adıyla yayımlanmıştır. Bunun en bilinen örneklerinden biri İbn Sina’nın “El-Kanun fi’t-Tıbb” (Canon Medicinae) adlı eseridir. Bu eser yaklaşık 1170 yılında İtalyan çevirmen Gerhard von Cremona tarafından Latinceye çevrilmiş ve yüzyıllar boyunca Salerno, Bologna, Montpellier ve Paris gibi Avrupa üniversitelerinde okutulmuştur. Ancak çoğu zaman gerçek yazar yeterince anılmamış ve tıp bilimine yaptığı katkı gerektiği gibi takdir edilmemiştir. Rönesans döneminde Avrupalı âlimler kullandıkları metinlerin kökenlerini daha yakından incelemeye başlamış ve bu eserlerin büyük kısmının Arap-İslam dünyasına ait olduğu anlaşılmıştır. Ancak İbn Sina’nın bağımsız bir düşünür ve tıbbın öncülerinden biri olarak gerçek değeri ancak 19. ve 20. yüzyılda, modern Oryantalistler ve bilim tarihçilerinin çalışmalarıyla sistemli biçimde ortaya konmuştur. Bu süreçte Arapça orijinal metinler yeniden incelenmiş, karşılaştırılmış ve tarihsel bağlamları içinde değerlendirilmiştir. İslam kaynaklarının sistematik biçimde göz ardı edilmesi, Müslüman âlimlerin bilim tarihindeki gerçek rolünün uzun süre gizli kalmasına neden olmuştur. Ancak son dönemlerde tarihçiler bu göz ardı edilmiş mirası yeniden ortaya çıkarmaya ve hak ettiği şekilde değerlendirmeye başlamıştır. Sonuç Modern bilimin tarihi, İslam medeniyetinin katkıları olmadan düşünülemez. Müslüman dünya yalnızca antik bilgiyi korumamış, aynı zamanda onu geliştirmiş, sistemleştirmiş ve yeni boyutlar kazandırmıştır. Modern tıp, matematik, astronomi, kimya ve felsefenin temelleri, Avrupa’da ortaya çıkmadan çok önce burada atılmıştır. Bu bakış açısı yalnızca tarihsel bir adalet meselesi değildir. Aynı zamanda ortak bilim tarihimize daha kapsayıcı ve dengeli bir perspektiften bakabilmenin anahtarıdır. Bilimin kökenlerini arayanlar, onu yalnızca Atina veya Floransa’da değil, aynı zamanda Bağdat, Kahire, Şam ve Kurtuba’da da bulacaktır. Dr. Cemil Şahinöz, Perspektif Dergisi, 16.05.2026 https://perspektif.eu/2026/05/16/atina-ve-floransanin-otesinde-modern-bilimin-olusumunda-islam-mirasi Literatur Açıkgenç A.: İlk Modern Bilim İnsanı Bir Müslümanmış! Modern Bilim Tarihi Yanlış mı Yazıldı?. Podcast “Bilimler Işığında Yaratılış Derneği“. 2025 Sezgin F.: İslam´da Bilim ve Teknik.Tüba: Ankara, 2007 Suyuti: Dschamiu´s Sagir. Serhat Kitabevi: Konya, 2014 Şahinöz C.: Islam im Spiegel der Moderne. Herausforderungen, Ethik und gesellschaftliche Perspektiven. BOD: Hamburg, 2025 Tirmizi: Sünenü’t-Tirmizi. Çağrı Yayınları: Istanbul, 1981
-
Camii, Tekke, Medreseye, kurumlara zekat verilirmi?
Webmaster antwortete auf Legend Killer's Thema in Dini konular
Camilere, Medreselere, Tekkelere, Okullara, Kurumlara vs. Zekât Verilir mi? https://misawatruth.wordpress.com/2026/05/14/14-05-2026-camilere-medreselere-tekkelere-okullara-kurumlara-vs-zekat-verilir-mi/ -
Camii, Tekke, Medreseye, kurumlara zekat verilirmi?
Webmaster antwortete auf Legend Killer's Thema in Dini konular
-
As salamu alaikum, liebe Geschwister, da ich an einer psychischen Erkrankung leide hat das Gericht beschlossen, dass ich einen Berufsbetreuer bekomme. Ich habe dem Gericht mehrmals erklärt, dass ich keinen Betreuer benötige, weil es im Islam verboten ist, dass man sich einen Helfer neben Allah nimmt. Auch meinem Betreuer habe ich das mehrmals per E-Mail mitgeteilt. Aber ich muss laut gerichtlichen Beschluss einen Betreuer haben, ob ich möchte oder nicht. Nun habe ich erfahren, dass mein Betreuer Yoga getrieben hat (also Sonnenanbetung bzw. Schirk praktiziert). Ich habe ihm gesagt, dass er damit aufhören und den Islam annehmen und praktizieren soll. Er hat gesagt, dass er bereits damit aufgehört hat. Aber ich fürchte, dass er wieder damit anfängt, Yoga zu praktizieren und seit ich einen Betreuer habe, werden meine Bitten von Allah nicht mehr so erhört wie früher, weil ich ja laut gerichtlichen Beschluss einen Betreuer bzw. Helfer statt Allah haben muss, ob ich möchte oder nicht. Ich fürchte, dass ich wegen so etwas in die Hölle komme, auch wenn ich den Islam so gut wie möglich praktiziere. Letztes Mal habe ich meinem Betreuer per E-Mail mitgeteilt, dass die Praktiken des Buddhismus schlimmer sind, als die der Christen, weil im Gegensatz zu Buddhisten und Hindus zwischen Juden, Christen und Muslime Friedensverträge herrschen, (siehe Bill Clinton, Jassir Arafat usw.) Hoffentlich ist das nicht so schlimm jetzt, wenn ich einen Betreuer habe, der Yoga praktiziert hat. Ich kann ja im Endeffekt nichts dagegen unternehmen. Wa alaikum salam
-
Camilere, Medreselere, Tekkelere, Okullara, Kurumlara vs. Zekât Verilir mi? Zekât meselesinde ilk müracaat edilecek kaynak elbette Kur’an’dır. Kur’an-ı Kerim zekâtın kimlere verileceğini açık şekilde belirtmiştir: “Zekât ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar. İşte Allah’ın kesin buyruğu budur” (Kur´an, 9:60). Bu ayette zekâtın Allah tarafından sekiz sınıfa tahsis edildiği net biçimde görülmektedir. Dikkat edilmesi gereken önemli nokta ise, ayette doğrudan şahıs kategorileri zikredilmektedir. Fakir insanlar, borçlu insanlar, yolda kalmış insanlar gibi. Ayette “cami binası”, “vakıf bütçesi”, “medrese giderleri”, “dernek masrafları”, “kurum elektrik faturası” gibi kurumsal harcama kalemleri zikredilmemektedir. Bu nedenle klasik fıkıhta temel yaklaşım, zekât, hak sahibi olan şahsa temlik edilir. Yani zekât malı, doğrudan kişinin mülkiyetine geçirilir. Temlik şartı nedir ve zekâtta neden önemlidir? Zekât meselesinde en çok üzerinde durulan kavramlardan biri temliktir. Temlik, kısaca zekât malının, zekât almaya hak kazanan bir kişinin mülkiyetine fiilen geçirilmesi anlamına gelir. Yani kişi zekât verirken sadece bir hayır işine katkıda bulunmuş olmaz. Aynı zamanda o malı veya parayı, Kur’an’da belirtilen hak sahiplerinden birine gerçekten teslim etmiş olur. Klasik fıkıhta Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli âlimlerinin büyük çoğunluğu zekâtın sahih olabilmesi için bu şartı önemli görmüştür. Bu nedenle cami inşaatı, okul binası yapımı, yol, köprü veya kurumsal genel giderler gibi alanlarda belirli bir kişinin mülkiyetine geçiş olmadığı için temlik şartının gerçekleşmediği ifade edilir. Örneğin fakir bir öğrenciye burs vermek, borçlu bir kişiye ödeme yapmak veya ihtiyaç sahibi bir aileye doğrudan yardım ulaştırmak temlik kapsamında değerlendirilebilir. Ancak bir kurumun bütçesine doğrudan para aktarmak çoğu klasik fıkıh yorumuna göre temlik şartını karşılamadığı için tartışmalı görülmektedir. Kurumlar zekât toplayabilir mi? Evet, zekât toplayan kurumlar olabilir. Ancak burada kritik ayrım vardır. Bir kurum zekâtı toplayıp bunu fakirlere, borçlulara veya diğer hak sahiplerine ulaştırıyorsa bu farklıdır. Burada kurum sadece bir aracı konumundadır. Ancak kurum zekâtı kendi personel maaşına, bina giderlerine, kira masraflarına, inşaatına veya genel bütçesine aktarıyorsa mesele değişmektedir. Son yıllarda sık sorulan soru da budur: “Camiye, medreseye, Kur’an kursuna, tekkeye, derneğe zekât verilir mi?” Bu konuda birçok fıkıh otoritesi bunun caiz olmadığını ifade etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı ne diyor? Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Din İşleri Yüksek Kurulu açık şekilde zekâtın doğrudan kurumun kendi ihtiyaçları için kullanılamayacağını belirtmektedir. Kurum, zekâtı alıp hak sahiplerine ulaştırabilir. Ancak kurumsal harcamalar için kullanamaz. Çünkü burada temlik şartı ortadan kalkmaktadır. Din İşleri Yüksek Kurulunu açıklamasına göre: “Bu âyette (9:60) belirtilenler kurum değil, bireylerdir. Buna göre zekât bizzat bireye veya onun vekiline verilmelidir. Bu genel ilkeye göre adı ne olursa olsun kurumlara zekât verilmez. Âlimlerin çoğunluğunun görüşü bu istikamettedir“ (Din İşleri Yüksek Kurulu, 12.03.2025a; bkz. (Kasani, Bedâ’i, 2/43-46; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 2/272; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/497-498). “Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak tarafından belirlenen yerler dışında herhangi bir yere verilmesi veya cami, köprü, yol, okul, yurt, çeşme gibi yerlere sarf edilmesi caiz değildir. Zira zekât ve fıtır sadakasının sahih olmasının şartlarından biri de bunların zekât alması caiz olan gerçek kişilere temlik edilmesidir. Buna göre okullar, Kur’ân kursları, camiler ve benzeri hayır kurumları, zekât verilecek yerler bağlamında “fî sebîlillâh” kapsamına girmez“ (Din İşleri Yüksek Kurulu, 12.03.2025b). Aynı hususu Diyanet´e bağlı olan imamlar da, Diyanet TV´de dile getiriyorlar (Diyanet TV, 09.12.2019, 02.07.2020, 05.01.2022). Zekâtın kurumlara verilemeyeceğini belirtiyorlar. Sorularla İslamiyet’in görüşü Dijital platformda fıkıh konularında başvurulan en önemli sitelerden biri olan ve Risale-i Nur camiası tarafından işlenen “Sorularla İslamiyet” sitesi de benzer şekilde zekâtın doğrudan fakire verilmesi gerektiğini ifade etmektedir: “Cami, medrese, yol, köprü gibi yerlerin inşaatına zekât verilmez. Ancak, aldıkları zekât ve fitreleri bir fonda toplayıp bunu yalnızca Tevbe Suresi'nin 60. ayetinde belirtilen yerlere sarf ettikleri bilinen ve kendilerine her bakımdan güvenilen kimseler eliyle yönetilen dernek, kurum ve yardımlaşma fonlarına zekât ve fitre verilmesinde dinen bir sakınca yoktur. […] Bu kuruluşlar zekâtı gerekli olan yerlere ulaştırıyorsa zekât verilebilir“ (Sorularla İslamiyet, k.A.). Fatih Kalender neden kuruma zekâtı savunmuyor? İslami ilimler, fıkıh ve fetva konularında tanınan bir din alimi ve İsmailağa cemaatine mensup olan Fatih Kalender meseleye klasik fıkıh açısından yaklaşmaktadır. Çünkü zekâtın mantığı kurumsal yapı finansmanı değil, bireysel hak sahipliğidir. Bir medresede okuyan fakir talebeye zekât verilebilir. Ancak bu medresenin tadilatı yapılsın diye zekât verilmesi klasik şartlara uymaz (Kalender, 03.04.2021, 01.05.2021, 21.04.2022, 07.03.2025, 21.03.2025, 27.03.2025). İhsan Şenocak’ın yaklaşımı Diğer başka tanınmış bir alim olan İhsan Şenocak da bu konuda şahıs odaklı dağıtımı esas almaktadır. Onun yaklaşımında da zekâtın kurumsal bütçeye aktarılması yerine hak sahiplerine yönlendirilmesi ön plandadır (Şenocak, 01.04.2024). Nurettin Yıldız neden temkinli davranıyor? Nurettin Yıldız da zekât konusunda doğrudan kurumsal harcamaları meşrulaştıran geniş yorumlara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgulayan isimlerden biridir. Çünkü zekât ibadeti keyfi yorumlarla genişletilemez. Yıldız´a göre: “Zekât fakir Müslüman’ın hakkıdır. İslam uğruna iş görüyor olsalar bile kurumlara zekât verilemez. Kursta netice de bir kurumdur. Kur’an’a hizmet ediyor olması bu hükmü değiştirmez. Bu başlığı, ´Kur´an kursu talebesine (verilir mi?)´ şeklinde değiştirmemiz durumunda ise mümkündür. Çünkü talebe bireydir, zekât bireyin hakkıdır“ (Yıldız, 12.10.2018, 02.02.2019). “Allah yolunda olanlar (fisibelillah)” ifadesi Kurumlara zekât verilebilir diyenler genelde ayette geçen “Allah yolunda olanlar (fisibelillah)” ifadesi geniş yorumlanmaktadır. Buna bağlantılı olarak aşağıdaki vereceğimiz İslam alimlerini referans olarak göstermektedirler. Alauddin al-Kasani (12. YYL), İmam Kasani, Bedâiü’s-Sanâî eserinde Allah yolunun geniş yorumlanabileceğini ifade eder: “Allah yolunda olanlardan maksat Allah’a yaklaştıran her şeydir. Eğer ihtiyaç hâsıl olursa bu manaya Allah’a itaat yolunda çalışanlar ve bütün hayır yolları girer” (Kasani, cild 2, s. 451). Ancak burada doğrudan modern dernek bütçeleri, şirket yapıları veya kurumsal kasalar tartışılmamaktadır. Orta çağ fıkıh metnini bugünkü kurumsal finans modeline doğrudan taşımak metodolojik hata olur. Net olarak sadece Fahreddin er-Râzî (1150-1210) kurumlardan bahseder: “Allah yolundakiler tabiri, tabiri, sadece gazilere mahsus değildir. Zekât bütün hayır yollarına verilir. Ölülerin techiz ve kefenlenmesine, kalelerin yapılması ve cami inşası bunlara girer” (Er-Razi, 2017, XVI/113) ifadesini kullanır. Bu ise çoğunluk görüşü değildir, bu geniş yorum cumhurun temlik şartıyla uyumlu görülmemiştir. Elmalılı Hamdi Yazır (1878-1942) ise cihad yollarına dikkat çeker ve bütün cihat yollarına sarf edilebileceğine işaret eder: “Ancak mücahidlerin cihatta muhtaç oldukları her türlü levazım ve mühimmat, yani ´Onlara karşı kuvvet hazırlayın´ (Kur´an, 8:60) âyetinin kapsamı içinde olup da yalnızca kendi imkânları ile tedarik edilmesi mümkün ´cihad´ ihtiyaçlarının hepsi bu fî sebîlillâh harcama yerine girer. […] Sadaka sahibi, sadakasını fî sebîlillah olmak üzere muhtaç olan mücahidlere temlik veya komutana teslim etmekle vacibi eda etmiş olur. Kumandan da onu velayet yoluyla alıp, mücahidlerin cihattaki ihtiyacına yerli yerinde ve en uygun şekilde harcamakla velayet görevini ifa etmiş ve emaneti yerine ulaştırmış olur. Ve ihtiyacın özelliğine göre, mücahidlerin doğrudan doğruya şahısları söz konusu olmayıp teker teker temlik gerekli olmayabilir. Mesela, yiyecek ve giyecek şahsa tahsis edilebilir de ağır silahlar birliğin emrine tahsis edilir. Daha doğrusu kumandanın emrine verilir” (Yazır, 2018, IV/2578-2581). Öncelikle Elmalılı burada sadakadan bahsediyor. Sadaka ve zekât ayrı ibadetlerdir. Velev ki zekattan bahsetmiş olsa dahi, Elmalılıya göre, zekât cami, köprü veya benzeri yapıların inşasına doğrudan harcanamayacağını ortaya koymaktadır. Ancak zekât almaya uygun olan kimselerin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kullanılabileceği belirtilmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın verdiği örneğe göre zekât, doğrudan bir hayır kuruluşuna teslim edilebilir. Ardından o kuruluşun yetkilileri, bu zekâtı hak sahiplerinin uygun ihtiyaç alanlarında değerlendirebilir. Bediüzzaman Said Nursi (1876-1960) Münazarat eserinde şöyle der: “Büyük bir çeşme var. Şimdiye kadar yanlış yerde kullanılarak verimsiz topraklara akıtılıp bazı dilenci ve acezenin gelişip yeşermesine sebep oldu. Bu çeşmeye güzel bir kanal yapınız. İslâmî hizmetlerinizle şu havuza dökünüz. Sonra da kemâlat bostanınıza su veriniz. Bu hiç tükenmez ve bitmez bir kaynaktır. […] (O çeşme) Zekât. […] Ezkiya (zeki insanlar) zekâvetlerinin (zekâlarının) zekâtını ve ağniya (zenginler) velev zekâtlarının zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletimiz de baka milletlerle yolda karşılaşabilir” (Nursi, 1996, s. 59-60). Bu ifade doğrudan teknik bir fıkıh fetvası değildir. Bediüzzaman burada açık şekilde zekât kavramını kullanmaktadır. Ancak bu ifade, zekâtın kimlere verileceği, temlik şartının nasıl uygulanacağı veya fıkhî tahsis alanlarının nasıl belirleneceği gibi detaylı bir fetva tartışması bağlamında söylenmemiştir. Daha çok Müslüman toplumun geri kalmışlıktan kurtulması, eğitimde ilerlemesi ve toplumsal kalkınmanın sağlanması için maddi imkânların doğru alanlara yönlendirilmesi gerektiğini vurgulayan sosyolojik ve medeniyet perspektifli bir değerlendirmedir. Dolayısıyla bu ifadeden doğrudan modern kurum bütçelerine zekât verilebileceği sonucu çıkarmak ciddi bir metodolojik sıçramadır. Ayrıca Bediüzzaman’ın birçok eserinde klasik Ehl-i Sünnet fıkhına aykırı bağımsız bir zekât sistemi önerdiğine dair açık bir fetva bulunmamaktadır. İlgili âyetteki “Allah yolunda” anlamına gelen ifadeyi yine Diyanet İşleri Yüksek Kurulu güzel bir şekilde açıklıyor: “Orduyla birlikte savaşa gitmek istediği halde maddî imkân bulamayan mücahitleri içermektedir. Hac yoluna çıkıp fakir duruma düşen hac yolcularını da bu kapsamda değerlendirenler vardır (el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/188). Buna göre okullar, Kur’ân kursları, camiler ve benzeri hayır kurumları, zekât verilecek yerler bağlamında “fî sebîlillâh” kapsamına girmez” (Din İşleri Yüksek Kurulu, 12.03.2025b). Asıl ayrım iyi anlaşılmalı Fakir bir medrese talebesine zekât verilebilir. Borçlu bir öğrenciye zekât verilebilir. Yolda kalmış bir ilim talebesine zekât verilebilir. İhtiyaç sahibi bir aileye cami üzerinden yardım ulaştırılabilir. Bunlar mümkündür. Ancak, cami inşaatı, dernek personel maaşı, kurum elektrik faturası, bina tadilatı, genel bütçe finansmanı gibi yerler zekâtın klasik çerçevesinde problemli alanlardır. Sonuç Zekât, İslam’da sosyal adalet mekanizmasıdır. Kurumsal bağış modeli değildir. Camiler, medreseler, tekkeler ve vakıflar elbette desteklenebilir. Sadaka verilebilir, bağış yapılabilir, vakıf kurulabilir. Ancak zekât ayrı bir ibadettir ve Allah Teâlâ onun muhataplarını zaten açık şekilde belirlemiştir. İbadetlerde iyi niyet tek başına yeterli değildir. Usul de gerekir. Bazen bir kuruma yardım etmek isterken, zekâtın asli gayesini gözden kaçırmamak gerekir. Dolayısıyla fakirin hakkı, kurumların bütçe açığını kapatmak için kullanılmamalıdır. Dr. Cemil Şahinöz Kaynakça · Din İşleri Yüksek Kurulu: Hastanelere alınan sağlık cihazları zekât yerine geçer mi?, 12.03.2025a · Din İşleri Yüksek Kurulu: Zekât âyetinde geçen “fî sebîlillâh”ın kapsamına okullar, Kur’ân kursları, camiler ve benzeri hayır kurumları girer mi?, 12.03.2025b · Diyanet TV: Kur'an kursu veya camilere sadaka verilebilir mi?, 09.12.2019 · Diyanet TV: Kişi, verdiği hayrı sonradan zekâtına niyet edebilir mi?, 02.07.2020 · Diyanet TV: Camiye zekat verilir mi?, 05.01.2022 · El-Fetâva’l-Hindiyye. Huzur Yayınevi: İstanbul, 2024 · Er-Razi F.: Et-Tefsîrü'l-Kebîr. Huzur Yayınevi: İstanbul, 2017 · İbnü’l-Hümâm: Fethu’l-kadîr. Dār al-Kutub al-ʿilmīya: Beyrut, k.A. · İbn Kudâme: El-Muğnî. Polen Yayınları: İstanbul, 2015 · Kalender F.: Zekâtta Temlik Şart mıdır; Dernek ve Vakıflara Zekât Verilebilir mi?, 03.04.2021 · Kalender F.: Cami Kur’ân Kursu veya Medreseye Zekât Verilebilir mi?, 01.05.2021 · Kalender F.: Medrese, Okul ve Câmi İnşaatına Zekât Verilebilir mi?, 21.04.2022 · Kalender F.: Hayır Kurumlarına Zekât Verilebilir Mi, 07.03.2025 · Kalender F.: İhh, Kızılay Gibi Hayır Kurumlarına Zekât Verilebilir Mi?, 21.03.2025 · Kalender F.: Kişi, verdiği hayrı sonradan zekâtına niyet edebilir mi?, 27.03.2025 · Kasani: Bedâiü’s-Sanâî. Dār al-Kutub al-ʿilmīya: Beyrut, k.A. · Nursi S.: Münazarat. Sözler Yayınevi: İstanbul, 2016 · Şenocak İ.: Medrese ve Kur'an Kurslarına Zekat Verilir mi?, 01.04.2024 · Sorularla İslamiyet: Camii, medrese ve dernek gibi topluma hizmet eden müesseselere zekat veya fitre verilir mi?, k.A. · Yazır, E. H.: Hak Dini Kur'ân Dili. Çelik Yayınları: İstanbul, 2018 · Yıldız N.: Kur'an Kursuna Zekat Verilemez mi?, 12.10.2018 · Yıldız N.: Kur’an kursuna zekat istediler, versem bir sıkıntı olur mu?, 02.02.2019
-
Beim Rezitieren des Korans versehentlich versprochen
Webmaster antwortete auf allahsdiener's Thema in Bittgebete, Koran Lesungen, Glückwünsche
Natürlich ist das nicht schlimm, du hast dich nur versprochen. Du bist doch ein Mensch. -
Paderborner Gespräche 2026: „Erinnern suchen – Verletzlichkeit tragen“ Unter dem Motto „Erinnern suchen – Verletzlichkeit tragen“ lädt das Forum für Komparative Theologie der Universität Paderborn am Mittwoch, 20. Mai, von 18 bis 19.30 Uhr zu einem Podiumsgespräch mit anschließender Diskussion in die Aula des Liborianums (An den Kapuzinern 5-7, 33098 Paderborn) ein. Als Gäste nehmen die Theologin Dr. Martina Aras, die Künstlerin Ella Ponizovsky Bergelson und der Soziologe Dr. Cemil Sahinöz teil. Eine Anmeldung ist online möglich. Theologin Dr. Martina Aras ist Integrationsbeauftragte der Evangelischen Kirche von Westfalen im Kreis Lübbecke und erläutert die Bedeutsamkeit von Erinnerungspraktiken in sogenannten Minderheitenkirchen. Sie berichtet am Beispiel aramäischer Christ*innen, wie und wo Erinnern gemeinschaftliche und individuelle Identitäten prägt. Künstlerin Ella Ponizovsky Bergelson arbeitet unter der Maxime „Language As Matter“. Sie stellt ihr seit 2025 am Horwitz-Wassermann Holocaust Memorial Plaza in Philadelphia installiertes Projekt „Lay-lah Lay-lah“ (Night Night, לַיְלָה לַיְלָה) vor, ein Wandgemälde, das die Fragilität kultureller Erinnerungen in 28 Sprachen und 17 Schriftarten widerspiegelt. Dr. Cemil Sahinöz ist Integrationsbeauftragter für das Deutsche Rote Kreuz (DRK) im Kreis Gütersloh und berichtet von Konfrontationen mit diskriminierenden Strukturen im Alltag. Er berät Menschen mit Diskriminierungserfahrungen und begleitet Betroffene. Moderiert wird die Veranstaltung von Dr. Mohammed Abdelrahem, Yael Attia und Katja Grashöfer vom Zentrum für Komparative Theologie und Kulturwissenschaften (ZeKK) der Universität Paderborn. Die begonnenen Diskussionen und Gespräche können beim anschließenden Empfang weitergeführt werden. Das Forum für Komparative Theologie ist ein Verbundprojekt mit Beteiligung des ZeKK und wird vom Ministerium für Kultur und Wissenschaft des Landes Nordrhein-Westfalen (MKW NRW) gefördert. Universitä Paderborn, 12.05.2026 https://www.uni-paderborn.de/veranstaltung/paderborner-gespraeche-2026-erinnern-suchen-verletzlichkeit-tragen-1
-
As salamu alaikum, ich habe mich vor einigen Jahren beim Rezitieren des Korans versehentlich so versprochen, dass ich damit wahrscheinlich wirklich etwas Schlechtes gemacht habe. (Das habe ich aber nicht absichtlich gemacht). Es handelte sich dabei um die Surenverse Ayat 18:1-10; 101-110, bei deren Schaytan während meiner Rezitation meine Zunge so brach, dass ich versehentlich statt "dschahannama" das Wort "dschannama" und anstelle von "dschannātu" das Wort "dschahannatu" oder "dschahannamu" sprach - also Paradies mit Hölle und Hölle mit Paradies als Zungenbrecher verwechselte, weil ich diesen Text noch nicht gut in Arabischer Sprache sprechen konnte. Das habe ich aber nicht absichtlich gemacht. Hoffentlich ist das nicht schlimm. A'uzu billahi minashaitan-irradschim Bi-smi llāhi r-raḥmāni r-raḥīm al-ḥamdu li-llāhi llaḏī ʾanzala ʿalā ʿabdihi lkitāba wa-lam yadschʿal lahū ʿiwadschā qayyiman li-yunḏira baʾsan schadīdan min ladunhu wa-yubaschschira l-muʾminīna llaḏīna yaʿmalūna ṣ-ṣāliḥāti ʾanna lahumu ʾadschran ḥasana mākiṯīna fīhi ʾabada wa-yunḏira llaḏīna qālū ttaḫaḏa llāhu walada mā lahumu bihī min ʿilmiu wa-lā li-ʾābāʾihim kaburat kalimatan taḫrudschu min ʾafwāhihim ʾi yaqūlūna ʾillā kaḏiba fa-laʿallaka bāḫiʿun nafsaka ʿalā ʾāṯārihim ʾin lam yuʾminū bi-hāḏā l-ḥadīṯi ʾasafa ʾinnā dschaʿalnā mā ʿalā l-ʾarḍi zīnatan lahā linabluwahumu ʾayyuhum ʾaḥsanu ʿamala wa-ʾinnā la-dschāʿilūna mā ʿalayhā ṣaʿīdan dschuruza ʾam ḥasibta ʾanna ʾaṣḥāba l-kahfi wa-r-raqīmi kānū min ʾāyātinā ʿadschaba ʾiḏ ʾawā l-fityatu ʾilā l-kahfi fa-qālū rabbanā ʾātinā min ladunka raḥmatan wa-hayyiʾ lanā min ʾamrinā raschada allaḏīna kānat ʾaʿyunuhum fī ġiṭāʾ in ʿan ḏikrī wa-kānū lā yastaṭīʿūna samʿa ʾa-fa-ḥasiba llaḏīna kafarū ʾai yattaḫiḏū ʿibādī min dūnī ʾawliyāʾ ʾinnā ʾaʿtadnā dschahannama li-l-kāfirīna nuzula qul hal nunabbiʾukum bi-l-ʾaḫsarīna ʾaʿmāla allaḏīna ḍalla saʿyuhum fī l-ḥayāti d-dunyā wahum yaḥsabūna ʾannahum yuḥsinūna ṣunʿa ʾulāʾika llaḏīna kafarū bi-ʾāyāti rabbihim waliqāʾihī fa-ḥabiṭat ʾaʿmāluhum fa-lā nuqīmu lahum yawma l-qiyāmati wazna ḏālika dschazāʾuhum dschahannamu bi-mā kafarū wa-ttaḫaḏū ʾāyātī wa-rusulī huzuwa ʾinna llaḏīna ʾāmanū wa-ʿamilū ṣ-ṣāliḥāti kānat lahum dschannātu l-firdawsi nuzula ḫālidīna fīhā lā yabġūna ʿanhā ḥiwala qul law kāna l-baḥru midādan li-kalimāti rabbī la-nafida l-baḥru qabla ʾan tanfada kalimātu rabbī wa-law dschiʾnā bi-miṯlihī madada qul ʾinnamā ʾana bascharun miṯlukum yūḥā ʾilayya ʾannamā ʾilāhukum ʾilāhun wāḥid faman kāna yardschū liqāʾa rabbihī fa-l-yaʿmal ʿamalan ṣāliḥan wa-lā yuschrik bi-ʿibādati rabbih ʾaḥada Wa alaikum salam
-
Camii, Tekke, Medreseye, kurumlara zekat verilirmi?
Webmaster antwortete auf Legend Killer's Thema in Dini konular
- Früher
-
Einsamkeit, Spielsucht und Diskriminierung nehmen zu
Webmaster antwortete auf Webmaster's Thema in News und Artikel aus aller Welt
Westfalen Blatt, 11.05.2026 -
Meselâ, sefer eden, namazını kasreder. Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. İllet, seferdir; hikmet, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat olmasa da, namaz kasredilir. Sefer olmasa, hânesinde yüz meşakkat görse, yine namaz kasredilmez. Çünkü meşakkat filcümle bazan seferde bulunması, kasr-ı namaza hikmet olmasına kâfidir ve seferi illet yapmasına da yine kâfidir. Said Nursi, 9.Lem’a: 84 Ruhsat-ı şer'iye olan kasr-ı namaz ve takdim tehir, vesait-i nakliye bir kararda olmadığı için, onlara bina edilmez. Belki, kaide-i şer'iye olan kasr-ı namaz, sabit olan mesafeye bina edilebilir. Eğer denilse ki, tayyareyle ve şimendiferle bir saatte giden, zahmet çekmiyor ki, ruhsata müstehak olsun. Elcevap: Tayyare ve şimendiferde abdest alıp vaktinde namazını kılmak, yayan serbest gidenlerden daha ziyade müşkülât bulunduğu için, ruhsata sebebiyet verir. Her neyse, şimdilik bu kadar yazılabildi. Bu mesele-i şer'iyeyi ulema-i İslâm halletmişler, bize ihtiyaç bırakmamışlar. Şimdi hazır Doktor Hayri ve Terzi Mustafa, kendi hisselerine arz-ı hürmet ve selâm ederler. Said Nursî (Barla Lahikası, 293.Mektup)
-
Camii, Tekke, Medreseye, kurumlara zekat verilirmi?
Webmaster antwortete auf Legend Killer's Thema in Dini konular
-
Reichsbürger Hareketi: Almanya’da Devlet Karşıtlığının Kökleri ve Tehlikeleri Almanya’da yaklaşık 30.000 kişiyi kapsayan Reichsbürger hareketi, toplumun bir kısmında merakla ve tereddütle izlenen ve hatta zaman zaman alay konusu yapılan bir oluşumdur. Ancak onları yalnızca tuhaflık olarak görmek büyük bir yanılgıdır (Schönberger, Schönberger, 2023). Çünkü bu çevre, hem devletin temel kurumlarını reddetmekte hem de şiddet eylemlerine başvurmaktadır. Ortada ciddi şekilde endişelendiren bir tablo vardır. İdeolojik Çerçeve Reichsbürger hareketine mensup kişiler, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin meşru bir devlet olmadığına inanırlar. Onlara göre bugünkü Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Müttefikler tarafından olusturulmuş sahte bir yapıdır. Bunu ya “işgal rejimi” olarak tanımlarlar ya da “BRD GmbH” adını verdikleri sahte bir şirket olarak görürler. İkinci Dünya Savaşından sonra barış anlaşmasının imzalanmadığını öne sürerek halen savaş hukuku geçerliymiş gibi davranırlar. 1990’daki İki Artı Dört Anlaşmasını, yani Doğu ve Batı Almanya ile ABD, Sovyetler, İngiltere ve Fransa arasında imzalanarak Almanya’nın birleşmesini ve uluslararası sınırlarının tanınmasını sağlayan anlaşmayı, kabul etmezler. Bu nedenle, bazıları 1871’de kurulan Alman İmparatorluğu’na geri dönülmesini isterler. Kimileri ise 1919 Weimar Anayasası’nı temel alırlar. Hatta Hitler’in halefi Karl Dönitz’in devlet başkanı olmaya devam etmesi gerektiğini savunanlar da vardı, ancak 1980´de vefat eden Dönitz, bu rolü reddetmiştir. Hareket üyelerinin ortak paydaları, Federal Almanya’nın gayrimeşru olduğu düşüncesidir. Tarihsel Arka Plan Hareketin kökeni 1980’li yıllara kadar uzanır. Deutsche Reichsbahn’da çalışan bir işçi işten çıkarıldığında, hukuk sistemine karşı saplantılı bir tutum geliştirmiş ve kendi fikirlerini yaymaya başlamıştır. Bu bireysel isyan, zamanla farklı çevreler tarafından benimsenmiş ve bugünkü dağınık yapı ortaya çıkmıştır. Hareketin Yapısı Reichsbürgerler merkezi bir örgütlenmeye sahip değildir. Çoğu zaman birbirinden kopuk bireyler ya da küçük, istikrarsız gruplar halinde hareket ederler. Bu durum devlet için takip ve müdahale süreçlerini zorlaştırır. Ayrıca tüm üyeler ideolojik olarak aynı yerde durmaz. Bazıları aşırı sağcı eğilimlere sahiptir, ancak hepsi bu çizgide değildir. Bu çeşitlilik, hareketi daha karmaşık ve öngörülemez kılar. Hukuka Saplantı ve Sözde Devlet Yapıları Reichsbürgerler, özellikle hukuka dair takıntılı bir yaklaşım sergiler. Onlar için hukuk metinleri, otoriteyi zorlamak ve devletin meşruiyetini tartışmaya açmak için kullanılır. Kendilerine ait mühürler, armalar, kimlikler ve resmi belgeler üretirler. Kendi uydurdukları “bakanlıklar” ve “mahkemeler” aracılığıyla hayali bir devlet düzeni kurarlar. Devlet kurumlarını uzun metinlerle, yüzlerce sayfalık dilekçelerle ve komplike yazılarla adeta boğarlar. Böylece meşru kurumların işleyişini yavaşlatmaya ve otoriteyi sarsmaya çalışırlar. Kendilerini ise çoğu kez “Selbstverwalter”, yani kendi kendini yöneten bireyler olarak tanımlarlar. “Reichsbürger” ifadesi aslında dışarıdan yapılan bir tanımlamadır. Şiddete Yöneliş Fakat Reichsbürgerler yalnızca belgelerle uğraşan bireyler değildir. Birçok şiddet vakası gerçekleşmiştir. 2016 yılında bir üye kendi arazisini “devlet” ilan etmiş ve polisleri içeri almak istemediği için ateş açmıştır. Yine 2016 senesinde benzer bir olay yaşanır. Polisler, şüpheli bir durum sebebiyle bir üyenin kayıtlı silahlarını kontrol etmek isterler. Fakat bu üye de polisleri kendi arazisine sokmak istemez ve gelen polislere ateş açar ve bir polis hayatını kaybeder. 2020 yılında Berlin’de düzenlenen bir gösteride Reichsbürger grupları Federal Parlamento binasını basmaya çalışmıştır. Bu girişim Almanya’da ciddi bir şok etkisi oluşturmuştır. 2022 yılında ise Almanya tarihinin en büyük anti-terör operasyonlarından biri yapılmıştır. 3.000 polis eş zamanlı baskınlarla Heinrich XIII ve çevresindeki yapılanmayı hedef almıştır. Bu yapılanmanın içinde eski bir Bundeswehr subayı ve bir AfD milletvekili de yer alıyordu. Planları meclisi basmak, milletvekillerini rehin almak ve bazılarını infaz etmekti. Bu olay, hareketin radikalleşme potansiyelini en net biçimde ortaya koymuştur. Sosyolojik ve Psikolojik Dinamikler Reichsbürger hareketinin genişlemesi tesadüf değildir. Bu çevrelere katılan bireyler genellikle kendilerini dışlanmış, değersizleşmiş ya da devlet tarafından görmezden gelinmiş hisseder. Modern toplumun karmaşık yapısı, bürokrasinin soğuk dili ve artan güvensizlik duygusu onları alternatif bir gerçeklik aramaya yöneltir. Psikolojik açıdan bakıldığında komplo teorilerine duyulan güçlü eğilim öne çıkar. Bu kişiler, dünyayı gizli güçlerin yönettiğine ve Federal Almanya’nın bir işgal rejimi olduğuna inanır. Bu düşünce, onlara hem bir kimlik hem de üstünlük duygusu kazandırır. Kendilerini “gerçeği gören azınlık” olarak tanımlarlar. Hukuk takıntısı da aynı şekilde bireysel çaresizlik duygusunun telafisi gibidir. Uzun metinler yazmak ve kurumları dilekçelerle boğmak, aslında güçsüzlüğü kontrol etme çabasıdır. Komplo Teorileri ve Algı Dünyası Bahsettiğimiz gibi Reichsbürgerler, komplo teorileriyle kendilerini beslerler. Onlara göre gerçek devlet gizlenmiş, mevcut düzen ise sadece bir aldatmacadan ibarettir. Müttefiklerin, gizli grupların ya da finans çevrelerinin Almanya’yı kontrol ettiğine inanırlar. Bu söylemler, özellikle devlete güveni az olan kesimlerde karşılık bulur. Sonuç Reichsbürger hareketi, Almanya için küçümsenmeyecek bir tehdittir. Sayıları 30.000 civarında olan bu çevre, her ne kadar örgütsel olarak dağınık olsa da şiddete başvurabilecek potansiyele sahiptir. İdeolojik fantezileri, hukuk takıntıları ve komplo teorileri, modern toplumun oluşturduğu yabancılaşma ile birleştiğinde tehlikeli sonuçlar doğurur. Onları yalnızca alay konusu yapmak, asıl tehlikeyi görmezden gelmek anlamına gelir. Bu nedenle Reichsbürger hareketi hem güvenlik güçlerinin hem de toplum bilimcilerin dikkatle izlediği bir olgu olmaya devam edecektir. Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mayis 2026 Kaynak Schönberger C., Schönberger S.: Die Reichsbürger. Ermächtigungsversuche einer gespenstischen Bewegung. C.H. Beck: München, 2023
-
Einsamkeit, Spielsucht und Diskriminierung nehmen zu
Webmaster antwortete auf Webmaster's Thema in News und Artikel aus aller Welt
