Zum Inhalt springen
Qries Qries Qries Qries Qries Qries

Empfohlene Beiträge

[h=1]Cumhurbaşkanı Gül İtalyan basınına konuştu: Gülen barışçıl çözüm aradı[/h]

[h=5]İtalya ziyareti öncesi bu ülkenin yüksek tirajlı gazetelerinden Corriere della Sera ve ekonomi ağırlıklı Il Sole 24 Ore gazetelerine röportaj veren Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Fethullah Gülen'e ilişkin sorulara çekimser kalması dikkat çekti: "Gülen, hükümetle aralarındaki sorunu barışçıl bir yolla sonlandırmak isteğinin altını mektubunda çizdi."[/h]

ROMA – Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İtalya'yı ziyareti öncesi bu ülkenin iki gazetesine demeç vererek, yolsuzluk operasyonlarından sonra ortaya atılan paralel devlet ve komplo teorileri başta olmak üzere, Türkiye'de son dönemde yaşanan gelişmeler, yeniden aday olup olmayacağı, dış politika ve ekonomiye ilişkin önemli açıklamalar yaptı.

 

Yeniden aday olma kapılarını kapatmayan Gül'ün, Fethullah Gülen'e ilişkin sorulara çekimser kalması dikkat çekti.

 

İtalyan mevkidaşı Giorgio Napolitano'nun daveti üzerine 28-31 Ocak tarihleri arasında bu ülkeye bir ziyaret gerçekleştirecek olan Abdullah Gül, ülkenin yüksek tirajlı gazetelerinden Corriere della Sera'dan Antonio Ferrari ile ekonomi ağırlıklı Il Sole 24 Ore'den Alberto Negri'ye birer röportaj verdi.

 

 

ACİLEN HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ STANDARTLARI SAĞLANMALI

 

Corriere della Sera, “Gül, Ankara komploların gölgesinde. Negatif anlar yaşıyoruz, tekrar ışıldayacağız" başlığıyla çıkan gazetede, aşırı bir büyüme göstererek, Müslüman dünyasına örnek olan Türkiye'nin, Ak Parti içinde de olan güç mücadeleleri yüzünden düşüşe geçtiği, böylece Türkiye ile dostları ve müttefiklerini titrettiği yorumu yapıldı. Bu nedenle Gül'ün, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girişinin stratejik önemine değinerek, röportaj boyunca 4 kez acilen en üst düzeyde hukukun üstünlüğüne ilişkin standartların sağlanması ve daha fazla demokrasinin gerektiğine değindiği belirtildi.

 

 

2013'TEKİ GELİŞMELER, TÜRKİYE'NİN BAŞARISINI GÖLGELEDİ

 

Gezi Parkı protestoları, cezaevindeki gazetecilerin sayısındaki çokluk, yolsuzluk operasyonlarından dolayı yargıya ve polis yetkililerine acımasız baskıları, olimpiyat oyunlarının İstanbul'a verilmemesi gibi konuların art arda hatırlatıldığı Gül'ün içini çekerek, “Evet, doğru. Haklısınız. 2013 yılında, Türkiye'nin başarısına gölge düşüren ve ülkemizi seven herkese acı çektiren olumsuz olaylar yaşadık. 2014 yılında, yeniden parlamak için mümkün olan her şey yapılacaktır" ifadelerini kullandığı kaydedildi.

 

 

‘MÜDAHALE ETMEK DOĞRUDUR’

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 'ın, bir komplo ve Türkiye'de bir paralel devletin olduğu iddiasına katılıp katılmadığı sorulan ve “Bürokrasi içinde kimileri var, devlete hizmet etme zorunluluğuna karşın, ayrı bir dayanışma içine giriyorlar" cevabı veren Gül, bu sözlerle Fethullah Gülen'i kastedip etmediği sorusuna ise, "Kişilerden, fikirlerden, dini duygulardan ya da etnisiteden bahsetmiyorum. Devlet aygıtı içerisinde, hukuk ile tam uyum olmalıdır. Bunun ihlali durumunda, müdahale etmek doğrudur" diye karşılık verdi.

 

 

‘GÜLEN'LE BULUŞTUNUZ MU?’

 

“Gerçeği söyleyin: ABD'ye gittiğinizde Gülen'le buluştunuz mu?" sorusuna muhatap olan Gül, “Hayır, ancak bu konu hakkında konuşmaya devam etmek istemiyorum" dedi.

 

Gülen'in kendisine mektup yazıp yazmadığı konusunda ise Gül, “Evet yazdı. Her Türk vatandaşının bana mektup yazmaya hakkı vardır" dedi.

 

Gülen konusunda daha fazla açıklama yapmama eğiliminden dolayı yazarın, “Bu soruları size soruyorum çünkü geçtiğimiz günlerde kaygı verici ve korkutucu şeyler gördük. Bu gazetecilerin suçu değil" yorumuna Abdullah Gül, “Evet, doğru. Türkiye'ye zarar veren şeylerin varlığını çok iyi biliyorum. Bu nedenle, sesimi çıkarıyorum" diye karşılık verdi.

 

 

PUTİN VE MEDVEDEV GİBİ OLACAKLAR MI?

 

Yeniden Cumhurbaşkanlığına aday olup olmayacağı, Putin-Medvedev ikilisi gibi Erdoğan'la koltuk değiştirip değiştirmeyeceği sorulan Gül, bunun için henüz erken olduğunu, zamanı geldiğinde ailesiyle bu konuyu görüştükten sonra kararını vereceğini kaydederek, “Ailenin sadece eşim ve çocuklarımdan oluşmadığı aşikar, Ak Parti de buna dahil" dedi.

 

 

SIFIR SORUNDAN SIFIR KOMŞUYA

 

Türkiye'nin dış politikada 'sıfır sorun' anlayışından uzaklaşarak, Suriye, Mısır, İsrail ve belki de İran ve Irak'la problemli olduğu hatırlatılan, ancak öncelikle Suriye'ye ilişkin açıklama yapması istenen Gül, “Durum, dışişleri bakanlığım dönemindekine nazaran derinlemesine değişti. O zaman rejimi çok iyi tanıyorduk, ama başarılı bir örnek olmak için kuvvetli olmaya, bölgenin istikrarı ve refahı için rejimle işbirliği yapmaya çalışıyorduk. Arap Baharı geldiğinde, Suriye'de de kocaman bir demokrasi sorusu ortaya çıktı. Rejim, halihazırdaki duruma ulaşılana kadar silahlarla muhalefete müdahale etti. Ilımlı bir muhalefet var" değerlendirmesinde bulundu.

 

 

EL KAİDE BİZİ DE TEHLİKEYE SOKUYOR

 

Suriye'de artık El Kaide'ye yakın aşırı grupların hükmü olduğu hatırlatılan Gül bu konuda ise şunları kaydetti: “Bu durumdan dolayı sınır bölgelerinde biz de risk altındayız. Orada acımasızca korkunç suçlar ortaya çıktığını gördüğümüzde irade ortaktı: ABD, Fransa, Almanya, İtalya, hepsi bizim değerlendirmelerimiz konusunda hemfikirdi. Sonra müttefiklerimizin pozisyonunun retorikten (güzel söz söyleme sanatı) ibaret kaldığını gördük, artık bir ağırlığı kalmamıştı. Bu noktada biz, pozisyonumuzu yeniden ölçüp, biçmek zorundayız."

 

 

ESAD MI AŞIRI GRUPLAR MI?

 

Beşar Esad mı radikal rakipleri mi daha iyi?ö sorusu yöneltilen Gül, “Bu yaklaşımı utanç verici buluyorum. Muhalefetin, radikallerin önü kesilerek, sadece güçlü bir destekle galip gelebileceğini biliyorduk. Bana öyle geliyor ki, muhalefete destek, diğerlerinin Esad'a verdiği sağlam desteğe nazaran daha zayıf kaldı. Şimdi zarar, gerçekten çok ağır" ifadelerini kullandı.

 

 

TÜRKİYE'YE EL KAİDE SALDIRISI RİSKİ

 

İsrail'le kavgalı olmaya devam etmenin mantıklı olup olmadığı yorumu istenen Gül, “İsrail ile, Mavi Marmara gemisinden dolayı acı bir olay yaşadık. Biz iki şey istiyorduk: Özür ve tazminat. Özür geldi, şimdi tazminat var. Bir araya gelmek ve konuşmak her zaman iyidir" dedi.

 

Türkiye İçişleri Bakanlığı'nın El Kaide'nin olası terör saldırısı konusunda mesaj verdiği hatırlatılan ve bu konuda bir korkusu olup olmadığı sorulan Gül, 2000 yılından bu yana New York, Londra, Madrid ve İstanbul'da saldırılar olduğunun altını çizerek, “Bizim endişelerimiz, güney sınırımızın da ötesini kapsamak zorunda" dedi.

 

 

MISIR MESELESİ

 

Mısır'ın halihazırdaki hükümetinin, Türkiye'nin yaptığı açıklamaların ardından öfkelendiği hatırlatılan Gül, “O ülkeyle ilişkilerimiz, düşük seviyede de olsa sürüyor. Mısır gibi büyük bir ülkenin, bu acı verici deneyimi yaşamak zorunda kalması, bizi endişelendiriyor ve bize acı veriyor" dedi.

 

 

HIRSLI ERDOĞAN'A ALTERNATİF

 

Cumhurbaşkanı Gül, "Türkiye'nin reforma ihtiyacı var" başlığıyla çıkan Il Sole 24 Ore'ye yaptığı açıklamalarda ise, Türkiye'de son günlerde yaşanan krizin konjonktürel olduğunu ifade etti.

 

Gazete, 'Gezi Parkı baskıları ve skandallar bulutuyla dolaşan hırslı Erdoğan'a alternatif' olarak gösterdiği Gül'e ilişkin, yol arkadaşı Erdoğan'a nazaran daha sakin ve anlayışlı, gazetecilerin özgürlüğüne saygılı ve asla incitici olmadığı yorumunu getirdi.

 

 

10 YILLIK BAŞARILARIMIZ GÖLGELENMEMELİ

 

Gazete, askerlerin 1998 yılında İslami politikayı oyun dışına ittiğini hatırlatırken, son 10 yıllık dönemde biraz Osmanlı nostaljisine dokunan AK Parti'den sonraki yeni Türk modelini ise, “Büyük ekonomik büyüme içindeyken bir yandan siyasi krizde olan ve piyasalar üzerinde Merkez Bankası'nın lirayı koruma çabalarında" olarak tanımladı.

 

Bu noktaya ilişkin Abdullah Gül, "Biz, 10 yıl sonra elde edilen başarıları gölgelememesi gereken konjonktürel bir fenomen ile karşı karşıyayız" diyerek, “10 yılın ardından bazı şeyler ortaya çıkmalıydı elbet, ama bu kriz, fırsatları da beraberinde getirmeli. Bu 10 yıllık sürede takdir topladık, bir rahatlama oldu ve şimdi önemli kararlar alma zamanı geldi. Türkiye, 2013 yılında da, Avrupa'da en hızlı büyüyen ülke olmuştur" ifadelerini kullandı.

 

 

TÜRKİYE'DE SİYASİ RİSK YOKTUR

 

Son yaşanan gelişmelerin ardından, kurucularından biri olarak AK Parti hükümetinin sağlığını nasıl gördüğü sorusu yöneltilen Gül, şunları kaydetti: "Demokratik ve muhafazakar bir parti olarak AK Parti'nin dini değerlere katkısı olmuştur. Bazı üyeleri yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Önemli olan, her şeyin yasal çerçevede olması ve mahkemelerin bağımsızca karar almasıdır. Yolsuzluğun her türlü hali kabul edilemez. Şunu da ekliyorum: demokrasilerde her zaman aynı partiler desteklenmez, fikrinizi değişebilir. Devletin her kademesinde de, davranması gerektiği gibi davranmayanlar vardır, ama bunların hiçbiri bizim istikrarımıza zarar vermez. Türkiye'de siyasi açıdan hiçbir risk yoktur."

 

 

HSYK DÜZENLEMESİ

 

TBMM'de kavgalara yol açan HSYK düzenlemesi ve buna ana muhalefet ile TUSİAD'ın getirdiği eleştiriler anımsatılan Gül, "Bana bu soruyu sormanız yerinde. AB'ye tam üye olmak için müzakere sürecine başladık ve amacımız AB'ye tam üye olmak. Yürütme, yasama ve yargı ayrı olmalı. Yasanın taslağına dair parlamentoda meşru itirazlar oldu, ama inanıyorum ki, taslak son halini aldığında tüm kriterleri demokratik olacaktır" diye konuştu.

 

 

FETHULLAH GÜLEN, BARIŞÇIL SONUÇ İSTEDİ

 

Fethullah Gülen'den mektup aldığı hatırlatılan Cumhurbaşkanı, "Kendisiyle doğrudan bir bağlantım olmasa da böyle bir mektup var. Arzu eden vatandaş, Cumhurbaşkanı'na mektup yazabilir" diyerek, Gülen'in hükümetle aralarında muallakta kalan konuları barışçıl bir yolla nihayete erdirmek isteğinin altını mektubunda çizdiğini aktardı.

 

 

SURİYE KONUSUNDA MÜTTEFİKLERİMİZ HATA YAPTI

 

Türkiye'nin dış politikasının son dönemde eleştirildiği belirtilen komşularıyla sorunlar hakkındaki yorumları istenen Gül, 6. Büyükelçiler Konferansı'nda, Suriye sınırındaki radikal akımlara yönelik uyarılarda bulunduğunu dile getirip, burada El-Kaide'nin de aralarında olduğu bazı tehditler olabileceğini dile getirdi. Buna yönelik önlemler aldıklarını söyleyen Gül, şöyle devam etti:ö Suriye için çok şey söylendi, az şey yapıldı. Biz 700 bin göçmeni konuk ediyoruz. Türk devleti bunun maliyetini kendi karşılıyor. Bizim Avrupalı ve Amerikalı müttefiklerimiz de hata yaptı. Sözde Suriye muhalefetini ve Mısır'daki demokratik tercihi destekleseler de, gerçekte bu sadece sözde kaldı. Görüyorsunuz Suriye'de rejime ne kadar para yardımı yapıldığını."

 

 

AB'YE GİRİŞ

 

Gül, "Avrupa'ya girişiniz halen gerçekçi mi?" sorusunu ise, "Gaz ya da petrolümüz olmadan dünyanın 16. büyük ekonomisiyiz ki bu bizim ekonomik başarımızdır. Avrupa'nın demokratik hedeflerinin uygulanması: birliğin temel prensipleri olmak üzere bunların hepsi, halk için bir kalkan ve rehberdir" şeklinde yanıtladı.

 

 

(Esma ÇAKIR / DHA)

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

  • Antworten 423
  • Erstellt
  • Letzte Antwort

Top-Benutzer in diesem Thema

Top-Benutzer in diesem Thema

Veröffentlichte Bilder

Said-i Nursi'yi istismar ettiler

 

Bir 'Risale-i Nur entelektüeli' Metin Karabaşoğlu, Gülen ve ona bağlı hareketin son operasyonlarla birlikte 'ahlaki eşiği aştığını' belirtiyor. Projeleri uğruna Risale'yi de istismar eden 'zayıfken barışçı güçlüyken hegemonik cemaat', Karabaşoğlu'na göre bitiş sürecine girdi: 'Son tahlilde hükümet yara alır ama cemaat ölmüştür. Artık büyü bozuldu.'

 

NİL GÜLSÜM - SORGUSUZ SUAL | 30 OCAK 2014, 22:31

 

17 Aralık operasyonu ile başlayıp 25 Aralık'ta gerçekleşen vesayetçi girişimle devam eden sürecin artçı şokları sürüyor. Hükümet, dış destekli paralel yapılanmaya ve darbe girişimine karşı seri tedbirler alırken vesayetçi odağın yeni sabotajlarını boşa çıkaracak hamleler yapmaktan da geri durmuyor. Türkiye'ye ve meşru hükümete yönelik girişim, ister istemez gözleri Gülen'e ve cemaatine çevirmekte. 17 ve 25 Aralık tertipleriyle Türkiye'yi kaosa itmeye çalışan bu yapının Bediüzzaman ile ilintilendirilmesi sebebiyle hem bu ilişkiyi hem de 17 Aralık'tan itibaren yaşananları Metin Karabaşoğlu'na sordum. Risale geleneğinin sadık bir takipçisi olmasının yanısıra seçkin bir entelektüel olarak da öne çıkan Karabaşoğlu, sorularıma verdiği çarpıcı ve ufuk açıcı cevaplarla cemaat kaynaklı sabotaj girişimini anlamak bakımından önemli tespitlerde bulundu.

 

17 ve 25 Aralık girişimleri ülkede büyük bir şoka yol açtı. Hükümet tehlikeyi daha önce fark edemedi mi?

 

Gerginlik 'MİT krizi'nden beri mevcut aslında. Fakat hükümet şimdiye kadar, cemaatin tavrı karşısında 'muhatabımız son tahlilde aklıselim sahibi dindar insanlar' şeklinde bir itimatla hareket etti. Buna karşılık diğer taraf her defasında daha güçlü bir vuruşa hazırlanma çabası içinde oldu. Ve bunun sonunda da 17 Aralık yaşandı. Hükümet de bu olaydan sonra, 'Bu kadar hüsnüzan yeter. Artık ne yapılması gerekiyorsa yapılacak' kararlılığına ulaştı. Başbakan Erdoğan, Gezi olaylarında da gördüğümüz 'gerilim karşısında geri adım atmama' üslubuyla hareket ediyor.

 

Cemaatin böylesi bir tavır içinde olabileceğine kimse ihtimal vermiyordu. Cemaat bir hizmet hareketi değil miydi?

 

MİT krizi sırasında bir yazımda, 'Dinî bir hareket, siyasete bu kadar bulaşırsa, dinî hareket olarak bitmiştir. O andan itibaren o hareket, siyasi bir harekettir' şeklinde bir tespitte bulunmuştum. İnsanlar Gülen hareketine devlet içinde gizli gizli kadrolaşsınlar, kendileri dışında hiç kimseye müsaade etmesinler, 'her yer öylesine kontrolümüzde olsun ki, hükümete bile bizim isteklerimizin dışına çıktığında hukuk dahil her türlü enstrümanla mukabelede bulunabilelim' desinler diye destek vermedi. Cemaate verilen desteğin sebebi, bugün yaptıkları değildir. Bu hareket meşruiyetini dinî hizmet ediyor olmasından almaktaydı ve şu an bir meşruiyet krizi ile karşı karşıyalar.

 

HÜKÜMET YARA ALIR AMA...

 

Ya Başbakan? Onun duruşunu nasıl görüyorsunuz?

 

Başbakan, halktan aldığı yetkiye dayanarak bir siyasetçi gibi davranmaktadır. Oysa cemaat, dinî hizmet diye yola çıkıp meşru hükümete vesayetçi bir anlayışla yaklaşacak noktaya gelmiştir. Elbette hükümet, siyaset bundan yara alacaktır. Ama zaman içerisinde kendini toparlar. Öz olarak söylemek gerekirse, 'hükümet yara alır, ama cemaat ölmüştür'.

 

Cemaatin ölmesi ne anlama geliyor?

 

Cemaatin kurumları kapsamında çalışan, hayatlarını bu şekilde idame ettiren insanlar var. Bu insanlar elbette bu yolda devam edeceklerdir. Ama halkın geniş kesimlerinden kopmuşlardır. Kendileri dışındaki herkesi, her cemaati ve yapıyı ötekileştirmekten de öte şeytanlaştırıcı dilleri ister istemez onları marjinalleştirecektir. Bundan sonra eski dillerine dönseler bile, artık inandırıcı olmayacaktır. Bu anlamda 'büyü bozulmuştur'.

 

Risale istismar ediliyor

 

Bu süreçte neredeyse bütün dinî gruplar Başbakan Erdoğan'dan yana oldu ve Gülen'e uyarılarda bulundular. Cemaat neden bu uyarılara kulak vermedi?

 

Cemaat kendisini ümmetin üstünde özel bir konumda görüyor. Bu yüzden de ümmetin uyarılarına aldırış etmeme hakkını kendilerinde buluyorlar. Şu da var: Kişi ve yapı olarak kendisini ümmetin üstünde gören bu psikolojide olduğunuzda birtakım güçlerin manipülasyonuna da açık hâle geliyorsunuz.

 

Gülen hareketi ile Bediüzzaman'ın Risale çizgisi arasında nasıl bir ilişki var?

 

Bediüzzaman'ın da, Gülen hareketinin de yaptıkları ortada. Fethullah Gülen, genç yaşında Bediüzzaman'dan haberdar olup Risale okumuş bir isim. Ama 1971'de İzmir'de sıkıyönetim şartlarında tutuklanmış ve mahkemede Risale-i Nur'un hukukunu savunması beklenirken Risale talebesi olduğunu reddederek kendisini bir vaiz olarak tanımlaması, Nurcu olmadığını söylemesi Risale-i Nur hareketiyle ayrışmanın asıl noktasıdır.

 

Bu ayrışmadan sonra durum nasıl gelişti?

 

Sürecin devamında Fethullah Gülen Risale okutsa da, Bediüzzaman'ın ismi pek geçmez. Gülen hareketinin Risale-i Nur ile ilişkisi şu aşamalardan geçmiştir. Önce Risale-i Nur dairesinde hizmet. Daha sonra ayrışma. Bunun ardından Risale-i Nur'dan istifade edilmesi. Peşinden Risale-i Nur'u isti'mal ve hatta son olarak onu istismar...

 

Aslolan sevgi değil çıkarlarmış

 

Cemaatin hükümete yönelik öteden beri bir gizli ajandası olduğu ve bunu ustaca sakladığı yorumları yapılıyor. Katılıyor musunuz?

 

Bediüzzaman, 'Aldanırız, ama aldatmayız' der. Aldanma ihtimalini göze alarak ve hüsnüzannımı koruyarak, gizli ajandadan ziyade, hizmet adına girilen yanlış bir yolun süreç içerisinde küresel bir güç tarafından manipüle edildiğini düşünüyorum. Cemaate sızma olduğundan söz ediliyor sık sık. Her yapıya sızma olabilir. Ama eğer cemaate yönelik sızmanın adresi merak ediliyorsa, bunu Hocaefendi'yi Amerika'ya gitmeye ikna eden çevrede aramak gerekir. Bence Hocaefendi, birileri tarafından kuşatıldı veya ele geçirildi.

 

Çok yakın bir zamana kadar Erdoğan'a övgüler dizen hareket, şimdi hiçbir kural tanımadan saldırıyor. Bu trajik değil mi?

 

Gördük ki, Fethullah Gülen ve camianın üst yapısı, insanları kalpten değil, projeleri için kullanışlı unsur olarak sevmişler. Yoksa, bir insanın, geçmişte sevdiği veya seviyor göründüğü bir kişiyle ilgili fikrinin bu kadar hızlı değişmesi anlaşılabilir değil.

 

Tarihi günlerden geçiyoruz. Bugünle ilgili olarak tarihe hangi notu düşersiniz?

 

Türkiye sadece Türkiye değil. Tayyip Erdoğan da, sadece Tayyip Erdoğan değildir. Türkiye'nin son on yıllık performansı, tüm Müslümanlar ve mazlumlar için bir ümittir. 'Böyle bir dünyaya mecbur ve mahkum değiliz' direnişinin sembolü Türkiye'dir. Şu anda yeni bir dünyanın kurulması mücadelesi veriliyor. Cemaat, yeni dünya imkanı için gereken mücadelenin başarıya ulaşmayacağını veyâ bu tarafta yer alırsa, çok büyük bir bedel ödeyeceğini düşünüyor. Ama bu mücadele devam etmeli. Türkiye'deki bütün yapılar da bu milli mücadelede Erdoğan'ı desteklemeli...

 

Ahlakî eşik aşıldı

 

Cemaati iyi tanıdığını söyleyen, onlarla temasta olup faaliyetlerine destek veren kimseler bile şaşkın. Siz cemaatin giriştiği bu iktidar kavgası karşısında şaşırdınız mı?

 

Ben şaşırmadım. On yıl kadar önce cemaatten bazı arkadaşlar kendilerine ilişkin görüşlerimi öğrenmek üzere geldiklerinde onlara şöyle söylemiştim: 'Türkiye, Kemalist vesayetten kurtulmalıdır. Ama bu olurken başka bir vesayete girmemelidir. Kemalist vesayetle Gülenci vesayet arasında tercih yapmak zorunda kalsam, Kemalist vesayeti tercih ederim.'

 

Niçin?

 

Çünkü Kemalist vesayet bana dindar olduğum için baskı uyguluyor. Oysa Gülenci vesayet, kendisinden farklı bir duruş sergilemem dolayısıyla, benim dindarlığımı da sorgulamaya açar, imanımı, itikadımı sorgular.

 

ZAYIFKEN BARIŞÇI GÜÇLÜYKEN KİBİRLİ

 

Şaşırmama sebebine gelirsek...

 

Şaşırmamamın birinci sebebi, cemaatin sert iktidar dilidir. Bana göre bir yapıyı değerlendirmede en temel kriterlerden birisi, o yapının zayıf iken değil, güçlü iken kullandığı dildir. Otuz senelik tecrübe sonrasında, zayıfken mütevazı, barıştan söz eden, uzlaşmacı olan bu yapının kendini güçlü hissettiğinde nasıl hegemonyacı, tepeden bakan, mutlak iktidar arayışında olduğunu gayet iyi biliyorum. Başbakan'a yönelik tavır da aslında budur. Şaşırmamamın ikinci sebebi, bu yapının mutlakçı ve hegemonik bir dile sahip olması, hakikati ve hakikate hizmeti kendi tekelinde görmesidir. Cemaatin bu son olaylardaki tek bir tavrına şaşırdım.

 

Nedir o?

 

Kur'an bizden, ayrışmalarda bile ahlaki çizgiden sapmamamızı ister. Cemaatin hükümetle ve diğer yapılarla ayrışırken, manipülasyona, yalana, iftiraya, yok etme çabasına bu kadar hızlı başvurması; diğer cemaatlerden yapılan uyarılara kulak vermeyip adeta gözü dönmüş bir biçimde saldırırken ahlaki eşiği bu kadar hızlı biçimde aşması beni şaşırttı. Bu kadarını beklemiyordum.

 

 

Yeni Safak

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Başbakan Erdoğan: 'Paralel yapı'da çözülme başladı

 

Teknik takibi yeniden düzenliyoruz. Yapılmadık iş kalmamış. Öyle şeyler geliyor ki önümüze… Ailelerimize, çocuklarımıza varıncaya kadar herkesi dinlemişler

 

İsmail Kapan/TÜRKİYE GAZETESİ

 

Arkadaşlarım 'böcek'le ilgili çalışıyor. Bazı şeyler yeni dökülmeye başladı. Herkes korkuyordu. Artık bilgiler geliyor. Kimler neler çekmiş neler… İtiraf diyebileceğimiz şeyler geldi.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, günübirlik İran ziyareti dönüşünde gündeme ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Uçakta, geziyi izleyen gazetecilerin sorularını cevaplayan Erdoğan'ın gündeminde Tahran temaslarından bölgesel sorunlara, Özel Yetkili Mahkemeler tartışmasından 'paralel devlet'e kadar birçok önemli madde vardı. Başbakan'ın değerlendirmeleri şöyle:*

 

Yeni demokratikleşme paketi mi geliyor?

Daha önce idari olarak açıkladığımız bir paket vardı. Bunun dışında bir de Parlamento'dan çıkaracağımız kısımlar vardı, onları Meclis'e gönderdik. Şimdi gerek yargıyı, gerekse İçişleri Bakanlığı'nı ilgilendirecek bir paket üzerinde çalışıyoruz. En önemlisi özel yetkili mahkemelerin (ÖYM) kaldırılması ve TMK (Terörle Mücadele Yasası). Belli maddeler Ceza Kanunu'nda var. Oraya aktarılabilecek olanlar var. Yoksa diğerlerinin çıkarılması, örtüşünler varsa… ÖYM'ler kalkıyor. Bu tür davalar, terör davaları da dahil ağır ceza mahkemelerinde görülecek.

 

 

Mevcut davalar?*

Hepsi devir yapılacak. Ama düşenler olabilir. TMK'daki değerlendirmelerle o ayrı bir konu.

 

Adli Kolluk Yönetmeliği'ni ele alacak mısınız? *

Savcı birkaç polisi, komiseri çağırıp, 'gel bakayım baskın yapın' diyemeyecek.

 

Onu yasal bir çerçeveye mi oturtacaksınız?

Bu tür şeylerde kalkıp da savcı rastgele bir kaç polisi, komiseri çağırıp “Gel bakalım, şuraya baskın yapın” diyemeyecek. Savcı polisi valilikten talep edecek. Mesela vali, bir yardımcısını adli kollukla ilgili görevlendirecek. Onlar da emniyet müdürüyle hemen görüşecek. Emniyet müdürünün altında herhangi bir kişiyle bu tür adli kolluk adımı atılamayacak.

 

Yeniden yargılama konusu vardı?

Bu pakette yok, ayrı bir konu o. Ama arkadaşlar çalışma yapıyor. Çerçevesini nasıl çizeceğiz, kimler yargılanacak ya da yargılanmayacak, çünkü bu çok rahat bir konu değil. Ciddi sıkıntılar olabilir. Belli hassasiyetleri göz önüne alarak bu adamı atmak durumundayız. Kaldı ki şu anda yeniden yargılanmanın önü açık. Şöyle; mesela bireysel başvuru aslında yeniden yargılanmanın bir çeşidi. Örneğin şu an zannediyorum, (İlker) Başbuğ Paşa bireysel başvuru hakkını kullandı. Bir hafta öncesine kadar kullanmamıştı. Belki diğerleri de aynı yolu tercih edecek…

 

Telefon dinlemeleri, teknik takip…

O konuda çok önemli bir şey yapıyoruz. Artık adli takibi rastgele herkes yapamayacak. Ancak ağır ceza mahkemesi, oy çokluğuyla değil, oy birliğiyle karar verecek. Dinlemelerin bir yeri, ağırlığı olacak.*

Çünkü yapılmadık iş kalmamış. Yani öyle şeyler geliyor ki önümüze… Ailelerimize, çocuklarımıza varıncaya kadar herkesi dinlemişler. Böyle bir şey olabilir mi?

 

Sizi de dinlemişler dava açacak mısınız?*

Arkadaşlarım çalışıyor. Böcekle ilgili de çalışıyorlar. Yeni yeni şeyler geliyor. Bazı şeyler yeni dökülmeye başladı. Herkes ürküyor, korkuyordu. Baktılar ki şey yapmaya başladı. Artık bilgiler gelmeye başladı. Kimler, neler çekmiş neler. İtiraf diyebileceğimiz şeyler geldi.

 

Operasyonlar*oy oranımızı etkilemedi 50-51 bandındayız

Paralel operasyonların AK Partinin oy oranını etkilemediğini ifade eden Erdoğan şöyle dedi: “En ufak bir sıkıntı sözkonusu değil, yani yine 50-51 oralarda… İzmir'de iyice makas daraldı. Binali Bey'i İzmir şu anda kabullenmiş durumda, iyi gidiyor. Çözüm sürecinin etkisiyle Diyarbakır'da da makas daralıyor. Van'da gayet güzel gelişmeler var.”

 

*AĞIR CEZA, OY BİRLİĞİYLE DİNLETEBİLECEK

İran dönüşü uçakta gazetecilerin sorularını cevaplayan Erdoğan, teknik takip düzenlemesini şöyle açıkladı: “Artık adli takibi rastgele herkes yapamayacak. Ancak ağır ceza mahkemesi, oy çokluğuyla değil, oy birliğiyle karar verecek.”*

 

 

İran'la Suriye konusunda*anlaşabildik diyemem

Başbakan Erdoğan, Tahran temaslarında ikili ilişkiler ve karşılıklı ekonomik faaliyetlerin yanı sıra bölgesel sorunların da masaya yatırıldığını söyledi. Başbakan'ın Suriye konusundaki değerlendirmeleri özetle şöyle:*

“İran'ın şu anda takılıp kaldığı bir nokta var: 'Terör örgütleri burada safdışı edilmeden Esed'in gitmesini hiçbir anlamı yok' diyorlar. Biz de şunu söyledik: Üç sene önce bu terör örgütleri Suriye'de yoktu. Esed ile birlikte oluştu. Madem ülke bu hale geldi, artık yönetim değişikliğine şiddetle ihtiyaç var. Halkın iradesine dayalı bir yönetim olmalı. 'Bu terör örgütleri buradan çıkmadan olmaz' yaklaşımını doğru bulmuyoruz.

Bir geçiş hükümeti kurmak suretiyle de adım atılabilir. Bu hükümet, şiddete bulaşmamış, halkın kabulünü alabilmiş insanlardan oluşmalı ve ülkeyi bir an önce seçime götürmeli. Geçici hükümet, bir yandan terörle mücadelesini verip diğer yandan da ülkeyi seçime götürebilir. Tabii ki bu konularda İran'la anlaşabildik diyemem ancak dışişleri bakanlarımıza bu konuda görevlendirme yaptık, istihbarat müsteşarımıza aynı şekilde onlar da kendi istihbaratlarına gerekli talimatı vermek suretiyle çalışmaları sürdürecekler, sürdüreceğiz.”

Başbakan, “Fotoğrafları gündeme getirdiniz mi?” sorusuna şöyle cevap verdi: “Tabii 'bunları Katar satın aldı, İngiltere üzerinden de dünyaya yaydı' diyorlar. Aldı, almadı bilemem. Bildiğim bir şey var, 55 bin kare Esed'in adamı tarafından çekilmiş; dayanamayıp dışarı çıkarıyor ve bunları görüyoruz. Bizim de tanklarla, havan toplarıyla ölmüş 70 vatandaşımız var. Bunları inkar mı edeceksiniz dedim. Ama maalesef en sonunda 'bakanlarımıza ve istihbarat elemanlarımıza görev verelim, çalışmaları yapsınlar' denildi. Başkalarının karışmasını pek istemiyorlar, 'Türkiye-İran beraber yapalım' diyorlar. Biz 'buna da varız' dedik.”

Erdoğan, yardım faaliyetlerinin devam edip etmediğiyle ilgili soruya da şu cevabı verdi: “Devam ediyor. Bugünkü olay maalesef işte o da paralel yapılanmanın operasyonuydu, bunun başka hiçbir izahı yok. Yani Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 26. Maddesi'ne göre savcının buraya müdahale edebilmesi için Başbakandan müsaade alması gerekir. Müsaade almadan yapamaz. Kılıçdaroğlu uçuyor! Bu işleri bilmiyor. Bu işte çalışması, okuması lazım. Bir de tabi kılavuzu farklı.”

 

 

türkiye, 31.01.2014

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

01 Şubat 2014 Cumartesi 09:36

 

Cemaat irşad, hükümet imar ederse sorun yaşanmaz

 

Eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım: Herkes kendi görevini yaparsa

 

Risale Haber-Haber Merkezi

 

Eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, cemaat ve hükümetin ayrı işi olduğunu söyledi.

 

Erzincan'da konuşan Yıldırım,*"Cemaatlerin görevi irşad etmektir. Onlar irşad görevi görecek, insanları dini konularda aydınlatacak. Hükümetlerin görevi de ülkeyi imar etmek. Herkes kendi görev alanı ile ilgili çalışmaları sürdürürse sorun yaşanmaz"*dedi.

 

*

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

02 Şubat 2014 Pazar 15:18

 

Bediüzzaman asla Müslümanlarla çatışmazdı!

 

Prof.Sırma: Said Nursi'nin kitaplarına ve hayatımıza baktığımız zaman şunu net olarak söyleyebiliriz...

 

Risale Haber-Haber Merkezi

 

İslam tarihçisi Prof. İhsan Süreyya Sırma, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin asla Müslümanlarla çatışmadığını, eserlerinde Müslümanlara karşı herhangi bir şey bulunmadığını söyledi.

 

Yeni Şafak'tan Nil Gülsüm'e konuşan Sırma'nın ilgili sözleri şöyle:

 

Risale-i Nur ile irtibatlandırılan Gülen cemaatinin tavrı ile Bediüzzaman'ın hizmet çizgisi bağdaşıyor mu sizce?

 

Benim ilk tanıştığım kitaplar Said-i Nursi'nin kitaplarıydı. Onun kitaplarına ve hayatımıza baktığımız zaman şunu net olarak söyleyebiliriz: O asla Müslümanlarla çatışmazdı. Yazdığı kitaplar ortadadır. Onun eserlerinde Müslümanlara karşı herhangi bir şey bulamazsınız. Son olaylarda Gülen cemaatinin Müslümanlara karşı takındığı tavır Risalelere aykırı düşüyor. Bediüzzaman'ın tek kaygısı imanını kaybetmiş kişilere imanı hatırlatmaktı. Asla siyasetle ve siyasilerle uğraşmıyordu. Gülen cemaati, her ne kadar ona atıfta bulunsa bile Üstad'ın o çizgisinden farklı bir yola sapmış görünüyor. Bediüzzaman'ın idealindeki dünya ayrı, bunların peşine düştükleri dünya ayrı. Ben öyle görüyorum.

 

Gülen cemaatine ilişkin yaygın eleştirilerden birisi de, bu grubun kendilerinden olmayanlara karşı dışlayıcı ve hatta yok edici yöntemler kullandıkları yönünde. Bu yöntemlere siz de şahit oldunuz mu?

 

Tabi! Benim gibi bütün üniversite mensupları, bu yapılanların farkındalar. Üniversitelerde, kendilerinden olmayan hiç kimseyi kadrolara kabul etmiyorlar. Bırakın başka cemaatleri, Risale-i Nur'un diğer kollarını bile kabul etmediler. Üniversiteler akademik kurumlardır ve buralarda ilmi ehliyete sahip olanlar yer almalıdır. "Bizden değildir" diyerek ehil insanları akademik kurumlardan uzaklaştırmak yobazlıktır, ilmi tanımamaktır.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

02 Şubat 2014 Pazar 13:00

 

Said Nursi Hazretleri siyaset içerisine girmemiştir

 

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin: Özellikle Cumhuriyet döneminde Bediüzzaman Hazretleri

 

Risale Haber-Haber Merkezi

 

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, "Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri siyaset içerisine girmemiştir" dedi.

 

Şahin, partisinin Karabük İl Başkanlığınca düzenlenen belediye başkan adayları tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada İmam-ı Azam, Hoca Ahmed Yesevi, Hazreti Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi değerli şahsiyetlerin hep insanların gönüllerine hitap ettiğini anlattı. Şahin, şunları kaydetti:

 

"Son zamanlarda Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, ismini sayamadığımız birçok insan, hep insanlar dünyaya niçin geldiğinin şuuruyla yetişsin, yaşasın, dünyaya geldikleri temizlikle ruhlarını teslim etsin, öbür dünyaya Cenab-ı Hakk'ın huzuruna açık alınla çıksınlar diye hep gayret etmişlerdir.

 

Bunlardan hiçbiri,*özellikle Cumhuriyet döneminde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, 'Devlette bir yapılanma içerisine girelim ve birtakım kamu görevlilerini kendi amaçlarımız doğrultusunda kullanalım' düşüncesinde hiçbir zaman olmamıştır. Siyasi parti içerisindeki milletvekilleriyle ilgili 'İstifa edin, ona da söyleyin o da istifa etsin' diye siyaset içerisine girmemişlerdir.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Gelin de küçük dilinizi yutmayın!

 

Büyük risk alarak yazıyorum bu yazıyı.

 

Ülkesini seven, ilkeleriyle yaşayan, hakikatten süt emen ilkelerinin ülkü'lere dönüşmesi ve ülke'sini bulması için nefes alıp veren samimi bir Müslüman olarak yazmak zorundayım.

 

ÖNÜNE ÇIKAN HERKESİ TAKOZ OLARAK GÖRÜYOR!

 

Çünkü kılını bile kıpırdatmadan Türkiye'yi kaosun eşiğine sürüklemekten çekinmeyen 'şebeke', sadece Erdoğan Türkiye'sini takoz olarak görmüyor önünde.

 

İslâm dünyasına küresel sistemin maşası olarak hükmetme sürecinde karşısına çıkan -İslâmî olsun olmasın- bütün oluşumları da takoz olarak görüyor.

 

Ve bu takozları birer birer aşmak için yapmayacağı hiç bir şey yok!

 

Net olarak anlaşıldı bu.

 

28 ŞUBAT GENERALLERİNE, HÜKÜMETİ DÜŞÜRECEKLERİNE DÂİR SÖZ VERİYOR/LAR!

 

Bu yazıda size bunun küçük bir belgesini sunacağım. Küçük dilinizi yutmanıza yol açacak bir belge bu.

 

Burada aktaracağım bazı özel ama hayatî bilgiler, samimiyetinden aslâ şüphe etmediğim, yüreği yangın yerine dönen, bu ülke için nice makamları, mevkileri elinin tersiyle itmiş fedakâr ve cefakâr bir kardeşime ait.

 

Ama önce 'şebeke'nin tüyler ürperten faaliyetlerine dair kısa bir tarihçe...

 

28 Şubat sürecinde -ve tabiî arefesinde- şebekesinin önde gelen destekçilerini bütün askerî erkâna gönderiyor, askerin yanında olduklarını söyletiyor ve şebekenin bütün medyası ve imkânlarıyla 'süreç'e destek verip Refah-Yol hükümetini düşüreceklerine dâir söz veriyor.

 

Meseleyi o kadar ciddiye alıyor ki, televizyon kanallarında, Başbakan rahmetli Erbakan aleyhine açık ve net konuşmalar yapıyor.

 

28 Şubat postmodern darbesinden sonra bu ülkenin kimsesiz Müslüman halkını, karşı karşıya kaldıkları bütün sorunlarda yalnız bırakıyor.

 

Üniversitelerdeki başörtüsü eylemlerini sabote edecek 'bağlayıcı açıklamalar' (!) yapıyor.

 

Vesaire vesaire...

 

'BİR HÜKÜMETİ DÜŞÜREMEYEN BU GAZETEYİ ÇIKARMAYIN DAHA İYİ' (!)

 

Zaman: 28 Şubat'ın cehennemi andıran o lanetli günleri...

 

Yer: İstanbul'un bir ilçesinde bir 'bina'. (Deşifre edilmemesi için sadece bu kadarını yazıyorum).

 

'Şebeke'nin üst düzey yöneticileriyle bir toplantı var, binanın en tepesinde.

 

'Vatandaş', hışımla giriyor içeriye ve eline şebekesinin yarı resmî el-Ahram'ı gibi yayın yapan gazetesini alarak salondakilere aynen şöyle çıkışıyor:

 

'Bir hükümeti düşüremeyen bu gazeteyi çıkarmayın daha iyi! Medya gücümüz bu mu?' diye bağırıp çağırıyor...

 

*'Bu ifadelerin doğruluğu o günlerde basılan Zaman gazetesinin başlıklarına ve yazarların yazısına bakılarak da gayet açık bir şekilde anlaşılabilir. Nitekim hükümetin (Erbakan'ın) istifasından sonraki atılan ilk başlık 'HAYIRLI OLSUN' idi... O günlere tekrar bakmakta fayda var. Çünkü bugünü daha doğru anlamamız biraz da buna bağlı...

 

KENDİSİ HAKİKAT, BAŞKALARI CEHENNEM!

 

Düşürülemediğinden şikâyet edilen hükümet, Refah-Yol hükümeti.

 

Aynı senaryo bugün de Erdoğan hükümetine karşı tezgâhlanıyor, son derece ayartıcı bir operasyonla ve ahlâksızca bir zamanlamayla...

 

İyi de neden?

 

Bunun nedenini yazının başında söyledim. Ama şu kadarını tekrar tekrar ve altını çizerek ilâve edeyim: Kendisini yegâne hakikat olarak görüyor. Hakikatin tek temsilcisi olarak görüyor.

 

Adeta Jean-Paul Sartre'a taş çıkartırcasına, 'başkaları cehennemdir' diyor ve kendi hakikatine boyun eğmeyen herkesi ve her oluşumu tepelemeyi yegâne görevi olarak biliyor!

 

UYARILARIMIZ DİKKATE ALINMADI

 

Bazı samimi, duyarlı okuyucular, ilk bakışta, haklı gibi görünen gerekçelerle ve iyi niyetle, bana, 'neden gerilimin yatışmasına dönük yazılar yazmıyor, her iki tarafa da gerekli ve hakkaniyetli uyarılar yapmıyorsunuz?' diye soruyorlar.

 

Bu soru, 17 Aralık operasyonundan önce sorulsaydı, bir anlamı olabilirdi ve doğru bir soru olarak kabul edilebilirdi.

 

Kaldı ki, bendeniz, 17 Aralık operasyonundan önce, sürekli itidal çağrıları, istişare çağrıları ve sulh çağrıları yaptım; en akl-ı selim yazıları bendeniz yazdım. Buna bütün okuyucular olarak şahitsiniz.

 

İki tarafa da yaptım bu tür çağrıları. Salih Tuna, Sibel Eraslan gibi yazar arkadaşlar da bu minvalde pek çok yazı yazdı.

 

Başlangıçta, hükümet, bu çağrılarımızı dikkate aldı. Ve son derece suhuletle gitti meselenin üzerine.

 

Ama beklenmedik bir şekilde, 17 Aralık operasyonuyla birlikte arkadan hançeri yiyince, 'neye uğradığını şaşırdı' ve halkın iradesiyle seçilmiş meşrû bir hükümete karşı gerçekleştirilen bu operasyona karşı zarûrî önlemler almak zorunda kaldı.

 

ASIL DUYARLI TAVIR

 

Asıl doğru soru şu burada: 'Şebeke', devlet içindeki üyeleri 'tasfiye edildiği' için mi; yoksa Türkiye'de 'ipler'i ele geçirmeyi amaçlayan 'örgütlenmesine' darbe vurulduğu ve küresel hayallerinin önü kesildiği için mi hükümete karşı ölesiye 'savaş' veriyor?

 

Asıl sorulması ve üzerinde kafa yorulması gereken yakıcı soru bu.

 

Masum insanlara aslâ zarar verilmeden, masum kitleler kesinlikle rencide edilmeden, bu belâ defedilmediği sürece, bu ülkenin huzur yüzü görmesi zor görünüyor.

 

Sadece Türkiye'nin değil, İslâm'ın geleceğinin ipotek altına alınması gibi son derece tehlikeli küresel bir saldırı var karşımızda.

 

Asıl duyarlılık, 'hakikati tekeline alan ve başkalarını cehennem olarak gören' bu küresel saldırı karşısında net tavır almak ve deşifre etmektir. Nokta.

 

Yusuf Kaplan, Yeni Safak, 2.2.14

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Küçük dilinizi yutmadınız mı hâlâ?

 

Cemaat'in ülkeyi kaosun eşiğine sürüklemekten çekinmeyen fütursuzluğunun gerisinde yatan şifreleri çözmeye bu yazıda da devam ediyorum...

 

Bu şifrelerin gizlendiği en ilginç hâdiselerden biri, 28 Şubat süreci...

 

28 Şubat sürecinde Cemaat'in nasıl darbecilerin yanında yer aldığını, Erbakan hükümetini düşürmek için darbecilerle ne tür esrarengiz ilişkiler içine girdiğini iyi çözebilirsek, bugün 17 Aralık operasyonunun neden tezgâhlandığını da daha iyi anlayabiliriz.

 

28 ŞUBATÇILARA VERİLEN ESRARENGİZ DESTEK!

 

28 Şubat darbesi sonrasında Yeni Şafak'ın başındaydım.

 

O zaman, Cemaat'e, kasetler üzerinden büyük saldırı olmuştu.

 

Biz de bu saldırıyı püskürtmek için Cemaat'in yanında durmuştuk sonuna kadar.

 

Fakat o vakitler farkedil/e/meyen Cemaat'le darbeciler arasındaki karmaşık, esrarengiz ilişkiler, daha sonra günışığına çıkmaya başladı.

 

Dünkü yazıda bu tüyler ürpertici esrarengiz ilişkilere ilişkin, bütün bildiklerimizi yerle bir eden bir belge yayımlamıştım. Birinci el bir kaynağa dayanan ürpertici bir belgeydi bu.

 

Yazının bu bölümünü, bu yazıda yazacaklarıma temel oluşturması bakımından buraya tekrar alıyorum:

 

'Vatandaş', hışımla giriyor içeriye ve eline şebekesinin yarı resmî el-Ahram'ı gibi yayın yapan gazetesini alarak salondakilere aynen şöyle çıkışıyor:

 

'Bir hükümeti düşüremeyen bu gazeteyi çıkarmayın daha iyi! Medya gücümüz bu mu?' diye bağırıp çağırıyor...

 

'Bu ifadelerin doğruluğu o günlerde basılan Zaman gazetesinin başlıklarına ve yazarların yazılarına bakılarak da gayet açık bir şekilde anlaşılabilir. Nitekim hükümetin (Erbakan'ın) istifasından sonraki atılan ilk başlık 'HAYIRLI OLSUN' idi... O günlere tekrar bakmakta fayda var. Çünkü bugünü daha doğru anlamamız biraz da buna bağlı...'

 

NERESİNDEN BAKARSANIZ BAKIN, MİDE BULANDIRICI!

 

Burada Zaman'ın, hükümetin düşmesi üzerine attığı 30 Haziran 1997 tarihli manşeti, ilk bakışta, Erbakan hükümetinin - 'Ali Cengiz oyunları'yla Demirel tarafından- düşürülmesine değil, yeni kurulan azınlık hükümetine 'Hayırlı Olsun' diyormuş gibi gözüküyor. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil!

 

Rahmetli Erbakan, ortağı Tansu Çiller'in hükümeti kurması için, 18 Haziran'da istifasını Demirel'e sunuyor.

 

18 Haziran'dan 30 Haziran'a kadar Erbakan, hükümet kurulana kadar başbakan olarak görevini sürdürüyor.

 

Ama 28 Şubat postmodern darbesinin 'mimarı' Demirel, hükümeti Çiller'e kurdurtmuyor. Mesut Yılmaz'a, 30 Haziran'da azınlık hükümeti kurdurtuyor.

 

Erbakan hükümeti, 30 Haziran'da düşmüş oluyor.

 

Buraya kadar aktardığım bilgileri, dönemin en başta gelen tanıklarından ve Türkiye'nin en saygın devlet adamlarından Recai Kutan Ağabey'e de doğrulattığımı özellikle hatırlatmak ve kendisine teşekkür etmek isterim.

 

Zaman gazetesinin attığı manşet, neresinden bakarsanız bakın mide bulandırıcı, yüzkarası bir manşettir.

 

Darbecilerin kurdurduğu hükümete -üstelik de azınlık hükümetine!- 'Hayırlı Olsun' demek, mide bulandırıcı, yüzkarası bir tavır değil de nedir?

 

YENİLİR YUTULUR ŞEYLER Mİ BUNLAR?

 

Cemaat'in 28 Şubat sürecinde oynadığı esrarengiz rol, öyle geçiştirilecek, gözardı edilecek basit bir mesele değil.

 

Zira Cemaat'in, 28 Şubat sürecini desteklediğine dair önemli açıklamalar var elimizin altında. Hem de bizzat Fethullah Gülen'in kendi yaptığı açıklamalar.

 

Meselâ bunlardan biri insanın gerçekten küçük dilini yutması için kâfi.

 

29 Mart 1997'de Samanyolu TV'de aynen şunları söylüyor Fethullah Gülen:

 

'Ülkemiz kriz içinde. Gücü temsil edenler krizi önlemelidir. Bu hükümeti değiştirin demek daha demokratik olur. Burada 'Askeriye muhtıra verdi' diye suçlanmak isteniyor. İsteselerdi, bu öyle bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup onlarla meseleyi altı saat mülahaza etmezlerdi. Demokratik yollarla problemler çözülsün istediler.'

 

Soruyorum şimdi: Bunlar yenilir yutulur şeyler midir, Allah aşkına?

 

GÜLEN: '28 ŞUBAT, TÜRKİYE'NİN DAHA İYİ BİR NOKTAYA GELMESİNİ HIZLANDIRDI' (!)

 

Durun, bitmedi daha!

 

Zaman yazarı İsmail Ünal'ın Gülen'le yaptığı bir röportajda Fethullah Gülen'in söyledikleri insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor.

 

İsmail Ünal, Fethullah Gülen'e şöyle bir soru soruyor:

 

'28 Şubat, ülkenin daha iyi bir noktaya gelmesi adına Türkiye'de bazı süreçleri geciktirdi mi?'

 

Peki, Fethullah Gülen, bu soruya ne cevap veriyor dersiniz?

 

Aynen şöyle cevap veriyor:

 

'Geciktirmedi; aksine hızlandırdı. Hatta 28 Şubat, Türkiye'de demokrasinin yerleşmesini de hızlandırdı.'

 

'Nasıl yani?' diye soruyorsunuz değil mi?

 

Fethullah Gülen, 28 Şubat'ın, ülkenin daha iyi bir noktaya gelmesini geciktirmediğini; aksine, daha iyi bir noktaya gelmesini hızlandırdığını söylüyor!

 

Olacak gibi değil gerçekten!

 

Yetmiyor, 'hatta 28 Şubat, Türkiye'de demokrasinin yerleşmesini de hızlandırdı,' diyor.

 

Söyleyecek bir söz bulamıyorum ben âcizâne.

 

Allah, bu kimsesiz millete, bu masum ve mazlum ümmete acısın, yardımını esirgemesin!

 

Ve bin yıldır İslâm'ı koruyan mücahedesi yüzü suyu hürmetine bu aziz milleti perişan etmesin, önünü ve gözünü açsın, diye dua etmekten başka bir şey bulamıyorum gerçekten!

 

 

Yusuf Kaplan, 3.2.14, Yeni Safak

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Gülen Hareketi ihaleyi neye karşılık aldı

 

Adı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV)

 

Gülen hareketinin en üst temsil organlarından biri.

 

Diyalog temalı iftar programlarından ya da Abant toplantılarından hatırlıyoruz.

 

Bir süredir düzenli olarak basın toplantısı yapıyorlar.

 

Kullandıkları dile bakarsanız bir cemaatin temsil makamı olmaktan ziyade ana muhalefet partisini andırıyorlar.

 

Operasyon üssü gibi hareket ediyorlar.

 

Kemal Kılıçdaroğlu'ndan daha siyasi bir dil kullanıyorlar.

 

Yolsuzluk diyorlar, rüşvet operasyonlarından söz ediyorlar.

 

Benzer dili Özal'a karşı, Demirel ve İnönü de kullanmıştı.

 

Şiddetli bir yolsuzluk kampanyası yürütüldü.

 

Etkili de oldu.

 

Özal da yolsuzluklarla mücadele konusunda yeterince duyarlı olmadı.

 

İsmail Özdağlar'ı kulağından tuttuğu gibi Yüce Divan'a teslim eden Özal, halkın desteğini sağlamıştı.

 

Adam yolsuzluk yapan kendi bakanı dahi olsa affetmedi, Yüce Divan'a gönderdi denildi.

 

Ercan Vuralhan ve Horzum olayında ise Özal aynı refleksi gösteremedi.

 

Yıprandı.

 

Çünkü en etkili algı operasyonu, toplumun hassas olduğu yolsuzluklar üzerinden yapılıyor.

 

Hiçbir mal varlığı gerçek kişiler üzerine olmayan Gülen hareketi de bu operasyonu, yolsuzluklar ve rüşvet üzerinden götürüyor.

 

Peki dönüp sormazlar mı, sizin hangi medya kuruluşunuz, hangi bankanız, hangi üniversiteniz, hangi dershaneniz, hangi okulunuz gerçek kişilerin üzerine.

 

Siz, 'Himmet'leri nereye kaydediyorsunuz?

 

Buna rağmen konuşmalarından rahatsız mıyım?

 

Hayır.

 

'Konuşan Türkiye'ye' inananlardanım.

 

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı da konuşsun, Fethullah Gülen Hocaefendi de...

 

Konuşsunlar ki, 'Paralel Yapı' daha iyi anlaşılsın.

 

Bu işin dershaneler kavgası olmadığı, yolsuzluk ve rüşvetle ilgilisinin bulunmadığı ortaya çıksın.

 

Bal gibi bir Erdoğan'ı devirme operasyonu olduğu anlaşılsın.

 

Fethullah Gülen Hocaefendi şimdiye kadar konuştu, ne dedi?

 

Cumhurbaşkanı'na mektup yazdı, bürokrasideki kıyım dursun dedi.

 

Mustafa Koç'a mesaj gönderdi, vergi idaresinde etkili olduklarını söyledi.

 

BDDK'daki bürokratlarına cemaatin bankasıyla ilgili tedbir almaları talimatını gönderdi.

 

Uganda'daki rafineri işinin Koç Holding'e verilmesini istedi.

 

Siyasete mesaj gönderip AK Parti'deki milletvekillerinin İdris Bal gibi davranması talimatını verdi.

 

17 Aralık operasyonunu savundu.

 

Peki Fethullah Gülen Hocaefendi bu konuşmalarında İslam'ın hangi meselesini izah etti, İman ve Kur'an Hizmeti adına hangi dersi verdi?

 

Suriye'de açlıktan ölen Müslümanlar için tek bir kelime etti mi?

 

Mısır'da demir kafesler içinde yargılanan seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi için bir çift söz etti mi?

 

Sabah namazını kılarken Sisi'nin adamları tarafından silahla taranan Müslüman Kardeşler mensupları için bir taziye mesajı yayınladı mı?

 

Bangladeş'te idam edilen Abdülkadir Molla için bir şey söyledi mi?

 

Söylemedi.

 

17 Aralık Gülen hareketi açısından bir turnusol kağıdı oldu.

 

Bu hareketin İslam dünyası diye bir davasının olmadığı, iktidarı ele geçirmek gibi bir hedefinin olduğu ortaya çıktı.

 

Hocaefendi konuştukça, 'Paralel yapının' üretilmiş bir fantezi olmadığı anlaşıldı.

 

Devlet Bakanı Hayati Yazıcı da buna inandı mı bilmem ama etkin bir istihbarat örgütü, güçlü bir yargısı, ticari işletmeleri, kıtalar arası ihaleleri, iş dünyası, medyası ve siyasi enstrümanlarıyla 'Paralel yapı' ortaya çıktı.

 

Ayrıca Fethullah Gülen'in Pensilvanya'da oturan, İman ve Kur'an hizmetleriyle meşgul bir cemaat lideri değil, AK Parti hükümetini düşürmek için düğmeye basan kişi olduğu anlaşıldı.

 

Sadece Hocaefendi'nin diğer milletvekillerinin de İdris Bal gibi hareket etmelerini istemesi dahi bu operasyonun hedefinin Erdoğan'ı devirmek olduğunu ortaya koymaya yetiyor.

 

Her şey bir bir ortaya çıkıyor da benim asıl merak ettiğim şu; Gülen hareketi AK Parti hükümetini düşürme, Erdoğan'ı devirme ihalesini neye karşılık olarak aldı?

 

 

Abdulkadir Selvi, Yeni Safak, 4.2.14

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Eski Imamdan sok aciklamalar:

 

http://video01.takvim.com.tr/video/2014/02/04/tkv1391513602730.mp4

 

 

 

[h=3]Cemaatin eski imamlarından Selim Çoraklı anlatıyor:[/h]

Esnaf hizmetleri imamlığından Makedonya temsilciliğine, yurtlardan gazete yazarlığına kadar cemaatin her kademesinde görev alan Selim Çoraklı SABAH'a konuştu. Cemaatin paralel yapıya dönüştüğünü anlatan Çoraklı "Her birimin kendi içinde bir imamı bulunuyor" dedi

Zaman Gazetesi yazarlığından Makedonya temsilciğine, Cemaat imamlığından öğrenci yurtlarına kadar Cemaatin her kademesinde görev alan Selim Çoraklı 1999 yılında Gülen Cemaati ile yollarını ayırdı. İtirazlarını bir mektupla Fethullah Gülen'e bildirerek 15 yıllık sessizliğe bürünen Selim Çoraklı suskunluğunu SABAH'a bozdu. Selim Çoraklı ile Gülen Cemaati'ni, paralel devlet yapısını ve 17 Aralık darbesini konuştuk.

 

12 Eylül mağdurlarından biri olan Selim Çoraklı 1980'li yılların sonlarında Fethullah Gülen Cemaati ile tanıştı. Sızıntı ve Yeni Ümit Dergisi ve Zaman Gazetesi yazarlığından Üniversite sorumluluğuna, Esnaf hizmetleri imamlığından Makedonya Zaman gazetesi temsilciliğine kadar Gülen Cemaati'nin bir çok kademesinde üst düzey görev yaptı.

28 Şubat 1997 yılında yaşanan postmodern darbe sürecinde Gülen Cemaati'nin yaşadığı hızlı değişimden rahatsız olarak 40 maddeden oluşan itirazlarını Fethullah Gülen'e ulaştırmış. Bütün girişimlerine rağmen Gülen Cemaati'ndeki hızlı değişimin önüne geçemeyeceğini anlayınca yollarını ayırmaya karar vermiş.

Cemaatin eğitim gönüllülerinin ve samimi dava arkadaşlarının zarar görmemesi ve bir "itirafçı" gibi anılmamak için 15 yıl boyunca susmuş. 17 Aralık darbesinden sonra eski dava arkadaşlarına son bir çağrıda bulunmak için konuşmaya karar vermiş.

Yaşadığı bütün duygusal kopuşlara, gördüğü hatalara, uğradığı haksızlıklara rağmen yine de Fethullah Gülen ve cemaati hakkında kelimelerini dikkatli seçiyor. Bütün yanlışlarına rağmen hizmetin samimi gönüllülerinin zarar görmeden yoluna devam etmesi gerektiğini düşünüyor.

İlk kez kamuoyunun karşısına çıkan Selim Çoraklı ile hizmet hareketinde yaşanan kırılmaları, paralel devlet örgütlenmesini, Cemaat medyasını ve bu siyasi türbülanstan çıkış yollarını konuştuk.

 

SIZINTI, YENİ ÜMİT VE ZAMAN'DA YAZILAR YAZDIM

-Selim bey, Gülen Cemaati ile nasıl tanıştınız?

- Fethullah Gülen ismini 1980 öncesinde de biliyor olmama rağmen cemaatle fiili olarak 1983 yılında tanıdım. 1986 yılında yazdığım bir yazıdan dolayı Risale-i Nur propagandası yaptığım gerekçesiyle 163. Maddeye muhalefetten İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 4 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırılmıştım. 7,5 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildim. Yargıtay cezamı onadıktan sonra kaçak duruma düştüm. O dönemde Fethullah Gülen'e gidip ne yapalım diye sorulduğunda; "Teslim olma yakalanırsan kaderdir der yatarsın" demişti.

O dönemde kaçak gezdiğim için Cemal Doğan ismini kullandım. Bu dönemde Cemaat bünyesinde İzmir'de Sızıntı Dergisi ve Yeni Ümit Dergisi'nde görev yaptım. Zaman'a yazılar gönderdim. Ayrıca üniversite hizmetinde, bölge hizmetlerinde ve öğrenci yetiştiren kurumlarda görev yaptım. Hizmetin her kademesinde görev aldım diyebilirim.

 

-Zaman Gazetesi'ne geçişiniz nasıl oldu?

Cemaat 1988 yılında Zaman Gazetesi'ni devralınca ben de Zaman'da yazmaya başladım. Rahmetli Özal döneminde 163.madde kaldırılınca benim cezam da kalkmış oldu. Artık Cemal Doğan değil Selim Çoraklı ismini kullanmaya başladım. 1992 yılında Zaman gazetesinin merkezine tayinim çıktı ve araştırma sayfası sorumluluğu, yazarlık vb. görevler yaptım.

 

-Makedonya maceranız nasıl başladı?

1992 yılında Cemaatin yurtdışı açılımları başlamıştı. 1993 yılında bana "Makedonya'da Zaman Gazetesi'ni çıkarmayı düşünüyoruz, gider misin?" dediler. O dönemdeki Cemaat terbiyesi gereği gitmemek gibi bir söz konusu değildi. Elbette giderim dedim ve evlendiğim gün hanımımı aldım ve Zaman gazetesi Temsilcisi olarak Makedonya'ya gittim. Makedonya'da Makedonca ve Türkçe Zaman Gazetesi'ni çıkardım. O yıllarda da Türkiye'deki Zaman'da "Diyar-ı Üsküp'ten" isimli köşe yazıları yazdım.

 

28 ŞUBAT SÜRECİNDEN SONRA CEMAATTEN AYRILMAYA KARAR VERDİM

-Bu kadar kendinizi hizmete adamışken Cemaat'ten ayrılmaya nasıl karar verdiniz? Bu kararı almanız zor oldu mu?

- 1997 yılında 28 Şubat süreci ile Gülen Cemaati'nde hızlı bir değişim yaşanmaya başlandı. İslami bazı konularda tavizler veriliyordu. Özellikle kızlarımızın başörtüsü konusunda duyarsız davranılıyordu. Bunun için Gülen'in ve Cemaatin yanlış tavırları ile ilgili eleştirilerimi açık olarak ortaya koymaya çalıştım. 1997 yılında "Sansürsüz Yazılar" isimli kitabım yayınlandı. O kitapta Zaman Gazetesi'nde sansürlenen yazılarım vardı. Ayrıntısına girmem çok uzun vaktimizi alır. O dönemde bazı şeyleri görmüş olmam nedeniyle Cemaatten ayrılmaya karar verdim diyebilirim özetle... 1999 yılının 21 Şubat'ında çalıştığım Zaman Gazetesi'nden fiili olarak ayrıldım. Yıllarımı verdiğim bir hareketten ayrılmak elbette benim için kolay olmadı ama bu ilkelerim açısından bu kararı almak zorundaydım. Pişman da değilim.

 

CEMAATİN %95'İ TEMİZ İNSANLAR, DİĞER %5'İ İSE ANADOLU İNSANINI BAŞKA YERLERE PAZARLIYOR!

- Cemaatteki eski arkadaşlarınız, dostlarınız, talebeleriniz hakkında bugün ne düşünüyorsunuz?

- Şunu açıkça söyleyebilirim. Cemaatin % 95'i gerçekten güzel insanlar. Yani sokaktaki insanlarla karşılaştırıldığında eli ayağı öpülecek insanlar. İslam için bir şeyler yapmak gayretinde olan insanlar.Fakat ne yazık ki % 95'i yöneten % 5'lik kesimde aynı ihlâsı ve samimiyeti görmek mümkün değil.Hizmetle ilgisi olmayan, bu işin çilesini çekmemiş insanlar, hizmet adına karar veriyor, kalem oynatıyor, fitne yayıyor, siyasete yön vermeye, polis-yargı darbeleri yapmaya çalışıyor. Gerçekten Anadolu insanının samimiyetini başka yerlere pazarlayacak derecede oyunlar oynanıyor.

 

POLİS VE ASKER HİZMETLERİNDE HÜCRE TİPİ YAPILANMA VAR

-Son üç aydır "Paralel Devlet" ya da "Paralel Yapı" gibi yeni bir kavram ile tanıştık. Nedir bu paralel yapı? Siz böyle bir yapının varlığına inanıyor musunuz?

- Hukuk sistemi dışındaki her türlü yapıyı "Paralel yapı" olarak kabul edebiliriz. Siyasetin riskini almadan, siyasete, devlet yönetimine yön vermeye çalışmak, yargıya, polise, bürokrasiye hakim olmaya çalışmak bu paralel yapının alametidir.

Cemaatin yapısına gelince, inkâr etseler de paralel bir yapılanma var. En tepede Fethullah Gülen, onun altında ülke imamları, şehir imamları, ilçe imamları ve benimde 33 yaşıma kadar yaşadığım dersane (Işık evler) imamları vardır.

Cemaatin bu tür yapılanması olunca ister istemez her birim kendi arasında teşkilatlanmaya başladı. Üniversiteler kendi aralarında, liseler kendi aralarında, askeri hizmetler, polis hizmetleri, adliye hizmetleri bunların her biri hizmet kendi içerisinde birimleşmeye başladı.

-Polis ve yargıda da durum aynı mı?

- O dönemlerde yapılanma şöyleydi; Her birim kendi içerisinde bir imamı var. Mesela diyelim ki polis kolejleri var, polis okulları var. Özellikle polis ve askeri hizmetlerde biraz hücre tipi yapılanma vardı. Zaten 1986 yılında bir gazete Gülen Cemaati ile ilgili manşetler atmıştı. O dönemde cemaat ciddi bir darbe yemişti. Ondan sonra daha ciddi bir hücre tipi yapılanmaya yönelim oldu. Yani bir hücre yakalanırsa öbür hücrenin haberi olmasın anlamında. Cemaate mensup bir eleman bir askerle ya da bir polisle ilgileniyordu. Bilemedin 2 polisle 3 polisle ilgileniyor ve aynı evi kullanmıyorlar, özellikle esnaf evleri kullanılıyor

 

 

PARALEL YAPININ KONTROLDEN ÇIKACAĞINI GÜLEN'E SÖYLEDİM

-Bu yapının ilerleyen yıllarda kontrolden çıktığını düşünüyor musunuz?

Bana göre Gülen Amerika'da kalmakla cemaatin yönetimini bir kısmını kaybetti. Kontrolü kaybettiği için Cemaat içindeki "Derin Damar" farklı gruplar oluşturdu. Bu farklı birimler zaman içerisinde büyüdü.Mesela ben 1996 yılında 40 maddeden oluşan "Cemaatin kırılma noktaları" diye bir rapor hazırlayıp Fethullah Gülen ve Cemaatin ileri gelenlerine göndermiştim. Bu raporda, cemaat içindeki gruplaşmaların birbirini dinlemediklerinden veya o yapıların başındakilerin enaniyetlerinin kuvvetlenmesinden dolayı ileride büyük problemler yaşayacağını söylüyordum. Nitekim de öyle oldu. O dönemlerdeki gruplaşmalar derin yapılara dönüştü.

 

FETHULLAH GÜLEN ŞERİK KABUL ETMEZ!

- Kemalettin Özdemir'in Gülen Cemaati'nden ayrılmasını da böylemi değerlendirmek gerekir?

- Kemalettin Özdemir meselesi daha farklı. Kemalettin Özdemir Cemaat içinde derin bir yapı kurmadı.Sadece Fethullah Gülen'in otoritesine baş kaldırdı.

Kemalettin Özdemir polis hizmetlerinin uzun yıllar imamlığını yaptı. Diyebilirim ki polis hizmetleri onun vesilesiyle bu durumlara geldi. Kendisi hadis profesörüdür. "Biz de hocayız" deyince problemler de başladı. Fethullah Gülen kesinlikle şerik kabul etmez. Yani imamsa ölene kadar imamdır. Bu aslında Fethullah Gülen'in liderliğinden kaynaklanıyor. Karizmatik liderler 1 değer ifade ediyorsa diğerleri sol tarafta hep sıfırdır. Bütün cemaatler için bu durum böyledir. Bu sıfırlardan bazıları böyle zaman içerisinde başkaldırabiliyorlar.

 

GÜLEN'İN İLK TALEBESİ LATİF ERDOĞAN'A BİLE SALDIRIYORLAR

-Başkaldıran ilk ve tek isim Kemalettin Özdemir miydi?

- Hayır. Cemaat içerisinde kendisine güvenen isimler zaman içerisinde başkaldırmaya başladı. Gülen'in dost bildikleri, en yakınındakiler bu süreç içerisinde hizmeti terk etti. İlk başkaldıran isim ise Gülen'in ilk talebelerinden Latif Erdoğan'dır. Hizmetin her kademesinde her aşamasında görev yapan Latif Erdoğan bugün tamamıyla Cemaat'ten ayrıdır. Uzun zamandır Akit Gazetesi'nde yazılar yazıyor. Hatta Gülen Cemaati'ni eleştiren röportajları da yayınlandı aynı gazetede. Zaman Gazetesi, şimdi Fethullah Gülen'in ilk talebesi olan ve hizmetin bütün kahrını çekmiş Latif Erdoğan'a saldırıyor. Hem de Latif Erdoğan'ın ailesini kullanarak yapıyor bunu… Ne diyebilirim çok yazık!

 

KEMALETTİN ÖZDEMİR GÜLEN'İN GÜÇ HASTALIĞI YÜZÜNDEN BAŞKALDIRDI

-Kemalettin Özdemir'in Cemaat'ten kopuşu nasıl gerçekleşti.

- Kemalettin Özdemir'in polis hizmetlerinin içerisinde otoritesi artınca "zararlı olabilir" endişesiyle o görevden alıp Afrika'ya imam olarak gönderdiler. Afrika'daki hizmetlerin ciddi biçimde ivme kazanmasına büyümesine vesile oldu.

Fakat dediğim gibi otoriter liderlerde her zaman paranoya ve şüphecilik vardır. En yakın arkadaşlarının kendilerine tuzak kurduğunu düşünürler. Ben Gülen'de bu tür şüpheciliğin varlığını 1994'te görmüştüm. "Fethullah Gülen güç ve iktidar hastalığına yakalandı" demiştim o dönemde…

 

Gülen'in otoriter kişiliği, ister istemez kendisinin iktidarını sarsma ihtimali olan insanların önünü kesti. Kemalettin Özdemir olayı tamamıyla böyle bir olaydır. Cemaat de zaten bunu kendi basın yayın organlarında yazdı. Bu sürecin sonunda abi dedikleri Kemalettin Özdemir hain ilan edildi. Hakkında bir sürü düzmece şeyler yayınlandı. Kemalettin Özdemir Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Said Özdemir abinin oğludur ve tanıdığım kadarıyla takva sahibi biridir. Yanında kadından, kızdan bahsedince yüzü kızarır. Onun bile bu tarz görüntülerini yayınladılar. Bu derin yapı demek ki bu kadar çirkinleşebiliyor. Bir yapı kendi yetiştirdikleri değerleri yemeye başlarsa, o yapı yıkılışa doğru gidiyor demektir.

 

 

HANEFİ AVCI CEMAAT İÇİ ÇATIŞMANIN KURBANI OLDU

-Hanefi Avcı da bu yapının özellikle emniyet istihbarat da güçlenmesini sağlayan isim olarak bilinir. Ancak Hanefi Avcı'nın sonraki yıllarda Cemaat ile yolları ayrıldı. Kitap yazdı ve hapse girdi. Hanefi Avcı meselesini nereye bağlıyorsunuz?

- Hanefi Avcı, cemaatin polis içerisinde ve özellikle istihbarat ve teknik takip bölümlerinde kadrolaşmasının baş temsilcisidir ki zaten bunu kendisi de itiraf ediyor. Ben olayların buralara geleceğini yazmıştım. Hanefi Avcı'nın tutuklandığı günlerde "Hanefi Avcı Cemaat içi çatışmanın kurbanı mı oldu" diye bir yazı yazmıştım. Polis içerisindeki yapılanmanın ileride kontrolden çıkacağını, AK Parti ile problemlerin çıkmasına neden olacağının altını çizmiştim. Hanefi Avcı Cemaatin polis hizmetlerindeki çatışmanın maalesef kurbanı oldu . Bence kesinlikle yeniden yargılanmalı ve en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşmalı. Bir gün bile içeride kalması Hanefi Avcı'ya haksızlık olur.

GÜLEN'İ YILLAR ÖNCE DERİN YAPI KONUSUNDA UYARDIM

-Peki Cemaat içindeki bu derin damar sayı ve etki olarak çok güçlü mü?

- Önce şunu söyleyeyim. Bu derin damar polisin içinde de olabilir, yargının ve medyanın içinde de olabilir. Derin damar operasyonlarına 1996 yılında başladı. Ben Fethullah Gülen'e yazdığım "Cemaatin Kırılma Noktaları" raporunda bunları yazdım. Cemaat'teki MİT operasyonları bu maddelerden bir tanesidir. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu "Bizim tarla çoktan sürülmüştü" demişti ya. Fethullah Gülen'in tarlasını 1980'li yıllarda sürmeye başlamışlardı. Şimdi yaşadıklarımız işte bu Cemaat içindeki derin yapının operasyonlarıdır.

 

CEMAATİN DERİN YAPISI FETHULLAH GÜLEN'İ MANİPULE EDİYOR

-Bu derin yapı Fethullah Gülen'i de yanlış mı yönlendiriyor?

- Şöyle söyleyeyim. Her şey dershanelerin kapatılması girişi ile başladı deniliyor ya. Aslında dershanelerin kapatılma meselesi AK Parti'nin kuruluş tüzüğünde var.

Başbakan "dershaneleri kapatacağım" dediğinde Fethullah Gülen'e bilgiler çok farklı gitti. 28 Şubat sürecinde de 5. kata böyle farklı farklı bilgiler gelirdi. Bir korku atmosferi oluşturulurdu. Bugün de aynısı yapıldı. Gülen'i tahrik ederek iktidar ile savaşın fitilini ateşlediler.

"Dershaneler namusumuzdur" diyen Cemaat yazarlarının, sosyal medya kahramanlarının, TV yorumcularının bugün dershaneleri ağzına almaması size normal geliyor mu? Hani dershaneler meselesi çok önemliydi? İktidarı bitirmeye karar vermiş bu derin yapı, dersaneler meselesini bir sos, bir malzeme, bir enstruman gibi kullandı.

 

17 ARALIK OPERASYONUNUN HEDEFİ ERDOĞAN'DIR

-17 Aralık operasyonunun arkasında Cemaat olmadığını söyleyen Cemaat yazarları da var. Bu konuda siz ne söylemek istersiniz?

- Birer birer isimlerini söyleyerek insanları zor durumda bırakmak istemiyorum. Ancak şunu açık biçimde söyleyebilirim. 17 Aralık çok açık bir şekilde bu paralel yapının operasyonudur. Aynı cemaat yazarları "Cemaatin savcıları, polisleri olmasa Ergenekon ve Balyoz davaları olmazdı" diye açık açık yazıyor. O savcılarla bu savcılar aynı değil mi? Ergenekon davasını Cemaatin savcıları açtı deyip, 17 Aralık operasyonu ile bizim alakamız yok demek nasıl oluyor? Kamuoyunu aptal yerine koyuyorlar bari bize yapmasınlar. Madem bu savcıların ve polislerin sizinle alakası yok neden görevden alındıklarında arkasından ağıt yakıyorsunuz, beddua seansları yapıyorsunuz?

Bir de soru sorayım bu arkadaşlara: Dershanelerin kapanması gündeme gelmeseydi, AK Parti iktidarı size sınırsız imkan sunmaya devam etseydi 17 Aralık operasyonu olur muydu? Türkiye'de buna "Evet olurdu" diyecek tek bir insan var mıdır merak ediyorum. Gerçekler bu kadar açık şekilde ortada iken hala ekrana çıkıp "bizim 17 Aralık operasyonu ile 7 Şubat MİT operasyonu ile alakamız yok" demeleri ikiyüzlülükten ve samimiyetsizlikten başka bir şey değildir.

Benim AK Parti iktidarına özellikle İslami noktalarda birçok eleştirilerim var ama şunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim. 17 Aralık operasyonu çok açık bir şekilde Başbakan Erdoğan'ı hedef almış ve ülkeyi büyük zararlara uğratmıştır.

 

İNFİAL OLACAĞINI BİLE BİLE BEDDUA VİDEOSUNU YAYINLADILAR

-Beddua konusuna gelelim. Fethullah Gülen beddua ederek kamuoyu desteğini kaybetti. Bu çıkışı neden yaptı?

- İnanın bunu ben de merak ediyorum. Cemaatteki arkadaşlar beddua videosu yayınlandıktan sonra beni arayıp "Hoca efendi cinnet mi geçirdi" diye soruyorlar. Cemaatin üst düzeyindeki insanlar bile Gülen'in beddua çıkışına bir anlam veremiyor.

Benim cevabını veremediğim başka bir soru var. Diyelim ki Fethullah Gülen değişik bir ruh hali içerisinde bedduayı etti. Peki o videoyu herkul.org sitesinde yayınlayanlara, cemaat medyasında köpürtenlere ne demeli? Onlar bunun kamuoyunda infiale neden olacağını tahmin edemediler mi? Hiç mi aklı çalışan bir insan yok içlerinde? Ben onları da çok masum görmüyorum.

İSRAİL'E, ÇEVİK BİR'E SUSAN GÜLEN, MÜSLÜMAN BAŞBAKAN'A NEDEN SALDIRIYOR?

-Telefon görüşmelerinden ve beddua çıkışından Fethullah Gülen'in Erdoğan'a çok öfkeli olduğunu görüyoruz. Sizce bu öfkenin sebebi nedir?

- Mavi Marmara olayında İsrail gibi bir terör devletini, katil bir devleti otorite sayan Gülen, neden Müslüman bir Başbakan'ı otorite olarak kabul etmiyor?

28 Şubat döneminde Çevik Bir'e "Şerefli General, gel bizim okullarımızı şereflendir, okulları sana devredelim" diyen Gülen, Başbakan'a neden aynı sözü söylemedi? Gülen "Sayın Başbakanım, aynı kıbleye yöneliyoruz, Allah'ımız, Peygamberimiz bir, dershaneler sana kurban olsun" deseydi belki dershaneler de kapanmazdı, tasfiyeler de yaşanmazdı, itibar kaybına da uğramazdı. Peki bunu neden yapmadı? Çünkü cemaatin içindeki derin damar Gülen'i manipule etti. Cemaatin AK Parti iktidarını devirecek güçte olduğunu Gülen'e inandırdılar. Gülen de büyük bir risk alarak iktidara saldırdı ve bu operasyon her açıdan başarısız oldu.

 

FETHULLAH GÜLEN KANDIRILDIĞINI ANLADI, O YÜZDEN SUSUYOR

-Peki Fethullah Gülen yanlış yaptığını anlamış mıdır?

Bence anladı. Beddua videosu sanırım 22 Aralık'ta yayınlanmıştı. 22 Aralık'tan yana herkul.org sitesinde yeni çekilmiş tek bir videosu yayınlanmadı. Fethullah Gülen yanlış yönlendirildiğini anladı. Biraz da çaresiz olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden susuyor. Şu an ellerindeki son mermileri de atıyorlar ama siyasi üstünlük iktidarın artık eline geçti. Cemaatin sokakta bir itibarı kalmadı. Yeminli AK Parti düşmanları bile polis-yargı darbesinden Cemaati sorumlu tutuyor. 40 yıllık hizmeti operasyoncuların elinde oyuncak yaptılar, yazık ettiler…

 

GÜLEN "ZAMAN YAZARLARININ YÜZÜNDE NUR KALMAMIŞ" DEDİ

-Fethullah Gülen susuyor ama Cemaat medyası tartışmayı tırmandırmaya devam ediyor. Tansiyon düşecek gibi görünmüyor.

- Eviniz camdansa başkalarının evine taş atmayacaksınız. Bu Gülen'in çok kullandığı bir sözdür. Size bir örnek vereyim. Zaman Gazetesi, Fethullah Gülen'in bir konuşmasını sürmanşetten veriyor: "İncinsek de incitmeyeceğiz." Sayfaları çeviriyorsunuz başta Genel Yayın Yönetmeni olmak üzere bütün zaman yazarları "Firavun, Yezid, hırsız" diyerek Başbakan'a saldırıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

Size bir şey söyleyeyim. 1990'lı yıllarda Fethullah Gülen Zaman Gazetesi'ni ziyarete gelmişti. Çıkıştı benim de içinde bulunduğum Zaman çalışan ve yazarlarını kastederek "Hiçbirinin yüzünde nur kalmamış" demişti. Bu söz bugünkü manzarayı anlatma bakımından çok önemlidir.

 

SİYASETE SAVAŞ İLAN ETMEK İSKENDERPAŞA CEMAATİ'NİN SONUNU GETİRDİ

-Peki sizce bu Cemaat-AK Parti kavgasını kim kazanır? Şu an için bir hasar tespit raporu alma imkânımız olmadı ama sizce en büyük hasarı kim almıştır?

- Bakın 1980'li yıllarda İskenderpaşa Cemaati vardı. Televizyonu, gazetesi, okulları, yurtları, radyosu, hastanesi, yayınevleri, dernekleri, vakıfları, turizm şirketleri, inşaat ve otomotiv kuruluşları vardı. İslam Dergisi diye bir güzel bir dergi çıkarıyorlardı ve bu dergi 100 binden fazla satıyordu. Bu cemaat için "Görünmeyen Üniversite" kitapları yazıldı. Bürokraside İskenderpaşa Cemaati kökenli olmak bir ayrıcalıktı. Bu cemaat bir gün Milli Görüş lideri merhum Erbakan ile kavgaya tutuştu. Partiden kimin dediği olacak kavgası büyüdü. Sonuçta bu kavgada siyaset kazandı. O koca cemaat bugün ikiye ayrılıp adeta yok oldu gitti. Milli Görüş geleneğinden gelen AK Parti ise bugün hala iktidarda. Siyaset-Cemaat kavgalarının galibi hep siyaset kurumu olmuştur. Bugün de öyle olacak. Cemaat bunu anlamalı ve "zararın neresinden dönersek kardır" diyerek bu kavgayı bitirmeli.

 

BBP'Lİ DESTİCİ VE SP'Lİ KAMALAK GEÇMİŞİ ÇABUK UNUTUYOR!

-BBP Lideri Destici ve SP Lideri Kamalak'tan cemaate destek mesajları verdiklerini medyadan takip etmişsinizdir. Bu iki siyasi hareketi de yakından tanıyan biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

- BBP boşuna cemaate yanaşıyor oy alırım diye. Cemaat gaz verir ama menfaati yoksa asla oy vermez. Büyük Birlik Partisi'nin eski Genel Başkanı Yalçın Topçu "Merhum Yazıcıoğlu bugün hayatta olsa vesayetin değil siyasetin yanında olurdu" diyerek son noktayı koydu. Bence de Yazıcıoğlu siyasete yapılan operasyonların karşısında olurdu.

Saadet Lideri Kamalak'a gelince. Kendisine sadece 28 Şubat döneminde Gülen'in merhum Erbakan için "Beceremediniz artık gidin" dediğini, "Erbakan'a hiç kanım ısınmadı" şeklindeki sözlerini hatırlatıyorum. Saadet Partililerin 28 Şubat manşetlerine bir göz atmalarında fayda var. Menfaatçi davranmasınlar. Geçmişi çabuk unutuyorlar.

 

PEYGAMBERİMİZİ BİLE KULLANIYORLAR, ASIL BU GAYRETULLAH'A DOKUNUR!

-Fethullah Gülen ve Cemaatin ileri gelenlerine ait olduğu iddia edilen bazı ses kayıtları düştü internete. Bunları dinleme imkanınız oldu mu?

- Evet, maalesef dinledim. Hizmet hareketinin bu kadar siyasetin içine batmış olmasını bu kadar dünyeviyeşmesini üzülerek izliyorum. Anadolu sermayesine karşı İstanbul sermayesinin desteklenmesi, Ümmetin değil batının, ABD'nin, İsrail'in çıkarlarının savunuluyor olması anlaşılır gibi değil. Bunları yaparken Hz. Peygamberin de bu işe alet edilmesi gerçekten çok üzücü. Rüyalarla hizmete motive etmeye çalışıyorlar. İşte bu Gayretullah'a dokunur! Hizmetin samimi, ihlâslı insanlarına büyük haksızlık yapılıyor. Umarım bu insanlar da en kısa zamanda gerçeği görür.

 

FETHULLAH GÜLEN İSTERSE BU KAVGAYI BİTİRİR

-Sizce kavga nasıl biter?

- Bu kavganın bitişi Gülen'in iki dudağının arasında. Dirayet gösterirse bir açıklama yaparak kavgayı bitirebilir. Eğer bu kavganın Gülen'i de aşan uluslararası bir boyutu yoksa Gülen bunu yapabilir. Bence hizmet bundan sonra da ilkeli bir şekilde insan yetiştirmeye devam etmeli. Diğer gönüllü kuruluşlar gibi onların birey olduğunu kabul etmeli. O eğitim kurumlarından çıktıktan sonra o insanların peşini bırakmalı. O insanları paralel yapının kadrolu bir elemanı olarak görmekten vazgeçmeli. Hem Cemaate hem de bu insanlara zarar veriyorlar. Türkiye'deki hiçbir iktidar artık bu paralel yapının büyümesine, bürokrasiyi ele geçirmesine izin vermez.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

[h=1]Bediüzzaman, cemaati siyasi aktör haline getirmedi[/h]Safa Mürsel: Topuzu Nur'a tercihi gerektiren hangi sebep var?

"Bediüzzaman'ın Devlet Felsefesi" isimle araştırma çalışmasının yazarı Safa Mürsel, hükümet ve hizmet hareketi arasında yaşananlara dair açıklama yaptı. Risale-i Nur'dan yaptığı alıntılarla Hizmet hareketi yetkililerini uyaran Mürsel, "Yoksa, hizmet stratejisi olarak operasyonel yolla “iman” boyutundan siyasi “hayat” evresine geçilmesi gerektiğine, karar mı verilmiştir?" diye sordu.

Mürsel'in açıklaması şöyle:

"Siyaset kurumunu öncelikle partiler belirler. Onun için demokrasinin vazgeçilmez kurumları kabul edilir. Sendikalar, üniversiteler ve diğer sivil toplum kuruluşları da siyaseti etkileyip yönlendirir. Şimdi siyaseti etkileyen bu unsurlara bir de “cemaat” kavramı eklendi.

Yolsuzluk operasyonu adıyla 17 Aralık 2013 günü yargı eliyle başlatılan süreç, cemaat kavramını siyaseti belirleyen bir aktör olarak gündeme taşıdı. Artık sadece bir kavramla değil, bu kavram üzerinden yürütülen bir tartışma ve hatta kavga ile karşı karşıyayız.

İnanan, inanmayan herkesin nazarında, dini ve manevi masumiyet ifade eden cemaat kavramı, bir hizmet hareketi tarafından siyasetin kurucu unsuru olarak öne çıkarılmakla kalınmamış, açıktan siyasi misyon yüklenerek ağır bir töhmet altına sokulmuştur. Halbuki cemaatler, kapısı herkese açık manevi sığınaklardır. Siyasi mücadele aracı haline getirilemez.

Baskıcı Kemalist ideolojinin Cumhuriyet tarihi boyunca, siyasete müdahil olabilecekleri şüphesi yüzünden cemaatler, “yıkıcı ve gerici hareketler” kategorisine alınarak, yürütme ve yargının ağır baskısına maruz kaldılar. Çoğulcu toplum yapımızın sivil alanında ve “uhrevi kardeşlik” temelinde “şahs-ı manevi” olarak kalması gereken bir “cemaat”in, siyasete aktör olarak gündeme oturması, adeta Kemalist kehaneti doğrulayan bir talihsizlik oldu.

Toplumun en yaygın ve güçlü manevi dinamiği olan cemaat gerçeği, tamiri güç güven yarası almıştır. Halbuki, cemaatler, akıl ve gönülleri manevi potasında koruyan masum kaynaklardır. Onları siyasi enstrümana dönüştürmek büyük bir vebaldir. Cemaatleri, siyasi aktörler haline getirme arayışı dün yanlıştı, bugün de yanlıştır. Ahmet Yeseviler, Mevlanalar, Bediüzzamanlar hiç böyle düşünmediler. İkaz ve irşatlarıyla hep tebliğ boyutunda kalmayı bildiler.

Siyaset yapmak elbette herkesin en tabii hakkıdır. Ayıp değildir, yasak değildir, suç değildir. Siyaset, partileşme ve seçim yoluyla meşruiyet içinde herkese açıktır. Bu gerçeği göz ardı ederek bir sabah, yolsuzluk var diye, yargı eliyle hükümeti adeta kalbinden hançerleyerek, meşruiyet kaygısı taşımayan aristokrat bir yönetim arayışına girerseniz, bunu adı siyaset yolsuzluğu olur. Demokrasiyi koruma adına hukuk içinde alınacak, acıtıcı tedbirlere de kendi elinizle zemin hazırlamış olursunuz. Ulvi ve manevi bir hizmeti riske atmaya değer mi?

Halbuki hizmet hareketi, eğitime ve manevi hayata ilişkin butik hizmetleriyle kendi dışındaki çevrelerde, hatırı sayılır bir saygı ve sempati kazanmıştı. Hükümetlerden, hatta devlet başta olmak üzere, her çevreden, işini kolaylaştırıcı destekleri almakta hiç zorlanmadı. Alınan sonuçları, herkes bu ülkenin kazanımı kabul etti. Belli alanlarda sağlanan başarıların özgüveni, hatta kibri, alınan bu sonuçları, bu ülkeye pahalıya mal etme hakkı verir mi?

Hizmet hareketinde hizmet eri olarak tanınmış, temsil misyonuna sahip nice insanın, yazılı, görsel ve sosyal medyada akşamdan sabaha siyasi bir aktöre dönüştüğünü görmek, havsalanın alacağı bir iş değildir. Bir hareketin mensuplarının “cümbür cemaat” bir görüntüyle “siyasi” alanda, “Kur’an talebesi” makamından “felsefe tilmizi” moduna geçmesi hayal kırıcıdır. Bu kadar ani değişimin sebebi nedir? Yoksa, hizmet stratejisi olarak operasyonel yolla “iman” boyutundan siyasi “hayat” evresine geçilmesi gerektiğine, karar mı verilmiştir? Halbuki; “o yol(un) bataklığa girdiği”, “mülevves ve ufunetli bir çamur içinde” olduğu söylenmedi mi? O çamurdan, kısa sürede üzerinize çok sıçradı, görmüyor musunuz? “Topuzu nura” tercihi gerektiren hangi sebep var?

Kazananı olmayan bir süreçte toplum olarak ağır bedeller ödüyoruz. Hükümet ve cemaat arasında yaşanan 17 Aralık geriliminin siyasi, ekonomik ve sosyal alandaki yüksek maliyeti, milletin kayıplarına yazılıyor. Böyle bir duyarsızlığı, “toptan imha” diye 28 Şubat’çılar göze almıştı, bu defa zarar verme işi cemaate mi düştü? Bu misyon kendisine yakışacak mı? Uluslararası güçlerin ve rakiplerimizin veremediği zararı kendi elimizle veriyoruz. Daha kötüsü, barışımız ve kardeşliğimiz örseleniyor.

Hizmet camiası, 17 Aralık girişimini, yargıyı adres göstererek sahiplenmekten kaçınıyor. Milleti çok “saf” yerine koyan bu tutumlarıyla toplum hafıza ve idrakini hiçe saydıklarını, bu dostlarımızın görmesi gerekiyor. İçeriden gelen bazı münferit sesler, toplumu “aptal” diye nitelese de, o toplum, ferasetiyle cemaatin yanlış yaptığını ve yaş tahtaya bastığını görüyor. Uluslararası sonuçlara namzet, “menfi hareket” niteliğinde fahiş bir hata yapılmıştır. Süratle geri dönülmesi tarihi bir görevdir. Bugüne kadar binbir emekle kazanılan itibarın toplum nezdinde “aşınmakta” olduğunu herkes görmelidir. Haklılık için gerekçe üretmeye, sosyolojik ve siyasi analizler geliştirmeye hiç gerek yoktur. Ülke gerçeklerinden kopuk mecralarda duran bir hareketin, palyatif koalisyonlarla uzun vadede, hatta orta vadede bile bir geleceği olamaz. Kısa vadeli pırıltılı boncuklar kimseyi yanıltmamalıdır."

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

[h=1]Aşırı güçle hayallere kapıldılar[/h]17 Aralık sürecini Yeni Şafak'a değerlendiren Etyen Mahçupyan çarpıcı tespitler yaptı: "Hizmet Hareketi emniyet ve yargıda hayal edemediği bir güce kavuştu. Bu güç cemaat içinde bazı kişileri yeni hayaller kurmaya yöneltti."

NİL GÜLSÜM - SORGUSUZ SUAL | Yeni Safak, 09 ŞUBAT 2014, 22:00

 

17 Aralık ve ardından 25 Aralık operasyonları Türkiye'nin gündemindeki yerini koruyor. Siyasi, ekonomik ve sosyolojik etkileri sanıldığından da derin izler bırakacağa benzeyen bu operasyonlarla ilgili genel bir kanaat oluşmuş durumda. 'Yolsuzlukla mücadele' gibi meşru bir gerekçe üzerinden 'siyasi vesayet arayışı' olarak tanımlanan girişimlerle ilgili olarak bu sefer sorularımı Etyen Mahçupyan'a yönelttim. Demokrat duruşuna, titiz ve isabetli siyasal çözümlemelerine ilaveten hem AK Parti'yi hem de cemaati yakından tanıyan Mahçupyan'ın ufuk açıcı cevaplarının çok ses getireceği kesin.

17 Aralık operasyonu Türkiye'nin gündemine bomba gibi düştü. Birbirleriyle bağlantısız üç dosya üzerinden gerçekleşen bu operasyonu nasıl okumak gerek?

Bu üç dosya aynı gün sonuçlanmadığına göre üçü beraber çıksın diye muhakkak en az bir tanesi veya iki tanesi bekletilmiş demektir. Bu bekletmenin bir mantığının olması gerekir. Bu da ancak siyasi bir mantık olarak açıklanabilir. Yargı bir mesele olduğunda 'kimin işine yarar, zaman doğru mu' diye bakmaz; dosya olgunlaştığı gün kamuoyuna açıklar. Birden fazla dosyanın aynı gün kamuoyuna çıkması zaten bir garabettir.

SAVCILAR SORUMSUZ

Davanın hazırlık safhasından itibaren kuşkulu yönleri olduğuna ilişkin yaygın bir kanaat var...

UYAP'a kaydedilmeme ya da başka isimlerle kayıtlar, yargı hiyerarşisi içinde kimseye haber verilmemiş olması kuşku uyandıran noktalar. Dosyanın siyasi olması ve içeriğin engellenmesi gibi bir endişe vardı denilse de, benim aklıma en azından Cumhurbaşkanı geliyor. Böyle bir kuşkunuz varsa, gideceğiniz yer Cumhurbaşkanı'dır. Muhakkak bu konuyu paylaşacak bir merci ararsınız. Eğer bu savcı böyle bir merciyi hiç aramamışsa, o zaman kendi siyasetini yürütüyor demektir. Bence burada savcılar çok sorumsuzca davrandılar.

Hükümete darbe vurma kastı mı var?

Bu operasyon hükümete 'darbe vurmak' için yapılmıştır. Hükümete bir darbe vurulmak istendiği çok nettir. Ama 'darbe yapıldı' demek için bu operasyon küçük kalır. Belki şu umuldu; hükümet bu durumla başa çıkamayacak, bir yanlış yapacak ve sonra bir soruşturma dosyası daha çıkacak ve bu olanların altında kalacak. İşler bir noktadan sonra şirazesinden çıkacak diye düşünülmüş olabilir.

KIRILMA ÂNI MİT KRİZİ

AK Parti ve cemaat arasında çatışmayı tetikleyen asıl unsur ne?

Burada, doğası ve dokusu birbirine çok da benzemeyen iki yapı, iki siyaset anlayışı var. Fakat kırılma ânı, 7 Şubat MİT krizidir. Bu ihtilaf hep vardı, ama çözülebilir bir mesele olarak duruyordu. 7 Şubat'ta yargı, AK Parti hükümetinin bir tasarrufunun 'siyaseten' yanlış olduğundan hareketle bir soruşturmaya yöneldi. İşin hukukî değil, siyasî yanı öndeydi.

7 Şubat MİT krizi ile 17 Aralık operasyonu çok benzeştiriliyor...

MİT krizinde bir 'yerindelik denetimi' vardı. 17 Aralık operasyonu ise dolaylı olarak İran ile yapılan finansal işlemin meşruluğunu sorgulayıp bir anlamda dünya kamuoyuna deşifre ve ihbar ediyor. Türkiye bu işlem ile dünyanın bilgisi dışında, diğer ülkeleri bypass eden bir yol bulmuş ve Türkiye adına para kazanmış. Bu yol, doğrudan değil, Halk Bankası Genel Müdürünün evinde para bulunmak suretiyle deşifre edilmiş oluyor. Bu haliyle Halk Bankası'na yönelik operasyon, 7 Şubat MİT operasyonuna benziyor.

İYİ NİYETLİ DEĞİLLER

Her iki kesimi de tanıyan bir entelektüel olarak siz nerede duruyorsunuz?

Dershanelerin kapatılması meselesinde ben dershanelerin varlığına karşı olmakla birlikte vicdani açıdan kendimi Hizmet Hareketi'nden yana hissettim. Fakat bu son dosyalarla, 17 Aralık operasyonunda bu işi yapanların iyi niyetli olmadığını düşündüm. Bu yüzden, yarın seçim olsa oyumu AK Parti'ye veririm. Çünkü, bu tür taktiklerle iktidar değişikliğinin doğru olmadığına inanıyorum. Şu anda, AK Parti'nin içeriden çökertilebilmesinin imkânları aranıyor. 'Yolsuzluk yapıyor', 'El Kaide ile ilişkisi var' diyerek veya ekonomiyi darmadağın ve yönetilemez hale getirip halkı AK Parti'den uzaklaştırarak; bu çabalarla eşzamanlı bir biçimde AK Parti'yi içeriden parçalayarak bir alternatif oluşturma arayışı var.

Beddua gereksizdi

Beddua görüntülerini nasıl yorumluyorsunuz?

İletişim kriterleri açısından çok doğru bir davranış olmadı. Gereksiz bir şeydi. Batı dünyası için de çok sakıncalı bir hareketti. Batılılar zaten İslâm'a karşı önyargılılar; bu örnek de kullanılabilir bir örnek oldu. Diyelim ki sohbette böyle bir olay yaşandı, ama yayınlanması hataydı.

Hayale kapıldılar

Cemaat ne oldu da böylesine hırslı ve savaşçı bir üslûbu benimsedi?

AK Parti iktidarıyla birlikte muhafazakar kesim siyasette, iş dünyasında, bürokraside etkinleşti. Muhafazakar kesimde özellikle bürokraside yekpare bir biçimde en etkili olan 'Hizmet Hareketi'ydi. Bürokratik güç sahibi olmak, iktidarın parçası olmak demektir. Emniyet ve özerk bir alan olan yargı kadrolarına sahip olması sebebiyle Hizmet Hareketi birdenbire kendisini iktidarın göbeğinde buldu. Ve belki de hayal edemediği bir gücü kullanabileceği bir noktaya geldi. Bu güç de muhtemelen Hizmet Hareketi içerisindeki bazı kişileri yeni hayaller kurmaya yöneltti.

Şu an karşılıklı konumlanmayı nasıl görüyorsunuz?

Karşılıklı tehdit algısının her iki tarafta da hâkim. Hükümet normal şartlarda neden 5 bin kişinin yerini değiştirsin ki? Ama kendisine yönelen bir tehdit olduğunu düşünüyor. Keza cemaat de, kendisine yönelik bir tasfiye olduğunu, dershane hamlesinin de bu amaca yönelik olduğunu düşünüyor.

HALK HOŞLANMADI

AK Parti'ye yönelik sert kampanyaya halk niçin destek vermedi?

Buradaki temel saik, beğensek de beğenmesek de, ortada meşru bir iktidarın olması ve bu iktidarın ancak meşru yollardan gidebileceğini düşünmek. Yolsuzluk varsa, bu ortaya çıkarılmalıdır. Ama yolsuzluk bahanesiyle başka bir aşamaya yöneldiğinizde toplum bundan hoşlanmıyor. Bu yüzden, şu ana kadar AK Parti'nin dışında kalmış, hatta onu eleştirmiş İslami kesimden ve laik kesimden bazı gruplar, ille de taraf olunacaksa, AK Parti'ye destek vermeyi tercih ediyor.

CHP ile cemaat arasında bir yakınlaşma var...

CHP, Hizmet Hareketi'nin tabanında travma yaratacak bir parti. Eğer Hocaefendi kesin bir dille işaret ederse, işaret edilen partiye yüzde 60-70 oranında destek verirler. Ancak kendisini bu yapıda harmanlamış insanlar için bu bir kafa karışıklığı yaratacaktır.

Gülen dinî kimliğinden uzaklaştı

Temsil bakımından cemaat nerede hata yaptı?

Hizmet Hareketi eğer toplumun önüne çeşitli figürler koyabilseydi, STK'lar üretebilseydi, daha başarılı olabilirdi. GYV var, ama zayıf kalıyor. Bugün hâlâ pek çok şey doğrudan Fethullah Gülen'e soruluyor ve bazı konularda ancak o konuşursa, söz söylenmiş oluyor. Bunları gerçekleştirebilmek için epeyce uzun bir zaman vardı ama yapılmadı. Tayyip Erdoğan da bu zaafı görüp bunun üzerine gidiyor.

Nasıl yapıyor bunu?

Tayyip Erdoğan, durumla ilgili öyle sorular soruyor, öyle sözler ediyor ki, Fethullah Gülen ister istemez siyasi mesajlar vermek zorunda kalıyor. Gülen'in her siyasi konuşması da onu dinî kişiliğinden bir miktar uzaklaştırıyor. Dolayısıyla, kafamızda siyasî mesajlar veren bir din adamı görüntüsü oluşuyor. Fakat şunu da eklemek lâzım: Sonucuna katlandığı sürece bir dinî önder de kanaat belirtebilir.

Gülen siyasete ilişkin bu kadar sık kanaat belirttikçe yıpranmaz mı?

Gündelik siyasete dair tavır ortaya koyan dinî lider elbette yıpranır. Burada da böyle bir durum var. Hizmet Hareketi, şeffaflaşsaydı ve kendi içinden siyasi figürler üretebilseydi, Fethullah Gülen bu işlerle uğraşmak zorunda kalmayacaktı ve kenarda, saygın bir konumdan insanları kendi bakışı doğrultusunda etkilemeyi sürdürecekti. Ama Hizmet Hareketi, ya böyle bir noktaya geleceğini öngöremedi, ya da kendi içinde böyle bir yetenek geliştiremedi.

Meseleye bakışları romantik

Hükümetle cemaat arasındaki ihtilaflı konulardan birisi de çözüm süreci. Cemaatin sürece muhalefetini nasıl yorumlarsınız?

Hizmet Hareketi'nin genelde Kürt meselesine bakışı, Türk devletinin geleneksel yaklaşımının yumuşatılmış hâlidir. İnsanların fakirlikten ve cehaletten ötürü ayrılıkçı noktaya geldiğini; o insanlara iyi eğitim, iş ve aş verildiğinde bu tutumun değişeceğini düşünen romantik bir bakış bu. Kürt gerçekliğiyle de bağdaşmıyor.

Fethullah Gülen'in bu denli siyasetin içinde olması biraz tuhaf değil mi?

Burada iki nokta var. Birincisi, Türkiye'nin tarihi itibariyle böyle bir gelenek var. İkincisi, Türkiye'de siyaset yalnızca siyasi partiler veya oluşumlar aracılığıyla yapılmıyor. Bürokrasi ile de siyaset yapılabiliyor. Tabii şunu da belirtmekte fayda var: Eğer Fethullah Gülen dinî bir lider olarak kalabilseydi, bugün daha prestijli bir konumda olabilirdi.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Aşağıda ki “5 Varta” mailini Hocaefendi cemaatinden halis niyetli 1 kardeşin sorusu üzerine 4 Eylül 2013 tarihinde O’na , bazı CEMALİ BABA’lara ve dar bir dost ve arkadaş kadrosuna göndermiştim.

Aradan geçen yaklaşık 6 ay içerisinde ne değişmiş, nasıl ve ne yönde değişmiş, yazıda yanlış, eksik veya fazlalıklar var mı imiş, varsa nelermiş?

Arzu ederseniz bir okuyup bakın bakalım değerli Dost, Arkadaş ve kardeşlerim!

Erdoğan Esenkal

 

4 Eyl 2013 tarihinde 12:22 saatinde, "Erdogan Esenkal" eesenkal@gmail.com> şunları yazdı:

 

Bediüzzaman:

"Benim otuz seneden beri siyaseti terk ettiğime sebep, bir mübarek âlimin takip ettiği cereyanın tarafgirlik damarıyla, salih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhûr ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek, tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acip hatalara sebebiyet veriyor diye 'Euzubillahimineşşeytâni vessiyaseti' dedim, o zamandan beri siyaseti terk ettim"(Emirdağ Lâhikası, s. 237)

demektedir.

 

Değerli kardeşim …………. Bey,

 

M. Hocaefendi cemaatinin bir kısmı, özellikle Gazeteciler ve yazarlar vakfı, Zaman gazetesi ve medya grubu ile Cemaatin Vitrinin de duran cemaat sözcü ve temsilcilerinin bazıları;

 

1-) Bir kaç seneden beri siyasetin içine ve işine fazla girdiler ve bulaştılar. Yukarıda iktibas ettiğim Hazret-i Üstad'ın siyasetle ilgili kaidesini çiğnediler. Hem de muhafazakar ve Müslüman, %50 oy almış bir çoğunluk ve kitle partisine karşı. (diğer İslami cemaat, camia, STK ve tarikat mensuplarına rağmen).

ANAP ve merhum T. Özal'a göre çok daha büyük ve önemli hizmetlere vesile olmuş, zahire göre dindarlığı, dini hassasiyeti ve salabeti daha fazla olan bir Lider ve Partiye muhalefet yaparak siyaset çamurunun içine daldılar.

Cemaatin üzerine Çamur bulaşınca da (Doğan medya grubu gibi) yaygarayı kopardılar. Kendileri gibi düşünmeyen ve siyasi tavır ve davranışlarından dolayı kendilerini tenkid eden diğer cemaatleri de; fitnecilikle, mesul olmakla, su-i zan etmekle suçlamaya başladılar.

Hazret-i Üstadın 'Euzubillahimineşşeytâni vessiyaseti' siyasi kaidesini terk ederek, Bir nevi; "Lağım çukurunun kapağını açtılar, şimdi de Lağımın kokusundan şikayet ediyorlar".

 

2-) M. Hocaefendi'nin yanılmıyorsam 2005 senesinde yayınlanan ve daha sonraları da kısmen değindiği "ÜSTÜNLÜK TUTKUSU" ve "VAR MI BU CEMAAT GİBİSİ?" sohbetlerinde cemaat ve mensuplarını şiddetle ve ısrarla ikaz ettiği Cemaatlerini ve yaptıkları hizmeti üstün görme ve kendilerinden bilme hastalığına ve vartasına (Cemaatin girişte tanımladığım kesimi) maalesef düçar olmuşlar, düşmüşlerdir.

ENE'yi (BEN’i) belki aşmışlar ama "NAHNÜ" yü geçip, "HÜVE" diyebilme makamına erememişler, faziletini gösterememişlerdir. O havuzun içerisine sadece Ene buzunu değil, nahnü buzunu da atıp eritmeleri lazım gelirken bu vazifeyi ve merhaleyi tamamlayamadıkları görülmektedir.

Sizin mailinizde yazdığınız şu; ( "biz hizmet üretiyoruz - onlar üretme gayretindeler" doğrusu şöyle olmalı:" biz gayret ediyoruz, onlar hizmetleri ile bizleri ihya ediyorlar" ) cümleniz bile - bilinçli veya bilinçaltı - buram buram NAHNÜ (BİZ) kokmaktadır.

Maalesef Cemaatin bir kesimi, M. Hocaefendi'nin bu İkaz ve hatırlatmalarını da dinlememekte, riayet etmemektedir.

 

3-) M. Hocaefendi’nin yine 2.000' li yılların başlarında yayınlanan bir sohbetinde, Risale-i Nurları neden SADELEŞTİRİLEMEYECEĞİNİ izah ve ispat eden fevkalade müdellel ve mükemmel ikaz ve açıklamalarına rağmen, M. Hocaefendi cemaatine mensup bazı kişiler, Risale-i Nurları SADELEŞTİRME cüretinde, saygısızlığında bulunmuş yine maalesef Cemaatin yukarıda bahsettiğim kesimi (Zaman ve çevresi) bu sadeleştirme işine taraftar olmuş, sahiplenmiştir.

Nur müellifi Hazret-i Üstad'ın ve O'nun muhterem hizmetkar, varis, naşir ve Has talebelerinin, Nur cemaatinin temayüz etmiş ağabeylerinin ve İstişare heyetlerinin rızasına aykırı olarak, kesinlikle tasvib ve tasdikleri olmadığı halde. Ağabeylerin, Çeşitli yollarla yaptıkları ikazları, nasihatları da hiçe sayarak, O mübarek ve muazzez ağabeylerin kalblerini kırarak, rencide ederek, üzüntüye gark ederek, ağlatarak; hiç hakları olmadığı halde Risale-i Nur'lar üzerinde tasarrufa yeltenen O Sadeleştirme faili nadanlara ses çıkarmamışlardır.

Asrın Müceddidi olan Nur müellifinin; 1 kelime, 1 harfini değistirmeye kendisinin dahi me’zun ve selahiyetdar olmadığını söylediği R.Nur eserlerine karşı yapılan bu saygısızlık, haksızlık ve tecavüz; Hocaefendi cemaatine büyük bir vebal, felaket ve müsibet getirmiştir.

Diğer Nur ağabeylerinin ( ki muhterem Hocaefendi hepsine ayrı ayrı çok ehemmiyet ve değer verir, hürmet eder.) ve cemaatlerinin muhabbet, uhuvvet, tesanüd, müzaharet ve DUA’ların dan da mahrum kalmışlardır.

Ben Elhamdülillah 45 seneye varan Nur cemaati mensubiyet hayatımda; R. Nurlara ve Hazret-i Üstad’a ilişin, dokunan, dil uzatan, tahrif, tağyir ve tadile yeltenen hiçbir camia veya şahsın, tokad yemediğine, cezasız kaldığına, bir müsibet ve belaya düçar olmadığına şahid olmadım. Nurlara ve Hazret-i Üstada ilişen, Çok ciddi ve ihlaslı bir nedamet ve tevbe etmeden, hata ve yanlışından dönmeden iflah olmuyor.

 

4-) Yine Son yıllarda M. Hocaefendi cemaatinin malum kesimi; KEYFİYETİ bırakıp KEMİYETİ esas alır hale gelmiştir. Kemiyet iyidir, önemlidir ancak keyfiyetli bir kemiyet olduğu zaman öyledir. Yoksa şuursuz, irfansız, ilimsiz, ihlassız bir kemiyet; bırak faydayı, cemaati felakete, helakete sürükler götürür. O bakımdan Hazret-i Üstad eserlerinde bu konu üzerinde çok durur Keyfiyeti esas alır ve çok ehemmiyet verir. Hizmet hayatında da bu kaidesini hiç bozmaz, değiştirmez. Hizmetkar ve talebelerine de daima Kemiyeti değil, keyfiyeti esas almalarını ders vermiştir.

Ama maalesef Hocaefendi cemaatinin bir kesimi bu düstur ve kaideyi terk edip, kemiyeti esas almaya başladılar. Bazı Kurum ve kuruluşları; Çokluklarıyla, sayısal güçleriyle, taraftar ve mensuplarının fazlalığıyla, seçmenlerinin oy gücüyle övünmeye, böbürlenmeye, pazarlık yapmaya, korkutmaya, tehdit etmeye başladılar. Kemiyetlerini, su-i istimal ve istismar edip nüfuz temini ve siyasete alet etmeye teşebbüs ettiler.

Bu durum da, Risale-i Nur hizmetinin; metoduna, ruhuna, anlayışına çok aykırı ve ters bir vaziyettir.

 

5-) Camia son zamanlarda, daha önceleri çok iyi riayet ettiği, amel ettiği ( ki M. Hocaefendi’nin en önemli hususiyeti, meziyeti, ahlakı ve faziletidir) tevazu ve mahviyet hususiyetini, vasfını da büyük ölçüde kaybetmiş, terk etmiştir. Mütevazi, hoşgörülü, mübarek, samimi, muhabbet fedaisi O cemaat ve ferdleri gitmiş. Hubbu cah’a, şana şöhrete düşkün, Kendini beğenmiş, tepeden bakan, nasihata ihtiyacı olmayan ama veren, gurur ve enaniyetle insanları, sair cemaatleri, kurumları, kuruluşları, partileri, hükümetleri, liderleri terbiye eden, doğru yolu gösteren, hizaya sokan, her şeyi bilen, üslubu bile iddialı ve kibirli hale gelmiş bir Cemaat grubu ile karşı karşıya kalmış bulunmaktayız.

Öyle bir durumdalar, öyle bir havaya girmiş vaziyetteler ki; Onlar herkesi tenkid edebilir, suçlayabilir, karalayabilir, ikaz ve ihtar edebilir, tehdit edebilir, kadrolaşabilir, hesap vermez ama hesap sorabilir. Yaptıkları iyiliklerin diyetini isterler, başa kakarlar (Referandumda ki fonksiyonlarını hatırlatarak) v.saire ve saire.

Bu davranış, söylem ve icraatları, Onların en tabii hakkıdır ve herkes uymalıdır, hak vermelidir, kabul etmelidir, dinlemelidir. (bir nevi alikıran, baş kesen - Sadeleştirmede yaptıkları gibi - Onları hiçbir değer, hak ve hukuk bağlamaz istedikleri yaparlar. Çünkü paraları, maddi varlıkları ve sayıları çok ve kalabalık. Kısacası GÜÇ onların elinde.)

Hadi pek tanımadıkları, eserlerini okumadıkları için bilmiyorlar farz edelim onun için de Bediüzzaman hazretlerinin Hizmet metoduna uygun hareket etmiyorlar diyelim ama O mübarek Hocaefendi’nin şahsiyetine, fıtratına, karakterine, tebliğ ve temsil tarzına, hizmet anlayışına da ne kadar ters bir metod, hareket ve davranış içerisinde olduklarını fark etmiyorlar mı? Bu suale bir cevap bulamıyorum.

 

Değerli kardeşim,

 

Şahsi değerlendirme, düşünce ve kanaatim; Cemaat yukarıda saydığım 5 varta ve hatadan tevbe - istiğfar edip kurtulmadıkça, yanlışlarını düzeltip, doğru ve istikametli Hizmet metodu ve yoluna dönmedikçe maalesef azim bir hasaret, hüsran, vebal, zarar ve ziyan Onları beklemektedir.

 

Bütün bu yazdıklarıma, tespitlerime rağmen İnşallah ben yanılıyor, yanlış görüyor, yanlış düşünüyor, yanlış yorumluyorumdur.

 

Şu yazdıklarımı okuyan, Cemaat mensubu bir takım mürşid, mütevelli, imam, şakird ve dostlardan bir kısmı beni hemen Fitne çıkarmakla, mesul olmakla, su-i zan etmekle suçlayacaklardır. Daha önceki bir dost, kardeş, dava arkadaşı olarak (zarar görmemeleri için onların fayda ve iyiliği adına, sırtınızda bir akrep var anlayışıyla) yaptığım özel ve genel ikaz, tavsiye ve hatırlatmalarıma da bu üslup ve yaklaşımla cevap vermişlerdi.

 

Selam ve muhabbetlerimle.

Erdoğan Esenkal

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

13 Şubat 2014 Perşembe 12:49

[h=1]Fethullah Gülen'i eleştirdim ambargoya uğradım[/h]

Senai Demirci: İnsanın ve ülkenin iradesini çalmak da bir tür yolsuzluktur

İsa Tatlıcan'ın röportajı:

Senai Demirci, 17 Aralık operasyonu sonrasında Gülen Cemaati’nin ambargo uyguladığı yazarlardan biri. Kitapları ve konferansları ile yüzbinlere ulaşan Demirci ile ambargoyu ve Gülen Cemaati’nin geleceğini konuştuk.

Senai Demirci…

Tıp doktoru, yazar, radyo ve TV programcısı, seslendirme sanatçısı ve Risale-i Nur talebesi…

15 yıldır aralıksız verdiği konferanslarla yüzbinlerce insana hitap ediyor.

Bir dönem Zaman Gazetesi'nde de yazarlık yapan Senai Demirci, geçtiğimiz günlerde sürpriz bir kitap ambargosuna maruz kaldı.

Gülen Cemaati'ne yakınlığı ile bilinen kitap satış ve dağıtım şirketi, Senai Demirci'nin bütün kitaplarını dağıtmama kararı alarak raflardan kaldırdı.

Bu kararın ardından uzun bir süre sessizliğe bürünen Senai Demirci ile umre dönüşü kitaplara yönelik ambargoyu, 17 Aralık operasyonunu, siyaset-vesayet kavgasını ve çözüm önerilerini konuştuk.

CEMAAT BİZDEN YÜZDE YÜZ İTAAT BEKLİYOR

Risale-i Nur geleneğinden gelen bir yazarsınız. 20 yıldır kitaplarınız yayınlanıyor. Bir dönem Zaman Gazetesi'nde de yazarlık yaptınız. Gülen Cemaati'nin size yönelik kitap ambargosunu nasıl karşıladınız?

Şaşırmadım çünkü bu beklenen bir şeydi. Biz zaten 20 yıldır yazarlık yapıyoruz. Burada arkadaşlarımızın çok hassas olduğu konular vardı. Onlardan bir tanesini ihlal ettiğimizde hep o uyarı zihnimizdeydi. Kitaplarla ilgili kaygı hep oldu. Bu yüzden şaşırmadım. Çünkü yüzde yüz itaat, yüzde yüz onların yanında olmak mümkün değil. Yüzde yüz karşılarında olmak mümkün olmadığı gibi…

-Kitaplarınıza yönelik ambargonun nedenini öğrenebildiniz mi?

Cemaatin kırmızı çizgisi Fethullah Gülen Hocaefendi'nin hiçbir şekilde eleştirilmemesidir. Bence eleştiriyi herkes hak ediyor. Bu eleştiri iması bile çok ciddi sonuçlara yol açabiliyor.

ERDOĞAN'I DESTEKLEYEN BİR TWEET ATTIM AMBARGO İLE KARŞILAŞTIM

-Sanıyorum cemaatten gelen ilk tepkiler 17 Aralık operasyonunda iktidar partisine destek vermenizle başladı.

17 Aralık sürecinden sonra Twitter üzerinden daha çok aktif oldum. Bunun yolsuzluk perdesi altında bir darbe olduğunu söyledim. Cemaat adına yürütülen tavrın yanında olmadığımı açıkça söyledim. Tarafım bellidir ama ben taraftar değilim. Ben ülkenin özgür iradesi ile seçtiği Başbakan'ı, iradesini ve yetkisini nerden aldığı belli olmayan, kimlerle ittifak ettiği henüz açıklanmamış birilerinin karşısında savunmak durumundayım. Çünkü bu benim irademin meyvesidir. İnsan da zaten iradesi ile şereflidir.

-Ambargodan sonra cemaatle görüştünüz mü?

Yayınevi görüştü. İlk önce bu kararlarını biraz müphem bildirdiler. Sonra doğru mu diye teyit etmek için aradığımızda böyle bir kararın alındığını öğrendik. NT mağazalarında "o yazarın bütün kitapları çıkıyor" denilmiş. Böyle bir mutlak yasak sözkonusu…

CEMAAT KURUMLARI ŞAHISLARIN DEĞİL MİLLETİN MALIDIR

-Peki Cemaatin kitap satış ve dağıtım şirketi istediği kitabı satmakta özgür değil mi?

Şöyle düşünebilirler. Bu bizim mülkümüz. İstediğimizi satarız, istediğimizi satmayız. Tam da mesele bu aslında. Cemaatin oluşturduğu markalar cemaate ait değil, halka aittir, millete aittir. Kimse Yok mu Derneği bir markadır. Bunu biz birlikte oluşturduk. Ben de Kimse Yok mu Derneği'nin yeleği ile Van depreminde çalıştım. NT de öyledir. Orada satılmaya değer kitaplar yazdık ve birlikte oluşturduk bu markayı. Marka değeri kayboluyorsa hepimiz kaybediyoruz.

MİLLİ İRADE HIRSIZLIĞI DA BİR TÜR YOLSUZLUKTUR

-Genelde bu tür açıklamalardan sonra yolsuzlukları mı destekliyorsun diye soruluyor...

Ben şöyle bir ironik cümle kullanıyorum: "Yolsuzluğa karşıyım, insan iradesi çalınmamalı." Bir şablon kelime var. Biz ne zaman bu müdahaleye karşı dursak, taraf olmadığımızı belirtsek arkadaşlar sen yolsuzlukla yan yana mısın? Yolsuzlukları onaylamadığımız belli. Madem öyle gelin şöyle bir cümle kuralım: İnsanın ve ülkenin iradesini çalmak da bir tür yolsuzluktur.

SONUCUN BÖYLE OLACAĞINI BİLSELERDİ OPERASYON YAPMAZLARDI

Gelelim 17 Aralık operasyonuna. Cemaati yakından takip ediyorsunuz. Sizce neden bu kadar siyasallaştı?

Muhtemelen bu savaşta kazanacaklarına inandırıldılar. Çok iyi inandırılmış olmalılar ama ibre şu anda benim gördüğüm kadarıyla onların lehine değil. Bugün gördüklerini belki baştan görselerdi beklerlerdi. Bu saldırı nasıl oldu, ne onları tetikledi, bunu çözmesi çok zor. Bütün bunları konuşurken ince bir noktaya da dikkat etmek lazım. Cemaatin hesap adamları ile cemaatin tabanındaki samimi insanları karıştırmamak lazım.

BU TAVIR CEMAAT İÇİNDE DE SORGULANIYOR

-Peki cemaat tabanı sizce 17 Aralık operasyonu ile bu kadar ilişkilendirilmekten rahatsız mı?

Cemaatte rahatsızlık olmaz mı, elbette var. Marka değerini hızla kaybeden bir kurumun içerisindesiniz. İnsanların gözünden düşüyorlar, o yüzden uyarmak ihtiyacı hissediyorum. Yukarıdaki hesap ne ise yükü en çok taban çekiyor. Mesela burs kotasını tamamlayamamış, depresyona düşmüş esnaflar gördüm. Ya da dergi, gazete abonesi toplayamamış, başarılı olamamış üzüntü ile terapiste giden, hayatının anlamını sorgulayan insanlarla karşılaştım.

BEDDUA İLE "BU PROJENİN ARKASINDA BEN VARIM" DEDİ

-Beddua videosunu izlemişsinizdir mutlaka. O videoyu izlerken ne hissettiniz?

Beddua videosunun varlığı ve yayınlanması, operasyonun failinin Fethullah Gülen Hocaefendi olduğunun belgesi haline geldi. Türkiye'de yolsuzluktan dolayı farklı farklı gerekçelerle bir sürü insan bir araya getirilince anlıyorsunuz ki bu projeymiş. Beddua videosu, proje sahibinin Fethullah Gülen ve Pensilvanya olduğunun belgesi haline geldi.

-Cemaat geleneklerinin dışına çıkarak ilk kez beddua videosu ile siyasi iktidara savaş açtı. Bu büyük bir risk değil mi?

Cemaat aslında hep saklanır, Fethullah Hoca hep tedbirlidir. Tedbir orada yoktu. Belki de ilk defa tedbirsiz ve olduğu gibi siperden meydana çıkma teşebbüsüydü o. Siperden meydana çıkarsanız ya yeneceğinize çok ciddi inanmışsınızdır ya da yenilecekseniz geri dönüş yoktur.

-Sizce bu kavganın sonunda ne olur? Siyaset mi kazanır sivil vesayet mi?

Siyaset millet iradesidir. Onun kazanması gerekiyor. Yani bir sivil toplum kuruluşu siyaset üzerinde sandık dışı bir takım baskı haklarına sahiptir. Buradaki sorun siyasi "erk"in yanında ya da karşısında durmanız değil yerine geçmeye çalışmanızdır. Gayrımeşru olan budur. %50 ile seçilmiş bir Başbakan var. Bunun da seçime kadar yolu var. Bu bizim irademiz bizim namusumuzdur.

MUHALEFET PARTİSİ LİDERİ GİBİ DAVRANMAK GÜLEN'E KAYBETTİRİR

-Bu kavganın sonucunda bir uzlaşma ihtimali görüyor musunuz?

Fethullah Gülen ile Tayyip Erdoğan'ı aynı kefeye koyup kıyaslama hakkımız yok. Tayyip Erdoğan'ın zemini siyaset. Adını koymuş, seçime gitmiş kazanmış, kaybetmeyi göze almış orada duruyor. Fethullah Gülen'in ya da onun adına konuşanların meydana çıktığı yok. Ayrı bir alanda duruyorlar. Değerlendirmeyi yaparken Fethullah Gülen'i muhalefet partisi lideri gibi görmeye çalıştığımızda en önce Fethullah Gülen kaybeder.

CEMAAT "YA BENİMSİN YA TOPRAĞIN" DİYOR

-Sizce Cemaat bu krizden çıkışta nasıl bir yöntem izlemeli?

Bir bilinç dönüşümü yaşamaları gerekiyor. Kapalı toplumdan çıkmaları gerekiyor. Kapalı toplum olunca hep birbirimizi kandırmaya başlarız.

Cemaatte "Ya benimsin ya toprağın" anlayışını görüyorum. Öyle bir saldırı yapacaklar ki kendileri de kaybedecekler, karşıya da kaybettirecekler. Pirus zaferinde yazdım ben. Komuta şehri alıyor ama aldığı şehirde adam yok. Ordusunda da adam kalmamış. Zaferi kutlayacağı kimse yok. O noktaya gelmez umuyorum…

Sabah

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Hocaefendi Cemaatinde ki değişim ve NUR CEMAATİNİN tavrı ne olmalı?

 

Şu an Ülkemizde yaşanmakta olan ızdırap ve elem verici, kalbleri dağlayan, ciğerlerimizi parçalayan gelişmelerden (ehli iman ve mü'minler arasında cereyan eden ihtilaf, tartışma, münakaşa ve çatışmadan) hiçbir mütedeyyin Müslüman gibi ben de memnun olmuyor ve sevinmiyorum. Aksine çok üzülüyor ve rahatsız oluyorum. Ama ehl-i İmanın, mü'minlerin aldanmaması, aldatılmaması, istismar edilmemesi ve yanlış yönlendirilmemesi için hak ve doğru bildiklerimizi söylemeli, anlatmalı ve açıklamalıyız.

 

Malum hareketinin, çok açık ve net olarak mevcut AKP hükümeti ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a muhalefeti ve sert tenkitleri yaklaşık 1 yıl önce başlamış, şiddetini gezi olayları esnasında arttırarak, şu an ki husumet, düşmanlık, yıkma ve yok etme düzeyine ulaşmıştır. Camia denge ve akl-ı selimini kaybetmiş bir şekilde meşru, gayr-i meşru her yolu ve yöntemi mubah sayarak Tayyip bey ve AKP’nin üzerine saldırmaktadır. Sanki karşılarında bir Deccal ve Stalin döneminin halkını öldüren Kominist Partisi veya Hitler’in Yahudicikleri yok eden Faşist partisi var gibi bir tavır, ölümüne bir taarruz uygulamasında ve beyin kimyasalları tamamen bozulmuş bir ruh hali içerisindeler.

 

Ayni camia yaklaşık 3 sene öncesinde ki Referandumda da, Bu referandumu bir nevi Tayyip bey ve AKP hükümeti hakkında gensoru ve güvenoyu haline dönüştüren; muhalif partilere ve Tüsiad’a, masonlara kısacası şer cephesi ve güçlerine karşı; “mezardaki ölülere bile evet oyu kullandırmalıyız.” diyecek kadar Tayyip bey ve AKP hükümetine (tabiri caizse) ölümüne destek ve yardımcı olmuştu. 1-2 sene gibi kısa bir zaman zarfında ne oldu da (teşbihte hata olmaz) bu arkadaşlara vahiy mi geldi de böylesine 180 derece dönüş yaptılar? Referandum da mücadele ettikleri şer cephesi ile şimdi ittifak edip ehl-i Hakka karşı savaşıyor, saldırıyorlar. O şer cephesini İhtida mı etti zannediyorlar?

 

Yoksa kendi hareketlerinin başın da ki zat’ın MEHDİ olduğunu mu fark ettiler? MEHDİ’nin 3.cü vazifesini mi gerçekleştireceklerine inanmaya başladılar? Veyahut camianın liderini, Mehdi’den sonra gelecek zat olarak mı görüyorlar?

Ne oldu da 1-2 sene gibi çok kısa bir sürede böylesi abes, şaşırtıcı ve sert bir dönüş yapıp; İman hizmetinden, siyaset çamuruna balıklama bir dönüş ve dalış yaptılar. Milyonlarca mütedeyyin Müslüman ile Yüzbinlerce ihlaslı, fedakar, hamiyetli, samimi, halis niyetli, masum cemaat mensubu, dost ve sempatizanını da şoka sokup, hayret, şaşkınlık, hüzün ve elem içerisinde bıraktılar.

 

Hazret-i Üstadın vefatından sonra NUR hizmetlerini deruhte etmekte olan ağabeylerden muhterem ZÜBEYİR GÜNDÜZALP, Hizmete maddi yardım etmek isteyen bir çok kimsenin, zenginin yardımını (Hazret-i Üstadından gördüğü gibi) almazdı. “PARA VEREN AKIL DA VERİR KARDEŞİM!” diyordu. Ne kadar haklı olduğu, daha da doğrusu Risale-i Nur hizmet düsturlarının isabetliliği, 45-50 sene sonra dahi ortaya çıkıyor, devam ediyor ve anlaşılıyor. Gülen hareketine sponsorluk, reklam, bağış, himmet, teberru, yardım v.b gibi adlar altında para verenlerin akılda verdikleri” yaşamakta olduğumuz son huruç ve başkaldırı, paralel devlet yapılanmalarını ortaya çıkmasından sonra çok daha net anlaşılmakta ve görülmekte.

 

Demek ki; Koçlar, Şahenkler, Sabancılar, Boynerler, Kıraçlar, Demirörenler, Cinerler, Günallar, İpekler, A. Doğanlar, TÜSİAD çılar, Masonlar, Musevi cemaati temsilcileri v.b gibi güç ve şer odakları boşuna öpmemiş hareketin önder, mütevelli, mürşid ve akil adamları sayılan CEMALİ BABA ve yoldaşlarını.

 

Bazı durum ve şartlarda; "tarafsızlık şıkk-ı muhalifi iltizamdır." Böyle bir fitne ve fesad döneminde ehl-i tahkik olmayan % 80 avam-ı mü'minin kandırılabilir. Bu kandırılma ve istismar İslam dünyasında maalesef çok yaşanmıştır ve acı ve ızdırap dolu sonuçlar vermiştir ve halende vermektedir. Her ehl-i tahkik, şuurlu mü'min feraset ve basireti ile Hakkı ve hakikatı görebilmeli, tanıyabilmeli, anlayabilmeli ve savunabilmelidir. Yoksa halkın % 80’ ini oluşturan, tahkik sahibi olmayan mü'mini kim yanlışa sevk edilmekten, menfi şekilde kullanılmaktan, alet edilmekten, aldanmaktan ve hatalı hareketten koruyacak ve kurtuluşuna vesile olacak?

 

Bediüzzaman hazretleri 31 Mart vak'asında, Şeyh Said isyanında, Ahmet Emin Yalman suikastı ve sonrasında ki gelişmelerde, Millet partisi kuruluşunda, Dersim olaylarında, Tan matbaası baskınında, ittihad-ı İslam partisi kuruluş teşebbüsünde v.b. gibi ülkemizde huzur, asayiş ve emniyeti bozacak, kan akıtılacak, Müslümanlar arasında husumete, ayrılığa, kamplaşma ve kutuplaşmalara sebebiyet verecek, birlik, beraberlik, dayanışma ve kardeşliği bozacak olay, tuzak, provokasyon, hareket ve teşebbüslerde hiçbir zaman tarafsız kalmamıştı. Haktan, adaletten, doğruluktan, asayiş ve emniyetin korunmasından yana tavır almış. Hizmet metodu olarak daima ‘müsbet hareket’ tarzını benimsemiştir. Hatta alem-i İslam da ki, Müslümanlar arasında çıkan fitne, nifak, fesad hadiselerinde de, İttihad ve ittifakın bozulmasına yönelik hareket, plan ve tuzaklara da kesinlikle ilgisiz kalmamıştır. (ihvan-ı müsliminin başına gelenlere ve diğer Müslüman Arap ülkelerinde çıkartılan kriz, kaos ve ihtilaller de olduğu gibi.)

 

Zaten Cenab-ı Allah’ın her asırda gönderdiği MÜCEDDİD’lerin asli vazifesi; Kur’an ve Hadislerden istihrac ettiği ve aldığı feyizle Müslümanların O asırda ki ihtiyaçlarına cevap vermek, İmanlarını kuvvetlendirmek, şuurlandırmak, akl-ı selim, istikamet ve sırat-ı müstakim çizgisinde hareket etmelerini sağlamak. Müslümanlar arasında ki İttihad, ittifak, uhuvvet ve muhabbeti yeniden te’sis etmek veya kuvvetlendirmek. Alem-i İslam da irşad vazifesini yaparak Müslümanlara doğru islamiyeti tebliğ edip öğretmektir.

 

Üstad BEDİÜZZAMAN Said Nursi hazretlerinin vefatından sonrada O’nun varisleri, hizmetkar ve temayüz etmiş talebeleri olan ağabeyler, oluşturdukları istişare heyetiyle Nur hizmetini, Üstad’larının tesis ettiği ‘müsbet hareket’ hizmet metoduna uygun şekilde devam ettirmişlerdir.

 

Cemaat içeresin de çıkartılan “yazıcılık” hadisesinde, Müslümanların siyasete alet edildiği, şehamet duygularının istismar edildiği, Müslüman, sağ ve muhafazakarların oylarının bölünüp parçalandığı siyasi parti kurulma dönemlerin de, Müslüman ve milliyetçi gençlerinde silahlı çatışmalara çekildiği 60’lı-70’li yıllarda, "seçimlerde müslümanların sayısı belli olacak" iddialarının siyaset meydanlarında dillendirildiği zamanlarda, Milli duyguların istismar edilerek siyasete alet edildiği durumlarda, Yapılan ihtilaller de, darbe teşebbüslerinde, en son 28 Şubat postmodern darbesinde, Başörtüsü yasaklanma zorbalığında, Risale-i Nurları tahrifine yönelik sadeleştirme ve bu gibi teşebbüslerde, Risale-i Nur cemaati tarafsız ve sessiz mi kalmıştı? Hayır. Cemaatin İstişare heyetlerinde alınan kararlarla Nur cemaatinin fikri, düşüncesi, görüşü ve değerlendirmesi basın aracılığı ve lahika mektupları yoluyla hem halkımıza, hem alem-i İslam’a hem de cemaat mensuplarına duyurulmuş, iletilmiştir.

 

60’lı yıllarda Papa’nın Türkiye’yi ziyaretinde diğer bütün Müslüman camiaya rağmen farklı bir yaklaşım sergilememişler miydi?

(Aşağıda hadiseyi izah eden bir hatıraya yer veriyorum.)

 

Son asrın müceddidi Bediüzzaman hazretleri ve O'nun talebelerinin; fırtınalar, gelişmeler, çalkantılar, hadiseler ve akımlar karşısında bir fikri, görüşü, duruşu ve tavrı hiç olmaz mı? İslam ümmetinin, ehl-i imanını arasında ki ittihad, ittifak ve tesanüdü bozmaya, zayıflatmaya, şikak ve nifak oluşturmaya yönelik teşebbüsler karşısında; Fitneyi, ifsadı tespit ve teşhis etme ve önleme gibi bir vazifeleri olmaz mı? 6.000 küsur sayfalık külliyattan ve Hazret-i Üstadımızın hayatından kimin doğru, kimin yanlış, hangi davranış ve yöntem hatalı, hangisi hatasız belirleyip, çıkaramaz mıyız? Nur cemaati bu teşhisi yapmaktan aciz mi?

 

"Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir."

diye haykıran Bediüzzaman hazretleri, müslümanlar arasında çıkan kavga, niza ve ihtilaflarda Hak'tan yana taraf olmaması, Hakkı, sıdkı, adaleti, asayişi, fazileti savunmaması düşünülebilir mi?

 

Son olarak şunu söylemeliyim ki; Benim tespit ve yorumlarım hatalı ve yanlış ise düzeltmek, hak olanı ve doğruları söylemek, Risale-i Nur cemaatinin görüşü ve tavrı nedir bunu açıklamak. Beni iftira, yanlış, mübalağa, gıybet, hata, vebal ve günah işlemekten korumak ve kurtarmakta ehl-i tahkik mü'minler olarak sizin vazifenizdir.

 

En kalbi muhabbet ve hürmetlerimle.

Erdoğan Esenkal

 

 

Pek muhterem Mehmet Kırkıncı Hocamızın Hatıralarından:

Bir gün Mustafa Polat koltuğunda çantasıyla saat on civarı Avukat Bekir Berk’in yazıhanesine geldi. O zamanlar haftalık İttihat Gazetesini çıkarıyordu. Zübeyir Ağabey’in her gün yazıhaneye geldiğini bildiği için:

“Hocam, Zübeyir Ağabey geldi mi?” diye sordu. Henüz gelmediğini söyledim ve “Hayırdır?” dedim.

“Papa Türkiye’ye geliyor. Şevket Eygi Yeni İstiklal Gazetesinde Papa hakkında ağır sözler yazmış. Acaba biz ‘İttihad gazetesine bu konuda neler yazalım?’ diye sormaya geldim.” dedi.

“Şevket Eygi iyi yapmış, sende benzer şeyler yaz.” dedim. “Olmaz Hocam! Bu çok mühim bir mesele. Korkarım hata yaparız. Zübeyir Ağabeye danışmam lâzım.” dedi.

Biraz sonra Zübeyir Ağabey geldi. Mustafa Polat durumu anlatınca:

“Ne yazacaksın, elbette hoş amedî edeceksin. ‘Hoş geldin, sefa geldin!’ diye yazacaksın.” dedi ve ilave etti:

“Üstadımız da 1952’de İstanbul’a geldiğinde Büyük Ada’ya giderek Athenagouras’ı ziyaret etmişti.

“Eğer onun hakkında iyi şeyler yazmazsanız Fener Patriğinin yanına gider. Bu memleket aleyhinde menfi kararlar alırlar.” dedi.

Mustafa Polat da Papa hakkında güzel bir yazı kaleme aldı.

Bir zaman sonra bir maslahat gereği Bekir Bey ile birlikte Başbakan Süleyman Demirel’in ziyaretine gittik. Sohbetimiz sırasında bir ara şunları söyledi; “Yahu bu bakanlarımızın çoğu sıhhatli düşünemiyorlar. Papa geldiğinde, “Sakın biz buna sahip olmayalım. Nereye giderse gitsin.” dediler. Ben de, “ Papayı, devlet olarak biz misafir edelim. Eğer biz ona sahip çıkmazsak Fener-Rum Patriğine gider. Orada memleket aleyhinde kararlar alırlar. Eğer onu biz misafir edersek, biz de onunla gideriz. Hiç olmazsa konuştuklarını dinleriz.” dedim. Fakat bunu kabul ettirmekte çok zorlandım.” dedi. O bunları söylerken Zübeyir Ağabey’in sözleri aklıma geldi. Süleyman Bey bir politikacı ve devlet adamı olduğu için bunu bilmesi normaldi. Ama Zübeyir Ağabey’in bunu anlamasına çok hayret ettim.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Paralel yapının dehşete düşüren ses kayıtları

15.02.2014 07:43

Yargı darbesiyle AK Parti hükümetini devirmek için art arda operasyonlar yapan paralel yapının yüksek yargı üyesi hakim ve savcılara yönelik talimatlarını içeren ses kaydı ortaya çıktı.

 

Ankara'daki hakim ve savcılara dinletildiği belirtilen kayıttaki ifadeler şok etkisi yarattı. 19 maddenin sıralandığı kayıtta "Hizmetin bekaası için Türkiye'nin feda edilebileceği", "takiyye, inkar ile her yolun kullanılabileceği", "insanların zaaflarıyla tehdit edileceği", "Seçimlerde yüzde 65 ile bile gelseler dosyalarla götürüleceği" gibi dehşet ifadeler dikkat çekti.

 

Başbakan Erdoğan'dan 'Uzun' diye sözedilen kayıtta "MOSSAD, CIA ve diğerleri Uzun'u götürmek istiyor" deniliyor.

 

Seçimlerden galip çıksa bile

 

Kayıtta, AK Parti'nin seçimlerden galip gelmesi halinde yargı darbeleriyle götürülmesinin hedeflendiği şöyle dile getiriliyor: "Ok yaydan çıktı bir kere. Bu safhadan sonra geri dönüş 'yok olmamız' anlamına gelir. Onun için tüm imkanlar kullanılarak taarruz tek yoldur. Önümüze kim çıkarsa ezip geçeceğiz. Seçimlerde yüzde 65 ile bile gelseler, dosyalarla götürmek zorundayız. 44 yılda ördüğümüz hırkayı 'buyrun siz giyin' diyecek değiliz." Kayıtta, istenilen sonucun alınması için "Komünist, faşist, Alevi ve CHP'li farketmez herkesle ittifak edin" talimatı veriliyor.

 

Gerekirse Türkiye feda edilir

 

Yüksek yargı mensuplarına yağdırılan telkinler bunlarla sınır değil. 'Hayrı kesir için şerri galil irtikap edilir' (Büyük bir fayda için küçük kötülük yapılabilir) denilerek örgütün çalışma prensipleri belirtililiyor. "150 devlet içinde hizmet hareketimiz ve müesseselerimiz var" ifadesiyle başlayan kayıtta "Bu hizmetin bekaası için gerekirse Türkiye feda edilir. 5 bin savcı o kadar hakim, onbinlerce polis ve asker şehit olmaya hazır. Kayıplar önemli değil. Türkiye'deki mücadelede ABD'nin yanında yer alırsak güçlü çıkarız" ifadeleri yer alıyor.

 

Yıpratmak için her yolu kullan

 

Şok kayıtta, hükümeti yıpratmak için her türlü yolun kullanılması gerektiği dile getirilerek şu talimatlar veriliyor: "Tedbir, inkar ve takiyye ile her yolu kullanarak mücadele edeceksiniz. 93'ten sonra mütevelli olanlara yetki verilecek. 93'lü yıllarda hizmete girenler bugün yapılıp söylenenleri geçmişle mukayese edip sorguluyorlar. Bunlarla bir sonuca varmamız mümkün değil. İstişareye tabi olunacak. Orada tebliğ edilenlere mutlak itaat edilecek. Başbakan bu gücü tahmin edemediği için baş edeceğini düşünüyor."

 

Herkesi zaaflarıyla baskı altına alın

 

Fişlemelerle birçok kişinin bilgilerinin ellerinde olduğunu ve gerekirse bunların kullanılacağının belirtildiği kayıtta şöyle deniliyor: "Bütün bilgiler her alanda amir, memur, hakim, savcı, asker, general, vali, müsteşar, esnaf ve talebe sayı ve özellikleriyle masamızda. Herkesi her an 'hain ilan ediliriz' endişe ve baskısı altında tutun. Gerekirse zaaflarını açıklamakla tehdit edin. Hizmetimizi muhafaza için güçlü olandan yana olmak esas düsturumuz olmalı. Türkiye'deki mücadelede ABD'nin yanında yer alırsak güçlü çıkarız."

 

Uzun'un gitmesi için halisane dua edin

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef alan kayıtta, Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın da açıkladığı "Uzun adamın ölmesini bekliyorlar" sözünü doğrular ifadeler yer aldı. Kaydın o bölümü ise şu ifadeleri içeriyor: "Üç yıldır Uzun'un ölümü için dua ediliyor. Hala ayakta. Demek ki halisane dua etmiyorsunuz. MOSSAD, CIA ve diğerleri Uzun'u götürmek istiyor. Bize de onun akılsız davranışları yüzünden '159 ülkedeki okullarınızı kapatırız ya da RTE'yi götürüsünüz' diyorlar. Hizmetimizin selameti için 1 kişi veya ülke gitse ne olur."

 

Star

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

*

*

Gülen Hareketi ve hakikatin dengesi

*

METİN KARABAŞOĞLU

Sabah

Gülen hareketi eklektik, faydacı ve cemaat-odaklı bir din anlatısıyla öne çıkıyor.

İnsanın hakikatle imtihanı, hakikati bulması ve bilmesiyle bitmiyor. Hakikatin birçok renk ve veçhesi olduğu için, bu kez, bu renkler ve veçheler ortasında hakikatin dengesini bulması gerekiyor.

Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî, birbirini takip eden iki önemli risalesinde (24. ve 25. Söz) bu konuya değinir ve hakikatin kıvamını bulamamış, bu yüzden haktan uzaklaşmış akımların iki problemle mâlûl olduğunu ortaya koyar: ilk olarak, hakikati, sadece kendi gördükleri renk ve veçheden ibaret sanmaları. İkinci olarak da diğer mü'minlerin müktesebatını görmezden geldikleri veya küçümsedikleri için, kendi görüşlerini onların gördükleriyle tamamlayıp dengeye kavuşturamamaları. Sonuç? Hakikatten beslenen, ama hakikatin dengesinden mahrum; kaymalara ve hatta sapmalara açık bir din dili, algısı ve anlayışı...

 

Asr-ı Saadet anlatısı

Fethullah Gülen hareketinin başlangıcından bugüne yaşadığı eksen kaymasını da, işte bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Bu hareket, meşruiyetini dayandırdığı asıl zemin olarak 'din dili' açısından gereğince irdelenmiş durumda değil. Onu bu açıdan irdeleyen az sayıdaki analiz de, daha ziyade hareketin içerdiği 'seçilmişlik' algısına ve 'mesiyanik/kurtarıcı' söylemine odaklanmış durumda.

Oysa Fethullah Gülen'in ortaya koyduğu dinî/sosyal/siyasal çerçevenin, bu 'tartışmalı' konulardan da önce, apaçık olguları okurken gerçekleşen ve dolayısıyla gerçeklik algısını bozan başkaca boyutlarıyla da irdelenmesi gerekiyor. Meselâ, hangi boyutlarıyla? En başta, harekete dindar veya dinî tebliğe yatkın insanlar nezdinde bu kadar geniş ve derin bir etki kazandıran belki en önemli unsur olarak, Asr-ı Saadet anlatısıyla...

Şu açık bir gerçek: İlk vaazlarından bugüne, Fethullah Gülen kendi duruşunu ve hareketini, Hz. Peygamberin yaşadığı dönem olarak Asr-ı Saadet'ten ve sahabi hayatlarından sunduğu örneklerle inşa etti. Ama bu, Asr-ı Saadet'in Gülen'in zihnindeki 'toplum,' 'dünya' ve 'gelecek' adına 'inşa edilmiş' bir tasviriydi. Gülen'in 1970'lerde ana akım Risale-i Nur hareketinden kopuşunu izah sadedinde getirdiği 'Ben de Ebu Zer gibi...' söylemi! Gerçekten dediği gibi Gülen'in ayrılışı 'Ebu Zer gibi' idiyse, Hz. Peygamber'in şu uyarısını da dikkate alması gerekiyordu: "Ey Ebu Zer! Ben seni zayıf (hassas) bir kimse görüyorum. (...) Öyleyse, iki kişi üzerine bile emîr olmayasın." 'Ebu Zer gibi'ler için de bağlayıcı bu uyarıya karşılık, dinden siyasete, ekonomiden akademiye her konuda emîr olmaya talip bir Gülen portresi çıkıyor karşımıza...

Paralelinde, Ebu Zer çizgisinin tam aksine, 'Emevîleşmiş' bir cemaat tablosu...

Benzer bir durumu, cemaatin sonraki dönemde ortaya koyduğu yaklaşımlara dinî kesimden gelen itirazlara karşı kullandığı Hudeybiye söyleminde görmek mümkün: "Resûlullah'ı da Hudeybiye'de anlayamamış, itiraz etmişlerdi!" Oysa Hz. Peygamber, Hudeybiye'de sahabilerin itirazına karşı "hikmetimden sual olunmaz" dememişti. Bilakis, Hudeybiye'den dönüş yolunda nâzil olan Fetih sûresiyle, bizzat âlemlerin Rabbi, Resûlünün yaptığı o anlaşmanın hikmetini sahabilere izah edecekti. Yani, Hudeybiye'den çıkan ders, bir dinî liderin sorgulanamazlığı değil, 'hikmetinden sual etme'nin erdemi ve 'hikmeti izah etme'nin gerekliliğiydi! Gülen hareketinde gerçeğin 'olduğu gibi' değil, 'kurgulanan geleceğin gerektirdiği gibi' sunulduğu bu din anlatısını, hadis ve sünnet bağlamında da görmemiz mümkün. Yine bir örnekle açıklamak gerekirse; hareketin dinî söylemi içerisinde hizmet adına varını yoğunu feda etme adına 'infak' ve 'feragat'a dair hadislerin sıklıkla aktarıldığını görüyoruz. Ancak, bu hadis okumalarında 'verme'nin adresine dair bir zaaf çıkıyor karşımıza; Hz. Peygamberin 'uzak'lardaki hizmet adına 'yakın'ları öteleyen değil, önceleyen bir infaka mü'minleri yönelttiğini ortaya koyan sahih, bütüncül ve dengeli bir sünnet anlatısı değil...

 

Seçilmiş ve seçmeci

Resmin 'kullanışlı' unsurlarını öne çıkaran, diğer unsurları ise göz ardı eden bu seçici ve faydacı tutumu, fıkha dair yaklaşımda da görüyoruz. "Rüya ile amel edilmez" hükmüne rağmen belli bir düşünceyi/eylemi dayatmada rüyaların ısrarla kullanılması; 'füruat,' 'içtihad' ve 'maslahat' gibi kavramların 'zaman ve zemine uygun' kullanımı bunun örnekleri.

Kur'ân'ın kadın, tesettür veya Yahudiler üzerine hükümlerinin 'zaman ve zemine göre' yeniden yorumlanması da...

Bütün bu örneklerin gösterdiği üzere, Gülen hareketi eklektik, faydacı ve cemaat-odaklı bir din anlatısıyla öne çıkıyor. 'Seçilmişlik' algısı içeren 'bâtınî' bir söylemle de desteklenen; kendi gördüğünü ümmetin nezdinde müzakereye açmak yerine, bu eklektik/ bâtınî söylem üzerinden ümmete dayatan tekçi ve mutlakçı bir anlatı hem de! Bu anlatıdaki en önemli problem, 'bilmemekten' değil, 'algının ve ilginin seçiciliği'nden kaynaklanan bir seçmecilik... Bilgideki bu filtreleme, yorum ve uygulamada 'hakikatin dengesi'nin yitirilmesi sonucunu getiriyor. Dahası, verili bilginin araçsallaşması; kişinin hakikate göre biçimlenmesini değil, kişinin hakikati kendine göre biçimlendirerek yeniden inşa etmesi sonucunu doğuruyor.

Gerçeklikten bu şekilde kopan bir dinî söylemin bugün varıp dayandığı yerden, herkesin alması gereken çok önemli dersler var. 'Seçilmiş,' 'seçmeci' ve 'tekçi' her türden anlayışa karşı tedbiri elden bırakmamak, bu derslerin en birincisi...

*

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

15 Şubat 2014 Cumartesi 15:10

 

Risale-i Nur'u, Bediüzzaman'ı hatırlattım cemaatle ilişkim sonlandırıldı

 

Latif Erdoğan, hayatında meydan gelen değişmeleri ve sebeplerini açık açık yazdı

 

Risale Haber-Haber Merkezi

 

Latif Erdoğan, hayatında meydan gelen değişmeleri ve sebeplerini açık açık yazdı. Erdoğan'ın*Yeni Akit'teki yazısı aynen şöyle:

 

Hasbihal

 

Büyük felaketler öncesi fert ve toplumlarda zaaf çözülmeleri baş gösterir. Vücuttaki ağrı ve sızılar, hastalık ve arızaların habercisi olduğu gibi,*zaaf çözülmeleri*de bela ve musibetlerin habercisidirler. Her kıyamet yakındır ve her kıyamet sadece bir sayhadan, kısa süreli bir çığlıktan ibarettir.

 

Kaptanın gerçek niyeti, kendisiyle birlikte gemiyi batırmaksa, tayfaların gayreti anlamsızdır.*Gemi battıktan sonra kaptanı değiştirmeye kalkmak ise abesle iştigalden başka yorumu olmayan şaşkın haldir.

 

En büyük aldanma, insanın kendini aldatabileceğine aldanmasıdır. Müflis tüccar teselli arar. Azığı hayal olanın suyu seraptır.*

 

Evet, şimdilerde, Grubun gurubu objektife böyle yansıyor; görüntü değiştiğinde sözlerimiz de kuşkusuz değişecektir..

 

Bizim davamızın ana ekseni ve besleyici damarı Risale-i Nurdur.*Risale-i Nur ise her biri diğerinde akseden 130 parçadan oluşan nurani bütünlüğün adıdır. Bu bütünlük ve birbirinde aksediş sebebiyledir ki, Risalelerin her bir parçası, bütüne ait feyiz ve bereketin hepsini taşır.*Hangi risale okunsa, bütünü okunmuş gibi istifadeli olur.*Bu mazhariyet, Kur’an-ı Mucizülbeyandan, onun muhteşem ve mümtaz tefsirine intikal ile gerçekleşmiş çok özel bir mevhibedir; Risaleleri referans göstererek kaleme alınmışlar da dahil, günümüze ait hiçbir eserde bu özellik yoktur; dolayısıyla onlardan istifade de konuyla ve okunan kısımla sınırlı kalmak durumundadır.

 

İmdi, bu*Risalelerin hocası da yine kendisidir. Araya koyacağınız her hoca, ondan istifadenizi azaltmaktan öte bir mana ifade etmeyen perdelerdir; Risale-i Nur’un saf, duru, berrak ışık huzmelerinin kalbinizde, ruhunuzda, vicdanınızda, aklınızda, nefsinizde ve nihayet maddi manevi bütün mahiyetinizde yerleşmesine engeldir. Bu tür engellere maruz kalmanın keyfiyete verdiği ve vereceği zarar ise her türlü izahtan varestedir.

 

Benim yaptığım, bu hakikati görüş ve bu asla dönüştür.Çağrımın mahiyeti de budur. Yoksa ne bir toplulukla ne de o topluluğun kanaat önderi kişilerle olumsuz anlamda hiçbir münasebetim, hiçbir alışverişim yoktur.

 

Ne yaptım ve ne yapıyorum:*Kur’an tilavetim ve diğer evrad ü ezkarım dışında sürekli Risale-i Nur okuma ve müzakeresiyle meşgul oluyorum.*Haftada en az dört gün Risale-i Nur derslerine hayati bir engel olmazsa, iştirak ediyorum. Bu halin bana verdiği manevi haz ve zevki, dünyevi hiçbir şeye değişmem, değişemem. Bu hal üzere yaşayıp bu hal üzere ölmeyi de Rabbimin sonsuz kerem ve lütfünden diliyor, dileniyorum.

 

Geçmişte, düşüncelerini önemsediğim bir muhterem zat, “Ben zıplasam, zıplasam, yine zıplasam, Bediüzzaman’ın topuğuna yetişemem” derdi.*Bediüzzaman'ı da görmüş bir başka muhterem zata bu denilenleri aktarıp*mukayese yollu düşüncelerini sorunca, bahsettiğim muhterem kişiye fevkalade hüsnü zannı olmasına rağmen, hakperestliğin verdiği tazyikle birden sarardı, soldu, dudakları ve elleri titreyerek,*mukayese edilmez kardeşim, mukayese edilmez, dedi ve bu sözünü o kadar çok tekrar etti ki, içimden keşke sormamış olaydım, dedim. Gerçek sevgiyi, hakiki dostluğu ben bahsettiğim bu hakperest insanda gördüm. Yakın komşumuz da olan bu rahmetli ağabeyimi her zaman hayırla yâd ettim, etmekteyim. Dokuz- on yaşlarından itibaren onun*Üstada ve Risale-i Nur’a olan bağlılık ve muhabbeti, benim şuur altımın en sağlam blokajıdır.*Bediüzzaman’ın yerine ikame anlamına gelecek her türlü davranış ve algılama öteden beri menfurumdur. Zaten bu şuur eksenini istenen ölçüde koruyamadığım yıllar benim kayıp yıllarımdır.

 

Ne dedim, ne diyorum:*Yirmi senedir, cemaat yapısının harekete dönüştürülmesi gerektiğini söylüyorum. Yani, hantal ve hiyerarşik, bol statülü yapıdan vazgeçilerek zihni birlikteliği baz alan; düşüncesinin cazibe gücüyle ve bütün topluma mal olmuş keyfiyetiyle varlığını sürdüren bir yapıdan söz ediyorum. Fakat*“yönetenleri yönet” felsefesiyle toplum mühendisliği yapanlarca benim tekliflerim oyun bozanlık kabul ediliyor. Neticede yirmi senedir ben dediklerimin bedelini ödüyorum. Altı yedi senedir, yoğun bir şekilde*Risale-i Nurları ve Bediüzzaman’ı hatırlatmalarım birilerinin hiç hoşuna gitmiyor, nitekim o sıralarda yazdığım gazete ile ilişkim kesilerek*yazılarıma son veriliyor..

 

Fakat ben yine dediklerimde ısrar ediyorum. Bu sefer de cemaatle ilişkim sonlandırılıyor.*(Bunu gerçekleştirenler, bana ne büyük iyilikte bulunduklarını bilselerdi, şüphesiz bu iyiliklerini benden esirgerlerdi.) Ne ki, fitneyi uyarır düşüncesiyle, hiçbir ortamda bu konulara girmiyor; kendimi tamamen inzivaya çekiyorum. Gezi olayları patlak verdiğinde ilk uyarılarımı yapmaya başlıyorum. Dış güçlerin ihalesi Cemaate yıkılıp hükümete ve devlete karşı huruç ve kıyam anlamına gelen hareketler başlayınca da, konuyla ilgili görüşlerimi, entelektüel çerçeve içinde kalmak şartıyla, ifade ediyorum.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Cemaatin başına ne gelecek... Gelişmeleri takip edenlerin cevabını en çok merak ettikleri soru bu. Bu soruyu cevaplamadan önce biraz geriye gitmek isterim. Bundan yaklaşık 2 ay kadar önceydi. Başbakan Tayyip Erdoğan durduk yere ilginç bir açıklama yaptı. - Elimde öyle bir dosya var ki, açıklarsam Türkiye’de yer yerinden oynar Hiç kimse, dosyanın içeriği ile ilgili kendisine tek bir soru bile sormadı. Peki; bu dosya neydi ve içerisinde ne vardı? Dosya cemaat ile alakalıydı. Cemaatin en tepe noktasındaki bir isim, elindeki bütün belge ve dökümanları Başbakan Tayyip Erdoğan’a teslim etti. Bu kişinin kimliğini şimdilik açıklamayayım. Sadece şunu belirtebilirim. Cemaat içerisinde çok saygınlığı olan ve cemaat üyelerinin ‘abi’ diyerek hürmet ettikleri bir isim. Küçük bir ipucu daha vereyim. Bu kişinin Tayyip Erdoğan’a bilgi ve belge verdiğini öğrenen cemaat medyası, son zamanlarda bu ismi hedef aldı. Neyse ismi boş verelim. Gelelim dosyanın içeriğine. Dosyada; bugün paralel yapı olarak adlandırılan cemaatin derin faaliyetleri yer alıyor. Bu yapının; CIA bağlantısı, İsrail bağlantısı ve Vatikan bağlantıları belgeleri ile yer alıyor. Devlet içerisinde kurulan yapı ve bu yapıların başlarında bulunan imamların kimlikleri ve görevleri ile ilgili ayrıntılı bilgi var. Bunlar birer bilgi olmaktan öte kasetlerle de desteklenmiş. Değerli okurlarım. Dosyada o kadar çok isim var ki, inanın açıklandığında büyük şaşkınlık yaşayacaksınız. Türkiye eyaletlere bölünmüş. Her eyalete birer ‘imam’ atanmış. Her şehirde ‘şehir imamları’ bulunuyor. Bu imamlar, eyalet imamına bağlı olarak çalışıyor. Eyalet imamları da merkezdeki şura üyesi. Bu şura; belli dönemlerde bir araya gelerek durum değerlendiriyor, kararlar alıyor. Bu kararlar büyük bir hızla hayata geçiriliyor. Şura kararıyla ; ÖSYM soruları çalınıyor. KPSS soruları çalınıyor. Polislik sınavı soruları çalınıyor. Hakim ve savcılık sınav soruları çalınıyor. Buradan çalınan sorular, dershanelerdeki emin oldukları ve kullanılmaya müsait cemaat üyelerine veriliyor. Onlar sınavı kazandıklarında atamaları yapılıyor. Ataması yapılan gençler, girdikleri devlet kurumlarında buranın imamının emrine giriyor. Dershane yaygarasının altında da zaten bu çark var. Dershaneler kapandığında; cemaat, beynini yıkayarak robotlaştırdığı cemaat elemanları ordusundan olacak. Şura'da sadece eyalet imamları bulunmuyor. Yargı imamı, siyaset imamı, polis imamı, medya imamı, üniversite ve eğitim imamı, iş alemi imamı, finans imamı ve bürokrat imamı gibi geniş bir imam kadrosu oluşturulmuş. Bu şura Amerika’ya bağlı olarak çalışıyor. Bu isimlerin tamamı belli olmuş durumda. Şura'nın kullandığı cemaat dışından başka isimler de var. Özellikle medyadan çok ünlü isimlerin nasıl tetikçi yapıldıkları belgelerde ayrıntıları ile yer alıyor. Dosyayı okuyan Tayyip Erdoğan’ın çok büyük şok yaşadığını söylememe gerek yok. Şoktan öte dehşete düştü. Zetan ‘paralel yapı’ ifadesini de bu dosyadan sonra kullanmaya başladı. Tayyip Erdoğan bu dosyayı Başbakanlık Teftiş Kurulu’na teslim etti. Konuyla ilgili MİT’den de, ayrı bir dosya daha geldi. Bu dosya da Başbakanlık Teftiş Kurulu’na verildi. Bitti mi ? Bitmedi. Geçmişte paralel yapının hışmına uğrayan özellikle laik ve Atatürkçü kesimlerden de Başbakanlığa belge yağıyor. Bunun dışında cemaat içerisinde gerçeği görenler de, ellerindeki belgeleri buraya ulaştırıyor. Şunu da belirtmek isterim. Çok sayıda isim soruşturmanın açılmasını bekliyor. Bu soruşturma açıldığında, onlar da ellerindeki belgeleri getirip savcılığa teslim edecekler. Başbakanlık Teftiş Kurulu, bütün bu belgelerin yer aldığı dosyaları 3 savcıya teslim etti. Dosyanın teslim edildiği savcılığın görevine dikkatinizi çekmek isterim. Dosyalar, “Terörle mücadele” savcılarında bulunuyor. Gelelim meselenin başka bir boyutuna. Hepiniz biliyorsunuz Başbakan Erdoğan’ın ofisinde ve evinde böcek bulunmuştu. Bu ülkenin başbakanının evine ve ofisine kadar girip bu böcekleri nasıl yerleştirdiler? Bu ülkenin en iyi korunan adamının evine ve ofisine nasıl girdiler? Hangi güç bunu yapabilir? İlk başta hepimiz bunun uluslararası istihbarat örgütlerinin işi olduğunu sandık. Ama yanıldık. Başbakan Erdoğan’ın evine ve ofisine böcek koyan kişi, cemaat üyesi çıktı. Bilin bakalım hangi cemaatten? Doğru tahmin ettiniz. Böcekleri koyan kişi bir polis memuru. Üstelik Başbakan Tayyip Erdoğan’ı korumakla görevli bir polis memuru. Bana ulaşan bilgi bu. Zaten ismi yakında açıklanacak. Hale bakar mısınız? Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı korumakla görevli bir polis, korumakla görevli olduğu Başbakan’ın evine ve ofisine böcek yerleştiriyor. Buna hainlik demek bile yetmez. Alçaklık bu. Tayyip Erdoğan bu kişiyi adam yerine koyup canını emanet etmiş. Kendisine her türlü imkanı vermiş. O hain, ihanet ediyor. Bunun adı vatana ihanettir. Zaten dava da vatana ihanetten açılacak. Çünkü dinlediği Başbakan’ın konuşmalarını Amerika’ya ulaştırmış. Oradan da İsrail’in istihbarat örgütü MOSSAD’a gitmiş. Bu da meseleyi uluslararası casusluğa sokar. Bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Cemaatin hükümet içerisindeki en sıkı destekçilerinden birisi Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’dı. 10 gün öncesine kadar böyleydi. Bundan 10 gün önce Başbakan Erdoğan, o klasördeki bazı belgeleri Arınç’a gösterdi. Arınç, gördükleri karşısında dehşete düştü. Arkasından da, “canlarını okuyacağız” açıklamasını yaptı. Arınç bile bu hızda döndükten sonra yarın belgeler açıklandığında cemaatin ne hale geleceğini siz düşünün. Savcılar belgeler üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. 3 ayrı konuda dava açılacak. 1- Uluslararası casusluk 2- Vatana ihanet 3- Yasadışı örgüt Bu 3 konu da; ayrı ayrı müebbet hapis gerektiren suçlar. Yani bir kişi 3 ayrı müebbet hapis cezası ile yargılanacak. Cemaatin önemli isimlerinden Hüseyin Gülerce’nin sık sık yazdığı, “Başımıza çok kötü şeyler gelecek” sözünün de altında bu var. Bütün bunlara ilaveten halkın seçtiği bir iktidarı, yasadışı yollarla devirmek için de ayrı bir dava geliyor. Kısaca ‘paralel yapı’, ihtilal yapmaktan da yargılanacak. Başlarına geleceklerden haberdar olan Yargı İmamı, biliyorsunuz Pensilvanya’ya kaçtı. Önce kendi kaçtı, ardından da bütün ailesini Amerika’ya götürdü. Cemaat üyeleri yakında şok üstüne şok yaşayacaklar. Özellikle de kullanılan kesim. Demir parmaklıkların arkasında kimsenin kendilerine sahip çıkmadıklarını görecekler. Bırakın sahip çıkmayı, tanımadıklarını bile söyleyecekler. Hatta 'o çok sevdikleri abi'leri bütün suçu, bunların üzerine yıkmaya çalışacaklar. İşte o zaman gerçeği anlayacaklar ama çok geç kalacaklar. Allahü Teala’ya kulluk yapmayı bırakıp ‘İmam’a kulluk yapmanın cezasını çok ağır ödeyecekler. Keşke cezalarını sadece bu tarafta çekseler. Ama öyle olmayacak. Bu işin bir de öbür tarafı var. “Boynuzsuz koçun hakkını, boynuzlu koçtan alırım” diye buyuran Allahü Teala’nın şaşmaz bir adaleti var. Büyüklerimizden şöyle bir söz işitmiştim: -Bir yaprağın üzerine bir yaprak düştüğünde, alttaki yaprağın hakkı üsttekinden alınacak. Ahrette

onları bu denli hassas bir terazi bekliyor. Esas felaketi, o teraziye çıktıklarında yaşayacaklar. Derin abiler, Ehl-i sünnet vel cemaat’ten ayrılmanın bedeliniv çok ağır ödeyecekler. Allahü Teala bizleri doğru yoldan ayı

rmasın. Bizleri darbeci imamların şerrinden muhafaza eylesin.bu mesaji tanidiginiz herkese yurdumuzun selameti icin ulastirin.

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

[h=1]Taraf'dan çarpıcı fişleme iddiası[/h]

17 Şub 2014 10:44 Samanyolu Haber[h=2]Hükümet, memur adayları için renkli listeler hazırladı. İddiaya göre, kırmızı listeye Cemaat, CHP, Geziciler ve Kürtler girerken, yeni alımlar mavi ve yeşil listeden yapıldı[/h]

 

 

 

 

 

 

 

Taraf Gazetesi bugün manşetine çok çarpıcı bir iddiayı buldu. İşte Taraf Gazetesi'nden yer alan o haber...

AK Parti hükümeti, “paralel yapı” olarak nitelendirdiği cemaat üyelerini, kamu dışında tutmak için “liste formülü” buldu. Buna göre, cemaat üyeleri, CHP’ye sempati duyanlar, Geziciler kırmızı listelerde toplanıyor. Mavi ve yeşil listeler ise kamuda işe alınacak aday adaylarını kapsıyor. Özellikle mavi listeler, AK Parti’nin çekirdek kadrosuna alınabilecek adaylardan oluşuyor. Bu listeye, AK Parti’nin yakınları ile Milli Gençlik Vakfı’ndan yetişmiş kadrolar alınıyor. Kamuda, “gizli fişleme” olarak nitelendirilen, renkli listelerin ayrıntıları şöyle:

 

MÜLAKAT İÇİN LİSTE

 

 

 

Kamu kurumlarında işe alımlar iki aşamalı gerçekleştiriliyor. İlk aşamada, KPSS sınavına giriliyor, ikinci aşamada ise kamu kurumları belirli puanı tutturan adayları sözlü sınava alıyor. Sözlü sınavda, referanslar etkili oluyor. Geçmiş yıllarda, sözlü sınavlara girecek adaylarla ilgili olarak, Başbakanlık’tan, parti yönetiminden ve bakanlıklardan listeler geliyordu. Gezi Parkı Eylemleri ile cemaat arasındaki gerginlik, memur adaylar ı için hazırlanan listelerin de değişmesine yol açtı.

 

 

ÜÇ LİSTE HAZIRLANIYOR

 

 

AK Parti Hükümeti, kamuoyunun tepkisine neden olmamak için, mülakatlara yönelik hazırlanan adaylarla ilgili listeleri renklendirme yöntemi getirdi. Bu yöntem ile, adaylar, kırmızı, yeşil ve mavi olarak sınıflandırılıyor. Bu listeler ise, sınav komisyonu üyelerine dağıtılıyor. Örneğin, 100 kişilik müfettiş alımı için yapılan mülakata, 300 kişi çağrılıyor. 300 kişiden 100’ü yeşil, 50’si mavi, 150’si kırmızı renkli listelerde yer alıyor. Bu renklerin her birinin anlamı bulunuyor ve komisyon üyeleri de listenin rengine göre adaylara puan veriyorlar.

 

 

KIRMIZI: SAKIN ALMAYIN

 

 

Yeni sistemde, kırmızı renkli listelerde, cemaat üyeleri, CHP’ye sempati duyan adaylar, Gezi eylemlerine katılan kişiler ve Kürt kökenliler yer alıyor. Bu listede yer alan kişilerin kamuya girme şansı bulunmuyor. Komisyon üyeleri de, listede yer alan adaylara düşük puan vererek elenmelerine yol açıyorlar. Mavi renkli listede yer alan adaylar ise AK Parti’ye ve Başbakan Erdoğan’a “gönülden bağlı” kişilerden oluşuyor. Bu listeye daha çok AK Parti’ye üyelerinin yakınları ile parti için çalışan kişiler giriyor. Ve, kritik görevlerde yer alacak kişilerde bu listeden seçiliyor. Yeşil renkli listeler ise, çalışmasında sakınca olmayan ve siyasi konularda çok fazla bir bağlantısı bulunmayan kişileri kapsıyor. Bu kişilerden de kamuya alımlar yapılıyor.

 

MALİYE’DE UYGULANDI

 

 

Kamuda, “gizli fişleme” olarak nitelendirilen, renkli liste uygulamasının birçok kamu kurumunda hayata geçirildiği öğrenildi. Bu kurumlar arasında, Maliye Bakanlığı’na bağlı Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı’nın da olduğu bildirildi. Vergi Denetim Kurulu’nun, geçmiş yılın son çeyreğinde yaptığı müfettiş alımlarında, renkli listeleri kullandığı kaydedildi. Mülakatlarda, komisyon üyelerine mavi, kırmızı ve yeşil renkli listelerin dağıtıldığı ve bu listlere göre alım yapıldığı iddia edildi. Maliye Bakanlığı kulislerinde, yazılı sınavdan yüksek puan aldığı halde kırmızı listede olduğu için birçok müfettiş adayının elendiği konuşuluyor. Konuyla ilgili olarak ise bazı adayların dava açmaya hazırlandığı da öğrenildi.

 

 

MGV YENİDEN GÖZDE OLDU

 

 

Öte yandan, bugüne kadar kadrolarını daha çok Gülen Cemaati üyelerinden seçen AK Parti, son dönemde paralel yapı tartışmaları ile birlikte Milli Gençlik Vakfı’na yöneldi. Bu kapsamda, adaylar hakkında yapılan araştırmalarda, MGV yurtlarında kalıp kalmadığı sorgulanıyor. MGV’ler merhum Necmettin Erbakan’ın en büyük projeleri arasında gösteriliyor.

 

 

 

 

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

[h=1]Ekrem Dumanlı'dan camiayı karalamaya çalışanlara sert tepki[/h]

17 Şub 2014 11:03 Samanyolu Haber[h=2]Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Hizmet hareketine yapılan saldırıları köşesine taşıdı.[/h]

 

 

 

 

 

 

 

  • " Hizmet Hareketi ’ne günde on kez tehdit savuran Başbakan, tek bir cümleyle bile KCK ’yı ağzına almıyor."

  • "PKK lideri Abdullah Öcalan’ın posterleri billboardlara asılıyor. Ne Başbakan’da bir tık var, ne AK Parti yetkililerinde"

  • "Sanılıyor ki ma’şeri vicdan uyuyor. Ve sanılıyor ki zulüm sonsuza kadar sürecek, kirli planların hesabı sorulmayacak"

  • "Tarih boyunca, “din mazlumları”, ehli küfürden çektikleri çilenin belki yüz katını, maalesef, ‘ehl-i iman’dan çekmişlerdir"

  • "Fethullah Gülen Hocaefendi’ye zarar vermeye kalkışırsanız tarih, adınızı Yezid’lerin, Haccac-ı Zalim’lerin yanına kaydedecek."

Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı bugünkü köşesinde, bu ülkenin bir bölgesinde bölücü paralel örgütün kimlik kontrolü yaptığını, vergi topladığını, ceza kestiğini kaydederek, Başbakan’ın bu konuda tek bir kelam etmediğini tek gündeminin Hizmet Hareketi’i olduğunu yazdı. Dumanlı, "Peşinen söyleyeyim ki uzun bir zamandan beri fettan bir üslupla sürdürülen mesnetsiz çete/örgüt suçlaması ile 76 yaşına gelmiş Fethullah Gülen Hocaefendi’ye zarar vermeye kalkışırsanız tarih, adınızı Yezid’lerin, Haccac-ı Zalim’lerin yanına kaydedecek" ifadelerini kullandı.

İşte Ekrem Dumanlı'nın o yazısı:

HESABINI VEREMEZSİNİZ!

Bir caminin girişinde yaşlıca bir adam karşıma dikiliverdi. Tanımıştı ve bir şey söylemek istiyordu. Dedi ki: “Nerdeyse yirmi yıldır bu insanlara oy veriyorum; ama hayallerim yıkıldı…” Teskin etmek istedim, fırsat vermedi, “Âlim bir insana bu kadar ağır hakaret etmeye kimin hakkı var kardeşim!” dedi.

Cümleler boğazına düğümleniverdi. Teselli etmek istedim; lakin beni dinleyecek durumda değildi. Cami kapısında rastladığım bu kişi ile birkaç gün önce misafir ettiğim bir yakınımın hissiyatı aynıydı. 85 yaşındaki büyüğüm, “Her namazdan sonra Başbakan’a dua ederdim; şimdi yaptığı hakaretler vicdanımı sızlatıyor…” demişti. Benzer bir hadiseyi geçenlerde katıldığım bir törende yaşadım. Hiç ummadığım bir kalabalığın içinde gözleri ışıl ışıl bir işadamı yanıma yaklaştı ve “Bu nasıl bir aymazlıktır ki, milyonlarca insana ilham kaynağı olmuş bir âlime sürekli hakaret ediliyor?” dedi. Doğru söylüyordu. Bir insana kızabilirsin; ama “âlim müsveddesi”, “sahte peygamber” gibi düzeysiz laflar sarf edemezsin.

Hakarette sınır tanımayanlar, hafta içinde seviyeyi biraz daha düşürerek Fethullah Gülen Hocaefendi için “örgütün lideri” bile diyebildi. Yazıklar olsun! Hani daha düne kadar “ellerinden öptüğünü”, “dua ve emirlerini beklediğini” söylüyordun? Hani Hocaefendi’nin yaptığı evrensel hizmete alkış tutuyor, halkın huzuruna çıkıp “sıla hasreti bitsin” diyordun… Aklını ve inancını partizanlığa büsbütün kurban etmemiş her bir fert, bugün fütursuzca edilen laflar, bir ucundan emaresi gösterilerek yapılan tehdit ve şantajlar nedeniyle kan ağlıyor. Kan ağlıyor; çünkü bu kadar ağır laf konuşmak o lafın sahibine de, çevresine de yakışmıyor. Biri yanlış konuşsa bile, ehl-i insaf birinin çıkıp “Bu kadar da değil artık!” demesi gerekmez mi?Anlaşılan o ki hakaretin ötesinde sinsi bir maksat gözetiliyor: Daha önce karanlık merkezler tarafından defalarca denenen “terör örgütü ” ya da “çete” suçlaması için zemin oluşturuluyor. Bir ülkenin Başbakan’ı her gün birkaç kez bir kitleyi hedef gösterirse, o kişiler hakkında suç uydurulmaması düşünülebilir mi? Şu an yargıya resmen baskı yapılıyor. Devletin bütün imkânları seferber edilerek ve dünya tarihinin en kara medya yapısı inşa edilerek suç bulunmaya çalışılıyor. Ortada somut bir suç olmadığı aşikâr; ama belli ki İstihbarat’tan Emniyet’e, medyadan yargıya kadar herkese buyruklar yağdırılıyor ve “suç bulun!” talimatı veriliyor. Hal böyle olunca herkes bilmeli ki, bu saatten sonra açılacak hiçbir dava hukukî bir anlam ifade etmez; olsa olsa zulüm tarihine geçecek bir süreç olur ve vicdanlara çarpıp zalimlere döner.

Gel de kahrolma! Bu ülkenin bir bölgesinde bölücü paralel örgüt kimlik kontrolü yapıyor, vergi topluyor, ceza kesiyor; bu ülkenin Başbakan’ı bu konuda tek bir kelam etmiyor. Onun tek bir gündemi var: Camia. Hizmet Hareketi’ne günde on kez tehdit savuran Başbakan, fiilî ‘paralel örgüt’ün silahlarını ve militanlarını görmüyor, tek bir cümleyle bile KCK’yı ağzına almıyor. Hangi vicdan bu çarpık durumu kabul edebilir?PKK lideri Abdullah Öcalan’ın posterleri billboardlara asılıyor. Ne Başbakan’da bir tık var, ne AK Parti yetkililerinde. 30 bin insanın ölümünden sorumlu tutularak mahkeme edilmiş, hakkında (idam cezası kalktığı için) ömür boyu hapis cezası verilmiş bir adamın posterlerinden rahatsız olmuyorsun; ama 8 yıl yargılanmış, hakkında beraat kararı verilmiş, beraat kararı en üst yargı organlarınca onanmış Fethullah Gülen Hocaefendi’ye en ağır ithamlarda bulunuyorsun. Allah aşkına hangi vicdan bu zulme razı olur?AK Parti oy kaybeder mi bilemem; ama çok net söyleyebilrim ki bu parti vicdanını kaybediyor.

PKK, Öcalan’ın tutuklanış yıldönümünü vesile ederek ortalığı ateşe veriyor, Başbakan bu konuda susmayı tercih ediyor. Ama her Allah’ın günü beş on kez camiaya hakaret etmeyi ihmal etmiyor. “Seçimlerden sonra özerklik”ten bahsediliyor; bu ülkenin Başbakan’ı mülayemetini koruyor; ama hiç durmaksızın her gün camiaya hakaretlere devam ediyor. Neden? Yolsuzluk soruşturmasındaki savcı ve polisleri ‘paralel yapı’ olarak tanımlıyor ve onun üzerinden sürekli hakaretamiz konuşmalar yapıyor. İyi de bir evde bulunan 7 çelik kasayı o polisler mi koydu; onlar mı kasalarda, ayakkabı kutularında milyonlarca lirayı sakladı? Medyanın tamamını esir alma girişiminizle ‘paralel yapı’nın ne ilgisi olabilir? Villalar, rüşvetler, komisyonlar, havuzlar… Bu konularda konuşmaktan kaçıp alakasız insanları zan altında bırakmak ayıp değil mi? Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu kadar açık tehdit ve hakaret altında tutulması utanç vericidir. Ne var ki Hocaefendi hayatı boyunca hep tehdit altında yaşamış; ama inayet-i İlahi ve ma’şeri vicdanın isyanı ile hep dimdik durmuştur; duracaktır. Hayalî ithamlarla ne Hocaefendi’yi korkutmak mümkün ne de onu sevenleri… Hizmet tarihi bunun en açık delilidir.

Daha Edirne’de genç bir cami imamıyken bir kısım zalimler musallat olmuştu Hocaefendi’ye. Karakolun üst katından merdiven boşluğuna itmek için plan yapanların pusuları suya düştü. Bugün boyundan büyük laf konuşup hakaret yapanların bir kısmı o gün daha doğmamış, bir kısmı da kısa pantolonla top koşturuyordu mahalle aralarında. Hocaefendi’nin dava çilesi hiç bitmedi. 1971’deki askerî muhtıranın bedelini ödeyenler arasındaydı. Aylarca hapishanede kaldı, bir kerecik olsun “öf” bile demedi. Şimdilerde küfürbaz ağzıyla sanal âlemde mücahitlik taslayanlar o ıstırap dönemini tahayyül bile edemez. 1980 darbesinden sonra işkenceci generaller onu en çok arananlar listesine dahil etti. Altı sene! Dile kolay. Sürekli yer değiştirerek okudu, yazdı, ilham verdi sevenlerine. Ve bir gün Burdur’da (1986) yolu kesildi. Suikast yapmayı planlamıştı darbeciler; lakin “tuzak kuranların en hayırlısı”, o şenaate izin vermedi. Ve o gün (makamı cennet olsun) Başbakan Turgut Özal devreye girerek, hukukî süreci işletti. Ortada bir suç olmadığı tebeyyün edince altı yıllık eziyet sona erdi.

Ama çile hiçbir zaman sona ermedi. 28 Şubat zulmünün edebiyatını yapanlar, Hocaefendi’nin o uykusuz gecelerini, sancı ile aradığı çıkış yollarını bilemez. Hicreti firar sananlar, zaten ne Mekke’yi anlamıştır tarih boyunca ne Medine’yi. O günkü gazeteleri açın bakın. ‘Sabah’ adı verilen pespaye evrakın tiyneti o gün de benzer bir zehri kusuyor, Hocaefendi hakkında “idam kararı”ndan bahsediyordu. 28 Şubat savcısının hukuk dışı ithamlarına kurtarıcı simit gibi sarılanların “İslamcılık” ile alakası olabilir mi? Birkaç ay hapis yatıp; ya da birkaç gece karakolda kalıp onu onlarca senelik destana dönüştürenler, Hocaefendi’nin çilesini anlayabilir mi? Bak sen şu kaderin cilvesine! Darbecilerin yapamadığını “kardeşler” yapacak ve camia, örgüt suçlamalarıyla yüz yüze gelecek; öyle mi? “Ehl-i küfür”ün kuramadığı tezgâh “ehl-i iman” tarafından kurulacak ve Hocaefendi’ye “örgüt lideri” denecek öyle mi? Sanılıyor ki ma’şeri vicdan uyuyor. Ve sanılıyor ki zulüm sonsuza kadar sürecek, kirli planların hesabı sorulmayacak.

Ağzından çıkanı kulağı duymayanlar! Yazdığı müfteri yazıdan yüzü kızarmayanlar! Peşinen söyleyeyim ki uzun bir zamandan beri fettan bir üslupla sürdürülen mesnetsiz çete/örgüt suçlaması ile 76 yaşına gelmiş Fethullah Gülen Hocaefendi’ye zarar vermeye kalkışırsanız tarih, adınızı Yezid’lerin, Haccac-ı Zalim’lerin yanına kaydedecek. Belki tarihi çoktan unutmuşsunuzdur; hadi daha yakından anlayabileceğiniz bir örnekleme yapayım. Hani ikide bir Mısır’daki General Sisi’ye darbeci diyor, veryansın ediyor ve “İhvan’ı terör örgütü ilan etmek için kumpas kuruyor” diye suçluyorsunuz ya… İşte esameniz, planladığınız şeyleri zulme dönüştürür ve icra ederseniz, Sisi’nin yanına yazılacak! Çünkü bir kerecik bile karıncaya bastıkları görülmemiş beyefendiler/hanımefendiler topluluğuna “terör örgütü, paralel devlet, virüs, çete, maşa…” gibi pespaye laflar söyleyip saldırmak, “darbecilik”in dik âlâsıdır, zulmün en dip noktasıdır. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye karşı sergilenen vefasız ve saygısız tutum ne ilktir, ne de son. Tarih boyunca âlimler, zalimler tarafından hedef alınmış, haklarında yalan yanlış laflar üretilmiş; hatta işkence ve sürgüne maruz bırakılmıştır.

Tarih boyunca, “din mazlumları”, ehli küfürden çektikleri çilenin belki yüz katını, maalesef, ‘ehl-i iman’dan çekmişlerdir. Her dönemde âlimlere, âbidlere, zâhidlere olmadık suçlamalar yapılmış, akla hayale gelmedik kötülükler o güzel insanlara reva görülmüştür. Acı gerçek budur: Siyaset merkezindeki yönetme içgüdüsü ve hükmetme şehveti, belli bir noktaya geldiğinde, sosyal merkezdeki her türlü oluşumu kendisi için potansiyel tehlike olarak algılamış ve onlara her türlü cefayı yapmakta beis görmemiştir. Onlarca misali var zulmün. Bir hiç uğruna gönül sultanları rencide edilmiş, tefekkür şahikaları hakkında akla hayale gelmedik düşmanlıklar yapılmıştır. Gelin, tarihin izdüşümlerinde kısa bir seyahate çıkalım ve birkaç günlük yazı dizisiyle zalimler ve âlimler ilişkisini masaya yatıralım. Tarihin o sararmış yapraklarına baktıkça dejavu diyecek, yaşananlara daha kolay mana verecek ve çıkış yolunu somut misaller üzerinden düşüneceksiniz…Yarın: Dört Mezhep İmamı’na kim zulmetti?

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

17 Şubat 2014 Pazartesi 12:38

[h=1]17 Aralık operasyonuna Risale-i Nur’dan yorum[/h]

Celal Huyut: Nur cemaatlerinin bu işlerle ilgisi yok

 

Risale Haber-Haber Merkezi

Van’da uzun yıllardır hizmetlerde bulunan Risale-i Nur talebesi Celal Huyut, 17 Aralık operasyonunun yanlış olduğunu, cemaatlerin siyasi konulara müdahale etmemesi gerektiğini söyledi. Risale-i Nur talebelerinin ve cemaatlerinin gündemdeki hadiselerle yakından ve uzaktan hiçbir alakalarının olmadığına dikkat çeken Huyut, Risale-i Nur’dan yaptığı derlemede Nur talebelerinin gündemdeki konulara nasıl bakması gerektiğine dair ölçüleri bir araya getirdi.

Huyut’un açıklaması şöyle:

Son aylarda vuku bulan ve efkar-ı ammede hükümet-cemaat çekişmesi diye isimlendirilen hadise ve buna bağlı olarak; karşılıklı nahoş ithamlar, gıybetler, birbirinin ayıbını ve kusurunu bulup teşhir etmeler gibi, Kur’ana ve sünnete tamamen muhalif hareketler; bütün ehl-i imanın kalblerini dağıdar etmekte, buna mukabil vatanımızın ve dinimizin düşmanlarına bayram yaptırıp ekmeklerine yağ sürmektedir.

Muazzez üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin güzide talebeleri ağabeylerimizin ve ağabeyler meşvereti divan heyetinin, neşretttikleri lahikaları okuduk çok istifade ettik.

Ancak bu fitnenin devam ettirilmesine binaen; Rabbimizin ihsan ve ikramı ile çok değerli ve ehil kaptanların idaresinde olan Türkiye gemisinde seyahat eden bir Nur talebesi olarak, bu gemiye bir zarar gelmemesi, maddi ve manevi huzurumuzun ve asayişin muhafazası, idari ve manevi bütün müsbet hizmetlerin devamı, geminin salimen yoluna devam etmesi temenni ve niyazı ile Hz. Üstadımızın ısrarla üzerine nazar-ı dikkati çektiği meselelerden üç tanesini; efkar-ı ammeye, bilhassa ben Nur talebesiyim diyenlerin insaflı ve dikkatli nazarlarına arz etmek istiyorum.

1-Mevcut hükümetlere ve meşru idareye karşı daima dostane hareket etmek, manen yardımcı olmak, hiçbir vakit hükümetle ve idare ile mübareze etmemek. Yani; meşru olan ululemre itaat etmek.

2-Her zaman her hadisede daima müsbet hareket etmek, dahilde menfice ve rekabetkarane ve tahripkarane tavırlara girmemek. Yani; asayişi muhafaza etmek.

3-Hizmetleri hiçbir vakit neticelere bina etmemek. Maddi ve manevi dünyevi ve uhrevi, hiçbir gaye ve maksada alet etmemek. Yani; ihlas-ı tammeyi kazanmak.

Şimdi; Risale-i Nur külliyatında bu üç mesele ile alakalı bir kısım ibareleri arz ediyorum. Bu bahislerin geçtiği kısımların daha dikkatlice okunması ile hakikat daha iyi anlaşılacak ve Risale-i Nur talebelerinin ve cemaatlerinin yukarıdaki zikredilen hadiselerle yakından ve uzaktan hiçbir alakalarının olmadığı açıkça görülecektir. Cenab-ı Hak’tan bu hataları yapanları, en kısa zamanda akl-ı selime, dikkat ve ferasete getirmesini niyaz ediyoruz. Amin.

(Risale-i Nur’dan iktibas edilen sahife numaraları Envar Neşriyat’a göredir.)

“Hem Süphan Dağı kadar, İslamiyet’in izzet ve şerefine çalışan güruh-u mücahidini, acip bahanelerle en fena derekesine indirip, millete düşman gibi gösteriyorlar. Hem de Avrupa’nın terbiyesinin neticesi olarak:(Herşeyin güzel tarafına bak) kaidesiyle her şeyin en iyi cihetini nazara almak maslahat iken, en fena cihetini nazara alıp mütemadiyen milleti ye’se sevkederek, ruh-u cemaati öldürüyorlar.” (Asar-ı Bediyye / 108)

Ehakkı aramakla bazen hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihtilaf olduğundan; bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet-i taharrisi zamanında, batılın vücuduna bir nevi müsamaha var. Yani bazen hasen, ahsenden ahsendir.(Asar-ı Bediyye / 114)

Dediler:

-İttihad’a şedid bir muarız idin. Neden şimdi sükut ediyorsun?

Dedim:

-Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan. Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azm ü sebattır ve İslamiyet düşmanına vasıta-i temsim olmaktan feragatıdır.

Bence yol ikidir: Mizanın iki kefesi gibi; birinin hıffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı, Antranik ile beraber Enver’e, Vezinelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda, vuran da sefildir.(Asar-ı Bediyye / 152)

Sual: Nasıl iyilikten fenalık gelir?

Cevap: Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir… Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur. Zira onların istedikleri şey, ya bir hükümet-i masumedir… Halbuki şimdi şahs-ı vahid bile masum olamaz. Nerede kaldı; zerratı günahkarlardan mürekkeb bir hükümet, tamamıyla masum olsun. Demek nokta-i nazar, hükümetin hasenatı seyyiatına tereccühüdür.(Asar-ı Bediyye / 321)

Hükümetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz. (Asar-ı Bediyye / 420)

Hem de istibdat zamanında bir batman itaat etmişsek, şimdi on batman itaat ve ittihad lazımdır. Zira şimdi sırf menfaati göreceğiz. Çünkü hükümet-i meşruta, hakiki hükümet-i meşruadır. Elhasıl: ittifakta kuvvet var. İttihada hayat var. Uhuvvette saadet var. İtaat-i hükümette selamet var. Hablül metin-i ittihada, ve şerit-i muhabbete sarılmak zaruridir.

(Asar-ı Bediyye / 468)

Elfezleke: Millet hastadır. Hükümet de hekimdir. En fena zamanda teslim-i nefs ettiğimiz halde, en menfaatli zamanda ittiham ve hodserane etmek; menfaat-i umumiyeyi hedef-i maksad edenin karı değildir. Kuvvet kanunda olsun. Yoksa istibdad münkasım olmuş olur. (Asar-ı Bediyye / 475)

Hem de o kadar geniş daire, ahrara efkar-ı umumiyeden başka serpuş olamadığından, riyaset-i şahsiyenin kat’iyyen aleyhindeyim. Reisimiz ancak hükümettir. (Asar-ı Bediyye / 476)

İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, kardeşlikte saadet ve hükümette selamet vardır. İttihadın ipini (zincirini) ve muhabbetin şeridini iyi tutun ki, sizi beladan halas etsin. (Asar-ı Bediyye / 485)

Şimdi cem’iyetimiz bir hükümet-i meşruta-i meşruadır. Hükümet içinde hükümetin zararı görüldü. (Asar-ı Bediyye / 545)

İşte Risale-i Nur, üç ehl-i vukuf heyetinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği halde, bu iki vazife-i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, asayişe dokunacak ciheti olmadığına, yirmi senelik hayatım ve yüzotuz Risale-i Nur meydanda cerhedilmez bir hüccettir. (Emirdağ Lahikası-1 (28)

Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikata muhtaçtırlar ki; kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbi' ve basamak olamaz ve hiç bir garaz ve maksad onu kirletemez ve hiçbir şübhe ve felsefe onu mağlub edemez bir tarzda iman hakikatlarını ders versin. (Emirdağ Lahikası-1 (74)

Elhasıl: Hakikat-ı ihlas, benim için şan ü şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men'ediyor. Hizmet-i Nuriyeye gerçi büyük zarar olur; fakat kemmiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakikat-ı ihlas ile, herşeyin fevkinde hakaik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. (Emirdağ Lahikası-1 (75)

Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tâbi' ve dâhil olmaz. Belki mütecaviz dinsizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i istinad olur.(Emirdağ Lahikası-1 (160)

Evet o ehl-i iman, lisan-ı hal ile diyecek ki: Madem bu hakikatı, bu kadar şiddetli düşmanları çürütemediler ve itiraz edemiyorlar ve şakirdleri, haktan başka onun hizmetinde hiçbir maksad taşımıyorlar; elbette o hakikat, ayn-ı hak ve mahz-ı hakikattır diye bin bürhan kadar bir delil hükmünde imanını kuvvetlendirir ve kurtarır. (Emirdağ Lahikası-1 (215)

Nur Risalelerinin ve Nurcuların siyasetle alâkaları yok ve Risale-i Nur, rıza-i İlahîden başka hiç bir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur'un mensubları, içtimaî ve siyasî cereyanlara karışmak istemiyorlar.(Emirdağ Lahikası-2 (36)

Bu keşmekeş dünyasında, imanı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanaat verecek bir tarzda; yani hiç bir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur'an dersi vermek lâzımdır ki; küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inadçı dalaleti kırsın, herkese kat'î kanaat verebilsin. Bu kanaat da bu zamanda, bu şerait dâhilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir. (Emirdağ Lahikası-2 (79)

Rıza-yı İlahîden başka vazife-i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız imana hizmetin kendisi ayn-ı ücret bana gösterilmiş.(Emirdağ Lahikası-2 (106)

Böyle bir derse bu zamanda bu şerait dâhilinde hiçbir şahsî ve uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle kat'î kanaat gelebilir.(Emirdağ Lahikası-2 (106)

Manevî pekçok kuvveti bulunan bu fedakârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfî cihette mukabele etmemesinin hikmeti nedir? İşte bunu size ve umum ehl-i vicdana ilân ediyorum ki; yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masuma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dâhildeki emniyet ve asayişi muhafaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için Kur'an-ı Hakîm ona o dersi vermiş. (Emirdağ Lahikası-2 (107)

Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksadları, Kur'an-ı Mecid'in hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilm ü irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Yirmisekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessas ve kıskanç muarızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksad bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar.(Emirdağ Lahikası-2 (169)

Yani, hariçteki düşmanların tecavüzlerine karşı dâhildeki adaveti unutmak ve tam tesanüd etmektir. Hattâ en bedevi taifeler dahi bu kanun-u esasînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o taife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri halde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def' oluncaya kadar tesanüd ettikleri halde; binler teessüflerle deriz ki: Benlikten, hodfüruşluktan, gururdan ve gaddar siyasetten gelen dâhildeki tarafgirane fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhalifine melek yardım etse lanet edecek gibi hâdisatlar görünüyor. (Emirdağ Lahikası-2 (175)

İşte bunun için hayat-ı içtimaiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti'yi, Kur'an ve vatan ve İslâmiyet namına muhafazaya çalışıyorum. (Emirdağ Lahikası-2 (206)

Ve cihad-ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife-i İlahiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz hizmettir, netice Cenab-ı Hakk'a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz."(Emirdağ Lahikası-2 (241)

Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Asayişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatlar itibariyle, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.(Emirdağ Lahikası-2 (243)

Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, ehven-üş şerr deyip bazı bîçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünki dâhilde hareket menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur'a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; ehven-üş şerr olarak bakınız. Daha a'zam-üş şerden kurtulmak için; onlara zararınız dokunmasın, onlara faideniz dokunsun.(Emirdağ Lahikası-2 (245)

Evet yol iki görünüyor. Cadde-i Kübra-yı Kur'aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallah Risale-i Nur yoluyla Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın daire-i kudsiyesine girenler; daima nura, ihlasa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir. (Lem'alar, 163)

Hadîsteki ihtilaf ise, müsbet ihtilaftır. Yani: Herbiri kendi mesleğinin tamir ve revacına sa'yeder. Başkasının tahrib ve ibtaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilaf ise ki: Garazkârane, adavetkârane birbirinin tahribine çalışmaktır; hadîsin nazarında merduddur. Çünki birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler. (Mektubat, 268)

Yoksa, mağlub düşecek. Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında, Kur'anın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatları bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş. (Şualar / 362)

Sâniyen: Risale-i Nur şakirdlerinin değil emniyete ve asayişe zarar vermek, belki bütün kuvvet ve kanaatlarıyla milleti anarşilikten muhafaza ve emniyet ve asayişi temin etmek için çalıştıklarına delil ise, birinci esasta beyan edilmiş.(Şualar/365)

Çok diplomatları kendisine taraftar kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlasına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki: "Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, asayişe dokunmayınız!" dediği… (Şualar / 374)

Kadir-i Küll-i Şey bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semanın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, o vakit kendi kendine iş düzelir. (Şualar / 439)

Hiç bir akıl kabul eder mi ki; bu adam siyaseti takib ediyor ve maksadı dünyadır ve hükûmete ilişmektir. Eğer fikri, siyaset ve hükûmete ilişmek olsa idi, böyle bir adam birtek risalesinde sarihan, işareten, yüz yerde maksadını ihsas edecekti. (Şualar / 458)

"Ben ihtiyar oluyorum.. bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise bana en mühim iş, hayat-ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta ve saadet-i ebediyenin anahtarı imandır; ona çalışmak lâzım geliyor.(Şualar / 462)

Biz ne siyasetle, ne idare ile aslâ alâkası olmayan yalnız dindar, saf halk kitlesiyiz. Bir insana hüsn-ü zan etmek ve kıymet vermek herkesin şahsî bir kanaatıdır.(Şualar / 563)

Bu itibarla siyaset peşinde koşmayı ve devlet mefhumu ile mübareze ithamını şiddetle reddediyoruz. Eğer böyle bir kasd olaydı, yirmibeş seneden beri edna bir tezahür olurdu. (Şualar / 566)

Eski Said sükûtu terkederek bazı gaddar memurların işkencelerine karşı hiddet etmiş; hükûmete değil, belki vazifesini sû'-i istimal eden o memurlara itiraz eylemiş, mazlumane şekvasını yazmış. (Tarihçe-i Hayat (221)

Fakat o risaleler, hükûmetle mübareze ve tenkid için değil, belki bana zulmeden ve memuriyetini sû'-i istimal eden bir kısım memurlara karşıdır. (Tarihçe-i Hayat (231)

Evet Hükûmet-i Cumhuriye, o gizli müfsidlerin vatana ve millete muzır efkârlarını elbette terviç etmez ve tarafdar olamaz. Men'etmek, Cumhuriyet kanunlarının muktezasıdır. Ve öyle müfsidlere tarafdarlık ile, Cumhuriyetin esaslı prensiplerine zıddı zıddına gidemez. Hükûmet-i Cumhuriye, bizim ile o müfsidler mabeyninde hakem hükmünü alsın. Hangimiz zalim ise ve tecavüz ediyorsa; o vakit hakem hükmünü versin ve hâkimlik noktasında hükmünü icra etsin. (Tarihçe-i Hayat (241)

Ben Hükûmet-i Cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanun-u medenîyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir Hükûmet-i İslâmiye biliyorum. (Tarihçe-i Hayat (251)

Bu sebeble asayişi ihlâl yolunda yüzde on câni yüzünden, doksan masumun hayatını tehlikeye ve zarara sokmayı adalet-i İlahiye ve hakikat-ı Kur'aniye şiddetle men'ettiği için; biz bütün kuvvetimizle bu ders-i Kur'aniyeye ittibaen asayişi muhafazaya kendimizi dinen mecbur biliriz. (Tarihçe-i Hayat (653)

Bizim iman derslerimiz anarşiye karşıdır, bozgunculuğa karşıdır, farmasonlara ve komünistlere karşıdır. Memleketin bütün zabıta dairelerinden sorulsun, beşyüz bin Nur irfan mektebi talebesinden birinin olsun nizam ve intizama aykırı bir vukuatı var mıdır? Yoktur. (Tarihçe-i Hayat (652)

Risale-i Nur'un gayesi de, içtimaî nizam ve intizamı kalblere yerleştirmektir. Siyasî rical, siyasî sahada nizam-ı içtimaîyi, milletin hak ve hürriyetlerini temine çalıştıkları gibi, Risale-i Nur müellifi de manevî sahada, kalblerde bunları yerleştirmeye çalışıyor. Gayeler müşterektir. (Tarihçe-i Hayat (654)

 

 

 

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Mesveret Heyetinden "Müspet Hareket ve Siyaset" aciklamasi

 

 

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”Hucurât Suresi, 10Memleketimizde bir Hizmet grubuyla hükümet yöneticileri ve taraftarları arasında baş gösteren ve millet olarak hepimizi üzen ve rahatsız eden çatışma ortamının bir an evvel sükûnete ermesi ve en az zararla son bulması hepimizin ortak arzusudur. Bu konuda bizlere düşen vazife, Ayet-i kerimede emredildiği gibi, tarafların arasının düzelmesi için gayret göstermektir. Her iki tarafa da elimizden geldiği kadar itidal tavsiye etmek, meselelerini kavga ortamında değil sulh içinde çözmeye çalışmalarını söylemek durumundayız. Bunun ötesinde, konuyu her ortamda gündeme getirmek, bir tarafın lehinde diğerinin aleyhinde beyanlarda bulunmak kavganın büyümesinden ve genişlemesinden başka bir işe yaramaz. Şahsî kanaatimizi soranlara sulhtan yana olduğumuzu, aksi halde her iki kesimin de, memleketimizin umumunun da bundan zarar göreceğini anlatmakla ve yangının bir an önce sönmesi için dua etmemiz gerektiğini ifade etmekle yetinmeliyiz.Bu veya benzeri hadiseler istikbalde yine vuku bulabilir. Bunu dikkate alarak “Müsbet Hareket” ve “Siyaset” konularında Nur Külliyatından derlediğimiz bazı metinleri sizlere takdim etmekte fayda gördük.

ÖNSÖZ

Beşeri dalaletten hidayete, zulümattan nura çıkaran, insanların nefislerini tezkiye eden, akıllarına muallim, ruhlarına mürebbi, gönüllerine kandil olan, milyonlarca insanı evliya, asfiya, mürşid ve müceddid makamına çıkaran Kur’an-ı Azimüşşan hakkında binlerce tefsir yazıldı. Risale-i Nur da Kur’anın manevî bir tefsiridir. Ondaki ulvî hakikatler, iman, marifet, ahlâk, edep ve irfan sahasında büyük fütuhat yapmış, başta Arapça ve İngilizce olmak üzere kırktan fazla dile çevrilmiş, hamiyetli ve gayretli insanlar tarafından Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya kıtalarına kadar ulaştırılmıştır. Şimdi dünyanın her tarafından gelen ses Bediüzzaman’ın sesidir.Cenab-ı Hak, lütuf ve kereminden ahir zamanda Peygamber Efendimizin (sav) büyük bir varisi ve asrın müceddidi olan Bediüzzaman gibi mümtaz bir şahsiyeti insanlığın imdadına gönderdi.“Ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alakam yok.” (Mektubat) diyen Bediüzzaman Hazretleri, altı bin sayfalık bir marifet hazinesi olan Risale-i Nurlarla bir taraftan iman ve Kur’an hakikatlerini mukni delillerle izah ve ispat ederek gençleri her türlü menfi cereyanlardan, batıl itikatlardan, sefahat ateşinden muhafaza etmiş, diğer taraftan neşrettiği lahikalarla Nur talebelerinin hadiselere, dünya cereyanlarına ve siyasete bakış açılarını ortaya koymuştur.Hayatı boyunca iman ve Kur’ân hizmetini her şeyin fevkinde gören, davasından hiçbir taviz vermeyen, akıl almaz zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde, daima müsbet hareket metodunu uygulayıp bedduayı bile menfi hareket sayan, kendisine hapishanelerde yer hazırlayıp zulmedenlere bile hakkını helal eden ve talebelerine de sabrı ve müsbet hareketi tavsiye eden Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatından kısa bir zaman önce umum Nur Talebelerine vermiş olduğu, kendisinin de hayatı boyunca titizlikle tatbik ettiği en son dersi ‘Müsbet Hareket’ olmuştur. Üstad Hazretleri bu mektubun bir yerinde: “Benim Nur âhiret kardeşlerim, ehven-üş şerr deyip bazı bîçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünki dâhilde hareket menfîce olmaz.” buyurarak Nur Talebeleri’nin her türlü menfi cereyanlardan şiddetle kaçınmalarını tavsiye etmiştir. Üstadımızın en fedakâr talebelerinden biri olan Zübeyir Ağabey, bir sohbette Üstad Hazretlerinin şu sözünü nakleder: “Kim saçın teli kadar İslamiyet’e hizmet ederse, onu kucaklayın ve takdir edin.”Şunu da ifade edelim ki, bir mümin kardeşinin kusurlarına ve eksiklerine bakarak, ona kin ve adavet besleyen kişi insafsızlık etmiş olur. Hâlbuki insanların birbirini sevmesi için birçok sebep vardır. Evet, her insanın noksan tarafları, zafiyet noktaları ve bazı hoş olmayan hareketleri olabilir. Asıl kemal, insanın kendi kusurları görmesi, onların izalesine çalışması ve kalbindeki kin, nefret ve adavet gibi hisleriyle mücadele edip ıslah etmesi ve yerlerine muhabbet ve uhuvveti yerleştirmesidir. Mümin kardeşlerinin güzel taraflarına bakmamak, onların sadece kusurlarını ve noksan taraflarını görmek şeytanın en büyük bir oyunudur.“İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü’mine adavet ederler. Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti/mağlubiyeti noktasında hükmeyler…Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur; mü’min kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur.” (Lem’alar)İnsana yakışan hareket, kardeşlerinin kusurlarının izalesine çalışmak ve onları kusurlarıyla sevmektir. Bir doktorun, hastasına değil hastalığa düşman olması ve onun tedavisine çalışması gibi, insanlar ve özellikle aynı gayeye hizmet eden müminler de birbirlerinin kusurlarının izalesine ve ıslahına çalışmalıdırlar.“Mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır.” (Mektubat)

Hepimiz bir vücudun azalarıyız. Vücudumuzdaki her hangi bir organın rahatsızlanmasıyla bütün vücut rahatsız olduğu gibi, yaşanan bu hadiselerden dolayı da hepimiz son derece üzüntü duymaktayız. Hepimize düşen görev, ihtilafları yumuşak dille halletmek ve kardeşler arasındaki kırgınlıkları gidermektir.

MÜSBET HAREKET

Müsbet, “ispat edilmiş” demektir. İspat edilen, ortaya konulan ve istifadeye sunulana müsbet denir. İman müsbet, küfür menfî olduğu gibi, bütün hayırlar, güzellikler müsbet, bunların zıtları ise menfîdir. Muhabbet müsbet, adavet menfidir. İttifak müsbet, ihtilaf menfidir. Çalışmak müsbet, atalet menfidir. Ümit müsbet, yeis menfidir. Güzel ahlâk müsbet ahlâksızlık menfidir. O halde, müsbet hareket denilince, öncelikle insan kalbine iman hakikatlerini hâkim kılmak ve bu iman temeli üzerine, başta ibadet ve güzel ahlâk olmak üzere hayrın, doğrunun, faydalının bütün şubelerini bina etmek anlaşılır. “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır: Vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren, müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.” (Emirdağ Lâhikası)Bu cümlelerde müsbet ve menfî hareketlerin en önemlileri nazarımıza sunulmuş bulunuyor:1-Rıza-yı İlâhî için çalışmak müsbet; riya, gösteriş ve menfaat için çabalamak menfîdir.2-Hizmet-i imaniyye müsbet; küfür ve dalâlete, isyan ve sefahate çalışmak menfîdir.3- Sebeplere teşebbüsten sonra Allah’a tevekkül etmek müsbet; vazife-i İlâhiyyeye karışmak menfîdir.4-Asayişi muhafaza müsbet; kavga ve ihtilâl çıkarmak, huzur ve emniyeti ihlâl etmek menfîdir.5- Sabır ve şükür müsbet; sabırsızlık ve isyan menfîdir.Nur Külliyatında Müsbet Hareketin bu beş esası hakkında birçok bahisler vardır. Bunlardan bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz: 1. Birinci madde olan “Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapma” ifadesinde geçen “Rıza-yı İlâhî” meselesinin en güzel açıklaması İhlas Risalesidir. Bu risale dışında Nurun birçok derslerinde de bu husus üzerinde önemle durulmuştur. Bunlardan birkaç misal:“Bu dünya darü’l-hizmettir; ücret almak yeri değildir. A’mâl-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi etmek demektir.” (Kastamonu Lâhikası)“Nasıl ki Risale-i Nur’u ve hizmet-i imaniyeyi, dünyevî rütbelerine ve şahsım için uhrevî makamlarına alet yapmaktan sırr-ı ihlâs şiddetle beni men ettiği gibi; öyle de, kendi şahsımın istirahatine ve dünyevî hayatımın güzelce, zahmetsiz geçmesine, o hizmet-i kudsiyeyi alet yapmaktan cidden çekiniyorum.” (Emirdağ Lâhikası)Hem ihlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa “Benden ders alıp sevap kazandırsınlar” düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.” (Lem’alar)2.“Hizmet-i imaniye” Nur talebelerinin vazifeli oldukları kudsî hizmettir. Bu hizmetin ehemmiyeti hakkında Nur Külliyatında yer alan bahislerden bazı kısımları aşağıda takdim ediyoruz:Ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var, başka cereyanlarla alâkam yok.” (Mektubat) ”Bu zamanda ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun.” (Lem’alar)3.Vazife-i İlahiyeye karışmamak: Bir hayrın tahakkukunda kulun vazifesi o hususta gerekli bütün şartları yerine getirmek, sebeplere eksiksiz teşebbüs etmektir. Zira neticeleri yaratmak Allah’ın vazifesidir.“Cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.” (Emirdağ Lâhikası)“Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.” (Emirdağ Lâhikası)“Risale-i Nur şakirtleri, hizmet-i Nuriyeyi velâyet makamına tercih eder; keşif ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz ve vazife-i İlâhiye olan muvaffakiyet ve halka kabul ettirmek ve revaç vermek ve galebe ettirmek ve müstahak oldukları şan ve şeref ve ezvak ve inâyetlere mazhar etmek gibi, kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara bina etmezler. Hâlisen, muhlisen çalışırlar, “Vazifemiz hizmettir, o yeter” derler.” (Kastamonu Lâhikası)4.Asayişi muhafaza etmek:“Asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.” (Emirdağ Lâhikası)“Risale-i Nur, tahkikî iman dersleri verir. Şâkirdlerini her türlü fenalıktan alıkoyar. Kalblere doğruluk aşılar. Onu hakkıyla anlayan artık fenalık yapamaz. Onun içindir ki, bugün memleketin her tarafındaki Risale-i Nur talebeleri, asâyişin manevî muhafızı hükmündedirler. Şimdiye kadar hiç bir hakikî Nur talebesinde âsâyişe münafi bir hareket görülmemiş, âdeta Nur talebeleri zabıtanın manevî yardımcısı olmuşlardır.” (İşârâtü’l-İ’caz)“Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır.” (Emirdağ Lâhikası)“Otuz kırk senedir bu hizmet-i imaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp, bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri halde, sırf hizmet-i imaniyenin bir neticesi olan âsayiş için sabır ve tahammül ettim.” (Emirdağ Lâhikası)“Bunda şek ve şüphe kalmadı ki; beni tahkir ve ihanet edip, hiddete getirip, asayişi bozmak garazı takip ediliyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki bîçarelerin istirahatına ve onlardan belâların def’ine feda etmek için bana bir halet-i ruhiyeyi ihsan eylemiş ki; ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkirat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin asayişine, hususan masum çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçare hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlarına ve uhrevî saadetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi feda etmeye hazırım.” (Emirdağ Lâhikası)5.Herbir sıkıntıya karşı sabırla ve şükürle mukabele etmek:“Müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.” (Emirdağ Lâhikası)“Bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; âsayiş, idare lehinde sabır ve tahammüle karar verdim.” (Emirdağ Lâhikası)Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve sebat ile çalışmalarını tavsiye ederim.” (Emirdağ Lâhikası) ***Üstad hazretlerinin “Müsbet Hareket” noktasında üzerinde hassasiyetle durduğu önemli bir mesele de, İslâm’a farklı metotlarla hizmet eden Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği tesis etmektir. Bu ehemmiyetli nokta üzerinde çok tahşidat yapmış ve meşreb farklılığının ihtilâfa dönüşmemesine azamî gayret göstermiştir. Bu konuda takip etmemiz gereken yolun bir haritasını dokuz madde halinde bizlere şöyle derse vermiştir.1.Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul olmasın.2.Belki, daire-i İslâmiyet içinde, hangi meşrepte olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek,3.Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, “Mesleğim haktır,” yahut “daha güzeldir” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahut “Güzel benim meşrebimdir” diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek,4.Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlâhînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle,5.Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek,6.Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için,7.Nefsini ve enâniyetini,8.Ve yanlış düşündüğü izzetini,9. Ve ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatını terk etmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder. (Lem’alar)İkinci maddenin geniş açıklaması Uhuvvet Risalesi’nin tamamıdır. Bu mevzuda diğer risalelerden de birkaç mesele nakletmekle yetineceğiz:Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır.”(Hutbe-i Şamiye)Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.” (Divan-ı Harb-i Örfî)“Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl-i sadâkatin şe’nidir.” (Şuâlar)“Mâbeynimizdeki hakikî ve uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgirlik kaldırmaz.” (Şuâlar)“Tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedîyle içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksimü’l-a’mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.” (Barla Lâhikası)İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.” (Mektûbat)Üçüncü maddede yer alan “farklı meslek ve meşreb sahipleriyle ittifak” konusunda Nur’lardan üç önemli ders ve ikaz:Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar, şimdi bu acip zamanda, imanı bulunan ve hattâ fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medâr-ı nizâ noktaları medâr-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acip zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor. Ve Risale-i Nur’un âlem-i İslâmda intişarına karşı hayat-ı içtimaiye ve siyasiye cihetinde mâniler çıkmamak için, Risale-i Nur şakirtleri musalâhakârâne vaziyeti almaya mükelleftirler.” (Kastamonu Lâhikası)“Madem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet ihtilâfdan istifade edip, ehl-i imanı şaşırtıp ve şeâiri bozarak Kur’ân ve iman aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müthiş düşmana karşı cüz’î teferruata dair medar-ı ihtilâf münakaşaların kapısını açmamak gerektir.” (Emirdağ Lâhikası)“Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimî bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirâne alkışlamak lâzım gelirken, nedendir ki rekabetkârâne o hakikî kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hal ile ihlâs kaçıyor?” (Lem’alar)Altıncı maddeden dokuzuncu maddeye kadar “hakkı batılın savletinde kurtarma” üzerinde duruluyor ve bunun şartları üç madde halinde sıralanıyor. Ve sonuna, bu şartların yerine getirilmesiyle ihlasın kazanılacağına vurgu yapılıyor. Üstadımızın şu ifadeleri de bu noktaya kuvvet vermektedir:Haricî düşmanın hücumunda dahilî münakaşâtı terk etmek ve ehl-i hakkı sukuttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telâkki edip, yüzer âyât ve Ehâdis-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp, bütün hissiyatınızla, ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz, yani, ihtilâfa düşmeyiniz.” (Lem’alar)İşte ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adavetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?” (Mektûbat)

SİYASET-İ DÜNYA

Bu mevzuda Risale-i Nur Külliyatı’ından bazı nakiller yapmadan önce, yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için bir hususun önemle belirtilmesi gerekiyor. Nur talebeleri siyaset müessesesine ve milletimize bu yolla hizmet veren siyasilere karşı değillerdir ve olamazlar da. Milletimize ve memleketimize bu yolla hizmet etmeyi gaye edinmiş hamiyetli insanlara minnet ve şükran borcumuz vardır.Nur Külliyatında yer alan siyaset aleyhindeki metinlerin ana hedefi, İman ve Kur’an Hizmeti’nde bulunan Nur talebelerinin, kendi asli vazifelerini terk yahut ihmal edip, siyasetle aktif olarak meşgul olmalarına mani olmaktır.Üstad Hazretleri talebelerini aktif siyasetten men etmiştir. Nur talebeleri, meşveret ederek bir siyasi partiyi oylarıyla desteklemenin ötesinde, siyasetle doğrudan ilgilenmezler; bütün himmet ve gayretlerini iman hakikatlerinin neşir ve ilanına hasrederler.Nur talebelerinin aktif siyaset yapmalarının mahzurları Risale-i Nur’un muhtelif derslerinde çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz.1- Ölçüsüzce yapılan siyaset, insanları “Allah için muhabbet etme ve yine Allah için buğz etme” esaslarına zıt bir yola sevk edebilir.Üstad hazretleri Uhuvvet Risalesinde “müminlerde şikak ve nifakın, kin ve adavetin” sebebini “tarafgirlik, inat ve hased” olarak beyan eder.Tarafgirlik, kendi mesleğini, meşrebini veya partisini sevmekte ölçüyü kaçırıp kendi tarafında olmayan kimselere düşmanlık beslemek demektir. Üstad hazretleri bu çok tehlikeli tarafgirliği şöyle dile getiriyor: “Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice ereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin! ‘Elhubbu fillahi velbuğzu fillahi’ düstur-u Rahmanî yerine, el-iyâzü billah ‘El hubbu fissiyaseti velbuğzu lissiyaseti’ düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve el-hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip, cinayetine mânen şerik eylemesin.” (Kastamonu Lâhikası) “Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, “Eûzü billâhi mineşşeytani vessiyaseti” dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasîyeden çekildim.” MektûbatBuna binaen Üstadımızın; “siyaseti ve maddi mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak” prensibini bütün Nur Talebelerinin emir telakki edip hayatlarına tatbik etmeleri ihlâs ve sadakatin bir gereğidir. Ancak, bir Nur Talebesi siyaset yoluyla dine ve vatana hizmet etmek istiyorsa, cemaat adına değil, kendi namına siyasete girebilir.2-Aktif siyasette, Nur hizmetinin dünya menfaatlerine alet edilme tehlikesi söz konusu olabilir.İman hizmeti siyaset üstü bir davadır ve bu hizmet yalnız Allah rızası için yapılır, hiçbir şeye alet edilemez.Üstad hazretleri “Kur’an’ın vazife-i asliyesi, daire-i rububiyetin kemâlât ve şuunatını ve daire-i ubudiyyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir.” buyururlar. Kur’ânın bu asırda bir mucize-i maneviyesi olan Risale-i Nur Külliyatı da bu iki esas üzere gitmektedir. Bundan daha büyük bir dava olamaz ki Nur hizmeti ona alet ve vasıta olsun.Üstad hazretlerinin bu konuda çok ikazları vardır. Bir kaçını nakletmekle iktifa edeceğiz.“İman hizmeti, iman hakaiki, bu kâinatta her şeyin fevkindedir, hiçbir şeye tâbi ve alet olamaz.” (Kastamonu Lâhikası)“Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki, kâinatta hiçbir şeye alet ve tâbi ve basamak olamaz ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez ve hiçbir şüphe ve felsefe onu mağlûp edemez bir tarzda iman hakikatlerini ders versin. Umum ehl-i imanın bin seneden beri teraküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin.İşte bu nokta içindir ki, dahilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor-tâ avâm-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bâkiyeden başka hiçbir şeye alet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şüpheleri ve tereddütleri izale eylesin.” (Emirdağ Lâhikası)“Hakikat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine alet etsin.” (Hutbe-i Şamiye)Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasisleridir. Çünkü halisane hizmeti Kur’aniye nur talebelerine her şeye bedel kâfi geliyor.’’3-Siyasî tarafgirlik iman hizmetinin sahasını daraltır.Üstad hazretleri siyasetten uzak bir iman hizmeti sergilemiş, bu sayede Kur’an hakikatleri bütün kalblerde makes bulmuştur. Siyaset ve tarafgirlik olsa bu ulvî hakikatler sadece dar bir sahaya ulaştırılabilir, o saha dışında kalanlar bu nurlardan mahrum olurlar.Nur Külliyatında bu konu üzerinde de çok tahşidat yapılmıştır. Numune olarak birkaçını takdim ediyoruz:“Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünki iman, mâl-i umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahibleri var. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır.” (Emirdağ Lâhikası)“İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman, derste fark etmez. Hâlbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır.” (Emirdağ Lâhikası)“Nur-u Kur’ân’ı elde tutmak için, “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni ve’s-siyaseti” deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elimle nura sarıldım. Gördüm ki, siyaset cereyanlarında, hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var.” (Mektûbat)“Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârâne telâkkiyatlarından müberrâ ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur’ân ve gösterilen Envâr-ı Kur’âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve itham etmemek gerektir.” (Mektûbat)4-Nur Talebelerinin aktif siyasetle meşgul olmaları Nurlardaki ulvî hakikatleri nazardan düşürüp kıymetlerini tenzil etmeye sebep olabilir.İman hakikatlerinin ihlas ve sadakat ile ve hiçbir maddî ve manevî menfaat beklemeden muhtaç gönüllere ulaştırılması esastır. Nurlarla verilen iman derslerinin, bir siyasî partinin menfaati namına neşredildiğini vehmeden bir kimsenin nazarında, o hakikatlerin gerçek değeri perdelenir.Üstadımız bu konuda şöyle buyururlar:“Elhamdü lillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur’ân’ın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim.” (Mektûbat)“Hakaik-i imaniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avam tarafından, “Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.” (Mektûbat)5-Siyaset yoluyla memleketin maddî kalkınmasını temin etmek, haricî düşmanların hücumları engellemek gibi hizmetler de elbette gerekli ve önemlidir. Ancak, bozulan kalplerin ıslahı, şüpheye düşmüş akılların ikna edilmesi, dejenere olmuş ahlâkın yeniden inşası gibi “kalbin tasfiyesine ve nefsin tezkiyesine dönük faaliyetler” ancak iman ve Kur’an hakikatlerinin akıllara ve kalblere hakim kılınmasıyla mümkün olur. Risale-i Nur ve onun fedakâr talebeleri bu dehşetli asırda bu büyük vazifeyi en mükemmel şekilde yerine getirmişlerdir. Bu mevzuda üstadımız şöyle buyurur:“Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur, hem topuz-ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.” (Lem’alar) ***Üstad Hazretlerinin, yukarıda ancak bir kısmını naklettiğimiz, çok önemli fikirleri, İslam’a hizmet eden bütün meslek ve meşrep mensupları için geçerli olan umumî kaideler ve düsturlardır.Bu noktada bir hususun önemle dikkate alınması gerekiyor:Siyaset de diğer meslekler gibi bir meslek olarak düşünülmelidir. Bir ehl-i ticaretin insanların ihtiyaçlarını yerine getirmek için çalıştığı gibi, bir siyasî parti ve mensupları da memleketin yönetimine talip olmuşlardır, o konuda çalışırlar. Herkesin kendi iş yerinde durup müşteri celbetmeye çalışması gibi onlar da partilerini kurmuşlar ve faaliyet göstermektedirler.Nur talebeleri ve diğer İslamî meşrepler, meslekler, cemiyetler, vakıflar ve dernekler insanların ruhlarının terakki ve tealisi üzerinde mesai sarf etmektedirler. Bu çok hayırlı hizmete talip olanların yapacakları şey, kendi sahalarında daha ileri gitmenin, daha çok insana ulaşmanın yollarını aramak, daha fazla gencimize yardım ellerini uzatmaktır. Bu bahtiyar insanlar, başka dünyevî meslekleri icra edenlerin işlerine fazla karışmadıkları gibi, siyasî faaliyetlere de aşırı ilgi göstermekle kendi aslî görevlerini ihmalden hassasiyetle kaçınmalıdırlar. Memleket yönetimiyle ilgili kanaatlerini yahut kendilerince yanlış telakki ettikleri gidişata dair fikirlerini ise yetkililere ya bizzat, yahut basın yoluyla iletmekle yetinmelidirler. Bunun ötesine geçtikleri takdirde, yaptıkları hizmetler büyük zarar görebilir.Cenab-ı Erhamürrahimin İsm-i Azamın hakkına ve Resul-i Ekrem (A.S.M.)’in hürmetine hepimizi sırat-ı müstakimde daim kılsın ve rızası dairesinde hareketi nasip ve müyesser buyursun, amin…Meşveret Divan Heyeti

12 Şubat 2014

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

18 Şubat 2014 Salı 07:29

[h=1]Nurcular cemaat-hükümet savaşına nasıl bakıyor?[/h]

Ruşen Çakır'ın gözünden Nur talebelerinin duruşu

Risale Haber-Haber Merkezi

Gazeteci Ruşen Çakır, hükümet ile hizmet hareketi arasında yaşanan kavgaya dair Nurcuların ne düşündüğünü yazdı. Vatan Gazetesi'ndeki yazısında kavga ile birlikte "Gülen cemaatinin Nurculuk düşüncesi ve Nurcu hareket(ler)le ilişkisinin yeniden gündeme geldiğini" söyledi.

Diyanet'in İşaratü'l İ'caz'ı basmasını hatırlatan Çakır, Risale-i Nur'un sadeleştirilmesine de ayrı bir başlıkla değindi. Çakır, Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinin konu ile ilgili Fethullah Gülen'in şahsına mektup yazdıklarını ancak herhangi bir cevap alamadıklarına dikkat çekti.

Çakır'ın yazısı şöyle:

Nurcular olup bitenlere ne diyor?

Fethullah Gülen 1970’li yılların başlarında İzmir’de Nurculuktan ayrılıp kendi cemaatini kurmaya başladı ve zamanla küresel ölçekte bir hareket inşa etti. Ancak ilk günden itibaren bu hareketin Nurcu olup olmadığı tartışmalıdır. Gülen de özellikle ilk yıllarda kendisini Nurcu olarak lanse etmemeye, Bediüzzaman Said Nursi’ye doğrudan ve açıktan atıfta bulunmamaya özen gösterdi. Fakat özellikle 2000’li yıllardan itibaren Gülen cemaatinin Nurculukla ilişkisi daha yoğunlaştı ve alenileşti. Öyle ki Prof. Hakan Yavuz hareketi “neo-Nurculuk” olarak tanımladı ve bu tanım çok da fazla yadırganmadı.

AKP hükümetiyle olan savaşın alenileşmesiyle birlikte Gülen cemaatinin Nurculuk düşüncesi ve Nurcu hareket(ler)le ilişkisi yeniden gündeme geldi. Malum, Nurculuk, Nursi’nin 1960’ta vefatıyla birlikte sürekli bölünüyor, kimileri ülke çapında, kimileri yerel özellikler gösteren, hatta bazıları Gülen cemaati kadar olmasa da dış dünyaya da açılan çok sayıda grup mevcut ve bunlar esas olarak Nursi’nin Nur Risaleleri’nin okunup yaygınlaştırılması olmak üzere bir dizi faaliyet yürütüyorlar.

Beş abinin tavrı

Peki Nurcular cemaat-hükümet savaşına nasıl bakıyor? Kime daha yakın? Farklı gruplarla ilişkili ve bağımsız hareket eden çok sayıda Nurcu ile konuştuktan, son günlerde medyaya yansıyan bazı haber ve yorumları inceledikten sonra şu sonuçlara vardım:

1) Bu savaştan memnun olan hiç kimseyle karşılaşmadım.

2) Tarafların doğrularına sahip çıkıp yanlışlarını eleştirme eğilimi öne çıkıyor.

3) İlk başlarda Yeni Asya grubunun cemaatten yana tavır aldığı izlenimi doğdu, fakat bazı sözcüler bunu kısa sürede tekzip etti. Yine de Nurcular içinde cemaate en yakın grubun Yeni Asya olduğu söylenebilir.

4) Buna karşılık birçok Nurcu grup ve şahsiyetin hükümete daha yakın pozisyon almaktan çekinmediğini görüyoruz. Bu açıdan en önemli gelişme Nursi’nin hayattaki beş öğrencisi (bugünün beş abisi), Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Salih Özcan, Mehmet Fırıncı ve Abdülkadir Badıllı’nın 2013’ün son gününde yaptıkları ortak açıklama. Buradaki “Cemaat adına siyasi faaliyette bulunmak, siyasi partilerle pazarlıklar içine girmek, devlet içinde kadrolaşmak, iktidara ortak olmaya çalışmak gibi faaliyetlerin tamamı Risale-i Nur’un iman ve Kur’an hizmetiyle tam bir tezat teşkil etmektedir” cümlesinin Gülen cemaatine karşı AKP hükümetinin yanında tavır alma anlamına geldiği muhakkak.

Hükümet neden başarılı oldu?

Hükümetin, hatta bizzat Başbakan Erdoğan’ın, Gülen cemaatini genel olarak İslami hareket, özel olarak da Nurculuk içerisinde izole etmeye çalıştığı bir süredir söylenirdi. Bunun son dönemde bir spekülasyon olmadığı anlaşıldı. Erdoğan’ın bu stratejisinin büyük ölçüde başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Bunun birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum:

1) Gülen cemaatinin siyasete örtülü de olsa aşırı ilgisi, devlet içinde kadrolaşma stratejisiNurcular tarafından genellikle eleştiriliyordu.

2) Gülen cemaatinin alabildiğine büyümesi, Nurcular da dâhil diğer İslami cemaatleri etkisizleştirmesi, Nurcu olduğunu beyan etmemesine rağmen Nurculuğun da merkezi gibi algılanması rahatsızlık yaratıyordu.

3) Her ne kadar bazı eleştirileri olsa da Nurcuların büyük çoğunluğu AKP hükümetinden memnun. Gülen cemaatinin böylesi bir savaşa girişmesini tasvip etmeleri, hatta anlayışla karşılamaları hiç mümkün gözükmüyor.

4) Nurcular öteden beri risalelerin Diyanet tarafından basılmasını talep etmişlerdir. Bu konuda yıllar sonra ilk adım atıldı ve Said Nursi’nin aslen Arapça olarak kaleme aldığı, kardeşi Abdülmecit Nursi’nin Türkçeye tercüme ettiği İşaratü’l İ’caz adlı eseri geçen ay Diyanet tarafından basıldı. Başbakan Erdoğan da ilk basılan nüshanın ilk sayfasını “Merhum Üstadımızın arzularının yerine getirilmiş olmasının huzuru içindeyiz. Devamı niyetiyle...” diye imzaladı. Bu, Nurcuları çok memnun etti.

Sadeleştirme tartışması

5) Son olarak Gülen cemaatinin risaleleri sadeleştirilmesi sorununa değinmek şart. Said Nursi’nin eserlerinin günümüz Türkçesine kazandırılması konusunda öteden beri bir tartışma yaşanır. “Kesinlikle sadeleştirme olmaz” diyen de var, “başka dillere çevrildiğine göre neden olmasın!” diye düşünenler de.Çoğunluğun metinlere dokunulmamasından, en fazla sayfa altlarına bazı kelimelerin günümüzdeki karşılıklarının konulmasından yana olduğu söylenebilir. Fakat Gülen cemaati, diğer Nurculara danışmadan risaleleri sadeleştirmeye başladı. Nursi’nin 6 öğrencisi, Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayram, Ahmet Aytimur, Salih Özcan ve M. Said Özdemir, Gülen’in şahsına bir mektup yazarak bu yayın faaliyetine son vermesini talep ettiler ancak kendisinden herhangi bir cevap alamadılar.

Sonuç olarak, AKP hükümetinin, sadeleştirme başta olmak üzere Nurcu grup ve şahsiyetlerin Gülen cemaatine karşı eleştiri ve kızgınlıklarından sonuna kadar istifade ettiğini ve rakibini büyük ölçüde yalnızlaştırdığını söylemek mümkün.

 

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

Risale-i Nur talebelerine göre "SİYASETE" bakış nasıl olmalı?

 

 

Bu mevzuda Risale-i Nur Külliyatı'ın dan bazı nakiller yapmadan önce, yanlış anlaşılmalara

meydan vermemek için bir hususun önemle belirtilmesi gerekiyor. Nur talebeleri siyaset

müessesesine ve milletimize bu yolla hizmet veren siyasilere karşı değillerdir ve

olamazlar da. Milletimize ve memleketimize bu yolla hizmet etmeyi gaye edinmiş

hamiyetli insanlara minnet ve şükran borcumuz vardır.

Nur Külliyatında yer alan siyaset aleyhindeki metinlerin ana hedefi, İman ve Kur'an

Hizmeti'nde bulunan Nur talebelerinin, kendi asli vazifelerini terk yahut ihmal edip, siyasetle

aktif olarak meşgul olmalarına mani olmaktır.

Üstad Hazretleri talebelerini aktif siyasetten men etmiştir. Nur talebeleri, meşveret ederek bir

siyasi partiyi oylarıyla desteklemenin ötesinde, siyasetle doğrudan ilgilenmezler; bütün

himmet ve gayretlerini iman hakikatlerinin neşir ve ilanına hasrederler.

Nur talebelerinin aktif siyaset yapmalarının mahzurları Risale-i Nur’un muhtelif derslerinde

çeşitli yönleriyle ele alınmıştır.

 

Bunları şöyle sıralayabiliriz:

 

1- Ölçüsüzce yapılan siyaset, insanları “Allah için muhabbet etme ve yine Allah için

buğz etme” esaslarına zıt bir yola sevk edebilir.

Üstad hazretleri Uhuvvet Risalesinde “müminlerde şikak ve nifakın, kin ve adavetin” sebebini

“tarafgirlik, inat ve hased” olarak beyan eder.

Tarafgirlik, kendi mesleğini, meşrebini veya partisini sevmekte ölçüyü kaçırıp kendi tarafında

olmayan kimselere düşmanlık beslemek demektir. Üstad hazretleri bu çok tehlikeli tarafgirliği

şöyle dile getiriyor:

 

"Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa

harice ereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalalet fırkalarına karşı

perişan etmesin! ‘Elhubbu fillahi velbuğzu fillahi’ düstur-u Rahmanî yerine, el-iyâzü billah ‘El

hubbu fissiyaseti velbuğzu lissiyaseti’ düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat

kardeşine adavet ve el-hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne

rıza gösterip, cinayetine mânen şerik eylemesin." (Kastamonu Lâhikası)

 

"Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin

bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi

fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden

ürktüm, "Eûzü billâhi mineşşeytani vessiyaseti" dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasîyeden

çekildim." (Mektûbat)

 

Buna binaen Üstadımızın; siyaseti ve maddi mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak”

prensibini bütün Nur Talebelerinin emir telakki edip hayatlarına tatbik etmeleri ihlâs ve

sadakatin bir gereğidir. Ancak, bir Nur Talebesi siyaset yoluyla dine ve vatana hizmet etmek

istiyorsa, cemaat adına değil, kendi namına siyasete girebilir.

 

2-Aktif siyasette, Nur hizmetinin dünya menfaatlerine alet edilme tehlikesi söz konusu

olabilir.

İman hizmeti siyaset üstü bir davadır ve bu hizmet yalnız Allah rızası için yapılır, hiçbir şeye

alet edilemez.

Üstad hazretleri; “Kur’an’ın vazife-i asliyesi, daire-i rububiyetin kemâlât ve şuunatını ve daire-i

ubudiyyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir.” buyururlar. Kur’ânın bu asırda bir mucize-i

maneviyesi olan Risale-i Nur Külliyatı da bu iki esas üzere gitmektedir. Bundan daha büyük bir

dava olamaz ki Nur hizmeti ona alet ve vasıta olsun.

Üstad hazretlerinin bu konuda çok ikazları vardır. Bir kaçını nakletmekle iktifa edeceğiz.

 

“İman hizmeti, iman hakaiki, bu kâinatta her şeyin fevkindedir, hiçbir şeye tâbi ve alet

olamaz.” (Kastamonu Lâhikası)

 

“Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki, kâinatta hiçbir şeye alet ve tâbi ve

basamak olamaz ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez ve hiçbir şüphe ve felsefe onu

mağlûp edemez bir tarzda iman hakikatlerini ders versin. Umum ehl-i imanın bin seneden beri

teraküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin.

İşte bu nokta içindir ki, dahilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur

ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor-tâ avâm-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı

dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bâkiyeden

başka hiçbir şeye alet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şüpheleri ve

tereddütleri izale eylesin.” (Emirdağ Lâhikası)

 

“Hakikat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir

siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine alet etsin.” (Hutbe-i Şamiye)

 

Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükümetin

icraatına karışmamak bir düstur-u esasisleridir. Çünkü halisane hizmeti Kur’aniye nur

talebelerine her şeye bedel kâfi geliyor.’’

 

3-Siyasî tarafgirlik iman hizmetinin sahasını daraltır.

Üstad hazretleri siyasetten uzak bir iman hizmeti sergilemiş, bu sayede Kur’an hakikatleri

bütün kalblerde makes bulmuştur. Siyaset ve tarafgirlik olsa bu ulvî hakikatler sadece dar bir

sahaya ulaştırılabilir, o saha dışında kalanlar bu nurlardan mahrum olurlar.

Nur Külliyatında bu konu üzerinde de çok tahşidat yapılmıştır. Numune olarak birkaçını takdim

ediyoruz:

 

"Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünki iman, mâl-i umumîdir.

Her taifede muhtaçları ve sahibleri var. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete

karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır." (Emirdağ Lâhikası)

 

“İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman, derste fark etmez.

Hâlbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır.” (Emirdağ Lâhikası)

 

“Nur-u Kur'ân'ı elde tutmak için, "Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni ve's-siyaseti" deyip, siyaset

topuzunu atarak, iki elimle nura sarıldım. Gördüm ki, siyaset cereyanlarında, hem muvafıkta,

hem muhalifte o nurların âşıkları var.” (Mektûbat)

 

“Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârâne

telâkkiyatlarından müberrâ ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur'ân ve gösterilen Envârı

Kur'âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve itham etmemek gerektir.” (Mektûbat)

 

4-Nur Talebelerinin aktif siyasetle meşgul olmaları Nurlardaki ulvî hakikatleri nazardan

düşürüp kıymetlerini tenzil etmeye sebep olabilir.

İman hakikatlerinin ihlas ve sadakat ile ve hiçbir maddî ve manevî menfaat beklemeden

muhtaç gönüllere ulaştırılması esastır. Nurlarla verilen iman derslerinin, bir siyasî partinin

menfaati namına neşredildiğini vehmeden bir kimsenin nazarında, o hakikatlerin gerçek

değeri perdelenir.

 

Üstadımız bu konuda şöyle buyururlar:

 

“Elhamdü lillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'ân'ın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i

siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim.” (Mektûbat)

 

“Hakaik-i imaniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım,

elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avam tarafından, "Acaba taraftar kazanmak için bir

propaganda-i siyaset değil mi?" diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler.

O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek

hükmüne geçer.” (Mektûbat)

 

5-Siyaset yoluyla memleketin maddî kalkınmasını temin etmek, haricî düşmanların hücumları

engellemek gibi hizmetler de elbette gerekli ve önemlidir. Ancak, bozulan kalplerin ıslahı,

şüpheye düşmüş akılların ikna edilmesi, dejenere olmuş ahlâkın yeniden inşası gibi “kalbin

tasfiyesine ve nefsin tezkiyesine dönük faaliyetler” ancak iman ve Kur’an hakikatlerinin

akıllara ve kalblere hakim kılınmasıyla mümkün olur. Risale-i Nur ve onun fedakâr talebeleri

bu dehşetli asırda bu büyük vazifeyi en mükemmel şekilde yerine getirmişlerdir. Bu mevzuda

üstadımız şöyle buyurur:

 

“Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin

bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki,

kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o

kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir

zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur,

hem topuz-ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura

sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım

geliyor.” (Lem’alar)

 

***

 

Üstad Hazretlerinin, yukarıda ancak bir kısmını naklettiğimiz, çok önemli fikirleri, İslam’a

hizmet eden bütün meslek ve meşrep mensupları için geçerli olan umumî kaideler ve

düsturlardır.

 

Bu noktada bir hususun önemle dikkate alınması gerekiyor:

Siyaset de diğer meslekler gibi bir meslek olarak düşünülmelidir. Bir ehl-i ticaretin insanların

ihtiyaçlarını yerine getirmek için çalıştığı gibi, bir siyasî parti ve mensupları da memleketin

yönetimine talip olmuşlardır, o konuda çalışırlar. Herkesin kendi iş yerinde durup müşteri

celb etmeye çalışması gibi onlar da partilerini kurmuşlar ve faaliyet göstermektedirler.

Nur talebeleri ve diğer İslamî meşrepler, meslekler, cemiyetler, vakıflar ve dernekler

insanların ruhlarının terakki ve tealisi üzerinde mesai sarf etmektedirler. Bu çok hayırlı

hizmete talip olanların yapacakları şey, kendi sahalarında daha ileri gitmenin, daha çok insana

ulaşmanın yollarını aramak, daha fazla gencimize yardım ellerini uzatmaktır. Bu bahtiyar

insanlar, başka dünyevî meslekleri icra edenlerin işlerine fazla karışmadıkları gibi, siyasî

faaliyetlere de aşırı ilgi göstermekle kendi aslî görevlerini ihmalden hassasiyetle

kaçınmalıdırlar. Memleket yönetimiyle ilgili kanaatlerini yahut kendilerince yanlış telakki

ettikleri gidişata dair fikirlerini ise yetkililere ya bizzat, yahut basın yoluyla iletmekle

yetinmelidirler. Bunun ötesine geçtikleri takdirde, yaptıkları hizmetler büyük zarar görebilir.

Cenab-ı Erhamürrahimin İsm-i Azamın hakkına ve Resul-i Ekrem (A.S.M.)’in hürmetine

hepimizi sırat-ı müstakimde daim kılsın ve rızası dairesinde hareketi nasip ve müyesser

buyursun, amin…

 

Meşveret Heyeti Divan Kurulu

 

12 Şubat 2014

Link zu diesem Kommentar
Auf anderen Seiten teilen

  • Webmaster änderte den Titel in Fetö ve Ak Parti (Fethullah Gülen, Tayyip Erdogan)

Dein Kommentar

Du kannst jetzt schreiben und Dich später registrieren. Wenn Du ein Konto hast, melde Dich jetzt an, um unter Deinem Benutzernamen zu schreiben.

Gast
Auf dieses Thema antworten...

×   Du hast formatierten Text eingefügt.   Formatierung jetzt entfernen

  Nur 75 Emojis sind erlaubt.

×   Dein Link wurde automatisch eingebettet.   Einbetten rückgängig machen und als Link darstellen

×   Dein vorheriger Inhalt wurde wiederhergestellt.   Editor leeren

×   Du kannst Bilder nicht direkt einfügen. Lade Bilder hoch oder lade sie von einer URL.


×
×
  • Neu erstellen...