Zum Inhalt springen
Qries Qries Qries Qries Qries Qries

Empfohlene Beiträge

Risale - i Nur siyasete ve idare işine karismaktan men ediyor.

 

Beşinci Esas:

Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünki hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel kâfi geliyor.

Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklaliyetini ve ihlasını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdad ile, birinin hatasıyla onun masum çok tarafdarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlub düşecek. Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında, Kur'anın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatları bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.

 

 

Şualar - 362

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

  • Antworten 423
  • Erstellt
  • Letzte Antwort

Top-Benutzer in diesem Thema

Top-Benutzer in diesem Thema

Veröffentlichte Bilder

AĞABEYLER MEŞVERETİ DİVAN HEYETİ LAHİKASI

18/12/2013

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Aziz, Sıddık Kardeşlerimiz,

Evvelen: Hicri 1435 senenizi tebrik ediyor; Alem-i İslam ve İnsanın uhrevî ve dünyevî hayatlarına, saadet ve selamete vesile olmasını Cenab-ı Erhamürrahimden niyaz ediyoruz.

Saniyen:Ben sizi yazılarınızda ve hatırımdan çıkmayan hidematınızda günde müteaddid defalar görüyorum ve size olan iştiyakımı tatmin ediyorum. Siz de bu bîçare kardeşinizi risalelerde görüp sohbet edebilirsiniz. Ehl-i hakikatın sohbetine zaman, mekân mâni' olmaz; manevî radyo hükmünde biri şarkta biri garbda, biri dünyada biri berzahta olsa da rabıta-i Kur'aniye ve imaniye onları birbiriyle konuşturur.”“Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risaleyi açsa; benimle değil, hâdim-i Kur'an olan üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.”(Kastamonu Lahikası, s.5) ifadeleriyle Muazzez Üstadımız, Nur Talebelerinin iman hakikatlerinin neşir ve talim, tebliğ ve temsilinde sadakat ve kanaat, sebat ve metanet, ihlâs ve uhuvvete medar esasları hakikat lisanîyle ve hikmet diliyle Risale-i Nur Külliyatına dercetmiş, istifademize sunmuştur. Bu düstur ve esaslar, mihenk taşları hükmündeher daim müracaat edeceğimiz ölçü ve kıstaslardır. Bu düsturlara mebni, Nur Talebelerinin ifasına say ettiği “İman hakikatlerinin neşir ve talimi hizmetinde; muhatap olunan bazı hadisata ve onlara münasebattar suallere; meslek-i Nuriye’ye uygun fikir ve hislerle bakmak ve cevap vermeğe muvaffak olabilmek niyetiyle; Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin “Risale-i Nur Külliyatı”nda bizzat ders vermiş olduğu bazı düsturları; Nur Talebeleri mabeyninde ihtar ve müzakere etmek ve merak ve sual eden muhataplarımıza da tebliğ maksadıyla takdim ediyoruz.

Salisen: Meslek-i Nuriye ve meşrebimize ait düsturların zikri münasebetiyle dercedilecek gelen fıkraların; hadisatın vuku bulduğu zaman ve zeminin, ifade edilen hakikatlere ait makamın ve yazılan metinlerin siyak ve sibakının da nazara alarak, zamanımıza ve hadisata hangi vecihle ve nasıl baktığının birlikte mütalaa ve müzakere edilmesinin, yanlış anlaşılmalara meydan vermeden daha isabetli bir şekilde derk edilebilmesi için, Allah’ın izniyle, bizlere yardımcı olacağını ümit ediyoruz.

Rabian: Efkar-ı umumiyede ve âlem-i islamda; bazı memleketlerde ve bilhassa ülkemizde bazı İslami hizmet grublarıyle veya bunlarla müspet hükümetlerin arasında “gerginlik ve anlaşmazlık” ile tabir edilen hadisata; iman ve Kur’an namına olan hizmetimiz cihetiyle müteessirane bakıyoruz. Bu hadisatı da, inşallah bahar mevsimindeki rüzgâr ve yağmurlar nevinden telakki ediyor ve en küçük ferdinden, en büyüğüne; maneviyata hadimlik edenlerden devlet ricallerine; İslamî cemaatlerden içtimai cemiyetlere ve hatta bütün Alem-i İslam cihetinde güzel günlere, uhuvvet ve muhabbete, ittihad ve ittifaka vesile olmasını; dergah-ı İlahide elçimiz olan Resul-i Ekrem’ın(s.a.v) ümmetinin en cüzi ahvaline kadar alakadar olan şefkati hürmetine; Kur’an-ı Azim-üş Şan hürmetine, İsm-i Azam ve Esma-i Hüsnası hürmetine hadisatın hakiki mutasarrıfı olan Cenab-ı Hak’tan(C.C) niyaz ediyoruz.

Bu vesileyle Risale-i Nur’un hakikat ve marifet deryasından muktebes bir kısım düstur ve esasları kardeşlerimizin mütalaa ve müzakeresine takdim ediyoruz:

 

Üstad Gelenlerle Ne Konuşurdu?

Hemen umumiyetle, Risale-i Nur hizmetinin yegâne maksadı olan imanın kuvvetlenmesinin vatan ve milleti tehdit eden dinsizlik ve komünistlik tehlikesine mâni olduğunu; şimdi en elzem vazifenin, fertlere ve cemiyete düşen hizmetin imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek bulunduğunu; zamanın en büyük dâvâsının Kur'âna sarılmak olduğunu, Risale-i Nur bütün kuvvetiyle bu meseleye hasr-ı nazar ettiğinden, vatan ve millet düşmanları, gizli dinsizler, bahanelerle hücuma geçip aleyhte tahriklerde bulunduklarını; "Fakat biz müsbet hareket etmeye mecburuz. Elimizde Nur var, siyaset topuzu yok. Yüz elimiz de olsa, ancak Nura kâfi gelir" diyerek Nur'un din düşmanlarını mağlûp edeceğinden müsbet hareket etmenin atom bombası gibi tesiri bulunduğundan, Risale-i Nur'un siyasetle hiçbir alâkası bulunmadığını; mesleğimizin en büyük esasının ihlâs olduğunu, rıza-i İlâhîden başka hiçbir maksat ittihaz edilemeyeceğini, Nur'un kuvvetinin işte bu olduğunu; ihlâsla, müsbet hareket etmekle inayet ve Rahmet-i İlâhiyenin Risale-i Nur'u himaye edeceğini.. ilâ âhir.. Beyan ederdi.”(Tarihçe-i Hayat, s. 462)

“Aziz kardeşlerim, siz kat’i biliniz ki; Risale-i Nur ve şakirtlerinin meşgul oldukları vazife, rûy-u zemindeki bütün muazzam mesailden daha büyüktür. Onun için dünyevî merak-aver mes’elelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz.”(Emirdağ Lahikası-I, s.43)

“Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünki hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel kâfi geliyor.

Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklaliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek. O hizmetin kudsiyetini bozacak”.

Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdad ile, birinin hatasıyla onun masum çok tarafdarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlub düşecek. Hem dünya için, dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında Kur'anın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatları bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.” (Şualar, 362)

“Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünki iman, mâl-i umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahibleri var. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalalete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü'minlerin uhuvveti esastır.”(Emirdağ Lahikası-I, 180)

“Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf âhirete bakar; gayesi rıza-yı İlahî ve imanı kurtarmak ve şakirdlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını i'dam-ı ebedîden ve ebedî haps-i münferidden kurtarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âtînin bîçareler kısmını dalalet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünki bir müslüman başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir müslim; dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.

Evet eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an'anat-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği halde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs-i emmareye tâbi' olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belaya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen men'ettiği gibi; Risale-i Nur'u, hem şakirdlerini, bu zamana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübareze, ne meşguliyet yok.”(Emirdağ Lahikası-I, 22)

Ben de Nur-u Kur'anı elde tutmak için "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telakkiyatlarından müberra ve safi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envâr-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir.”(Mektubat, 49)

“Risale-i Nur'un bu kadar muarızlarına mukabil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiçbir şey'ine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temas eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünki tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, hakikatı değiştirir. Hattâ benim otuz senedenberi siyaseti terkettiğime sebeb; mübarek bir âlim, tâkib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile salih ve büyük bir âlimi, onun fikrine muhalif olmasından, tekfir derecesinde tahkir edip; kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet medih ve sena etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek, tarafgirlik hissine siyasetçilik karışsa böyle acib hatâlara sebebiyet veriyor diye "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" dedim. O zamandanberi siyaseti terkettim. O halimin neticesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki; yirmi beş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim. Ve on sene Harb-i Umumîye bakmadım, bilmedim ve merak etmedim. Ve yirmi iki sene bu işkenceli esaretimde, tarafgirliğe ve siyasete temas etmemek için ve Nurdaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdafaatımdan başka istirahatım için hiç müracaat etmediğimi bilirsiniz.

Hem bilirsiniz ki; hapiste size yazdığım gibi, benim îdamıma hükmeden adamlar, beni işkenceyle tâzib edenler Risale-i Nur ile îmanlarını kurtarsalar, şahid olunuz ki, ben onları helâl ediyorum. Ve tarafgirlik damarıyla ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki-üç senede, dahilden ve hariçten gelen fırtınalı cereyanlara hiç temas etmedik ve kardeşlerimi de bir derece îkaz ettim.

Bilirsiniz ki; kendim sadaka ve yardımları kabul etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp, o para ile kendi kitablarımı yazan kardeşlerimden satın alıyordum. Tâ, Risale-i Nur'un ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp, hiçbir şey'e âlet edilmesin. Nurun hakikî şâkirdlerine, Nur kâfidir; onlar da kanaat etsin, başka şereflere veya mânevî maddî menfaatlere gözünü dikmesin. Hem; münakaşa, münazaa ve mesail-i dîniyede damarlara dokunacak tarafgirane mübahase etmemek lâzımdır ki, Nur aleyhinde garazkârlar çıkmasın.” (Tarihçe-i hayat, 522)

“Evet Nurcular cem'iyet memiyet, hususan siyasî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemaatî menfaat için teşekkül eden cem'iyet ve komite değiller ve olamazlar. Fakat bu vatanın eski kahramanları kemal-i sevinçle şehadet mertebesini kazanmak için ruhlarını feda eden milyonlar İslâm fedailerinin ahfadları, oğulları ve kızları, o fedailik damarından irsiyet almışlar ki, bu hârika alâkayı gösterip Denizli Mahkemesinde bu âciz bîçare kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler:

"Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir hakikata başımız dahi feda olsun" diye onlar namına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş. Demek Nurcularda hakikî, hâlis, sırf rıza-yı İlahî için ve müsbet ve uhrevî fedailer var ki; mason ve komünist ve ifsad ve zındıka ve ilhad ve Taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükûmeti, adliyeyi aldatarak lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşâallah bir halt edemezler. Belki Nur'un ve imanın fedailerini çoğaltmağa sebebiyet verecekler.(Şualar, 52)

“Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bâzı cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur Şâkirdlerinin şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nurun hakikî ihlâsına ve hiçbir şey'e, hattâ mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp Risale-i Nurun neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatlar, fânî ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez!”(Sikke-i Tastik-i Gaybi,10)

Harice göndermek için İstanbul'a gönderdiğimiz bir kısım nüshalar daha gönderilmemesinin sebebi, hacca gitmek için pek çoklar rağbet göstermediklerinden ve "Hududa fazla dikkat ediliyor ve bir bahane ile çevriliyor" diye elinde olan emanet bulunan, hacca gidecek olan zât, bize yazmış ki: "Bunu posta ile doğrudan doğruya Mekke-i Mükerreme'de Mehmed Ali Mâlikî, Vaziye Mahalle-i Şamiye adresiyle gönderilsin" diye münasib görmüş; onu, bahane ile hududdan çevrilmemek için beraber götürmemiş. Çok da isabet olmuş. Çünki benim ve Nur şakirdlerinin namına şimdi bu mecmuaları göndermek, herhalde inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve ittihad-ı İslâm siyaseti, Risale-i Nur'u kendine bir kuvvet, bir âlet yapmağa çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslâmiyeye bakmağa mecbur edecekti. Halbuki Risale-i Nur'un mesleğindeki sırr-ı ihlas; iman, Kur'an hakikatlarından başka hiçbir şeye âlet, tâbi' olmadığı... Hem müşterileri aramak değil, belki müşteriler hakikî ihtiyacını hissedip ve yarasının tedavisi için Risale-i Nur'u aramasının lüzumu... Hâlbuki gönderilecek o mübarek merkezler, şimdilik Nurlara hakikî ihtiyacını değil, belki âlem-i İslâm'ın hayat-ı diniyesine ait cihetlerinden düşünmeğe mecbur olması... Hem Nur mesleğinde benlik ve gösteriş, bir nevi şöhretperestlik merdud olduğundan, bu enaniyet zamanında insanlara kendini satmağa çalışmak ve beğendirmek, bir anda Nur şakirdleri böyle büyük bir imtiyaz gibi bu eserlerle meşhur mevkilere kendilerini göstermek bir nevi gösteriş olması cihetiyle, Kader-i İlahî Nur şakirdlerini tam ihlasın muhafazası için şimdilik müsaade etmiyor.”(Emirdağ Lahikası-I, 257)

“Aziz kardeşlerim! Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”

“Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı maneviyedeki fark, pek azîmdir.” “Hem dâhildeki cihad-ı manevî; manevî tahribata karşı çalışmaktır ki; maddî değil, manevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul olmaya hiçbir hakları yok.” (Emirdağ Lahikası-II, 245)

“Büyük Cihad'ın ve Sebilürreşad'ın neşrettiği gibi ben ilân etmişim ki; dine, imana hizmeti ve Risale-i Nur'u değil dünya siyasetine, belki kemalât-ı manevîye ve makamat-ı âliyeye âlet edemediğim gibi.. herkesin hoş gördüğü saadet-i uhreviye ve Cehennem'den kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emr-i İlahî ve rıza-yı İlahîden başka hiçbir şeye âlet etmemek, bu zamanda Nur'un hakikî kuvveti olan sırr-ı ihlas-ı hakikîyi muhafaza etmeye beni mecbur etmiş ki:

Sıddık-ı Ekber (R.A.) dediği olan "Mü'minler Cehennem'e gitmemek için Allah'tan isterim, benim vücudum Cehennem'de büyüsün ki, onların yerine azab çeksin" diye söylediği kudsî fedakârlığının bir zerresini ben de kendime kazandırmak için, iman ile Cehennem'den birkaç adamın kurtulmaları için Cehennem'e girmeyi kabul ederim demişim.”(Emirdağ Lahikası-II, 152)

“Halbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâküllihal bazı kusurlar ve sû'-i istimalât olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sû'-i istimal ederler. Fakat Cenab-ı Hak âhirette muhasebe-i a'mal düsturuyla, adalet-i Rabbaniyesini, hasenat ve seyyiatın müvazenesiyle gösteriyor. Yani hasenat racih ve ağır gelse, mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat racih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiatın müvazenesi, kemmiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiata tereccuh eder, afvettirir.”(Mektubat,445)

“Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârâne ittihad gittiği vakit, manevi hayat da gider.” “Tesanüd bozulsa cemaatın tadı kaçar.” “Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız!” (Uhuvvet Risalesi, 43)

“S-Efkârı teşviş eden, hürriyet ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?

C-(*) Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde, insan milletinden menba'-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cem'iyettir.

Benî-beşerde ona intisab eden; bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatına feda etmeyen.. hem de menfaatını ızrar-ı nâsta gören.. hem de müvazenesiz, muhakemesiz mana veren.. hem de meyl-i intikam ve garaz-ı şahsîsini feda etmediği halde, mağrurane millete ruhunu feda etmek davasında bulunan.. hem de beylik veya tavaif-i mülûk mukaddemesi olan muhtariyet veya istibdad-ı mutlak manasıyla bir cumhuriyet gibi gayr-ı makul fikirlerde bulunan.. hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrutiyetin birinci ihsanı olan afv ve istiharat-ı umumiyeyi fikr-i intikamına yediremediğinden herkesin asabına dokundurmakla tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffi isteyenlerdir.

(*): Burada mason ve dönmelerin ve bolşevizmi isteyenlerin cem'iyetinden haber vermek içinde, bir çeyrek asır istibdad-ı mutlakla hükmeden bir hâkimiyeti gaybî ihbar eder.

S-Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki hayırhahımız gibi görünüyorlar.

C- Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.”(Münazarat, 12-14)

“ALTINCI KELİME: Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyedir.وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ âyet-i kerimesi, şûrayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev'-i beşerdeki "telahuk-u efkâr" ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı

ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.

Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır. Yani nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdadların kayıdlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer'iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyedir ki, o hürriyet-i şer'iye, âdâb-ı şer'iye ile süslenip, garb medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmandan gelen hürriyet-i şer'iye, iki esası emreder:

Yani: İman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek. Allah'a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah'tan başka- kendinize Rab yapmayınız!... Yani Allah'ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iye; Cenab-ı Hakk'ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır. Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin!. Şûra kuvvet bulsun!. Bütün levm ve itab ve nefret, heva ve hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet Hüda'ya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmîn…

Eğer denilse: Neden şûraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya'nın, hususan İslâmiyet'in hayatı ve terakkisi nasıl o şûra ile olabilir?

Elcevab: Nur'un Yirmibirinci Lem'a-i İhlasında izah edildiği gibi; haklı şûra ihlas ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlas ve tesanüd-ü hakikî ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlas ve tesanüd ve meşveretin sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hacetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şûra-yı şer'î ile yaşıyabilir. O düşmanları durdurur, o hacetlerin teminine yol açar.”(Hutbe-i Şamiye,60-63)

“İşte ey mü'minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adavetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal'an: Uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kal'a-i İslâmiyeyi, küçük adavetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!..”(Mektubat,269)

“Birincisi: İslâmiyet'in pek çok kanun-u esasîsinden birisi: وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى âyet-i kerimesinin hakikatıdır ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ul olamaz. Halbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik tarafdarlığı ile, bir câninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden, tarafdarları veyahut akrabaları dahi şeni' gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil'misile mecbur ediliyor. Bu ise hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır'daki hissedilen hâdise ve buhranlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli olur.

Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.

Hem emniyetin ve asayişin temel taşı, yine bu kanun-u esasîden geliyor:

Meselâ: Bir hanede veya bir gemide bir masum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve asayiş düstur-u esasîsi ile o masumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım; ta ki masum çıkıncaya kadar.

İşte bu kanun-u esasî-i Kur'anî hükmünce, asayiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan masumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlahînin celbine vesile olur. Madem Cenab-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol açmış. Kur'an-ı Hakîm'in bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.

İslâmiyet'in ikinci bir kanun-u esasîsi şu hadîs-i şeriftir:

سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hakikatıyla, memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin za'fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidane bir mertebe tarzına getirdiğinden; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet adalet olmaz, esasıyla da bozulur ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin; belki nefsanî haksızlıklara vesile olur.

Üçüncüsü: İslâmiyet'in hayat-ı içtimaiyeye dair bir kanun-u esasîsi dahi bu hadîs-i şerifin اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّبَعْضُهُ بَعْضًا hakikatıdır. Yani, hariçteki düşmanların tecavüzlerine karşı dâhildeki adaveti unutmak ve tam tesanüd etmektir. Hattâ en bedevi taifeler dahi bu kanun-u esasînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o taife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri halde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def' oluncaya kadar tesanüd ettikleri halde; binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfüruşluktan, gururdan ve gaddar siyasetten gelen dâhildeki tarafgirane fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhalifine melek yardım etse lanet edecek gibi hâdisatlar görünüyor. Hattâ bir sâlih âlim, fikr-i siyasîsine muhalif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdar olduğu için hararetle sena ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuzbeş seneden beri siyaseti terkettim.”(Emirdağ Lahikası-II, 172-173)

“Tahmin ederim, şimdi küre-i arzda Risale-i Nur şakirdlerinden -kalben ve ruhen ve fikren- daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünki kalb ve ruh ve akılları iman-ı tahkikî nurlarıyla sıkıntı çekmezler; maddî zahmetler ise, Risale-i Nur dersiyle hem geçici, hem sevablı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i imaniyenin başka bir mecrada inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar. İman-ı tahkikî dünyada dahi medar-ı saadettir diye halleriyle isbat ediyorlar. Evet "Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler." deyip, metinane bu fâni zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalışıyorlar. Cenab-ı Erhamürrâhimîn onların emsallerini çoğaltsın, bu vatana medar-ı şeref ve saadet yapsın ve onları da Cennet-ül Firdevs'te saadet-i ebediyeye mazhar eylesin, âmîn! (Şualar, 296)

Sizdeki ihlas ve sadakat ve metanet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebebdir ve Risale-i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir. Haşirde adalet-i İlahiye, hasenelerin seyyielere racih gelmesiyle affettiğine binaen, siz de hasenelerin rüchanına göre muhabbet ve afv muamelesini yapmak lâzımdır. Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek, sıkıntıdan gelen bir titizlik, bir asabilik ile zararlı bir hiddet, iki cihetle zulüm olur. İnşâallah, birbirinize sürurda ve tesellide yardım edip sıkıntıyı hiçe indirirsiniz.(Şualar,331)

“Sakın! Sakın! Şimdiye kadar mâbeyninizdeki fedakârâne uhuvvet ve samîmâne muhabbet sarsılmasın. Bir zerre kadar olsa bile, bize büyük zarar olur. Bizler, birbirimize lüzum olsa ruhumuzu feda etmeğe, hizmet-i Kur’aniye ve imaniyemiz iktiza ettiği halde; sıkıntıdan veya başka şeylerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirlerine karşı küsmeye değil, belki kemal-ı mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alır; muhabbetini, samimiyetini ziyadeleştirmeye çalışır. Yoksa habbe kubbe olup, tamir edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferasetinize havale edip kısa kesiyorum.” (Uhuvvet Risalesi,48)

“YA RABBİ! Bizleri kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur’âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. İnşaallah.”

“Eyvah, eyvah! El’aman,el’aman! Yâ Erhamerrâhimîn, medet! Bizi muhafaza eyle. Bizi cin ve insî şeytanların şerrindenkurtar. Kardeşlerimin kalblerini birbirine tam sadakat ve muhabbet ve uhuvvet ve şefkatle doldur.”

اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَاْلاِنْسَانِ

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Bir ömrün değişmez prensibi: Müsbet hareket

 

Alaaddin BAŞAR / 24 Aralık 2013

 

Bir hedefe ulaşmanın nice ön şartları var. Bilgi, tecrübe, sermaye bunlardan sadece birkaçı. Ama bütün bunların üstünde bir şart var ki kesinlikle ihmale gelmez. O da takib edilecek yolun, izlenecek politikanın sağlam olması.

Doğru hedeflere yanlış yollarla gidilmez.

Hedefler sonsuz denecek kadar çok. Biz, iman hizmetinden söz edeceğiz.

Nedir hedef? İnsanların kalplerini ıslah etmek, imanlarını taklitten tahkike çıkarmak. Üstad Bediüzaman hazretleri bu davasını şu ifadelerle net biçimde ortaya koyar:

“Ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.”

Bu iman hizmetinin prensiplerini ise iki kelimede özetler: Müsbet Hareket.

"Müsbet Hareket"i konu alan son mektubunda şu enteresan ifadeye yer verir: “Asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti.” Bu ifadenin temelinde yatan gerçeği ise şöylece ortaya koyar:

“Hem bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayıd altında kalamaz; istibdad-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez.” (Emirdağ Lâhikası)

“Asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti” ifadesiyle, hem asayişi muhafazanın ancak imanlı, ahlâklı bir nesil yetiştirmekle mümkün olacağı ortaya konulur, hem de iman hizmetinde bulunan kimselere asayişi bozucu hareketlerin hiç mi hiç yakışmayacağı tatlı bir üslûpla ihtar edilir.

Üstad, asayişi muhafaza üzerinde neden bu kadar hassasiyetle ve ısrarla durmuştur? Bu sorunun cevabını şu ifadelerde yakalamak mümkün:

“...kat’iyyen size beyan ediyorum ki; dinsizlik hesabına bizi ezen sizler; vatan ve millet, asayiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müthiş bir ecnebi hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdahalesini istiyorsunuz. Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; asayiş, idare lehinde, sabır ve tahammüle karar verdim.” (Emirdağ Lâhikası)

Oyuncular değişse de oyun yine aynı oyun.

Yine dış güçler hesabına birileri ülkemizi ve İslâm âlemini durmadan karıştırıyorlar. Ve yine, çoğu insanımız bu iğrenç oyuna bilmeyerek, daha kötüsü iyilik yaptığını zannederek âlet oluyor ve “ne zamana kadar duracaksınız” yollu ifadelere, bu sinsi oyuna gelmeyen aklı selim sahiplerini tenkit ediyorlar; pasiflikle, gayretsizlikle suçluyorlar.

Oyuna gelmemek ayıp sayılmamalı; ileriyi görmek de körlük değildir. Tedbirle korkaklığı karıştırmamak gerek.Deryalarda yüzebilmek için ufak sularda boğulmamak lâzım.

O gün olduğu gibi, bu gün de gençliğimizin en büyük meselesi imandır. Bu büyük davanın düşmanları da bir o kadar çetin. Yapacağımız bir yanlış hareket, bizi yeni nesle ve gelecek nesillere karşı sorumlu kılabilir. Onlar bize derler ki :

“Sizin imanınızın kurtulması için her türlü sıkıntıya severek katlanan Üstad Bediüzzamandan hiç himmet ve gayret dersi almadınız mı? O sabretmeseydi siz olmazdınız. Siz de bizim için biraz sabırlı olun. Hissiyatınız aklınızın üstüne çıkmasın. Düşmanları sevindirmeyi hizmet mi sanıyorsunuz! Elinizden geliyorsa bizleri sevindirin, bize daha huzurlu bir ülke bırakmak için gayret gösterin. Biz de dünyaya geldiğimizde o güzel mirası en iyi şekilde değerlendirelim. Böylece, bu cennet vatanda, tâ kıyamete kadar, imanlı ve ahlâklı bir nesil hayat sürsün.”

Yine Üstat'tan asayişi korumayla ilgili bir başka ders:

“Bunda şek ve şüphe kalmadı ki; beni tahkir ve ihanet edip, hiddete getirip, asayişi bozmak garazı takip ediliyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki bîçarelerin istirahatına ve onlardan belâların def’ine feda etmek için bana bir halet-i ruhiyeyi ihsan eylemiş ki; ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkirat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin asayişine, hususan masum çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçare hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlarına ve uhrevî saadetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi feda etmeye hazırım.” (Emirdağ Lâhikası)

Üstad, “Yahudileri ve Hıristiyanları dost tutmayınız” meâlindeki âyet-i kerimeyi yanlış değerlendirerek, Hristiyan âlemiyle yapılan askeri paktlara ve ticarî anlaşmalara karşı çıkan bir takım çevrelere verdiği cevabın bir bölümünde bakınız ne buyuruyor:

“...onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk, kat’iyyen nehy-i Kur’anîde dâhil değildir.” (Münazarat)

Bu ifadelerde, dünya saadetinin esasının asayiş olduğu nazara verilmiş. Anarşinin ve harplerin dünyayı kasıp kavurduğu günümüzde, bu tespitin ne kadar yerinde olduğu çok daha iyi anlaşılıyor.

Nurlarda, “dostlara karşı mürüvvetkârane muaşeret, düşmanlara karşı da sulhkârane muamele” nazara verilir. Bugün Avrupa ve Amerika’da nice insanlar İslâmla müşerref oluyor ve hidayet nimetine kavuşuyorlarsa, bunun sebebi sulhtur, harp değil.

Düşmanlara sulh ile muamele etmek her yönüyle en büyük bir akıllılık iken, dahildeki bu kısır ve yersiz çekişmelere, ne mânâ vereceğiz?

Bu vatan hepimizin. Hepimiz bir vücut gibiyiz. Beğenmediğimiz organlarımız da bizim. Bunları varlığımızdan söküp atamayız.

Polikliniklerde, sıra sıra dizilmiş kalabalıklar bize bu dersi vermiyorlar mı? Bunların her birisi vücudunun bir yerinden, bir organından rahatsız değiller mi? Ama niçin tedaviye koşuyorlar? O hasta uzvu sıhhatli yapmak için değil mi? Biz de hastalara değil hastalıklara düşman olsak ve sosyal bünyemizin sıhhate kavuşması için elimizden gelen bütün gayreti göstersek, erişemediğimiz ve güç yetiremediğimiz sahalarda Rabbimizin lütfuna erecek, yardımını göreceğiz. Ama biz hastaları daha da hasta edecek bir yola koyulmuşsak ve bunu da sıhhat adına yaptığımızı zannediyorsak, yanıldığımızı anlayıncaya kadar çok kan kaybedeceğiz ve kuvvetimiz her geçen gün biraz daha azalacak. Bunun ise sadece ve sadece düşmanlarımızın işine yarayacağında şüphe yok.

Zararın neresinden dönülse kârdır, derler. Geliniz, kendimizle kavgayı bırakalım. Birbirimizi tedaviye gönül verelim. Ve yine Üstadı dinleyelim:

“Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı manevideki fark, pek azîmdir.” (Emirdağ Lâhikası)

Dahildeki cihadın mânevî olacağı vurgulanıyor. Ciğerinizdeki mikroba kurşun sıkamazsınız. Onu ilâçla, gıdayla, temiz havayla yavaş yavaş tedavi etmeğe mecbursunuz. Mânevî cihat, mânevî hastalıklara karşı yapılır. Cehalet mânevî bir hastalıktır. Bunun giderilmesi ilim ile olur. Bir çocuğu döverek ona bir şeyler anlatmanız mümkün mü? Ahlâksızlık ve nihayet imansızlık da birer mânevî hastalık. Bunların tedavisi de kuvvet kullanarak, zorlayarak olmuyor.

Kuvvet yoluyla ve asayişi bozarak müspet bir sonuca varılamayacağı ve bu gibi hareketlerin, bütün bir millete zarar getireceği şu berrak ifadelerle ortaya konuluyor:

“...dâhilî asayişi ihlâl suretinde yüzde on câni yüzünden doksan masumu tehlike ve zararlara sokmak, adalet-i İlâhîye ve hakikat-ı Kur’aniye ile şiddetle men’edildiği için, biz bütün kuvvetimizle, o ders-i Kur’anî itibariyle, asayişi muhafazaya kendimizi dinen mecbur biliyoruz.” (Emirdağ Lâhikası)

Manevî cihat, tıptaki koruyucu hekimliği andırıyor. Hastalığın vuku bulmaması için gerekli tedbirleri almak en büyük tedavidir. Bunda başarılı olmadığımız zaman diğer tedavi yollarına ve en sonunda da ameliyata sıra gelir. Koruyucu hekimlik uzun zaman ve büyük sabır ister. Ama, ameliyattan kurtulmak gibi büyük bir netice için bu zor yola severek girmek gerek.

“Ben imanın cereyanındayım” diyen büyük Üstad, bu ifadesiyle en büyük mânevî hastalığın tedavisiyle vazifeli olduğunu da ilân etmiş oluyordu.

Bütün ömrü bu uğurda yılmaz bir gayret ve tükenmez bir sabırla geçti. “Bu kışın devamına ihtimâl verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır” diyerek azminden hiçbir şey kaybetmeden sabırla yoluna devam etti. Çileler, sürgünler, mahkemeler ve zindanlar üzerine kurulan bu iman davası, Allah’ın lütfu ile başarıya ulaştı. O zifiri karanlıklar yarıldı ve imanlı, vatansever, ahlâklı, dürüst ve çalışkan bir nesil çıktı ortaya.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

bir kardeşim, peygamber efendimizin (asm) fitne zamanı ile ilgili olan hadisleri, mesela "fitnelerden sakının! dille ona karışmak kılıçla karışmak gibidir" hadisini hatırlatarak, böyle bir durumda şu vay bu yönde görüş bildirmeden susmanın, tarafsız kalmanın en doğrusu olup olmadığını sormuş.

cevabımı buraya da aktarıyorum:

"hz. ali'nin cemel vakası veya sıffin'de yaşadıkları sözkonusu olduğunda bazı sahabiler zikrettiğiniz hadis sebebiyle ortada kalmayı tercih etmişlerdi. ama hz. ali, hucurat suresi 9. ayetini hatırlattı onlara.

ki bu ayet, mü'minlerden iki grup çatışma/savaş yaşıyorsa, diğer mü'minlerden barışı sağlamalarını; ama eğer bu mümkün olmuyorsa hak sahibine iade edilene kadar haksıza karşı savaşmalarını emrediyor.

şimdi buna göre; hükumet, seçilmiş meşru yönetimdir. cemaatin ise şu veya bu şekilde bu hükumete ortak olma, ona kendi istediğini dayatma hakkı yoktur, cemaat bu noktada gayrimeşru bir tutum içindedir. hükumeti desteklememe hakkına sahiptir; ama ya benim istediğimi yap, yahut benim istediğimi yapmıyorsan sana karşı herşeyi yaparım demeye asla ve asla hakkı yoktur.

dolayısıyla, o kadar sulhkarane çözüm (ki bu herkesin yönetim hakkının meşru seçilmiş hükumete ait olduğunu kabul etmesi esasına dayanır) çağrılarına olumlu karşılık gelmediğine göre, meşru hükumetin yanında yer almamız gereken bir durumdayız; onun hatalarını, eksiklerini eleştirme, onlara sahip çıkmama hakkını da saklı tutarak.

o halde fitne hadisi ne anlama geliyor?

ayete mugayir bir hadis olamayacağına göre, fitne hadisi, ortalığın toz duman olduğu, kimin haklı kimin haksız olduğunun belli olmadığı, kimin talebinin meşru kimin talebinin gayrimeşru olduğunun belirsiz olduğu dönemlere mahsus olsa gerektir.

aksi takdirde, her gerilime fitne deyip tarafsız kalmak, haklı olanı zayıf ve yalnız bırakmak anlamına gelir zira...

mesele benim dünyamda ayna kadar net olarak, budur..."

 

 

Metin Karabasoglu, 26.12.2013

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

[h=1]Gülerce oyunu vereceği partiyi açıkladı[/h][h=2]Hükümet-cemaat savaşının tam ortasında Gülen'e yakınlığıyla bilinen Hüseyin Gülerce, iktidara sıcak mesajlar verdi.[/h]

[h=3]Tarafları yangını söndürmeye çağıran Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce, "Kararım şimdiden net. Hüseyin Gülerce olarak bir oyum var. AK Parti adayına oy vermeyi düşünüyorum." diye yazdı.

Hükümet-cemaat geriliminde ortalık toz duman. Tansiyonu düşürme adına sürpriz bir açıklama Hüseyin Gülerce'den geldi. Geçen hafta operasyonu değerlendirdiği yazısında "Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak" diyen yazar, bugünkü köşesinde herkesi yangına su dökmeye çağırdı.

HEP BİRLİKTE HORLANDIK

"Gelinen noktada her şeye rağmen bu yangın söndürülebilir. Zararın neresinden dönülse kârdır." diyen Gülerce, iktidara bu sözlerle zeytin dalı uzattı:

"Şahsen öncelikle, yatıştırıcı üslubu öne çıkarmak gerektiğine inanıyorum. Birbirimizin iyi taraflarını, iyiliklerini konuşalım, yazalım. Yangına körükle gidilmesin. Bu günlere kolay gelinmedi. Hep birlikte horlandık, aşağılandık, ötekileştirildik. Hep birlikte din ve vicdan özgürlüğünü, Türkiye’nin askeri vesayetten kurtulmasını savunduk. 12 Eylül 2010 referandumundaki demokrat ittifak, Türkiye’nin önüne yeni kapılar açtı. Bu kapıların muhafazakâr, demokrat, özgürlükçü, liberal kesimlerden oluşan büyük kitlenin üzerine kapanmaması gerekir."

BARIŞ İÇİN ÜÇ İLKE

Gülerce, dün twitter hesabında barış için yazdığı üç temel ilkeyi bu kez de köşesinde tekrarladı.

1) -Birincisi; yolsuzluk, rüşvet, devletin malına göz koyma, yetimin hakkını çiğneme karşısında kimse taviz vermemelidir.

2) -İkincisi, devlet içinde seçilmiş iktidara karşı, paralel güç oluşturma, kafa tutma, tuzak hazırlama peşinde olan kim varsa gözünün yaşına bakılmasın. İktidar da bürokraside, sadece liyakati, dürüstlüğü, hukuka riayet etmeyi kıstas almalıdır.

3) -Üçüncüsü, laf getirip götürenlere, kara propagandaya, iftiralara prim verilmemelidir.

AK PARTİ ADAYI OY VERMEYİ DÜŞÜNÜYORUM

Üçünçü kişilerin seçimle ilgili söylentilerine itibar edilmemesini isteyen Gülerce, Hürriyet'in Pazar ekinde yayınlanan sözlerini hatırlatarak yazısını tamamladı:

"Mesela, “Cemaat İstanbul’da şu adayı destekleyecek, falan partiyle ittifak edecek” söylentileri, yangına benzin dökmektir. Şahsen ben bu meselede, Hürriyet’in Pazar ekinde yayımlanan şu cevabı verdim: “Öncelikle Hizmet hareketi hakkında konuşamam. Yerel seçimlerde aday daha fazla öne çıkıyor. İnsanlar yaşadığı şehre, ilçeye kimin daha yararlı olacağına bakıyor. Bazı yerlerde, iktidar partisinden başkan olursa daha fazla hizmet gelir, düşüncesi de etkili oluyor. Son hükümet-cemaat meselesinden dolayı gönlüm kırık olsa da, ben oyumu, yaşadığım Yalova’ya göre kullanacağım. Kararım şimdiden net. Hüseyin Gülerce olarak bir oyum var. AK Parti adayına oy vermeyi düşünüyorum.” Yangın, hâlâ söndürülebilir…"

 

 

Haber Günlügü, 25.12.2013

[/h]

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

İNTERNETHABER - ÖZEL İÇERİK

 

Hrant Dink cinayeti ile ilgili kaleme aldığı kitapta Cemaat'in emniyet teşkilatındaki üst düzey isimlerini ve ilişkilerini deşifre eden, ardından da Oda TV davası kapsamında tutuklanan ve tam 376 gün Silivri cezaevinde kalan ardından da tahliye edilen gazeteci*Nedim Şener,*Türkiye'nin gündemine bomba gibi düşen Yolsuzluk ve Rüşvet operasyonaları ile ilgili çarpıcı bir yorum yaptı.*

 

CNN Türk ekranlarında Cüneyt Özdemir'in sunduğu 5N1K programına katılan Posta gazetesi yazarı Şener,*"operasyonda hedeflere baktığınız zaman, Başbakan tam 12'de duruyor. Hep etrafına ateş ediliyor. Asıl amaç, onu almak. Bilal Erdoğan üzerinden Başbakan'a… Yasin El Kadı üzerinden Başbakan'a… Hep başbakan işaret ediliyor"*dedi ve ekledi: "Yolsuzluk bir Başbakan Erdoğan'ın iktidardan gitmesi içn bir araç"

 

İşte canlı yayında Nedim Şener'in anlattıkları:

 

İKİ GÜÇTEN BİRİ DİĞERİNİ İMHA EDECEK

 

Nedim Şener:*"AKP'nin ilk yılından beri, Maliye Bakanlığının, Kemal Unakıtan'ın, oğlunun yolsuzluklarını yazdık, Galataport ihalesini yazdık, bir çok şey yazdık. Bugün konuşulan konuları bile 2000'li yıllarda yazdık. Fakat bugün*yolsuzluk*artık, savaşta argüman olarak kullanılıyor. Yolsuzlukla mücadele diye bir durum yok.

 

Karşıılıklı iki gücün, cemaat ve hükümetin bilek güreşi, hatta kemik kemiğe bir savaşı var. malesef*yolsuzluk*gibi önemli bir konunun ve yolsuzlukla mücadele gibi erdemli bir faaliyetin güç savaşına alet ediliyor olması çok üzücü.*

 

Yolsuzlukların açığa çıkması bakımından sonuç alınacak bir şey değil ama, iki güçten biri diğerini imha edecek gibi görünüyor bu süreç

 

OPERASYON BAŞBAKAN ERDOĞAN'A YÖNELİK

 

Nedim Şener:*Belli ki Başbakan'a yakın yeni isimleri gözaltına almak istiyorlar. Polisler bunu uygulamamış. Yasin El Kadı dosyası açılması akla gelmiş nedense şimdi. Başbakan'ın ben kefilim dediği bir isimdir Yasin El Kadı. İkinci dalga operasyonda ismi geçen tüm isimler Başbakan'ın çok yakını olan isimlerdir. Öyleki, aile fertlerinden hemen sonraki isimlerdir.

 

Cüneyt Özdemir:*Sen bunları Başbakan'a yönelik bir*operasyon*olarak mı görüyorsun?

 

Nedim Şener:*Hiç tartışmıyorum bile bunu. Bunun*yolsuzluk*ayağı ayrı birşey. Bunu biz namuslu insanlar sorgulayabiliriz. Adaleti elleriyle kirletmiş savcı ve polisler asla bunu sorgulayamaz. Hele o gazeteciler, asla bunun için temiz toplum narası atamazlar. Ancak bunun mağduru olmuş namuslu insanlar sorgulayabilir. Ama operasyonda hedeflere baktığınız zaman, başbakan tam 12'de duruyor. Hep etrafına ateş ediliyor. Ama amaç, onu almak. Bilal Erdoğan üzerinden Başbakan'a… Yasin El Kadı üzerinden Başbakan'a… Hep başbakan işaret ediliyor.

 

YOLSUZLUK ARAÇ, HEDEF HÜKÜMET

 

Nedim Şener:*Bunu yapan grubun yolsuzluklardan pay alayım diye bir derdi yok. Onlar iktidar mücadelesinde. Onların derdi Tayyip Erdoğan'ın iktidardan gitmesini sağlamak. Yolsuzluk bir araç onlar için.

 

Haber Tarihi :26-12-2013 13:33182 Yorum

 

Nedim Şener'in Erdoğan ve Cemaat bombasıPosta yazarı Nedim Şener, Türkiye gündemine bomba gibi düşen Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonunda asıl amacın Başbakan Erdoğan'ı ve hükümeti düşürmek olduğunu söyledi.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

29 Aralık 2013 Pazar 08:22

 

Bugünlerde Bediüzzaman'ın hutbesini tavsiye ediyorum

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: Bediüzzaman Said Nursi'nin, işgal sonrası Van'a geldiğini hatırlattı ve...

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "Bütün meselemiz, davamız; kadim kardeşliği yeniden sağlamak ve herkesin kültürüne saygı duyan bir anlayışı getirmek" dedi.

 

Van'da bir otelde, kentin kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen toplantıda konuşan Davutoğlu, tarihte çok az kentin Van kadar ihya edildiğini söyledi.

 

Bediüzzaman Said Nursi'nin, işgal sonrası Van'a geldiğini hatırlatan Davutoğlu, şöyle devam etti:

"Üstad Bediüzzaman, işgal sonrasında Van'ın yaşadığı tahribatın ardından esaretten döndüğünde, 'Ağlamaktan kendimi tutamadım. Medresenin üstüne çıkıp oturdum ve 8 yıl önceki halini hayal ettim. Baktım ki benim medresemin çevresi yakılmış ve tahrip edilmiş.*O hanelerdeki insanlarla dost, ahbap idim' demiş. Büyük bir alim Van'a gelir ve kenti bu halde görür. Ne büyük bir yıkım. Bir daha ne Van'ın, ne Diyarbakır'ın, ne Şam'ın bir daha böyle tahrip edilmesine sessiz kalmayacağız; hak ve adalet adına. Bu ulu kentleri tahribata uğratmak isteyenlere fırsat vermeyeceğiz. Kimse bu topraklardaki ezeli ve ebedi kardeşliği bozamaz."

 

"Demokratikleşme üzerinden sağladığımız büyük mutabakat çözüm süreci üzerinden devam ediyor. Kim, nasıl olursa olsun, bu topraklardaki insanların arasına nifak sokmak isterse Van Kalesi gibi sağlam durun.*Bu günlerde herkesin Bediüzzaman'ın Şam hutbesini özellikle okumasını tavsiye ediyorum. Bu hutbede Bediüzzaman ne olursa olsun ümitsizliğe kapılmayın diyor.*2001 yılında Türkiye'deki insanlar büyük bir ümitsizlik içindeydi. Ama şimdi buraya milletimizin aziz dualarıyla geldik. Kim ne yaparsa yapsın 2001’in o karanlık dönemlerine bu ülkenin götürülmesine izin vermeyeceğiz" dedi.

 

Gönülden gönüle konuşulduğunda, muhabbet ortamını bozacak hiçbir güç bulunmayacağını vurgulayan Davutoğlu, bunlar yoksa durumun çok kötü olacağını anlattı.

 

Van'da büyük zatların ışık saçtığını, onlardan feyzaldıklarını belirten Davutoğlu, şunları kaydetti:

 

"Van'ın erenleri, gencecik, bıyıkları yeni terleyen yiğitleri Kars'a mühimmat taşırken o gençlerin bir kısmı Kürt, bir kısmı Türk ayrımı yapılmadı. Ne zaman bu ayrımı yapar hale geldik? Her birimizin Kürt ya da Türk dostu vardır. Şimdi ise bunu ebediyen yaşatacak bir bilinci idrak ve inşa etmemiz lazım. Muhafaza etmemiz gereken şey; tarihdaşlık, gönüldaşlık ve vatandaşlık bağını güçlendirmektir. Bütün meselemiz, davamız; kadim kardeşliği yeniden sağlamak ve herkesin kültürüne saygı duyan, bunları birleştirerek yenileyen bir ortama kavuşmak. Halkı korkutan bir devlet değil, aksine 'Her yere giderek her yere mesajı götürürüz' diyen bir devlet anlayışı geldi. Bunun arkasında kendi milletinden güç alan bir hükümet var."

 

Davutoğlu, yurt dışında bazen kendilerine, "10 yılda ne oldu da bu kadar geliştiniz? Nasıl oldu da bu kadar ilerlediniz, ekonominiz 4 kat büyüdü?" sorularının yönetildiğini aktardı.

 

Kimsenin kendilerine milyonlarca avro vermediğini, doğal kaynak ya da petrol bulmadıklarını ama ülke insanının cevherini keşfettiklerini ve bu günlere geldiklerini vurgulayan Davutoğlu, şöyle konuştu:

"Ahmedi Hani, İdrisi Bitlisi ile kardeşlik hukukunun temellerini attık.*Şimdi de o değerleri keşfetmenin vakti geldi. Çözüm sürecinden anladığımız budur. Konya ile Van'ın ezeli ve ebedi kardeşliğini daha da pekiştirelim dedik ve öylece Van'a geldik. 200'e yakın iş adamı ile geldik. Görüştüğümüz kanaat önderleri, 'Yıllardır bu güzel Van Gölü etrafındaki yaylalarda koyun kalmamıştı. Bir yılda her yer bereketlendi' diyor. Hayvanlar bile bu özgürlüğün kokusunu almışsa bu süreçten, barıştan rahatsız olanlara yazıklar olsun. Bu yaylaları şenlendirmeye geldik. Ne olursa olsun, karamsar haberlere aldırış etmeyin. Gönlümüzde gedik açmalarına izin vermeyeceğiz. Allah bir daha hiçbir gencimizi karşı karşıya getirmesin. Çözüm sürecinden anladığımız budur. Kendimizi güçlendirirsek bütün dünyada yeni bir ufkun habercisi olacağız. Şu anda Şam'da insanlar yiyecek bulamadıkları için köpek eti yemek için fetva çıkarıyor. Ana muhalefet ise ülkemize gelen misafirlerimiz için 3 kez hakkımızda gensoru verdi; 'Neden ülkemize geliyorlar?' diye. Bu topraklar, kardeş kavgası görmeyecek kadar azizdir. Bir daha kardeş kavgası olmayacak inşallah."

 

AA

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Biz dua ediyoruz

 

Hizmet hareketinin öncüsü Fethullah Gülen'in bedduasına Mehmet Fırıncı'dan tepki geldi. Bediüzzaman'ın talebesi Fırıncı, bedduayı hayretlerle karşıladığını, iyilik için çırpınan hükümete ancak dua edeceklerini söyledi.

 

YASEMİN ASAN / ANKARA | 23 ARALIK 2013, 23:11

 

Bediüzzaman'ın talebesi Mehmet Fırıncı, Fethullah Gülen'in bedduası karşısında hayretle kaldığını söyledi. Hiçbir Müslüman'ın diğer mümin için beddua etmesini dinin tasvip etmediğini ifade eden Fırıncı sözlerine şöyle devam etti: 'Ferdi bir şey olabilir. Anı olarak hoşuna gitmemiş bir hadiseye karşı böyle bir olmuş. Ama tamamen yanlıştır. Müslüman bir Müslüman'ın kusurunu da görse ona iyilikle davranarak ondan vazgeçirmektir görevi. Bediüzzaman kendisine zulüm edildiği halde beddua etmiyor.

 

YANLIŞ OLDUĞUNU BİZDEN İYİ BİLİR

 

Bediüzzaman, Eskişehir Hapishanesi'nde kışın ortasında kendisini camı kırık tek kişilik bir hücreye atıp, idamla yargılanması için iddianame hazırlayan Eskişehir savcısına hiddet edip beddua etmek istemiştir. Ama bahçede oynayan çocuğun, savcının kızı olduğunu öğrenmesi üzerine, o masum yavrunun zarar görmesinden ürktüğü için beddua etmekten kaçınmıştır. Beddua etmek istediği kişiye ve ailesine dua ediyor. Bediüzzaman daima uygun görmediği bir şey olduğunda bile lütufla karşılık verebilir. Çok yanlış bir tavır. Hoca Efendi bunun yanlış olduğunu bizden daha iyi bilir. Üzüldük. Allah en kısa zamanda beyinlerini ıslah etsin.'

 

HÜKÜMETE İYİLİK İÇİN ÇIRPINIYOR

 

Memleketi idare edenlerin ellerinden gelenleri yaptığını vurgulayan Fırıncı, 'Her türlü iyiliği yapmak için çırpınıyorlar. 10 yıldan beri yapılan hizmetleri görüyoruz. 10 yılda 75 yılda yapılamayan yapıldı. Hatta uzun asırlardır yapılmayanlar yapılıyor. Hükümete beddua değil dua etmek gerekir. O kadar güzel hizmetleri yapan insanlara biz beddua değil ancak dua ederiz' dedi.

 

Diyanet-Sen Genel Başkanı Mehmet Bayraktutar, sohbette öyle davranılmasının hoş olmadığını, olmaması gerektiğini belirtti.

 

İşkence yapanlara hakkını helal ediyor

 

Fırıncı, Bediüzzaman'dan örnek vererek şöyle dedi: 'Mademki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim' diyor.'

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Bu hükümet yanlış yapmaz

 

Dershaneleri dönüştürme projesinin 'kapatma' kampanyasına çevrilmesine, Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mehmet Fırıncı Hoca itiraz etti. Hükümetin şimdiye kadar verdiği her sözü yerine getirdiğini söyleyen Fırıncı 'Ömrümde böylesine memleket hayrına çalışan bir hükümet görmedim. Dershane sahipleri devlete itimat etsin. Burada bir yanlış yapılmıyor. Hükümete itimat ediyorum' dedi.

 

Sorgusuz Sual/NİL GÜLSÜM | 30 KASIM 2013, 21:44

 

Milli Eğitim Bakanlığı dershanelerin dönüşümü çalışmalarını sürdürürken, sektörde bir kesim kamuoyunda sürekli 'Dershaneler kapatılacak, hedefte ise cemaat var' algısı oluşturmaya çalışıyor. Ayyuka çıkarılan tartışmaları Kültür Dershaneleri'nin kurucusu Mehmet Fırıncı Hoca'ya sordum. Hayattayken Bediüzzaman Said Nursi'nin en yakınında bulunan isimlerden, Nur talebesi Fırıncı Hoca, cemaatin de yakından bildiği ve hürmet ettiği isimlerden. Fırıncı Hoca, gündemdeki tartışmaları Said Nursi'nin hayatından örnekler vererek yorumladı.

 

Dershanelerin dönüşümü projesi son dönemin en tartışmalı konusu. Siz dershane sektörünün Türkiye'deki ilk temsilcilerindensiniz. Bu projeye nasıl bakıyorsunuz?

 

Doğrusu ben bu konuyu 'neler oluyor, nasıl olacak' diye hakikaten takip ettim. 'Yanlış bir iş mi yapılıyor' diye merak ettim. Milli Eğitim Bakanımızın muhtelif konuşmalarını dinleyince bir dönüşüm projesini ihtiyar etme fikirlerinden doğrusu ben memnun oldum. Devletimiz, bu kadar güzel işleri yaparken çocukların eğitimi ile ilgili bir alanda da bu dönüşümü yapmalıdır. Evet şimdiye kadarki eğitim sistemi dershaneleri zorunlu kılıyordu ancak madem devlet bu konuda köklü bir değişiklik imkanına sahip, o halde bunu yapması gerekir. Bu aksaklığı gidermeye dönük dönüşümü yapmak zaten vebaldir.

 

Projede bir yanlışlık veya haksızlık olduğunu düşünseydiniz ne yapardınız peki?

 

Burada bir haksızlık olduğunu düşünsem çekinmeden ifade ederim. Devlet nasıl ki sağlık konusundaki aksaklıkları çözdü, Milli Eğitim Bakanlığı da eğitimle ilgili sıkıntıyı ortadan kaldıracak dershanelerin dönüşümünü sağlamalıdır. Bu hükümetin sağlık dönüşüm çalışmalarından önce beni hem Türkiye'den hem de yurtdışından çok sayıda dostumuz arar ve sağlık sıkıntıları konusunda benden yardım isterlerdi. Çünkü benim tanıdığım çok doktor arkadaşımız vardı ve ben de onları yönlendirirdim. Şimdi hükümetin yaptığı sağlık reformlarıyla çok şükür buna gerek kalmadı. Artık hangi hastaneye gitseler en güzel muameleyi görüyorlar. Buna benzer bir değişim de Milli Eğitim'de telakki ediliyor.

 

DEVLETE İTİMAT ETSİNLER

 

Siz Milli Eğitim Bakanı'nın açıklamalarını dinlerken ikna oldunuz mu?

 

Ben meseleyi ayrıntılarıyla takip ettim ve benim kanaatim bu yöndedir. Milli Eğitim Bakanımız da çok ciddi, olgun birisi. Bu açıklamalarını dinlerken kendisine ayrıca hayranlık hissettim. Böyle güzel bir uygulamayı da inşallah memleketimize kazandıracaktır. Dershaneler bu eğitim sisteminin ortaya çıkardığı bir durum olabilir ama burada bir haksızlık da oluyor. Parası olan gidiyor olmayan gidemiyor. Dershane sahipleri, çalışanları devlete itimat etsinler. Burada bir yanlış yapılmıyor ve devlet bu dönüşümü sağlarken öğretmenlerin, çalışanların, öğrencilerin durumunu göz önünde tutuyor.

 

HER SÖZ TUTULDU

 

Bu çalışmanın bir 'kapatma' olmadığı net olarak söylenmesine rağmen hâlâ 'dershaneler kapatılıyor' iddiasında bulunanlar var. Ayrıca Nur Cemaati'ni bitirmeye yönelik bir girişim olduğu da iddialar arasında...

 

Mesele öyle değil ki! Milli Eğitim Bakanı kaç kademede ne yapacağını ayrıntılı olarak anlatıyor. Uygulanacak yöntemi açıklıyor, öğretmenleri işsiz bırakmayacaklarını söylüyor. Şimdiye dek bu hükümet söz verdiği her şeyi yerine getirdi. Verdiği sözleri yerine getiren bu hükümete kusura bakmasınlar ama ben itimat ediyorum.

 

Üstad siyasete müsaade etmedi

 

Said Nursi'nin siyasetle arasında mesafe olduğunu biliyoruz. Nur talebelerinin siyasetle ilişkileri ne şekilde olmalı, Said Nursi hayattayken yaklaşımı ne şekildeydi?

 

Bir kişi siyasete girerse kendi şahsı adına girmeli. Ama cemaat namına, Nur Cemaati adına girmesine Üstad hayattayken izin vermedi. Biz de bu şekilde düşünüyoruz. Elbette hükümetlerin dine hizmet eden tavırlarını da takdir ederiz. 'Allah razı olsun' deyip dua ederiz. Eğer bir noksanlık olursa 'Böyle yapsanız daha iyi olabilir' diyebilir Nur talebeleri ama ötesi değil.

 

Bu hizmetleri nasıl görmezler!

 

Türkiye, sizce son yıllarda AK Parti ile birlikte nasıl bir dönüşüm yaşadı?

 

Bu ülkenin 75 senesine benim aklım eriyor. Memleketin meselelerinde bu kadar himmetle gayretle çalışan bir hükümet, başbakan görmedim. Allah hepsinden razı olsun ve Rabbim onların yardımcısı olsun. Fevkalade güzel hizmetler bu iktidar döneminde yapıldı. Bu hizmetler karşısında biz ancak teşekkür ederiz. Başka ne denilebilir ki bu güzel hizmetler karşısında. Şu sağlık reformu hele hele başörtüsü meselesinde yapılanlar çok anlamlı. Biz başörtüsü sıkıntısı için senelerdir ağladık. Ve şükürler olsun ki bu sorunlar çözüldü. Bu hizmetleri nasıl görmezden gelebiliriz.

 

'Dershanelerin tek taşına bile dokundurmayız' yaklaşımıyla bu mekanlara bir kutsallık atfediliyor neredeyse. Okula hazırlık dershaneleri kutsal mı?

 

Risalelerin okutulduğu dershanelerle bu dershaneler çok farklı. Bilmeyenler karıştırıyor olabilir. Bu iki farklı yapının birbiriyle karıştırılmaması gerekir. Bu öğrencilerin çalıştığı yerlerde belki şöyle bir fayda vardır. Oraya gelen öğrencilerin namaz kılan ya da bazı dini hassasiyetleri olan kişilerle temasları ve örnek almaları açısından güzel olabilir. Eğer sıkıntı buysa bunu dershanelerin dönüşümü sonrasında akademik lise veya etüt merkezlerinde de yapabilirler.

 

İYİLİĞİN FARKINA VARIN

 

Son olarak hangi tavsiyede bulunursunuz?

 

On senedir memleketimiz için, insanlarımız için yapılanları görüyoruz. Yapılan bu kadar güzel şey varken bunları görmemek kadirşinaslığa yakışmaz. Bu iyiliği bilmemek olur. Ben de bütün kardeşlerime bu iyiliği ve hizmetleri görmelerini tavsiye ederim. Böyle konuştuğum için inşallah bana kızmazlar ama dershanelerin dönüşümüne razı olunması gerekir diye düşünüyorum.

 

Nur talebesi asayişe zarar vermez

 

Bediüzzaman Said Nursi'nin yakınında bulunan talebelerindensiniz. Onu sizden dinleyecek olursak neler söylersiniz?

 

Ben kendisini ilk gördüğümde müthiş bir şefkat deryası hissettim. İnsan soğuk bir havadan sıcak bir odaya girdiğinde nasıl bir duygu hissederse onun yanında girdiğimde de buna benzer bir duyguyu hissetmiştim. Muhtelif zamanlarda bu fakire söylediğini hiç unutamam. 'Ben bir tek insanın imanının kurtulması için cehenneme girmeye razı olmuşum kardeşim' demişti. Nur talebesi daima müspet hareket içinde olmalı, asayişe zarar verecek davranışta bulunmamalı. Haksızlığa uğrasa bile beddua etmemeli.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Kırkıncı Hocaefendi'den jet yalanlama

 

29.12.2013 16:30

107,654 kez okunmuş

 

Sosyal medya üzerinden sahte hesaplarla önceki gün adına açıklamalar yapılan ve 'cemaatten yana tavır aldı' iddiaları, Kırkıncı hoca tarafından yalanlandı.

 

Mehmed Kırkıncı hocaefendinin resmi sitesinde, bu twitleri atanlarr hakkında da kanuni sürecin başlatıldığı bildirildi.

 

Siteden yapılan açıklamada özetle, siyasi konulara taraf olmayacağını ifade eden Kırkıncı hocaefendinin açıklamaları şöyle;

 

28.12.2013 tarihinde sosyal medyada şahsımla hiçbir ilişkisi bulunmayan bir twitter hesabından (@mehmetkirkinci ve @mehmedkirkinci) gündemdeki konularla ilgili olarak fitneye vesile olabilecek beyanlarda bulunulmuştur. Bu beyanlar içerisinde hiçbir şekilde İslam itikadı ve uhuvveti ile bağdaşmayacak ifadeler bulunmaktadır. Bahse konu twitter hesabıyla ilgili gerekli kanuni işlemler başlatılmıştır.

 

Nur talebelerinin mevcut meselelere ve siyasete bakış açısı üstadımızın aşağıdaki ifadelerinde yer almaktadır:

 

"Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünkü hâlisâne hizmet-i Kur'âniye, onlara herşeye bedel, kâfi geliyor. Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Her halde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat ile, birinin hatâsıyla onun mâsum çok taraftarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlûp düşecek. Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında Kur'ân'ın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatleri, bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlerde hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirtleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş." (Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, s. 568)

 

On bir yıldır bu milletin maddi ve manevi imarına vesile olan sayın başbakanımız ve hükümetimizi takdir ettiğimizi ve hayırlı işlerinde muvaffakiyetleri için dua ve niyazda bulunduğumuzu ifade etmek istiyorum.

 

Memleketimiz ve âlem-i İslam'ı sarsan bu fitne ateşinin bir an evvel sönmesi için herkesin üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirmesini huzur ortamına kavuşulmasını Cenab-ı Erhamürrahim'den niyaz ederim.

 

MEHMET KIRKINCI

ERZURUM 29.12.2013

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Gülen'e şaşırtan davet: Sevgili hocam lütfen dönün

 

29.12.2013 16:55

106,273 kez okunmuş

 

Şahin, "Türkiye ile ilgili bir takım amaçları olanlar onu ve cemaati kullanarak Türkiye'ye zarar mı vermek istiyorlar? diye düşüneceklerdir. Bunun önünü kesin sevgili hocam. Lütfen dönün Türkiye'ye" dedi.

 

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, haklarında ne söylerse söylesin Fethullah Gülen'i sevdiklerini belirterek, "Hocam artık Türkiye'ye dönün lütfen. Türkiye'de başlamış olan bu fitneyi önleme konusunda hepimize ve hoca efendiye görevler düşüyor" dedi.

 

Mehmet Ali Şahin, Karabük'te Vali Nafiz Kayalı Gençlik Merkezi'nde düzenlenen partisinin il danışma meclisi toplantısına katıldı. Partililere hitaben konuşan Şahin, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı'nın 'Seçim stratejisi belli olmuştur, gelin deşifre edelim' başlıklı yazısını okuyarak, şöyle konuştu:

 

"Bu yazıyı bundan 5 yıl önce bugün yazdı. Çok da doğru tespitler yaptı. Çünkü o zaman da 2009 yerel seçimlerine gidiyorduk ve tam 3 ay vardı seçimlere. Seçimlerden önce yolsuzluk haberleri çıkarılır, bunların inandırıcılığı yoktur. Bunlar seçim sonuçlarını etkilemek içindir. Bunlara inanmayın demek istiyor. Şimdi soruyorum; Ekrem bey şimdi de yeni bir seçime giriyoruz. Neden sizin gazeteniz, televizyonlarınız tam bunun aksi yayınlar yapıyor. Yoksa siz de mi siyasal mühendislik projeler içersinde yer aldınız? Bunu söylediğim için üzgünüm. Aynı istikamete bakan, aynı sevdaya yangın olmuş olan insanların birbirlerinin önünü kesmek gibi bir gayret içerisinde olmamaları gerekir diye düşünüyorum."

 

"PARALARIN HESABINI VERECEKLER"

 

Şahin şikayetçi olduğu teyzesinin oğlunun tutuklanmasıyla ilgili olarak, şöyle konuştu:

 

"Soyadımı taşıyan teyzemin oğlu, benim yeğenim olduğunu ifade ederken bankadan (devlet bankası) kredi alacağı iddiasıyla birinden 70 bin lira rüşvet almış. Bir kişi telefonla beni arıyor, 'Ben falanım; yeğeniniz falan şu bankadan bana şu kadar kredi aldıracağını ifade ederek sizin bu konuyla ilgilendiğinizi, size söylediğini iddia ederek benden 70 bin lira aldı. Ama aylar geçti kredi falan ortada yok, parayı istiyorum vermiyor' dedi. 'O teyzemin oğlu ama benim bu işlerle hiç işim olmaz, böyle bir taleple de bana zaten gelemez. Seni dolandırmış olmalı' dedim. Bu konuşmayı Başbakan yardımcılığı makamındaki ses kaydına da tespit ettirdim. Aynı gün dilekçe yazarak İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na o kasetle birlikte her ikisini de şikayet ettim. Ertesi gün ikisi de tutuklandı. Kimsenin gözünün yaşına bakmayız. Hata yapan kim olursa olsun hesabını biz sorarız. Eğer tutuklanan bakan çocukları bir hata yapmışlarsa, evlerinde bulunan paraların hesabını doğru dürüst veremiyorlarsa onlar da hesaplarını vereceklerdir. Babalarının bu işte bir kusuru var mı? O da araştırılır. Ama hiç kimse hakkında kesinleşmiş yargı kararı olmadan onu suçlu ilan edemezsiniz. Ama sayın Başbakanımız elimizde suçlu olduğuna dair bir yargı belgesi olmamasına rağmen, ismi geçen bakan arkadaşlarımızı bakanlıklardan alarak yenilerini atadı. Biz Ak Parti'yiz. En ufak bir lekeyi bünyemizde barındırmayız, barındırmamak zorundayız."

 

ÖNEMLİ PROJELERİ DURDURMAK İSTİYORLAR

 

Şahin, son günlerdeki olayların Gezi Parkı eylemlerinin devamı olduğunu anlatırken, Taksim Platformu üyelerinin Ankara'da dönemin Başbakan vekili Bülent Arınç ile görüştüğünü; kendisinden 3'üncü Boğaz Köprüsü, 3'üncü hava limanı, Kanal İstanbul Projesi'ni durdurulmasını istediklerini söyledi. Şahin, "Şimdi 2'inci bir operasyon bu projelerin müteahhitlerine karşı yapılmaya başlandı. Şimdi var ya hani bir savcı emniyete işte şunları gözaltına alın diye. Türkiye'de en saygın işadamları söylediğim projeleri alan müteahhitler. Amacına ulaşamadı Gezi eylemleri. Şimdi bu yolla müteahhitlerin hesaplarını mahkeme kararıyla dondurarak, bu müteahhitleri gözaltına alarak, gerekirse tutuklayarak bu önemli projeleri durdurmak istiyor birileri" dedi.

 

FETHULLAH GÜLEN'E ÖVGÜ

 

Şahin, Yargıtay'da görevli bir kişinin Fethullah Gülen'e, adını vermediği bir işadamıyla ilgili kararı gönderdiğini anlattı. Mehmet Ali Şahin Gülen'in bunun üzerine "Adalet neyi gerektiriyorsa ona göre karar verin" diye cevap verdiğini ifade ederek, şöyle konuştu:

 

"Cemaat; Fethullah Hoca cemaati dediğimiz bizlerin kardeşleri. Ancak acaba yargı içinde bu cemaate sempati duyanlar, bir takım yargıçlar bu projede görev üstlenmiş olabilirler mi? Buna ihtimal verebilir misiniz? Burada ilk defa açıklıyorum. Bu haberi aldığımda uzun süre düşündüm, inanmak istemedim, araştırdım, soruşturdum ve doğru olabileceği kanaatine vardım. Önemli bir holdingin başında bulunan bir kişi hakkında bir ceza davası var ve mahkum olmuş. Dosya Yargıtay'a gelmiş. Yargıtay'da 'Cemaatin imamı' diye nitelendirilen kişi, ismi bende saklı kendisini tanıyorum. Bu önemli kişinin dosyası ile ilgili ne karar verilmesi gerektiği hususunu dosyanın kısa bir özeti ile birlikte Pensilvanya'ya göndermiştir. Bir savcı, bir hakim böyle bir şey yapabilir mi? diye sordum kendime kafam hafızam kabul etmedi. Ama araştırdığımda maalesef bunun doğru olduğu kanaatine vardım. Kamuda görevli bir takım işgüzarlar var. Hoca efendi, 'Adalet neyi gerektiriyorsa ona göre karar verin' demiş. Allah razı olsun. Ama oraya sempati duyan bir takım kamu görevlileri maalesef belki yaranmak, belki başka nedenlerle bu tür yanlışlıklar yapabiliyor. Bu işin de öyle bir iş olduğunu düşünüyorum."

 

Şahin, cemaate bağlı olanları ise şöyle eleştirdi:

 

"Bir tarikat, mezhep, manevi liderle gönül bağınız olabilir, ondan dersler alabilirsiniz. Bu normaldir. Ama komutanınız 'Falan yere gideceksiniz bayrağı falan yere dikeceksiniz' dediğinde, siz, 'Ben bağlı olduğum tarikat liderine bir sorayım' diye düşünürseniz orada disiplin olmaz. Yargı da böyle bir düşünceyle hareket edilirse o yargıda adalet tecelli eder mi? Emniyet'te eder mi? Ama maalesef bizim yargımızda da emniyetimizde de böyle bir yapı oluştu"

 

"SİZİ SEVİYORUZ"

 

Şahin son olarak 1- 1.5 ay önce Fethullah Gülen ile telefonla görüştüğünü açıkladı. Şahin, şunları anlattı:

 

"Rahatsızdı, 'Geçmiş olsun' dileklerimi ilettim. Kendisini severim. Beddua olayından dolayı ciddi eleştiri aldı. İnsan hata yapabilir, keşke söylemeseydi o bedduayı. Çünkü daha önceki vaazlarını ben biliyorum. Beddua etmeyi hep yasaklamıştır. Hata yapmayan, günah işlemeyen sadece peygamberlerdir. İnanıyorum ki o da üzüntü duymuştur. Ancak, ben Karabük'ten muhterem hoca efendiye bir çağrıda bulunmak istiyorum. Hocam artık Türkiye'ye dönün lütfen. Dönün artık Türkiye'ye. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy da 11 yıl Mısır'da kaldı. Sonra 1936 yılının haziran ayında döndü. Bir röportajı var elimizde döndükten sonra. Ersoy, 'Vatanıma döndüğüm için çok mutluyum. İyi ki gelmişim. Şu vatanımın havası ciğerlerimdeki mikropları öldürüyor. Vatanımı çok özlemişim' demişti. Sevgili hocam, siz de dönün lütfen. Vatanın havasını teneffüs edin, ciğerlerinizdeki mikropları öldürsün bu temiz hava. Türkiye'de sizin isminizi kullanılarak fitne yayılıyor. Gelin buna vaziyet edin, sizi seviyoruz. Bizim hakkımızda ne söylerseniz söyleyin sizi seviyoruz."

 

HOCA EFENDİ'YE GÖREVLER DÜŞÜYOR

 

Mehmet Ali Şahin, fitneyi önlemede Fethullah Gülen'e görevler düştüğünü anlatırken, vesayetçinin üniformalı ile cüppeli olanı arasında bir fark olmadığını söyledi. Şahin, şöyle konuştu:

 

"Vesayetçinin nutuk okuyanı ile hoca efendinin Kırık Testi kitabını okuyanın arasında da bir fark yoktur. O Kırık Testi'yi ben de okuyorum. Hoca efendinin bana hediye ettiği kitap hala masamın üzerindedir. Bu kitabı ben de okuyorum ama herhalde bazıları tersinden okuyor. Türkiye'de başlamış olan bu fitneyi önleme konusunda hepimize ve hoca efendiye görevler düşüyor. Bunu düşünerek değil, içimden geldiği gibi söylüyorum. Hocam siz Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ekolünü devam ettirmeye, o öğretiyi insanlara anlatmaya çalışıyorsunuz. Bediüzzaman Said Nursi de yurt dışına gidebilirdi, gitmedi. Bu ülkede eziyetler çekti, hapislerde kaldı. Isparta'da Barla Köyü'nde o izbe evde o nüshaları yazdı, gitmedi. Sevgili hocam siz de dönün. Siz orada kalmaya devam ettiğiniz sürece o kadar çok fitne ortaya çıkaracaklar ki, acaba orada kendisini bırakmıyorlar mı? Türkiye ile ilgili bir takım amaçları olanlar onu ve cemaati kullanarak Türkiye'ye zarar mı vermek istiyorlar? diye düşüneceklerdir. Bunun önünü kesin sevgili hocam. Lütfen dönün Türkiye'ye."

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Yargıtay'ın imamı, dosyayı Pensilvanya'ya gönderdi

 

30.12.2013 09:41

69,073 kez okunmuş

 

Ak Partili Mehmet Ali Şahin, bazı isimlere soruşturma kararının Fethullah Gülen'e sorulduğunu ileri sürdü: Bir işadamının dosyası Pensilvanya'ya gönderildi.

 

Eski Adalet Bakanı ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Karabük'te Vali Nafiz Kayalı Gençlik Merkezi'nde düzenlenen partisinin il danışma meclisi toplantısında önemli bir iddiayı dile getirdi.*

 

FETHULLAH GÜLEN NE CEVAP VERDİ?

 

Şahin, Yargıtay'da görevli bir kişinin Fethullah Gülen'e, adını vermediği bir işadamıyla ilgili kararı gönderdiğini anlattı. Mehmet Ali Şahin, Gülen'in bunun üzerine*"Adalet neyi gerektiriyorsa ona göre karar verin"*diye cevap verdiğini ifade ederek, şöyle konuştu:

 

'İLK KEZ AÇIKLIYORUM'

 

"Cemaat; Fethullah Hoca cemaati dediğimiz bizlerin kardeşleri. Ancak acaba yargı içinde bu cemaate sempati duyanlar, bir takım yargıçlar bu projede görev üstlenmiş olabilirler mi? Buna ihtimal verebilir misiniz?*Burada ilk defa açıklıyorum. Bu haberi aldığımda uzun süre düşündüm, inanmak istemedim, araştırdım, soruşturdum ve doğru olabileceği kanaatine vardım.*Önemli bir holdingin başında bulunan bir kişi hakkında bir ceza davası var ve mahkum olmuş.

 

'YARGITAY'DAKİ CEMAATİN İMAMI'

 

Dosya Yargıtay'a gelmiş. Yargıtay'da 'Cemaatin imamı' diye nitelendirilen kişi, ismi bende saklı kendisini tanıyorum. Bu önemli kişinin dosyası ile ilgili ne karar verilmesi gerektiği hususunu dosyanın kısa bir özeti ile birlikte Pensilvanya'ya göndermiştir. Bir savcı, bir hakim böyle bir şey yapabilir mi? diye sordum kendime kafam hafızam kabul etmedi. Ama araştırdığımda maalesef bunun doğru olduğu kanaatine vardım. Kamuda görevli bir takım işgüzarlar var. Hoca efendi, 'Adalet neyi gerektiriyorsa ona göre karar verin' demiş. Allah razı olsun. Ama oraya sempati duyan bir takım kamu görevlileri maalesef belki yaranmak, belki başka nedenlerle bu tür yanlışlıklar yapabiliyor. Bu işin de öyle bir iş olduğunu düşünüyorum."

 

"O YARGIDA ADALET TECELLİ EDER Mİ?"

 

Şahin, cemaate bağlı olanları ise şöyle eleştirdi:

 

"Bir tarikat, mezhep, manevi liderle gönül bağınız olabilir, ondan dersler alabilirsiniz. Bu normaldir. Ama komutanınız 'Falan yere gideceksiniz bayrağı falan yere dikeceksiniz' dediğinde, siz, 'Ben bağlı olduğum tarikat liderine bir sorayım' diye düşünürseniz orada disiplin olmaz. Yargı da böyle bir düşünceyle hareket edilirse o yargıda adalet tecelli eder mi? Emniyet'te eder mi? Ama maalesef bizim yargımızda da emniyetimizde de böyle bir yapı oluştu"

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Zaman ayarlı ziyaret

 

ABDURRAHMAN ŞİMŞEKFERHAT ÜNLÜ

 

SABAH, dün Türk basınında ilk kez fotoğraflarını yayımladığı paralel devletin imamı Osman Hilmi Özdil'in 17 Aralık operasyonundan bir gün önce, 16 Aralık'ta Zaman gazetesini ziyaret ettiğini belgeledi

 

SABAH, Türk basınında ilk kez bulup görüntülediği paralel devletin imamı*Kozanlı Ömer*lakaplı*Osman Hilmi Özdil'in yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun başladığı17 Aralık*2013 tarihinden bir gün önce, 16 Aralık'ta*Zaman gazetesini ziyaret ettiğini belgeledi. Özdil'in, Zaman Gazetesi'ni sadece ziyaret etmiş olması değil, bu ziyaretin Türkiye'yi sarsan 17 Aralık operasyonundan yalnızca bir gün önce gerçekleşmiş olması anlamlı. Yanındaki arkadaşı ile birlikte Volkswagen Passat marka aracıyla Zaman Gazetesi'nin Yenibosna'daki binasına giden Özdil, burada iki saat kaldı. Binaya saat 13:40 sularında protokol kapısından giriş yaptı, saat 15:47 sularında yine protokol kapısından çıktı. Özdil'in, içeride gazetenin üst yönetimi ile görüştüğü tahmin ediliyor.*SABAH Özel İstihbarat Bölümü'nün edindiği bilgilere göre*Osman Hilmi Özdil, ayrıca 17 Aralık operasyonundan sonra Emniyet Teşkilatı'nda görevden almalar olunca Emniyet mensupları ile de buluştu. Osman Hilmi Özdil'in, Zaman Gazetesi başta olmak üzere basınla temasında aracı isim ise cemaatin medya imamı H.S. Medya imamı H.S.'nin en önemli görevi, cemaatin yürüttüğü operasyonların başlamasından sonra emniyet ve yargıdan bilgi/belge alıp gazetelere, kimisi virgülüne kadar yazılmış metinler ya da bilgi servis etmek. Çok gizli bilgi/belgeler teknik takibe takılmasın diye mail yoluyla değil, flash belleklerle adresine ulaştırılıyor.

 

MART AYINDA DUBAİ'YE GİTMİŞ*

Osman Hilmi Özdil, zaman zaman yurtdışına da çıkıyor.*SABAH'ın edindiği bilgilere göre*Osman Hilmi Özdil, 14 Mart 2013'te Atatürk Havalimanı'ndan çıkmış ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Dubai'ye gitmiş. Dubai'nin Körfez bölgesinde önemli bir finans merkezi olduğu düşünüldüğünde Osman Hilmi Özdil'in yapmış olduğu bu seyahati anlam kazanıyor. Özdil'in cemaat içinde de bir paralel yapılanmaya gittiği ve kimi 'abi'leri dinlemeden tasarruflarda bulunduğu da ileri sürülüyor. Bir önceki polis imamı Kemalettin Özdemir'in ayrılmasından sonra cemaatin devletteki kadrolarının çizgisinde değişim yaşanmasının temel sebebinin de bu olduğu belirtiliyor. Hiçbir resmi sıfatı olmamasına rağmen Özdil, Ergenekon soruşturması ve davasından başlayarak son altı yıla damgasını vuran bütün dava ve soruşturmaları etkileyen isimlerden biri.*

 

HANEFİ AVCI KAVGANIN KURBANI*

Eski polis şefi Hanefi Avcı ve gazeteciler Nedim Şener ile Ahmet Şık'ın tutuklanmasının hem hükümetle cemaat arasındaki çatışma, hem de cemaat içi çatışmayla ilgili olduğu biliniyor. Hanefi Avcı'yı bu çatışmada hedef haline getiren Haliç'te Yaşayan Simonlar / Dün Devlet, Bugün Cemaat adlı kitaptı. Şener'i hedef haline getiren sadece Dink Cinayetinde İstihbarat Yalanları kitabı değil aynı zamanda Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat kitabıydı. Ahmet Şık'ı hedef haline getiren de İmamın Ordusu adlı basılmamış kitaptı.*

 

KOZMİK BİLGİLERİ ULUORTA PAYLAŞIYOR

Osman*Hilmi Özdil'in adını ilk açıklayan kişi olan Hanefi Avcı'nın Haliç'te Yaşayan Simonlar / Dün Devlet, Bugün Cemaat başlıklı kitabında Özdil'in en kozmik bilgileri uluorta paylaşan biri olduğu belirtiliyor. Kitapta, cemaatin kendi içinde hazırladığı bir değerlendirme raporuna atfen Özdil'in bu özelliği şöyle anlatılıyor. "1- Ömer Bey ve ekibinin büyük çoğunluğunda Kur'an-ı Kerim, Sünnet ve eserlere ilişkin müktesebat resmi arkadaşlarımızı tatmin etmekten uzaktır. Ekibin zaman zaman ABD'ye büyüğümüzü (Fethullah Gülen'i kast ediyor.) ziyaret dışında herhangi bir beslenme mekanizması bulunmamaktadır. Kendilerini kabul ettirme büyük ölçüde çok mahrem bilgilerin uluorta arkadaşlarla paylaşılması ile sağlanılmaya çalışılmaktadır. Hatta bazı arkadaşlarımız manevi boşluklarını telafi etme adına çeşitli dini gruplar ile Emniyet Hizmeti dışındaki birimler ile irtibata geçmiştir. 2- Tayin, terfi atamalarda hizmetin rolü arkadaşlar üzerinde bir baskı ve korku aracı olarak kullanılmaktadır. Arkadaşlara adil davranılmamakta ve teşkilat teamüllerine aykırı tayinler yapılmaktadır. 3- Resmi arkadaşların maaşlarından toplanan himmetlerinin kullanımında gerekli özen gösterilmemektedir. Örneğin Ömer Bey ve ekibinin Makedonya ve Almanya programlarından yapılan harcamalar kullanılan lüks telefonlar ve laptoplar. 4- Büyümüzün büyük ağabeylerle ilgili tasarruflarının '...ilgili operasyon tamamlandı, işleri bitirildi' gibi ifadeler ile anlatılması ve durumun arkadaşlar nezdinde ağabeylerle ilgili su-i zanna sebebiyet vermesi... (H.T., M.Ö., A.K. gibi) 5- Çeşitli dönemlerde teşkilatta vazife yapmış ve önemli hizmetleri olmuş kişilerle düşmanca uğraşılmakta ve haklarında iftiralar atılarak sürekli yıpratılmakta ve bu hususlar en alt seviyedeki gruplara kadar konuşulmaktadır."*

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Abdurrahman Dilipak - Oyun deşifre oldu!

 

Bu sabah*Fatih’te bir basın açıklamamız olacak, son gelişmelerle ilgili..

 

Cemaat*hala direniyor ama,*Liberaldostları ile birlikte deşifre oldular.. Oyun bitti!*Graham Fuller’in*25*yıllık hayalleri de buharlaşıverdi bir anda..

 

İçeride birileri olayların sıcaklığından hala ne olup bittiğinin farkında değil sanırım. Ama onlar da görecekler gerçeği..

 

Cemaatin*bu ani atağının aslında bir çok sebebi var.. Tamam kötü bir zamanlamaydı, ama sıkışmışlardı.. Çünki,Gülen’in yerine gelmesi sözkonusu isimlerden biri, cemaat yapısı içindeki kriptoları yakın takibe aldı. İpin ucuMOSSAD*ve*CIA’ya kadar gidiyordu. Oynanan oyunun farkına varınca görevden uzaklaştırıldı. O da bu işin izini sürdü. Sonunda elde ettiği bilgilerle Başbakanın kapısını çaldı..

 

Arınç’ın “bizi uyutmuşlar” dediği kirli oyun bu!

 

İşin içinde yok yok,*Cemaat*dedikleri yapı bir Truva atı..

 

Şunu da söyleyeyim, sızdıkları yönlendirdikleri tek “Cemaat” yapısı da bu değil! Bildik derin yapı işte;*Media Mafia, Sermaye, Siyaset, Bürokrasi, STK, tekmili birden işin içinde..

 

Peki, madem bunlar biliniyor, ne bekleniyor..?

 

Söyleyeyim: Elde o kadar çok belge ve bilgi var ki, bunların gözden geçirilip, yapının efradına cami, ağyarına mani bir şekilde tasnif edilmesi gerekiyor..*Ordu, Polis*ve*istihbarat*örgütü içindeki yapılanmada görev alan yeşil kabuki, aktif profesyonel ve kripto isimler ve bağlantı kurdukları,*Media, Sermaye, dış kanalları hepsi ortaya çıkartılmış..*

 

Bu bilgilerin çoğu istihbarat kaynaklı arşiv bilgileri değil, Cemaatin kendi içinden gelen aktüel bilgiler ve belgeler. Her gün bunlara yenileri ekleniyor.. Bu tasnif işi tamamlanınca,*Ocak*içinde dava açılır sanırım. Bu*ultra modern darbe*girişimi ve paralel devlet yapılanması davasıErgenekon*ve*Balyoz’dan daha ilginç olacağa benziyor..*Ergenekon*veBalyoz’da, kripto isimler dışında profesyonel ve*3.*dereceden konuyla ilgili, yukarıdaki adamların büyük patronun adamıyla anlaşmaları halinde günah keçisi olarak kurban edilecek, suçların üzerine yükleneceği bir takım isimler için bu yeni dava bir umut olabilir..

 

Bakarsınız bu ara birileri ülkeyi terketmek zorunda kalabilir..

 

Cemaat*bu bilgileri*Başbakan’a aktaran ismi biliyor.*Başbakan*üzerlerine yürümeden acele ile ve panik içinde operasyonu başlatmaya karar verdiler.. Yarın geç olabilir diye düşünmüş olmalılar..*Erdoğan*da onların harekete geçmesini bekledi.. Ben*6*aydır yazıyordum bu konuyu.. Bu iş bir yıldır masada bekletiliyor.. İsrail*İHHkonusunda bastırıp duruyor.*İsrail’in derdiMavi Marmara’nın intikamını almak. Dosya zaten masada bekletiliyordu.. Bir türlü uygun zaman bulamadılar. “Tamam başlıyoruz” dediklerinde bir başka sorun çıktı. Hep ertelendi.. Zaten bu süreçte, işin içinde birileri,*Cemaatle paralel çalışan bazı kişiler bu gelişmeler sırasında*İsrailve*Amerikalı*bazı karanlık kişilerin ısrarlı ve kaba müdahalelerinden rahatsız oldukları için, “ne oluyor” sorusuna cevap bulamayan bu kişilerin çevresindekilerle bu sırrı paylaşmaları sonucu gelişmelerden sürekli olarak bilgi aktarıldı..

 

Cemaatin paralel istihbarat yapılanmasıve*klonlanan dosyaların arşivlendiği yere kadar hepsi istihbarat kaynaklarının yakın takibine alınmış.*Cemaatin*niçin ısrarlaMİT’i istediği şimdi daha iyi anlaşılıyor..

 

Ne mübarek bir gemiymiş şu*Mavi Marmara*yahu! Bu gün*İsrail*bir kez daha suçüstü oldu ve komplo ile..*İngiltere’ninTürkiye’deki finansal operasyonu da deşifre oldu..

 

Birileri*İran’a da*derin bir ayar*çekmeye çalışıyordu, şimdi o ekip de deşifre oldu.. Bu işin*Irak*ve*Suriye*ayağı da deşifre olacak daha.*Hizbullah*ayağı da.*Kara para ilişkileri, eroin para, silah takası, hepsi..*Ahmedi Necat*dönemi de mercek altına alınacak..*Reformist mollalar, Uğur Mumcu’nun son kitabında anlattığı olayların İran versiyonu hepsi gündeme gelecek!*

 

Kirli oyun deşifre oldu. Bu oyun sadeceErdoğan*ve*AK Parti’ye yönelik değil.Mısır, Filistin, Suriye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Malezya, Hindistan, Körfez ülkeleri, yok yok yani anlayacağınız.. İşin içinde*Mavi Marmara*da var, diğer*İslami oluşumlar*da..*110*ülkedeki*İHH,*TİKAfaaliyetleri,*Cemaat okulları*hepsi bu tartışma dosyasının içinde yer alıyor!

 

Sahi*Cemaat Şam*da*Halep*de ne yapıyor?

 

ABD, İngiltere, Fransa, Vatikan, Almanya, İsrail*herkes bu senaryoda rol almış.. Gelinen noktada bu olay,*doğu da, batı da, Afrika da, Latin Amerika da*adı geçen ülkelerin yasama, yürütme ve yargılarında da fırtınalı tartışmalara sebeb olacak..Gülen ve arkadaşlarının*daha fazlaAmerika’da kalması da zorlaşacak.. Yeni bir ülke bulmak da kolay olmayacak!İsrail’e ya da*Vatikan’a yerleşecek halleri de yok herhalde..*Avustralya, Yeni Zelanda*ya da küçük bir ada satın almak olabilir mi acaba!

 

Aslında Cemaatin tabanı tedirgin. Orta kademe,*2*ay içinde bu işi bitireceklerini ve iktidardan hesap soracakları umudunu taşıyor.. Hatta*AK Parti’ye karşı dosya savaşları ile, milletvekillerini baskı altına alarak istifa ettirecekleri ümidini taşıyorlar..*Yolsuzluk iddiası*ile hakkında dava açılan belediye başkan adaylarına pres uyguluyorlar.. Bir çok kişi tedirgin bir bekleyiş içinde. Çoğu kimse kaybedecek tarafa oynamak istemiyor. Çünkiyağmurdan kaçarken doluya tutulma ihtimalleri*var.. Ve*Erdoğan’dan korkuyorlar. Onun elinde de dosyaların olmasından kaygı duyuyorlar sanki!

 

Yarın bu işin*Hilafet*ve*Mehdiyetkonusunu,*Aytunç Altındal’ın hilafetle ilgili açıklamalarının arka planını yazacağım inşallah.

 

Selam ve dua ile..*

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

[TABLE=width: 100%]

[TR]

[TD=colspan: 2]Karşı devrim ve kavgalı müttefikler - Taraf - 18.12.2013

[/TD]

[/TR]

[TR]

[TD=colspan: 2][TABLE]

[TR]

[TD]karsi-devrim-ve-kavgali-muttefikler_8987_b.jpg[/TD]

[TD] [/TD]

[TD]FURKAN AYDINER * / Önce hükümetle liberaller arasında başlayan kavga şimdilerde Cemaat’le devam ediyor. Kavgadan kim galip çıkarsa çıksın her üçü de kaybedecektir [/TD]

[/TR]

[/TABLE]

 

Son birkaç yıldır yaşananlar aslında tam anlamıyla bir “karşı devrim”dir. Jakoben anlayışla millete dayatılan Kemalist modernizme, dinsiz laisizme ve devletçi militarizme karşı bir devrim. Meriç’in tabiriyle, bize giydirilen deli gömlekleri olan izmlere karşı bir devrim. Henüz bitmemiş bu kansız devrimde binlerce insanın katkısı olmuştur. Ancak, en büyük payeyi AK Parti, Cemaat ve liberallerden oluşan üçlü ittifak hak etmiştir.

 

Acı olanı, üç müttefikin karşı devrimi tamamlamasını beklerken birbirlerini devirmelerine şahit oluyoruz. Önce hükümetle liberaller arasında başlayan kavga şimdilerde Cemaat’le devam ediyor. Kavgadan kim galip çıkarsa çıksın her üçü de kaybedecektir. Milletin büyük çoğunluğu ve hatta İslam âleminin ekseriyeti kaybedecek. Kazançlı müstebit muhalifler olacaktır. Peki, tarafların birbirlerine öldürücü darbeler indirmeye ahdettiği bir süreçte, kavgayı bitirip yeniden ittifak yapmak mümkün mü? Taraf olmayanların en çok merak ettiği bir soru bu. Cevabı ise ittifaktaki sırrı anlamakta saklı.

 

Türkiye’deki karşı devrimin büyüklüğünü anlamak için Aydınlanma’ya kadar gitmek gerekir. Aydınlanma, müstebit kilise iktidarına karşı bir devrimdir. Seküler aydınlar, yeni beliren burjuva sınıfı ve Protestan âlimlerin üçlü ittifakıyla yapılan bir devrim. Feodal kilisenin karanlığına karşı bilimin aydınlığı ve kapitalizmin zaferiyle sonuçlanan bir devrim. Aydınlanmacı Batı, bu zaferi evrensele taşımak için modernleşme projesiyle bütün dinlere karşı cihat ilan etti. Sözde geri kalmış toplumları ya işgal ederek ya da içten fethederek seküler dönüşümle modern yapmaya çalıştı. Anadolu’yu işgalde başarılı olamayınca Kemalist gömleği dayatarak modern yapmaya kalkıştı.

 

Gerek Anadolu’da gerekse diğer ülkelerde devletçi ve dayatmacı modernizme karşı üç belirgin İslami hareket gelişti.

 

1) Silahla karşı devrimi en büyük cihat kabul eden militarist İslam.

 

2) Siyasetle yumuşak devrim yolunu tercih eden siyasal İslam.

 

3) Bireyin gönlünü kazanarak içsel dönüşümü en büyük devrim gören gönül İslam’ı. Üçü de bir İslam idealine sahip. Ancak aralarında önemli farklar var.

 

Militarist ve siyasal İslam araçsal yönden farklılık göstermekle beraber İslami hâkimiyeti devlete hâkim olmak şeklinde yorumlayan devletçi bir paradigmada birleşir. “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyi” siyasal hâkimiyet olarak algılar. Onun için ikisi de gücü kutsar. Gücün odağı olarak devleti toplumsal dönüştürme için önemser. Din adına iktidarı hedefler. Devlet gücüyle insanları hidayete erdirebileceğini düşünür. Kötüleri mutavva gücüyle ıslahı amaçlar. Olmayanları daha cehenneme gitmeden cehenneme (hapse) atmayı vazife bilir. Devletçi paradigmalarını dine dayandırdıkları için son derece taassup sahibiler. Farklılıkları kabul etmez. Kendileri gibi düşünmeyen müminleri bile küfürle itham edebilir.

 

“Gönül İslam”ı diğer ikisinden ontolojik ve epistemiyolojik açıdan ayrılır. İslam’ı bir iman inkılâbı olarak görür. Gönüllerde sağlanan hâkimiyet olarak algılar. Ontolojik olarak, hidayetin sadece Allah’tan geldiğini bilir. Peygamber dahi olsa başkalarını hidayete erdiremeyeceğine inanır. Epistemiyolojik olarak, hidayeti bireyin özgür iradi tercihinden sonra Allah’ın kalbe verdiği nur olarak tanımlar. Hürriyeti imanın olmazsa olmaz şartı bilir. İstibdadın her türlüsünü imana engel gördüğü için reddeder. Gücü değil, hukuk ve adaleti önemser. Devlete değil, bireyin hukukuna kudsiyet atfeder. Hükümeti değil kalpleri ele geçirmeyi hedefler.

 

İslam âleminde, Militarist İslam’ı, silahla cihadı savunan Al-Kaide gibi oluşumlar; siyasal İslam’ı, İhvan-ı Müslim hareketi; Gönül İslam’ını ise siyasete bulaşmayan tarikatlar ve cemaatler temsil eder. Türkiye’de ise, Şeyh Said hadisesi militarist İslam’ı, Milli Görüş hareketi siyasal İslam’ı ve Nurcular/ Gülen Cemaati Gönül İslam’ını temsil eder. Yani, kemalist modernizme karşı silahlı direniş kanlı şekilde bastırılınca, tarikatlar ve cemaatler perde altındaki hizmetleriyle bireylere ulaşıp gönüllerde karşı devrimi başlattı. Çok partili hayata geçince din namına siyaset yapan partiler türedi. Zamanla, siyasal İslam hareketi Milli Görüş fikriyle doruğa ulaştı. İktidara bile geldi ancak iktidar olamadı. İslam’a hizmet etmek yerine, Müslümanlara zulüm yapılmasına bahane oldu.

 

Milli Görüş’ün siyasal İslam çizgisinin yanlış olduğunu gören bir grup, eski günahlarından istiğfar ederek AK Parti’yi kurdu. Milli Görüş gömleğinden sıyrılıp evrensel hukuk ve demokrasiyi savunan “Demokrat/ Muhafazakâr” eksene kaydıklarını ilan etti. Liberaller ve Cemaat’in desteğiyle üç dönem iktidar olup bin yıl devam edecek denen askerî vesayeti birkaç yılda yıktı. Evrensel hak ve özgürlükler noktasında önemli açılımlar yaptı. Tabulaşan birçok soruna neşter çekti. Jakoben kemalist devrimi tersine çevirip “Yeni Türkiye”yi inşa yolunda önemli mesafe aldı. İslam dünyasına model gösterildi. Ancak, devrimin tamamlanmasını beklerken, AK Parti ve Cemaat’te yaşanan eksen kayması çarpışmayı kaçınılmaz kıldı. Nasıl mı? Cevabı bir sonraki yazıda.

 

 

[TABLE=width: 100%]

[TR]

[TD=colspan: 2]

Eksen kayması ve kızışan kavga - Taraf - 24.12.2013

[/TD]

[/TR]

[TR]

[TD=colspan: 2][TABLE]

[TR]

[TD]eksen-kaymasi-ve-kizisan-kavga_6275_b.jpg[/TD]

[TD] [/TD]

[TD]FURKAN AYDINER * / Kavga, AK Parti ve Cemaat’te yaşanan eksen kaymasından kaynaklanıyor. İkisinin de “Siyasal İslam” eksenine yönelmeleri çatışmayı kaçınılmaz kıldı [/TD]

[/TR]

[/TABLE]

 

 

Önceki yazıda belirttiğim gibi, Türkiye’de yaşanan karşı devrim “siyasal İslam”ın başarısı değil. Aksine “Siyasal İslam”dan “Demokrat İslam” eksenine kayan AK Parti, liberaller ve “Gönül İslam”ı ekseninde dini siyaset üstü tutan Cemaat ve diğer dinî grupların ortak başarısıdır. (Taraf, 18 Aralık 2013) Şimdiki kavga ise, AK Parti ve Cemaat’te yaşanan eksen kaymasından kaynaklanıyor. İkisinin de “Siyasal İslam” eksenine yönelmeleri çatışmayı kaçınılmaz kılmış ve karşı devrimi tehlikeye sokmuştur.

 

Paradoksal şekilde, AK Parti ekonomik başarısının dünyevileşmeyi ve sefahati artırdığını fark edince devlet gücünü kullanarak insanları düzeltme hevesine kapıldı. Özellikle ustalık devrinde, hem kadroları ve hem söylemleriyle Milli Görüş eksenine kayma gösterdi. Bu eksen kayması liberallerle ittifakın sonunu getirdi. Çünkü, liberaller, AK Parti’yi jakoben devletçi Kemalizm’e karşı demokrat ve çoğulcu gördüğü için desteklemişti. Devlete karşı bireyi güçlü kılacak evrensel hak ve özgürlükleri savunduğu için desteklemişti. Onlara göre, “Siyasal İslam” çizgisindeki bir AK Parti, rejimi değiştirmek yerine içini kendi ideolojisiyle doldurup devam ettirir.

 

Öte yandan, Cemaat uzun yıllar siyasete girip devlete talip olmak yerine “Gönül İslam”ı ekseninde dışarıda kalıp gönüllüler ordusuyla bireylere ulaştı. Dünyanın dört bir yanında okul açarak gönüllerin fethine çıktı. Siyasete ilgileri daha çok “devletin gölge yapmasına mani olacak” partilere verdiği pragmatik destekle sınırlı kaldı. AK Parti iktidarıyla, devletin herkese açık imkânlarından istifade ederek devlet gölgesinde hizmetini artırdı. Devletin gücüyle daha güzel hizmet edebileceğini düşündü. Bu amaçla kadrolaşma yoluna gitti. Fiilen, bir anlamda “Siyasal İslam” eksenine kaydı.

 

AK Parti, bu değişimi, önceleri bir örtük koalisyon olarak içine sindirdi. Ancak, ekseriyetin desteğini alınca kendini karşı devrimin tek sahibi görüp iktidarı paylaşmak istemedi. Cemaat’in devlete talip olmasını siyasi alana bir tecavüz ve gölge iktidar olarak gördü. İstihbari bilgilere dayanıp Cemaat’i dış güçlerle beraber Erdoğan’ı devirmeye çalışmakla suçladı. (Mutlak) İktidar iştirak kabul etmez fikriyle, önce bürokrasideki Cemaatçi kadroları temizlemeye sonra da Cemaat’in hayat damarlarını kesmeye kalkıştı. Cemaat de, “boğazımı sıkan eli” söküp atmak nefsi müdafaadır deyip karşı hamle yapmaya başladı. Bavullar açıldı. Kirli çamaşırlar ortaya döküldü. Aynı safta namaza duranlar kurşun gibi işleyen ağır laflarla birbirine saldırmaya başladı. Gazete köşelerinden ve TV kulelerinden karşılıklı toplar atıldı.Ortalık harp alanına dönüştü.

 

Kanaatimce, kızışan kavgayı bitirip güçlü bir ittifakla “karşı devrimi” tamamlamak içinhem AK Parti’nin hem de Cemaat’in asli eksenlerine dönmesi gerekir. Bunun için ikisine de fikrî boyutta hakemlik yapacak Said Nursi’dir.

 

Niye Nursi? Çünkü, hem Cemaat’in hem de AK Parti’nin fikrî eksenini belirleyen bir isimdir Nursi. Bazılarının Neo-Nurculuk diye tarif ettiği Cemaat, Nursi’nin (cemaatî tabirle Hz. Pir’in) fikirleri üzerine bina edilmiştir. Gerçi, zamanla önemli sapmalar yaşasa bile, Cemaat kendi algısınca Nursi’nin çizdiği yolda gittiğine inanmıştır. Nursi’nin birçok fikrini fiiliyata döküp geniş kitlelere mal etmiştir. Nursi, AK Parti için de dinlenmesi gereken bir isimdir. Çünkü, AK Parti’yi zirveye taşıyan siyaset çizgisini Nursi bir asır önce fikrî boyutta ifade etmişti.

 

Nursi, “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” diyerek din adına siyasetten şiddetle kaçınmış. Siyaset üstü kalarak siyasete değerler boyutunda yön vermiştir. Hareketini “Gönül İslam”ı üzerine kurmuştur. Sanıldığı gibi, onun bu siyasi çizgisi konjonktürel değildir. Siyasi gücü “topuz”a benzeten Nursi, “Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok” diyerek topuzu reddeder. Çünkü, topuzla ne insanları ıslah etmek ne de imana getirmek mümkündür. Aksine, topuzla insanları münafık yaparsınız. Münafıklık ise Kur’an’ın nazarında kâfir olmaktan çok daha kötüdür. Nursi’ye göre, topuzu kullanıp insanları münafık yapmak yerine bırakın kâfir kalsınlar daha iyidir. Nursi, “Bütün kuvvetinizi hakta ve ihlâsta biliniz” diyerek talebelerine iman hizmetinde siyasi ve ekonomik güç yerine hak ve ihlası esas almalarını önerir. Devlet gücünü önemsemez.

 

Nursi siyasal mutavvacılığa da karşıdır. Çünkü, siyaset topuzuyla insanı ahlaklı yapmanın mümkün olmadığına inanır. Hatta, manevi topuzla mutavvacılık yaparak (cehennem ateşiyle korkutarak) ıslah etmenin bile bu asırda mümkün olmadığını söyler. Asıl olan, gönüllere polis koyup bireyleri ahlaki tercih yapmaya teşvik etmektir. İnsanları zorla kapatmak yerine onlara iman şuuru vererek harama karşı gözlerini kapatmalarını daha etkin görür. Zehirli bal hükmünde olan gayrı ahlaki şeylerdeki zehri göstermeyi tercih eder.

 

Kısacası, Cemaat, Nursi’ye tam kulak verirse, devletçi paradigmaya meyletmenin hizmetlerine zarar verdiğini görerek asli eksenine dönecek. Şeytandan kaçındığı gibi siyasete dâhil olmaktan kaçınacak. Aynı şekilde, AK Parti, Siyasal İslam ideali yerine hakkaniyet ve adaletle hükmederek insanı yücelten evrensel değerleri ideal edinecektir.

 

 

[TABLE=width: 100%]

[TR]

[TD=colspan: 2]Gönül İslam’ı, Nursi ve Gülen Hareketi - Taraf - 30.12.2013

[/TD]

[/TR]

[TR]

[TD=colspan: 2][TABLE]

[TR]

[TD]gonul-islam-i-nursi-ve-gulen-hareketi_5945_b.jpg[/TD]

[TD] [/TD]

[TD]FURKAN AYDINER * / Said Nursi, hiçbir şekilde manevi silah olarak gördüğü bedduayı kullanmamış, peygamberî metoda aykırı gördüğü için Siyasal İslam’a da karşı çıkmıştır [/TD]

[/TR]

[/TABLE]

 

Jakoben Kemalizmin tüm baskılarına rağmen İslami kesimi şiddetten ve siyasetten uzak tutanların başında Said Nursi gelir. Sırf inançları için 28 sene maruz kaldığı hapis ve sürgüne rağmen şiddete meyletmemesi onu İslam âleminin Gandi’si yapmıştır. Hem militarist hem de siyasal İslam’dan dinî gerekçelerle uzak durmuştur. Onun Gönül İslam’ı eksenindeki fikirleri hem dinin modern hayattaki rolünü anlamaya hem de Cemaat- AK Parti kavgasını bitirmeye yardımcı olabilir.

Ruslara karşı savaşıp esir düşen Nursi, cihadın bu zamanda sadece hariçteki düşmana karşı olabileceğini söyleyerek silahla mücadeleyi reddetmiş. Müspet hareketi esas alıp dâhilde şiddet kullanımına hiçbir şekilde cevaz vermemiş. Hatta, manevi silah olarak gördüğü bedduayı bile kullanmamış. Bırakın müminlere, kendini haksız yere hapiste çürütüp idamla yargılayan dinsiz zalimlere bile “bir masuma zarar gelmemek için” beddua etmemiştir. Aynı şekilde, siyaset yoluyla iktidara gelip topluma şekil vermeyi peygamberî metoda aykırı gördüğü için Siyasal İslam’a da karşı çıkmış. Devleti ele geçirmek yerine kalpleri fethetmeyi hedeflemiş. Siyasi iktidar peşinde koşup dini yerele mahkûm etmek yerine, siyaset üstü kalarak dinin evrensel değerleriyle siyasete yön vermiş.

Nursi’ye göre, dini siyasete indirmek onu dünyevileştirmektir. Çünkü, siyaset dünyevi iktidarı, din uhrevi saadeti hedefler. Dünyevi şeyler ise uhreviye nikbetle camın elmasa nispeti gibidir. Dini siyasete indirgemek onu elmastan kırılacak cam seviyesine düşürür. Hem de din partiler üstüdür. Bir partinin tekeline girince tarafgirlik fikriyle öbür parti mensuplarınca kabul görmez. Onun için, Nursi siyasete girmek isteyen talebelerine bunu cemaat değil şahısları adına yapmalarını söylemiş. Topuza benzettiği siyasetin tehlikesine dikkat çekmiş.

Nursi, din için siyaset topuzunu kullanmayı ontolojik ve epistemolojik gerekçelerle reddeder.Ontolojik olarak hidayetin sadece Allah’tan geldiğini söyler. Ona göre, başkasına hidayet vermek mümkün olmadığı gibi hidayet vereceğini düşünmek bile şirktir. Çünkü, epistemolojik olarak, hidayeti bireyin özgür iradesiyle talebinden sonra Allah’ın kalbe verdiği bir nur olarak tarif eder. Yani, hidayet imanî marifetin kalbî boyuta taşınmasıdır. Kalp ise, sadece içeriden kapısı açılan bir saray gibidir. Zorlandıkça daha da kapanır. Sadece içeriden özgür irade ile açılabilir. Onun için müminin vazifesi yalnızca tebliğdir. Yani gönüllerin açılmasına vesile olmaktır.

Nursi’nin ideali, Osmanlı değil, İslam’ın ilk üç asrıdır. Ona “Doğru İslamiyet” der. İnsani değerler üzerine kalplere hükmeden hakiki İslamiyet’tir bu. Hz. Peygamber’in yaptığını inkılâb-ı azîm olarak tarif eder. Siyasi değil, gönüllerde yapılan bir devrim. Hz. Peygamber önce mahbub-u kulub olup kalpleri açmış, daha sonra muallim-i ukul olup akıllara hakikati anlatmış. Bu sevgi ve marifetle nefisleri terbiye ederek sultan-ı ervah olmuş. Yani, Peygamberî devrim önce kalpte başlamış, sonra akıl, nefis ve ruh düzlemine taşınmış. Allah’ın sevgilisi insanların da sevgilisi olmuş. Gönüllerini fethedip, akıllarını talim ve nefislerini terbiye ederek ruhlarda ebedi saltanatını kurmuş. Medine devrindeki siyasi iktidar hedef değil, bu manevi saltanatın doğal neticesi olmuş.

İslamiyet’i hakiki insaniyeti getiren değerler manzumesi olarak tanımlayan Nursi, sözkonusu değerlerin evrensel ölçekte hâkimiyeti için çalışır. Hürriyeti, adaleti, umumun hukukunu, meşrutiyeti, hatta fikrî çoğulculuğu İslami değerler olarak sahiplenir. Cemel savaşının iktidar değil adalet mefhumu için yaşandığını söyler. Ona göre, İslamiyet, bireyler arasındaki zulümlere mani olmayı hedef edinen ezeli adalettir. Hedefi umumun hukukunu müdafaa edip insanı insaniyet-i kübraya çıkarmaktır. Yani, İslamiyet aslında ilahi bir insaniyet projesidir. İnsan, İslam’ı gerçek anlamda yaşadıkça insan olur. Batı medeniyetinin insana kıymet kazandıran evrensel hak ve özgürlüklerini reddetmek yerine, insaniyet-i süğra (küçük insaniyet) diyerek takdir eder. Ancak onları yetersiz görür. Doğru İslamiyet’le insaniyetin zirve yapacağını söyler.

Nursi, insanları kategorize etmek (fişlemek) yerine sıfatları kategorize etmeyi önerir.Herkese layık olduğunu vermeyi (liyakati) adaletin gereği bilir. Meşrutiyetin ilanına azınlıklara aşırı haklar veriyor diye karşı çıkanları yatıştırır. İşin ehli olduktan sonra Ermeni birinin vali ve kaymakam olmasında bir beis olmadığını anlatır. Nursi’ye göre, asıl olan iyi vasıfları sevmek kötülerinden sakınmaktır. Mesela, dürüstlük mümin bir sıfattır. Kâfirde de olsa bu sıfatı sevmek lazım. Yani, kâfir ancak dürüst ve güvenilir birini bu sıfatları için sevmeli. Müslüman olduğu hâlde yalan söyleyen ve hile yapanı da bu sıfatları yönüyle sevmemeli. Daha da ilginci, Nursi fikrî çoğulculuğu Allah’ın isimlerindeki farklılığa bağlar. İnsanları tek kalıba koymayı ilahi isimlerdeki çeşitliliğe muhalif bulur.

Kısacası, Nursi dini siyaset üzeri tutup, evrensel boyutta gerçek insaniyeti getirecek değerler manzumesi olarak İslamiyet’i savunur. Sevgi, şefkat, hakikat, hikmet, marifet ve adaletle akılların ve gönüllerin fethini amaçlar. Cemaat, siyasetle ilişkisini yeniden Nursi’nin çizgisine getirip hizmetini siyaset üstü kılarsa belki siyaseten kaybedecek ancak gönüllerde galip olacaktır.

 

[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

 

[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

 

[/TD]

[/TR]

[/TABLE]

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

31 Aralık 2013 Salı

Said Nursi’nin talebelerinden ‘siyaset’ açıklaması

*

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin talebeleri Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Salih Özcan, Mehmet Fırıncı, Abdülkadir Badıllı ağabeyler son günlerdeki tartışmalar üzerine kamuoyuna ortak açıklamada bulundular.

“İman hizmetinin töhmet altında” kaldığının belirtildiği açıklamada, Risale-i Nur talebelerinin siyasete bakışına dair metinler yer aldı.

Açıklama şöyle:

Risale-i Nur Külliyatının müellifi ve Risale-i Nur hizmetinin müessisi Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hizmetinde bulunmuş ve bu Kur’ân ve iman hizmetinin esaslarını bizzat ondan ders almış talebeleri olarak, aşağıdaki hususları muhterem kamuoyuna duyurmak ihtiyacını hissetmiş bulunuyoruz:

1.Risale-i Nur’un hizmet esasları içinde Bediüzzaman Hazretlerinin en fazla üzerinde durduğu ve büyük bir hassasiyetle riayet etmeyi bize ve bütün Nur talebelerine ders verdiği husus, bu hizmetin sadece ve sadece iman hizmetinden ibaret olduğudur. Pek çok mektuplarda tekrar tekrar zikredilen bu husus, bir Emirdağ mektubunda da şu şekilde ifade edilmiştir:

“Risale-i Nur hiçbir şeye âlet olamadığını ve rızâ-yı İlâhiyeden başka hiçbir maksada vesile olamadığını ve doğrudan doğruya herşeyden evvel iman hakikatlerini ders vermek ve biçare zayıfların ve şüpheye düşenlerin imanlarını kurtarmak olduğunu elbette sizin gibi Nur’un has şakirtleri biliyorlar.”

Bu hakikat muvacehesinde kamuoyuna şunu arz etmek isteriz ki, insanlara hiçbir tarafgirlik gözetmeksizin ve hiçbir menfaat gütmeksizin Risale-i Nur’la iman hizmeti vermek ve muhtaç olanların imanlarını her türlü tehlike, vehim, vesvese ve şüphelerden korumaya çalışmak ve bu hizmetin mukabilinde ne maddî, ne de manevî hiçbir karşılık beklememek, Risale-i Nur mesleğinin olmazsa olmaz esasıdır. Bu esas feda edildiğinde, ortada Risale-i Nur hizmeti de kalmaz.

2.Risale-i Nur hizmetinin gaye ve mahiyeti münhasıran iman hizmetinden ibaret olduğundan, onun dışındaki faaliyetler tarafgirlik mânâsına gelebilecek her türlü davranıştan şiddetle kaçınmak gerekeceği izahtan vareste olmakla beraber, Üstadımız bu hususu müteaddit mektup ve müdafaalarında tekrar tekrar hatırlatmıştır. Bu mektuplardan birinde, “İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost, düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nur'u – Risale-i Nur’u – hiç bir şeye âlet etmediler, siyaset topuzuna el atmadılar” denmektedir.

İman hizmetinde bulunanların hariç cereyanlardan niçin uzak durmaları gerektiği, Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerinde de çok net bir şekilde açıklanmıştır:

“Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünkü hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel kâfi geliyor. Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklaliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak... Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında, Kur'anın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatleri bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.”

Siyaset yoluyla vatana, millete, İslâmiyete hizmet de elbette ki ihmal edilecek bir mesele değildir. Ancak herkese eşit şekilde hizmet sunması gereken bir iman cereyanının mahiyeti, siyaset yoluyla hizmetten bütün bütün farklıdır. Onun içindir ki, cemaat adına siyasî faaliyette bulunmak, siyasî partilerle pazarlıklar içine girmek, devlet içinde kadrolaşmak, iktidara ortak olmaya çalışmak gibi faaliyetlerin tamamı Risale-i Nur’un iman ve Kur’ân hizmetiyle tam bir tezat teşkil etmektedir. Risale-i Nur talebeleri böyle faaliyetlerde bulunmayı Üstadlarından miras aldıkları kudsî hizmetin kudsiyetini bozmak olarak görürler ve bundan şiddetle kaçınırlar. Aynı şekilde, milletin reyiyle iş başına gelen meşrû iktidarı muhafaza etmek ve memlekette asayişi ihlâl etme istidadı taşıyan hareketlerden şiddetle kaçınmak da Risale-i Nur talebelerinin Üstadlarından ders aldığı en mühim esaslar ve düsturlardır; ancak onlar bunu hiçbir zaman bir menfaate âlet etmezler, bir tarafgirlik haline getirmezler. Nitekim Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman'ın vefatından önce vermiş olduğu en son derste:

“Aziz kardeşlerim, bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet İmân hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz” denilerek, asıl yapmaları gereken şey ifade edilmiştir.

3.İman hizmetinin mahiyeti kadar metodları da* menfi siyasetin icabı telâkki edilen âdet ve uygulamalardan uzaktır. İmanın esası olan doğruluk, iman hizmetinin de en mühim esasıdır; yalan, iftira, iki yüzlülük, hile gibi fiil ve metodlar hiçbir zaman iman hizmetine yanaşamaz. Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri, yol, sıdk ve doğruluk üzere olmaktır, der:

Sual: Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?

Cevap: Doğruluk.

Sual: Daha?

Cevap: Yalan söylememek.

Sual: Sonra?

Cevap: Sıdk, ihlâs, sadâkat, sebat, tesanüd.

Sual: Yalnız...

Cevap: Evet...

Sual: Neden?

Cevap: Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan kâfi değil midir ki, hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır?

Bir müdafaasında da “Sair dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz” demek suretiyle, Risale-i Nur hizmeti ile diğer faaliyetler arasındaki bu temel metod farkını ayrıca teyid ve tasrih etmiştir.

4.Siyasî tarafgirliğin en dehşetli neticesini, Bediüzzaman Hazretleri bir hatırasında şöyle anlatır:

“İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyeye dair bir kanun-u esasîsi dahi, bu hadis-i şerifin, “[Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini sımsıkı tutan bir bina gibidir]” hakikatidir. Yani, hariçteki düşmanların tecavüzlerine karşı, dahildeki adâveti unutmak ve tam tesanüd etmektir. Hattâ en bedevî tâifeler dahi bu kanun-u esasînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o taife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri halde, o dahildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def oluncaya kadar tesanüd ettikleri halde; binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfuruşluktan, gururdan ve gaddar siyasetten gelen dahildeki tarafgirane fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhalifine melek yardım etse lânet edecek gibi hâdisâtlar görünüyor. Hattâ, bir sâlih âlim, fikr-i siyasîsine muhalif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği; ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve taraftar olduğu için hararetle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi, otuz beş seneden beri siyaseti terk ettim.”

İşte bu sebepten, tıpkı Bediüzzaman Said Nursî gibi, onun talebeleri de siyasî tarafgirliklerden uzak durmakta ve bu iman ve Kur’ân hizmetine hiçbir siyasî tarafgirlik gölgesi düşmemesi için azamî itina göstermektedirler.

5.Biz Risale-i Nur talebeleri, hizmetimizin prensiplerini kaynağı Kur’an ve Hadisten ibaret olan Risale-i Nur’dan ve onun müellifi olan Bediüzzaman Said Nursî’den alırız. Mevkii, maddî veya manevî makamı, şöhreti, ünvanı ne olursa olsun, hiç kimsenin indî tevilleri Risale-i Nur talebeleri için bir ölçü teşkil etmez. Risale-i Nur memleketimizin ve dünyanın en buhranlı dönemlerinden geçerek bugünkü muzaffer konumuna ulaşmışsa, Bediüzzaman Hazretlerinin büyük bir hassasiyetle muhafazasına çalıştığı “hizmet düsturları” sayesinde bu mümkün olabilmiştir. Yoksa, zamanın ve zeminin şartlarına göre hizmet tarzında birtakım değişiklik ve ayarlamalar yapılsaydı, şimdi Risale-i Nur hizmeti diye bir şey kalmazdı.

6.Son zamanlarda cereyan eden ve hepimizi üzen bazı gelişmeler, siyasî mahiyet taşıyan ve Nur’un safî hizmet telâkkisinden çok uzak düşen bazı hareketlerin Risale-i Nur ile karıştırılmasını ve bu menfî hareketler sebebiyle bu iman hizmetinin töhmet altında kalmasını netice verdiğinden, biz Risale-i Nur talebelerinin böyle hareket ve faaliyetlerle hiçbir surette alâkamızın bulunmadığını ve bu tür sakat anlayışların asla Risale-i Nur’dan kaynaklanmadığını açıklamak zorunda kalmış bulunuyoruz.

Aziz milletimize saygı ile duyurulur.

ABDULLAH YEĞİN, HÜSNÜ BAYRAMOĞLU, *SALİH ÖZCAN, MEHMET FIRINCI, ABDÜLKADİR BADILLI

*

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Abdurrahman Dilipak - Aytunç Altındal, Fethullah Gülen, Hilafet meselesi vs

 

Aytunç Altındal*aramızdan ayrılalı*40*gün oldu. Önceki gün Dolmabahçe’de onun mevlidi vardı..*Altındal*arkasında birHilafet tartışması*bırakarak gitti..

 

25 Ocak 2005’de*Milliyet*Gazetesi’ndeMehmet Gündem’in yaptığı bir röportaj yayınlandı, “Fethullah Gülen’le 11 Gün” başlığı ile.. O günki manşetleri “Hilafet Tartışmasını süper güçler çıkartıyor” başlığını taşıyordu..*

 

Herkes biliyor ki,*Gülen Hilafet*ve*İmamettartışmasının dışında..*Cemaat Mehdiyeti temsil ediyor ve kendisi de bu tüzel kişiliğin başı konumunda..

 

İngilizler Şerif Hüseyin’i*Halife*ilan edip, onun üzerinden*İslam dünyasını dönüştürmek istiyordu. Bu olmayınca,Hilafeti askıya aldılar. Bir bakıma*Laik*bir ülkede, yani*Türkiye’de*Hilafeti dondurdular.. Önce*Laiklik*adı altındaİslama ve*Müslümanlara karşı topyekûn bir savaş başlatıldı.*Tevhidi tedrisat*bu kirli oyunun bir parçası idi, bir başka parçası*Harf devrimi. Tarihle kökler kopartılmaya çalışıldı.*Dinde reformpolitikaları hayata geçirilmeye çalışıldı.1946’dan sonra*Kirby raporu*ile, bu defaİslam’ın devlet eliyle yeniden yapılandırılması*aşamasına geçildi.*TSE damgalı bir din*üretmeye çalıştılar.İlahiyat, İmam-Hatip, zorunlu din dersleribu politikanın ürünü idi..

 

1970*sonrası politika değişikliğine gidildi. 80*sonrası “ılımlı islam” politikasına geçildi.. İran devriminden sonra*Mehdiyetve*Mesihiyet*tartışmalarına paralel Türkiye üzerinden İslam dünyasına pazarlanmaya çalışılacak, batı ile uyumlu, batı dünyası için bir tehdit oluşturmayacak bir İslam algısı üretilmeye çalışıldı..*İslam’ın Protestanlaştırılması, Religiolaştırılması, dinin bireysel planda vicdanlara, toplumsal planda mabedlere hapsedileceği, ritüellerden ibaret bir din icad edilmeye çalışıldı..*İslam*içinde,Mezhebi tartışmalarla desteklenenAtomizasyon, Notralizasyon ve Agnostizm*politikaları uygulanmaya başlatıldı..

 

İslamofobia, İslami Terör ve Ilımlı İslamtartışmaları eş zamanlı olarak başladıldı.Dinlerarası diyalog, Kalvenistik bir İslamanlayışının popüler hale getirilmeye başlanan dönemidir.. Bunun adı “Türk İslam”ı olacaktı.*Arap ve Fars islamıyanında bir de*Demokrasi, Laiklik, insan hakları söylemine dayalı*Euro İslamüretilecekti..

 

Bu gün*Suriye’de yaşananlar, tüm*İslam dünyasındaki dini akımların silahlı eylemcilerle desteklenmesi anlamında uluslararası bir komploya dönüştürülmeye çalışılıyor.. Bir çoğunun içinde kripto ajanların yeraldığı, kirli bir oyundan söz ediyorum.. Bu yapı, Sufi, Selefi ve Şii akımlarla da giderek şiddetini artıran bir iç savaşa dönüştürülmeye çalışılıyor..

 

Türkiye, batılıların güdümündeki*İslamalgısının misyoner üssü olacakken, bu gün dünyada İslami uyanış ve direniş hamlesinin oryantasyon merkezi haline gelmeye yöneldi. Bu gün yaşanmakta olan sorunların temelinde bu var.

 

Cemaat, bu işi esoterik yorumlarla,*Hilafetve*İslam Birliği,*Vahdet*ve*şahidliktemelinden alıp bir*Mehdiyet*projesine dönüştürmek istedi. Bu gün iflas eden proje bu..

 

Altındal’a*göre, kaçınılmaz olarak*100 yıllık periyodun sonunda*Hilafet*bir şekilde*Türkiye*merkezli olarak yeniden ihya edilecek ve*Hilafet müessesesi*ileİslam dünyasında yeni bir yapılanma sözkonusu olacaktı.. Bu kaçınılmazdı.Mustafa Kemal*de ölmeden önce bu konu üzerinde çalışıyordu.*Hilafetin ilga edilmemesi, sadece makamının kaldırılıp, misyonunun,*TBMM’ye devredilmesinin asıl sebebi bu idi..

 

Cemaat*eğer*Hilafet*yerine kaim olacaksa,*İslam Birliği’nin ihyası içinHilafete ihtiyaç duyulmayacak,*Cemaatonun yerine ikame edilecekti.*Cemaat okullarında yetişen kadrolar da, bu işin sosyolojik,*sivil*ve*siyasi,*iktisadialtyapısını oluşturacaktı..

 

Altındal, Hilafet*projesine zorunlu olarak geri dönüş olacağı düşüncesinde idi..Hilafet*yerli bir akımdı ve yabancıların müdahalesi arızi olabilirdi, Ama*Cemaathareketi kökü dışarıda,*İslam dünyasına dış müdahaleye aracılık eden gayri İslamı unsurlar tarafından örgütlenen*harici*bir yapı idi..

 

Cemaat*yapısı,*80 yıl*ortaya çıkan,Hıristiyan*dünyasının yeniden yapılandırılmasını hedef alan*İspanyakökenli*Oppus Dei*hareketine benziyor biraz. Biraz,*Amerikan Bord Neşriyat dairesi,*Amerikan kolejleri*tecrübesine dayanıyor. Hareket bu anlamda birTransformasyon merkezi*gibi çalışıyor..

 

Hareket bu gün hiç bir*Müslüman*grub, hatta kendilerini nisbet ettikleri hiç birRisale-i Nur*grubu tarafından desteklenmiyor. Aynı şekilde cemaat diğer dini grublara karşı oldukça acımasız ve*hoşgörüden uzak. Diğer islami grublarla da diyaloga kapalı..*Diyalogdaha çok*Hıristiyan, Yahudi ve Liberallere dönük bir operasyon..

 

Sahi*Mustafa Kaplan’ın suçu neydi de*1 yılı aşkın bir süre*içeri attınız adamı!Pasifist*bir adamı nasıl*terörist*ilan ettiniz. Bunu yapan*polisler, savcılar*vehakimlerin vicdanları hiç sızlamıyor mu?

 

Cemaatin hakimi, savcısı, politi, siyasetçisi, bürokratı, gazetecisi, abileri, ablaları*kendilerinin*İsrail*ve*ABDmerkezli uluslararası derin çete tarafından kirli bir gaye için kötü bir şekilde kullanıldıklarının farkında değiller mi?

 

Görünen o ki, yakın gelecekte, çok önemli gelişmeler yaşanacak*Türkiye’de ve daha bir çok ülkede..*Cemaat*olayı, dünyanın en yaygın görülen davası haline gelecek.Türkiye’deki tartışmalar diğer ülkelere yayıldığında, tarihin en büyük komplolarından biri ile karşı karşıya olduğumuz görülecek..*Cemaatmensupları derin bir boşluğa düştüler.. Bundan sonra ne olacağı konusunda bir belirsizlik sözkonusu.. Şimdi, gözler sadece*Pensilvanya’da değil.. Gaibten beklenen bir haber de yok. Rüyalar bir çözüm üretmiyor..*Cemaatin derdi, sadece*Ankara’yı değil,*Washington’u,*Tel Aviv’i,*Vatikan’ı,*Londra’yı da gerdi.. Bakalım bundan sonra ne olacak!*

 

Hayat devam ediyor. Şüphesiz bu işte herkesin bir planı vardır. Sonunda Allah’ın dediği olacak..*

 

Selam ve dua ile..

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Cemaat mensubundan şok itiraflar: İşte “Paralel Devleti”n kodları!

 

Gülen grubunun devlet içindeki paralel yapılanması Haber10’a gelen bir mektupla deşifre oldu.

 

31 Aralık 2013 Salı 10:14

 

Gülen Grubu’nun devlet içinde devlet yapılanmasının kodları çözülmeye başladı. Cemaat’in içinde üst düzey görev aldığı anlaşılan ve kimliği bizde saklı bir kişi, Haber10’a gönderdiği mektupta çarpıcı bilgiler veriyor. Öldürülmeyi göze aldım diyen cemaat mensubu, ülkenin kurtuluşu için bu riski aldığını belirtti.

 

HABER10 / ANKARA

 

17 Aralık operasyonuyla birlikte Gülen Cemaati içinde yaşanan rahatsızlıklar gün yüzüne çıkıyor. Operasyonun ABD ve İsrail güdümlü yapıldığının ortaya çıkmasıyla birlikte Cemaat’in tavrını içine sindiremeyen cemaat mensuplarından bir biri ardına itiraf ve ifşaat mektupları gelmeye başladı.

 

“KENDİMİ İHBAR EDİYORUM”

 

17 Aralık operasyonunun yankıları sürerken, cemaat içinde üst düzey görevlerde bulunan bir şahsın arkadaşımız Aslan Değirmenci’ye gönderdiği mektup, cemaatin örgüt yapısını ve kamu kurumlarındaki kadrolaşma yöntemlerini bütün detaylarıyla ortaya koyuyor.

 

Cemaate gönül vermiş birçok insan gibi kendisinin de kullanılmış olduğuna inandığını dile getiren şahıs, cemaatin gizli yapılanma şemasını ve örgüt kod isimlerini ayrıntılarıyla anlatıyor.

 

“Kendimi ihbar ediyorum” diyen cemaat mensubu, “Öğrencilerim oldu, gayri ahlaki yöntemlerle devlet içerisine sızan, sızdıran kişiler oldu. Bu ülkede paralel devletin kendisini feda eden savcıları var, evet görüyoruz varlar, ama bu ülkenin adaletli savcıları yok mu, adalet dağıtan hakimleri yok mu ?” ifadeleriyle sesleniyor.

 

Detaylı bilgilerin yer aldığı mektupta anlatılanların, Cemaatin kapalı devre bir Truva atı işlevi gördüğüne dair çarpıcı ipuçları veriyor.

 

Mektupta, emniyet ve yargı içindeki cemaat yöneticilerinin kod adları da deşifre ediliyor. Ayrıca, anlatılanlarına tamamı dikkatle incelenirse örgütsel yapılanmanın şeması ve işleyişi de ortaya çıkıyor.

 

Mektubun tamamını hiçbir değişiklik yapmadan olduğu gibi yayınlıyoruz.

 

İşte o mektup:

 

“Bu mektubu çok zor şartlar altında yazdım.

 

Merhaba sevgili ülkem,

 

Ergenekon zihniyetinin tasfiye sürecinde olağanüstü bir hiyerarşinin var olduğu cemaat içerisinde bulunmuş birisi olarak, bu yapıyı deşifre edeceğim. Eminim benim gibi düşünen birçok cemaat üyesi vardır ve bu yapıyı deşifre etmek istiyordur. Biz cemaatin Ergenekon vb. zihniyetleri bertaraf etmesi için hizmet ettik, gece-gündüz demeksizin koştuk, koşturduk.

 

Ne yazık ki bugün çok iyi görüyoruz ki, cemaat Ergenekon tipi yapılanmaları tasfiye etmemiş, görev değişiminde bulunmuştur. Bugün aynanın farklı şekilde yansımasını görmekteyiz. Köklü tarihimizin hiçbir döneminde yaşamadığımız kadar büyük bir komployla karşı karşıyayız. Bütün halk olarak önümüzde iki seçenek bulunmaktadır. Başbakanımızın dediği gibi ya millet diyeceğiz ya da zillet.

 

Bugün Başbakanın, dolayısıyla milletin tarafında olmayanlar yarın aynaya bakamayacaklardır. Bugün taraf olmayanlar, size sesleniyorum, yarın bu ihanet şebekesine dur demediğiniz için pişman olacaksınız. Ergenekon ve Balyoz davası sürecinde adından çokça söz ettiren STK’lar, nerdesiniz? Siz ey memurlar, bürokratlar, esnaflar, doktorlar, sokaktaki adamlar, unutmayın bu yapıyı deşifre etmek istiklal mücadelesinde bulunmak demektir. Bugün vereceğimiz mücadele Çanakkale Destanını yeniden yazmak demek olacaktır.

 

Ben de duyarlı her fert gibi bu vatanın bir neferiyim. Bu satırları yazarken her şeyi göze alıyorum. Sana sesleniyorum ey cemaat, ey cemaat, beni tespit edebilirsin, belki demir parmaklıklar arkasına da atarsın, son gelişmelerden sonra eminim ki beni öldürmeye de kalkışırsın. Senden korkmuyorum, çünkü benim vicdanım var. Benim ve bütün toplumun vicdanı seni boğacak cemaat. Sana inananlar, seninle yola çıkanlar bugün büyük pişmanlık içerisinde ve kafaları karmakarışık durumda. Bu büyük ihanetin bedelini nasıl ödeyeceksin? Cemaate gönül vermiş saf temiz mütevelli abiler, susacak mısınız? Bu gidişe dur demek için iman dolu yüreğiniz de mi yok? Muhterem cemaat elinde kasetler mi var? Doğrusu buna da inanır oldum. Eğer elinde kasetler varsa, son bir gayretle elinde belge tutanlar da var. Elbet bu belgeler gün yüzüne çıkacaktır.

 

Devletim, sana sesleniyorum. Ergenekon ve Balyoz süreçleri isimsiz ihbar mektuplarıyla başladı. Bu isimsiz bir ihbar mektubu değildir. Vatansever cesur savcı yok mu bu memlekette? Yok mu cesur bir başsavcı? Neredesiniz duyarlı adalet dağıtıcıları? Ey adalet, sana olan inancım tükensin istemiyorum, her şeye rağmen senin var olduğuna inanmak istiyorum, ey adalet ve hakikat.

 

Cemaat içerisindeki kişiler kendilerini ve yakın çevrelerini sorguladıklarında benim kim olduğumu sanırım anlayacaklardır. Yukarıda belirttiğim gibi bu büyük badirede ne yaptığımı biliyorum ve bunun mücadelesi için canımı ortaya koyuyorum. Ben kimim ki, ne yapabilirim ki demedim. Bu bir kurtuluş savaşıdır ve ben de bu savaşın ortasındayım. Büyük Türkiye milleti, bu virüs hepimizi yok edecek. Birçok kişi gibi ben de bu cemaatle beraber suç işledim. Beni ve suça ortak olanları yargılamayacak mısın? Ben ve benim gibiler üzerimden bu yapıya ulaşmayacak mısın? Devletim, pişmanım, hizmet hizmet diye koşturduğum için pişmanım. Oysa ben her şeyi senin için yaptığımı sanıyordum devletim. Ne olur ayağa kalk Türkiye! Mesele Tayyip Erdoğan meselesi değil, mesele Tayyip Erdoğan üzerinden ayağa kalkan büyük Türkiye milletini bertaraf etmektir.

 

Kendimi ihbar ediyorum. Öğrencilerim oldu, gayri ahlaki yöntemlerle devlet içerisine sızan, sızdıran kişiler oldu. Bu ülkede büyük bir paralel devlet yapılanması vardır. Bu ülkede paralel devletin kendisini feda eden savcıları var, evet görüyoruz varlar, ama bu ülkenin adaletli savcıları yok mu, adalet dağıtan hakimleri yok mu ?

 

Benim payıma düşen kısmı açıklıyorum.

 

Her ülkede olduğu gibi Türkiye'nin de başında bir imam vardır.

 

Türkiye yedi bölgeye bölünmüştür. Her bölgenin başında da yine bir imam vardır.

 

İç Anadolu Bölgesinden örnekler vererek bu paralel yapılanmanın köklerini açıklayalım.

 

Başındaki imamla beraber bir eğitim danışmanı bulunmaktadır. İmam daha çok işin finansal ayağını oluşturan esnaf sisteminin uygulanmasını sağlar, kısmen de olsa paralel yapıyı oluşturan talebe kısmından sorumludur. Paralel yapının temelini oluşturan talebe kısmının başında eğitim danışmanı bulunmaktadır. Talebe kısmını detaylıca anlatmadan önce bölge sistemini anlatacağım, hemen akabinde talebe kısmına geçeceğim.

 

Cemaatin finans, yani esnaf boyutu:

 

İç Anadolu bölgesi 23-24 ilden oluşur. Üstte İç Anadolu imamı, altında 23-24 ilin imamları. İller, büyük iller ve küçük iller olarak ikiye ayrılır. Büyük illerde illerin altında en az iki olmak üzere eyaletler olur. Her eyaletin en az üç büyük bölgesi olur. Büyük bölgeler ise en az üç küçük bölgeden oluşur. İl imamı - eyalet imamı - büyük bölge imamı - küçük bölge imamı.

 

İmamlar işin para kısmından ve maddi anlamda her şeyden sorumludurlar. Küçük bölgelerin parası büyük bölgenin muhasebecisinde toplanır. Her büyük bölgenin bir muhasebecisi, her eyaletin bir muhasebecisi, her ilin bir muhasebecisi... Yapı yukarı doğru bu şekilde sıralanır. Alt üst ilişkisi askeri bir hiyerarşiden daha sistemlidir.*Ayrıca toplanan paralar için hiçbir zaman bir esnafa makbuz verilmez.

 

Bölge imamına ve muhasebecisine sonsuz güven vardır. Bu arada her küçük bölge en az yedi sekiz evden oluşur, kimi bölgelerde on üç, on dört ev bulmaktadır.

 

Bu arada bir konuyu es geçmemem gerekiyor: Zaman Gazetesi. Her büyük bölgenin bir gazete mesulü bulunmaktadır. Mesulün görevi, mütevelli esnaflar üzerinden gazeteye abone bulmak ve abonelerin takibini yapmaktır. Her mütevellinin gazete hedefi vardır. Tiraj önemli olduğu için okunsun, okunmasın birinin gazeteye abone olması için okuryazar olmasına da gerek yoktur. Söz konusu tirajsa gerisi teferruattır. Abonelikler yıllık yapılır, çoklukla kredi kartıyla yapılan bu abonelikleri iptal etmek de mümkün değildir. Bazı dönemlerde bir esnaf yirmi otuz abone hedefi alır ve bunu gerçekleştirir. Öğrenci evlerinde ev imamları evde kalan her öğrenciyi abone yapmakla mükelleftirler.

 

Paralel yapı temelini oluşturan talebe boyutu:

 

İç Anadolu eğitim danışmanı. Eğitim danışmanının altında üniversite mesulü, mezun mesulü, devre mesulü( lise 1, 2, 3, 4), emineri mesulü( hizmet evinde kalmayan kişiler ve evleriyle ilgilenmek amacıyla oluşturuldu), kek mesulü (üniversiteyi kendi ilinde okuyan öğrenciler için oluşturulan yapı), lise mesulü, ilk öğretim mesulü, imam hatim mesulü... Bu şekilde sıralanıp gitmektedir.

 

İllerin başında il eğitim danışmanı olur ve yapı yukarıdaki hiyerarşiyle aynı şekilde sıralanır.

 

Büyük illerin altında eyalet eğitim danışmanı (etm) ve onun altında yine aynı hiyerarşik yapıyla eyalet mesulleri bulunur (exm)

 

Eyaletin altında ise büyük bölge talebe mesulleri (bbtm) ve altlarında büyük bölge (bbxm) mesulleri bulunur.

 

Büyük bölgenin altında bölge talebe mesulü (btm)... Yapı üstten alta aynı şekilde sıralanır.

 

Küçük illerde ise il eğitim danışmanının (ed) altında büyük bölge talebe mesulleri ve diğer mesuller... Yapı hep aynı sistem üzerinde inşa edilmiştir.

 

Her mesulün farklı görevleri vardır. Şimdi verilen görev ve özelliklerini açıklayacağım.

 

Lise, mezun ve ilköğretim mesulleri paralel yapının omurgasını oluşturur. Bu üç mesullüğün hazırlık kısmını anlattıktan sonra, öğrencinin aile boyutu, öğrencinin ibadet şekli, öğrencinin okuldaki takibi vs. gibi durumları açıklayacağım.

 

Lise mesullüğü:

 

Burada amaç Türk Silahları Kuvvetlerine ve Polis Akademisine hazırladıkları öğrencileri göndermektir.*Türk Silahlı Kuvvetlerinde her komutanlık kod isimlerle şifrelenmiştir.*Deniz Kuvvetleri:*Dursun Bey,*Hava Kuvvetleri:*Hüseyin Bey, Jandarma:*Cüneyt BeyKürşat Bey. Polis Akademisi ise*(pa)*kod adıyla geçer.

 

Bu kısımda lise son sınıfta ya da yeni mezun olmuş kişilerle ilgilenilir. Yetiştirilen öğrencilerin en az iki üç yıl hizmet geçmişinin olması gerekmektedir. Tam beşlik şakirt olmadan öğrenci bu sınavları kazanamaz. Herhangi bir zaafiyet gösterirse süreç içerisinde elenir, kendisiyle ilgilenilmiş gibi gösterilir, ancak sınav aşamasında ve sonrasında herhangi bir şey yapılmaz.*Daha önce Fetih okutulurdu (Fetih okutmak demek; sınavda çıkacak soruların öğrencilere okutulup ezberletilmesi demektir).*Kopya skandallarından sonra Fetih okutma işlemi ÖSYM'de bulunan Bilgi-İşlem birimindeki paralel devlet elemanları tarafından bir yol bulunarak (kodlama şeması vb. gibi) sınavlarda öğrencilerin yüksek puan alması sağlandı. Sınavlardan sonra mülakat aşamasında çok büyük torpil bulamayanlar dışında, kişi cemaate mensub değilse bu sınavları kazanamaz ve askeri okullarda okuyamaz.

 

İlköğretim mesullüğü:

 

Cemaatin en önem verdiği mesullüğün başında gelir. Öğrencinin cemaatsel her türlü donanıma sahip olması için ne gerekiyorsa yapılır. Öğrenci ile abi arasında müthiş bir bağ kurulmaya çalışılır. İlk öğretim öğrencisi için abisi onun her şeyi olmalıdır, hatta anne babasına abi diye seslenen çocuklar olmuştur. Bir abinin dört ya da en fazla beş öğrencisi olur. En az iki üç yıl bu çocuklarla ilgilenilir.*Hazırlanan öğrenciler Polis Koleji ya da Askeri Kolejlere yerleştirilir. Sınavlardaki hukuksuzluk ve kopya işlemi burada da geçerlidir.

 

Mezun mesullüğü:

 

Bu mesullük diğerlerine göre daha çeşitlidir, çünkü lise, önlisans ve üniversiteden mezun olan herkes bu kapsamdadır. Bölgede kalan her öğrencinin şakirtlik derecesi vardır (2,3,4,5 gibi). Hangi kurumun, hangi birimin ne kadar elemana ihtiyacı varsa, şakirtlik derecesine göre öğrenciler buralara yönlendirilir ve sonraki aşamalarda da göreve gelinceye kadar gereken aşamalar ayarlanır. Örneğin; konsolosluk elemanı alacaktır, devreye hemen konsolosluk birimi girer, İç Anadolu mesulüne söyler o da mezun toplantısında her ile düşen kadro sayısını söyler ve bu kadrolara yerleştirilecek elemanlar belirlenir. Milli İstihbarat Teşkilatı için istenilen kişinin tam beşlik şakirt olması gerekmektedir. İletişimle ilgili oluşturulmuş birimler mevcuttur. Bu birimlerin açtıkları evler vardır, iletişim mezunu olan öğrenciler bu birimdeki kişilerle görüştürülür ve kabul edilirlerse evlere alınır. Evlere alınan bu kişiler bir iki yıl maddi manevi anlamda şakirtik programından geçirilir. Kaymakamlık, Sayıştay, Maliye Bakanlığı, Gümrük Muhafaza Müdürlüğü... Aklınıza kadroyla ilgili ne kadar kurum gelirse, bütün kadro ihtiyacı bu evlerde kalan kişilerle giderilir. Bu evlerde kalan kişinin meslek sahibi olmaması imkansızdır. Öyle ya da böyle mutlaka bir kuruma yerleştirilir.

 

TSK (lise mesullüğü kısmındaki kodlar burada da geçerlidir. Kürşat Bey, Cüneyt Bey, Temel (önlisans astsubay), Kasım (kara ast subay) Hüseyin, Dursun vs.) gibi kod isimler kullanılır. Önlisans ve lisans mezunlarının alımlarıyla ilgili işlemi yine mezun mesulleri yapar. Mezun mesulleriyle ilgili TSK alımları Doktora-Master olarak kodlanmıştır. TSK alımları için hazırlanan elemanlara Doktora-Master denmektedir. TSK ve Polis Akademisi için hazırlanan ve yönlendirilen kişiler genellikle bölgede vazife yapan kişiler içerisinden seçilir. Seçilen kişilerin önce TC kimlik numarası verilir. TC kimlik numarası ile yapılan güvenlik ve istihbarat araştırması sonucunda kişinin kuruma girip giremeyeceğine karar verilir ve ondan sonra hazırlık aşamasına geçilir. Her sınavda olduğu gibi buralarda da gerektiği durumlarda devreye girilir ve yüksek puan alınması sağlanır.

 

Adliye için Hakim ve Savcı (hakim ve savcının kod ismi Hasan Bey'dir) dışındaki bütün personel ihtiyacı yine mezun mesulü üzerinden karşılanır. Zabıt katibi, infaz koruma memuru, mübaşir, şoför, kaloriferci, sosyolog, psikolog, öğretmen, cezaevi idare memuru, hizmetli dahil bütün ihtiyaçlar buradan karşılanır. Zabıt katibinin kodu erkeklerde Zekai Bey, bayanlarda ise Zekiye Hanım'dır. Mübaşirin kodu Beşir Bey, infaz koruma memurunun kodu ise Nafiz Bey'dir.

 

Adliye birimi diye oluşturulan bir yapı mevcuttur. Bu yapıda diğer yapılarla aynı hiyeraşik benzerlik göstermektedir. Türkiye Adliye İmamı, diğer yedi bölgenin imamları ve bunlarla beraber hareket eden yedi bölgenin talebe mesulleri. Yapı aşağıya doğru sıralandığında yine aynı benzerliği gösterir; İl Adliye İmamları ve İl Talebe Mesulleri. Adliye imamları, adliyede çalışan hakim savcı dışındaki bütün personelden sorumludur. Personelin bursları ve haftalık sohbetleri bu kişi tarafından denetlenir.*Evliler maaşlarının yüzde beşini, bekarlar ise maaşlarının yüzde onunu burs olarak vermektedirler. Ayrıca sınavı yeni kazanan bir memur ilk maaşının tamamını bu birime vermektedir.*İmamın altında gurup mesulleri ve 5a'lar vardır. Adliyede uçan kuştan bile bu 5a'ların haberi olur. 5a bu birimin en önemli mekanizmasıdır. Adliyedeki çalışan 4 ve 5 dereceli kişilerden adliye çalışanları hakkında yazılı istihbarat toplarlar, önemli davaların dökümünü alıp merkeze götürürler. Hakim ve savcılar sürekli takip altındadır. 5a gözetim mekanizması sürekli çalışmaktadır.

 

Adliyelere adam yerleştirme işini talebe mesulleri yapmaktadır. Mezun mesulleri buldukları lise, önlisans veya lisans mezunlarını bu birimdeki cemaat abileriyle tanıştırırlar. Tanıştırılan kişilerin yetiştirilmesi ve her şeylerinden bu birimdeki kişiler sorumludur. İlin talebe mesulünün altında, büyük illerde eyalet mesulleri, küçük illerde ise sadece bir il talebe mesulü bulunur. Her mesulün altında gurup abileri bulunur. Gurup abileri adliyede çalışan zabıt katipleri ya da icra müdürleridir. Ankara ilinde Danıştay ve Yargıtay çalışanları da grup abiliği yapmaktadır. Her grup abisinin sorumlu olduğu altı yedi öğrenci vardır. Öğrenciler şakirtlik derecelerine göre guruplandırılırlar. Klavye öğretimi, kaset dinleme, kitap okuma vs. Grup abisi öğrencinin her şeyinden sorumlu olup sınava yakın zamanda son derecesini vererek, derecesine göre önceden belirlenen adliyeye başvuru yapması sağlanır. İlk maaş ve maaşın yüzde beşi ya da yüzde onunun verilmesi konusunda söz alınır. Bu arada cemaatin bütün birimlerinde TC sorgulaması yapılır. İstihbarat ve Emniyet'teki uzantılar bu fişlemeyi yapmaktadırlar.

 

Danıştay ve Yargıtay'da yapılan sınavlarda Fetih okutma işlemi yapılırken Adliyelerde bu mümkün değildir.*Bir önceki Danıştay ve Yargıtay sınavlarında adaylara boş kağıtlar imzalatıldı ve sınav komisyonu tarafından hazırlanan yazılması imkansız metinler boş kağıtlara paralel uzantılar tarafından dolduruldu ve kendi istedikleri kişilerin yerleştirilmesi sağlandı. Bağımsız bir denetleme kurulu devreye girip bundan önceki yapılan sınavları tekrarlatırsa şimdi Yargıtay ve Danıştay'da çalışan personelin hiçbirinin kendilerine verilen metinleri yazamayacakları görülecektir.*Bu sınavların şaibeli olduğu bu şekilde pekala ispatlanabilir.

 

Hasan Bey olarak kodlanan hakimlik ve savcılık birimi en gizli birimlerden birisidir. Hukuk okuyan kişiler mezuniyet sonrası özel cemaat evlerinde kalıp hakimlik savcılık için ilk basamağı geçmiş olurlar.

 

Birimler hakkında önemli bilgiler

 

- Lise, ilköğretim ve mezun mesullüğü için TC kimlik numarasını önceden verip kişinin potaya girmesini sağlamak önemlidir.

 

- Bu üç mesullüğün görev alanında olan öğrencinin annesinin başı Anadolu usulü kapalıysa sorun yoktur, ancak türban şeklinde bağlıysa ya açtırılıp, ya da Anadolu usulü kapatılıp fotoğraf çektirilir ve TC kimliği çekilen fotoğrafla değiştirilir.

 

- Öğrenci kazandıktan sonra ailesi sıkıntı yaparsa ailesinden gizli görüşülür.

 

- Öğrenci kazandıktan sonra, kendisini hazırlayan abisi ya da başka bir abi belirlenerek takip edilir. TSK ya da Polis Akademisinde okuyan öğrenciyle her hafta görüşülür. Öğrenci başka bir şehirdeyse ilgili abisi her hafta, ya da iki haftada bir öğrenicinin olduğu şehre gidip, önceden belirlenmiş esnaf evinde altı yedi saat manevi bir programla vakit geçirir. Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri özellikle İzmir, Balıkesir, İstanbul ve Ankara seferleri yapan otobüslere bakın, kot ya da keten pantolon giyen, spor giyimli gözcü şakirt abilerle mutlaka karşılaşırsınız. Şehir dışına çıkan abinin bütün yol masrafı ve diğer giderleri öğrenciyi hazırlayan bölge tarafından karşılanır. Okul bitene kadar bu işlem böyle devam eder. Her bölgenin doktoru vardır. Doktorun görevi kazanan öğrencilerin gözcülüğünü yapan kişilerle görüşmek maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak ve durum değerlendirmesi yapmaktır. Doktor, TSK ve Polis Akademisinde okuyan öğrencilerin takibini gözcü abileriyle yapar. Haftasonu işi de denen bu işin takibi için doktorlara ayrı bir fon oluşturulur, maddi anlamda öncelik doktorlara verilir. Bu iş için bütün gider, yol parası ve rehberlik parası muhasebeciden alınır.

 

- Öğrenciler okulu bitirdikten sonra birimlere devredilir (Birimler Emniyet ve TSK birimleridir. Bu özel birimlerdeki kişiler hücre yapılanmasına aldıkları TSK ve Emniyet personellerini tek kişi ya da iki, üç kişilik guruplarla takip ederler. Birimlerin abileri bölgelerde uzun yıllar görev yapmış cemaat mensupları içerisinden seçilir.*Birime giren herkes ya bir dershanede ya da bir devlet kurumunda çalışıyordur. Dershanelerin kapanması bu yüzden de büyük sıkıntı oluşturacaktır. Dershane bu örgütün can damarını oluşturmaktadır. Cemaatin insan kaynağı dershanelerden karşılanır.)

 

- Öğrenci ibadetini ima ile yapar. Okurken de göreve başladığında da ima yoluyla ibadet eder. Abdest teyemmüm ile alınır, toprak yoksa duvar kullanılarak teyemmüm yapılır. Namaz için üç nokta seçilir ve üç noktaya bakarak kılınır. Uyurken, derste otururken, ya da kitap okurken kıbleye dönmüş şekilde üç ayrı nokta seçer ve ibadetini bu şekilde noktaları takip ederek kıyam, rüku ve secde şeklinde gerçekleştirmiş olur.

 

- Öğrenci okulu bitirdikten sonra yeterli donanıma sahip değilse birim tarafından kabul edilmez. Bu kişi kendisini gönderen bölge ve abileri tarafından aynı şekilde takip edilir, ta ki birim kendisini kabul edene kadar. Birimin kabul etmediği kişi artık arızadır ve “ümit” ismiyle kodlandırılır.

 

- Hizmet ya da paralel devlet dediğimiz yapılanma içerisinde bölgesinden birimlerine kadar herkes müstear isim kullanır.*Herkesin bir kod ismi vardır. Kod isim kullanan her abinin kendi üstüne kayıtlı olmayan bir telefonu vardır.*Ülkemin tertemiz insanları adınıza kayıtlı kullanılan başka hat var mı yok mu bunu mutlaka sorgulayınız.

 

Mezun mesulünün diğer görevi “POMEM” diye adlandırılan lisans mezunlarının polis olmasını sağlamaktır. Önceki senelerde bütün sorumluluk mezun mesulüne aitti. Mezun mesulü adayın derecesini verir ve verilen bu dereceye göre polis olması sağlanırdı. Kazandıktan sonra okula başladığı gün ya da önceki gün polis okullarının bulunduğu illerdeki “POMEM” birimine teslim edilirdi ve mezun mesulünün görevi burada biterdi. Daha sonra “POMEM” birimi yeni sistem geliştirdi ve alınacak kişiler bu birim tarafından görülüp mülakat yapıldı. 3, 4 ve 5 olan dereceler bu kişiler tarafından verildi. Altı aylık eğitim süresince hafta sonları yapılan organizasyonlarla sınıf sınıf çoğu zaman gizlilik bile olmaksızın bir araya geliniyor. Burada da her sınıfın cemaat mesulü bulunmaktadır. Okul bittikten sonra kura çekimi yapılır ve gittikleri illerde mevcut sistemli yapıdaki elemanlarla tanıştırılır ve aktif paralellik görevine başlar. Sıradan polisler için ayrı, polis akademisinde okuyanlar için ayrı gruplar mevcuttur. Polis Akademisinde okuyanlar TSK'nın üst personeliyle aynı statütedir. Gizlilik ve ibadet şekli aynı şekilde olur.

 

Devre mesullüğü:

 

Devre mesullerinin görevi ise lise mesullerine öğrenci hazırlayıp devretmektir. Ayrıca polis meslek yüksek okullarına öğrenci hazırlamayı da bu mesullük yapmaktadır. Aynı yöntemlerle hazırlanan PMYO adayı sınavı kazandıktan sonra PMYO öğrencilerini takip eden birime devredilir. PMYO öğrencileri bölge tarafından takip edilmez, bu kişiler için ayrıca şehir dışına çıkılmaz. Bütün sorumluluk artık PMYO birimine aittir ve PMYO biter, görev yeri belli olur. Yine paralelliğe aktif olarak başlanmış olur.

 

Cemaatin bütün birimlerinde maaşın belli bir oranının burs olarak verilmesi vardır. Tabii ki bu da gizlilik esasına göre yapılır.

 

Üniversite mezun mesullüğü:

 

Bu mesullüğün temel amacı hizmet evlerine yeni kişiler kazandırmaktır. Cemaat evlerinde kalan kişiler okullarındaki kişileri evlerine yemeğe davet edip farklı aktiviteler gerçekleştirip cemaati sevdirmeye çalışırlar. Kimi zaman bu yurt içi gezileri olarak da kendisini gösterir. Bu mesullüğün farklı bir boyutu da cemaat evlerinde kalan kişilerden kendi sınıflarında okuyan kişiler hakkında toplanan istihbarattır.*Her üniversite mesulünün elinde bütün üniversite listesi bulunur. İsim isim kiminle ilgilenilebilir kiminle ilgilenilemez, her boyutuyla araştırılması yapılır. Kim ülkücüdür, kim solcudur, kim ak partilidir, kim hangi cemaate mensuptur. Havuzda toplanan bu bilgileri Milli İstihbarat Teşkilatı bile toplayamaz. Karşımızdaki olağanüstü bir sistemle oluşturulmuş devasa bir örgüt bulunmaktadır.*Bu süreçte sanırım herkes bunu çok derinden hissetti ve yaşadı. Bu örgüt eğitimde ve bürokraside dünyanın en geniş ağına sahip bir örgüttür. Bugün artık paralel devlet demek yanlış olur, devletin en stratejik yerlerinde var olup devletten daha büyük bir devlet haline gelmiştir.*Unutmayalım ki her dörtlük ve beşlik cemaat mensubu aynı zamanda bir fişleme ustasıdır.*Yazacaklarımın ardı arkası kesilmeyecekmiş gibi, yazdıkça büyük tablo daha net olarak ortaya çıkıyor. Son olarak şunu belirtmeliyim ki; cemaatin başka cemaatlere de tahammülü yoktur. Cemaat her yerde olmak, her yeri virüs gibi kaplamak istiyor. Cemaat tek egemenliğin kendisinde olmasını istiyor.*Başka cemaatlere mensup kişiler 6 derecesi ile kodlanmıştır. Çoğu zaman 6 demek devlet memuru olamamak anlamına gelmektedir.

 

Diğer bütün mesullüklerde sistem aynı şekilde işlemektedir. Sistemin uygulanış biçimi farklı olabilir, ancak her şey bu temel esaslara göre dizayn edilmektedir.”

 

Haber 10

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

[h=1]Mustafa İslamoğlu Hoca konuştu[/h]http://timeturk.com/resim/tr/2014/01/01/mustafa-islamoglu-hoca-konustu.jpg

Mustafa İslamoğlu geçtiğimiz Cuma hutbesinde Hükümet-Cemaat gerilimi üzerine konuştu. İşta İslamoğlu Hoca'nın o konuşması:

 

'Allah aşkına gidiş nereye?' diye soran İslamoğlu hoca, 'şöyle temeline bakıyorum, sorguluyorum, ibret almaya çalışıyorum, buraya nasıl geldik temelinde bakıyorum Allah'a bakışımızda, Allah tasavvurumuzda problem var, El-Kayyum diye bir ismi var Allah'ın. El-Kayyum ismi her şeyi yöneten demektir, her şeyi yönetmeye talip olduğunuzda başınıza gelecek olan bu.' şeklinde konuştu. İşte Mustafa İslamoğlu Hocanın konuşmasından satır başları:

ALLAH'IN İSMİNİ ÇALMAYA KALKANI ALLAH PEŞTAMALSİZ BIRAKIR

Yani güce talip olduğunuzda, güç benim gücüm olsun dediğinizde Allah'ın bu ismini çalmaya kalkıyorsunuz. Allah'ın ismini çalmaya kalkanı Allah peştamalsiz bırakır. Onun için aziz kardeşlerim bütün bu hadiseler sırasında lütfen hakkaniyetsizlik yapmayalım, Allah'a hesap vereceğiz.

 

HİÇ KİMSENİN HESABINA ALET OLMAYALIM

Bu anlamda hiç kimsenin hesabına alet olmayalım. Ama temyizi de elden bırakmayalım, seçip ayıklayalım, seçerken elimizde doneler olması lazım, doğru düşünmeyi bilmemiz lazım.

 

DİBİ GÖRÜNMEYEN SULARDAN KORKARIM

Eğer iki taraf var ortada biri her şeyiyle ortada biri ortada değil, birinin dibi karanlıksa beni korkutan o karanlıktır. Bu bi ölçüdür çünkü bilmiyorsunuz orada ne döndüğünü, orada ne olduğunu. İnsanlar karanlıkta bunun için korkarlar, orada bir şey olduğu için değil 'ya varsa'... Çünkü töhmet mahallidir. Yüzünü göstermemek isteyenler karanlığa kaçarlar.

 

İLK BAKTIĞIM YER İSRAİL OLUR

Benim ikinci bir standartım var, bir memlekette veya bu memlekette bir şey olup bitiyorsa orada hemen ilk baktığım yer İsrail olur ve İsrail'in uzantıları olur. New York Times'a bakarım, Washington Post'a bakarım, bunların hepsi bellidir kimlerin elinde olduğu. Çünkü bugüne kadar bu yılanın Müslüman lehinde yaptığı bir tek şeye rastlamadım.

 

İsrail dediğiniz zaman orada bi durun, o yüzden ben önce oraya bakarım; neyin peşinde? , neden memnun?, neye karşı?, neyin yanında?

 

20 MİLYAR TL, AYAKKABI KUTUSUNDAN BAHSETMİYORUM

Birazcık kendimizi toparlar gibi yaptığımızda başımıza bir yerden bir şey geliyor. Bakın son haftada Türkiye'den kaybolan para 20 Milyar TL, bir yerden para gidiyorsa bir yere gidiyor. 20 Milyar TL, ayakkabı kutusundan bahsetmiyorum konteynırlar dolusundan bahsediyorum. Kime gitti?

 

SİZİ TAVADA HAMSİ YAPARLAR HABERİNİZ OLSUN

Piyonlara bakan, yanlış yapar. Piyonlara bakanın aklına şaşarım. Hatta bu piyon, piyonun arkasında ipin ucunda biri var onu gördüm diyen bir daha baksın o da piyon olabilir hatta onun arkasına da baksın o da olabilir. Hocam biraz fazla komplocu olmadı mı? Böyle bir dünyada böyle bakmazsanız eğer sizi tavada hamsi yaparlar haberiniz olsun. Anlayamazsınız bile kime kullanıldığınızı. Onun için alet sadece silah değildi, silahı tutan el de alet olabilir.

 

T.C TÜRKİYE CEMAATİ OLMAMALI

Müslüman Müslümana tahammül edemeyecekse bizim kuracağımız bir dünyaya kim güvenebilir ki?

Onun için açıkca söylüyorum. T.C'nin açılımı Türkiye Cezaevi olmamalıydı, Elhamdulillah o günleri gördük geçirdik ve başımızdan işler geçti. Türkiye Cehennemi de olmamalıydı, o günleri de gördük. Bir sabah kalktığımızda 02'de deprem olduğunu gördük, camii yolundan çevrildiğimizi gördük. Ben bizzat 12 Eylül günü bunu yaşadım sabah namazında.

 

Türkiye Cemaati de olmamalı. Yani cemaat olmalı, cemaatler olmalı, başkaları olmalı ama T.C'nin açılımı Türkiye Cemaati olmamalı ne olmalı? Türkiye Cenneti olmalı. Nasıl olur? Birbirimize tahammül ederek olur, bak hoşgörü felan demiyorum. Tahammül ederek, varlığını kabul ederek. Yani El-Kayyum olmayalım, tek biz, sadece biz değil. Başkaları da olsun, paylaşalım, beraber olalım. Herkes meşrebince olsun. Sen senin savunduğu şeye davet et, ben de benim savunduğum şeye... Seninkini kabul eden sana gelsin, benimkini kabul eden de bana gelsin ama kardeşçe yaşayalım bu köprüyü yıktırmayalım, bu köprüye zarar vermeyelim.

 

HAYRETTİN HOCAMIZIN HATIRLATTIĞI BU İSLAM KURALINA HERKESİ UYMAYA DAVET EDİYORUM

Geçen Hayrettin hocamız güzel bir yazı yazmış. İslam fıkhının çok temel bir ilkesini o yazıda dile getirmiş. Diyor ki 'umumun menfaati için hususun menfaati feda edilebilir'. Bu aynı zamanda bir mecelle kaidesidir, İslam fıkhının temel kurallarından birisidir bu. Eğer ümmetin menfaati ile bir grubun menfaati çatışıyorsa orada tercih edilen ümmetin menfaati olmalı. Dolayısıyla Hayrettin Hocamızın hatırlattığı bu fıkıh-islam kuralına herkesi uymaya davet ediyorum.

 

İslamiGündem, 01.01.2014

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

[h=1]Fethullah Gülen'in rüyası ve Başbakan Erdoğan[/h]http://timeturk.com/resim/tr/2013/12/30/fethullah-gulen-in-ruyasi-ve-basbakan-erdogan.jpg

 

TIMETURK, 30.12.2013 / HÜDAVERDİ ALLAHVERDİ

 

Kemallettin Özdemir’i tanır mısınız bilmem, ama Gülen çevresinin çok çok iyi tanıdığı bir isim. Babası Said Özdemir gibi Nur hareketinin çilekeşlerinden… Bugün yaşananları, hükümetin Gülen Hareketi hakkında neler sahip olup olmadığını anlamak bakımdan çok önemli bir isimKemallettin Özdemir…

 

Kemallettin Özdemir mevzuuna geçmeden önce herkesin Gülen hareketindekilere sorduğu o meşhur soru ile başlayalım:“Şuana kadar ölümüne AK Parti’yi destekliyordunuz” Şimdi ne oldu size…

 

Cemaat üyeleri inanmayacaksınız ama bunu bir rüya ile anlatıyorlar…Doğru mu yanlış mı bilmiyorum ama dün Mehmet Baransu, “Bende aynı rüyayı gördüm” deyince bunu yazmaya karar verdim.

 

Rüya 2004 yılında Amerika’da görülüyor… Rüyayı gören Fethullah Gülen

 

Cemaate göre 2004te görülen rüya gerçek oldu.

 

Rüya şöyle: “Takkeyle mağaraya giren Başbakan Erdoğan, generallerle birlikte üniforma giyerek mağaradan çıktı. ” yani Mağaraya sivil giren Erdoğan, Gülen’in gördüğü rüyada asker üniforması ile çıkıyordu

 

O gün bu rüya üzerine Erdoğan’ın yanında durulmasına karar veren Gülen, bugün gelinen noktada bu rüyanın gerçekleştiğini ve Erdoğan’ın takke yerine askeri üniforma giyerek kendilerini bitirmeye çalıştığını öne sürüyor. Her rüya sahih midir, nedir bilmem ama Türkiye’nin bir rüyadan uyanıyor demek sanırım doğru olacak…

 

Fethullah Gülen’in ondan sonra ve şuan ne rüyalar gördüğünü bilmiyoruz. Fakat Gülen Hareketi içerisinde kavganın ipuçlarını yakalamak istersek özellikle Kemallettin Özdemir ismine iyi bakmamız lazım…

 

 

Cemaate en yakın kalemlerden olan Önder Aytaç, Kemalettin Özdemir’in kendileri için ne kadar değerli olduğunu bakın nasıl anlatıyor:

“Babası Said Özdemir’i Said Nursi’nin talebesi olarak bildiğim, kendisini Fethullah Gülen’e yakınlığı vesilesi ile tanıdığım, bildiğim, sevdiğim ve hatta fıkıh – hadis – fetva konularında kendisine akıl danıştığım, az biraz param olursa onun eliyle hayır ve hasenat işlerinde kullanılsın diye kendisine takdim ettiğim, Kurban’ımı onun eliyle vermek istediğim, bayramlarda önceden oturduğu Ankara Öz-elif sitesindeki evinde onu ve ailesini ziyaret etmekten onur duyduğum, aklıma takılan her konudaki soruyu ona sorduğum ve kendimi ona yakın hissetmekten dolayı da soru sormanın nazlanmasını çıkarttığım bir zattı Kemalettin Bey…”

Buna benzer duyguların fazlasını Fethullah Gülen’de Kemallettin Özdemir için paylaşıyordu.

 

Gülen, geçmişte Nurettin Veren için, “Sen beni buraya öldürmeye mi geldin” diyerek onu yanından uzaklaştırmış ve Veren’de kapağı İşçi Partisi’ne Perinçek’in yanına atmıştı.

 

Gülen Hareketinde Verenler hiçbir zaman eksik olmadı ve olması da mümkün değil. Nihayet Fethullah Gülen’in içimizde “Bin çürük elma var” sözünü de unutmamak lazım.

 

Peki, Gülen’in yanında, sağ kolu gibi olan Kemallettin Özdemir neden Gülen Hareketi tarafından hedefe konuldu: Bu sorunun cevabını da Önder Aytaç versin:

 

Kemalettin Özdemir Bey size ne haller oldu? Nurcuları tek çatı altında toplamak ve siyasilere bağlamak size mi düştü? Fethullah Gülen sonrasının planlarını yapmak sizi ne hallere düşürdü? Ve ben ve benim gibi sizi sevenler, size çokça dualar etmekteler bilesiniz!...”

 

Kemalletin Özdemir, Abdurahman Dilipak’ın isim vermeden son açıklamalarında işaret ettiği bir isim ne diyor Dilipak:

"Cemaatin bu ani atağının aslında bir çok sebebi var.. Tamam kötü bir zamanlamaydı, ama sıkışmışlardı..

 

Çünkü, Gülen'in yerine gelmesi söz konusu isimlerden biri, cemaat yapısı içindeki kriptoları yakın takibe aldı. İpin ucu MOSSAD ve ClA'ya kadar gidiyordu. Oynanan oyunun farkına varınca görevden uzaklaştırıldı. O da bu işin izini sürdü. Sonunda elde ettiği bilgilerle Başbakanın kapısını çaldı.”

Dilipak’ın iddia ettiği bu iddianın ön sarsıntısını ve cemaat içerisindeki çatışmanın ön sarsçı depremini aslında Sabah Gazetesi Yazarı Sevilay Yükselir yazmıştı.

 

"Hanefi Avcı'nın, Nedim Şener'in ve Ahmet Şık'ın tutuklanmasının tek sebebi var. O da Gülen Cemaati içinde uzun zamandır yaşandığı bilinen iç çatışma!

 

Aslında Avcı da Gülen Cemaati'nin eski bir üyesi, polis teşkilatında, yıllar yıllar önce cemaat yapılanması başlatan meşhur Kemalettin Özdemir'in sağ kolu. Çatışmanın çıkma sebebi ise birkaç yıl önce Özdemir'in yerine, camiada 'Kozanlı Ömer' olarak bilinen Osman Hilmi Özdil'in getirilmesidir. Özdil, Özdemir'e bağlı ekibi pasifize etti. Bunların arasında Avcı da vardı. Hatta Sabri Uzun ve Emin Aslan. İşte bu ekip Özdemir'den yana tavır koydu.

 

Aslında bu kavga alttan alttan yürüyordu. Gün yüzüne çıkmasına neden olan şey Nedim Şener'in yazdığı, 'Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları' adlı kitabıdır. O kitapla Kemalettin Özdemir ve Avcı müthiş bir operasyona imza attılar.

 

Evet. Hrant Dink cinayetindeki suiistimaller olduğu gibi gözler önüne serildi ama aynı zamanda polis teşkilatının yeni egemeni Kozanlı Ömer ve ekibi de darmadağın edildi. Bunun üzerine kavga daha da büyüdü. Bir yığın operasyon falan filan. Taraflar alenen kılıçları çekti”

 

Bütün bunlar sanırım bugün ne olup bittiğini size daha iyi anlatıyor….Cemaate yakın rotasını şaşırmış, bir internet sitesinin genel müdürüd çıkıp, "Erdoğan Cemaati terör örgütü" ilan edecek, yurt dışı okulların kapanması için ilgili devletlere yazı yazacak" diyebiliyorsa, ona şunu sormak lazım."Eğer sen bu bilgileri aldıysan erkeklik yapta neden Terör Örgütü ilan edilecek onun nedenlerini de bir yaz" yada yazdıklarına inanmıyorsun sus adam sansınlar...

 

Fethullah Gülen’in gördüğü rüyayı göz önüne getirdiğinizde Başbakan Erdoğan’ın yanında da Kemalletin Özdemir ve bir çok kişi olduğunda Erdoğan'ın neden sürekli“İnlerine gireceğiz” demesini sanırım daha iyi anlıyorsunuz…İzcileriniz sağlamsa giremeyeceğiniz in yoktur

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Başbakan ve Erkan-ı Hükümete Samimi Bir İkaz

 

Son zamanlarda hizmet ekibiyle hükümet arasındaki gerilim maalesef ehl-i imanı gıybete ve hatta bazan iftiraya boğmuştur. Buna dikkat etmemiz gerekmektedir. Daha evvel de dediğim gibi, bazı hususların açıklanmasında bugün için zaruret vardır:

 

1. Bu hadiseler ve gerilimler, her iki tarafın açık hataları ve genellemeleri sonucunda ortaya çıkmıştır. Bir ...taraf hıyanet eylediyse, diğer tarafdan da cinayet işleyenler olmuştur. Her iki taraf da ehl-i iman olduğu için mutlaka sulh yoluna gitmeli ve memleketi daha fazla uçuruma sürüklememelidirler.

 

2. Son fitne olaylarını tasvip etmediğimiz gibi, dindar 28 Şubat dercesine bazı tasfiye hareketlerini de tasvip etmiyoruz. Hele hele genellemelere giderek, tıpkı eski bakan döneminde Milli Eğitim Müdürlerinde yapıldığı gibi, Üniversitelerde ve başka kurumlarda, haklıyı haksızı ayırt etmeden, tasfiye yoluna gitmek, memleketi perişan edecek ve bundan sadece din düşmanları gülüp memnun olacaktır.

 

3. Maalesef bir Üniversitede kadro verilmediğinden şikayet eden bazı kargalar, gerilimi fırsat bilerek ve hem de dindar gazetelerde, belli İslami hizmetler ve özellikle de Nur hizmeti aleyhinde makaleler yayınlanmaya başlamıştır. Halbuki bunlara kadro verilmemesinin sebebi, ehl-i sünnete muhalif fikirleri olduğu ehlince bilinmektedir. Devlet erkanı bu fırsatçıların beyanlarına itibar etmemelidirler. Bütün dindar gazeteler, tahkik etmeden fırsatçıların ekmeğine yağ sürecek haberlere ve makalelere yer vermemelidir.

 

4. Bir zamanlar benim de burs aldığım ve takdir ettiğim bir vakfın bir vilayetteki temsilcisi, ehl-i sünnete muhalif olduğu için kendisine kapanan bazı kurum kapılarını, "Cemaat yapılanması" diyerek genelleme yoluna gitmekte ve haklı hareket eden insanları yalan yanlış ifşa etme cahilliğine sürüklenmektedir. Bunlara azami dikkat edilmelidir.

 

5. Cemaat fobisi, devlet kadrolarının bazı müfsidlerin ve hatta bölücü terör yandaşlarının eline geçmesine vesile olmamalıdır.

 

5. Bütün bu olaylar karşısında benim başta nefsime, sonra Başbakana ve diğer devlet ricaline tavsiyem şudur:

 

Hiçbir müfsid (bozguncu ve çapulcu) ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz. Münazarat ( 14 )

 

Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve akibete bakınız. Hizmet Rehberi ( 161 )

 

Bize düşen şefkat etmek, zulüm ve zarar etmemektir. Çünki, وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى Yani "Birisinin hatasıyla, başkası veya akrabası hatakâr olmaz; cezaya müstehak olmaz" olan düstur-u irade-i İlahiyeye karşı, bu zamanda اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ sırrıyla şedid bir zulüm ile mukabele eder. Tarafgirlik hissiyle, bir câninin hatasıyla, değil yalnız akrabasına, belki taraftarlarına dahi adavet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatasıyla bir köye bomba atar. Halbuki bir masumun hakkı, yüz câni için feda edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masumu birkaç câni için zararlara sokar. Meselâ: Hatalı bir adama müteallik, bîçare ihtiyar vâlide ve pederi ve masum çoluk-çocukları ezmek, perişan etmek, tarafgirane adavet etmek, şefkatin esasına zıddır. Müslümanlar içinde tarafgirane cereyanlar yüzünden, böyle masumlar zulümden kurtulamıyorlar. Hususan ihtilale sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir. Cihad-ı dinîde olsa, kâfirlerin çoluk-çocuklarının vaziyetleri aynıdır. Ganîmet olabilir; Müslümanlar, onları kendi mülküne dâhil edebilir. Fakat İslâm dairesinde birisi dinsiz olsa; çoluk-çocuğuna hiçbir cihetle temellük edilmez, hukukuna müdahale edilmez. Çünki o masumlar, İslâmiyet rabıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslâmiyet'le ve cemaat-ı İslâmiye ile bağlıdır. Fakat kâfirin çocukları, gerçi ehl-i necattırlar; fakat hukukta, hayatta pederlerine tâbi' ve alâkadar olmasından, cihad darbesinde o masumlar memluk ve esir olabilirler.

Emirdağ Lahikası-1 (39- 40 )

 

Hürmetlerimle

 

*

*

Prof. Dr. Ahmed Akgunduz

*

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

*

 

Bediüzzaman'ın Mutlak Vekili Olan Talebelerinden Hüsnü Bayram Ağabeyin son olaylarla alakalı açıklaması şöyle:

 

*

Müteyakkız ve Müdakkik Kardeşlerimize;

 

Biz Risale-i nur hizmetkarları olarak Risale-i Nur hizmeti imaniyesinin başka cereyanlarla karıştırılmasından duyduğumuz rahatsızlığı ifade ve Risale-i Nur'un müsbet hizmet-i imaniyesinin esaslarından aşağıda birkaç numune beyan etmeye zaruret hasıl olmuştur.

 

Evvela; Üstadımız buyuruyor ki; İslamiyet selm (barış)*ve müsalemettir (uyuşmaktır). Müslümanlar mabeyninde (arasında)*niza (kavga)*ve husumet (düşmanlık) istemez. Çünkü Nur'un mesleğinde müminlerin uhuvveti kardeşliği esastır. Nur talebeleri hergün beş vakit namazlarında hususi dualarında müminlerin birlik ve beraberliği ve dünya ve ahiret selametleri için dua etmektedir.

 

Saniyen; Risale-i Nur talebelerinin mümkün olduğu kadar siyasete, idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak düstur-u esasiyeleridir. Çünkü halisane hizmet-i Kur'aniye onlara herşeye bedel kafi geliyor. Manevi tahribata karşı maddi değil manevi hizmetler lazımdır.

 

Üstadımız Said Nursi hazretleri de; "Risale-i Nur bu vazife-i imaniyeyi en dehşetli bir zamanda en lüzumlu ve nazik bir vakitte herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-ı Kuraniye ve imaniyenin en derin en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlarla isbat etmiştir." diyor.

 

Ayni zamanda Üstadımız hazretleri; Risale-i Nur’u teliften sonra ‘’Ben dahi bir harfini değiştiremem, nasıl gelmişse öyle kalması lazımdır’’ diyor. Buna dair çok deliller, belgeler varken, hakları hiç olmadığı halde bazı kişiler sadeleştirme bahanesiyle Üstadımıza ve davasına taarruz etmiş oluyorlar.

 

Ayrıca, gizli komiteler memleketimizin birlik ve beraberliğini bozup birbirine düşürmek, milletin maddi ve manevi değerlerine hücüm ederek asayişi ve huzuru bozmak istiyorlar. Üstadımız bu musibetlere karşı diyor ki; "madem şimdiye kadar ekseriyeti mutlaka ile Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur hizmetlerini her belaya, her derde bir çare bir ilaç bulmuşlar. Biz hergün hizmet derecesinde maişette kolaylık, kalpte ferahlık, sıknıtılara genişlik hissediyoruz ve görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belalara, musibetlere karşı yine Risale-i Nurun hizmetiyle mukabele etmemiz lazımdır."

*

Bizler de bu gizli komiteleri Cenab-ı Hakka havale edip, sebat, metanet ve sadakatla hizmete devam ile Risale-i Nurları Üstadımızın tanzim ve tasvip ettiği feyizler dolu aslından okumalıyız. Nurlar da ki derslere uygun bir hayat*yaşamalıyız. Bizlere düşen vazifede Risale-i Nur’u aslıyla okuyup neşretmek ve hizmetimizi kat kat arttırıp sadakat ve kanaatla hizmetimize devam etmektir. Üstadımızın bize verdiği Risale-i Nurlar da ki dersleri harfiyen uygulamaktır. Saadet ve istikamet bu yoldadır. Cenab-ı Hak cümlemizi sırat-ı müstakim caddesinde istihdam etsin.

 

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Hizmetkarı Hüsnü Bayram

 

*

ÜSTADIMIZ DİYOR Kİ;

 

*

 

Aziz kardeşlerim!

 

"Bu defa yazılarınızda İhlas Risalelerini gördüğüm için, sizi o gibi risalelerin dersine havale edip, ziyade bir derse ihtiyaç görmedim. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki:

Mesleğimiz, sırr-ı ihlasa dayanıp, hakaik-i imaniye olduğu için; hayat-ı dünyaya, hayat-ı içtimaiyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabet ve tarafgirliğe ve mübarezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd etmeğe mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki; şimdi müdhiş yılanların hücumuna maruz bîçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüz'î kusuratı bahane ederek birbirini tenkidle yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar."

(Kastamonu Lahikası)

***************

"Sâniyen: Risale-i Nur'un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men' etmiş. Çünki tokada ve belaya müstehak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir-iki dinsize müteallik yedi-sekiz çoluk-çocuk, hasta, ihtiyar, masumlar bulunur. Musibet ve bela gelse, o bîçareler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husulü meşkuk olduğu halde, siyaset yoluyla idare ve asayişin zararına hayat-ı içtimaiyeye karışmaktan şiddetle men edilmişiz.

Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acib zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zarurîdir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir. Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, asayişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur'un, yüzbin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv-u nâfi' haline getirmesidir."

(Tarihçe-i Hayat)

*******************

"Beşinci Esas:

 

Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünki hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel kâfi geliyor.

Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklaliyetini ve ihlasını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdad ile, birinin hatasıyla onun masum çok tarafdarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlub düşecek. Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında, Kur'anın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatları bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş."

(Şualar)

****************

"Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın bela ve vebasından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı, Risale-i Nur'un mizanları ve müvazeneleriyle, neşrettiği nur olduğunu kırkbin şahid vardır. Demek Risale-i Nur'un dairesine yakın bulunanlar, içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.

Evetيَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلآخِرَة işaretiyle bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslâm'a da bilerek severek tercih ettirdi."

(Kastamonu Lahikası)

******************

"Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünki iman, mâl-i umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahibleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalalete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü'minlerin uhuvveti esastır."

(Emirdağ Lahikası -1)

********************

Kur'anın mu'cizekâr cadde-i kübrası, gösterdiği hakaik-i imaniye ve marifet-i kudsiye; o ülema ve evliyanın pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir.

"İşte Risale-i Nur bu câmi' ve küllî ve yüksek marifet caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur'an aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribatçı küllî cereyanlara karşı Kur'an ve iman namına mukabele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidata ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i imanın imanını muhafazasına Kur'an nuruyla vesile olsun. Hadîs-i Şerif'te vardır ki: "Bir adam seninle imana gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır." "Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur." Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nevi tefekküre yetişmek içindir. Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua ediyoruz."

(Emirdağ Lahikası -1)

*****************

[umum Nur Talebelerine Üstad Bedîüzzaman'ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir.]

 

Aziz kardeşlerim!

 

"Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.

Meselâ kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, bir çok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ: Rusya'da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî'de i'dam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis (A.S.) gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet meselâ: Seksenbir hatasını mahkemede isbat ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünki asıl mes'ele bu zamanın cihad-ı manevîsidir. Manevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى

düsturu ile ki: "Bir câni yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mes'ul olamaz." İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâm'da asayişi ihlâl edici dâhilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife-i İlahiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz hizmettir, netice Cenab-ı Hakk'a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz."

(Emirdağ Lahikası-2)

*

*

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

02 Ocak 2014 Perşembe 08:22

[h=1]Bediüzzaman'ın talebelerine çirkin iftira[/h]

Bediüzzaman Hazretlerinin talebeleri tarafından yapılan açıklama üzerine çeşitli fitne senaryoları devreye girdi

İLGİLİ HABERLER

» Başbakanla Ayasofya ve Risale-i Nur'u konuştuk

 

» Gazeteler ağabeylerin açıklamasını nasıl gördü?

 

» Said Nursi’nin talebelerinden ‘siyaset’ açıklaması

 

 

 

Risale Haber-Haber Merkezi

Bediüzzaman Hazretlerinin talebeleri tarafından yapılan açıklama üzerine çeşitli fitne senaryoları devreye girdi. Ağabeylerin bir yıl önce Başbakan Erdoğan'la görüşmesini dillerine dolayan kimi yazarlar son açıklamayı bu görüşmeye bağladı.

Takvim gazetesinin haberine göre Türkiye'yi derinden sarsan 17 Aralık Operasyonu'nun ardından çeşitli manipülatif söylemlerle yurt içi ve yurt dışındaki kamuoyunu yanıltıcı bilgiler vermekten çekinmeyen isimler bu kez de Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerine saldırdı.

Gazete haberine göre ağabeylerin açıklaması üzerine Today's Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş, Taraf Gazetesi yazarı Önder Aytaç, Bediüzzaman'ın talebelerini Başbakan Erdoğan ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'la beraber oldukları bir fotoğrafı paylaşarak, "Hocaların, başbakanın emri üzerine böyle bir açıklamada bulunduğunu ve siyasetin içinde oldukları"propagandasını yaptı.

Gazete, "bu fotoğrafın yakın bir tarihte çekildiğini ve Başbakan'ın siyasi sözler vererek, Bediüzzaman'ın talebelerinden ültimatom yayınlamalarını istediğini söyleyip büyük iftiralarda bulunduklarına yer verdi.

Takvim gazetesi, fotoğrafın, 2012'nin Aralık ayında Bediüzzaman'ın talebelerinden Mustafa Sungur'un vefatından kısa bir süre sonra gerçekleştiği ortaya çıkınca, bu kirli saldırıların da belgelenmiş olduğuna dikkat çekti.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

02 Ocak 2014 Perşembe 13:05

Başbakanla Ayasofya ve Risale-i Nur'u konuştuk

 

Fırıncı ağabeyden fotoğraf açıklaması

İLGİLİ HABERLER

» Bediüzzaman'ın talebelerine çirkin iftira

 

 

 

Risale Haber-Haber Merkezi

Bazı gazetelerde Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinin başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesini yansıtan fotoğraf karesinin yer alması polemiklere yol açtı. Bunun üzerine Mehmet Fırıncı ağabey bir basın açıklaması yaptı:

Son günlerde tekrar ortaya çıkan ve kasıtlı saptırmalarla başka bir mânâ yüklenen bir fotoğrafımızla ilgili olarak şu açıklamayı yapmak lüzumu hasıl olmuştur:

Söz konusu fotoğraf, 2012 yılının Aralık ayına ait olup, Bediüzzaman Hazretlerinin bütün hayatı boyunca takip ettiği ve zamanın idarecileri nezdinde teşebbüslerde bulunduğu üç idealinin devlet ve yetkililerimize aksettirilmesi için gerçekleştirilen bir ziyaret sırasında çekilmiştir.

Bu üç gaye ise, (1) Din ilimleri ile fen bilimlerinin birlikte okutulacağı üniversitelerin açılması, (2) Ayasofya’nın tekrar cami olarak ibadete açılması, (3) Risale-i Nur’ların Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilmesinden ibarettir.

Bediüzzaman Hazretleri bu idealleriyle ilgili olarak Osmanlı döneminde Sultan Abdülhamid ve Sultan Reşat’a müracaat ettiği gibi, Cumhuriyet döneminde de Birinci Meclis’te bizzat dile getirmiş, ayrıcaCHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a ve DP döneminde de Başbakan Adnan Menderes’e mektuplar yazarak aynı istekleri devletin en yüksek kademelerine ısrarlı bir şekilde iletmeye devam etmiştir.

Talebeleri de, Bediüzzaman Hazretlerinin vefatından sonra bu ideali takip ederek Süleyman Demirel ve merhum Turgut Özal nezdinde teşebbüslerde bulunmuşlardır. Son olarak, 2012 yılı sonunda, aynı talepleri iletmek üzere Başbakanımızdan bir randevu alınmış ve Bediüzzaman Hazretlerinin ömrü boyunca takip ettiği bu üç ideal, kendilerine intikal ettirilerek gerekli açıklamalar yapılmıştır.

Bu görüşme bizim tarafımızdan yapılan bir talep üzerine gerçekleşmiş olup, konuyla ilgisi dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanımız da görüşmeye dahil olmuştur. Söz konusu resimde yer alan kişilere gelince, bunlar (soldan sağa) Mehmet Fırıncı, Başbakan Tayyip Erdoğan, Diyanet İşlerinden sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Barla Platformu Başkanı Said Yüce, Bediüzzaman’ın talebeleri Abdülkadir Badıllı, Said Özdemir, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ve yine Bediüzzaman’ın talebesi olan Abdullah Yeğin’dir.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

  • Webmaster änderte den Titel in Fetö ve Ak Parti (Fethullah Gülen, Tayyip Erdogan)

Dein Kommentar

Du kannst jetzt schreiben und Dich später registrieren. Wenn Du ein Konto hast, melde Dich jetzt an, um unter Deinem Benutzernamen zu schreiben.

Gast
Auf dieses Thema antworten...

×   Du hast formatierten Text eingefügt.   Formatierung jetzt entfernen

  Nur 75 Emojis sind erlaubt.

×   Dein Link wurde automatisch eingebettet.   Einbetten rückgängig machen und als Link darstellen

×   Dein vorheriger Inhalt wurde wiederhergestellt.   Editor leeren

×   Du kannst Bilder nicht direkt einfügen. Lade Bilder hoch oder lade sie von einer URL.


×
×
  • Neu erstellen...