Jump to content
Qries Qries Qries Qries Qries Qries

Recommended Posts

  • Replies 183
  • Created
  • Last Reply

Top Posters In This Topic

Hickimse dinin kendisini, temelini ögrenmek icin Risalelere basvurmaz.

Bu konuda siyer, ilmihal, fikih vs. kitaplari var, sahabelerin hayati, Islami sahislarin hayati hakkinda kitaplar var.

Kur'an da camiide hocadan ögrenilir, veyahut baska Kuran'i bilen kisiden.

Dinin temellerini ögrendikten sonra (veyahut paralel bir sekilde) Risaleler okunur.

Sorularlarisale veyahut sorularla islamiyet gibi sayfalara bir göz at istersen Risalenin nasil bir eser olduguna dair.

Risalede genelde imani bahisler ele alinir. Namazin nasil kilinisi degil, ne icin bes vakitde kilinisi aciklanir. Orucun tutma sekli degil, hikmetleri, faydalari, ahiretin/hasrin var olmasinin ispati, Allah'in varliginin delilleri vs vs. Genelde imani bahisler. Bunlari biri sana illa ki ögretmesi gerekmez.

 

Bunu senden duymak ilginc.

Link to comment
Share on other sites

Benim demek istedigim bakin böyle bir sey, bu yaninda oturan ve kitab okuyan, has taleblerinden faidalaniyor, ziyaret ediyor ve ders aliyor, bu islamidir:

 

http://www.nurpenceresi.com/2120/ism-i_kayyum_otuzuncu_lema_6_nukte_5_sua_2_mesele

 

Benim sözüm bunu terk edenler. Islama ters düser. Katilmaniza gerek yok. Bu benim görüsüm.

Edited by Sunnit
Link to comment
Share on other sites

.

 

M.Fethullah Gülen Hocaefendi' nin bazý talebelere Risale-i Nur'u anlamak üzere ve sadeleþtirme hakkýnda sohbetinde, talebelerin kaydettiði bazý beyan ve ifadeleri:

 

Arapça' da 62.000 kelimenin Türkçe karþýlýðý yoktur. Siz isteseniz de tam tercüme yapamazsýnýz. Mesela Rububiyet, Uluhiyet... , gibi. Bu kelimelerin karþýlðý yoktur. Arapça' dan tercüme kesinlikle orjinal olmaz ve mana bozulur. En az verim de maalesef Türkçe tercümede olmaktadýr. Risaleleri anlamak için sadece dilde ýsrar etmemelidir.

 

Biraz sabýr, azýcýk gayret ve dikkat inþallah hedefe ulaþtýrýr.

 

Kitap sadeleþtirme speküle bir meseledir, mevzudur. Tercüme edilen eserler bir bakýma incil akibeti gibidir. Her sadeleþtirmede bir çok tavizler verilir. Ve açýlan kapý kapanamaz. Risalelerin en aðýr yerleri ya Medrese- i Yusufiye'de ya da 10- 12 hastalýðýn insanýn üzerinde abandýðý dönemlerde katip usulü yazýlmýþtýr. (Katip usulü demekle; Hocaefendi Nurlarýn tamamen ihtiyarý haricinde mahza Ýlham- ý Ýlahî olduðunu beyan etmektedir.)

 

Yazýlýþýnda dahi bir hikmet vardýr.

 

Ýslam'a doymuþ ve dolmuþ insanlar olmak için bu kitaplarý mukayeseli olarak en az 5 (beþ) defa okumak gereklidir. Bir ara 3 (üç) defa okunsa da olur demiþtim ki Üstadým beni rüyada iken ikaz etti tekrar bu sayýyý beþe çýkardým.

 

Kitaplarý iyi bilen aðabeyleri ve kardeþleri bulmaya çalýþýn ve mütalaa edin.

 

Risale-i Nurlar çok kýskançtýr ve kendine aþýk olmayana yüzündeki peçeyi sýyýrmaz.

 

Müellifi Muhteremin neþredilmemiþ kitaplarýndan tutun da; Lenin'e , Freud'a , Marks'a kadar hepsini okudum. Dedim ki; onlarýn yollarýný taktiklerini de öðreneyim. Ama þimdi diyorum ki; bu kitaplarý (Risale- i Nurlarý ) en az beþ defa okuyun, baþka bir þey istemez!.. .

 

Risaleleri þu zamanda iyice anlamadan baþka þeylere tevessül ederseniz; bir yerde mutlaka mantýk hatasý yaparsýnýz. Eðer siz Ýstanbul'da üçlerin, Urfa' da ikilerin elle sayýldýðý bir dönemi idrak etseydiniz, þimdiki þu

halde þükreder ve vefa ne demek o zaman anlardýnýz.

 

Risaleler okyanus gibidir.. .

 

Bazý yerleri sahil kýyýsý gibidir. Bazý yerleri 25- 30 metre gibidir, -ihtisas ister. Bazý yerler vardýr ki bir kaç yüz metredir ve kalp ve ruhun derece- i hayatýna çýkmayan orada yüzemez. Bazý yerler bir kaç bin metre derinlikteki yerlere benzerler. Kalbi nefsine, cesedi midesine galebe edemeyenler oralarda yüzemezler. En büyük transatlantikler dahi Guamm çukurundaki merkezkaç kuvveti riskini göze almazlar. Bazý yerler Allah' ýn kainata va'zettiði mizana ayna olarak Everest tepesinin zýddý. Guamm çukuru gibi derindir ki (11 .000m .) orada yüzmek için Vekil- i Müceddit- i Elf-i Salis- i Aþr olmak; öyle bir dalgýç olmak lazýmdýr.

 

 

 

 

Link to comment
Share on other sites

Badıllı ağabeyden sadeleştirme açıklaması

16 Şubat 2012 / 10:21

Said Nursi'nin talebelerinden Abdülkadir Badıllı ağabey, sadeleştirilme konusunda bir yazı kaleme aldı

 

Risale Haber-Haber Merkezi

Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Abdülkadir Badıllı ağabey, Risale-i Nur'un sadeleştirilmesi konusunda yazılı bir açıklama gönderdi.

Açıklama aynen şöyle:

YİNE TAHRİF EDİLMİŞ SAHTE LEM’ALAR KİTABI MEVZU’U

Ufuk yayınevinin notu diye muharref Lem’aların başına konulan yazıda; şu tahrif girişimine cesaret, hakikat aleminde bir sulandırma, yozlaştırma ve nursuzlaştırma iken, kendi zaviyelerinden ileri sürdükleri esbab-ı mucibeler, aslında Hz. Bediüzzaman'ın kudsi üslup ve te’lif ahengiyle bir istihza etme girişimi olduğu gibi, Nur okuyucularının aralarındaki samimi takdir hislerini, uhuvvet ve muhabbet rabıtalarını bozmak ve ifsad etmek için fitneyi, dedikoduyu ikaz edip alevlendirmektir. Hangi yorumu getirseler, hal ve mesele bundan ibarettir.

Evet, Risale-i Nurun samimi okuyucuları, yani doğrudan Nurun talebelerinin muazzam cemaati, Hocaefendiye bağlı olanlar hakkındaki, eski menfi hisleri bırakma ve takdir ve muhabbetle yanaşma ve kabullenme yolunda mesafe alırken, birden bire ve aniden istişaresiz olarak, böyle bir tahrif ameliyesine cesaret etmeleri altında acaba hususi bir kasıtla, mezkür muhabbet ve kaynaşmayı izaleye yönelik bir teşebbüs olmasın mı?!.

Hani, Hocaefendi ve ona bağlı cemaati, diyalog ve istişareyi Hıristiyanıyla, Yahudisiyle, Mecusisiyle yaptıkları ve onu -bizim de takdir ettiğimiz- bugünkü dünyada zaruri ve çok lüzumlu gördükleri halde, Risale-i Nurun neşir, tercüme ve dünyaya duyurma mesele ve hususiyetlerini acaba neden ve niçin ve hangi sebebe binaen, Hz. Bediüzzaman’ın varis ve naşirleri olan Nurun hayatta kalmış erkan ve naşirleriyle diyaloğa geçip istişare etme nezaketinde bulunmuyorlar? Yani buna tenezzül etmeye yanaşmıyorlar.?!.

Evet, kesin bir tahrif olan şu sadeleştirme işi hususunda, sadece bir sadeleştirme değil, Nurların metni içine herhangi bir kelimenin ilavesine, dipnotlarda bazı meal veya izah getirilmesine, Nur kitaplarının ahirine lüğatçeler eklenmesine dair istenilen izinler Hazret-i müellif olan Bediüzzaman Üstadımız müsaade etmemiş, izin vermemiştir. Bu davayı sabit ve ispatlı vesikalarla “Sadeleştirme asri bir tahriftir” isimli eserimizde yazmışız.

Bundan bir müddet önce neşrettiğimiz bir yazıda kat’i ispata dayanan bir kanaatle kaydettiğimiz gibi, tekraren deriz ki: Hz.Bediüzzaman şuna buna benziyen sıradan bir alim, bir hoca değildirki, onun yazdığı eserler, başkalarının eserleriyle bir tutulsun ve onda keyfice tasarruflar yapılsın!

Ramazan Balcı beye,

Sahte ve silik Lem’aları yayınlayan Ufuk Yayınevi'nin notuna karşı daha bir iki kelam etmek isterken, Risale Haber'e düşen Ramazan Balcı isimli zatın yorumu gözüme ilişti, göz gezdirdim. Bu zat, hem nalına hem mıhına vurur tarzında ve tabiri caizse çifte standartlı oynama ile; hem sadeleştirmeye taraftar olmadığını söylemekte hem onun haklılığını savunmaktadır. Bu arada ağabeylerin adıyla neşredilen yazılarını tenkid ediyor, beğenmiyor, serttir, mütehakkimanedir diyor. Bunu şöyle ifade ediyor: “Kendilerine hürmet edilen ve ağabey kabul edilen muhterem zevat ta farkında olunmadan tezahür eden tahakküm alışkanlığı, farklı fikir serdetmeye mani teşkil etmiş ve netice olarak istişare kamil manada icra edilmemiştir.”

Cevabımız: “Bundan onbeş sene kadar önce, aynı bu mesele olan sadeleştirme teşebbüsü yine malum cemaat tarafından ortaya atıldı. Yine cevablar yazıldı ve ağabeyler olan Hz.Üstadın hizmetkar, varis ve en yakın talebeleri tarafından kaleme alınan hayli yumuşak müşterek yazıları da yayınlandı ve suret-i mahsusada bu yazı F.Hocaya da gönderildi. O gün için, fitneye müheyya bir zemin olan bu mesele kapatıldı veya kapatıldı gibi oldu. Ben de o günlerde bu mevzu ile alakadar bir çok vesikaları, yani sedeleştirmeyi katiyetle reddeden, kabul etmeyen, Nur risalelerinde yazılı belgeleri ve ayrıca Hz.Üstadın şifahi söz, dikte ve davranışlarını müşahede ile nakleden hizmetkar ve varislerinin nakillerin “Sadeleştirme Asri Bir Tahriftir” eserimizde yayınlamıştık. Ve bu mesele bitti zannetmiştik. Ama hayır, bu günlerde yine akıl-mendlik yapan o mütefelsifane cerbezeli hastalık maalesef tekrar nükseylemiştir. Elbette senelerce Hazret-i Üstadın dizi dibinde ve rahle-i tedrisinde diz çökmüş ağabeylerin bu defaki yazıları sert ve ikazlı olmalıdır.

Nurun neşriyatı hakkında elbette fikirler, tedbirler üzerinde tartışmalar olabilir ve olmalıdır. Ancak Nurun meseleleriyle ilgili fikirler, tedbirler yine nurdan alınmalı, Nurların mesleği dairesinde olmalıdır. Daire haricinde uzaktan bakan ve Nur mesleğine aşinasızlık arzeden felsefi kafa ve enaniyetli akıllardan alınmamalıdır.

Bu meyanda Ramazan Balcı, ağabeylere karşı hürmetin nasıl olacağı hakkında bir-iki istişare meclisinde alınan kararları zikrediyor ve onlara bu gibi hususlarda hürmetten ziyade gerçeklere istinadın zaruretinden dem vurmak istiyor.

Cevap: Hz.Üstadın hizmetkar, varis ve en yakın talebeleri hiç kimseden hürmet ve ta’zim beklemiyorlar ve buna ihtiyaçları da yoktur. Lakin o zevat-ı kiram Hz.Bediüzzaman'ın harim-i kudsisinin ikliminden geliyorlar. Onların zatî ve insanî şahsiyetlerine değil, mezkür kudsi iklimden gelmelerinden dolayı, ellerindekine, dillerindekine hürmetin vücubiyeti -Eğer Hz.Üstada ve Nurlara saygıları samimi ise- mutlaka derkâr olmalıdır.

TEHLİKELİ BİR NOKTA

Ramazan Balcı, yazısının ikinci sahifesinde mühim bir noktaya temas etmiş demiş ki: “….ortada önü alınmazsa tehlikeli bir sürecin başladığını söylemek durumundayım. En hafifi gıybet ve dedikodu olmak üzere, iftira ve düşmanlıklara varabilecek bir uçurumun başındayız.”

Doğru söylüyor Ramazan Balcı bey. Evet, nedamet edip geri adım atılmazsa; gıybet, su-i zan, dedikodular olacak. Amma bunun müsebbibi kim? Bu olacak olan fitnenin kapısını açan ve bir derece uzun zaman uyumuş olan fitneyi uyandıran kim?!. İşte o kim ise veya kimler ise; bütün vebal ve günahlar ona ait olacak, onun boynuna yüklenecek.

VAHİ DELİLLERİ

Yine Ramazan Balcı Bey, yazısında kendi anlayışına destek aramak ve yapmak üzere bazı şeyler söylüyor ki, mevzu ile hiç alakası yoktur, derki: “Bugün çoktan unutulmuş olsa da, Risalelerin Osmanlıca, ya da Latin harfleriyle yazılması konusundaki ihtilafta, Üstadın yazılı bir tek satır bırakmaması esasen bize yol gösteren bir tedbirdir.” (Sahife 3)

C: Ramazan bey bunu neye delil olarak getirmiş belli değil. İkincisi: Risalelerin Osmanlıca, ya da Latince yazılması, neşredilmesi ihtilafi, Hz.Üstadın vefatından sonra baş gösterdi. Hz.Üstad hayatta iken, Risalelerin İslam hattıyla devamını istediği gibi, umum için Latin harfleriyle de basılmasına izin vermiş, müsaade etmiştir. Yani onun hayatında bu hususta ihtilaf diye bir şey vaki olmamıştır.Ve mevzu-û bahis değildir.

İSTİHZALI İFADE

Bir alttaki parağrafta sayın yazar şöyle diyor: “İlk zamanlarda sayfalarda geçen ayetlerin meallerini verme ve eserlerin arkasına lüğatçe ekleme …Üstadın tarzına bir ihanet olduğu ileri sürülür reddedilirdi…Her nasılsa bı ihanete alıştık, tartışmıyoruz.”

Bak Ramazan Bey! Senin bu istihzalı kalem oynatışının saygısızlığı Hz.Üstada kadar uzanır. Çünki Hz. Üstadın oniki senelik hizmetkarı, Kahraman Zübeyr Gündüzalp ağabeyin 1969'da bana hususi şekilde yazmış olduğu çok mühim bir mektubunda, Hz.Üstad lüğatçeyi Asay-ı Musa'nın ahirinde görünce, “Bu Risale-i Nuru tahriftir” demiştir. Dipnotlarda da meal ve açıklayıcı şeylere de müsaade etmemiştir demektedir.

Bak kardeşim Ramazan Bey, böyle tepeden bakarak kalem oynatışın, Risale-i Nurların meslek ve meşrebinin künhüne adem-i vukufiyetini gösterir. Sen kendi aklınla ve felsefi bir yaklaşımla bu meseleye bakıyorsun, bilenlerden sorsan, iyi edersin.

GAYR-İ MAKBUL ALTERNATİFİ

Ramazan Balcı bey, sadeleştirme tahrifine meyildarlığını yazısında şöyle karalamış: “tekrar etmeye gerek yok. Risalelerin anlaşılmaya ihtiyacı vardır. Bunun çözümü için sadeleştirme alternatif olabilir mi?,,” (sh.3) ve alttaki parağrafta: “Üstadın Risalelere parmak karıştırma konusundaki şiddetli beyanları … bunlara canla başla itaat ediyoruz. Ancak sözün zahiri altında kasdedilen manaya dikkat etmek gerektir.” dedikten sonra, “Risaleler elle yazılıyor ve yazanların –birkaç isim dışında- yazı ile, Osmanlıca ile bir ilgileri bulunmuyordu. Hiç kimsenin bir harfle dahi oynamaması, eserlerin sıhhatı açısından son derece önemli idi…”

C: Ramazan Balcı bey, bu mevzudaki Hz. Üstadın ve mukarreb Nur talebelerinin hassasiyet, itina, sadakat ve saireleri hakkında köklü bilgiye sahip olmadığından, aklına güvenerek felsefi yorumlarla bir şeyler söylemek istiyor. Evvela sadeleştirme ile ilgili Hz. Üstadın Kastamonu’da 1942’de yazmış olduğu ve az sonra ona geleceğimiz mektubundan sonra 1. Emirdağ hayatında (1944-1948) ve 1949’da Afyon hapsinde ve sonra 2. Emirdağ ve Isparta (1949-1960) hayatında yazmış olduğu ayrı ayrı mektuplarında ve ayrıca davranış ve hareketlerindeki hal ve tavırlarında görülmüş muteaddid vak’alarla suret-i katiyede sadeleştirmeye izin vermemiş, müsaade etmemiştir.

Buna dair şimdi iki örnek veriyorum:

1-1949 Afyon hapsinde İnebolulu merhum İbrahim Fakazlı ağabeyin birkaç büyük meclis cemaatleri içerisinde görmüş, olduğu şu hadiseyi anlatmıştır: “Ben ve Ahmet Feyzi Kul Üstadla beraber hapiste idik. Birgün Ahmet Feyzi efendi (Nur’un manevi avukatı) Üstadımıza, Nurların şu anlaşılma meselesi hususunda uzunca izahlarla bir şeyler anlattı. “Anlaşılır bir dille bütün Şu’abat-ı Uluma Nurların ulaştırılması” ve sairenin gerekliliğini söyledi.

Hz. Üstadın cevabı şöyle zuhûr etti: “kardeşim Ahmet Feyzi! Ben sana onları yapma demiyorum. Ama o takdirde onun üstüne benim ismimi yazmasın. Çünkü o vaziyette o eser benim değildir.”

2- Yine aynı hapiste merhum Ahmet Feyzi ağabey, aynı konuda kendi eliyle İslam hattıyla uzun bir mektup Üstad Hazretlerine yazmış. (Bu mektubun aslı bizde mahfuzdur) Hz. Üstad ise, ikinci günü evlad-ı manevisi ve hizmetkârı Emirdağlı Ceylan Çalışkan ağabeye hitaben kendi kalemiyle şöyle küçük bir pusula yazmış, göndermiş: “Ceylan! Bu mahremdir. Bak sonra yırt. Ahmet Feyzi neyle meşguldur. Sakın Şemsi gibi (Şemseddin Yeşil) nurları tağyir etmesin.”

Bu pusulanın aslı da bizde mahfuzdur. “Sadeleştirme asrî bir tahriftir” rserimizdede klişesiyle neşretmişizdir. Anlayana sivrisinek saz. Anlamayana davul zurna az. Ramazan Balcı kardeşimizin üstte kayıtlı ikinci yorumuna gelince, o yorum tamamen indi bir mûtalaadır. Çünkü lahikalarda sevgili Üstadımızın parmak karıştırma konusunda şiddetli bir beyanı yoktur. Sadece Kastamonu’da iken, Risalelerin Osmanlıca yazılışında görülen bazı mübarek tevafuklar hakkında, İslam köylü Hafız Ali efendi, Hüsrev ağabeye “Sen kalem karıştırdın mı? niçin tevafuk bozuldu?” meselesiyle alakalı olarak, Hz. Üstad’ın son derece yumuşak ve barıştırıcı bir beyanı vardır, başka da hiçbir şey yoktur. Ama Albay H. Hulusi Bey, Barla Lahikası'nda yazılı bir mektubunda: “Ben Risalelerin bir harfine dahi dokunmayı bir cinayet addediyorum. Ben Üstadımın tarz-ı şivesiyle okuduğum zaman, kendimi onun yerinde hissediyorum” demiştir.

Ramazan Balcı’nın: “Risaleler elle yazılıyor ve yazanların birkaç isim dışında yazı ile, Osmanlıca ile bir ilgileri bulunmuyordu” demesi cidden bilgisizliğini gösteriyor. Çünkü Nur Risalelerini yazanların ve bunların yazdıkları risalelerin %90'ı alim, hafız veya en az rüşdiye mezunları idiler. Albay Hulusi bey, Avukat Hakkı Tığlı, Dr. Yusuf Kemal, Hafız Zühdü, Saatçi Zühdû Katip Osman, Büyük ruhlu Küçük Ali, Kuleönlü Hafız Mustafa (alim), Santral Sabri (alim), İslam köylü Hafız Ali, İspartalı Ahmed Hüsrev (subay), Rüştü Çakın, yüzbaşı Refet Barutçu, Binbaşı Asım bey, Muallim Ahmet Galip, Hattat Mehmet Süzer, Tahirî Mutlu.. vesaire vesaireler… Risale-i Nurları yazmış olan bu zatlar osmanlıcayı da yazıyı da bilerek ve anlayarak okudular ve yazdılar. Bu âlim, hafız, muallim, doktor, subay zatların, Risale-i Nurları yazanların sayıları ta’dat ile bitmez…Ve daha sonra,1936 tarihi müteakip Kastamonu’da, İnebolu’da, Safranbolu’da ve Eflanideki âlimler, muallimler ve memurlar Risale-i Nurun neşir ve yayılması için yazıya el attılar... Ve daha-daha 1943'ten sonra Denizli’de, Antalya’da.. Ve 1944'ten sonra Afyon’da, Kütahya’da, Eskişehir ve Konya’da alimler, müftüler ve muallimler onu yazdılar, çoğalttılar. İşte kitaplaşıp bizlerle sağlam sihhatli şekilde ulaşan, bu âlim ve muallimlerin yazdıkları Nur risaleleridir. Ümmilerin ve az bilgili kimselerin yazdıkları risaleler, birer ders-i ibret olmak noktasından Hz.Üstad bunları saklattırırmıştır.

Afyon savcısının tespit ettiği altıyüzbin nüsha, teksir makineleriyle çoğaltılmış olanlarla beraber sayılmış. Ayrıca parmak karıştırma diye olan yalan ve uydurma olayı eğer vaki’ olmuş olsaydı, onu acemiler, çocuklar ve ümmiler değil, alimler, bilginler ve edipler yapmış olacaklardı.

Ben bu makamda Ramazan Balcı kardeşime ve onun gibi düşünenlere bir öğütte bulunmak istiyorum: Vukufiyetin olmadığı sahalarda ve işin içinde olup iyi bilenlerin manevi huzurunda kalem oynatma, bilgiçlik taslama! Aksi taktirde Fuzulilik yapmış olursun.

BİR USULÜL – FIKH KAİDESİ

Ramazan Balcı’nın bir acaip gafletli gafını ve bir fıkhî kaideyi gayr-ı mürad bir zeminde nasıl savurduğunu gelin beraber görelim! Bakınız diyor ki: “Üstadın vefatından önceki bir kısım tasarrufları, işaret ettiğim anlayışın (yani sadeleştirme tahrifinin) doğruluğunu ortaya koyar. Bu arada Üstadın bütün hayatı boyunca birçok meselede nazara verdiği ve ona binaen çözüm ürettiği usul-û islamiyenin bir kaidesine işaret etmeliyim: “Ezman’ın teğayyürü ile ahkamın teğayyürü inkar olunmaz.” Bu kaide Risale-i Nurda önemli bir yer işgal eder. Asıl konumuz olan üslup açısından bu kuralın uygulanışını görmek için Nurun İlk Kapısı ile Küçük Sözleri kıyaslamak yeterli olur.”

Balcı’nın bu kaydedilen satırlarında üç mesele vardır.

1.Üstad’ın vefatından önceki bir kısım tasarrufları meselesi.

2.Ezmanın teğayyürü ile ahkam değişebilir konusu.

3.Ve sözde Hz.Üstad hayatı boyunca birçok meselede o usul-fıkıh kaidesini nazara vermiş ve bu kaide Risale-i Nur’da önemli bir yer işgal eder.

Bunlara karşı cevabımız şudur: Bu her üç mevzu’da asılları itibarıyla Risale-i Nurlarda, her birisi sadece bir yerde ve yazarın anlayışı hilafına çok başka manalardadır, şöyle ki: Hz. Üstad’ın Nurlarda tağyir ve değiştirme tarzındaki tasarrufu tek bir yerden başka Nurlarda asla yoktur. O da az sonra hususiyle üzerinde duracağımız Osmanlıca Kastamonu Lahikasında Nur’un üç-dört parçasına manhasır ve mahdud birkaç tane arabî kelimelerde müellifin kendisinin tasarrufudur, başkasının değildir. Buna ayrıca geleceğiz.

Ezmanın teğayyuru ile ahkam (teferruattaki hükümler) değişebilir” şeklindeki kaideyi sözde Hz. Üstad bu fıkhi kaideyi hayatı boyunca bir çok meselede nazara vermiş ve saire…

Kardeşim, Ramazan! Öyle tekellüflü te’viller ve öyle zoraki sıkıntılı felsefeler getiriyorsun ki, meselemizle hiçbir münasebeti yoktur ve ona delil olmaktan çok uzaktır. Senin yerinde olsaydım, ilim alemi karşısında kendimi bu kadar gülünç duruma düşürmezdim. Evet, Hz. Üstad o meşhur kaideyi (Hanefi fıkhına ait kaideyi) bir tek 27. Söz İçtihad Risalesinde, ama çok başka bir manada zikretmesinden gayri, Nur Risalelerinin hiçbir yerinde zikretmemiş ve hiçbir Nur meselesini bu kaideye göre tanzim etmemiştir. Çünkü bu kaide ahkam-ı şeriatın tatbikatında kullanılmış bir kaidedir ki şeriatın hükmünü su-i istimalden kurtarmak üzere, ülemay-ı şeriat tarafından kaideleştirilmiştir. O ise İslamın ilk devirlerinde emniyet-i umumiye mabeynlerinde mevcud olduğundan, bir meta’ı bir müminden satın alırken, satıcının sözüne itimaden “Hıyar-ı rüyet” ile o şeyi görmeden de satın alırdı. Lakin gelegele zaman, yani insanların hali değişti, birbirlerini aldatmalarının bazı vaziyetleri görüldü. O durumda İslam fuhakası, “Hıyar-ı rüyet” hükmünü, yani isteğe bağlı olarak isterse meta’ı görmeden de satın alabilme hükmünü, su’i istimalleri engellemek için “o görme zaruriyeti” yani metaı görme şartını getirdiler.

İşte ey Ramazan kardeş, meselenin aslı budur. Ama bakıyoruz, sizin tefettun etmeden ve meselenin aslıyetini bilmeden balapervazane âlimlik taslaman iyi karşılanmamaktadır. Hz. Üstad’a atfen: “Bu kaideyi birçok meselelerde nazara vermiş” olan asılsız bir isnadi ileri sürmen ve su-i istimale gayet müsaid tahrifli, bidatlı sadeleştirmeye destek yapman, sizi hiç yerden perişan eder.

Zamanın teğayyürüne göre yön değiştirmenin bir kabih örneği şudur ki: Hz. Üstad Bediüzzaman hayatı boyunca Tağutlara, Süfyanî Deccallere karşı kefenini boynuna sararak mücadele ettiği ve Afyon hapsinde Av. Ahmet Hikmet Gönen: “Üstadım müdaffatımızdan şu Deccal mevzuunu çıkarırsak işimiz kolay olur” isteğine karşı: “Bunları müdafaattan çıkarırsak, bizim ne kıymetimiz kalır.” demiş ve reddetmiştir. Ama sonra, şu zamanın teğayyürünü tersinden alan ve büyük hürmete mazhar bir zat; Hazret-i Bediüzzamanın “Kafir-i mutlak” dediği, “süfyanî deccal” dediği menhus şahısları televizyonlarda –hiçbir mecburiyeti yokken- medh-ü sena ettiğini gördük.

Evet zamanın teğayyürü konusuyla, yani bozulmasıyla, su-i istimal kapılarını kapamak için, Ruhsatı değil azımet-ı şeriyye ile amel etmenin zarûretinden doğan bir azimete ve bir asla dönüş tatbikatıdır. Bu keyfiyet ise, Bediüzzaman'ın ve Risale-i Nur mesleğinin zaten azimet üstünde kurulu tatbikatında yoktur.. Ve lazımı da olmamıştır. Zira Risale-i Nurlar birçok noktalardan azimete ve asla dönüş halinin tatbikatına bakmaktadır. İsterseniz gelin, İçtihad risalesinde zikredilen o kaidenin hangi meselede kullanıldığını beraber temaşa edelim. İşte:

[Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Evet nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir. Mizaçlara göre ilaçlar tebeddül eder. Öyle de asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin istidadına göre ahkam tahavvül eder. Çünkü ahkam-ı şer’iyyenin teferruat kısmı ahval-ı beşeriyeye bakar. Ona göre gelir, ilaç olur.] (27. Söz/Hatime) Burada “Ona göre gelir, ilaç olur” un manası, insanlar onu getirir, verir degildir. Allah tarafından gelir peygamberler ve varisleri eliyle ve diliyle tatbikata konulur demektir. Yoksa, haşa! İnsanların ilahi din ile ve kudsi mefhumları ile oynarlar manasında değildir.

Sayın Balcı Bey, kendi anlayışı istikametinde ve kat’î olarak çirkin bir tahrif olan sadeleştirmeyi meşru’ gösterme görüş doğrultusunda, sözde delil diye serdeylediği vahi bir te’vilide şudur ki; 1924 ile 1926 arasında Van ve Burdur’da zaman zaman bazı camilerde bir kısım cemaatlere hakikatlerini ders tarzında verdikten sonra, kaleme almış olduğu ve “kendi nefsim için sekiz ayetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim” diye olan “Nurun ilk kapısı” kitabının şekli ve muhtevası itibariyle buna bir cihetten hiç benzemeyen “Küçük Sözler”i kıyas diye göstermiş ve bunu Üstadın sonraki bir tasarrufu olarak irâe eylemek istemiştir. Halbuki ise, bu iki risale ayrı ayrı zamanlarda müstakillen te’lifleri yapılmış ayrı iki risaledir. Biri diğerinin aynı metni değildir. Ve sayın yazarın tasarruf diye nitelendirdiği manada asla olamaz.

Nasıl ki, Onuncu Sözün birinci zeyli olan “dokuzuncu şua’ın” başında: “latif bir inayet-i Rabbaniyedir ki; bundan otuz sene evvel eski Said, yazdığı tefsir mukaddemesi “MUHAKEMAT” namındaki eserin ahirinde; “İKİNCİ MAKSAD: Kur’anda Haşre işaret eden iki ayet tefsir ve beyan edilecek. Nahu deyip durmuş, daha yazamamış. Halık-ı Rahimime delâil ve emârat-ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsan eyledi..”

Soruyorum muhterem yazar Ramazan Balcı kardeşime: Bu da sizin anlayışınıza göre bir tasarruf mudur?!. Şayet tasarrufta olsa, müellifine aittir. Başkasının oyuncağına zemin olacak bir izin değildir.

Ve şimdi Hz. Üstadın kendisi tarafından tek bir defa tasarruf görmüş olan Kastamonu Lahıkasındaki mektuba gelelim.. Ve onun arkasında başkaları tarafından yapılan te’villi yorumlara bakalım.. ( Bu meseleyi 16 sene evvel biz âmik-ariz tahlillerden geçirerek “Sadeleştirme asri bir tahriftir.” eserimizde yayınlamıştık.) 1942'lerde ilk olarak liseli bir iki gencin Nurları görmeleri ve ona müştak olmaları üzerine Hz. Üstad Risale-i Nurlardan ayrı ayrı dört mühim ve imanî parçaların o liseli gençler tarafından hem Latince harflerine çevirmelerine izin vermiş.. Ve onların ciddi ve samimi iştiyaklarına binaen mahdud birkaç arabî kelimlerde Hz. Üstadın kendi ilmî dirayetiyle bazı tasarruflarda bulunmuş olmasıdır. Ama bir tek defaya mahsus.. Ve o da sadece dört parça için..O günü tek bir defa mezkur tasarrufu görmüş o dört parçalar şimdi aynılarıyla Asay-ı Musa kitabı içindedirler, başka bir şey değildirler.

Hz. Üstadın yaptığı o tasarrufun aynısını Isparta’ya da göndermiş ve bu parçalarda benim yaptıklarımı siz de öyle yapınız diye o mektubu göndermiştir. Ama sonra, tasarruf denilen şeyin sadece mezkur dört parçaya münhasır bırakılması için, Kastamonu lahikasını Latin harfleriyle neşrini hazırladığı zaman, kendi zati tasarrufu ile mezkur mektubu ve daha başka bazı mektupları 1958'lerde umumi neşirden kaldırmış ve onları sadece Osmanlıca ilk asıllarda bırakmıştır. Fakat gelin şu basiretsizce cesaret gösteren Ramazan Bey’e bakınız diyor ki: “Bu ibarenin sonradan çıkarıldığını (yani Hz. Üstadın kendi tasarrufu ile çıkarmış olsada) ileri sürmek, meselenin aslını ortadan kaldırmıyor.”

Ramazan’ın bu tarz basiretsiz, saygısız cüreti der ki: “Ben Üstadı müstadı takmam, kim ne yaparsa yapsın, mesele benim görüşüm gibidir.”

Elbette hal böyle olunca, biz kendisine ve bu meselede onu teşçi’, teşvik eden arkasındaki kimselere basiret, sadakat, ihlas ve ciddi saygı içinde bir edep temenni ederiz.

Hz. Üstadın mezkur mektubunun metni uzun olduğundan buraya almaya gerek yok. Mektup, İslam köylü Hasan ağabeyin Osmanlıca yazıp teksir eylediği Kastamonu lahikasında ve bizim yazıp neşrettiğimiz (Sadeleştirme asri bir tahriftir.) eserimizde mevcuttur,isteyen görebilir.

Şimdi Hz. Üstadın Kastamonu’da 1942’de yazmış olduğu o mektubunun hükmü cari ve elân münteşir lahikalarda aynı vaziyeti ile mevcut ve ayakta ve geçerli olduğunu farzetsek bile bunun aksini söyleyen sonraki zamanlarda ve müellifi tarafından yazılan ve söylenen ve ondan dinlenen hayli çok mektup, yazı ve rivayetler vürud etmiş bizlere ulaşmış gelmişse, bunlara ne diyeceğiz.?

Evet,

1-1946’da İstanbul’da vaiz Şemsettin Yeşil’in R. Nurların kelimelerine başka kılıf giydirip kendi kitapları içine aldığında, Hz.Üstad onu nazikane ikaz etmesi ve durdurması

2-1949’da Afyon hapsinde Ahmet Feyzi Kul’un (Risale-i Nurun manevi avukatı) az üstteki örneklerde kaydedildiği gibi, şifahi ve ayrıca mektupla iki defa nurların sadeleştirme ile neşrine izin ve müsaadesini vermemesi ve hatta şiddetlice reddetmesi… Ve ayrıca hapishanede iken ona bir mektup yazması

3-1950 ve 51'lerde meşhur kalem-şör merhum Necip Fazıl Kısakürek’in “Büyükdoğu” mecmuasında Nurları sadeleştirip neşrettiğinde, Hz. Üstad kendi yanındaki talebelerini (Zübeyr ve Ceylanı) harekete geçirip o şekil bir neşriyatı durdurması.

4- Yine 1951'de Safranbolu’lu Dr. Mustafa Ramazanoğlu’nun (Mustafa Oruç) R. Nurlardan bazı parçaları kendi üslubuna uydurarak bir kitap halinde yayınladığı zaman Hz. Üstadın emriyle o kitaptaki Nur’un cümlelerini ayırıp, onunkilerinin üstünü kağıtla kapatması..

5-1953’te Nur’un büyük alim bir talebesi Asay-ı Musa kitabına mahsus bir lüğatça hazırlayıp Isparta’ya gönderdiğinde, Hüsrev ağabey onu teksir Osmanlıca Asay-ı Musa’nın arkasına eklediğinde, Hz. Üstad önce bir haber şeklinde “hasta olduğu halde bu lüğatnameyi yazmış” demiş. Fakat sonra kendi en yakın talebesi olan Zübeyir ağabeye: “Bu Risale-i Nur’u tahriftir” şeklinde değerlendirmiştir.. (Bu hadiseyi bana haber veren Zübeyir ağabeyin mektubu bizde mahfuzdur.)

6-1955’te Hz Üstad Muhakemât kitabını Hüsrev ağabeye Osmanlıca teksir edilmek üzere göndermiş. Fakat merhum Hüsrev ağabey, “Bunun dili ağırdır” diyerek, bazı yerleri değiştirerek mumlu kağıda yazmış ve tashih için Hz. Üstad’a göndermiş. Hz. Üstad bunun tashihini yaparken birçok kelimelerinin değişmiş olduğunu görünce; yanındaki hizmetkar talebelerini odasına çağırmış, demiştir ki: “Gelin siz Hüsrev’in vekili olun, ben de kendi namıma olayım. Bakınız, ben şurada- şurada şu-şu manaları kastetmişim. Hüsrev ise değiştirmiş olduğu kelimelerle bunları şunalrı yazmış. Ben mi haklıyım o mu haklı?” diye sormuş. Hz. Üstadın hizmetkarları bir ağızdan: “Elbette siz haklısınız Üstadımız” deyince, Hz. Üstad: “Ama sizler böyle şeyleri gördüğünüzde titremeliydiniz.” demiştir.

İşte Sayın Ramazan Balcı! Biz de Lem'alar'ımıza karşı bu tahrifli bed muameleden dolayı şimdi titriyoruz ve titreteceğizde. Elân hayatta kalmış Mustafa Sungur ağabey hadisenin şahidi ve ravisidir. Ayrıca tahrife uğratılmış o Muhakemat'tan bir fasıkül bizde mevcuttur.

Soruyorum ehl-i insaf ve feraset sahiplerine: Şu meselenin izah ve sebeb-i tasarrufu hakkında az üstte beyan edilmiş, o 1942’deki meseleden sonra, sadece şimdi burada şu kaydettiğimiz altı hadise ve altı belge onun hükmünü neshetmiyor mu? Elbette ve herhalde evet ediyor diyeceksiniz. Çünkü nâsih, mensuh hadisesi hem Kur’an’da, hemde hadislerde vardır, caridir ve reddedilmez.

Kaydettiğimiz neshin esbabı olan altı maddeden birisini (Ahmet Feyzi Kul ağabeye doğrudan yazdığı mektubunu) az sonra bariz ve te’vilsiz bir nümune olarak kaydedeceğiz ama ondan önce, ben ve umum nur şakirtlerinin son derece samimi olan müşterek kanaat, fikir, itikat veya hislerimizin tercümanı olan şu gelen satırları tebaruz ettirmek istiyoruz şöyle ki:

Risale-i Nurlar Kur’an’ı Hakim’in en berrak bir ayinesi, en nurlu bir tefsiri ve kudsi layenfek bir cüz’ü ([1])olmak hesabıyla kudsidir, Kur’an’ın mertebe-i arşiyesinden ilham tarikiyle inmiş lâhutî bir kitaptır. Öyleyse, onun müellifinden başka hiç kimsenin onun bir harfine bile dokunmaya haddi ve hakkı yoktur. Hatta onun tertip ve tanzimine de kim olursa olsun yeniden karışıp, karıştırıp bozamaz. Çünkü Hz. Üstad Nurların şerhlerini de, izahlarını da, tahşiye ve tanzimlerini de ilham ve sünuhât-ı kalbiyeye binaen kendisi yapmış bitirmiş, sona erdirmiştir.([2])

Bu arada bir yüksek alim, kalbi, ruhu münevver, ihlas-ı tammeye sahip bir ârif, Nurları belki-eğer ciddi ihtiyaç varsa- (ancak kudsi metnine asla dokunmadan, sahifenin alt kısmında tefsir yapma, (ama tefsir usulüne göre) bir yol mümkün olabilir. Yoksa şimdi bazılarının yaptığı doğrudan tahrif olan şu sadeleştirme ifsadına hakkı, yetkisi yoktur. Vesselam…

HZ.ÜSTAD’IN AHMET FEYZİ AĞABEYE YAZDIĞI MEKTUP

Yukarıda, Hz. Üstad’ın talebesi olan Emirdağlı Ceylan Çalışkan’a yazıp gönderdiği “Ceylan! Bu mahremdir bak, sonra yırt” pusulası hakkında malumat verilmiş olduğunda Ahmet Feyzi’ye doğrudan yazdığı mektubu ise şudur: (ilgili bölümü alıyoruz)

[saniye: Nur’un metni izaha ihtiyacı olsada, hem su-i istimale kapı açılır, muârızlar istifade ederler. Hem herkes senin gibi muhakkık, mudakkık olmaz, yanlış mana verir, bir kelime ilave eder. Ehemmiyetli bir hakikatı kaybetmeye sebep olur. Tashihatımda böyle zararlı ilaveleri çok gördüm. Hem benim tarz-ı ifadem bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor bir parça dikkat ve te’enni ister. Belki bunun da bir faidesi, bir hikmeti var.

Said-i Nursî ]

(Emirdağ Lahıkası Osmanlıca yazma sh.661)

Ve (Siyaset, neşriyat,şerh ve izah meseleleri kitabı sh.167)

Yazımı bitirmek istiyorum. Ama son bir-iki hususa da temas etmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki: gerek Ramazan Balcı kardeşimizin, gerekse Ufuk Yayınevinin ileri sürdükleri şu: “Türkçe dili Dünya dili olmaya namzettir. Nurları gelecek nesillere anlayacağı bir dille sunmanın lüzumu ve zarureti vardır.”

Cevab: Risale-i Nur dilini beğenmeyip, bugün İslamî ve Ecdadî kelimeleri ondan tarh etmeye çalışanların hevesbar keyiflerini okşamış ve ecnebi kelimelerinin istilasına uğramış ve Dil-Tarih Kurumuda her gün biraz daha dejenarasyona uğratmaya çalışmış olduğu bir lisanı Risale-i Nur’un kudsî ahenkli, Nuranî, cazibedar dili yerine vazetmeye çabalamak,en azından bir gafletkarlıktır ve şuursuzca Dil-Tarih Kurumuna enjekte olup uymaktır ve onun bir oyuncağı olmaktır.

Bugün dünya dillerinin hiç birisinde şu sadeleştirme tahrifi olmamıştır. Arapların cahiliye dönemindeki Arapça üslubuna bile dokunulmamaktadır.

Ayrıca bu işin Risale-i Nurlara uygulanmasının imkansızlığı konusunda yukarıdan beri ispatlı bir şekilde deliller sıralanmıştır. Bu iddiayı ileri süren ve meşru gören, gösteren zatlar, kendi dışarıdaki okullarında, İngilizce ile beraber her memleketin lisanını okuttukları ve Türkçe’yi de o talebelere öğrettikleri halde, bunlar eğer Risale-i Nurların o talebelere talimini cidden istiyor ve seviyorlarsa, acaba neden birazcık bir çaba ile Nurların dilini onlara öğretmeye çalışmazlar? Kaldı ki Risale-i Nur’un lisanı zaten dünya dilidir. Türki cumhuriyetlerin tamamını kapsadığı gibi, Türkçe olduğu halde, Arapça nahvı usulüyle te’lif edilmiştir. Aynı zamanda Arapça ve Farsçanın pek çok kelimelerini de ihtiva eylemektedir.

İkinci bir mesele de; Sayın Ramazan Balcı'nın Cemaat-ı Fethullahiyye, mehdiyetin üçüncü merhalesi olan hayat vazifesini ifa eyledikleri için, şu sadeleştirmeyi yapma durumunda olduklarını ileri sürmesidir.

Cevab: Hayat merhalesinin tarifi, tavsifi etraf-ı erbaasıyle Risale-i Nurlarda beyan ve izah edilmiştir. O merhale, mehdiyetin iman hizmeti, sünnet-i seniyye ve şeriat-ı Ahmediyye’nin ilân, izhar ve ikamesinden sonra, yeryüzünde hakimiyet-i İslamiyenin te’sisi ilânı ve icrasını yapan imparator bir azim devletin kurulmasıdır. Bu ise Hz. Bediüzzaman'ın ifadesi ile, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır.vsr..vsr..

Kendi kendilerini bu vazifeyi yapan bir cemaat olduklarını hüsn-ü zanlarla düşünebilirler. Hatta hocayı Hz. İsa’dır diyebilirler buna kimse bir şey demez. Ve bizi de ilgilendirmez. Lakin davalar ve iddialar, hakikatın aslıyetine yakın olmasının ve onu açıkça yansımasının ve hayalperestliklerden uzak olmasının lüzum ve zarureti vardır.

Hoşçakalın, Sırat-ı Müstakim-i Nuriyenin Şehrahında olun .

14.02.2012

Abdülkadir BADILLI

Link to comment
Share on other sites

Kimsenin Risale-i Nur’u sadeleştirme hakkı yok

 

 

http://www.nurakademisi.com/images/resized/images/haber/ozel/akgunduz_360_237.jpg

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Risale-i Nur’un sadeleştirilemeyeceğini söyledi. Prof. Akgündüz’ün açıklaması şöyle:

Risale-i Nur’un Sadeleştirilmesi Tasvip Edilebilir mi?

1-SADELEŞTİRME OLAYI RİSALE-İ NURA ÂŞIK OLANLAR ARASINDA İHTİLAFA YOL AÇMAMALI!

Son zamanlarda konu ile alakalı ciddi bir münakaşa ve televizyon tartışmaları yaşandı ve bize kadar da yansıdı. Ancak gördüğüm manzara bir kısım ehl-i dalaletin iki taife-i ehl-i hakkı birbirine düşürerek sonra da uzaktan seyredip gülmeleri idi ki, imanı olan ve Bediüzzaman’ı seven hiç kimse bu manzarayı görmekten hoşlanamazdı. Ağabeylerin tepkisi yerindeydi ve tarihî bir görevdi. Zira bu kapı açılırsa çok farklı yaklaşımlar gelebilirdi. Yıllardır Elmalı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı muhteşem tefsirini sadeleştirerek soyulmuş portakal gibi çürümeye terk eden meslektaşlarıma içimden itiraz ederdim, aynı duyguları elbetteki Bediüzzzaman’ın eserlerine yapılan muamele de bende aynı itiraz duygularını depreştirdi.

Ben bu yazımda birilerini tenkit etmek yerine, neden sadeleştirmenin Risalelere yakışmadığını Üstad’ın tesbitleri ve ilmî kaideler ışığında açıklamaya çalışacağım. Yapılanlar Nur’lara hizmet gayesiyle yapıldığından kimseyi tahkir ve tezyif etmeyi de uygun görmüyorum. Zira bu sadeleştirmeyi yapan arkadaşlara hatırlatmalıyım ki, Hocaefendi’nin Hitap Çiçekleri ve Kalbin Zümrüt Tepelerinde isimli eserleri çoğu yerlerde Üstad’ın eserlerinden daha zor anlaşılır haldedir.

Önemle hatırlatalım ki, Mehmed Şemseddin Yeşil bu meselede ilk yanlışlığı yapan ve hatta intihal denecek noktada Risaleleri sadeleştirerek kendi eseriymiş gibi neşreden insan olmasına ve Üstadımız razı olmamasına rağmen, milletin istifadesi ve de fitneye sebep olmamak için müdahale etmemiştir. Halbuki İnsanî Hakikatlar ve Zirve-i Tevhîd gibi eserleri Risalelerden muktebes sadeleştirilmiş metinler halindedir.

2-İLMÎ ESERLER ÜÇ ÇEŞİT ÜSLUP İLE YAZILIR VE BUNLARDAN ÜSLÛB-U ÂLÎ KISMI SADELEŞTİRMEYE GELMEZ

Üslup, usûl, tarz, oluş, yapış tarzı, anlatım yolu manalarına gelir. Edebiyatta yazarların kendilerine mahsus ifade tarzlarına denir. Her yazarın duygu, düşünce ve hayallerini sözlü veya yazılı olarak ifade ediş tarzı diğerlerinden farklılık gösterir. Bu farklılık, o yazarın üslûbunu ortaya çıkarır. Yazar olmanın en belirgin şartlarından biri, başkalarından farklı bir ifade tarzına, yani üslûba sahip olmaktır.

Bediüzzaman Hazretleri Muhâkemat adlı eserinde bu meseleyi açıklamaktadır ve biz bazı kelime ilaveleri ve misallerle bu tespiti aktarmaya çalışacağız:

Kelâmın selâmet ve rendeçlenmesi ve itidal-i mizacı ise, her kaydın istihkak ve istidadına göre inayeti taksim ve üslûb elbisesini tevzi' ve giydirmektir. Hem de hikâyette olursa mütekellim kendini hikâye ettiği şeyin yerinde farz etmek gerektir. Şöyle: Eğer başkasının hissiyat ve efkârının tasvirinde ise hikâye ettiği şeye hulûl etmek ve onun kalbinde misafir olmak ve lisanıyla tekellüm etmek gerektir. Eğer kendi malında tasarruf etse, alâmet-i kıymet olan itibar ve ihtimamın taksiminde her kaydın istihkak ve istidad ve rütbesini nazara almak ile taksiminde adalet ve üslûblarda istidadın kametine göre kesmektir. Tâ her bir maksad onun münasibinde olan üslûbdan cilveger olabilsin. Zira üslûbun esasları üçtür:

Birincisi: Üslûb-u mücerreddir. Buna sade üslup da denir. Genellikle talebey yönelik ders kitapları böyle kaleme alınmaktadır. Buna Seyyid Şerif'in ve Nasıruddin-i Tûsî'nin sade olan ma'rez-i kelâmları gibi. . . Bediüzzaman Hazretleri 19. Mektup’ta Peygamberimizin mu’cizelerini anlatırken bu üslubu kullanmıştır. Zaten sadeleştirmeye ihtiyaç yoktur. Ancak sadeleştirme mümkündür.

Eğer günlük muamelelerinde, insanlar arası konuşmalarda ve âlet olan ilimlerde isen; vefa (manayı ifadeye yetecek kadar kelime kullanma), ihtisar (en kısa yolu seçme) ve selâmet ve selaset ve tabiîliği tekeffül eden ve sadeliği ile aslında anlatılan konunun güzelliğini gösteren üslûb-u mücerrede yetinmelisin. Biraz önce dediğimiz gibi ders kitaplarında veya günlük konuşmalarda mutlaka bu kullanılmalıdır.

İkincisi: Üslûb-u müzeyyendir. Süslü ve bezekli üsluptur. Bunun sahibi mananın aktarılmasından ziyade muhatabı coşturmayı ve bütün edebi san’atları kullanmayı hedefler. Fethullah Hoca Efendi’nin Hitap Çiçekleri ve Kalbin Zümrüt Tepelerinde adlı eserleri; Necip Fazıl’ın hemen hemen bütün nesir kitapları; Sezai Karakoç’un kitapları bu guruba girebilecek muasır eserlerdir. Abdülkahir Cürcani’nin "Delail-ülİ'caz" ve "Esrar-ül Belâga"sında, Sekkâkî’nin Miftah’ul-Ulûm adlı eserlerindeki şa’şaalı ve parlak kelâmları eski eserlerden verilebilecek en güzel misallerdir. Burada sadeleştirme ahengi bozar.

Eğer hitabet ustalığını göstermek istiyorsan veya karşındaki muhatapları ikna etmek üzere va’z, irşad yahut siyasi konuşmalar yapmak istiyorsan, süs ve parlaklık ve tergib (teşvik) ve terhibi (korkutma) manalarını tazammun eden üslûb-u müzeyyeni elinden gelirse elden bırakma. Fakat gösteriş ve tasannu' ve avam perestane nümayiş etmemek gerektir.

Üçüncüsü: Üslûb-u âlîdir. Yani yüksek üsluptur. Sekkakî ve Zemahşerî ve İbn-i Sina'nın bazı muhteşem kelâmları gibi. . . Benin kanaatim Elmalı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı muhteşem tefsirinin bazı parçaları tamamaen üslûb-u âlî ile kaleme alınmıştır. Özellikle Allah’ın varlığını ispat ve Haşir ile alakalı meselelerde Elmalı üslûb-u âlîyi kullanmıştır. Zira anlatılan mevzuun ehemmiyeti ve ulviyeti bunu gerektirmektedir. Aynı şekilde Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatının önemli bir kısmı bu üslup ile kaleme alınmıştır. Zira anlatılan konuların yüceliği müellifi bu üslubu kullanma mecbur eylemiştir. Yoksa Bediüzzaman’ın da dediği gibi kendi san'atının tesiri cüz'îdir.

Eğer İlahiyat yani Allah’a iman (Âyet’ül-Kübra Risâlesi, 2. Şua ve 22. Söz gibi), ahirete iman (10. Ve 29. Sözler gibi) ve peygamberlikkurumu (19. Söz gibi) gibi konuları anlatacaksan yahut usûlüd’din yani kelam ilminin derin meselelerini yani mi’rac, meleklere iman ve benzeri konular gibi mevzuları araştırıyor ve bunları tasvir etmek istiyorsan, şiddet, kuvvet ve heybeti tazammun eden üslûb-u âlîden ayrılmamak gerektir. Elbetteki bakkaldan yumurta ve peynir isterken kullandığın üslup ile Bediüzzaman Hazretlerinin âlem-i vücub dediği Allah’ın zat, sıfat ve isimlerini anlatırken kullanacağın üslup bir olamaz. Ekonometri dersleri veren bir profesör, çocuklar anlamıyor diye ekonomi ve matematiğin en yüksek formüllerini kitabına yazmaktan vaz geçemez. (Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, sh. 109-111. )

Falih Rıfkı Atay şöyle anlatır: «Bizim lisenin edebiyat kitabında üslup üç türlüydü: Üslub-u sade, üslub-u müzeyyen, üslub-u âli. Sadesi belli: Ben senden vazgeçemem. Müzeyyeni: Gül bülbülsüz, bülbül nağmesiz olur, gönlüm sensiz olamaz. Âlisine gelince: Zemin çâk, asuman çakçâk olsa, tufan içinde tekne-i Nuh belirip onu bırak da sen yalnız gel dense, gitmem.

Biz üslup diye bu üçünü bilirdik. Muallim Naci sadesine, Recaizade müzeyyenine, Abdülhak Hâmid de âlisine meraklıydı. Sonra Meşrutiyet’te bir silah üslubu çıktı: Muhaliflerin ellerini kıymık kıymık edip kemiklerini havanda dövmedikçe hadlerini bilmeyecekler. Biz bunlara hürriyeti hangi dağdan indirmiş olduğumuzu göstermeliyiz. »

3-RİSALE-İ NUR’DA BEDİÜZZAMAN MÜ’ELLİF DEĞİL SADECE BİR TERCÜMANDIR; BU SEBEPLE SADELEŞTİRME MANEN ENGELLENMİŞTİR.

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin bir çok yerinde Risale-i Nur’un Kur’anın hakiki tefsiri olduğunu ve kendisinin ise sadece tercümanı bulunduğunu açıkça ifade etmiştir. Mustafa Sungur Ağabeyden duyduğuma göre Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatını Üstad’ın binlerce defa okuduğunu ve 400 ayetten süzülen bir manevi reçete olduğunu ifade etmiştir.

Bu sebepledir ki, değil sadeleştirme, Risale-i Nur’un kendi içinde farklı tasnifi ve tanzimi bile Üstadın ifadesiyle izin verilecek bir mesele değildir. Geliniz bu tespiti Üstad’dan aynen dinleyelim:

‘’Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mes'ele birbirinden uzak olduğundan, bu mektub perişan görünüyor. Bu perişan mektub münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki:

Bu küçük mektupları hususî bir surette, hususî bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektuplar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih v etanzim etmeye me'zun değiliz! İşte bu Onbirinci Mektub, perişan bir surette, birbirinden çok uzak [dört mes'ele] den ibarettir. Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şâirlerin ve ehli aşkın, zülf-i perişanî sevdikleri ve istihsan ettikleri nev'inden, bu mektub da zülf-i perişan tarzında soğuk tasannu' karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmıştır. ’’(Bediüzzaman Said Nursi, Fihrist, sh. 38-39. )

Bu yüzden ağabeyler, Söz Neşriyatın yeniden tanzim edilen şekline dahi soğuk bakmışlardır; ancak asliyetine halel gelmediğinden sonradan müdahale edilmemiştir.

4-NUR TALEBELERİNE DÜŞEN VAZİFE: İZAH, TEFSİR VE TANZİMDİR

Bütün bu söylenenlerden sonra anlaşılıyor ki, Nur Talebelerine ve Bediüzzaman’ı gönülden sevenlere düşen vazife, yine Üstad’ın ifade ettiği ve izin verdiği izah, tefsir ve tanzimdir.

Nitekim Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde açıklamaktadır:

"Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile şerh ve izah haricinde bir şey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur'anın tereşşuhatıdır; bizler, taksim-üla'mal kaidesiyle, her birimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz! . . " ( Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, sh. 426. )

‘’Evet Risalet-ün Nur, size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin herbirisine, meselâ Kur'an'ın Kelâmullah olduğuna ve i'cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlarcem'edilse ve hâkeza. . mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir.

Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.

Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşr ve talim ile belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci mektubları te'lif ile ve Dokuzuncu Şua'ın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur'u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek. Risale-i Nur'un samimî, hâlis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir. ’’ ( Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, sh. 371-372; Kastamonu Lahikası, sh. 56-57. )

Bu açık beyanlar ve abilerin naklettiği Ahmed Fevzi Ağabeye Üstadın söylediği ‘’Eğer sadeleştirirsen o senin eserin olur’’ hatırasıyla mesele iyice anlaşılmış oluyor.

Bir Nur Talebesi, Risale-i Nurları atıf vermek şartıyla Nurlardan iktibas ederek izahlar yapabilir. Dipnotta kaynakları göstermek şartıyla kendi üslubuyla Nurlarda açıklanan bir meseleyi kendi üslubuyla açıklayabilir. Risale-i Nura dayalı mastır ve doktora tezleri ile müstakil araştırma eserleri yayınlayabilir. Risale-i Nuru istifade amaçlı tanzim ve yeniden tasnif edebilir. Ama Üstad’ın bile bize manen izin verilmedi dediği tarzda sadeleştirmeye yahut Risale-i Nur’un tamamını farklı tanzimlerle tab’ etmeye kimsenin hakkı yoktur.

 

 

http://www.nurakademisi.com

Link to comment
Share on other sites

Üstadın talebelerinden Hüsnü Bayram Ağabey anlatıyor:

 

Üstadımızın sağlığında bir kardeş Risale-i Nurları sadeleştirerek bir kitap yazmaya karar vermişti. Orjinalinden de pasajlar ekleyerek kitabın formalarını Üstadımıza tashih ve görüşleri için göndermişti.

 

Üstada tashih edilecek formaları takdim ettim ve durumu izah ettim.

Üstad "Hüsnü sen biraz yapıştırıcı ve kağıt getir" dedi. Ben getirdim. Sonra bana "Kardeşim orjinal yerler hariç diğer yerleri kağıtla kapat" dedi. Bende öyle yaptım ve üstada tekrar takdim ettim.

 

Ve sonra "Gitsin aynen bu şekilde baskıya versin" dedi.

 

Bende o kardeşimize kitap formalarını öylece gönderdim. Hatasını anladı ve kitabı basmaktan vazgeçti.

 

Nurnet.org

Link to comment
Share on other sites

@Günaydin Webmaster

 

ben bu sadelestirme konusunu anlamadim. Simdi sadece türkce üzerinde duruyorsunuz. Ama inglizce ve almancada zaten sadelestirilmis. Yani dini terimler yok edilmis derecesinde tercüme edilmis. Yani bu aynen Hollandanin meslesi gibi oldu. Hatam varsa düzelt. Sadelestirilmesin diyen has talebleri, o zaman almancaya tercümesinde veyahut inglizceye tercümesinde niye karsi cikmamislar?

 

:confused1:

Link to comment
Share on other sites

orjinalini degistirmek baska, orjinalinden tercüme etmek bambaska. bu yüzden tercümede bence bi sakinca yok. ama ztn orjinalindeki feyz baska oluyor, tercümesinden kat kat daha iyi oluyor. o yzdn risale-i nurun bizim anliyacagimiz dilde yazildigi icin cok sükretmemiz lazim..

 

önemli olan orjinalin orjinal kalmasidir.. :)

Link to comment
Share on other sites

bu yüzden tercümede bence bi sakinca yok.

 

Galiba sizde benim gibi daha konuyu kavramamisiniz. Burda müsahede kelimesinin türkce tercümesini yapsaniz ne cikar. Yani tercüme ile dini terimlerin ve risalelerin sadelestirmesinden bahis ediliyor. Ben böyle anladim ve sizin anlattiginiz, anlasilir degil malesef.

 

Besmele cekelim!

 

 

 

 

Fetulla Gülen Hoca sadelestirmeye karsi.

 

Bir örnek vermek gerekirse, “müşahede” kelimesi bunlardan biridir.

Üstad Bediüzzzaman, Sünnet-i Seniyyenin fazilet ve ehemmiyetini anlattığı meşhur On Birinci Lem’a’sında Seyr-i Suluk-u Ruhanide kat-ı meratib ederken, İmam-ı Rabbani (r.a) gibi, kendisinin de o makamlarda sünnete ittibanın nasıl haşmetli ve parlak göründüğünü “müşahade” ettiğini söyler. Yukarıda atıfta bulunduğumuz “Müşahede” kavramına dair Hocaefendi’nin kaleme aldığı metni okuyanlar anlarlar ki Üstad Bediüzzaman, belli ki bu dünyanın dili ve gözüyle konuşmuyordur o paragraflarda… Lahuti âlemlerin sırlı caddelerini keşfe çıkmıştır. İşte onun için orada “müşahede” kelimesini kullanmayı tercih eder. Biz akıl gözüyle hissemizi alırız. Lakin o dünyanın diline aşina kimseler için anlamaktan aciz kalacağımız nice sırları saklar ve o âlemlere ait işaretler sunar “müşahede” kelimesi çünkü. Ve bunun gibi daha yüzlerce kavramı harmanlamıştır Bediüzzaman; yalnızca ehlinin keşfedeceği ve istifade edeceği… Onun için “müşahede ettim” yerine koyulacak bir “gördüm” lafzı nezaketsizlik ve hürmetsizlik olur hem o ilimlere hem de Bediüzzaman’a…

 

Fakat bu ve benzeri birçok kavramı, istemeden ve iyi niyetle, sadeleştirme adına incittiklerini görüyorum.

Örneğin Sadeleştirilmiş Lemalarda, Sünnet-i Seniyye Risalesinde geçen “müşahade” yerine kullanılan “gördüm” gibi ifadeler buna örnek gösterilebilir.

***

Açıkçası Hocaefendi’nin, gölgesi Kalbin Zümrüt Tepelerine eşdeğer bir eserin sadeleştirilmesine cevaz vereceğini pek zannetmiyorum. Bunu ne ilmi ne vicdani hassasiyetleri itibariyle kabul etmez zannediyorum. Bir zamanlar Risalelerin sadeleştirilmesine taraftar olmadığına dair yaptığı sohbetlerinden derlenmiş notları hala bende mevcut…

 

İşte o notlardan birkaçı:

*Arapça'dan tercüme kesinlikle orijinal olmaz ve mana bozulur. En az verim de maalesef Türkçe tercümede olmaktadır. Risaleleri anlamak için sadece dilde ısrar etmemelidir. Biraz sabır, azıcık gayret ve dikkat inşallah hedefe ulaştırır.

*Kitap sadeleştirme speküle bir meseledir, mevzudur. Tercüme edilen eserler bir bakıma incil akibeti gibidir. Her sadeleştirmede birçok tavizler verilir. Ve açılan kapı kapanamaz.

*Risalelerin en ağır yerleri ya Medrese-i Yusufiye'de ya da 10-12 hastalığın insanın üzerinde abandığı dönemlerde kâtip usulü yazılmıştır. (Kâtip usulü demekle; Hocaefendi Nurların tamamen ihtiyarı haricinde mahza İlham-ı İlahî olduğunu beyan etmektedir.) Yazılışında dahi bir hikmet vardır.

*İslam'a doymuş ve dolmuş insanlar olmak için bu kitapları mukayeseli olarak en az 5 (beş) defa okumak gereklidir.

*Kitapları iyi bilen ağabeyleri ve kardeşleri bulmaya çalışın ve mütalaa edin.

Edited by Sunnit
Link to comment
Share on other sites

Osmanlica diye bir dil yok o da türkceydi, sadece harfler latince, arapcaydi.

 

Osmanlilarin diliydi. Türkce degildi ama. Türkce olsaydi latince harfi olurdu.

Ayrica o zamanda yazilan bütün kitaplar bu dilde. Said Nursi kafasina göre bir dil uydurmadiya. Atatürk, Iskilipli Atif Hoca, Mehmet Akif Ersoy vs. hepsinin yazdiklari ayni Risale-i Nur dilinde.

 

Ben kimseye uydurakci demedim. Risaleyi Nur dili diye birsey yok tabiki. Demek istedigin o zamanki kelimeleri kullaniyorlardi yazilarinda. Olabilir.

 

Osmanlica hem "eski" türkceydi" deniliyor. O zamanki cogu kullanilan kelimer suan türkcede kullanilmiyor, ve bu gibi kelimeleri ve dini kelimeri, arabca kelimeler bahis konusu. Bunlari tercüme ile sadelestirmek söz konusu. Buda aynen Musahede Örneginde oldugu gibi noksanlik gösterir.

 

Tskler.

Edited by Sunnit
Link to comment
Share on other sites

kardesim, türkceydi. arastir. sadece harfler degisikti.

 

Osmanlica yazi diliymis arastirmama göre. Türkce, Fars ve Arab kurallari da gecermis. Terkiplerde. YUkarida demis oldugum gibi eski Türkcede diyorlar, veyahut osmanlica türkce, arabca yazian türkce dili gibi ifadeler kullanilir.

 

Tskler

Edited by Sunnit
Link to comment
Share on other sites

Basit bir misal verelim:

Mesela Mehmet Akif Ersoy'un Safahat eseri. O günün türkce dilinde yazilmis. Yani edebi türkce, bol bol farsca ve arapca iceren bir bicimde. Edebi türkcede yazilmis oldugu icin biri gelip yahu bu eser bizim kit türkcemizle hic anlasilir gibi degil, biz bunu günümüz (yani basitlestirilmis, hicbir edebi ve gramer kökeni olmayan ve batidan öylece ithal edilmis bircok kelime iceren, ingilizce karisimlar yapilmis vs.) türkceye cevirelim ki, kirsal kesimde anlasin der. Akif'in Safahat'i neye döner? Tadi tuzu kacmiz corba olur. Aynen bunu Said Nursinin Risaleleriyle yapmak isteyenler var, ki bu daha feci birsey, cünki yüksek dozacda ilim aktarilmaktadir.

 

Tercüme ise baska birsey.

Her dilin degisik bir edebiyati, kökeni, öz gecmisi ve tarihi vardir. Tabii ki orjinalini en azindan bir nebze de olsa basitlestirme söz konusu var ortada. Bu her eserde kacinilmaz olsada böyledir. Her tercüme ayni zamanda bir yorumdur (onun icin tercüme edenin isin ehli olmasi ve orjinalini cok iyi tanimasi cok önemli).

Böyle oldugu icin orjinal kalibin basitlestirilmemesi ve kendi halinde kalmasi bu kadar mühim. Orjinali basitlestirmek icerigi basitlestirmektir. Basitlestirilmis icerik ile de tercümeler yapmak eseri tamamiyla yagma eder.

Link to comment
Share on other sites

Peki mesela 26. Söz'ün (Sözler, Kader bahsi) bu kücük pasajini nasil bir nebze dahi sadelestirmeden ingilizceye, fransizcaya, ispanyolcaya tercüme etmeyi düsünürsün? Cok ütopik bir fikir seninki.

 

"Birinci Mebhas

Kader ve cüz-i ihtiyârî İslâmiyetin ve imânın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdânî bir imânın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü'min, her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mesuliyetten kurtulmamak için, cüz-i ihtiyârî önüne çıkıyor; ona "Mesul ve mükellefsin" der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: "Haddini bil, yapan sen değilsin."

Evet, kader, cüz-i ihtiyârî, İmân ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-i ihtiyârî, adem-i mesuliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imâniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfûs-u emmârenin işledikleri seyyiâtının mesuliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in'âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-i ihtiyârîye istinat etmek, bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-i ihtiyâriyeye zıd bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir."

 

Yüksek ilmi konularin (arti üstüne son derecede edebi ve gayet hos ve ilginc bir üslubda yazilanlarin) tercümesi her halükarda bir "basitlestirmedir", ister istemez. Mesela ingilzce olan bir tercümede her mühim olan orjinal kelimeleri de parantez icine sokamazsin, ben böyle bir tercüme hic görmedim, o kelimenin esanlamlisi ve o dilde olan sinonimi, mana olarak en yakin olani alinir onun yerine. Halik-i Zülcelal yerine mesela "god, Allah the..." denir.

Link to comment
Share on other sites

Benim bu dediklerim utopik degildir. Istersen sana bir almanca kuran tafsiri yollayim, bak orada nasil tefsir etmisler. Ve o zaman bu gibi konularin utopik olmadigini somut bir örnekle daha iyi kavrarsin. Yardimci olmayi seven bir insanim bu arada. Bak su tercümeyi bir oku, vaktin olursa, o zaman ne demek istedigimi daha iyi anlarsin:

 

http://www.islam.ch/joomla/user_upload/Dokumente/Quran_und_Tafsir-Amir_Zaidan.pdf

 

 

 

 

Yüksek ilmi konularin (arti üstüne son derecede edebi ve gayet hos ve ilginc bir üslubda yazilanlarin) tercümesi her halükarda bir "basitlestirmedir", ister istemez.

 

Iste bu basitlesme bir tercümede oldugu icin bazi kelimelerin bir dil edebiyatina girmesi gerekiyor. Mesela eskiden osmanli dilinde farsca ve arabca kelimeler girmistir. Bunu malesef diger dillerde yapmakda zorluk cekiyoruz. Bunun bir cok sebebi var... Ayricana bu dediginden dolayi parenteze almak gerekir, ve yapilabilir oldugunu, utopik olmadigini sende biliyorsun.

Edited by Sunnit
Link to comment
Share on other sites

Osmanlica yazi diliymis arastirmama göre. Türkce, Fars ve Arab kurallari da gecermis. Terkiplerde. YUkarida demis oldugum gibi eski Türkcede diyorlar, veyahut osmanlica türkce, arabca yazian türkce dili gibi ifadeler kullanilir.

 

Tskler

 

evet, aynen öyle. bugünkü türkcenin arapca yazilimina "osmanlica" diyoruz. Okumasi da cok kolay. 1 haftada ögrenebiliyorsun. Tek sorun. Türkcede dil reformu sonrasinda bir cok kelime "modernlestirildi". Asil mesele burada zaten. Bu heme risaleler icin gecerli hem de baska kitaplar icinde. Dil Reformundan sonra bir cok kelime degistirildi.

Link to comment
Share on other sites

Kırkıncı Hocaefendinin sadeleştirme açıklaması

22 Şubat 2012 / 23:58

Ömer Özcan, Mehmet Kırkıncı Hocaefendi ile Risale-i Nurların sadeleştirilmesi konusunu görüştü

 

Röportaj: Ömer Özcan-RisaleHaber

“Ağabeyler Anlatıyor” kitaplarının yazarı Ömer Özcan, Mehmet Kırkıncı Hocaefendi ile Risale-i Nurların sadeleştirilmesi konusunu görüştü. Özcan, görüşme notlarını Risale Haber okuyucuları ile paylaştı.

Hocam biliyorsunuz, Ufuk Yayınevi Risale-i Nur’dan Lem’alar kitabını sadeleştirme faaliyetinde bulundu; hemen bütün ağabeylerimiz bu hususta fikirlerini beyan ettiler. Siz nasıl bakıyorsunuz bu sadeleştirme işine?

Hiç iyi olmadı tabi.

 

KİMİN HADDİ VAR Kİ BU RİSALELERİ SADELEŞTİRMEYE CÜRET EDİYOR

Kırkıncı hocam ne diyor diye cemaat çok merak ediyor?

Eğer Nurlara bir el girerse bu iş ayrana döner yani o zaman. Üstad Hazretleri 28. Mektup’un 8. Meselesinde, “bu libaslar fıtrî olarak geliyor” diyor. Üstad kendisi diyor bunu. “Manaların lafızları, libasları fıtridir, benim bile bunları değiştirmeye salahiyetim yoktur” diyor Üstad. Bu da bitiriyor meseleyi yani.

Üstad benim selahiyetim yok dedikten sonra, kimin haddi var ki bu Risaleleri sadeleştirmeye cür’et ediyorlar. Risaleler sadeleştirilmeye bir başlandı mı o zaman ayrana döner…

http://www.risalehaber.com/images/other/omer_ozcan_mehmet_kirkinci1.jpgBaşka söze gerek yok diyorsunuz yani?

Yok!.. Üstad kendisi diyor canım. Allah Allah! Kimin haddi var buna. Öyle şey mi olur?

Bediüzzaman’ın eserlerinin içini değiştirip kendi kelimelerini, kendi ifadelerini koyup, sonra Üstad’ın adıyla satmak veya bedava dağıtmak sadakat düsturuna uyar mı?

Ne demek canım, ihlas, sadakat meselesi bu tabi… Risale-i Nur’un bu haline sadık kalmak, muhafaza etmek her nur talebesinin hakkı ve vazifesidir. Risale-i Nur’un kisveleri bir vücudun elbisesi gibi değil ki, derisi gibidir. Bizim giydiğimiz elbise gibi değildir yani. Ya nedir? İnsanın derisi, cildi gibidir. Bu söylediğimi bilhassa kaydet.

Kur’an’ın hâsiyetlerine mazhar olmuş…

Evet, aynı öyle…

 

RİSALEDEKİ LAFIZLAR İNSANIN CİLDİ GİBİDİR

Hocam şu da çok soruluyor. Şerh ve izaha izin vermiş mi Üstad Hazretleri deniyor?

O mesele başka. O olur… İzah başka şey, Kur’an’ı da, Hadis-i Şerifleri de izah ediyor âlimler, üzerine kendi adlarını yazıyorlar. O mesele başka. Sadeleştirme tehlikeli…

Mektubat’tan ilgili yerde söyle diyor Üstad Hazretleri, “Kur'anın bir nevi tefsiri olan Sözler'deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-i Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki, o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.”

Evet, Risalelerdeki lafızlar insanın cildi gibidir. İnsanın derisini soyarsan onda hayat kalmaz.

Şerh ve izah yapanlar kendi adlarıyla bunları yayınlayabilirler değil mi?

Elbette, şerh ve izah başka şey.

Hocam bu röportajı “Risale Haber”de yayınlamak istiyorum. Müsaadeniz var mı?

Yayınlayabilirsin.

www.RisaleHaber.com

Link to comment
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×
×
  • Create New...